Ana Sayfa Blog Sayfa 6211

HDP’lilerin oturma eylemine OHAL yasağı

HDP Antalya İl Örgütünün kentte yapılan polis operasyonlarına karşı her gün Attalos Meydanı’nda yaptıkları oturma eylemi valilikçe OHAL kapsamında yasaklandı.

HDP’liler, valilik yasağını il binalarında yaptıkları basın toplantısı ile protesto etti. Yasaklama kararının kendilerine Antalya İl Emniyet Müdürlüğünce tebliğ edildiğini söyleyen HDP Antalya İl Eş Başkanı Songül Şarklı, benzer yasaklamaları kabul etmeyeceklerini ve mücadelelerinden asla vazgeçmeyeceklerini aktardı.

İktidara yakınlığıyla bilinen medya organlarının gözaltında olanları suçlu ilan ettiğini aktaran Şarklı, “Tüm ülkede telafisi olmayan mağduriyetlere yol açan ve muhalif olan herkesi terörize etme yaklaşımından vazgeçilmelidir. Başarılı olmuş darbelerden bile daha ciddi kıyım, hak gaspı ve mağduriyetlere yol açmış bu süreç bir an önce durdurulmalıdır” dedi. (Antalya/DİHA)

Amasra halkı toplu dava açmaya hazırlanıyor

BARTIN (DİHA) – Hema Termik Santrali için verilen “ÇED olumlu” raporuna karşı Amasra halkı geniş katılımlı bir dava açmaya hazırlanıyor.

Hema Termik Santrali için verilen “ÇED olumlu” raporuna karşı Amasra halkı geniş katılımlı bir dava açmaya hazırlanıyor. ÇED olumlu raporuna karşı imza toplayan Bartın Platformu “Hema Termik Santral ÇED olumlu kararına karşı 1460 davacıyla dava açıyoruz” sloganıyla kampanya başlattı. Bartın Platformu konuya yönelik açıklama yaparak, “Halkımızdan davacı olmasını istiyoruz” dedi.

Platformun yaptığı açıklamada “Halkımızdan davacı olmasını istiyoruz” diyerek, Amasra’da yapılmak istenen Hema Termik Santraline karşı olduğunu defalarca belirttiklerini ve binlerce kişilik mitingler yaparak, Termik Santralle ilgili 9 ayrı ÇED, halkın katılımı toplantısını binlerce kişinin katılımı ile yaptıklarını belirtti.

‘Bürokrat ve siyasiler kulak tıkadılar’

Bartın Amasra halkının termik santral yaptırmamak için sürdürdüğü termiksiz yaşam mücadelesi tüm ülkede örnek oluşturduğunu ve ulusal ve uluslararası medyada yer aldığının vurgulandığı açıklamada, “Bartın Amasra halkının sesini tüm dünya duymuşken Ankara’daki bürokrat ve siyasiler bu sese kulak tıkamıştır” denildi.

‘Çevre Bakanlığı iki yıl rafta bekletti’

2014 yılındaki on günlük nihai ÇED raporu askı sürecinde Amasra’da yapılmak istenen termik santrale karşı 42 bin ayrı dilekçe veren Bartın Amasra halkının bu çığlığının göz ardı edildiğine işaret edilen açıklamada, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından dosyası iki yıl rafta bekletildikten sonra 10 Ekim 2016 tarihinde santral için ÇED olumlu kararı verilmiştir.” diye belirtti.

‘Önüne geçeceğimize inanıyoruz’

Yöre insanlarına Termik Santralin yararlı bir şeymiş gibi gösterildiğini ve göstermek için de rüşvetler dağıtıldığını belirtildiği açıklamada, şöyle denildi: “Bakanlıktan çıkan bu karara ve halkı kandırmaya yönelik propagandalara rağmen; Bartın Platformu olarak Amasra’ya termik santral yapılmasının önüne geçeceğimize inanıyoruz. Amasra için henüz her şey bitmemiştir. Bartın Platformu ÇED olumlu kararının iptali için hukuksal mücadeleyi ÇED olumlu kararı çıktığı gün başlatmıştır.”

‘İlk hedef bin 450 davacı’

İlk hedefin bin 460 davacı ile hukuki süreç başlatmak olduğu bilgisinin paylaşıldığı açıklamada, “Fatih Sultan Mehmet’in 1460 yılında ‘Çeşmi cihan (Dünyanın gözü)’ olarak adlandırıp hayran olduğu ve bir tek top atışı yapmaya kıyamadan anahtarını çatışmasız teslim aldığı Amasra’nın tarihi değerini vurgulamak için ilk hedef olarak bu sayıyı seçtik. Fakat halkımızın dava açma konusundaki yoğun ilgisini gördükçe bu sayıyı oldukça aşacağımızı düşünüyoruz.” denildi.

Halkımızdan davacı olmasını istiyoruz

Amasra’nın ardından Bartın’da da Hükümet Caddesi belediye eski binası önünde açtıklarını stantta halka çağrıda bulunduklarını vurgulayan platform, “Bu stantlarımız 8 Kasım 2016 tarihine kadar açık kalacak. Halkımızdan; hepimizin ve çocuklarımızın geleceği için bu kısa süre içinde ihmal etmeden notere gitmesini ve bu işi gönüllü olarak üstlenen avukatlarımıza vekalet vermesini istiyoruz. Bu konudaki bilgiler stantlarımızdaki görevli arkadaşlarımız tarafından kendilerine iletilecektir” diye belirtti.

(sdt/sd)

Erdoğan’dan tehlikeli mesaj: Şiilerin geleceği varsa göreceği de var

Beştepe’de düzenlenen Akademik Yıl açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Musul konusunda tehlikeleri mesajlar verdi. Bir kez daha hem sahada hem masada olacaklarını söyleyen Erdoğan, “Şimdi 30 bin Şii geliyormuş. Gelsinler, gelecekleri varsa görecekleri var. Orada 2 milyon Musullu var” sözleriyle bölge geleceği açısından tehlikeli sinyaller verdi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Meclis’te grup toplantıları yapılan saatte Beştepe’de düzenlenen 2016-2017 Yükseköğretim Akademik Yılı Açılış Töreni’nde konuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasında Kürt çocuklarına yönelik uygulanan asimilasyona ve Kürtçe yasağına rağmen, öğretmen ve akademisyenlerden “Anadil sevgisini aşılamalarını ve Türkçenin iyi kullanılmasını teşvik etmelerini” istedi. Erdoğan, “Bir husus daha var ki bana göre diğer tüm konulardan daha önemlidir. Üniversitelerimiz asli görevini yaparken yeni neslin fikir dünyasını besleyecek alt yapıyı asla ihmal etmemelidir. Bunun için öğrencilerimize milli tarih şuurunun ve anadil sevgisinin aşılanabileceği bir sistem belirlenmesi gerekiyor. Türkçeyi hakkıyla yazan nesiller yetiştiremiyorsa, geleceğimiz karanlık demektir” diye konuştu.

Tehditlerini sürdürdü

Ardından sözü dolaylı olarak Suriye’de yürütülen Fırat Operasyonu’na ve Musul krizine getiren Erdoğan, “Eğer Misak-ı Milli’yi kavrarsak Suriye’deki sorumluluğumuzun ne olduğunu anlarız. Ama onu bilmezsek ne Suriye’deki ne Irak’taki sorumluluğumuzun ne olduğunu anlarız. Bugün Musul üzerinde bir sorumluluğumuz var, hem masada hem sahada olacağız diyorsak bunun bir sebebi var. Bunu durup dururken söylemiyoruz. Dostlar alışverişte görsün diye de söylemiyoruz. Kilometrelerce yol kat edip, geliyorsun ‘Bağdat çağırıyor/ diyorsun. E benim 350 kilometre sınırım var? Hem arazide hem masada olacağız” dedi.

ABD Minbiç’in Türkiye’ye bırakılması konusunda söz mü verdi?

Musul operasyonuna ilişkin “Diplomatik görüşmeler bir taraftan yapılıyor, araziye yönelik hazırlıklarımız da devam ediyor” diyerek askeri müdahale sinyali veren Erdoğan, “Aynı şekilde Suriye, hep sabrettik” diye konuştu. Suriye örneği üzerinden Kürt karşıtlığını bir kez daha gösteren Erdoğan, “Mümbiç ile ilgili de koalisyon güçlerine PYD, YPG gibi terör örgütleri olmayacak, Doğu’ya gidecek’ dedik” şeklinde konuştu.

Erdoğan, konuşmasında dikkat çeken nokta ise, “Dün itibariyle Amerikalı dostlar dediler ki; ‘Tamam, bize yardımcı olun’ dediler. Biz de Tamam, sizler buraya yabancısınız, biz buraları iyi biliriz’ dedik. Ve şu anda burada da mutabıkız” sözleriyle Minbiç’in Kürtlerden temizleneceğini ileri sürmesi oldu.

Üniversitelere operasyon sinyali

Bu sözlerinin ardından “Bana göre artık bizim belki ileriye gidiyorum ama anaokullu dahil ilkokullarımızda, ortaokullarımızda İstiklal Marşı’nın tamamını ezbere bilmeyen, ruh halini iliklerine kadar hissetmeyen tek evladımız kalmamalıdır” diyerek, milliyetçiliğin anaokullarına kadar indirilmesini isteyen Erdoğan, üniversite öğrencilerinin bir kısmını da, “Bunlar hain, bunlar terörist” diyerek hedef gösterdi. Erdoğan, “Bazı üniversitelerimizde terör örgütüyle ilişki grupların bizim öğrencilerimize baskı uyguladığını duyuyoruz. Gençlerimizin eğitiminin engellenmesine yönelik hiçbir teşebbüse izin veremeyiz. İnşallah önümüzdeki dönem bunların üstüne gideceğiz. Bu konuda çok büyük sorumluluk üniversitelerimize, hocalarımıza, gençlerimize düşüyor. Sizlere inanıyorum. Cumhurbaşkanı olarak bu yönde atacağınız her adımda desteğimin sizinle olduğunu bilmenizi istiyorum” ifadelerini kullandı.

Cemaat konusunda kendisini temize çekti

Salondaki akademisyenlere “Her kim PKK’yı Kürt kardeşlerimizin hakkını savunan bir örgüt olarak görüyorsa aklından şüphe ederim. Her kim FETÖ’yü kendi halinde insanların oluşturduğunu sanıyorsa onun iyi niyetinden şüphe ederim” sözleriyle seslenen Erdoğan, geçmişte birlikte hareket ettiği Gülen Cemaati konusunda ise kendisini temize çıkarmaya devam etti.

Erdoğan, cemaat için “İyi niyetliydim, tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet diyordum. Artık tabanının da zehirlendiğini düşünüyorum, iyi niyetli olamıyorum. Hala kalkıp hesap soramıyorlarsa yazıklar olsun diyorum” şeklinde konuştu.

‘Gelecekleri varsa görecekleri de var’

Bu sözlerin ardından yeniden Musul konusuna geri dönen Erdoğan, şunları söyledi:
“Musul, Arap ve Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir ülkedir. Şimdi bize ‘Burada bir şii-sünni savaşı olmaması lazım’ deniyor. E peki güzel, senin Bağdat, Bağdat dediğin nedir? Senin Bağdat dediğin tamamen Şii’den oluştan bir ordunun yönetmenidir. Musul’un kaderini onlarla paylaşmaya yönelirsek yarın burayı Haşdi Şaabi’ye bırakırlar. 30 bin kişi geliyormuş. Gelirse gelsinler. Gelecekleri varsa görecekleri de var. 2 milyon Musullu var orada. Biz bunları eğittik, belli bir noktaya getirdik. Biz peşmerge de eğittik, hala eğitiyoruz. Ey Batı; siz bizi burada kalkıp Irak’la tercih noktasında karşı karşıya bırakamazsınız. Afganistan’da sizinle o mücadeleyi biz yürüttük. Burada terör örgütlerine karşı niye beraber değiliz? Onun için lütfen bu işi masaya iyi yatırın ve bu masada Türkiye olacak, araziye de çıkacağız. Musul operasyonunun bölgenin kendi halkından oluşacak bir ordu tarafından yürütülmesi şart.”

ABD ve Batı’ya “Onun için lütfen bu işi masaya iyi yatırın ve bu masada Türkiye olacak, araziye de çıkacağız” sözleriyle seslenen Erdoğan, “Musul operasyonunun bölgenin kendi halkından oluşacak bir ordu tarafından yürütülmesi şart” diye konuştu.

Erdoğan, KDP yönetimi için ise “Kuzey Irak yönetimi de Türkiye’nin kendilerine destek olması yönünde bir tavır içindedir” ifadelerini kullandı.

Yapılan karşılıklı açıklamalarla diplomatik kriz yaşanan Irak hükümetine yönelik sarf ettiği “Türkiye topraklarımızı işgal etti’ diyor Irak Başbakanı Ebadi, sen bize kabadayılık yapacağına git DEAŞ ile PKK ile uğraş ya. Onlara karşı en ufak bir tavır koymuyorsun, Türkiye’ye meydan okuyorsun” sözleriyle ise gerilimi daha da tırmandıran Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: “Bağdat yönetimi düşmanlık yapıyor. Biz Musul operasyonunda yer almak durumundayız. Suriye’de sınırlarımız boyunca bir terör koridoruna nasıl izin vermediysek mezhep çatışmasına izin vermeyeceğiz. Biz 350 kilometre Irak’a sınırdaşız, Suriye ve Irak’tan toplam 3 milyon mültecimiz var. Şimdi yeni bir yükün bindirilmesini istemiyoruz. Bu çerçevede gereken hazırlıklarımızı yaptık, Türkiye mutlaka yapılandırılması gereken bir barış ortamına her katkıyı yapmaya hazır. İnşallah önümüzdeki günleri daha huzurlu geçirmeyi Allah’tan temenni ediyorum.”

(kk/öç)
 

Musul hesabı kolay tutar mı?

YÜCEL ÖZDEMİR

2010’deki resmi nüfus sayımına göre 2.9 milyon kişinin yaşadığı Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un Haziran 2014’de, Suriye rejimini yıkmak için başta ABD olmak üzere batılı güçler ve bölgesel aktörler tarafından desteklenen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından ele geçirilmesinin üzerinden tam 27 ay geçti. Bugüne kadar kenti geri almak için yapılan bir kaç denemenin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Irak ordusu bu kez daha güçlü bir hamle başlattı. Önceki gece başlatılan bu güçlü operasyonun ne zaman tamamlanacağı, nasıl sonuçlanacağı ise belirsiz.

Birleşmiş Milletler’in verilerine göre halen 1,5 milyondan fazla insanın yaşadığı Musul’da 4 ila 8 bin kadar IŞİD militanı bulunuyor. Ancak, aylardır açık açık hazırlıkları yapılan operasyon hazırlığı nedeniyle IŞİD’in kenti elinde tutmak için askeri yığınak yapmış olabileceği tahmin ediliyor. Bu da kenti kısa sürede teslim etmeye niyetli olmadığını gösteriyor. Zira, kentin savaşılmadan teslim edilmesi durumunda örgütün bölgede estirdiği “güç gösterisi”nin boş olduğu, çözülme sürecinin hızlanabileceği tahmin ediliyor.

Saldırıya geçen Irak ordusu ve Güney Kurdistan askeri gücü Peşmergelerin sayısının 30 bin (Bazı kaynaklara göre 40 bin) olması ve yüksek teknolojik silahlarla donatılması, askeri açıdan güç dengesinin açık arayla IŞİD’in aleyhine olduğunu gösteriyor. Bu askeri üstünlüğün sonucun da Irak ordusu ve Peşmerge’den yana olacağını gösteriyor. Ancak Musul hesabının planlandığı gibi kısa sürede olması ise pek beklenmiyor. 

IŞİD’in içeride şehir savaşı yöntemiyle çatışmayı uzun sürece yayabileceği, Irak ordusu ve Peşmergelere yüksek zayiyat verebileceği de tahmin ediliyor. Musul’un kısa sürede ele geçirilmemesi durumunda hem bölgede hem de Irak içinde yeni sıkıntı ve çatışmalara yol açabileceğine şimdiden işaret ediliyor.

Die Tageszeitung gazetesinde dün yer alan yorum yazısında, Musul’un kısa sürede ele geçirilmemesi durumunda Şii Başbakan Haydar El Abadi’nin de Nuri el Maliki gibi devrilebileceği ifade edildi.

AB’NİN DERDİ SIĞINMACI VE TERÖRİST

Avrupa Birliği ise her zaman olduğu gibi, çatışma nedeniyle ne kadar sığınmacının geleceğinin derdine düşmüş durumda. AB Güvenlik Komiseri Julian King, Almanya’da yayınlanan Die Welt gazetesinde verdiği demeçte Musul’a yönelik yapılan büyük askeri operasyonun olumsuz sonuçlara yol açabileceğini belirterek, Musul’un ele geçirilmesi durumunda IŞİD militanlarının Avrupa’ya gelebileceği uyarısında bulundu. Başka bir değişle King, Musul’dan kaçacak terörist unsurların bölgede kalmasını istiyor.

Frankfurter Rundschau gazetesinde yer alan yorum yazısında, Musul’dan çıkan IŞİD’li teröristlerin şiddet eylemlerine bundan sonra da devam edeceğine işaret edilerek, “İslamcı şiddetin sona ereceğini varsaymak için ortada herhangi bir işaret yok. IŞİD başından beri şiddetin bireyselleşmesi üzerine kurulu. Bölgesel bir varlığa ise bağımlı değil. Öldürme bağımlısı milisleri için yeni geri çekilme alanları bulacaktır” diye yazdı. 

İNSAN HAKLARI UYARISI

Yardım kuruluşları ve insan hakları örgütleri ise haklı olarak milyonluk şehrin ele geçirilmesi sırasında yaşanacak insanlık dramına dikkat çekiyorlar. Kızıl Haç Uluslararası Komitesi (IKRK), taraflara kentte yaşayan sivillerin durumuna dikkat edilmesini istedi. Ayrıca, kentten ayrılmak isteyen siviller için bir koridor açılmasını istendi.

Uluslararası Af örgütü ise, kentte yaşanabileceği insan hakları ihlallerine dikkat çekerek, keyfi tutuklamaların ve idamların olabileceğini işaret etti. Ayrıca IŞİD’in sivil insanları kalkan olarak tutabileceğine dikkat çekildi.

ABD IŞİD’LİLERİN SURİYE’YE GEÇMESİNE GÜVENCE VERDİ

Irak ordusu ve Peşmergelerin yaptığı operasyon karşısında IŞİD üyelerinin kenti terk edebileceği konusunda değişik bilgeler Alman basınında yer alıyor. Dün Junge Welt gazetesinde yer alan haberde, Rus kaynaklarının ABD ve Suudi Arabistan’ın aracılar vasıtasıyla IŞİD ile görüşmeler yürüttüğü ileri sürüldü. RIA Novosti sitesinde de yer alan ancak adı belirtilmeyen Rus kaynak, ABD ve Suudi Arabistan’ın IŞİD üyelerine Suriye’nin doğusuna çekilmesi güvencesi verdiğini söyledi. Böylece, IŞİD gibi radikal dinciler üzerinden Esad rejimiyle mücadelenin bu bölgeye kaydırılabileceği ifade ediliyor. Aşrıca, Suriye ve Irak’taki IŞİD üyelerinin bir kısmının Libya’ya geçtiği de bir süre önce Alman basınında yer almıştı. Bütün bunlar, IŞİD’in elinden Musul’un alınması durumunda da örgütün varlığını uzun bir süre daha bölgede sürdüreceği anlamına geliyor. 

MUSUL’U KİM YÖNETECEK?

Musul’un belkide uzun çatışmaların ardından IŞİD’den kurtarılacağı yayın bir görüş. Çünkü, Musul’un üzerinde hesap yapan bütün güçler terör örgütünün kentten çıkarılması konusunda hemfikir. Ancak IŞİD sonrasında kentin yönetiminin kimlerin elinde en büyük tartışma konusu. Irak yönetiminin eskiden olduğu gibi Musul’u merkeze bağlama isteğine iç dengeler açısından nasıl bir sonuç vereceği bilinmiyor. Türkiye’nin kendisine yakın güçler üzerinden kenti yönetmeye aday olması, çatışma olasılığını daha da güçlendiriyor. 

Bölgede kontrolü kaybetmek istemeyen ABD ile adeta tetikte. Operasyon vesilesiyle bölgeye gönderilen 600 kadar ABD askerin de Musul’un geri alınmasına yardımcı olduğu belirtiliyor. Irak’ta halen 5100 ABD askeri bulunuyor.

AB üyeleri ise, Musul yönetimi konusunda şimdilik pek renk vermiyor. Ancak, Güney Kürdistan askeri gücüne verilen destek ve kurulan yakın işbirliği nedeniyle, Kürtlerin Musul yönetimine dahil edilmesi konusunda bir görüş oluşturabileceği söylenebilir. Bu nedenle her ülkenin IŞİD sonrası Musul üzerinde yaptığı planlan var. Bunların ne kadar tutup tutmayacağı ise başlatılan operasyonun sonucu belirleyecek. 

ALMANYA’NIN PEŞMERGE PLANI

Irak ordusu öncülüğünde Musul’a yönelik başlatılan geri alma operasyonunda her ülke kendisine bir pay çıkarmaya çalışıyor. ABD fiilen bölgede askeri güç bulundururken, Almanya ve Fransa ise Peşmerge güçlerine verdikleri askeri eğitim ve silahla sürecin parçası olduklarını dile getiriyorlar.

Alman basınında yer alan haberlere göre, Alman ordusu tarafından eğitilen Peşmergeler operasyonun en önünde yer alıyor. Eylül 2014’te başlatılanr eğit-donat planı çerçevesinde Almanya’nın 11 bin Peşmergeyi eğittiği, bunların 400’ünün şu anda operasyonda yer aldığı ifade edildi.

Peşmergeler ayrına Milan tipi Alman malı panzer savunma sistemi, G 36 ve P1 marka Alman silahları taşıyor. Yine Peşmergeleri taşışan “Dingo” marka araçların da Alman malı olduğu belirtildi. N-TV’de yer alan haberde Ekim ayına kadar toplam 2200 ton Alman savaş araç ve gereci Irak ordusuna verildi.

Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, Musul operasyonun Irak’ta IŞİD’e karşı mücadelede dönüm noktası olduğunu söylerken, Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, operasyonun uzun sürmesini beklediğini ifade etti.

Öte yanan Peşmergelerin eğitilmesinde yer alan Fransa da da konferans hazırlığında. Fransa’nın davetiyle ABD ve 12 ülkenin savunma bakanlarının katılacağı bir toplantı Paris’te yapılacak.

EVRENSEL

Demirtaş’tan Erdoğan’a: Sen önce Antep’i IŞİD’den temizle

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda gündemdeki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 

Musul işgali ile başlayan statüsüzlük meselesinin bütün bölgeye dizayn edilirken, statüsüz kalan kadim şehrin başına bir kez daha büyük bir facia getirildiğini ifade eden Demirtaş, şöyle konuştu: “Musul’un siyasi bakış açısıyla neleri getirip neleri götüreceğini konuşacağız ama belki de hiçbir siyasi aklın ifade etmediği bir başlıktan başlamak istiyorum. Musul’da savaş yaşanıyor. Savaş teknik bir mesele değil, bilgisayar başında oynanan bir oyun değil. İnsanlar ölüyor, on binlerce insan bu savaşta yaşamını yitirecek. İki yıl önce IŞİD tarafından Musul işgal edildiğinde binlerce insan öldü. Ondan önce Irak işgal edildiğinde de binlerce insan öldü. Tarihinde defalarca olduğu gibi bir kez daha ölümle, acıyla karşı karşıya. Bu zulüm karşısında olanlara sabır, direnenlere de başarılar dilemek.”

‘ERDOĞAN SAHAYI DA MASAYI DA KAYBETTİ’

Türkiye’nin bu konuda söz söyleme hakkına sahip olduğunu ancak bu fırsatı kaçırdığını söyleyen Demirtaş, “Türkiye tabi ki Suriye, Mısır, Irak ve Rojava’yla ilgili politika üretmek zorundadır. Tabi ki söz söyleme hakkına sahiptir. Böyle bir devletin Ortadoğu yangın yerine dönmüşken sessiz kalması düşünülemez. HDP olarak AKP hükümetinin bu konuda sessiz kalmasına karşı değiliz. Bizim karşı olduğumuz, bu rezil politikalardır. Böyle ırkçı, şovenist bir politika ile olmaz. 14 yıldır bunu anlamadınız. Halen yapılan açıklamalara bakın ‘Musul bizimdir, Musul Türk’tür’ böyle bir politika olur mu? Ortadoğu’da bunlar geçer akçe değildir. Temel hata ırkçılıktır. Davutoğlu hazretleri AKP’yi 14 yıldır çukurdan çukura soka soka Türkiye’yi denklem dışı bırakan bir hatta çekti. Bu dış politikanın mimarı odur. Ama asıl hatayı yapan da Saray’daki zattır. Bu hatalarından ders çıkardı mı, hayır. Sen ‘Musul’da sahada da masada da olacağız derken’ ikisini de kaybettiğini itiraf etmekten korkuyorsun aslında” diye konuştu.

Türkiye’nin bölgedeki ittifaklarını seçerken en gerici kesimlerle ittifakları geliştirdiğin belirten Demirtaş, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Kimi yanınıza aldınız? El Nusra’yı, IŞİD’i yanınıza aldınız. İttifakı bunlar olanlarla dünyada kimse iş yapmaz. Dünyanın neresine giderseniz gidin hükümetler ya da topluluklar, Türkiye’yi bir IŞİD destekçisi devleti olarak biliyor. Musul meselesinde de başından beri yanlış aktörlerle iş tutmasaydınız, en önemlisi de Türkiye’deki de içi barışı sağlasaydınız, bir tarafınıza PYD’yi, bir tarafınıza PKK’yi alsaydınız, akıllı olsaydınız, siz de biraz aklınızı kullansaydınız, Kürtleri yanınıza alsaydınız; hem Suriye’de hem Irak’ın genelinde hem Musul’da çok daha etkili bir ülke olacaktı. Kendi yurttaşı olan 20 milyon Kürdü kazanmış bir ülke istikrar ve barış konusunda güven veren bir ülke olacaktı. Kürdün barış elini havada bırakmak yerine diktatörlük peşinde koşmak yerine bugün Musul’un düştüğü duruma düşmezdiniz.

A planları var mı, B planları var mı, planları hikaye. İç kamuoyunu yönlendirme, gaz almadan başka bir şey değil. AKP hükümeti Türkiye’ye kaybettirdi. Musul meselesinde de topu taca atmanın anlamı yok. ‘IŞİD ile mücadele ediyorum’ diyorsun ama sen önce Antep’i IŞİD’den temizle de sonra git Musul’u temizle. Sen Antep’in bazı mahallerine IŞİD’i bırakmışsın. Kontrol dışı mahalleler var, devlet giremiyor.

Ortadoğu’nun tarihi yeniden çizilirken, halklar kendi hakları için IŞİD barbarlarına karşı da, işgalciye karşı da, emperyalistlere karşı da direnecektir. Allah direnenlerin yanında olsun. Peşmerge kuvvetlerinin yanında olsun.”

’81 İL YOK ARTIK 80 İL VAR’

“Şırnak haritadan silinmiş bir şehir, abartarak söylemiyorum. 81 il yok artık, 80 il var” diyen Demirtaş, “Şırnak’ın etrafında çadırlarda yaşamak zorunda kalan 400-500 aileye kenttin girişinde geçici konut yapmak istedik. Bir ayda da yaparız dedik. Kış, kar soğukta en azından o insanlar başlarını sokabilecekleri bir ev yapsın. Valilik reddetti. Buna izin vermediler. Şırnak’taki bütün yıkılan binalarla ilgili bir şirkete ihale vermişler, yarım kalanlar tamamen yıkılacak. İhalede para karşılığı verilmemiş, ganimet karşılığı verilmiş. Yıkım karşılığı halkın özel eşyaları ganimet diye şirkete verilmiş. Halen Şırnak’ta bu saatte yaşanan barbarlıktan bahsediyorum. Utanmadan demokrasi nutukları atıyorlar. Bu insanlık suçunun hesabının vermeden, demokrasiden bahsedemezsin. Her onurlu yurttaşımıza şu çağrıyı yapıyorum; buna sessiz kalanlar buna ortak olurlar. Bunu normal karşılayanın da canı cehenneme. Kardeş dediğin senin acında yanında olandır. Onurlu Şırnak halkı! Siz mademki o toprakları terk etmeme söz ü verdiniz, bizim de size sözümüzdür. Ceketimizi satarız, sizin oradan çıkmamanız için her şeyi yapacağız. Botan halkının sahipsiz olmadığı görülecektir” dedi.

‘SİYASİ KRİZ ÇIKAR DİYE DARBENİN SİYASİ AYAĞINA DOKUNMUYORLAR’

Demirtaş, darbe girişiminin siyasi ayağının ortaya çıkarılmamasına ilişkin tartışmalara da değinerek, “Şırnak’ı yakıp yıkanlar darbecilikten tutuklu. Cizre, Sur komutanı darbecilikten tutuklu. Peki bunlar yakıp yıktıysa, siyasi sorumluluğu sizde değilse çıkıp özür dileyin. Bizim nazarımızda o darbeci komutanların Başbakan’dan bir farkı yok. Darbe savuşturuldu, ama yaptıkları bu suçlar ortaya çıkmasın diye tam bir sivil darbe anlayışıyla Türkiye’yi bunlar teslim almaya çalışıyor. Darbenin siyasi ayağı nerede? diye soruyoruz. Sormaya devam edeceğiz. Sormaya devam edeceğiz 80- 90 milletvekilinin darbeden haberdar olduğu konuşuluyor. Niye açıklamıyorsunuz? Garibandan hesap sorabiliyorsunuz. Peki, kaç AKP’li milletvekili darbecidir? Darbe Araştırma Komisyonun içine Fetullahçı milletvekili koymuşlar ya! Hesap şu, erken seçime gidilecek, bunlar aday yapılmayıp tutuklanacak. Şimdi dokunmuyorlar, siyasi kriz çıkar çünkü. Siyasi kriz çıkar diye darbenin siyasi ayağına dokunmuyorlar. Her gün soracağız. Hanginiz darbeden haberdardınız? Darbe başarılı olsaydı hanginiz başbakan olacaktınız? Nerede bunlar? Dikkat edin, bize en çok bağıranlara dikkat edin, onlardır. Kendilerini gizlemek için daha çok saldırıp, biat etmeleri gerekiyor. Bunu ben biliyorum da, Saray’daki beyefendi bilmiyor mu? Arkasında koca eniştesi var, istihbaratını vermiştir” diye konuştu.

‘İLLA BİR DEVLETE BAŞKAN OLACAKSAN DEVLET BAHÇELİ’YE BAŞKAN OL’

Başkanlık sistemi tartışmalarına da değinen Demirtaş, “Önce MHP ile iş tutacak, sonra AKP grubunun içine operasyon çekmeye başlayacak. Şimdi Türkiye’nin gündemi başkanlık olabilir mi? Türkiye’nin gündemi demokrasi ve barış olmalıdır. Tepede bir başkan var diye demokrasi olmaz ki. İçi demokrasiyle dolu olmayan bir sistem otoriterleşir. Şu anda kullanamadığın hangi yetki var ki başkan olunca kullanacaksın? ‘İlla başkan olacağım’ diyorsan, illa bir devlete başkan olacaksan, Devlet Bahçeli’ye başkan ol, zaten peşinden ayrılmıyor. Bizden ne istiyorsun? Sen başkanlık hevesini al, öbürü de Devlet’in başkanıdır diye böbürlensin” ifadesini kullandı.

Demirtaş, Erdoğan ve AKP’nin perde arkasında hazırlığını yaptığı erken seçim tartışmalarına ilişkin ise “Farz edelim seçim olacak, yaptığımız konuşmayı yayınlayacak bir TV kanalı var mı, yok. Gazete var mı, yok. Mitinglerimiz yasaklanıyor. Devletin parasını pulunu, milyonlarını kendi kampanyası için harcasa bunu denetleyecek Sayıştay var mı, yok. Ne adil seçimi? Kim kimi kandırıyor? Seçim eşittir demokrasiymiş. Sevsinler sizin yalanınızı. Demokrasi sokaktır. Direniştir. Erken seçim mi istiyorsunuz? Haydi OHAL’i kaldıralım. Kapatılan TV’ler açılsın. Saray harcamalarına Sayıştay denetimi gelsin, sonra her hafta seçim yapalım” dedi.

‘CEZAEVLERİNDE GECE GÜNDÜZ İŞKENCE VAR’

Cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ve ağır işkence koşullarını da kürsüden gündeme getiren Demirtaş, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a da bu konuda istifa çıkışıyla karşılık verdi ve şunları söyledi: “Cezaevlerinde gece gündüz işkence var, Adalet Bakanı çıkıp “İşkence yok” diyor. Bak bu sözün kendisi suçtur. İşkencecilere açıkça siz devam edin, ben yanınızdayım diyor. Ey Adalet Bakanı, kendine güveniyorsan, yönetimim altındaki cezaevlerinde işkence yok diyorsan birlikte işkence iddiası olan cezaevine gidip işkence mağduru iddiası olan kişiye soralım. Eğer işkence yoksa onur sözü, cezaevi çıkışında siyaseti bıraktığımı açıklayacağım. Ey Bekir Bozdağ, yok eğer işkence varsa ve sende de biraz haysiyet varsa çıkışta da sen istifa edersin” dedi.

Toplantıya KESK, Eğitim Sen, Tüm-Bel Sen gibi sendikaların genel merkez yöneticilerinin yanı sıra 5 Haziran 2015’te Diyarbakır’daki HDP mitingine dönük saldırıda yaralanan Lisa Çalan da katıldı. (DİHA)

Başbakan kendini yalanladı: Uçaklar operasyona katılmadı

Partisinin grup toplantısında konuşan ve TSK’ya ait savaş uçaklarının, IŞİD karşıtı koalisyon güçleriyle birlikte Musul operasyonuna katıldığını belirten Başbakan Binali Yıldırım, toplantı çıkışında fikrini değiştirdi ve böyle bir katılımın gerçekleşmediğini söyledi.

Grup toplantısında konuşan Yıldırım, Türk jetlerinin de Musul operasyonuna katıldığını şu sözlerle anlatmıştı: “Başlayan Musul operasyonunda Türkiye’nin dolaylı olarak yer aldığını belirten Yıldırım, “İşte şu anda operasyonda ön saflarda olanlar bizim Başika’da eğittiğimiz milislerdir. Ninova mücahitleridir. Peşmergelerle birlikte operasyona katılmışlardır. Ayrıca koalisyon içerisinde bizim hava kuvvetlerimiz yer almıştır. Musul’da Türkiye’nin işi yok diyenler cevabını almıştır.”

Reuters’ın aktardığına göre, TSK’ya ait uçakların pazar gece yarısından sonra başlayan Musul operasyonuna katıldığını söyleyen Yıldırım, toplantı çıkışında gazetecilerin sorularına henüz böyle bir katılımın gerçekleşmediğini söyleyerek yanıt verdi.

Yıldırım şöyle konuştu: “Şu anda değil. Uçaklarımız kullanıldığı zaman koalisyonunda içinde bizimkiler de yer almış olacak. Önemli olan koalisyonun içinde yer almak. Türkiye‘nin koalisyon içinde yer alması konusunda bir mutabakat var.” (HABER MERKEZİ)
 

Kapatılan radyonun çalışanları tutuklandı

Riha’da gözaltına HDP İl Eşbaşkanı Ayşe Sürücü ‘adli kontrol’ şartıyla serbest bırakılırken, Radyo Karacadağ çalışanı 3 kişi tutuklandı

Çıkarıldıkları savcılık tarafından gözaltı süreleri 5 gün uzatılan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Riha (Urfa) İl Eşbaşkanı Ayşe Sürücü ile beraberindeki 3 kişi bugün yeniden adliyeye çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından Sürücü yurt dışına çıkma yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 30 Eylül’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Radyo Karacadağ’ın bağlı olduğu Fırat Basın Yayın A.Ş’nin Yönetim Kurulu Başkanı Sadık Demir ile radyonun eski çalışanları Mizgin Çay ve Salih Erbekler de savcılık ifadelerinin ardından tutuklanmak üzere mahkemeye sevk edildi. Demir, Çay ve Erbekler, radyonun bir programı gerekçe gösterilerek “örgüt üyesi” oldukları iddiasıyla tutuklanarak Urfa E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

Sürücü resmi izinle geçtiği Kobanê’de çekilmiş fotoğrafları ve yine aynı programda “örgüt propagandası” yaptığı gerekçesiyle 5 Ekim’de gözaltına alınmıştı.

RIHA / DİHA

Volksstimme: IŞİD önemini kaybetse de hedefsiz savaş sürecek

Frankfurter Allgemeine Zeitung Irak’taki Sünni halkın siyasi yönetimin dışına bir daha itilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor:

“Bağdat’taki iktidar sahipleri umalım derslerini almış olsun. Musul’un, çoğunluğu Sünni olan halkını başka bir yerdeki gibi bir kenara itmemeleri ve siyasi gelişmelerden artık bir daha dışlamamaları gerekir. Bu dışlamanın öteden beri ölümcül sonuçları var, zira bu, IŞİD milislerini birçok Sünninin nazarında öyle olmadıkları halde ‘kurtarıcı’ haline getiriyor. Onlar bir ölüm ideolojisinin icracısı olmaktan başka bir şey değiller. Sünniler bir daha asla aşırıcılık kulvarına itilemez. Bununla birlikte başka bir duruma karşı hazırlıklı olmak şart: Cihatçılar askeri olarak sıkıştıklarında tekrar terörizme dönüş yapacaklardır.”

Magdeburg’da yayımlanan Volksstimme Irak’ta taraflar siyasi egemenliğin biçimi üzerinde anlaşamadığı müddetçe savaşın da bitmeyeceğini vurguluyor:

“Musul’da sancılı bir operasyonun sonrasında IŞİD’in bölgedeki büyük önemini kaybetmesi son derece muhtemel. Peki, ama ya sonra? IŞİD karşıtlarının oluşturduğu geniş koalisyonun ortak hedefleri yok. Başlıca tarafların Irak’ta çoktan farklı milislerin, Peşmerge ve komşu devletlerin tabi olacağı yeni bir düzen kararlaştırması gerekirdi. Müstakbel bölgesel sınırlar, özerk bölgeler ve idari egemenlikler öteden beri düzenlenmiş değil. Ama tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi henüz harekâtlar sırasında bunların belli olması gerekir ki yıkıntıların henüz dumanı tüterken hakikatler inşa edilebilsin. Hep olduğu gibi Irak ve Suriye’de bombardımanlar yoluyla müzakere masasında kendisini ön sıralara getirmeye çalışan farklı oyuncular görüyoruz. Bölgeyi bir plan doğrultusunda düzenleme amacıyla bir egemenlik alanı oluşturmaya çalışan müttefiklerse görmüyoruz. Hedefsiz savaş sürecektir.”

Münih’te yayımlanan Süddeutsche Zeitung da benzer bir yoruma yer veriyor:

“Renkli savaş kıtasını Musul taarruzunda birleştiren şey, IŞİD’e düşmanlık. Milisin kentten sürüldüğü gün ne olacağına dairse herkesin kendi gündemi var. Ninova Bölgesi’nin ve Musul’un nasıl yönetileceğine dair bir plansa ortada yok. Irak’ta tek tek her grup hâlâ kendi çıkarlarını kamu yararının üstünde tutuyor. Bu böyle olduğu müddetçe kalıcı istikrara sahip ilişkiler oluşmayacaktır.”

Frankfurter Rundschau IŞİD’in bireysel şiddet üzerine kurulu olduğunu ve egemenlik sahasını kaybetmesinin yenilmesi anlamına gelmeyeceğini yazıyor:

“Şimdi söz konusu olan Musul’a taarruz olduğunda, savaşçı bir ifade tarzıyla Şiiler, Kürt Peşmergeler, Irak ordusu birlikleri ve Amerikan bombardıman uçaklarından oluşan son derece heterojen ittifakın bölgedeki IŞİD egemenliğine son vermesi umudu da beliriyor. Askeri mücadele istediği kadar sürsün, IŞİD’in bölgedeki genişlemesi de isterse sona erdirilmiş olsun. İslamcı şiddetin sona ereceğini varsaymak için ortada herhangi bir işaret yok. IŞİD başından beri şiddetin bireyselleşmesi üzerine kurulu. Bölgesel bir varlığa ise bağımlı değil. Öldürme bağımlısı milisleri için yeni geri çekilme alanları bulacaktır. Pan-İslamist egemenlik fantezileri zaten bir egemenlik alanının yokluğuyla uyuştuğu için varlığını sürdürebiliyor.”

©Deutsche Welle Türkçe

Derleyen: Ercan Coşkun

Halep’e hava saldırıları durduruldu

Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Suriye ile birlikte Halep’teki hava saldırılarını bugün yerel saatle 09:00’dan itibaren şimdilik durdurduklarını açıkladı. Şoygu, Rus televizyon kanallarında yayınlanan konuşmasında, perşembe günü insani yardımın sağlanması için planlanan ateşkese hazırlık yapılacağını ifade etti. Rusya ve Suriye, böylelikle planlanandan daha önce hava saldırılarını durdurmuş oldu.

Rusya Savunma Bakanlığı’nın pazartesi günü yaptığı açıklamada sivillerin ve direnişçilerin kenti terk etmesi için 20 Ekim Perşembe günü sekiz saat boyunca hava saldırılarının durdurulacağı duyurulmuştu.

Rusya Savunma Bakanı Şoygu’nun verdiği bilgilere göre, Halep’in doğusundaki direnişçilerin iki hat üzerinden kenti terk edebilmesi için Suriye’de rejime bağlı birlikler geri çekilecek. Sivillerin kentten ayrılması için de altı hat belirlendi.

Londra merkezli Suriye Gözlemevi’nden yapılan açıklamada, sabahın erken saatlerinden bu yana Halep’te hava saldırısı yaşanmadığı belirtildi. Ancak Salı gecesi düzenlenen saldırıda bir ailenin üçü çocuk beş üyesinin öldüğü vurgulandı. Ayrıca örgütün yöneticisi Rami Abdülrahman, insanların kenti terk etmek için rejime bağlı birlikler ve Rusya tarafından denetlenen hatları kullanacağından kuşku duyduğunu dile getirdi. Abdülrahman, “çocukları ile güvenli bir şekilde kentten ayrılmak için kullanacakları yolun Birleşmiş Milletler (BM) denetiminde olmasını istediklerini” söyledi.

Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, kısa süreli ateşkesi memnuniyetle karşıladı. Steinmeier yaptığı yazılı açıklamada, ancak “bunun bir başlangıç” olacağını, Halep’e insani yardımın sağlanması için bu sürenin yetmeyeceğini vurguladı.

“Türkiye, Katar, Suudi Arabistan direnişçilerle görüşecek”

Rusya Savunma Bakanı Şoygu, ayrıca direnişçi gruplar üzerinde etkisi olan ülkelere çağrıda bulunarak, isyancılardan kenti terk etmelerini istemeleri gerektiğini söyledi.

Öte yandan, Moskova’dan yapılan açıklamada, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan, Suriye’de ılımlı direnişçi gruplar ile radikal İslamcı el-Nusra Cephesi’nin birbirinden nasıl ayrılabileceği konusunda Rusya ve ABD ile görüşmeye hazır olduğu belirtildi.

Rusya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Vitali Çurkin, Pazartesi günü yaptığı açıklamada “bu ülkeler el-Nusra’dan ayrılmaları için ılımlı direnişçiler gruplarla görüşme niyetinde olduklarını ifade ettiler” dedi.

Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan, Suriye’de iktidardaki Beşar Esad’a yönelik mücadelede çeşitli direnişçi gruplara destek veriyor. Ancak bu grupların bazıları, El Nusra Cephesi ile işbirliği yapıyor. Terör örgütü El Kaide ile bağlantısını kesen El Nusra Cephesi, Fetih El Şam adını aldı. Ancak bu grup da BM tarafından terör örgütü olarak değerlendiriliyor. Rusya uzun zamandan beri Halep’teki direnişçilerin, el-Nusra’dan ayrılmasını istiyor.

Çurkin, hafta  sonunda Lozan’da yapılan toplantıda, hükümet ile diğer direnişçi gruplar arasında ateşkesin sağlanabilmesi için el-Nusra savaşçılarının Halep’i terk etmesi konusunda görüş birliği sağlandığını söyledi.

 © Deutsche Welle Türkçe

AFP/dpa, JD/BÖ

O hal bu haldir

“Ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa; ama gülebilmek için birini ağlatma ve çıkarların için hiçbir kimseyi satma.” Honoré de Balzac.

Ülkemizin yakın tarihindeki darbelere baktığımızda 27 Mayıs 1960 darbesini tam olarak bilmiyorum ama 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat muhtırası, 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve son 15 Temmuz darbe kalkışması da dâhil bunların tamamı Amerikan destekli darbelerdir. ABD Başkanı Jimmy Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından 1970’lerin ikinci yarısından sonra geliştirilen Yeşil Kuşak Projesi’nin ülkemizdeki ayaklarından biri de Fetö yapılanmasıdır. Amerikan destekli Fetö yapılanması 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat askeri darbelerinin de baş destekçisi oldu. Ta başından beri Amerika başta olmak üzere uluslararası emperyalist güçlerin desteklediği ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbecilerinin ve darbe sonrası işbaşına gelen tüm iktidarların (‘Merhum Erbakan hariç’) kol kanat gerdiği, büyütüp beslediği Fettullah Gülen hareketinin, paralel devlet yapılanmasının (PDY), Fetö terör örgütünün (FTÖ) 15 Temmuz 2016 gecesi gerçekleştirmek istediği darbe girişimi bana göre tam bir iç savaş kalkışmasıdır. İç savaş bir ülke için çok tehlikeli ve korkunç bir şeydir, iç savaş kardeşi kardeşe kırdırır, iç savaş kandır, ölümdür, gözyaşıdır ve bir ülkenin yıkımıdır, dört yıldır Suriye’de yaşanılanlar buna açık bir örnektir.

15 Temmuz darbe girişiminin (iç savaş kalkışmasının) ardından, 20 Temmuz’da MGK’nın tavsiyesi üzerine Bakanlar Kurulunda alınan karar uyarınca, Anayasa’nın 120’inci Maddesine dayanılarak ülkenin bütününde 3 ay süreyle olağanüstü hal ilan edildi. OHAL hukukun içinde var olan bir kurum, mevcut anayasada yer alıyor. Anayasanın 120’inci maddesi OHAL ilan etme yetkisini MGK’nın görüşü alınarak, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’na veriyor ve bu kararın Meclis tarafından da onaylanması da öngörüyor. Anayasa Madde 120.  “Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da (MGK) görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir” diyor. Bu kapsamda ilan edilen OHAL’in gerekçesi şuydu, darbeye kalkışanlara ve işbirlikçilerine karşı daha hızı hareket edilecek.

OHAL’in ilanının ardından, OHAL’e dair tartışmalar yapıldı ve halen de bu tartışmalar yapılmakta. Hükümet kanadının ve hükümete yakın grupların içinde olduğu kesimler, OHAL ilan edilmeden darbe girişiminde bulunanlara karşı hızlı hareket edilip mücadele edilemez dediler ve aradan üç ay geçmesine rağmen bu tezlerini bugün de ileri sürmektedirler. Birinci grup gibi düşünmeyen kesimler hukuk devleti çerçevesi içerisinde demokrasi kuralları işletilerek, OHAL ilan edilmeden de darbe girişiminde bulunanlara karşı mücadele edilir denildi ve bu düşünce her platformda dile getirildi. Bu kesimler OHAL’in yürürlülüğe girdiği tarihten bu yana çıkış yolunun barış ve demokrasiden geçtiğine işaret ettiler. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) Demokratik siyaset alanının daraltılarak özgürlüğün, demokrasinin ve barışın mümkün olmayacağını ifade ettiler. Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, parlamentonun devre dışı bırakılması, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yoluyla yetkinin bir merkezde toplanması, kamuda binlerce insanın bir çırpıda tasfiye edilmesi gibi uygulamalar, askeri darbe dönemlerinde görülen uygulamalardır dediler.

Barış ve demokrasi savunucuları bütün bunları söylediler ama OHAL ilan edildikten sonra, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle aralarında Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ında bulunduğu birçok akademisyen ve yazar tutuklandı. Yine OHAL’e dayanılarak 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında 28 Belediye’ye kayyum atandı. Kayyum atanan Belediye Başkanları görevlerinden uzaklaştırıldı. Belediye Başkanlarının üçü veya dördü Fefö yapılanması suçlamasıyla, diğerleri ise PKK’ya yardım ettikleri ve belediye imkânlarını bu yönde kullandıkları gerekçesiyle görevlerinden uzaklaştırıldılar.1 Eylül 2016 tarihinde   çıkartılan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında 8 Eylül’de Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı, Eğitim Sen üyesi 9 bin 843 öğretmen çeşitli gerekçelerle ve “PKK ile ilişkisi olduğu” iddiasıyla açığa alınıp görevlerinden uzaklaştırıldı.

OHAL kapsamında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle darbecilere karşı daha hızlı hareket edilip mücadele edilmesi gerekirken tam tersine darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Akademisyenlerin, Öğretmenlerin, Sosyalistlerin, Emekçilerin topyekûn yoksul halkın üzerine baskı oluşturuluyor. Yürütülen bu politikalar yanlıştır, bu yanlış ta ısrar ülkemize ve ülkemiz halklarına hiçbir yarar getirmez. OHAL kanunları, 15 Temmuz gecesi darbe’ye kalkışanlara, Cumhurbaşkanının hayatına kast edenlere, F 16’larla Meclisi bombalayanlara, Tanklarla halkın üzerine ateş açanlara, 241 insanı katledip, 2 bin 194 insanı yaralayıp sakat bırakanlara karşı uygulanmalıdır. Ve bu kapsamda siyasi ayağının üzerine de acilen gidilmelidir. Bu çerçevede iktidarın darbecilere ve darbe işbirlikçilerine karşı önlem alması ve mücadele etmesi meşru ve demokratik bir haktır. (Emekli Askeri Başsavcı Ahmet Zeki Üçok çıktığı TV programlarında yarına dair kaygılarını dile getirirken, asker içinde 50 bine yakın Fetöcü (muvazzaf) unsurların olduğunu söylüyor. (Açık kaynak: CNN TV, Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge Programı, tarih 03.10.2016).) Darbecilere ve darbe işbirlikçilerine karşı ne yapılması gerekiyorsa hukuk ve kanunlar çerçevesinde acilen yapılmalıdır. İktidarın darbecilere karşı yapacağı mücadeleye hiçbir kimsenin itirazı yok, tam tersine bu anlamda iktidara büyük bir destek var.

Buna rağmen iktidar darbecilere karşı mücadele etmek yerine, toplumsal muhalefeti susturmayı tercih ediyor. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile süregelen hukuksuz ve keyfi uygulamalar, iktidara muhalif olan, demokrasi, barış, özgürlük ve eşitlikten yana bütün kesimlere karşı kullanılmaya devam ediyor. İktidarın “darbe ile mücadele” adı altında gerçekleştirdiği operasyonlar barışın ve demokrasinin sözcülüğünü yapan televizyon ve radyo kanallarına uzandı. Bu kapsamda 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) aralarında emeğin, barışın, demokrasinin, özgürlüğün sesi olan kanallar TV 10, Hayatın Sesi, İMC, Azadi, Jiyan, Van TV ve İstanbul’da yayın yapan Yön Radyo, Mersin’de yayın yapan SES Radyo ve Adana’da yayın yapan Radyo Dünya’nın da aralarında bulunduğu 21 TV ve radyo doğrudan Başbakanlık emirleri ile yayın yaptıkları TÜRKSAT uydusundan çıkarılarak ekranları karartıldı yani kapatıldı. Bununla da yetinilmedi, Hayatın Sesi, İMC ve TV 10 TV kanallarının tüm malzemelerine el konularak TRT’ye devredildi. TV’lere uygulanan bu karartma, kapatma ve el koyma kararı, Anayasa’da yer alan “basın hürdür, sansür edilemez” ve “devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır” hükümlerine aykırıdır.

Muhalif olan hiç bir sese tahammülü olmayan iktidar, uyulamaya soktuğu bu yöntemle kendisine muhalefet eden tüm kesimleri susturmaya çalışıyor. Temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, olağan üstü halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı ve yönetim usulleri Anayasanın 15 inci maddesinde yer almaktadır. Anayasa’nın 15. Maddesi, olağanüstü hallerde, uluslararası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulması veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınmasını düzenlemektedir. Bu kapsamda çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu evrensel hukuktan doğan sözleşmelere aykırı düzenlemeler içeremez.

Barışın, demokrasinin, özgürlüğün, türkülerin ve emekçilerin sesi olan TV ve radyo kanallarının kapatılması, Anayasa ve uluslararası sözleşmelere, halkın haber alma hakkına, ifade özgürlüğüne ve tüm demokratik haklara yapılmış bir girişimdir. İktidarın yaptığı bu uygulamaların askeri darbe dönemi uygulamalarından hiçbir fark yoktur. Televizyonların ve Radyo kanallarının kapatılması halkların barış ve demokrasi istemlerini sekteye uğratıp geriletmeyecektir. Demokrasi için, özgürlükleri için, inançları için, onurlu bir barış için, eşit yurttaşlık temelinde halkların kardeşliği için mücadele edenler mutlaka kazanacaklardır.

3 Ekim’de toplanan Bakanlar Kurulu üç aylık OHAL’le yetinmeyip, 21 Ekim tarihi itibariyle OHAL’in süresini 3 ay daha uzattı. İktidar OHAL süresini uzatarak, Kanun Hükmünde Kararnameler çıkararak ülkeyi yönetmeyi mi hedefliyor? Ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) üç ay, 6 ay, 9 ay, ya da bir yıl yönetmek hukuk devleti ilkesiyle ve demokrasiyle bağdaşır mı? Darbenin ya da darbe girişimlerinin panzehiri OHAL ilan edip Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülkeyi yönetmek değildir. Darbenin ve darbe girişimlerinin bir panzehiri var o da eşitlikçi ve özürlükçü demokrasidir. Darbenin ve darbe kalkışmasının karşısına, baskı rejimini güçlendirerek çıkılmaz, aksine hukuk devleti ilkesi, barış, demokrasi ve özgürlükler güçlendirilerek çıkılır. Hakikat şudur; devlet gerçek anlamıyla laik yapıya kavuşturulmadan ve demokratikleşmeden Türkiye halkları özgürleşemez ve ülkemizdeki hiç bir sorun da çözülmez… Çözüm, hukuk devletinde ve özgürlükçü demokrasidedir. Aşk İle.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com