Ana Sayfa Blog Sayfa 618

Yeşil Sol Parti’den feminist aday Özgül Saki: Patriyarkayı alaşağı etmek istiyoruz

Yeşil Sol Parti’nin İstanbul Milletvekili adayı feminist Özgül Saki ‘Biz başka bir dünya istiyoruz, patriyarkayı alaşağı etmek istiyoruz’ dedi

Türkiye 14 Mayıs’ta yapılacak seçimlere adıma adım giderken Yeşil Sol Parti seçim çalışmalarına devam ediyor. İstanbul adaylarını tanıtan partinin çok renkli listesinde Feminist Özgül Saki de bulunuyor.

Özgül Saki kimdir?

1967 Zonguldak Çayçuma doğumlu Özgül Saki, devlet şiddetiyle tanışan binlerce kadından biri oldu. Lise yıllarından, üniversite yıllarına geçiş yapan Saki, Kürt siyasi hareketinin Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi direnişi, kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi, devamında Bahar Eylemleri’nin sürdüğü bir dönemde Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencisi olarak öğrenci derneklerinde mücadelenin bir parçası oldu.

ODTÜ’den mezun olmasının ardından Fizik Öğretmeni olarak İstanbul’da göreve başlayan Saki, 1988 yılında, öğretmenlerin örgütlenmesi için kurulan Eğit-Der’de sendikal mücadeleye başladı. Bu mücadele daha sonra Eğit-Sen ile devam etti. “İşte benim yerim burası” diyen Saki, bu süreçte feminist kadınlarla tanıştı. Özgül Saki’nin yaşamı, erkek egemenliğine karşı patriyarkanın geriletilmesi mücadelesiyle, sendikal mücadelesini iç içe geçirdi.

Savaşa karşı mücadeleyi yaşamının bir parçası haline getiren Saki, Barış İçin Kadın Girişimi’nde yer aldı. İktidarın mülteci düşmanlığına karşı “Biz Birlikte Yaşamak İstiyoruz” isimli platformun kurucularından olan Saki, bir parçası olduğu sosyalist mücadelesini, bu politik yönelimlerle bugünlere kadar sürdürdü. Kendisini “sosyalist feminist” olarak tanıtan Saki, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (Yeşil Sol Parti ) İstanbul 2. bölge milletvekili adayı olarak, mücadelesini yeni bir aşamaya taşıyor.

MA’dan Özgür Paksoy ve Mehmet Aslan’ın sorularını yanıtlayan Saki kadın mücadlesini Meclis’e taşımak istiyor.

  • Karanlık bir dönemde politik bilinç kazanarak, bu karanlığa karşı mücadeleye başladınız. O yıllardan bugüne dönüp bakacak olursanız, kadınların politik mücadelesinin kazanımları neler oldu?

Herkes kadınların politik mücadeledeki varlığının ne kadar önemli, ne kadar gerekli olduğunun farkında. Üniversite yıllarımda şöyle bir görüş hakimdi, ‘topyekûn kurtulacaktık, yani kadın erkek hep birlikte kurtulacaktık.’ Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı diye bir şey yok. Cumhuriyet öncesinde bağımsız kadın hareketleri vardı. Sonrasına geliyoruz, bağımsız kadın hareketinin, toplumun tüm dokularında ve erkek egemenliğine karşı mücadelesi, patriyarkal devlete karşı mücadelesi var. Kadınlar sürekliliği olan bir mücadelenin içinde oldular.

  • Eşik olarak tanımlayabileceğiniz mücadele örnekleri var mı?   

Hemen bir eşik geliyor aklıma, ‘90’lı yıllar… Bu yıllarda kadınlar tüm toplumsal sorunlar için mücadele ediyorlar. İşkencelere karşı, Ağustos genelgesine karşı kadınların yaptıkları siyahlı eylem vardı. Bu çok önemli ve etkili olan bir dayanışma eylemiydi. Novamed Kadın Grevi ciddi bir eşiktir. Onu Flormar direnişi ve birçok kadın grevi izledi. Grevlerde bugün artık kadınların talepleri farklılaştı. Daha önce bu talepler vardı kuşkusuz ama bu kadar yüksek sesle ifade ediliyor olabilmesi, kadın hareketinin, feminist mücadelenin geldiği yerle ilgili. Artık kendi yaşantımıza, bedenimize, kimliğimize ilişkin kararları kendimiz vermek istiyoruz.

Yakın tarihimizdeki bir eşik ise AKP-MHP iktidarının kürtajı yasaklama girişimi, ama hiç beklenmedik bir tepki ile karşılaştılar. Kadınlarla hep beraber sokaklardaydık. O yasaya geçit vermedik. Gezi direnişi zamanına denk gelen direnişler de öyleydi. Gezi direnişinde de burada mor çadırlar kurdular. Hem parktaki erkek egemenliğine karşı, hem bir bütün olarak patriarkal devlete karşı burada bu mücadelenin bir parçası oldular. Bunların hepsi birikiyor. Sonra Kürt kadın hareketinin eşit temsiliyet, eşbaşkanlık ısrarı, onun için mücadelesi ve bunu kabul ettirmiş olması…İlk başta çok tartışılmıştı, şuan ise hayata geçirildi. Bunun ne kadar önemli bir şey olduğu hem Meclis’te hem sokakta hem de bütün örgütlenmelerde görülüyor. Artık Meclis kadınlar için, feminist, bağımsız, Kürt kadın hareketi için bir sonuç, bir mevzi falan değil, o da mücadelenin bir parçası. Orada da mücadele edeceğiz ama biliyoruz ki kazanımlar sokakta mücadeleyle elde edilir. Kadın hareketi, Kürt özgürlük hareketi de, Kürt kadın hareketi de, feminist kadın hareketi de bunu yaşayarak deneyimleyerek biliyor. Bu şekilde mücadele ederek kazanımlarımızı koruyacağız, yeni kazanımlar için mücadeleler bizi bekliyor.

  • Kadınların 1990’larla birlikte yükselişe geçen kimlik siyaseti, demokratikleşme çabalarında ne gibi rol oynadı?

Kadın hareketi, kadınların özgürlüğü, eşitliği için mücadele ederken, tabi her birimiz tek bir siyasi kimlikte değiliz. Kadın hareketi de, feminist hareket de, farklı farklı politik kimliklere sahip aynı zamanda. Ama bizi birleştiren eksen, özellikle son 20 yılda AKP’nin o muhafazakarlaştırma siyasetine karşı topyekûn direniş oldu. Bu farklı bileşenler arasında bir kısmımız, fabrikadaki direnişi örgütlerken, sokakta bir bütün olarak kendi var oluşunu sergiledi, bir kısmımız şiddete karşı mücadele ederken, bir kısmımız da yasaları değiştirmek için Meclis’te olduk, bunların hepsinin birbirini güçlendirdiğini söyleyebiliriz. Ancak her koşulda sokaklarda olmaya devam ettik. Kadın hareketinin, feminist hareketin homojen olmaması da önemli. Çünkü kadın yaşamı çok çeşitli. Dolayısıyla bu çeşitliliğe uygun bir mücadele dinamikleri var. Ama her biri birbirini güçlendiren şekilde olduğu için ‘Kazanımlarımızdan vazgeçmiyoruz’ diyoruz. Mesela İstanbul Sözleşmesi bir eşiktir, imzadan çekinildi. Biz ‘İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz’ demeye devam ediyoruz.

  • İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine değindiniz. AKP iktidarında kadına yönelik saldırılar, taciz tecavüz vakaları, şiddet vakaları ciddi artış gösterdi, var olan sözleşmeler uygulanmadı, nitekim son olarak çekildi. Bu saldırılar nasıl bir aşamaya ulaştı?

AKP-MHP iktidarı kadın düşmanı bir iktidar. Kendince bir makbul kadın tarifi yapıyor. O tarife uymayan tüm kadınlar, her türlü şiddeti hak ediyor, her türlü görmezden gelmeyi hak ediyor modunda, kadına karşı erkek şiddetini körüklüyor. O makbul kadın da tam bizim alaşağı etmeye çalıştığımız, işte ‘evinin kadını’, ‘ideal anne’, ihtiyaç duyulursa çalışır ama ihtiyaç duyulmazsa eve döner, isyan etmez… Ama şunun farkında değiller, o makbul kadın tanımına kendi kitlesinden bile birçok kadın itiraz ediyor. Bunun farkında değiller. Bizi makbul kadına sıkıştırmak istiyorlar. LGBTİ+’ların var oluşlarına saldırı var. Onları yok etmek istiyorlar.

  • Kadın örgütlerinin ortaklaşmasında birtakım sorunlar var, bir takım parçalılık söz konusu. Bu tespite katılıyor musunuz? Bu durum kadın kazanımlarına, kadın mücadelesine ne kaybettiriyor?

Feminist mücadele, feminizm, kadın hareketi, kadın mücadelesi dediğimizde kocaman bir şeyden söz ediyoruz. Bu kocaman mücadelenin içinde farklı siyasal yönelimleri olan, farklı sosyolojik aidiyetleri olan, mücadeleye farklı farklı bakan, çalışma tarzı açısından, mücadeleye dahil olma açısından farklılık olan bir şey. Mesela sosyalist hareket gibi, sosyalizm istiyor hepsi ama sosyalizm anlayışına göre farklı örgütlenmeler içindeler. Feminizm de öyle, bütün kadınların feminizm anlayışı aynı değil. Dolayısıyla farklı örgütlenmeler içinde olabilir. Ama şunda haklısınız. Bu dönemde bütün kadın hareketinin, feminist hareketin ortak zeminleri meselesi geçmişte daha fazlaydı. Bugün biraz daha parçalı görünüyor durumundayız. Bunun yarattığı bir takım mücadeleyi yükseltememe, yaygınlaştıramama konusunda birtakım sıkıntılar tabi var, tüm mücadele alanlarında olduğu gibi. Biz başka bir dünya istiyoruz, patriyarkayı alaşağı etmek istiyoruz. Yarınlara ilişkin beklentimiz çok büyük, eşitlik, özgürlük istiyoruz bir bütün olarak kadınlar.

  • Feminist bir kadın olarak birçok alanda mücadele ettiniz, 80’lerden bugüne yaşananların tanığısınız. Bu kimliğinizle Meclis’e gitmeyi düşünüyorsunuz. Kadınların yaşadığı sorunlara karşı ne gibi çözümlerle parlamentoda olacaksınız?

Ben politik kimliğimi olarak sosyalist feminist olarak tanımlıyorum. Dolayısıyla tüm ezme ezilme ilişkilerinin ortadan kalktığı bir dünya özlemi içerisindeyim. Tüm ezme, ezilme ilişkileri deyince, burada sınıf mücadelesi, patriyarkaya karşı mücadelenin önemi zaten açığa çıkıyor. Dolayısıyla ben bu hatta mücadele edenlerle birlikte, onların sözünü de parlamentoya taşıyarak mücadele edilmesini istiyorum. Aslında sokakta kazanılanların parlamentoya taşınması, daha yaygın bir şekilde ulaşması için bir zemin parlamentodaki sesleniş meselesi. Bir başka şey, Gezi direnişi, topyekûn “başka bir dünya istiyoruz” mücadelesinin birleşik isyanıydı. Şu küçücük parkta onun nüveleri göründü. Bu çok önemli. Sonra yine öz yönetim deneyimleri, o çok ayrı üzerinde konuşulabilir ama Gezi direnişi, özyönetim talepleri şunu ifade ediyordu, hiçbir ezme ezilme ilişkisi olmadan eşit, özgür koşullarda yaşamanın mümkün olduğunu ifade ediyordu. İşte bu mümkün olma, biz kendi mücadelemizde de o egemene benzemeden, yıkmak istediğimiz şeye benzemeden yürütebildiğimiz sürece inandırıcı oluyor. Yürütebildiğimiz sürece toplumsal dokuların tamamına nüfuz edebiliyoruz. Bunlar eşikti, bu nedenle otonom yerler, otonom yönetimlerin olduğu yerler her zaman mücadelelerini takip ettiklerim oldu.

Devamı

#Yeşil #Sol #Partiden #feminist #aday #Özgül #Saki #Patriyarkayı #alaşağı #etmek #istiyoruz

Gizleyici : Kayyumdan önce burada Kürtçe kurumlar vardı

Birca Belek Dil ve Kültür Derneği Eşbaşkanı Fatma Gizleyici, kayyum ile birlik kapanan Kürtçe dernek ve kurumların kapatılmasına dikkat çekerek asimilasyona izin vermeyelim dedi

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze dek Kürtlere karşı “inkar ve imha” politikası kapsamında köy ve kent isimleri, sistemli bir biçimde kök ve anlamlarından tamamen koparılıp, değiştirilerek Türkçeleştirildi. Bu politikaların sürdürücülüğünü ise günümüzde bu kez belediyelere atanan kayyumlar yapıyor. Şirnex’in Cizîr (Cizre) ilçesinde tarihi ve turistik mekanların tanıtım tabelalarına ve afişlerine kayyımlar tarafından Kürtçe’ye yer verilmezken, bu tanıtımlar Türkçe ve İngilizce yapılıyor. Nüfusunun tamamına yakınının Kürtçe konuştuğu Cizîr’de uygulanan bu politikalara tepki gösteren Birca Belek Dil ve Kültür Derneği Fatma Gizleyici, asimilasyona karşı daha fazla mücadele edilmesi çağrısında bulundu.

‘Amaç Kürtçeyi unuturmak’

Kayyumların bölgede çok yönlü bir asimilasyon politikası yürüttüğünü ifade eden Gizleyici, “Kayyumlardan önce burada Kürtçe dernekler ve kurumlar vardı. Bu alanda çalışma yapan Mem û Zîn Kültür ve Sanat Merkezi vardı. Mem û Zîn’de aynı zamanda Kürtçe dil eğitimi veriliyordu. Kayyumlardan önce her mahallede Kürtçe kurslar açılmıştı. Buralarda gençler, kadınlar ve çocuklar kendi anadillerinde eğitim alıyordu. 2015’ten sonra eğitim veren yerler kapatıldı ve dil üzerinde ki baskı ve yasaklar başladı. Amaç Kürtçeyi unutturmaktı. Bu zihniyete yabancı değildik. O yüzden bu baskılardan sonra dilimize daha çok sahip çıkmamız gerektiği bir kez daha ortaya çıktı” dedi.

‘Tabelalarda Kürtçe yer verilmiyor’

Tarihi ve turistik yerlerin tanıtımının yapıldığı tabelalarda, Kürtçenin olmamasının Kürtçeye dönük tahammülsüzlükten geldiğini söyleyen Gizleyici, “Cizîr tarihiyle tanınan ve bilinen bir yer. Medreseya Sor, Birca Belek ve Mem û Zîn Botan’ın kimliğidir. Ama bu tarihi eserlerin tanımı Türkçe ve İngilizce yapılıyor, Kürtçeye yer verilmiyor. Burada kimse İngilizce konuşmaz ve insanlar mecbur kalmadığı sürece Türkçe de konuşmuyor. Ama Kürtçeye yer verilmiyor” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

 ‘Asimilasyona karşı mücadele etmeliyiz’

“Bu politikalara karşı bizlerin tarihimize, kültürümüze daha çok sahip çıkmamız gerekiyor” diyen Gizleyici, politikaların önünü bu şekilde alabileceklerini belirtti. Gizleyici, “Buradaki tarihi yapı ve eserlerin hepsi Kürtçedir. Dillere destan kahramanlıkları var ama Türkçe tanıtımı yapılıyor. Kürtçeye yer vermiyorlar. Bizim tarihimizi bu şekilde kendilerininmiş gibi lanse ediyorlar. Mem û Zîn destanı Kürtçedir, yazarı da Ehmedê Xanê’dir. Ama biz bugün Mem û Zîn türbesine gittiğimizde türbenin tanıtımı Türkçe ve İngilizcedir. Bunu kabul edemeyiz” şeklinde konuştu. Kayyumların politikalarına karşı dernek olarak çalışmalarını büyüteceklerine işaret eden Gizleyici, “Derneğimizi açtığımızdan beri halk tarafından çok büyük bir ilgi var. Kürtçe eğitimlerimizi başlattık. Kültürel ve sanatsal çalışmalar var. Dilimiz ve kültürümüz üzerindeki her asimilasyon politikasına karşı mücadele edeceğiz ve her yerde çalışmalarımızı büyüteceğiz. Bizler ancak bu şekilde bu politikaların önüne geçebiliriz” diye konuştu.

ŞIRNAK

 

#Gizleyici #Kayyumdan #önce #burada #Kürtçe #kurumlar #vardı

Alevilerden Yeşil Sol Parti çağrısı: Ayın 14’ünde ona bir ders vermeliyiz

Aleviler seçimlere günler akala Yeşil Sol Parti çatısı altında birleşme çağrısında bulundu

Cumhurbaşkanlığı ve 28’inci dönem seçimlerine 24 gün kalırken, partiler de seçim çalışmalarını son hızla sürdürüyor. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından açıklanan verilere göre Ankara genelinde kurulacak 12 bin 251 sandıkta 4 milyon 280 bin 941 seçmen oy kullanacak.

Aleviler 2023 seçimlerinde Emek ve Özgürlük ittifakı altında seçime giren Yeşil Sol Parti’den yana oy kullanacaklarını dile getirdi.

Yaşanan hak ihlalleri

AKP-MHP iktidarı, 2018’den bu yana Alevilere yönelik birçok açılım yaparken, Alevilerin hiçbir açılım karşısında rızası alınmadı. Sünni İslam inancını Alevilere dayatan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Alevi nüfusunun yoğun olduğu Dersim’e yaptığı ziyaret esnasında Hacı Bektaş Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği’ne Kur’an-ı Kerim hediye ederken, Tunceli Cemevi’ne yaptığı ziyarette de Erbaş’tan cemevine iki imam hatipli ve ilahiyatçı dede atanması istendi. Söz konusu durum ise yoğun tepkilere neden oldu.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Tunceli İl Müftülüğü ’ne gönderdiği yazılarda “Newroz ve Hıdırellez Görevlendirmeleri” gerekçesiyle 12 kişiyi gri pasaportla Avrupa’ya göndermesine ilişkin belgeler de Aleviler tarafından tepkiyle karşılandı.

Zorunlu din dersleri

Dönemin Milli Eğitim Bakanı (MEB) İsmet Yılmaz, zorunlu din derslerine ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına ilişkin “Alevi kardeşlerimiz din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin kaldırılmasını istemiyorlar” diyerek Alevi kurumlarının taleplerini görmezden geldi ve AİHM kararı uygulanmadı. Söz konusu durum 2019 yılında da devam etti.

Ezan dinletmeler, cami yapmalar, türbelere el konulma

2018 yılından bu yana birçok asimilasyon politikası da devlet eliyle sürdürüldü. 2018’de İstanbul’da Alevi İmam Hatip Lisesi açılırken, İstanbul Sarıyer’de mahallede bulunan cemevi ve Alevi yurttaşların evlerine korsan hoparlörler takılarak yüksek sesle ezan dinletildi.

Çorum’da Alevilerin cem yaptığı Koyunbaba Türbesi cami olarak kullanılmaya başlandı. Koyunbaba Türbesi’nin cami olarak kullanımı 2019 yılında da sürerken, 2019 başlarında Kars Sarıkamış’da Alevilerin yaşadığı Aşşağı Sallıpınar köyüne cami yaptırılmaya çalışıldı. Aleviler’in imece usulü ile yaptıkları Sultangazi Cemevi hakkında ise ‘imara aykırı’ olduğu gerekçesiyle 198 bin lira para cezası verildi. İstanbul ve Malatya’da bulunan alevi derneklerinin ise elektrikleri kesildi. İzmir başta olmak üzere birçok şehirde Kürt ve Alevi evlerine çarpı işareti konuldu. Söz konusu durum 2021 yılında da birçok kentte meydana geldi.

Cemevi başkanlığı

2022 yılında AKP-MHP iktidarı “Alevi açılımı”nı yeniden gündeme getirerek bir torba yasa çıkardı. Bu yasa ile birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinede Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Aleviler, söz konusu durumu birçok şehirde sokaklarda çıkarak protesto ederken, Ankara’da da Meclis önünde bir araya gelerek torba yasaya rıza göstermediklerini dile getirdi. Yanı sıra söz konusu torba yasaya karşı da Alevi Kurultayı gerçekleştirildi. Alevi akademisyenlere soruşturma açılırken, birçok alevi mahallesine hizmet götürülmemesi durumu 2022’de de sürdürüldü.

DAD’tan çağrı

Alevilerin 2009 yılından başlayan açılımlarla oyalandığını söyleyen Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanı Mustafa Karabudak, 2018’de Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle tek adam iktidarının Alevilerin yaşam alanının daralttığına dikkat çekti. Karabudak, son olarak 2022’de Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Masası’nın kurulmasının Alevilerin rızası alınmadan yapıldığına dikkat çekerek, şunları söyledi:

“Aleviler, eşit yurttaşlık, inancın ve dinin özgürlüğünü talep ediyor ve bununla ilgili çalışmalar yaptı. Alevi Masası’na karşı Meclis önünde açıklama yaptık, İstanbul’da bir kurultay yapıldı. Siyasal iktidarın dayattığı hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. Alevileri yanında tutmayan iktidar bu olayı faturalara kadar indirgedi. Maaşlı dedeler, personeller tuttu. Bizi de valilik, kaymakamlık aradı. DAD olarak ‘hiçbir talebinizi kabul etmiyoruz’ dedik.”

Karabudak, 2023 seçimlerine giderken Cumhur ve Millet ittifakı olmak üzere iki bloğun olduğuna dikkat çekerek, söz konusu blokların ötekilere yönelik söz söylemediğini vurguladı

3’ncü blok

Karabudak, Alevilerin taleplerini eşit yurttaşlık, demokratik bir anayasa, inancın özgürlüğü, diyanetin reforme edilmesi, cemevlerinin statüye kavuşması ve anadilde eğitim olarak sıraladı. Alevilerin bunun takipçisi olacağını belirten Karabudak, “Aleviler, bunları vaat eden bir partinin yanında durur, onu iktidar yaparsa sorun kendiliğinden çözülmüş olur. Sadece Alevilerin de değil, kendini ifade edemeyen, ezilen kesimler 3’üncü blokta olacaktır. DAD olarak da daha önce yayınlanan 14 maddelik tutumda da kendimizi gördük. Deprem ve seçim gündemli bir süreç var. Seçimin ne olacağına dair bir belirsizlik, insanların korkuları, kaygıları var. Böyle sıkıntılı bir süreçte seçime gidiyoruz. Hızır hepimizin yardımcısı olsun” diye konuştu.

14 Mayıs’ta ders verelim

Hüseyin Yıldız da, Alevilerin örgütlenmesi ve bir çatı altında toplanması gerektiğine dikkat çekerek, şunları kaydetti: “Bir tarafta CHP bir tarafta AKP bir tarafta İYİ parti faktörü var. Bizim tahammülümüz kalmadı. Birde HDP çatısı altında Yeşil Sol Parti var. Hepimiz Yeşil Sol Parti altında birikmeliyiz. Bizlere ‘Cemevi, cümbüş evi’ diyerek hakaret yağdıran bir iktidar var. Ona karşı örgütlenmeli, gerekirse ayın 14’ünde ona bir ders vermeliyiz. Bu Aleviler için kaçınılmaz bir zamandır.”

Haber: MA / Yüsra Batıhan

#Alevilerden #Yeşil #Sol #Parti #çağrısı #Ayın #14ünde #ona #bir #ders #vermeliyiz

Semsûr adayı Kenanoğlu: 3 vekil ile birinci parti olma çalışması yürütüyoruz

Semsûr’un Yeşil Sol Parti adaylarından Ali Kenanoğlu ‘Biz Semsûr’u yeniden inşa edeceğiz’ dedi

Mereş merkezli depremlerde ağır yıkımın yaşandığı kentlerden Semsûr’un, 14 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerdeki tercihi merak ediliyor.

Seçmen sayısının azalması, depremlerde yaşamını yitirenlerle birlikte kentte yoğun olan göçe bağlanıyor.

Siyasi partilerin, deprem tahribatından kaynaklı kısıtlı da olsa seçim çalışmaları kentte sürerken, MA’dan Mahmut Altıntaş’a konuşan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) milletvekili adayı Ali Kenanoğlu, her konuda hazırlık yaptıklarını söyledi.

Boş araziye seçmen kaydedildi

Deprem bölgelerinde insanların hala can derdinde olduğunu kaydeden Kenanoğlu, insanların acılarının taze olduğunu, seçim havasına giremediklerini belirtti.

Özelikle kentten göçen 10 binlerce seçmen bulunduğunu dile getiren Kenanoğlu, partileri aracılığı ile Semsûrluları oy kullanmaları için sandık başına taşıyacaklarını ve geri istedikleri yere götüreceklerini ifade etti. Sandık güvenliğine dikkat çeken Kenanoğlu, “Bir çok noktada şaibe var. Mesela Kolik (Kahta) ilçesinde boş bir araziye 134 seçmen kaydedildiğini tespit ettik ve sildirdik. Bunun gibi sıkıntılardan kaynaklı muhalif partilere de çağrımızdır, sandık güvenliğini sağlamalıyız” diye konuştu.

Yeniden inşa edeceğiz

Yeşil Sol Parti’nin en az 100 vekil ile parlamentoya gidip deprem kentlerini yeniden ayağa kaldırmak istediğini ifade eden Kenanoğlu, şunları söyledi: “Semsûr’da çok sayıda can yitirdik, yitirmediklerimizde aylardır çadır kentlerde gelecek kaygısı ile yaşama tutunmaya çalışıyor. Kentte insanlar sadece canlarını değil, işlerini, varlıklarını da yitirdi. Biz Semsûr’u yeniden inşa edeceğiz. Bunu Semsûrlular ile birlikte yapacağız, çünkü kent sadece bina ve iş değil aynı zamanda tarih, kültürdür. Kent tarihine ve kültürüne yakışır şekilde inşa edilmeli.”

Birinci parti olmak için çalışıyoruz

Semsûr’da birinci parti olmak için çalışma yürüttüklerini dile getiren Kenanoğlu, “Semsûr tüm renkleri, tarihi, kültürüyle bizimdir. Çalışmalarda kendimizi, partimizi, programımızı anlatıyoruz. Halkımızın bize gösterdiği ilgi, alaka ve güvenden 3 vekil ile birinci parti olma çalışması yürütüyoruz.”

Semsûr

#Semsûr #adayı #Kenanoğlu #vekil #ile #birinci #parti #olma #çalışması #yürütüyoruz

Atanması engellenen Atmaca’ya önce PKK sonra DHKP-C üyesi denildi

7 yıl önce PKK eylemcisi denilerek göz altına alınan Vedat Atmaca, üniversiteye memur olarak atandıktan sonra hakkında DHKP-C propagandası yaptığı iddiasıyla atanması engellendi

Kars Kafkas Üniversitesi’ne memur olarak atanan Vedat Atmaca (30), 14 Şubat 2017 tarihinde gözaltına alındığı bir soruşturma gerekçe gösterilerek atanması gerçekleştirilmezken, PKK’den gördüğü soruşturma DHKP-C’den davaya dönüştü. Eylem hazırlığı şüphesiyle 14 kişiyle birlikte gözaltına alınan Atmaca 8 gün boyunca Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde tutuldu. 8 gün boyunca süren işkencenin ardından ifadesi alınan Atmaca serbest bırakıldı. Kamu Yönetimi okurken 3’üncü senesinde bırakmak zorunda kalan Atmaca 2019 da İstanbul Üniversitesi Adalet Bölümüne başladı ve 2 yıl sonra bitirdi. 2022 tarihinde ise girdiği Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda (KPSS)  88 puan ile Kars Kafkas Üniversitesi’ne memur olarak atandı. Ancak atanması “güvenlik soruşturması”na takıldı ve önüne daha önceki dosyası konuldu.

‘Atamamı engellemek için örgüt arayışındalar’

3 Ocak 2023 tarihinde Kars Kafkas Üniversitesi’ne memur olarak atanmasının ardından emniyetin delil arayışına girdiğini ifade eden Atmaca, “PKK adına eylem düzenleme ihbarı ile gözaltına alındık.  Götürüldüğümüz emniyette işkenceye varan uygulamalar ile karşı karşıya kaldık. 8 günün sonunda emniyette ifademiz alındı. Emniyette alınan ifademizde bize ‘Herhangi bir örgütle bağınız var mı?’ ve ‘Sosyal medya hesabınız var mı?’ diye soruldu. Daha sonra savcılığa sevk edildik, savcılık kapısında bir süre bekledik, ifademizi dahi almadan bizi serbest bıraktı. Gözaltına alındığımız tarihten sonra soruşturmadan herhangi bir gelişme yaşanmadı. İhbarın asılsız olduğunu ortaya çıktı. Aradan geçen 7 yıllına ardından hakkımda DHKPC’den  iddianame hazırlandığını öğrendik. Bunu da açılan güvenlik soruşturması ile öğrendik. Bana yönetilen suçlama propaganda. Buna gerekçe olarak facebook’ta yapılan bir paylaşım gerekçe gösterilmiş. Ancak bu paylaşım bana ait değil. Adıma açılan bir hesaptan bu paylaşım yapılmış. Hakkımda hazırlanan iddianame Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Sonuç olarak atanmamı engellemek için bir örgüt arayışları var. Bu hukuksuzluk derhal son bulsun” diye konuştu.

İdare mahkemesine başvuru

Atanmasının engellemesine ilişkin Kars İdare Mahkemesi’ne başvurduğunu belirten Atmaca, “Yılların verip okul okuyorsun, yılların emeğin bir ya da iki kişinin dudağı arasında oluyor. Bu hukuksuzluk son bulsun, sadece ben değil başkalarının da mağdur olmaması için acil bir şekilde adım atılması gerekiyor” ifadelerinde bulundu.

Haber : Fethi Balaman  / MA

 

#Atanması #engellenen #Atmacaya #önce #PKK #sonra #DHKPC #üyesi #denildi

Yeşil Sol Parti İstanbul Adayı Çiçek Otlu: Sivas Katliamı sonrası devrimcilikle tanıştım

Yeşil Sol Parti İstanbul adaylarından biri de Çiçek Otlu, Sivas Katliamı’nda yakınlarını kaybeden Otlu, Sivas Katliamı ile birlikte devrimcilikle tanıştı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) seçim çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. İstanbul’un 3’üncü bölgesinden aday gösterilen Sosyalist Kadın Meclisi (SKM) Sözcüsü Çiçek Otlu, seçimler ve hedeflerine dair MA’dan Esra Solin Dal’a konuştu.

Otlu kimdir?

1973 yılında Sivas’ta Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Otlu, Pir Sultan Abdal’ın direnişçi geleneğiyle büyüdü. Sistemle ilk çelişkisi Alevi kimliğini gizlemek zorunda kalmasıyla başlayan Otlu, Sivas Katliamı esnasında birçok yakınını yitirdi. 2 Temmuz 1993 yılındaki Sivas Katliamı ile birlikte mücadeleyle tanışan Otlu, “Alevi toplumu sürekli katliamdan geçirildiği için kimliğimizi saklamamız tembih edilerek büyütüldük. Sivas Katliamı’nda birçok akrabamın evi Alevi oldukları için tarandı ve yakıldı. Birçok akrabamı ve köylümü bu katliamda kaybettim. Sivas Katliamı ile birlikte devrimcilikle tanıştım” dedi.

3 Aralık 1994 tarihinde Özgür Ülke gazetesinin bombalanmasının kendisi için bir dönüm noktası olduğunu belirten Otlu, “Evlerde devrimcilere yapılan katliamlar ve Kurdistan’da büyüyen serhildan yüzümü direk devrimci ve sosyalistlere yönetti. İlk çalışmam Atılım gazetesi ile basın alanında oldu. Daha sonra Özgür Gençlik saflarından örgütlenerek, öğrencilerin demokratik taleplerini dile getirmek için mücadele ettim” ifadelerini kullandı.

6 kez tutuklandı

Gençlik çalışmalarında yer aldığı esnada katıldığı 1 Mayıs ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerinde birçok kez gözaltına alınan Otlu, ilk kez 1995 yılında Hacettepe Üniversitesi’nin Beytepe Kampüsü eyleminde gözaltına alındı. “Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanan Otlu, 10 yıl cezaevinde tutuklu kaldı. “İlk cezaevi deneyimim Ulucanlar Cezaevi oldu” diyen Otlu, 1999 yılında Sakarya Cezaevi’ne, yaşanan Marmara Depremi’nden dolayı da Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’ne sürgün edildiğini aktardı.

Gebze Cezaevi’ne yaşanan direnişe ve katliama tanıklık eden Otlu, yaşamını “2004 yılında tahliye edildikten kısa bir süre sonra 2006 yılında yeniden tutuklandım. Yine 2012 yılında yasaklı İstanbul Kazlıçeşme Newrozu’na katıldığım için gözaltına alınıp, tutuklandım. 2013 yılında Taksim Gezi Parkı direnişine katıldığım için tutuklandım. En son 2017 yılında ESP Genel Başkanı iken tutuklandım ve iki buçuk yıl cezaevinde tutuklu kaldım. 6 kez cezaevinde tutuklu kaldım, 15 kez de gözaltına alındım. Hayatım kesintisiz bir mücadele ile geçti diyebilirim” diyerek özetledi.

Sokak mücadelesi Meclis’e

Özgürlük ve eşitlik isteyen herkesin mücadele etmesi gerektiğinin altını çizen Otlu, kadının adının ve varlığının tartışıldığı bir ortamda seçime girdiklerine dikkat çekti. Otlu, Yeşil Sol Parti’den neden aday olduğunu ise şöyle anlattı: “AKP-MHP faşist rejimini yenmek, işçi sınıfı başta olmak üzere Kürt halkının onurlu barış talebini dile getirmek, kadın özgürlük mücadelesinin başta İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa olmak üzere elinden alınmış tüm kazanımlarını savunmak için Yeşil Sol Parti çatısı altında görev üstlendik. Seçim boyunca ve seçimden sonra bizi aileye hapseden, erkeğin kölesi gibi gören erkek egemen rejime karşı mücadelenin yanında yer alacağız. Ekoloji mücadelesi yürütenlerin taleplerini dile getireceğiz. Alevi kültüründen gelmiş biri olarak demokratik Alevi hareketinin tüm taleplerini dile getireceğiz. Sokak mücadelesini Meclis’le buluşturacağız.”

Tecrit..

Cezaevlerinde yaşanılanlara da değinen Otlu, “Bu topraklarda büyük bir tecrit yaşanıyor. İmralı’da bir tecrit yaşanıyor ve özellikle 1999 yılından beri Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerinden başlatılmış bir tecrit var. Çok uzun bir süredir kendisinden haber alınamıyor. İmralı’da ağırlaştırılmış tecrit sistemi bütün cezaevlerinde yaşanıyor. Yine Kürt özgürlük hareketinin kendi talepleri var. Tabi bunu sadece Meclis’te yerine getirmek yetmez, halklarla, ezilenlerle yan yana gelerek yapmamız lazım. Birlikte kazanacağımıza inanıyorum” diye belirtti.

İSTANBUL

#Yeşil #Sol #Parti #İstanbul #Adayı #Çiçek #Otlu #Sivas #Katliamı #sonrası #devrimcilikle #tanıştım

İHD sandık güvenliği için YSK’ye başvuru yapacak

İHD, sandık güvenliği ve seçimlerin sağlıklı yürütülmesi, olası hak ihlalerin önüne geçmek için YSK’ye başvuracak

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) verilerine göre, 14 Mayıs’taki seçilerde yurt içinde kurulacak toplam 191 bin 884 sandıkta, 60 milyon 904 bin 499 seçmen oy kullanacak. Seçime 25 gün kalırken, insan hakları savunucuları ve sivil inisiyatifler de sandık ve seçim güvenliği çalışmalarını hızlandırdı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, sandık güvenliğine dair konuştu.

Halkın doğru bilgi erişimi engelleniyor

2011 yılından bu yana her seçim döneminde Yüksek Seçim Kurulu’na yaptıkları bağımsız izleme ve gözlemci taleplerinin ret edildiğini belirten Yoleri, bu yılda başvurularının olacağını söyledi. Türkiye’de seçim güvenliğinin her boyutuyla ihlal edildiğini ifade eden Yoleri, “Şöyle düşünebilirsiniz, son dönemde özellikle sosyal medyanın kısıtlanması konusunda hem yasal mevzuat hem de idari pratik açısından çok sıkıntılı bir süreç yaşıyoruz. Halkın doğru bilgiye erişiminin engellendiği kritik dönemlerde insanlar hakkında soruşturmalar açılıyor, tutuklamalar yaşanıyor. Dolayısıyla hem sosyal medya kullanımı hem de doğru bilgiye ulaşım konusunda getirilen engellemelerle bu kendisini hissettiriyor” dedi.

‘Hak ihlallerini raporlaştıracağız’

İHD olarak gerçekleştirecekleri çalışmalara dikkat çeken Yoleri, “Bağımsız Seçim İzleme Platformu var aynı zamanda bu platformda yer alıyoruz. Sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir platform. Bu platformda herhangi bir siyasi partinin görevlisi olmayan üye ve aktivistlerin görev almasını istiyoruz. Çünkü tamamen bağımsız bir izleme yapmak istiyoruz. Görevli arkadaşlarımız görevli oldukları bölgelerdeki hak ihlallerini tespit edip, hak ihlallerini belirlediğimiz dijital sisteme yükleyerek merkeze gönderecekler ve bizde bu hak ihlallerini raporlayacağız” dedi. Geçmiş seçim HDP’ye karşı hak ihlallerine değinen Yoleri, “HDP İstanbul’da araç bile gezdiremedi, araç gezdirmesine bile imkan olmadı. Yani bırakın bir seçim ofisi açmayı ya da orada eşit bir seçim çalışmasına erişmeyi orada bir seçim aracını bile dolaştıramadı. Silahlı ve fiziki saldırıları önlemesi gereken devletin bunu engellemediğini ve faillerin ortalıkta elini kolunu sallayarak dolaştığını görüyoruz. Tüm bu süreçleri takip edip, raporlarla durumu yetkililerin dikkatine sunacağız.”

 Oy kullanma esnasında yaşanacak hukuksuzluklar

Yoleri, itirazlar sona erip kesin sonuçlar açıklanıncaya kadar ki sürece dair, “Oy kullanıldığında bazı imza bölümleri var, imzanın kayması oy kullananlarla kullanmayanların karışması ya da imza attırılmasının unutulması gibi bazı durumlar ortaya çıkabiliyor. Engellilerle, yaşlılarla ilgili oy kabinine girdiklerinde yalnız olmaları meselesinde bazı tartışmalar yaşanabiliyor. Sandık bölgesinde kimlerin bulunabileceği meselesinde oradaki işleyişin sağlıklı olup olmadığını takip etmek bakımından bulunması gereken bazı itirazlar söz konusu olabiliyor. Ya da o listede ismi yazmayan kişilerin oy kullanması gibi bazı durumlar kullanılıyor. Geçen seçim döneminde yine hatırlarsanız ıslak imza olmayan raporların, mühürsüz tutanakların geçerli kılınması gibi kararlar söz konusu olabiliyor. Bunları seçim günü ilk andan başlayarak yani sandık kurulunun oluşturulduğu andan başlayarak izliyor ve ilgili itirazlarda bulunuyoruz. Burada sorunu anında çözmek durumundayız, anında çözülmediği taktirde tüm süreci yanlış işleyebiliriz” dedi.

‘Kuralların doğru uygulanması’

Seçimleri “irade” olarak tanımlayan Yoleri, bunun bir çeşit yetki devri olduğunu söyledi. Türkiye’de seçimlerin güvenli bir şekilde yapılmasını önemli olduğunun altını çizen Yoleri, şöyle devam etti: “Türkiye’de giderek otoriteleşen, demokrasiden uzaklaşan bir rejim var. Hak ve özgürlüklerin giderek daha fazla kısıtlandığı, dolayısıyla hak ve özgürlüklerin yok edilerek ya da yok sayılarak bir yönetme anlayışının yerleştirildiğini görüyoruz. Halkın büyük bir bölümünün özgürlük, demokrasi ve adalet istediği bir süreçteyiz. Halk bu seçim dönemini bir umut olarak görüyor. Yönetenlerin bu ülkeye, topluma biçtiği misyon maalesef toplumun genel beklentileriyle örtüşmüyor. Bu ülkeyi yönetenler baskıcı bir rejim amaçlıyor, halkın iradesinin doğru bir şekilde yansımasını istemiyorlar. Tüm bunlardan dolayı 14 Mayıs’ta uyanık olup aktif bir şekilde kuralların doğru uygulanması için elimizden geleni yapacağız.”

İSTANBUL

#İHD #sandık #güvenliği #için #YSKye #başvuru #yapacak

Yeşil Sol Parti Wan adayı Sayyiğit: Kapatılan kadın kurumları açılacak

KHK’li olduğu için mazbatası gasp edilen Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Yeşil Sol Parti’den Wan’da aday oldu. Kaçmaz, “Kaybedecek bir yüz yılımız daha yok” dedi

Serhat bölgesinin en büyük kenti olan Wan, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (Yeşil Sol Parti) hedefi 8’de 8 milletvekili çıkararak bir ilki başarmak. 1 milyon 200 bin nüfusa sahip olan Wan’ın 704 bin seçmeni bulunuyor.

2019 yerel seçimlerinde yüzde 54 oy oranı ile Wan’ın Edremit Belediye Eşbaşkanı seçilen Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevinden ihraç edildiği gerekçesiyle mazbatası AKP’li adaya verilerek, gasp edildi. AKP tarafından mazbatası gasp edilen Sayyiğit, 14 Mayıs seçimlerinde Yeşil Sol Parti’nin 3’ünücü sıra adayı oldu.

Wan’ın Westan (Gevaş) ilçesinde doğan Sayyiğit, ilk, orta ve lise öğrenimimi Westan’da tamamladı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Coğrafya Bölümü mezunu olan Sayyiğit, aynı alanda yüksek lisans yaptı. 2008 yılında öğretmen olarak Wan’ın Çatak ilçesine atanan Sayyiğit, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) ilçe temsilcisi olarak görev yaptı. 2014-2017 tarihleri arasında Eğitim Sen Wan Şube Eşbaşkanı olarak görev yapan Sayyiğit, 2017 yılında çıkarılan 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde Edremit Belediye Eşbaşkanı olarak seçilen Sayyiğit, KHK’li olduğu gerekçesiyle mazbatası verilmedi.

Kaybececek bir yüzyılımız yok

Yeşil Sol Parti Wan milletvekili adayı Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, 14 Mayıs’ta gerçekleştirilecek seçimin yüz yıllık rejimi devirmek bakımından hem tarihi, hem de stratejik önem taşıdığını söyledi. Yüz yıldır bu topraklarda “öteki” muamelesi görüp, her türlü inkar, imha ve asimilasyon politikasına maruz bırakıldıklarını söyleyen Kaçmaz, bu politikalara karşı, kadın öncülüğünde hayata geçirilen muazzam bir mücadelenin açığa çıktığını söyledi. Bu mücadele geleneğinden aldıkları güçle hareket ettiklerini ifade eden Sayyiğit, “Kaybedecek bir yüz yılımız daha yok. Bu çerçevede genelde yüzyıllık rejimin, özelde de 21 yıllık AKP-MHP faşist iktidarını devirmek temel hedefimizdir. Demokratik Cumhuriyetin inşası için çıktığımız bu yolda başaran, kazanan bizler olacağız. Üçüncü yolun yaşamsallaştırılması için sağlam adımlarla mücadelemizi büyüteceğiz” dedi.

Halkın sesiyiz

Yeşil Sol Parti’nin geldiği mücadele geleneğine değinen Sayyiğit, “Her bir büro açılımız ve esnaf ziyaretimiz miting havasında geçmektedir. Bu coşkuya dayanarak Van‘da hedefimiz, partimizin 8 adayını da Meclis’e göndermektir. Bunun için çalışmalarımız açık alan ve kapalı alan olmak üzere, gece gündüz durmaksızın devam etmektedir” şeklinde konuştu.

Kurumlar açılacak

Kayyımlar tarafından gasp edilen başta kadın kurumları olmak üzere kapatılan tüm kurumları tekrar daha da güçlü şekilde aktifleştireceklerini ifade eden Sayyiğit, şöyle devam etti: “Kadına yönelik şiddettin her türlüsüne karşı örgütlülüğümüzü güçlendirip çok dilli ‘ALO şiddet’ hatları oluşturacağız. Şiddet gören kadınların başvuracağı mekanizmalarda ana dilinde hizmet sağlayacağız. Şiddete maruz kalan kadınlar için özgür yaşam alanları, ekolojik köyler oluşturacağız. Kadın kooperatiflerini tekrar güçlü bir şekilde hayata geçireceğiz. Özel savaş politikalarına karşı farkındalık çalışmaları yapacağız. Her türlü şiddet, dayatmaya ve irade gaspına karşı öz savunma politikaları geliştireceğiz. Yerel yönetimlerimiz ile birlikte kadın sağlık merkezleri açacağız. Mevcut savaş politikalarının neden olduğu başta kadın ve çocuk savaş mağdurları olmak üzere tüm mülteci ve göçmenlere sağlıklı, yaşanabilir alanlar oluşturacağız.”

WAN

#Yeşil #Sol #Parti #Wan #adayı #Sayyiğit #Kapatılan #kadın #kurumları #açılacak

Türeli memleketi Êlih’te defnedildi

Federe Kurdistan Bölgesi’nde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Hüseyin Türeli, yüzlerce kişinin katılımı ile Memleketi Êlih’te defnedildi

Türkiye’deki davaları nedeniyle Federe Kurdistan Bölgesi’ne göç eden ve 17 Nisan’da Duhok kentinde bulunan Family Mall Alışveriş Merkezi’nde uğradığı silahlı saldırı sonucu katledilen Hüseyin Türeli doğdu topraklarda defnedildi. Türeli’nin cenazesi dün akşam saatlerinde Habur Sınır Kapısı’ndan alınırken, cenazenin içinde bulunduğu araç Cizîr yolunda 46 kilometrede polis tarafından durduruldu. Otopsi yapılmadığı gerekçesiyle cenaze Şirnex’e götürülürken, otopsinin ardından cenaze bugün aileye verildi.

Êlih kent merkezinde bulunan Asri Mezarlığı’na getirilen cenaze için mezarlığı ablukaya alan polis, aile bireyleri dışında mezarlığa kimsenin alınmayacağını bildirirken, sadece soy ismi Türel olan kişileri içeriye aldı. İçeriye aile bireyleri alınırken, dışarda ise yüzlerce kişi bekledi. Dini vecibeleri yerine getirilen Türel defnedilirken, dışarıda bekleyen kitle buradaki bekleyişini sürdürdü.

HABER MERKEZİ

#Türeli #memleketi #Êlihte #defnedildi

Hitler’in ‘yerli’ arabası

Türkiye’de 14 Mayıs’ta yapılacak seçimler siyasal bakımdan demokrasi mi diktatörlük mü sorusunun yanı sıra toptan halk dediğimiz sıradan yurttaşlar açısından bir başka sorunun da cevabı olacak: Soğan mı yoksa TOGG/İHA-SİHA-TCG mi?

Meriç Gök

Bugünlerde dayanılmaz boyutlara varan hayat pahalılığının altında tam anlamıyla ezilen yoksul milyonlara yirmi yılı aşkın bir süre yönettikleri devletin/ülkenin aslında ne kadar büyük ve güçlü olduğunu göstermek için yerli parça oranı Türkiye’de üretilen diğer arabalardan daha fazla olmayan bir arabayı büyük bir tantanayla “yerli ve milli arabamız” diye yutturmaya kalkan siyasi iktidar bize bir başka kişiliğin, Hitler’in arabasını hatırlatıyor ‒  tabii o dönemden günümüze kadar gelen büyük otoyolları ve Rügen adasındaki 20.000 kişilik devasa Prora oteli gibi çılgın projeleri ve devasa yapıları da göz ardı etmeden.

1950’li yıllardan itibaren şeklinden dolayı bizim uğur böceği dediğimiz böceğe benzetilerek Amerikalıların “Beetle”, Almanların ise “Kӓfer” (“Böcek”) dediği, bizde halk arasında “vos vos” veya “tosbağa” olarak adlandırılan arabanın kuruluş hikâyesi bugün de bize çok şey anlatıyor. Önce bu araba Nazilerin faşist ideolojisinde, yönetimlerinin ekonomik ve teknik bakımdan ne denli güçlü olduğunu, diğer ülkelerle aralarındaki farkın kapatıldığını gösteren önemli bir unsur olarak araçsallaştırılır. Hedefi ortaya koyan bir sloganları vardır: Tüm halka, herkese bir araba. Arabanın imal edileceği fabrikanın adı da, seri üretilecek araba modeline uygundur: Volkswagen (Halk arabası). Başlangıçta Nazilerin Almanlara vaat ettiği şey buydu. Ancak aynı dönemde kadınlara Kayzer Wilhelm döneminin ünlü üç “K”sından  (Kinder/Çocuk; Kirche/Kilise ve Küche/Mutfak) esinle formüle edilen bir yaşam tarzı dayatılırken sonunda bütün bir toplum hatta tüm bir dünya 1939’dan itibaren tek “K”lı ( Krieg/Savaş) bir hayata mahkûm edilecekti. Herkese bir Volkswagen denilerek inşa edilen fabrika ise savaş boyunca, halka tek bir araba bile üretmeyecek; fakat Hitler’in ordusuna (Wehrmacht) savaş malzemesi üretecekti.

“Kendi arabanı kullanmak istiyorsan haftada beş mark biriktirmelisin!” Nazilerin 3. Reich’ında 1930’ların sonuna kadar 300 000’den fazla tasarruf sahibi bu slogana uydu. Finansman modeli neredeyse inanılmaz bir şey vaat ediyordu: Adolf Hitler’in 1934’te “Volksgenosse”lerine (yurttaşlarına) duyurduğu herkesin satın alabileceği bir arabaydı “Volkswagen”. O dönemde Almanya, diğer Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında henüz arabasız bir ülke sayılırdı. 1930 yılında sadece 500.000 civarında kayıtlı motorlu araç vardı. Bu da Reich’ı, 1,5 milyondan fazla otomobilin yollarda dolaştığı Fransa ve İngiltere gibi komşularının çok gerisine düşürüyordu. ABD ile aradaki fark daha da çarpıcıdır: burada kitlesel motorizasyon 26 milyon taşıtla çoktan başlamıştı. Naziler, Almanya’nın da aynı şeyi yapmasını istiyordu. Adolf Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra tutkulu ve iddialı hedefini açıkladı: Saatte 100 km azami hız, dört kişilik koltuk, satın alınması ucuz ve yakıt tasarruflu bir taşıt – “Volkswagen” böyle görünmeliydi.

Nasyonal Sosyalist otomobil seferberliği

Ve Almanlar kampanyada öngörüldüğü gibi tasarruf ederek her hafta bir araba sahibi olma umuduyla tasarruf kartına, tasarruf pullarını yapıştırdılar. Ancak bir sorun vardı: Ortada reklamı yapılan araba yoktu; dahası bu arabanın inşa edilebileceği fabrika bile yoktu. 26 Mayıs 1938’de Aşağı Saksonya’daki Fallersleben kasabası yakınlarında Volkswagen fabrikasının temeli atıldığında yüzbinlerce kişi çoktan bir tasarruf veya araba alım sözleşmesi imzalamıştı. Ancak o zamanlar “KdF arabası” denilen araba için para biriktirip müşteri kaydı yaptıranlar hayal ettikleri arabaya asla sahip olamadılar; çünkü Nazi yönetiminin başlattığı savaşla birlikte paraları da Hitler’in savaş harcamalarına gidecekti. Para yatıranlar, Volkswagen’a dava açtıklarında şirket var gücüyle bu istemlere direnecekti.

İlerleme, teknoloji, hız: Sürücü ehliyeti olmamasına rağmen Hitler otomobilin büyüsünü biliyor ve onu propaganda amacıyla kullanıyordu. Almanya genelinde bir istihdam yaratma önlemi olarak inşa edilen ve düşük motorizasyon seviyesi nedeniyle şüpheli olan otoyollarda olduğu gibi, burada da aynı şey geçerliydi: Propaganda etkisi, gerçek faydadan daha önemliydi. Çünkü buna arabanın yakında artık üst sınıfın ayrıcalığı olmayacağı, herkes için bir keyif olacağı şeklindeki belirsiz vaat eşlik ediyordu. Buna uygun olarak da kitlelerin motorize edilmesi büyük bir çabayla sahnelendi.

Bu araba projesi başlangıçta Nazilerin Alman Emek Cephesi’nin (DAF) bir yan kuruluşu olan Neşeyle (Neşe Sayesinde) Kuvvet  (KdF) örgütündeydi ve üretilmesi tasarlanan arabaya da bu örgütün adı verilmişti: Neşeyle Kuvvet Otomobili. Nazilerce kurulan ‘Neşeyle Kuvvet’ adlı bu kitle örgütü, Hitler döneminin siyasal diliyle ‘Alman yurttaşları’ anlamında kullanılan “Volksgenossen”in (“yurttaşlar”) boş zaman faaliyetlerini organize etmek, onları kontrol altında tutmak ve görünürde masum eğlencelerle rejime kazanmak için kurulmuştu. Tatil gezileri ve dağlarda yürüyüş gezileri, bowling turnuvaları ve dikiş kursları örgütün bu amaçla düzenlediği başlıca etkinliklerdi. Ve şimdi bu örgütün, KdF’nin yönlendirmesiyle kitleler için de seri araba üretilecekti. Ama bunun için önce bir fabrikaya ihtiyaç vardı.

Volkswagen fabrikasının başından beri örnek bir proje olması amaçlandı. Aynı zamanda yeni kurulan “Volkswagenwerk Şirketi”nin genel müdürü olan Avusturyalı Ferdinand Porsche, modern üretim yöntemlerini ABD’ye yaptığı araştırma ve inceleme gezilerinde, özellikle de Ford şirketinin uygun maliyetli seri üretim (akar bant) sistemini öğrenmişti. Almanya’da proje yalnızca tasarruf sahipleri tarafından biriktirilen milyonlarca Reichsmark’la değil, aynı zamanda 1933’te sendikaların Nazilerce el konulan varlıklarıyla da finanse edildi.

Fabrikanın kurulacağı yer için Braunschweig’in kuzeydoğusunda Aşağı Saksonya’daki küçük Fallersleben kasabası seçildi. Her şeyden önce Mittelland Kanalı, demiryolu hattı ve İmparatorluk otoyolu ile Berlin‒Hannover arasındaki konum elverişli görülüyordu. Bunun dışında askeri bakımdan da burası uygundu: Muhtemel bir savaş durumunda, fabrika ulusal sınırların çok uzağındaydı ve bu nedenle böyle bir durumda hava saldırılarından olabildiğince korunabilecekti. Fabrikanın temeli 26 Mayıs 1938’de Fallersleben’de atıldı. Rejim, bu olayın coşkulu sahneleme fırsatını kaçırmadı. Tören en ince ayrıntısına kadar titizlikle planlandı. KdF tasarrufçuları, yani arabanın ilk müşterileri Reich’ın her yerinden kalkıp gelecekteki üretim sahasına bir tür hac ziyaretleri yaptı; SA ve SS onur oluşumları gönderdi, Reich İşçi Servisi üyeleri, Hitler Gençliği ve parti üyeleri seyrek nüfuslu “Wolfsburg  ülkeciği”ne nakledildi.

Adolf Hitler, 50.000 katılımcının ve 600 onur konuğunun hazır bulunduğu Südheide’de düzenlenen temel atma töreninde yaptığı konuşmasında geleceğin VW fabrikasının “Nasyonal Sosyalist Alman devletinin, Nasyonal Sosyalist halk birliğinin sembolü” olduğunu ilan ediyordu.

Volkswagen fabrikasının kuruluşu Almanya’da aynı zamanda yeşil alandaki endüstriyel yerleşimin de erken bir örneğidir: 1937’nin sonunda bölgede sadece 857 kişi yaşıyordu. Planlanan seri üretim için ne yeterli iş gücü ne de uygun barınma yeri vardı. Bu nedenle, yeni fabrikadan birkaç hafta sonra, başlangıçta yeni “Fallersleben yakınında KdF arabasının şehri”  denilen yerde tam da deyimdeki gibi hiç yoktan bir fabrika şehri yaratıldı. Ancak savaştan sonra, 25 Mayıs 1945’te Müttefikler fabrikayla birlikte oluşan bu yeni kente daha özlü bir isim olan “Wolfsburg” adını verdiler.

Ancak bundan önce, 20.000’den fazla zorunlu işçi ve toplama kampı mahkûmu Volkswagen fabrikasında insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı ve bunların birçoğu ıstırap içinde öldü. Fabrikada kitleler için vaat edilen otomobiller yerine askeri cipler, savaş malzemeleri üretildi. Hitler’i seri üretilen “Volkswagen”da özellikle etkileyen şey, üretimin sivil bir araçtan askeri bir araca kolayca dönüştürülebilmesiydi. Bu kolay dönüşme yoluyla savaş boyunca Volkswagen fabrikası Alman imha savaşı için Alman ordusuna (Wehrmacht) ve SS’e 60.000’den fazla ürünün yanı sıra savaş uçakları, mayınlar ve uçak bombaları teslim etti. Buna karşılık fabrikanın kendisini “savaş zamanı model işletmesi” olarak adlandırmasına izin verildiği gibi bu şirkete “Nasyonal Sosyalist model işletme” onursal unvanı da verildi.

Savaştan önce binlerce sipariş alan fabrikadan savaşın sonunda sadece 630 sivil araç çıkmıştı –  bunlar da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP)  önde gelen görevlileri içindi. Ekonomik mucizenin bir sembolü olarak gösterilecek olan “Böcek”in pazar için ‘sivil’ seri üretimine bilindiği gibi ancak savaştan sonra 50’li yılların sonlarında özellikle 60’lı yıllarda başlanacaktır.

Türkiye’de de artık yolun sonuna gelen rejim, İHA-SİHA araçlarıyla ve bu araçlar için pist görevini de görecek bir geminin üretimiyle; keza TOGG denilen arabanın üretimiyle, bunların ileri teknoloji gerektiren aksamının neredeyse tamamı dış ülkelerden temin edilmesine rağmen halka asılsız bir “yerlilik” propagandasıyla aklı sıra kendisi için bir başarı hikâyesi çıkararak kamuoyunun dikkatini gerçek sorunlardan olabildiğince bu uyduruk hikâyeye çekmeye çalışıyor. Bütün baskıcı rejimler gibi Erdoğan iktidarı da hayatları yoksulluk ve mahrumiyet içinde geçen insanları, ülkenin/devletin çok büyük ve güçlü olduğu masalıyla uyutabilmeyi amaçlıyor. Ancak bu arabanın  ‒  bu tasarı için bir araya gelen daha doğrusu getirilen kapitalistlerin aldığı adın baş harflerinden oluşan ‒ adının kendisi bile,  son birkaç yıl içinde en büyük parasıyla dahi kayda değer bir şey alınamayan ve dünyanın en pahalı ülkelerinden biri haline gelen ülkede halkın dikkatini tok olup olmamaya tokluk-açlık sorununun tartışılmasına yol açarken aynı zamanda son aylardaki yüksek fiyatıyla hayat pahalılığının simgesi haline gelen soğana işaret ediyor.

Bizdeki bu tartışmanın bir benzeri de 1935’lerden itibaren Hitler Almanya’sında yapılır. Propaganda Bakanı Goebbels, 1935/36 yılbaşı konuşmasında son iki yıl boyunca askeri harcamalara büyük bir pay ayırarak izledikleri savaşa hazırlık yapma politikasını “gerekirse tereyağı olmadan da başa çıkabiliriz ama toplar olmadan asla” sözüyle savunuyor ve temel gıda maddelerine erişim zorluğu çeken halka silahlanma uğruna beslenmesinden fedakârlık yapması gerektiğini telkin ediyordu. Savaş hazırlığı içindeki Almanya’da  “tereyağı yerine top”  sloganı, aynı zamanda nasyonal sosyalistlerin tercihini de göstermektedir. Propaganda bakanının bu özlü parolasını dönemin önde gelen bir başka Nazi lideri Rudof Hess de 1936 yılında yaptığı bir salon konuşmasında “Ve gerekirse gelecekte biraz daha az yağ, biraz daha az domuz eti, biraz daha az yumurta tüketmeye hazırız.[…] Tasarruf ettiğimiz dövizin yeniden silahlanma için kullanılacağını biliyoruz. Bugün de aynı slogan geçerli: tereyağı yerine top” diyerek yineleyecekti. Ancak Nazilerin bu tercihlerinin sonunda sadece kendi ülkelerini değil, tüm dünyayı nasıl bir felakete götürdüğü malum.

Türkiye’de 14 Mayıs’ta yapılacak seçimler siyasal bakımdan demokrasi mi diktatörlük mü sorusunun yanı sıra toptan halk dediğimiz sıradan yurttaşlar açısından bir başka sorunun da cevabı olacak: Soğan mı yoksa TOGG/İHA-SİHA-TCG mi? Sevgili Mahzuni’yi de burada özlem ve sevgiyle anarak belirtelim ki yirmi bir yıllık AKP iktidarı tarafından bugün topluma dayatılan seçenek budur.

#Hitlerin #yerli #arabası