Ana Sayfa Blog Sayfa 6181

Yeni bir yol bulacağız, yeniden bir arada olacağız

MERVE İLHAN*

Ekmeğimiz dedik, gülümüz dedik, sesimiz dedik. Ve sesimizi susturmaya çalışanlara karşı Kartal’da Ekmek ve Gül okurları olarak bir araya geldik.
Kapatılan televizyonumuz Hayatın Sesi ve biz kadınların sesi olan Ekmek ve Gül Programımız ile dayanışmak için birlikte çözüm aradık.
Bu buluşma, sesimizi kısmaya çalışanlara karşı daha fazla kadını hayatın sesine katmaya çalışan kadınların buluşması oldu.
Herkesin evinden getirdiği, emek verip pişirdiği yiyeceklerle donatıldı soframız. Bir araya gelmekten mutluyduk. Şarkılar, türküler söyledik. Bir arkadaşımızın keman dinletisiyle içimiz açıldı. “Kalbim çarpıyor. Nasıl çarpmasın ki? Bugün burada çok güzel insanlar var” diye heyecanını dile getiren de vardı, sinirlenip, üzülüp, gözyaşı döken de…

‘KADINLARIN SESSİZ KALMA LÜKSÜ YOK’

Sohbetimize katılan bir arkadaşımız baskıların daha da arttığı bu dönemde kadınların yan yana olmasının dünden daha da önemli olduğuna değindi. “Basın ve ifade özgürlüğümüzün hatta yaşam hakkımızın elimizden alındığı şu süreçte biz Ekmek ve Gül okurları olarak yaşamımızı birlikte bugün burada yeniden örmeliyiz” diyen arkadaşımız, kapatılan Hayatın Sesi televizyonunun kadınların yaşamını değiştirme mücadelesini gösteren, kadınların mücadelesinin deneyimlerini birbirine aktaran bir yönü olduğunu söyledi.
Darbe girişiminin ardından “FETÖ” soruşturmaları adı altında akademisyenlerin, memurların ve öğretmenlerin görevlerinden alınmasına değinen bir arkadaşımız
bilimi, doğayı, insanlığı savunan akademisyenlerin, öğretmenlerin, barışı savunan kamu emekçilerinin “FETÖ” kapsamında görevlerinden alınmasının hiçbir inandırıcılığının olmadığını söyledi. “Tüm bunlar olurken biz kadınların sessiz olma lüksü yok artık. Bizden bekledikleri kadınların cahil kalması, evde oturması. Çünkü onlar çok iyi biliyorlar biz kadınlar bir arada durduğumuzda çok şeyi başarabiliriz, bundan korkuyorlar”

EKMEK VE GÜL YENİ SİTESİYLE DEVAM EDECEK

Okuyucusundan, yazarına, dağıtıcısına kadar kadınların elinde büyüyen dergimizin sesine tercüman olan bir kesitte genç bir kadının şu sözleriydi: “2013 yılında Ekmek ve Gül şenliğine katılmıştım. O zamana kadar Evrensel gazetesini, Ekmek ve Gül dergisini okuyordum. Ama bir haber nasıl yazılır bilmiyordum. Şenlik günü sabah yola çıkıp, akşam eve dönene kadar bütün duygularımı, izlenimlerimi not defterine yazmıştım. Sonra not defterini benden aldılar. Yazdıklarım gazetede yayımlandı. Sonra üniversitemde 25 Kasım yaklaşırken genç kadınlar olarak bir forum gerçekleştirmiştik. Bir yazımın gazetede çıkmasından cesaretle o forumda tartıştıklarımızı da yazdım. Hepimiz benzer biçimde derginin yazarı, programın muhabiri olduk. Şimdi hep beraber nasıl devam edeceğimizi konuşuyoruz. Çünkü biz bu işin parçasıyız.”
Ekmek ve Gül dergisinin ve programının koordinatörleri Sevda Karaca ve Şengül Karadağ da bu buluşmada aramızdaydı. Meselenin kadınlar için sadece haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasıyla sınırlı olmadığını, kadınların sesinin kısılmasının artık yaşama ya da yaşamama meselesi olduğuna değinirken sözlerine şöyle devam ettiler: “Hayatın Sesi televizyonunu susturdular. Peki hayatın sesini susturabilirler mi? Biz kadınlar her gün Ekmek ve Gül’de dile getirdiğimiz, çözüm aradığımız dertleri, sorunları hâlâ yaşamıyor muyuz? Yaşıyoruz. Peki kadınlar bir araya gelip bu sorunlarını konuşmuyorlar mı? Konuşuyorlar. Kadınlara dayatılan hayatın, kadınların istemediği bir hayat olduğunu söylemiyorlar mı? Söylüyorlar. Demek ki o mühürler kadınların ağzını kapatmadığı sürece Ekmek ve Gül’ü kapatamayacaklar. Ekmek ve Gül dergisiyle, yeni kurulacak internet sitesiyle, kadınların desteğiyle, yerellerdeki Ekmek ve Gül gruplarıyla yayın hayatına devam edecek.”

DÜNDEN DAHA KARARLI VE CESARETLİYİZ

Bu sözlerin ardından Ekmek ve Gül’ü daha güçlü bir biçimde kadınların kürsüsü olarak devam ettirebilmek için neler yapabileceğimizi tartıştık. Aramızda “Ekmek ve Gül için lazım olur, her yerden canlı yayın yapabilelim, programlar çekebilelim” diye borçla harçla akıllı telefon alan kadınlar ile, “Yakın zamanda bir toplantı daha yapalım, nasıl muhabirlik yapılır birbirimize öğretelim” diyen kadınlar da vardı.  Ve dayanışma kahvaltımızdan bu birlikteliğimizi devam ettirmek üzere çıktık. Dünden daha cesaretli ve daha kararlı. Çünkü biz sesimizi duyurduk. Ve gücümüzü biliyoruz. Sohbet sırasında bir arkadaşımız şöyle demişti: “ Onlar sesimizi kısmak için yukarıdan bastırabilirler. Bastırsınlar. Biz de aşağıdan yayılıyoruz. Onlar cesaretimizi kırmaya çalışıyorlar. Çalışsınlar. Biz daha fazla yayılarak ve daha fazla cesaretlenerek kendimize yeni bir yol açarız.” Kartallı kadınlar kararlı, açılacak yeni yolda hep beraber yürüyecekler.

*Kartal Ekmek ve Gül Grubu

evrensel

HDP Eşbaşkanı’na ‘zorla getirme’ kararı

HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ yargılandığı bir dava kapsamında bugün görülen duruşmaya partisinin almış olduğu karar kapsamında katılmazken, mahkeme ‘zorla getirme’ kararı verdi

Dokunulmazlıkların kaldırılmasının ardından HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ hakkında açılan davaya bugün Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Yüksekdağ’ın katılmadığı duruşmada, avukatı Kemal Maçoğlu, müvekkilinin milletvekili olduğunu, dokunulmazlığının kaldırılması kararının Anayasa’ya aykırı ve siyasi bir karar olduğunu belirtti. Maçoğlu, “Müvekkilimin dokunulmazlığı devam ettiği için hakkında zorla getirme ya da benzeri tedbirler uygulanamaz. Bu nedenle zorla getirilme talimatının iadesini talep ediyorum” dedi.

Talebi kabul etmeyen mahkeme, “zorla getirilmenin devamı”na kararı verirken, dava 16 Kasım’a ertelendi. HDP Eşbaşkanı Yüksekdağ hakkında daha önce de mahkeme “zorla getirilmesi” kararı vermişti.

Kaynak: DİHA

‘Gözaltına alarak sonuç alamazsınız’

Barış Anneleri Barış Meclisi’nin PKK Lideri Abdullah Öcalan’a özgürlük ve Dolmabahçe Mutabakatı’na yeniden dönülmesi talebiyle her hafta yaptıkları eyleminin 52’nci haftasında Dolmabahçe Sarayı önünde bir araya gelerek, Kürt halkının seçilmişlerini gözaltına alarak bir sonuç alınamayacağını ifade etti. Barış Anneleri adına açıklama yapan Güler Buğday, belediyelere kayyum atanması ve seçilmişlerin gözaltına alınmasıyla 6 milyon seçmeninin iradesinin yok sayıldığını dile getirdi. Buğday, Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın gözaltına alınmasına tepki göstererek, “Bu ülkede Kürt sorunu var, Kürtler bir halktır. Uluslararası bir sorun olmuş, Erdoğan nereye gitse karşısına çıkıyor. Ama savaşta hala ısrarcı” ifadelerine yer verdi. Demokratik barışın sağlanması için Öcalan ile derhal görüşmelerin başlaması çağrısında bulunan Buğday, “Sayın Öcalan’dan başka barış elçisi görmüyoruz. Dünyaya da, Ortadoğu’ya da barışın gelmesi Sayın Öcalan ile mümkündür. Öcalan sadece Kürtlerin haklarını değil, bütün halkların mücadelesini veriyor. Bu bir gerçekliktir” dedi.

İSTANBUL / JINHA – DİHA

 

 

HDP’li vekile zorla getirme kararı

Êlih’te hakkında açılan davanın duruşmasına katılmayan HDP Milletvekili Ayşe Acar Başaran hakkında ‘zorla getirme’ kararı çıkarıldı

Êlih’in (Batman) Qabilcews (Sason) ilçesi kırsalında 19 Eylül 2015 tarihinde başlatılan askeri operasyona karşı canlı kalkan olan aralarında Halkların Demokrasi Partisi (HDP) Êlih Milletvekili Ayşe Acar Başaran’ın da bulunduğu 82 kişi hakkındaki davanın 9’uncu duruşması görüldü. Batman 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada sanıklar dinlenirken, mahkeme heyeti duruşmaya katılmayan HDP’li Başaran’ın “zorla getirilmesine” karar verirken duruşmayı da  17 Ocak’a erteledi.

Berliner Zeitung: ‘Aghet’in iptali barışa engel oluşturmuyor

Alman Dışişleri Bakanlığı ‘Ermeni soykırımının 100. yıldönümü’ vesilesiyle hazırlanan ve Dresden Senfoni Orkestrası tarafından Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu salonlarında sunulması planlanan Aghet-Ağıt konserinin iptal edilmesine karar vermişti. Konuya ilişkin olarak Alman gazetelerinde çok sayıda yorum yayınlandı. Bugün de Berliner Zeitung bu konuyu yorum sütunlarına taşımış:

“Senfoni Orkestrası Erdoğan’ı çok fazla provoke etmek istemediği için biraz hafifletilmiş bir program planlamıştı. ‘Aghet’ İstanbul Başkonsolosluğu’nda oda orkestrası boyutunda sunulacaktı. Örneğin ‘Soykırım, duyuyor musunuz soykırım’ başlığını taşıyan (Recep Tayyip Erdoğan’ın adresine gönderilmesi düşünülen) ve aslında programın bir parçası olan melodramın sunulması öngörülmemişti. Bu bir barış girişimiydi ve orkestra elemanları İstanbul Başkonsolosluğu’na danışmadan Erdoğan’ı konsere davet etmişlerdi. Ama onu tanıyanlar, barışçıl bir kişi olmayan Erdoğan’ın barış tekliflerine açık olmayacağını bilirler. Yine de bu durum Alman hükümetinin (Türkiye’ye) bir ‘barış mesajı’ yollamasının önünde engel değil.”     

Almanya’da yayınlanan silah ihracat raporuna göre 2016 yılının ilk altı ayında Almanya hükümeti 4 milyar 29 milyon euroluk silah satışı için izin verdi. Hafif silah ihracatı cüzi oranda azalmış olsa da, silahlarda kullanılan cephane ihracatı on katına çıktı. Ludwigsburger Kreiszeitung‘un yorumunda bu konuda şu görüşler yer alıyor:

“Hükümetin silah ihracatı yönetmeliklerinde, ‘eğer bir ülkenin kendi halkını baskı altına aldığı ya da silahları sürekli devam eden insan hakları ihlallerinde kullandığına dair ortada yeteri derecede şüphe varsa, o zaman silahların ihracatından feragat edilmelidir’ denilmekte. Ama anlaşılan bu yönetmelik yoruma gayet açık. Aksi takdirde Suudi Arabistan gibi bir ülke Almanya’nın silah ihracat listesinde üçüncü sırayı alamazdı. Suudi Krallığı Yemen’de hâlâ gaddar bir savaş sürdürüyor, ülkede rejim karşıtları coplarla dövülüyor. Buradan yola çıkılacak olursa Federal Ekonomi Bakanı Gabriel’in silah ihracatlarının gerçekten sınırlı ve sorumlu bir biçimde uygulanması konusuna epey uzak olduğu görülüyor.”

Aynı konuda Trierischer Volksfreund gazetesi de Ekonomi Bakanı Sigmar Gabriel’i eleştiriyor:

“Almanya’nın silah ihracatı geçen yılın ilk yarısına kıyasla 1 milyar euro civarında yükseldi.Cephane ihracatı da devasa boyutlarda artımış durumda. Bu durum Ekonomi Bakanı Gabriel’in üç yıl önce göreve başladığında verdiği vaatlere uygunluk göstermiyor.”

Almanya’da terörle mücadele kapsamında kamuya ait alanlarda, havalimanlarında video denetimlerinin artırılması yönünde talepler var. Kölner Stadt-Anzeiger gazetesinin yorumunda bu yöndeki taleplere itiraz var:

“Acaba teröristler havalimanlarındaki biyometrikyüz tanıma sistemleri ile ortaya çıkartılabilir ve zararsız hale getirilebilirler mi, bunun derinlemesine araştırılması gerekir. Bu gerçekten mümkün olabilirse güvenliğin bir nebze daha artmış olacağını söyleyebiliriz. Ancak uygun teknolojilerin kullanılmasının belirgin kurallara tabî tutulması gerekir. Modern denetleme ve gözetleme sistemleri kişilerin yüzlerinin büyük çapta veri bankalarında depolanmasına yol açmamalıdır.”

© Deutsche Welle Türkçe

Derleyen: Çelik Akpınar

‘Afgan Kızı’ tutuklandı

 

1984 yılında Amerikalı fotoğrafçı Steve McCurry’nin çektiği fotoğrafın National Geographic’in kapağında yer almasıyla dünya çapında ün kazanan “Afgan Kızı” Şerbet Gula’nın Peşaver kentinde tutuklandığı bildirildi. Polis, Gula’nın tutuklandığını doğruladı. Polisten yapılan açıklamada, Gula’nın salı akşamından bu yana sahte kimlik bulundurmaktan gözaltında olduğu açıklandı. Pakistan hukukuna göre ülkede sahte kimlikle yaşadığı gerekçesiyle Şerbet Gula’nın 7 ilâ 14 yıl hapis ve 5 bin dolar para cezasına çarptırılması ve Afganistan’a sınır dışı edilmesi gündeme gelebilecek.     

Amerikalı fotoğrafçı Steve McCurry, Peşaver kenti yakınlarındaki mülteci kampında Gula’nın fotoğrafını çekmişti. Fotoğrafı çekildiği sırada yaklaşık 12 yaşında olan Gula’nın keskin yeşil gözleri, anlamlı bakışları ve yüzündeki ifade, fotoğrafı dünyanın en ünlü fotoğraflarından biri haline getirdi. 1985 yılının haziran ayında derginin kapağında “Afgan Kızı” başlığıyla yer alan fotoğraf Afganistan Savaşı sırasında Afgan halkının içinde bulunduğu koşulların ve çektiği acıların sembolü haline geldi. Steve McCurry, 2002 yılının ocak ayında National Geographic ekibiyle Gula’ya ulaşabilmek için yeniden Afganistan’a gitti ve Gula’yı yeniden fotoğraflamayı başardı.

1979 yılında Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal edilen Afganistan’da aşırı dinci grupların öncülüğünde bir direniş hareketi başgöstermişti. Sovyet Ordusu ise buna kapsamlı bombardımanlarla karşılık vermişti. Milyonlarca Afgan savaş nedeniyle ülkeden kaçmak zorunda kalmış, çoğu komşu ülke Pakistan’a sığınmıştı. Kısa bir süre öncesine kadar Pakistan’da 2,5 milyon dolayında Afgan yaşıyordu. Ancak Birleşmiş Milletler raporları, Pakistan’daki Afganlar için durumun zorlaştığını, birçoğunun güvenlik güçlerinin kovuşturma ve baskısı ile karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/DW, BÖ/ÇA

Yorum: “Gözden ırak, gönülden ırak”

Önce imkânsız gibi görünen şimdi oldu ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin Calais’deki mülteci gecekondularının kaldırılacağını açıklamasından bir ay sonra 7 bin mülteciye yer bulundu. Fransa Hükümeti, Britanya’ya geçebilmek umuduyla Fransa’nın kuzey sahillerine yığılan mültecileri insan onuruna yakışır bir şekilde barındırmaya yıllarca yanaşmamıştı. Paris yönetimi bütün mülteci kamplarının dolu olduğu gerekçesiyle kılını kıpırdatmamıştı.

Siyasi korkaklığın sembolü

‘Calais cangılı’, Fransa’nın görmezden gelmeyi esas alan göç politikasının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Kamp Hollande yönetiminin siyasi korkaklık gösterip sorumluluktan kaçmasının sembolleştiği yerdi. Calais’deki kaçak kamplaşma eski kampın kapatılıp sakinlerine kalacak yer gösterilmemesi nedeniyle başlamıştı.

Calais’deki mülteci harabeleri Fransa’nın yüzkarasıydı. Yaz aylarında kokudan geçilemiyor, kış gelince de bataklığa dönüyordu. Britanya sınır kontrollerini Fransa’ya devretmişti. Fransa ise Calais’dekilerin Britanya’nın meselesi olduğunu savunuyor ve kılını kıpırdatmıyordu. Seçim kampanyası başlayınca durum değişti. Çünkü aşırı sağcı Ulusal Cephe ‘cangılı’ başarıyla iktidara karşı malzeme olarak kullanıyordu.

Barbara Wesel

Kamp Avrupa’nın yüz karasıdır

Birleşik Krallık mülteci krizinin patlak vermesiyle birlikte Manş Denizi’nin arkasına sığınmıştı. Londra’dan dayanışma beklenemiyordu. Fransa da radikal sağ nedeniyle insani mülteci politikası uygulamak yerine mültecilerin durumunu görmezden gelmeyi tercih etmekteydi. Medyanın konuya sürekli geniş yer vermesi ‘cangılın’ inkâr edilemeyecek siyasi bir sorun olmasını sağladı.

Ancak bu hikâyenin mutlu sona bağlanacağı sanılmamalı. Calais’deki mülteciler geleceklerini kestiremeyecek şekilde Fransa’nın çeşitli bölgelerine dağıtılıyor. Haklarından bihaber olan mültecilere umut verilmiyor, sadece taşrada birkaç hafta sakin bir hayat sürecekleri anlatılıyor.

Mültecilerin büyük bölümü muhtemelen yakında yeniden Manş kıyılarına gelip Fransa’dan ayrılmaya çalışacaktır. Birleşik Krallığa ulaşma umudunu kaybetmemiş olanlar zaten Calais’de saklanıyor. Onları, kaçak kuracakları kamplarda ‘cangıldakinden’ daha kötü bir hayat bekliyor.

Konu şimdilik kapandı

Fransa Hükümeti kampı tahliye edip sakinlerini Fransa’ya dağıtmış olmaktan memnuniyet duyacak. Paris yönetimi ‘cangılın’ sorunlarına çözüm bulmayıp, sadece sorunları paylaştırmış oldu. Hollande hükümeti, ‘gözden ırak, gönülden ırak’ ilkesiyle davranıyor. Medya Calais’deki insani felaket hakkındaki yayınlarına son verirse, ‘cangıl’ kısa zamanda unutulur, gider. Buna sorumluluk bilinciyle insani politika yapmak denemez.

© Deutsche Welle Türkçe

Barbara Wesel  

Kıbrıs görüşmeleri İsviçre’de devam edecek

Adanın birleşmesini konu alan toplumlararası Kıbrıs görüşmelerine kasım ayında İsviçre’de devam edilecek. Kıbrıs devlet radyosu (RIK) toplum liderleri Mustafa Akıncı ile Nikos Anastasiadis arasındaki buluşmada ilerleme kaydedildiğini ve bundan böyle toprak konusunun müzakere edilebileceğini bildirdi.

7–11 Kasım tarihleri arasında Montreaux yakınlarında devam ettirilecek olan toplum liderleri arasındaki görüşmede, Kıbrıs’ın Türk bölgesinde kalan topraklardan ne kadarının Rum tarafına iade edileceği ele alınacak. Kıbrıs Rum hükümet çevrelerinden alınan bilgilere göre İsviçre’deki buluşmada adanın Türk ve Rum kesimlerini ayıran sınır belirlenecek.

Akıncı ile Anastiadis arasındaki diyalog 2013 yılında başlamıştı. Çözüm sağlanabilmesi için varılacak anlaşmanın adanın her iki kesiminde yapılacak referandumla kabul edilmesi gerekiyor. Kıbrıs Rum kesimi 2004 yılında Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmuştu. AB Kıbrıs devleti olarak sadece adanın Rum kesimini resmen tanıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ise sadece Türkiye tanıyor.

© Deutsche Welle Türkçe

DW, dpa/AG, BK

 

Türkiye’de basın özgürlüğü AP gündeminde

Türkiye’de medya özgürlüğü bir kez daha Avrupa Parlamentosu (AP) gündeminde. Strasbourg’da AP Genel Kurulunda düzenlenen oturumda, Türkiye’de gazetecilerin durumunun 15 Temmuz darbe girişimi sonrası daha da “kötüleştiği” mesajı verildi. Avrupa Komisyonu’nun bölgesel politikalardan sorumlu gazeteci kimlikli üyesi Corina Cretu, oturumda yaptığı konuşmada, ifade özgürlüğü ve özgür, çeşitli ve bağımsız medyanın AB’nin temel değerlerinden olduğunu hatırlattı. Türkiye’deki mevcut durumu “kaygı verici ve kabul edilemez” olarak tanımlayan Cretu, medya özgürlüğü önündeki engelleri kaldırması için Türk hükümetine çağrıda bulundu. Cretu Avrupa Komisyonu’nun “Türkiye ile diyalog ve Türkiye’de ilerleme sağlanması için üyelik müzakerelerini en iyi yol olarak gördüğünü” vurguladı.

AP’nin sayıca en önemli grubu olan Hristiyan Demokratlar adına konuşan Alman parlamenter Renate Sommer, Türkiye’de “ifade ve basın özgürlüğü kalmadığını ve cadı avı başlatıldığını” savundu.

Piri: Gazeteciler serbest bırakılmalı

AP sosyal demokratları adına söz alan Türkiye raportörü Kati Piri ise, AP’deki tüm siyasi grupların Türkiye’de hapiste olan gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulunduğunu söyledi. Gazetecilerin “işledikleri suçlar için değil, görüşleri için hapiste olduklarını” dile getiren Piri, Türkiye’nin yüzleştiği zorlukların üstesinden “ancak demokrasiyi kuvvetlendirerek ve normale dönerek gelebileceğini” kaydetti.

Önerdiğimiz linkler Basın özgürlüğüne OHAL darbesi

RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, Türkiye’nin “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi”ne dönüştüğünü söylüyor. 120’den fazla gazeteci hapiste. Kapatılan yayın organı sayısı ise internet siteleri hariç 150’yi aştı. (07.10.2016)

Gazeteci ve yazarlardan baskıya karşı çağrı

Türkiye’de İMC TV ile Hayatın Sesi televizyon kanallarının yayın yaptığı binaların mühürlenmesine tepkiler sürüyor. Birleşik Haziran Hareketi’nin daveti ile basına yönelik baskılara karşı bir imza kampanyası başlatıldı. (05.10.2016)

Tutuklu sorular ülkesi

Gazeteci Can Dündar, DW için Türkiye’de basın özgürlüğüne ilişkin bir yazı kaleme aldı. Dündar, “Türkiye’de her zor sorunun ağır bir faturası vardır ve pek az gazeteci bunu ödemeden kurtulur” diyor. (09.09.2016)

Erdem Gül: Habercilik bedel ödemek demek

Can Dündar ile birlikte Leipzig Basın Özgürlüğü ve Medyanın Geleceği Ödülü’ne layık görülen gazeteci Erdem Gül, Türkiye’de basının durumunu DW Türkçe’ye anlattı. Gül’e göre gerçekleri yazmak bedel ödemek demek. (07.10.2016)

Uluslararası örgütlerden Türkiye’ye basın özgürlüğü eleştirisi

Birleşmiş Milletler ve AGİT, Türkiye’de çok sayıda gazetecinin gözaltına alınmasını eleştirdi. Uluslarararası örgütler, medya kuruluşlarının kapatılmasını da kaygıyla karşıladı. (28.07.2016)

Aslı Erdoğan hakkındaki endişeler sürüyor

Özgür Gündem’e baskında gözaltına alınan gazetecilerden 22’si serbest bırakıldı. Yazar Aslı Erdoğan ise hâlâ gözaltında. Gazeteci ve belgesel yönetmeni Osman Okkan DW’nin sorularını yanıtladı. (18.08.2016)

RSF: Türkiye’de gazetecilere baskı had safhada

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, Türkiye’de darbe girişimi sonrasında gazetecilere baskının had safhaya ulaştığına dikkat çekti. Örgüt, OHAL’in basın özgürlüğünü nasıl etkilediğini ele alan bir rapor hazırladı. (22.09.2016)

Gazetecilerden ‘Gazetecilik Suç Değildir’ kampanyası

Türkiye’de gazeteciler tarafından başlatılan ‘Gazetecilik Suç Değildir’ kampanyası, halkın haber alma hakkını savunmak için kamuoyu yaratmayı hedefliyor. (12.07.2016)

PEN Başkanı: Avrupa Türk gazetecilere kucak açmalı

PEN Almanya Başkanı Josef Haslinger, Avrupa’nın Türkiye’de tutuklu bulunan yazarlar için daha fazla çaba göstermesini istiyor. Haslinger, Frankfurt Kitap Fuarı’nda DW Türkçe’nin sorularını yanıtladı. (21.10.2016)

Muhafazakar Grup adına konuşan Belçikalı parlamenter Marc Demesmaeker de, “medya özgürlük ve bağımsızlığı olmaksızın demokrasiden söz edilemeyeceğini” söyledi. Demesmaeker, Türkiye’nin “bu haliyle AB adayı statüsüne layık olmadığını” savundu.

Yeşiller Grubu adına konuşan Alman parlamenter Rebecca Harms ise 15 Temmuz gecesi “siyasi yaşamının en kötü anlarından birini yaşadığını” ve “Türkiye ile kırılma noktasına gelindiğini anladığını” söyledi.

Erdoğan’a Lozan eleştirisi

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Yunan parlamenter Manolis Kefalogiannis ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan Antlaşması’nı sorgulamasını eleştirdi. Bu durumun soru işaretleri uyandırdığını ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu dile getirdi.

Oturumda söz alan bazı parlamenterler, kendilerine ayrılan sürenin bir bölümünü Türkiye’de hapiste olan gazetecilerin isimlerini okumaya ayırdı. 

Can Dündar AP’de

Oturum öncesinde Cumhuriyet gazetesi eski genel yayın yönetmeni Can Dündar, AP Liberal Grup üyesi Alman parlamenter Alexander Graf Lambsdorff himayesinde basın toplantısı düzenledi. Türkiye’de basının baskı altında olduğu mesajı veren Dündar, muhaliflere karşı  “cadı avı” yürütüldüğünü savundu. Dündar Avrupalı gazetecileri Türk basını ile dayanışmaya çağırarak,  Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğü için destek istedi. Basın toplantısına katılan Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) kuruluşu temsilcisi ise Türkiye’yi “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olarak tanımladı.

Dündar, liberaller, yeşiller ve komünistler  tarafından AP tarafından her yıl insan hakları savunucularına verilen Sakharov Ödülü’ne aday gösterilmişti. 

Karar tasarısında neler var?

AP, genel kurul oturumunun ardından 27 Ekim Perşembe günü “Türkiye’de Gazetecilerin Durumu” başlıklı bir de karar tasarısı oylayacak. AP’de temsil edilen 8 siyasi gruptan 7’si tarafından ortaklaşa hazırlanan taslak metinde,15 Temmuz darbe girişimi “şiddetle” kınanıyor. Buna karşılık, başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişiminin “orantısız ve yasadışı eylem ve önlemlerle meşru ve barışçıl muhalefeti daha fazla boğmak ve gazeteciler ve medyanın ifade özgürlüğünü barışçıl biçimde kullanmasını engellemek” için “Türk hükümeti tarafından mazeret olarak kullanılmaması” isteniyor.

Taslakta, aralarında Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Aslı Erdoğan, Murat Aksoy, Ahmet Altan ve Mehmet Altan gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu, “suç işlediklerine dair somut delil olmayan”   gazeteci ve medya çalışanlarının serbest bırakılması çağrısında bulunuluyor. Gazetecilerin “gazetecilikleri veya sözde bağlantıları nedeniyle tutuklanmamaları” ve “geçici gözaltı uygulamasının istisna kalması” gerektiği belirtiliyor.

Taslak metinde, özgür ve çoğulcu basının, suçsuzluk karinesi ve yargı bağımsızlığı gibi, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğu hatırlatılıyor. OHAL uygulamasının yurtdışına kaçan veya saklanan gazetecilerin ailelerine “baskı” olarak kullanıldığı görüşü dile getiriliyor.

Türkiye’de 150’den fazla medya kuruluşunun kapatıldığı belirtilip, yeniden açılmaları, bağımsızlıklarının sağlanması ve görevden uzaklaştırılan çalışanların dönüşüne izin verilmesi isteniyor. Özel medya kuruluşlarına kayyum atamak için Ceza Kanunu’nun “kötüye kullanımından vazgeçilmesi” çağrısında bulunan AP, Türkiye’de görev yapan yabancı muhabirlerin “korkutulması ve sınırdışı edilmesini” de kınıyor.

“Terör tehdidi suistimal edilmemeli”

Karar tasarısında, Türkiye’nin “gerçek bir terör tehdidiyle yüzleştiği” not edilmekle birlikte, “geniş tanımlı terörle mücadele yasalarının ifade özgürlüğü haklarını kullanan gazetecileri cezalandırmak için kullanılmaması gerektiği” kaydediliyor. Bu alanda Venedik Komisyonu tavsiyelerinin ivedi biçimde hayata geçirilmesi talep ediliyor.

AP, Avrupa Birliği ve birlik üyesi devletlerden OHAL uygulaması ve gazetecilere karşı açılan davaları “yakın takibe almalarını” da istiyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Kayhan Karaca / Strasbourg

 

BM: Akdeniz’de 3800 sığınmacı hayatını kaybetti

Önerdiğimiz linkler BM: 2016 sığınmacılar için en ölümcül yıl olacak BM: Akdeniz’deki ölümler rekor seviyeye ulaşabilir

BM verilerine göre 2016 yılında Akdeniz‘i geçmeye çalışan 3 bin 740 kişi hayatını kaybetti. BM bu rakamın yıl sonuna kadar rekor bir seviyeye ulaşmasından endişe ediyor. (25.10.2016)

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) 2016 yılının henüz tamamlanmamış olmasına karşın Akdeniz’de boğularak can veren sığınmacıların sayısında rekor sayıya ulaşıldığını açıkladı. Cenevre’de yapılan açıklamada, yılın başından bu yana Akdeniz sularında en az 3 bin 800 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Açıklanan verilere göre, 2016 yılı henüz tamamlanmadığı halde 2015 yılına göre daha fazla ölüm ve kayıp vakası yaşandı. 2015 yılında Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybedenlerin sayısının 3 bin 771 olduğuna dikkat çekildi.

2015 yılında Akdeniz üzerinden 1 milyonu aşkın insanın Avrupa’ya ulaştığı, bu yılın başından bu yana ise sayının 330 bine indiği aktarıldı. Sayının geçen yıla oranla düşük olmasının ise Türkiye ile AB arasında Mart ayında varılan mülteci anlaşmasıyla bağlantılı olduğu belirtildi.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği açıklamasında, deniz yolculuğunun en tehlikeli etabının Libya ile İtalya arasında olduğu belirtildi. Örgüte göre bu rota üzerinde her 47 sığınmacıdan biri hayatını kaybediyor. Türkiye’den Yunanistan’a doğru olan daha kısa rota üzerinde ise her 88 sığınmacıdan birinin hayatını kaybettiği bilgisi verildi.

Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü de salı günü Libya açıklarındaki bir sığınmacı teknesinde yakıt buharını solumak zorunda kalan 25 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Örgüt, Alman yardım örgütü Sea Watch ile birlikte Bourbon Argos kurtarma gemileriyle iki teknedeki 246 sığınmacıyı kurtarabildiklerini kaydetti.

© Deutsche Welle Türkçe

DW/AFP/GA/BK