Ana Sayfa Blog Sayfa 6216

Dinmeyen çığlık:Çernobil

Çernobil Nükleer faciası, insanlığın ve doğanın en büyük felaketlerinden biri olarak tarihin kara sayfalarına yazıldı. Çernobil’in sıçradığı yerlerden bir olan Karadeniz’e etkisi ise zehirli topraklar, zehirli sular ve 3 başlı doğan çocuklar oldu

İnsanlığın ve doğanın yaşadığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe yazılan Çernobil Nükleer faciası, üstünden yıllar geçse de silinmeycek acılar ve izler bıraktı. Nazım Hikmet’in “Japon Balıkçısı” şiiri yıllar sonra kendi topraklarında yaşanan bir felaktin de habercisiydi sanki. Ve tarih 26 Nisan 1986’yı gösterdiğinde yaşanan facia, en çok da Nazım’ın topraklarını yani Doğu Karadeniz topraklarını ve halklarını etkiledi kuşkusuz. Ancak aradan geçen onca zamana rağmen Çernobil’in Doğu Karadeniz’e olan etkilerine dair ne bir araştırma ne de geniş çaplı bir dökümantasyon merkezi var.

Çernobil’de ne oldu?

Rusya Federasyonu’nda bulunan Çernobil Nükleer Santrali, 26 Nisan 1986 tarihinde patladı. Kaza sonrası radyoaktif saçılım başta Ukrayna, Belarus ve Rusya Federasyonu olmak üzere tüm Kuzey Yarı Küre’yi etkiledi. Facia sonrası ortaya çıkan radyasyon sonucu Rusya’da 60 bin, Ukrayna ve Belerus’ta 140 bin kişi hayatını kaybetti. İlk aşamada 3 bin 600 köy ve kasaba ile 2 milyon 650 bin insan etkilendi. 350 binden fazla insan bölgeden uzaklaştırıldı. Uzmanlara göre zehirli bölgelerin temizlenmesi için 100 bin yıla yakın bir sürenin geçmesi gerekiyor.

Gizlemeye çalıştılar

Çernobil Katliamı önce bir süre gizli tutuldu. İlk önemli nükleer kaza anonsu 28 Nisan’da İsveç’ten geldi. İsveç’teki Forsmark Nükleer Güç Fabrikası’nda ek olarak yapılan her yer altı nükleer testinde tespit edilmiş havadaki partiküllerin rotası Çernobil’i gösterdi. Uluslararası Doktorlar Örgütü ve Radyasyondan Korunma Birliği’ne göre Çernobil’in çevreye verdiği zarardan bugüne kadar 600 milyondan fazla insan etkilendi. En çok etkilenenler elbette “likidatörler” denilen gönüllüler oldu. Bunlardan 112 bininin hayatını kaybettiği belirtilirken, geri kalanının yüzde 90’ı ise kanser, yüksek tansiyon, mide ve bağırsak hastalıkları ile savaşmaya devam ediyor.

Türkiye’ye etkisi NASIL OLDU?

Çernobil Katliamı’nda ortaya çıkan radyoaktif yayılım, kazadan bir hafta sonra 3 Mayıs 1986’da sağanak yağmur ile Trakya’yı, 7-9 Mayıs 1986’da ise Doğu Karadeniz’i etkiledi. Türkiye, Çernobil’den en fazla etkilenen ülkeler arasında olmasına rağmen bu konudaki kapsamlı araştırmalar yok denecek kadar az. Sadece, Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) o dönemki çalışanlarının hazırladığı “Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser” başlıklı raporu mevcut. Bu raporda da, Türkiye’de bazı akademisyenlerin bu dönem içinde radyasyon konusunda çalışma yapmamaları, yaparlarsa da yayınlamamaları şeklinde baskı gördükleri belirtilirken, bu baskının Radyasyon Güvenliği Komitesi adı altında kurulan kurul tarafından yazılı olarak yapıldığı ifade edildi.

Çernobil’den önce ve sonra…

Çernobil Katliamı Doğu Karadenizli kadınların hayatında adeta bir dönüm noktası. Olaylar anlatılırken veya geçmişten bir örnek verilecekken “Çernobil’den önce ve sonra” diye anlatılıyor. Hopa’da Sosyalist Kadın Meclisleri’nde çalışma yürüten Nurcan Vayiç, Çernobil’den sonra toprağın verimsizleştiğini, meyve ve sebzelerin olmadığını söylüyor. O dönem çocuk olduğu için patlamaya dair hatırladıklarının sınırlı olduğunu söyleyen Vayiç, bilinçli bir şekilde konunun kapatıldığını, ailelerin de korku yaratmasın diye konuyu dillendirmediğini belirtiyor.

‘Yağmurdan korkar olduk’

Kadının doğa ile kurduğu bağ düşünüldüğünde Çernobil en çok kadınların hayatını etkilemiş. “Trabzon’da 3 kafalı çocuk doğdu” söylemleri ile büyüdüklerini, ancak hastanelerin bu konuda açıklama yapmadığını anlatan Asiye Atagün isimli kadın da, “Kötü bir şey olmuştu sanki, ama kimse bize gerçeği anlatmıyordu. Sanki çok uzakta olmuştu” diyor. Çernobil’in ardından “Yağmurlardan korkmaya başladıklarını” anlatan Atagün, ilk 3 gün sokağa çıkmayarak kendilerini radyasyon etkisinden koruduklarını da gülümseyerek anlatıyor.

‘Artık çok geçti…’

Annesi ile babasını kanserden kaybeden sivil toplum uzmanı Dilek Dündar, Çernobil’in kanser nedeni olduğunu belirtiyor ve o günlerin Fatsası’nı şu sözlerle anlatıyor: “Çernobil yaşandığında Fatsa’nın üzerinden adeta bir dozer geçmişti.” “Çernobil’e dair o gün bildiklerim, yerli malı haftasında dağıtılan ücretsiz fındıklar ve ekran karşısında çay içen bir devlet yetkilisinden ibaretti” diyen Dündar, sonraki süreci şu sözlerle aktarıyor: “Ne vakit ki kanser Karadeniz’in kaderi oldu o zaman gerçeği anlatanların sesleri duyulmaya başladı. O sesler bize Çernobil’in bir nükleer santral olduğunu, patlamayla birlikte üzerimize radyoaktif madde yağdığını, dönemin iktidarının tüm uyarılara rağmen bunu görmezden geldiğini ve kara günlerin gelip çattığını anlatıyordu. İşte o vakit öğrendik biz de Çernobil’i. Ama artık çok geçti… Çünkü çığ gibi büyüyordu kanser. Her aileden en az bir kişi… Önce en yakın arkadaşım Kazım, ardından 6 ay arayla annem ve babam.”

Ya kanser hastası ya hasta yakını!

Doğu Karadeniz’in Trabzon, Rize, Artvin gibi illerinde hangi eve giderseniz gidin mutlaka bir kanserli hastaya veya hasta yakınına rastlıyorsunuz. “Çernobil’in ardından hastalıklar ama özellikle kanser hastalığı arttı” söylemi çokça dillendiriliyor olsa da bu konuda bilimsel olarak bir açıklama yapılmış değil. Bilimsel olarak sayılabilecek tek çalışma ise TTB’nin 2006 yılında Artvin Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47.9’unun nedeninin kanser olduğunu ortaya koyan rapordu.

Karadeniz’de kanser hastalığı ile mücadele edenlerden biri de Aysun Paksoy. Karadeniz Teknik Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu Paksoy, İstanbul’da özel bir şirkette çalışırken, bundan tam 8 ay önce ailesini ziyaret etmek için geldiği Hopa’da meme kanseri olduğunu öğrendi. Hastalığını öğrendikten sonra hemen Hopa’da bulunan ailesinin yanına taşınan Paksoy’un memeleri de tedavi için alındı. Paksoy’un sağlık durumu düzelmeyince doktorlarının tavsiyesi üzerine kemoterapi almaya başladı.

Direnişe çağrı

Aynı zamanda yaşam savunucusu olan Paksoy, Karadeniz’de yapılmak istenen nükleer santral ve hidroelektrik santrallerine karşı İstanbul’da düzenlenen tüm eylemlere katıldığını söylüyor. Hem kansere hem de Karadeniz üzerindeki ekolojik yıkıma karşı direnen Paksoy, “Karadeniz’in doğası ekolojik yıkıma karşı nasıl direniyorsa ben de hastalığıma karşı direneceğim” diyor.

‘Ölüm sayısı yüzde 2 yüz arttı’

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Şahin, Çernobil’in, “dünyanın en büyük facialarından en kötüsü” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Çevredeki insanlar ne olduğunu anlamıyor. Hayvanları dışarı çıkarıp vuruyorlardı. Bunu yapmakla görevlendirilen biri ‘Atlar, onları vurmak için dışarı çıkarttığımızda ağlamaya başlarlardı’ diye anlatıyor. Radyasyon alan insanlardaki ilk belirti, koku alma duyularını yitirmeleriydi. Bitkindiler, öğrenciler dersin ortasında sıra üzerine yığılır ve bilinçlerini kaybediyorlardı. Herkes mutsuz ve asık suratlıydı. Anneler günlük giydikleri giysileri her gün yıkamak zorundaydılar. Bahçelerinde yetişen güzelim yiyecekleri, domatesleri, salatalıkları iki yıl boyunca yiyemeden imha etmek zorunda kalmışlardı. İnsanlar bazı şeylerini radyasyon ölçtürmek için getirirlerdi. Ama her şey limitlerin o kadar üstündeydi ki sonradan vazgeçtiler. Çaresizce aynı toprağı ekip biçmeye devam ettiler. Bu ürünlerle beslenen hayvanların etini ve sütünü kullanmayı sürdürdüler. Çocuklar zehirli toprakların üzerinde oyun oynuyor, insanlar zehirli sular içiyor, zehirli yiyecekler yiyor, zehirli denizlerde yüzüyordu. Sonuç kanser vakalarından ölen insanların sayısı yüzde 2 yüz artmıştı. Bugün hala bizi yönetenler tüm bu gerçekleri bildikleri halde dünyanın terk ettiği nükleer santralleri ülkemizde kurmaktan çekinmiyor.”

Çernobil faciasında Türk medyası

Çernobil’in Türkiye’ye etkisini gizleme görevini ise Türk medyası üstlendi. Ülkede yaşanan savaşı, yolsuzluğu ve adaletsizlikleri manipüle etmede koçbaşı olarak kullanılan Türk medyası, o zaman da devletin resmi beyanatlarının ötesine geçmedi. Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın, “Biraz radyasyonlu çay lezzetlidir” sözleri ile dönemin bakanlarından Cahit Aral’ın, “Çayı harmanlarsanız radyasyon daha da aza iner” sözleri Türk medyasının birinci sayfalarını süsledi! Dönemin 20 Nisan 1986 ile 20 Nisan 1987 arasındaki Milliyet Gazetesi arşivleri tarandığında “Dünyada radyasyon paniği”, “Radyasyon paniği Japonya’ya sıçradı”, “Radyasyon paniği azaldı” gibi başlıklar ile Türkiye’yi faciadan hiç etkilenmemiş gibi yansıtmaya çalıştığı görülüyor. Milliyet Gazetesi 31 Ekim 1986’da yer alan haberde, Cahit’in radyasyonlu çayın cinsel gücü arttırdığı ifadelerine yer verdi. Böylece gazeteler bu bilimsel olmayan bilginin de aracısı oldu.

Evrim Kepenek / Rize-Jinha

Silo Qiz acıları kemanıyla işliyor

Dersim’de 1938’den bu yana yaşanan acıları kemanıyla birlikte Kırmanckî yaktığı ağıtlarla dile getiren Dengbêj Silo Qiz, bir asrı devirdiği yaşıyla kemanını hala ilk günkü heyecanla çalıyor

Adı Dersim’le özdeşleşen Dengbêj Silo Qiz, 7 kuşaktır dengbêjliğini sürdürüyor. 1918 doğumlu Süleyman Doğan (Silo Qiz), çocukken babasının düğünlerde, sünnet merasimlerinde çaldığı kemana ilgi duyar. 8 yaşındayken neredeyse kendi boyundaki kemanı omzuna alamadığı için yere indirerek çalmaya başlayan Silo Qiz, kendini kanıtlayınca artık babasıyla beraber sanatçı olarak anılır. İkisinin ismi de Süleyman olduğu için kendisine Kirmanckî’de “küçük” anlamına gelen “Qiz” ismiyle hitap edilen Silo Qiz, Dersim’in en iyi dengbêji olarak bilinir.

Ağıdı oğlu için

Dersim merkeze bağlı Mulo Köyü’nde doğan ve halen oradaki 2 odalı toprak evde yaşayan Silo Qiz’ın 11 çocuğundan sadece 2’si hayatta. 100 yaşına merdiven dayayan ve 400’ün üzerinde bestesi bulunan Silo Qiz, köydeki evinin önünde, dut ağacının dibinde geçmişe dalarak günlerini geçiriyor. Kulakları tam işitmeyen Silo Qiz’a geçmişi ve kendini anlat dediğimizde, “Artık yaşlıyım, hatırlamıyorum” diyor. Kemanı eline aldığında saatlerce usanmadan çalan Silo Qiz’ı anlatan kızı Emoş Doğan, babasının özellikle 38’de katledilenler için bestelediği ağıtlarından çok etkilendiğini söylüyor ve “Babam daha çok, genç ölümler üzerine ağıtlar yakardı. Bundan dolayı babamın ağıtları birbirinden güzeldir, ayırt edemiyoruz” diye ekliyor.

Oğlu Mehmet Doğan ise babasının sanatına dair şunları paylaşıyor: “Erzincan Pülümür, Hozat, Mazgirt köylerine giderek kemanıyla müzik çalıyordu. İnsanlar para olmadığından dolayı çökelek ve yağ verirlerdi. Getirip Elazığ’da satıyordu, bize elbise, ayakkabı ve yiyeceğimizi getiriyordu. Babam biri öldüğünde gelip beste yapmasını isterlerdi. O da nasıl öldüğünü, ismini, nasıl biri olduğunu sorardı. Kemanını çıkarıyordu. Allah vergisi bir yetenek vardı ve söylüyordu üzerine.”

150 parçası bulundu

Doğan, babasının sesini dinlemek için gelenlerin kaset getirip söylediği şarkıları kaydettiğini belirtiyor. 10-15 yıl öncesinde Dersim’in ilçeleri ve köylerinde babasının parçalarını toplamaya başladığını belirten Doğan, yeraltındaki kasetleri, köylülerden aldığı kasetleri topladığını, bantlardaki kesik ve eksikleri onarmak için İstanbul’a gönderdiğini ve bu çalışmayla babasının yaklaşık 150 parçasını keman sesiyle beraber toplayabildiğini söylüyor. Kendisi için en önemli parçaların hangisi olduğunu sorduğumuz Doğan, “Benim kardeşimin ağıtı var Saheyder, babam oğlunun üstüne söylemiş. Kardeşim öldüğünde haberimiz yoktu. Komşularımızdan dairelerde çalışanlar kardeşimizin cenazesini getirmeye gittiler. Gece yarısı kardeşimin cenazesi geldiği zaman, o kadar yiğit ve cesurdu ki, babam, kendi oğlu değil sanki kemanı almış eline ağıtı hemen yakmış, söylemiş. O ağıt kasetlerdedir. Ama her gün öyle yiğit insanlar gidiyor ki onlar da benim kardeşim gibidirler. Bizim için değerliler” diyor.

‘İsmi Mamekî’de yaşatılsın’

Silo Qiz gibi Kirmanckî parçalarla hem dili hem yöredeki kahramanlıkları bugüne taşıyan babasının adının Mamekî’de (Dersim merkez) henüz sağken yaşatılmasını isteyen Doğan, “Silo Qiz değerliyse, bu yaptığı sanatından dolayı değerlidir. Rica ediyorum buradan hangi hemşerimiz, Belediye Başkanımız ve duyarlı olanlardan kim varsa Silo Qiz’a müze yapsınlar” diyor.

DERSİM / DİHA

Musul’da intihar saldırısı: Onlarca asker öldü

Musul operasyonunda IŞİD çetelerinin düzenlediği intihar saldırısında yaklaşık 70 Iraklı asker yaşamını yitirdi

Musul’u IŞİD çetelerinin elinden kurtarmak amacıyla bugün sabah erken saatlerde başlatılan operasyon, Musul’un doğusunda ve güneyinde devam ediyor. Irak ordu birliklerine yönelik IŞİD çetelerinin düzenlediği intihar saldırısında yaklaşık 70 asker yaşamını yitirdi. Musul’un doğusunda şiddetli çatışmaların yaşandığı bilgisi geliyor.

Öte yandan, Rojnews’e konuşan Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) Musul Sorumlusu Xeyas Surçi, “Peşmerge güçleri Hemdaniye kasabası yakınlarındaki Bedene Biçuk (Küçük Bedene) köyünü kontrol altına aldı” dedi. Xeyas Surçi, peşmerge güçlerinin Bedene Gewre (Büyük Bedene) köyünü de kuşattığını sözlerine ekledi. Surçi, çatışmaların sonuçlarına ilişkin “Şu ana kadar şehitlerimiz yok. Birkaç yaralımız var, onların durumu da hafif” dedi. Ayrıca Hemdaniye kasabasına bağlı bir Kakeyi köyü olan Keberli köyü de şu ana kadar kontrol altına alındı.

6 peşmerge yaşamını yitirdi

Xazır bölgesinden harekete geçen peşmerge güçleri ile IŞİD çeteleri arasında çatışmalar devam ediyor. Çatışmalarda peşmerge güçleri şu ana kadar 6 kayıp verdi. Tarıp Mame Ebe, operasyonda yaşamını yitiren ilk peşmerge oldu. Peşmerge Güçleri Sağlık Sorumlusu Şamal Cabar Yaver yaptığı açıklamada, şu ana kadar 6 peşmergenin yaşamını yitirdiğini, 14 peşmergenin de yaralandığını duyurdu.

Keberli köyünde de 20 yaralı var

Ayrıca Keberli köyünü kontrol altına alan peşmerge güçlerinin köyün içinde arama tarama çalışmaları yapmak için girdiği bir okulda bomba patladı. Patlamada yaklaşık 20 peşmerge yaralandı.

YNK’nin özel güçlerinden bir peşmerge komutanı Rojnews’e şu bilgileri verdi: “Keberli köyü kontrol altına alındıktan sonra bir grup peşmerge bir okulun içine girdi. Ama maalesef okula patlayıcı döşenmişti. Patlamada yaklaşık 20 peşmerge yaralandı” dedi.

10 köy IŞİD’ten kurtarıldı

Öte yandan Musul’u kurtarma operasyonunda,  toplam 10 köy kurtarıldı. Musul’un doğusunda Xazır bölgesinden başlatılan operasyonda Bedene Biçuk (Küçük Bedene), Keberli, Kani Heram, Esquf ve Ercel köyleri ve Zerde Dağı etekleri kontrol altına alındı. İlerleyen saatlerde Giyara kazasının Kani Herem ve Nemrud nahiyesine bağlı Hut köyleri de kurtarıldı. Aynı zaman da IŞİD çetelerinin kazdığı hendekler peşmerge güçleri tarafından dolduruluyor.

Ebadi’den Türkiye’ye: Gerekirse…

Türk devletinin Musul operasyonuna katılmasına asla izin vermeyeceklerini yineleyen Irak Başbakanı Haydar Ebadi, gerektiğinde Türk devletine karşı savaşacaklarını söyledi

Başkent Bağdat’ta Musul operasyonuna ilişkin basın açıklaması yapan Irak Başbakanı Haydar Ebadi, “Musul operasyonuna Türk ordusunun katılımına izin vermeyeceğiz” diyerek, Türk devletinin böylesi bir çatışma için ortam hazırladığını, böyle bir durumda her türlü savunma haklarını kullanacaklarını ve gerektiğinde Türk devletine karşı savaşacaklarını söyledi. Ebadi, “Bizim topraklarımızı işgal ettikleri halde biz sorunun barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini belirttik. Buna rağmen eğer Musul operasyonunda bizim için tehlike oluştururlarsa biz de kendimizi savunacağız. Onun için bir kez daha belirtiyorum. Musul operasyonuna sadece Iraklı güçler katılacaktır” sözlerini yeniledi.

Türk devlet güçlerinin kendilerinin bilgisi dışında Başika’ya güç geçirdiğini belirten Ebadi, bu konuda Arap birliği ve ilgili BM Güvenlik Konseyine de başvurduklarını ifade etti. Türk devletine güçlerini Irak’tan çıkarması için gerekli baskının yapılması gerektiğini vurgulayan Ebadi, “Bu güçlere çağrıda bulunuyoruz. Bu savaşta bizim tarafımızı mı tutuyorsunuz, yoksa Türk devletinin mi? Artık tavrınızı netleştirin” dedi.

Dündar ve Yurdatapan’a dava

Kapatılan Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışmak amacıyla ‘Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği’ yapan Can Dündar ve Şanar Yurdatapan hakkında dava açıldı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, kapatılan Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışmak amacıyla “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katılan gazeteci Can Dündar ile insan hakları savunucusu Şanar Yurdatapan ve gazetenin Yazı İşleri Müdürü İnan Kızılkaya hakkında iddianame hazırladı. İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, Dündar için “örgüt yayınlarını basmak ve yayınlamak” iddiasıyla iddianame hazırlanırken, Şanar Yurdatapan ve İnan Kızılkaya için de, “örgüt yayınlarını basmak ve yayınlamak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddialarıyla iddianame hazırlandı. Duruşma 22 Aralık’ta görülecek.

İSTANBUL / DİHA

Gazi’de baskı ve yıkıma karşı süresiz açlık grevi

Aralarında esnaflarında bulunduğu 8 kişi Gazi Mahallesi’nde baskılar ve işyerlerinin kapatılmasına ve yıkıma karşı süresiz dönüşümlü açlık grevine başladı

İstanbul’un Sultangazi ilçesine bağlı Gazi Mahallesi’nde çay bahçeleri, taksi durakları ve Hasan Ferit Gedik Uyuşturucuyla Mücadele Merkezi’nin özel hareket polisleri eşliğinde kepçelerle başlatılan yıkıma karşı süresiz dönüşümlü açlık grevi eylemi başlatıldı. Aralarında dükkanları kapatılan esnafların da bulunduğu 8 kişi, Gazi Cemevi bahçesinde greve başladı. Açlık grevi öncesi basın açıklaması yapan grup, “Gazi’de polis baskısına, gözaltı ve tutuklamalara karşı süresiz açlık grevindeyiz” yazılı pankart açarak, “Yaşasın açlık grevi direnişimiz” ile “Kahrolsun faşizm yaşasın mücadelemiz” sloganları attı.

‘OHAL bahanesiyle yıkım başladı’

Grup adına açıklamayı yapan Gürkan Yalçınkaya, Olağanüstü Hal’in (OHAL) bahane edilerek Gazi Mahallesi’nde Hasan Ferit Gedik Uyuşturucu ile Savaş ve Kurtuluş Merkezi’nin işgal edildiğini, halkın sorunlarını çözen Halk Meclisi’nin yıkıldığını anımsattı.

Çay bahçeleri yıkıldı

Evine ekmek götürebilmek için gece gündüz çalışan taksicilerin duraklarının yıkıldığı söyleyen Yalçınkaya, “Genç, yaşlı, çocuklarımızın gönül rahatlığıyla çay içebildiği çay bahçeleri yıkıldı” dedi. Bahenelerle dükkanlarının basıldığını, ekmeklerinin ellerinden alındığını söyleyen Yalçınkaya, “Bizleri aç bırakarak Gazi halkına olan düşmanlığını gösteriyorlar” ifadelerini kullandı.

Yalçınkaya, mahalleden geçen polis otolarından Mehter Marşı’nın dinletildiğini ve sokaktaki kadınların cinsel saldırıya da maruz kaldığını dile getirdi.

‘Açlığımızla direnceğiz’

Devletin ekmek teknelerine göz diktiğini ifade eden Yalçınkaya, “Tedavi merkezimizi çay bahçelerimizi, taksi duraklarımızı geri istiyoruz. Bizler işimizi, ekmeğimizi geri alana kadar bedenlerimizi açlığa yatıracağız. Açlığımızla direnecek bedenlerimizi barikat yapacağız” dedi. DİHA

Süryani kadınlar için bir nefes: Neshe

Mêrdîn’de yayına hazırlanan Neshe gazetesi, bir grup Süryani kadının kendi emeği ile çıkıyor. Süryani kadınlar ile birlikte tüm dünya kadınlarının sesi olmayı hedefleyen gazetenin çalışanları, ‘Neshe’yi bir okula dönüştürmek istiyoruz’ diyor

İsmini Süryanice ‘Kadınlar’ anlamına gelen ‘Neshe’den alan gazete, 2014 yılında Mêrdîn’de (Mardin) yayın hayatına başladı. Süryani kadınların hazırladığı gazete, aylık olarak Sabro gazetesi ile birlikte çıkıyor. Toplamda 6 sayfadan oluşan Neshe gazetesinin son sayfası, Süryanice ve Sabro gazetesi ile birlikte üç aylık olarak satışa sunuluyor. Yayın ilkesi olarak yaygın basındaki eril dilden uzak kadının dilini esas alan gazete, içerik olarak da oldukça zengin. Tarihte yer edinmiş bir çok Süryani kadının yanı sıra gazetede kadınlara dair bir çok konuyu görmek mümkün. Gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği’ni Aynur Özgün üstlenirken, Ninve Özgün ise teknikten sorumlu.

Tamamen kadın emeği

Süryani Kadın Merkezi’nin kurulmasının ardından bir gazete çıkarma hedeflerinin olduğunu ve gazetenin Avrupa Birliği (AB) projesi ile hayata geçtiğini söyleyen gazete çalışanı Songül Gürkan, projenin bitmesinin ardından gazeteyi kendi imkanları ile çıkarmaya devam ettiklerini söylüyor. Gazetede 5 Süryani kadının çalıştığını ancak yazar kadrosu içinde farklı etnik gruplardan kadınların da yer aldığını vurgulayan Gürkan, “Özgün olarak Süryani kadınlarının, bilhassa da Türkiye’de yaşayan kadınların sorunlarını ele alma fikri ile gazete çıkarmaya karar verdik” diyor.

‘Desteğe ihtiyacımız var’

Gazete aynı zamanda Türkiye ve Avrupa’dan gönüllülerin de desteğini alıyor. Kadınlar, ekim sayısı ile birlikte 10. sayısına ulaştı ve kadınlar gazeteyi ilerleyen dönemde aylık olarak çıkarmayı planlıyor. Kadınların desteğine ihtiyaç duyduklarını belirten Gürkan şöyle devam ediyor: “Gazetemizde gönüllü çalışacak yazarlara ve muhabirlere ihtiyaç duyuyoruz. Yazar kadromuzu genişletmek ve Süryani kadın gazeteciler yetiştirmek gibi hedeflerimiz var. Neshe’yi bir okula dönüştürmek istiyoruz. Bu gazetenin aylık çıkması için kadın dayanışmasına ihtiyaç var. Bölgedeki, Suriye, Irak ve Avrupa’daki kadın gündemini takip edip gazeteye yansıtmayı düşünüyoruz. Dünyanın her yerindeki kadınların sorunlarını ele almaya, farklı coğrafyalara yayılmış Süryani kadınlara ulaşmaya çalışıyoruz.”

Kapalı yaşamları kırıyoruz “Kadınları en iyi kadınlar anlatabilir diye düşünüyorum” diyen Gürkan, “Bu gazete ile aynı zamanda Süryani kadınların kapalı yaşamlarını bir nebze olsun kırmaya çalışıyoruz” diyor. Gazete surkadim@outlook.com mail adresinden temin edebilir.

Ceylan Eraslan-Esra Aydın/Mêrdîn-Jinha

HDP’den siyasal ve örgütsel seferberlik kararı

Tüm yetkili organlarıyla toplanan ve ‘7 Haziran sonrasında gerekli inisiyatifi alamadığı, savaşı durduramadığı’ için özeleştiri veren HDP, önümüzdeki dönemde siyasal ve örgütsel seferberlik başlatma kararı aldı. HDP 9 başlık altında mücadele takvimi hazırladı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) hafta sonu yetkili organları ile 4’üncü kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı iki günlük toplantıda, “siyasal ve örgütsel seferberlik” başlatma kararı aldı. HDP Parti Meclisi tarafından toplantının sonuçlarına ilişkin yapılan yazılı açıklamada, yapılan toplantıda 2014 ve sonrasının siyasal-örgütsel gelişmelerinin değerlendirildiği belirtilerek, ayrıca gelecek dönemin de planlandığına işaret edildi.

Özeleştiri yapıldı

Özeleştiri yapıldığı belirtilen toplantıda, “HDP’nin Türkiye halkları, emekçileri ve ezilenlerinin mücadelelerini birleştirecek, farklılıkları ve özgünlükleri ile yeni yaşamı inşa edecek politikaları Türkiye’nin batısında yaygınlaştırma; Kürt coğrafyasında süregiden çatışmalara ve savaşa karşı kitleleri harekete geçirme ve muhalefeti örgütleme konusunda yetersiz kaldığı tespit edildiği” belirtildi. HDP ayrıca 7 Haziran seçimlerinden sonraki süreçte siyasi inisiyatif geliştirme konusunda da eksikler ve yetmezlikler yaşadığını da kabul ederek, “Yine bu süreçte HDP’nin geleneksel erkek egemen ve hegemonik dili mahkum eden kapsayıcı, umudu yeşerten, kadın özgürlükçü dili geliştirmekte ve kadınlara yönelik saldırılar karşısında yetersiz kaldığını” vurguladı.

‘HDP düşman ilan edildi’

HDP’nin geride bıraktığı 4 yılda sadece muhalefet değil, aynı zamanda demokratik mücadelenin odağı, yeni yaşamın inşa edilmesinin de umudu olduğuna işaret edilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi:

“HDP’nin son 2 yıldaki ciddi yükselişi, bir yandan toplumda bir umut dalgasını ve demokratikleşme duygusunu güçlendirmiş; diğer yandan siyasi iktidarın ve geleneksel baskıcı devletin ve anlayışın kimyasını bozmuş, geleneksel iktidar bloğu yapılanmasını sarsmıştır. HDP, egemenler hukukuna dayalı, ‘tekçi’ ve katı merkeziyetçi ulus-devlet yapılanmasının, halkların birlikteliği, ezilenlerin örgütlülüğü ve çoğulculuğuyla sarsılabileceğini ve değiştirilebileceğini göstermiştir. Çözüm süreci ve görüşme döneminin tüm olumlu sonuçları ve barış için beslenen umut, ‘bir şeylerin olumlu yönde değişebileceğine’ dair beklentilerin yükselmesi egemen çevreler tarafından kabullenilememiştir. HDP, adeta düşman ilan edilmiştir”

‘Halklar AKP’nin savaşına mahkum edildi’

Ayrıca oluşan “Kürt karşıtı” ittifaka da dikkat çekilerek, bunun HDP’ye yalnızlaştırmaya çalıştığı belirtilerek, Türkiye halklarının AKP tarafından devreye sokulan savaşa mahkum edildiği bu ittifakın Kürt halkının iradesini ve statüsünü engelleyen geleneksel ve tarihsel politikalarını yeniden hakim kılmaya çalıştığı belirtildi. Türkiye’nin Orta Doğu politikasına da işaret edilen açıklamada, Rojava ve Başika’da yaşananların “işgal” olduğu ve bu politikanın Türkiye’yi savaşa sürüklediği belirtildi.

‘Yeni dönem ittifakı oluşturuldu’

Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminin meşru olmadığına da işaret edilen açıklamada, “geleneksel devlet-Erdoğan ve AKP üçlüsünün” yeni dönem ittifakı oluşturduğu ve 15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL ile muhalefet tasfiye edilerek yeni bir “tek adam rejiminin” yaratılmaya çalışıldığına işaret edildi. AKP’nin “tek adamlığa” dayanan Başkanlık sistemini “kendisi için tek çıkış yolu” gördüğüne işaret edilen açıklamada, “Şu koşullarda AKP’nin en zayıf halkası, kendi içindeki Fethullah yanlısı ve Erdoğan muhalifi milletvekillerinin, diğer bir deyişle darbe girişiminin siyasi ayağının nasıl tasfiye edileceği meselesidir” denildi. Ayrıca başkanlık tartışmalarının içerisinde erken seçim veya referandum seçenekleri barındırdığına dikkat çekildi.

‘HDP özgürlük mücadelesinin adresidir’

Açıklamada şunlara yer verildi: “HDP, bu karmaşık ve tehlikeli gidiş karşısında ve demokratik muhalefetin önemli bir odağı olma özelliğiyle demokratik direnişin ve özgürlükler mücadelesinin adresidir. Demokratik direnişi toplumsallaştırmak, yaygın ve dirençli bir demokrasi hattını örmek ve özgürlüklere yönelik her alanda gerçekleşen saldırılara karşı mücadeleyi büyütmek için tüm bileşenleriyle, tüm ittifaklarıyla, tüm demokratik politik yapılarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla bütünlüklü bir siyasal mücadeleyi örme sorumluluğu vardır.”

9 maddelik mücadele takvimi

HDP çıkardığı mücadele takvimini de açıklayarak, bunu 9 başlık altında şöyle sıraladı:

1. OHAL ve KHK’lerle ülkeyi yönetmek, ‘tek adam yönetimi’ni kalıcı hale getirmek için atılan adımlar karşısında, OHAL’in sona erdirilmesi ve KHK’lerle yaratılan toplumsal mağduriyetlerin giderilmesi konularındaki mücadelemizi sürdüreceğiz. OHAL-KHK rejiminin Türkiye’nin imzaladığı ve taahhütte bulunduğu uluslararası demokratik anlaşmalarla hukuki çelişki ve karşıtlık içinde olduğunu uluslararası alanda da anlatmayı sürdüreceğiz. KHK’ler aracılığıyla hiçbir yargı kararına dayanmayan kamu alanındaki işten atılmalar ve görevden uzaklaştırmalar sonucunda ortaya çıkan mağduriyetler; cezaevlerinde yaşanan ağır baskılar ve insan hakları ihlalleri karşısında demokratik hak, hukuk ve özgürlükler mücadelesini sürdüreceğiz.

2. Barış sözümüz ve kararlılığımızdan asla taviz vermeyeceğiz. Barışa ulaşabilmek için, çözümün gerçekleşmesi için müzakerelere dönülmesi konusundaki ısrarımızı ve mücadelemizi sürdüreceğiz. Bayramda İmralı’da yapılan görüşmede bir kez daha barış ve çözüm konusundaki iradesini vurgulayan Sayın Öcalan’a yönelik tecridin sona erdirilmesinin bu konuda atılacak önemli bir adım olacağını vurgulamayı sürdüreceğiz. Cizre’den Sur’a, birçok ilçede yaşanan devlet saldırılarının sonunda ortaya çıkan yıkım ve tahribatın yarattığı maddi ve insani sorunların tamir edilmesi, acıların paylaşılması için başlatılan dayanışma kampanyaları, toplumun tüm kesimleri açısından görünür hale getirerek geliştireceğiz.

3. Hem Ortadoğu’da hem de Türkiye’de önümüzdeki dönemin en önemli konusu ‘birlikte ve eşit bir yaşam’ın nasıl sağlanacağıdır. Bu nedenle HDP, bugünün direniş odağı olduğu kadar yarının da kurucu öznelerinden birisidir. Yerel demokrasi, yerinden ve yerelden yönetim tartışmalarını, sınır kavramına sıkışmadan bu geniş alanda ele alarak halkların bir arada yaşayabilirliğine; bu modelin sadece Türkiye için değil, Ortadoğu’daki diğer devletler ve toplumlar için de geçerli olduğuna vurgu yapmayı ve aynı zamanda bölgesel barış için mücadeleyi sürdüreceğiz.

4. Toplumsal muhalefetin çok parçalı, kırılgan ve güçsüz bir yapı sergilemesini değiştirmek zorundayız. Demokrasi için güçbirliğini ve ortak mücadeleyi yaratma çalışmalarında yaşanan sorunları aşmak için elimizden geleni yapacağız. Çok kültürlülük için yeni bir siyaset ve söylem üreteceğiz.

5. Yasaları, uluslararası demokratik anlaşmaları, hukuku yok sayanların yasal süreçler işleterek karşımıza çıkaracakları ‘tek adam yönetimi’ne geçiş referandumuna ve Meclis’i Saray’ın adeta bir komisyonu haline getirebilecek adımlara tüm toplumsal muhalefetle kapsamlı şekilde hazırlanma kararlılığındayız.

6. Yoksullaştırma ve emeğin güvencesizleştirilmesine karşı emek mücadelesinin ve siyasetinin örgütlenmesini önemli bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Öte yandan doğanın haklarının yok sayılması, ekolojik yıkımın sürdürülmesi, yerellerdeki ekoloji mücadelelerine kararlı ve örgütlü, istikrarlı bir katılımı gerekli kılmaktadır. Her iki alanda mücadelelerimizi büyütme ve ortaklaştırma kararlılığındayız.

7. HDP aynı zamanda bir kadın partisi olma iddiasını taşıdığı, topluma eşitlikçi ve özgürlükçü ‘Yeni Yaşam’ umudunu aşıladığı için mevcut iktidarın hedefindedir. Belediyelere yönelen kayyumların ilk icraatlarından birisinin kadın birimlerinin kapatılması ve eşbaşkanlığın lağvedilmesi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, sistemin baskı mekanizmalarını kadın düşmanlığı üzerinden şekillendirdiği görülmektedir. Kadına karşı işlenen çeşitli suçlardaki cezasızlık, kadın cinayetleri ve farklı cinsiyet kimliklerine yönelen vahşi şiddetteki artış da bu iktidar zihniyetinin bir ürünü olarak karşımızda durmaktadır. İktidarın erkek egemen kadın politikaları karşısında daha etkin ve kapsamlı bir mücadele gündemimizin en güçlü kararlarındandır.

8. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana halklar arası ayrılık temelinde kurulan ‘tekçi’ ulus devlet sistemine karşı, Halkların Demokratik Kongresi’nin öncülüğünde ve farklı halkların ve inançların eşit birlikteliğini esas alarak oluşturduğumuz HDP ve HDK ile ‘bir arada yaşam’ mayası tutmuştur. ‘Bir arada yaşam’ anlayışının ve modelinin Ortadoğu ve Türkiye koşullarında ‘zamanın ruhu’ olduğu gerçeği her zamankinden daha fazla hissedilmektedir. ‘Bir arada yaşam’ umudu ve direncini, ‘tekçi’ Cumhuriyeti demokratik Cumhuriyet, ‘tekçi’ ve inkarcı ulus anlayışını demokratik ulus anlayışı ile aşarak, etkin yol ve yöntemlerle toplumun bütün alanlarında örgütleme dönemine girdik. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ile birlikte mahallelerden başlayan meclislerin örgütlenmesini daha kararlı ve etkili bir şekilde geliştireceğiz. Gençlik çalışmalarını ve örgütlenmesini geliştirip, büyüteceğiz.

9. HDP, ona adını veren halkların ve coğrafyanın sınırlarını aşan bir umuttur. Savaşın karşısında barışı soyut ve anlaşılmaz olmaktan çıkararak, tüm halklara umut olabilecek ‘Yeni Yaşam’ önerisiyle gelecek hayalini ete kemiğe büründürmüştür. Sözlerimiz boş değildir, Rojava’da hayat bulan da işte bu umuttur.

Pervin Buldan’a iki dava

HDP Milletvekili ve Meclis Başkanvekili Pervin Buldan hakkında geçmişte yaptığı konuşmalar nedeniyle iki ayrı dava açıldı. Davaların biri 31 Ekim’de, diğeri ise 28 Kasım’da görülecek

Meclis Başkanvekili olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Pervin Buldan hakkında katıldığı eylem ve etkinliklerde yaptığı konuşmaları nedeniyle hazırlanan fezlekeler, davaya dönüştü. HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı Buldan’ı soruşturmaya çağırdı. Alınan parti kararı gereği ifade vermeye gitmeyen Buldan hakkında yürütülen iki ayrı soruşturmaya dair hazırlanan iddianameler Bakırköy 39. Asliye Ceza ve Bakırköy 41. Asliye Ceza mahkemeleri tarafından kabul edildi. Bakırköy 39. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki dava, 31 Ekim’de, Bakırköy 41. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki dava 28 Kasım’da görülecek. Her iki dava ile ilgili çağrı kağıtları gönderilen Buldan’ın mahkemeye gitmemesi bekleniyor.

DİHA

Taziyeye polis saldırısı

Mersin’de YPG’li Şakir Korkmaz için ailesi tarafından kurulan taziyeye katılanlara polis saldırdı. Saldırıda Korkmaz’ın babası ve teyzesi atılan gaz bombalarından yaralandı

Minbic’te 11 Ekim günü yaşamını yitiren YPG savaşçısı Şakir Korkmaz (Serhat Garzan) için ailesinin yaşadığı Mersin’in Akdeniz ilçesine bağlı Şevketsümer Mahallesi’nde taziye çadırı kuruldu. Çadırın kurulmasının ardından mahalleye gelen polisler, ortada hiçbir neden yokken taziyeye katılanların bulunduğu çadıra gaz bombaları attı. Atılan biber gazlarından kaynaklı YPG’li Korkmaz’ın babası İhsan Korkmaz ile teyzesi Şoreş Aşır yaralandı. Karnına ve ayağına isabet eden gaz bombalarıyla yaralanan teyze Şoreş Aşır’a yakınları müdahale ederken, baba Korkmaz hastaneye kaldırıldı. Kormaz ailesi fertleri yapılan bu saldırının insanlık dışı olduğunu ifade ederek polis saldırısına tepki gösterdi.

MERSİN / DİHA