Ana Sayfa Blog Sayfa 6182

Diyarbakır’da Gözaltı Gerginliği

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanlarının gözaltına alınmasının ardından belediye binasında başlayan aramalar sabah saat 5.30’da sona erdi. Polislerin binadan ayrılmasının ardından belediyeden açıklama yapıldı. Açıklamada, ”Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanımız Gültan Kışanak ile Fırat Anlı’nın keyfi ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmasının ardından Büyükşehir Belediyemizde ve DİSKİ Genel Müdürlüğü’nde yapılan polis aramaları sona ermiştir. Büyükşehir Belediyemizde dün akşam saatlerinde başlayan ve bu sabah saat 05.30’da sona eren aramanın usulüne uygun yapılmaması nedeniyle aramalar avukat ve belediye yöneticilerinin nezareti olmadan gerçekleştirilmiştir. Aramalar devam ederken, belediyeye alınmayan belediye yöneticileri ve çalışanları ise sabah saatlerine kadar dışarıda beklemiş, sabah saat 08.00’e kadar belediye yöneticilerinin ve çalışanların kuruma girişine izin verilmemiştir. Mesai saatinin başlamasının ardından yöneticiler ve çalışanlar, polisin yaptığı kimlik kontrolüyle Büyükşehir Belediyesi’nde girebilmiştir. Avukat nezaretinde kuruma giren belediye yöneticileri ve çalışanları, hasara ilişkin tutanak tutup, tespit çalışmalarına başlamıştır,” denildi.

Belediye yönetimi kapıların kırılarak odalara girildiği belirtilerek, “Belediyede yapılan ön incelemede, eş başkanların ve belediyenin tüm birimlerinin kapı kilitlerinin kırılarak arama yapıldığı, tüm dolapların kilitlerinin kırıldığı, hard disklerin kopyalandığı, belediyenin resmi evraklarının karıştırıldığı, bazı odalarda eşyaların yerlere saçıldığı, sayıştay ve mülkiye müfettişlerinin kullandığı odaların bile “Müfettiş Odasıdır, Girilmez” yazısı olmasına rağmen kırılıp arama yapıldığı tespit edilmiştir,” açıklaması yaptı.

Aramalar sırasında 4 belediye yöneticisi gözaltına alındı. Sabah devam eden operasyonlarda ise Belediye Genel Sekreteri Zülküf Karatekin ve bazı çalışanlar da gözaltına alındı.

Bu arada sabah saatlerinde belediye önünde toplunun gruplar protesto gösterisi yapmak istedi. Belediye çevresinde geniş güvenlik önlemleri alan polis grupların toplanmasına izin vermedi. Slogan atarak yürüyüşe geçen gruplara polis tazyikli suyla müdahale etti. Bazı gruplarla polis arasında ise itişme yaşandı. Polis göstericilerin bazılarını copla dağıttı. Polise direnen 25’e yakın gösterici gözaltına alındı. HDP’li milletvekilleri polisin göstericileri gözaltına almasına engel olmak isteyince tansiyon yükseldi. Ara sokaklara dağılan protestocular gösterilerine bir süre daha devam etti.

Bu arada Halkların Demokratik Partisi de bir açıklama yaparak eş başkanların gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Açıklamada ”11 Eylül 2016 tarihinde halkın seçtiği 24 belediyeye kayyum atanması ile başlayan Saray-AKP saldırısı, 21 Eylül’de İdil ve Hani Belediyelerine kayyum atanarak devam etti. Saray-AKP darbesinin son marifeti olan yerel yönetimlere dönük bu saldırılar, dün akşam Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne polis baskını ve belediye eş başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın gözaltına alınmasıyla had safhaya ulaştı. OHAL rejimini kendisine kalkan yapan iktidara hatırlatıyoruz: 80 Darbesi sonrası Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde işkencelere maruz kalan siyasi tutsak, bombalandığı sırada Özgür Gündem Yazı İşleri Müdürü, 2009’da kapatılan DTP’nin milletvekili ve çeşitli baskılara uğrayan BDP’nin Eş Genel Başkanı da aynı Gültan Kışanak’tır. Dün olduğu gibi bugün de zulme karşı meşru demokratik direnişini sürdürecek olan Gültan Kışanak’a sokaklara çıkarak eşlik edeceğiz,” denildi.

amerikanın sesi

‘Barış Yoksa Turizm De Yok’

IŞİD bombalarının Türkiye’nin en çok turist çeken noktası Sultanahmet’e kadar uzanabilmesi, Türkiye’nin Suriye’de ve Irak’ta yaşanan gelişmelere aktif yaklaşımı ve Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus uçağının düşürülmesi, son on ayda Türk turizmini tam bir faciaya dönüştürdü.

IŞİD canlı bombaları, Moskova ile kriz ve birçok ülkenin vatandaşları için yayınladığı seyahat uyarıları Türkiye ekonomisine “en az 15 milyar dolar” kaybettirdi ve bir dizi sektörde işsiz sayısının artmasına yol açtı.

Amerika’nın Sesi’ne konuşan turizm uzmanları, 2016 için “gerçek bir afet” derken, 2017 yılına iyimser olarak bakamadıklarını belirttiler.

Deneyimli turizm uzmanı Refet Kayakıran, “Evet 2016 bir afettir. En altta ezilen, işsiz kalan, binlerce turizm personeli, esnaf, şöför, rehber, bu 15 milyar doların içinde gözükmüyor bile. Sorun döviz kaybının çok ötesindedir” dedi.

Kayakıran’a göre, Türkiye turizmini olumsuz etkileyen bir numaralı faktör her zaman terör ve bölgesel savaşlar oldu. Kayakıran, “Bu yıl hepsi vardı ve Türkiye ilk kez aktör olarak bir savaşla anılır haldeydi. Rus uçağı meselesi turizmi tam bir felakete sürükledi ve sonra gelen darbe girişimi Temmuz ve Ağustos satışlarını bıçak gibi kesti” dedi. Refet Kaykıran, turizmdeki düşüşten Türkiye’de 40’a yakın sektörüm etkilendiğine dikkat çekti.

Refet Kayakıran, “Turizm sadece ve sadece barışta yeşerir. Hükümet barış ortmı sağlasın yeter. Bu yılın sonuna kadar hem dış hem iç barış sağlansın, Türkiye tekrar eski kapasitesine döner. Unutulmamalı ki, Batılılar ve Ruslar tatillerine Ocak ayına kadar karar veriyor Mart sonrasında karar verenler ile verimli bir sezon mümkün değil” diye konuştu.

500’lük Oda Şimdi 200

Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Balkan Yardımcısı Mehmet İşler, “2016’da afet yılı yaşandı. 2017 ise pek parlak görünmüyor” dedi. Mehmet İşler, turizm bölgelerinde, ön avans ve erken rezervasyon bulunmadığına da işaret etti. İşler, “2017’deki kriz 2016’dan da fazla olabilir” diye konuştu.

İşler, turizm sektörünün acilen teşvik ve destek beklediğinin de altını çizdi ve bunları ilgili makamlara ilettiklerini kaydetti. Mehmet İşler, “Art arda yaşanan terör saldırıları, başarısız darbe girişimi ve sınırlarının yakınında gelişen olaylar nedeniyle Türkiye’nin zor dönemden geçtiğini söyledi ve Türkiye ile igili yurtdışındaki olumsuz algının düzeltilmesi için çaba harcanması gerektiğini ifade etti.

Turizm rehberi Hasan Koyunoğlu da, “Bu yıl turizm çok kötü oldu. Herkes toparlanmasını umut ediyor. İstanbul’a bile tur gemileri uğramıyor” dedi.

Koyunoğlu, resmi raporlara göre turizmdeki kaybın yüzde 20 olduğunu, ancak gerçekte bunun çok daha fazla olduğuna inandığını belirtti. Koyunoğlu, “Gecesi 500 Euro olan oteller 200 Euro’ya kadar fiyat kırdı” dedi. Hasan Koyunoğlu, “Bence bunun en önde gelen nedeni patlayan bombalar ve terör eylemleridir. 2017’ye iyimser yaklaşmak zor” diye konuştu.

Son bir yıl içinde, Türkiye’de bulunan çok sayıdaki Batılı temsilcilik, alınan istihbarat sonucu kapılarını terörist eylem olasılığı nedeniyle zaman zaman kapattı. Yine aynı dönemde, çok sayıda ülke, vatandaşları için “Türkiye’ye seyahat uyarısı” yayınladı. Son olarak, ABD Dışişleri Bakanlığı 24 Ekim günü bir uyarı yayınladı ve artan terör tehdidine dikkat çekti.

Çevrecilerden horonla 80’inci madde protestosu

Tarihi Makrevis Kemer Köprüsü’nde buluşan Fırtına İnisiyatifi üyesi yaklaşık 50 kişi adına açıklama yapan Tülay Gülay, verdikleri doğa mücadelesinde ağır aksak işleyen hukukun 80. madde ile yok hükmüne ulaşacağını belirterek, yasa maddesinin kentte ve kırda canlı yaşamına telafisi imkansız ekolojik yıkımlar getireceğini savundu. Gülay, “Yasa ile plan ve şehircilik ilkelerine aykırı projelere ruhsatsız, imar izinsiz, ÇED’siz ve yargı yolu önden kapatılmış olarak başlanabilecektir. Türkiye’nin doğal varlıkları ve kültür mirasları Bakanlar Kurulu’nun keyfine ve her şeye para gözü ile bakanların insafına terk edilecektir” dedi. Gülay, Anayasa Mahkemesi’nin üzerine düşen görevi yaparak doğa ve kentlere darbe girişimi olarak değerlendirdikleri yasayı iptal etmesini beklediklerini açıkladı. 

Tulum eşliğinde kemer köprü üzerinde el ele tutuşarak horon oynayan grup daha sonra dağıldı. Protesto gösterisinin Rize ile birlikte Türkiye’de 7 ilde eş zamanlı gerçekleştirildiği belirtildi.  

ABD, ‘YPG de katılacak’ dedi, doların ateşi yükseldi

Tarihi zirvenin sınırlı altındaki dolar/TL’de küresel piyasalar TCMB enflasyon raporu izlenecek. ABD faiz kararının giderek yaklaştığı beklentisi gelişmekte olan ülke piyasalarını baskı altında tutmayı sürdürürken dolar/TL tarihi zirvesinin hemen altında güne başladı.

ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonun komutanlarından Korgeneral Stephen Townsend’in Suriye’deki Rakka operasyonda YPG’nin de rol alacağını açıklaması üzerine dolar 3.1056 liraya kadar yükseldi.

Dolar daha sonra 3.1040 – 3.1050 lira dolayında hareket ederken, euro da 3.38 – 3.39 lira aralığına yükseldi.

Başkanlık sistemi tartışmalarının döviz piyasalarında yarattığı tedirginliğin etkisiyle geçen hafta 3.1140 liralık tarihi zirveye tırmanan dolar, Merkez Bankası’nın faiz indirimlerine ara verme kararı ile yönünü aşağı çevirmişti.

Erdem Gül: Habercilik bedel ödemek demek

Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül, Deutsche Welle Türkçe’den Meltem Karagöz’ün söyleşi konuğu oldu. Haberciliğin Türkiye’de bedel ödemek olduğunu söyleyen Gül, “Gazetecilik, büyük olağanüstü haberleri yazmak değil, sadece olanı biteni yazmak bile zor görünüyor Türkiye koşullarında. Çünkü medyanın büyük bir kısmı kendi liglerinden. Oto sansür de uyguluyorlar. İktidarın istemediği ya da hoş görmediği gerçekler yazılıp çizilemiyor. Dolayısıyla benim söyleyebileceğim sadece günlük gerçekleri bile yazabilmek Türkiye’de büyük bedel ödemeyi gerektiriyor.” dedi.

Erdem Gül’ün Deutsche Welle söyleşisi şu şekilde:

DW Türkçe: Gazeteci Can Dündar ile birlikte uluslararası alanda pek çok ödül aldınız. Bu ödüller arasında “Leipzig Basın Özgürlüğü ve Medyanın Geleceği Ödülü” de var. Ödülle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Erdem Gül: Öncelikle yarınki ödül törenine ben katılamayacağım. Çünkü Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi ve OHAL süresince de -neredeyse üçüncü ayına yaklaşıyor darbe girişiminin ardından yeni girdiğimiz süreç- sekiz adet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarıldı. Bu KHK’lar doğrultusunda Türkiye’de “bizim gibi devlet aleyhine işlenmiş suçlardan soruşturmaları bulunanların” pasaportlarını iptal ettiler. Mahkeme kararına dayanmadan, tamamen idari bir işlem olarak. O nedenle ödül törenine katılamıyorum. Ama ödül törenine ilişkin şunu söyleyebilirim: Türkiye’de zaten 15 Temmuz darbe girişiminin öncesinde de geriye doğru bir gidiş vardı, örneğin Türkiye’nin hala üyelik görüşmelerinin sürdüğü Avrupa Birliği’nin temel kriterleri dediğimiz; özgürlük, demokrasi, düşünce ve ifadeyi yayma serbestîsi konusunda büyük sıkıntılar yaşanmaktaydı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bu sıkıntılar daha da arttı. Türkiye’de gazetecilik, ifade özgürlüğü, ifadeyi yayma özgürlüğü en zor zamanlarından geçiyor. Bize verilen ödülü de Türkiye’de düşünce ve ifade yayma özgürlüğünü genişletme çabası ve bu çabayı sürdürürken uğradığımız baskılarla dayanışma çerçevesinde algılıyorum. Tabiî ki her gazeteci gibi, yaptığımız ve manşet olduğumuz bir haberden dolayı bu ödülü almak isterdik ama öyle görünüyor ki haber nedeniyle uğradığımız üç aylık cezaevi sürecimiz var, onunla bir dayanışma olduğunu gösteriyor.

DW Türkçe: Özellikle 15 Temmuz’dan beri yaşanan gelişmeler Türkiye’de gazetecilerin işini daha da zorlaştırdı. Şu an nasıl bir ortamda çalışıyorsunuz?

Gül: Bu söyleşiyi yapmamızdan iki gün önce daha yeni, aralarında İMC TV’nin de olduğu bazı radyoların da olduğu Hayat TV’nin de olduğu 10’un üzerinde radyo ve televizyon hiçbir mahkeme kararı olmaksızın idari kararlarla kapatıldı, mühürlendi. Şu an cezaevinde 15 Temmuz öncesinden de başlayarak ama 15 Temmuz sonrasında sayıları artan bir biçimde 100’ün üzerinde gazeteci arkadaşımız var. Bunların ağırlıkla hapiste oluşlarının, tutuklu oluşlarının nedeni yazdıkları, çizdikleri. Bunun dışında ellerine silah alma gibi deliller yok, sadece yazmaları çizmeleri, dolayısıyla gazetecilik için büyük bedel ödemeyi göze almak gerekiyor bu günlerde. Bu sadece büyük olağanüstü haberleri yazmak değil, sadece olanı biteni yazmak bile zor görünüyor Türkiye koşullarında. Çünkü medyanın büyük bir kısmı kendi liglerinden. Oto sansür de uyguluyorlar. İktidarın istemediği ya da hoş görmediği gerçekler yazılıp çizilemiyor. Dolayısıyla benim söyleyebileceğim sadece günlük gerçekleri bile yazabilmek Türkiye’de büyük bedel ödemeyi gerektiriyor.

DW Türkçe: Peki, basına yönelik bu müdahaleler nereye varacak?

Gül: Örneğin dün de Resmi Gazete’de yine hükümetin idari bir kararı yayınlandı. Bu karara göre, medyada çalışanlar hakkında örneğin herhangi biri ya da kaç tanesiyse, terör örgütleriyle ilintili bir dava açılması halinde onları işten atma zorunluluğu getiriyor. Eğer atmazlarsa devletin gazetelere verdiği ilanlardan mahrum bırakılacaklar. Bir yandan zaten OHAL ve özgürlük zemininin git gide daralması gibi bir sorun yaşarken öbür yandan bu kararla ekonomik olarak da büyük bir baskı altına alınmış oluyor medya. Türkiye’de belki günlük hayat yaşanıyor ama ifade özgürlüğü, halkın haber alma özgürlüğü ve bu haberi dile getirme özgürlüğü gitgide lüks hale geldi diyebilirim.

DW Türkçe: Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalara tepkiler de var. Sizce bu kısıtlamalara yönelik tepkiler karşılık buluyor mu? Hükümet bu tepkileri ne derece dikkate alıyor?

Gül: Şöyle bir durum var: Türkiye’de darbe girişimine mecliste bulunan dört partinin dördü de yani muhalefet partileri de 15 Temmuz gecesi meclise giderek darbeye karşı duruş gerçekleştirdiler. Dört parti ortak imza attı. Daha sonra Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine Yenikapı Mitingi oldu. Bu Yenikapı mitingine CHP ve MHP liderleri de katıldı. O günden sonra Türkiye’de “Yenikapı Ruhu” diye bir şeyden de söz ediliyor. Özellikle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açık bir biçimde oluşan mağduriyetleri sadece darbeyle mücadele yaparken, başka kesimleri de, darbeyle hiç ilgisi olmayan hükümete muhalif kesimlerin de baskı altına alındığını açık biçimde dile getiriyor. Ama şu ana kadar hükümetten bu yönde, bu mağduriyetlerin giderilmesi yolunda bir adım atılacağına dair bir işaret gelmedi. Tersine, “evet adaletli davranacağız” şeklinde demeçler görüyoruz ama bunun darbeyle hiç ilgisi olmayan kesimlerin işlerinden atılmasını ya da tutuklanıp gözaltına alınmasını düzeltici bir hamle şu ana kadar görmedik.

DW Türkçe: Siz uzun yıllardan beri Ankara’da siyaseti yakından izliyorsunuz. Milli Görüş’ün yükselişiyle Refah Partisi, ardından Fazilet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) de yakından takip ettiniz. Sizce Gülen yanlıları AKP içinde nasıl güçlendi?

Gül: Yaşadığımız ve edindiğimiz bilgiler gösteriyor ki, AKP’nin birkaç dönemi var. Birincisi AKP 2002, 2003’te iktidara geldiğinde, kendi ajandasında, kendi partisinin öncelikleri yerine Türkiye’nin demokratikleşme ve AB hedefini öne geçirdi ve bu doğrultuda adımlarını attı öncelikle. Dört beş yıl hatta daha fazla böyle gitti ve toplumda ve hükümete karşı ciddi bir çatışma olmadı. Ancak 2010’a doğru iktidarın gitgide AB hedefinden uzaklaşması, demokratikleşmeyi artık öncelikli bir çalışma olarak görmemeye başlaması sırasında da iktidar içinde de ilk çatışmalar meydana gelmeye başladı. Sonraki gelişmelerde biz gördük ki, iktidar tam bu dönemden itibaren Fethullahçılara devletin güvenlik bürokrasisini, yargıyı biraz teslim etmiş gibi bir görüntü ortaya çıktı. Hatırlayalım; büyük büyük davalar oldu, Ergenokon, başka davalar… Şimdi bunlar sıkça tartışılıyor. Sonra devlet içindeki bu işbirliği 17 Aralık’taki, 2013 sonundaki, dört bakanın görevden ayrılmak zorunda kalmasına neden olan yolsuzluk operasyonuyla sona erdi.

DW Türkçe: MİT TIR’ları davasından yargılandınız, “devletin gizli belgelerini yayınlamaktan” ceza aldınız. Bu davanın Ankara için anlamı ne?

Gül: Biz üç ay hapiste kaldık. Hakkımızda başlangıçta hakkımızda ömür boyu hapis istemli davalar açıldı daha sonra bunların bir kısmı düştü ama sizin de söylediğiniz gibi son duruşmada “devletin gizli kalması gereken belgelerini yayınlamaktan” hapis cezası verildi bize. Gazeteci olarak benim açımdan durum çok net. Birincisi, Türkiye’nin bir Suriye politikası vardı ve şimdi biz bunun zaten sonuçlarını yaşıyoruz Türkiye olarak. Çok uzun süreden beri yaşıyoruz ama bugünlerde daha sıcak yaşıyoruz. Türkiye çünkü Suriye’nin -az da olsa bir kısmında- Suriyeli muhalif güçleri destekleyerek kendi askeri gücüyle oralarda yer alıyor. Ama esas olarak o haberleri yaptığımız dönemde Türkiye’de büyük katliamlar olmaya başlamıştı. Diyarbakır’da HDP mitingine saldırı olmuştu. IŞİD’in Türkiye’ye yönelik canlı bomba eylemleriyle katliamlar olmaya başlamıştı. Bizim haber yaparken tek kastımız Türkiye’nin bu Suriye bataklığına çekilmemesi ve Suriye’ye benzer görüntülerin meydana gelmemesi için ortada silahlar insan hayatına zarar verici silahlar, silahlanmalar varsa yasadışı, bütün bunları dile getirmekti. Dolayısıyla gazeteci gibi davrandık. Ve bizim yargılanmamız Türkiye’de de kabul ediliyor ki gazeteciliğin yargılanması oldu.

DW Türkçe: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Gül: Halkın mutlaka en kötü koşullarda bile halkın bilgilenmesi, kendi yaşamına ilişkin kararlar hakkında, devletin aldığı kararlar ya da güç sahiplerinin aldığı kararlar hakkında bilgi edinmesi gerekiyor. Bunun için de medya organlarına ihtiyaç var. Bizim yeni baştan, bu haklar çok gerilemiş durumda, halkın haber almasını sağlayacak bir medya ortamını yeniden kazanmamız gerekiyor. Bunun için de Türkiye’deki ifade özgürlüğünü savunanların çok büyük desteğe ihtiyacı var.

© Deutsche Welle Türkçe Meltem Karagöz

Medyanın 10 Ekim imtihanı

HÜSEYİN ŞİMŞEK
@simsekhuseyinn

DİSK Basın-İş, 12 akademisyenin 10 Ekim Ankara katliamının çeşitli medya kuruluşlarında ne şekilde yayınlandığına ilişkin tespitlerinin yer aldığı bir analiz raporu hazırladı. “Medyada 10 Ekim katliamı, televizyon ve gazetelerin habercilikle imtihanı” isimli raporda, farklı yayın politikalarına ait gazete ve televizyonlarda 10 Ekim katliamının ne şekilde haberleştirildiği incelendi.

Çalışmada “Türkiye medyasının barış/savaşla imtihanı: Medyadan 10 Ekim Ankara katliamını nasıl okumalı?” ve “10 Ekim Ankara patlaması örneğiyle bir hükümet/devlet kollama misyoneri olarak Kanal 24” analizlerini hazırlayan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tezcan Durna, BirGün’e medyada var olan sorunları anlattı.

Sorun ticarileşme

10 Ekim katliamının ardından bir kısım medya kuruluşlarının milli birlik çağrısı yaptığını, Hükümete yakın medya organlarının ise devletin sorumluluğunu görmediğini hatırlatan Durna, “anaakım” olarak adlandırılan medyanın ise katliama ilişkin yeterli düzeyde haber yapamadığını ifade etti.

Medyanın temel meselesinin gazetecilik mesleğinin ticarileşmesi olduğunu anlatan Doç. Dr. Durna, “Ticarileşmeden ve bürokratik yapılanmadan kaynaklı sorunlar medyada göze çarpan önemli sorunlar arasında. Bu sorunlar medyada gazetecilerin istediği gibi haber yapmasının önüne geçiyor” dedi.

Ticarileşmenin yalnızca mülk sahibinin doğrudan denetimini getirmediğini, aynı zamanda satış baskısından, okunma baskısından ve ortalamaya hitap etme baskısından kaynaklı bazı olayların haber değeri taşımasını, bazı olayların ise dışarıda bırakılması halini beraberinde getirdiğini ifade eden Durna, “Gazetecilik zaman ve mekân sıkışması ile ortaya çıkan bir şey. Krizler, çatışmalar, felaketler gibi olaylarda gazeteciler, “Haberi en önce ben vermeliyim” kaygısına sahip. Bu, gazeteciliğin haber kaynağı açısından belirli sınırlarla çevrelenmesi anlamına geliyor. Gazeteci, çatışmalı bir olayı hemen haber yapabilmek için ilk ve en kolay ulaşabileceği haber kaynağına başvurmak zorunda kalıyor. Bu da o konunun geniş çalışılmasının, toplumsal grupların o olay üzerine konuşmasının önüne geçiyor” ifadelerini kullandı.

Medya kadın ölümlerini sıradanlaştırdı

Yalnızca katliamlarda değil, kadına şiddet haberlerinin yazımında da çeşitli kriterlerin olduğunu anlatan Durna, şu şekilde konuştu: “Son zamanlarda kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti çok tartışılmaya başlandı. Fakat görüyoruz ki artık bir kadının herhangi bir sebepten öldürülmesi, sıradan bir olay gibi görülüyor. Polis-adliye muhabirleri, ölümle sonuçlanmayan kadına şiddet haberlerinin yayın organlarında artık yer bulamadığından bahsediyor.”

Bürokrasi zorluyor

“Bürokratik yapılanmalar da medyanın işleyişini etkileyen bir başka durum. Devlet katındaki bürokratik yapılanmaların medya organlarında da örüldüğünü görüyoruz. Polis-adliye muhabirliği, parlamento muhabirliği, yargı muhabirliği, dış haberler muhabirliği, ekonomi muhabirliği gibi alanlar bunun göstergesi. Bu birimler beraberinde haber kaynaklarına bağımlı hale gelmeyi, belirli haber kaynakları ile zorunlu ilişki kurmayı getiriyor. Emekten yana medya organlarında farklı seslerin çıkma ihtimali daha mümkün görünüyor ama anaakıma hitap eden medyanın, örneğin asgari ücretin belli olacağı bir dönemde yapacağı haberde başvuracağı kaynaklar aynıdır.”

birgün

Riha’da Ebediyet Evi mozaiği bulundu

Riha’da Abgar Krallığı dönemine ait Ebediyet Evi olarak adlandırılan mozaik bulundu.

Riha’da tarihi Kale Eteği projesi kapsamında yapılan çalışmalarda Abgar Krallığı dönemine ait Ebediyet Evi olarak adlandırılan mozaik bulundu. Süryaniler, ölümden sonraki hayatın varlığına inandıkları için yazıtlarda mezar yerine “Ebediyet Evi” deyimini kullanıyor. Bundan dolayı gün yüzüne çıkan mozaik de Abgar Kralığı dönemine ait ebediyet evi olarak adlandırılan Mozaikli aile mezarlarından biri.

Kale Eteği’nin bulunduğu yerlerin o dönemlerde Şelama, oğlu Abgar Mezarlığı olduğu ve mezarlığa zengin ve soylu ailelerin gömüldüğü gün yüzüne çıkan mozaikte de bir aile tablosu olduğu görülüyor. Mezarın tabanına yapılan mozaikte de resmedilenin hayatını kaybeden kişi ve eşinin olduğu tahmin ediliyor.

(adö/cd)

16 yıldır alternatif sanatın taşlarını örüyorlar

Devlet ve kurumlarına bağlı sanat yapmayı reddeden Tiyatro Agon, “Her şey özgür ve bağımsız bir sanat için” diyerek, 16 yıldır alternatif sanatın taşlarını örüyor.

Mersin’de “Alternatif sanat” sözüyle 2001 yılında yola çıkan bir grup tiyatro sanatçısının kurduğu Tiyatro Agon, kentte özgür ve bağımsız tiyatronun gelişmesi için 16 yıldır mücadelesini yürütüyor. Birçok tiyatro ekibi sırtını devlet ve kurumlarına dayarken, Tiyatro Agon ise mahallelerde sergiledikleri oyunlarda elde ettikleri gelirle 2011 yılında Kültür Mahallesi’nde bir apartmanın bodrum katını alarak, tiyatro merkezine dönüştürüyorlar.

Bodrum katında sanatsal faaliyet gösteren Agon, burada her hafta düzenli olarak oyun sergiler ve tiyatronun yaygınlaşması için tüm gençlere ücretsiz olarak dersler veriyor. Agon, muhalif kimliğiyle alternatif sanatın taşlarını örmeye devam ediyor.

Her şey özgür bir sanat için

“Her şey özgür ve bağımsız bir sanat için” diyen Tiyatro Agon’un kurucularından Salih Yıldırım, aldıkları bodrum katını bir sanat kulübüne çevirdiklerini söyledi. Yıldırım, “Sanatı bodrum katına taşıdık diyebiliriz. Agon alternatif sanat yeridir. Agon bu bodrum katında kendisine ait repertuarını, kendi atölye çalışmalarını, hatta kendi tiyatro salonunu kurarak oyunlarını oynuyor” dedi.

Kapımız tiyatro gruplarına açık
Alternatif sanatın komün yaşamdan geçtiğine dikkat çeken Yıldırım, apartman sakinlerine her hafta oyunlar sergilediklerini söyledi. Yıldırım, tiyatroyu gönülden yapan gruplara da kapılarının sonuna kadar açık olduğunu kaydetti. Yıldırım, tiyatroseverlere ücretsiz temel oyunculuk eğitimi, kukla yapım ve oynatımı, drama gibi birçok eğitim verdiklerini söyleyen Yıldırım, yılda yaklaşık yüz öğrenciye atölyelerde ders verdiklerini belirtti.

‘Halkla beraber özgürce sanat yapıyoruz’

Agon’un kurucu oyuncularından Mehmet Selam Çağlar ise, “Sanatın özgürce yapılabileceğini ve belirli metinler arasında dönen oyunlar ve belirli repertuarlar arasında dönen oyunların dışına çıkıp, özgürce söylemek istediğimizi sözleri söyleyerek, kendi sanatımızı bağımsız bir şekilde yapmak istiyoruz. Eğer devletten destek almış olursak hiçbir oyunumuz, hiçbir sözümüz özgürce olmayacak bundan kaçındığımız için alternatif sanatın yollarını aradık ve burayı oluşturduk. Halkla beraber özgürce sanat yapıyoruz ” dedi.

(egç/ba/rp)
 

Çiğdem Mahallesi’ndeki ‘Film Akşamları’nın 6’ncısı yapıldı

Ankara’da Dikmen’e bağlı Çiğdem Mahallesi Çiğdemim Derneği ve Çevreci Etki Grubu’nun bir süre önce mahalleliye yönelik başlattığı ücretsiz “Yaşam Film Festivali” kapsamında 6’ıncı film gösterimi yapıldı.

Ankara’nın Dikmen ilçesine bağlı Çiğdem Mahallesi sakinlerince kurulan Çiğdemim Derneği ve Çevreci Etkinlikler Grubu’nun, sürdürülebilir bir yaşam için kültürel değişime katkı vermek amacıyla izleyiciyle buluşturduğu “Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali” sürüyor. Her ay gerçekleştirilen etkinliklerin dün gece 6’ncısı yapıldı.

Etkinlik kapsamında ise, “Permakültür Perspektifiyle Yaşamak” isimli filmin gösterimi yapıldı.

Çiğdemim Derneği üyelerinden Mehmet Odabaşı, oluşturdukları “Çiğdemim Mahalle Bostanı” ve burada düzenlenen etkinliklerle ekolojik tarım, sürdürülebilir yaşam ve tohum konularında farkındalık yaratmaya çalıştıklarını ve mahalle sakinlerini bu konularda bilgilendirmeye çalıştıklarını söyledi. Odabaşı, “Çiğdemim Mahalle Bostanı” projesi çerçevesinde gerçekleştirdikleri bu etkinlikte Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nin dönüştüren belgesellerinden bir seçkiyi, Çevreci Etkinlikler ve Sürdürülebilir Yaşam TV’nin desteğiyle ayda bir defa izleyici ile buluşturmayı hedeflediklerini kaydetti.

Ücretsiz olarak yapılan gösterim yakın zamanda yaşama veda eden Bill Mollison anısına gerçekleştirildi. Permakültür; bazılarına göre bir mimari yaklaşım, bazılarına göre organik tarım, bazılarına göre de bir yaşam felsefesi olarak öne çıkıyor.

Permakültür düşüncesinin yaratıcısı Bill Mollison, ilerlemiş yaşına rağmen yaşamının son günlerine kadar dünyanın dört bir yanında kurslar verip ve Permakültür uygulama alanlarını ziyaret ederek permakültür hakkında yeni şeyler öğretmeye, öğrenmeye, öğrencilerine şarkılar söyleyip hikayeler anlatmaya devam ederek tüketti.

(kk/öç)

Seyhan Nehri çöp akıyor!

Seyhan Nehri’nin her iki yakası dökülen çöp ve molozlar nedeni ile çöplüğe döndü. Nehrin kirletilmesine tepki gösteren Ekoloji Derneği üyesi Yaşar Gökoğlu, yetkilileri göreve çağırdı.

Seyhan Nehri çevresi dökülen moloz ve çöplüklerden geçilmiyor. Yüreğir İlçesi’nin Seyhan ve Havutlu Mahallelerinden ve Seyhan İlçesi’nin Şehit Duran Mahallelesinin ortasından geçen Regülatör Köprü’nün güney bölümünde kalan Seyhan Nehri’nin devamı doğal görüntüsüyle dikkat çekiyor. Ancak bu doğal alanda nehrin her iki kıyısına atılan çöp ve molozlar nehrin kirlenmesine neden oluyor. Nehir kıyı boyunca gelişi güzel dökülen çöp ve molozlardan geçilmiyor. Regülatör Köprü’den öncesi nehirde DSİ ve belediyenin çevre ve nehir temizliği yaptığı görülürken; köprüden sonraki kısmı ise çöp akıyor.

‘Nehir çevresi temizlensin’

Mahallelilerden Ahmet Kava, nehir çevresinin temizlenmesini ve doğal görünümünün korunmasını istedi. Kava, “Nehre ve çevresine bakım yapılmasını istiyoruz. Uzun uzadıya nehrin kenarına çöp ve moloz döküyorlar. Bu alanlar zaten madde bağımlılarının mekanı olmuş halde. Bizler bir çözüm istiyoruz” şeklinde konuştu.

‘Köprüden sonrası nehir sahipsiz’

Seyhan Nehri’nin her iki yakasının çöp ve molozlarla kaplı olmasına tepki gösteren Adana Ekoloji Derneği üyesi Yaşar Gökoğlu ise, “Bu durumu Adana DSİ 6. Bölge Müdürlüğü’nün ile Seyhan ve Yüreğir belediyelerinin ortak ayıbıdır” dedi. Gökoğlu, nehrin denizle buluştuğu alana kadar; nehrin korunması görevinin DSİ’ye ait olduğunu aktardı. Gökoğlu, “Şehrin içinde nehir geçiyor; olması o şehir için bir şanstır. Dünyada ve ülkemizde bu şansı iyi kullanan şehir örnekleri bulunmaktadır. Oysa; Adana’da Regülatör Köprü’den sonrası Seyhan Nehir sahipsiz bırakılmıştır. Hiç bir yetkili konu ile ilgilenmemektedir” diye konuştu.

‘Yetkilileri göreve çağırıyoruz’

Yurttaşların işin kolayına kaçıp, nehir çevresine çöp ve moloz döktüğünü aktaran Gökoğlu, “Moloz ve çöp dökmek yasaktır. Bu yasağa aykırı davrananlar konusunda cezai yaptırımlar söz konusudur. DSİ yetkililerini, Seyhan ve Yüreğir ilçe belediyesi yetkililerini görevlerini yapmaya ve halkımızı uyarıcı bilgilendirme çalışması yapmaya davet ediyoruz. Yetkilileri göreve çağırıyoruz. Ayrıca nehrin denizle buluşmasından önce drenaj kanalları ile nehre tarım ilacı ve kimyasal gübre kalıntılarının karıştığı sular gelişi güzel nehre karışmaktadır. Bu durumda da sulak alanda doğal yaşamı tehdit etmektedir” dedi.

(hk/st/sd)