Ana Sayfa Blog Sayfa 6228

Cerablus tiyatrosu

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Fırat Kalkanı operasyonu ile ÖSO’ya bağlı cihatçıların kontrolüne geçen Cerablus’ta tam bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Uzun zaman sonra kente elektrik verilmesi, ilçe merkezinde “polis” şapkalı cihatçı devriyelerin gezmesi ve Türkiye’nin “Geri dönün” çağrısı yapmasına rağmen ilçe merkezi ve köylerine toplam hedefin yüzde onu olan 5 bin 418 kişi geri döndü.

50 bin hedefi tutmadı
Savaştan önce köylerde yaşayanlarla ile birlikte nüfusu 50 binin üzerinde olan Cerablus’ta şu an IŞİD kontrolünde iken ilçeyi terk etmeyen 20 bin kişi ile birlikte toplam 25 bin kişi yaşıyor. Geçtiğimiz ay sınır kapısından 2 bin 800 kişi geçerken bunlara bir ay içerisinde 2 bin 618 kişi daha eklendi. AKP Hükümeti’nin hedeflediği “50 bin dönüş” hedefine ise yaklaşılamadı.

Antep’in Karkamış ilçesinin karşısında yer alan ve bu ilçe üzerinden geçiş yapılan Cerablus’a dönüşlerin istenildiği gibi olmaması üzerine hükümet harekete geçti. Medya aracılığıyla dönüşleri teşvik etmek isteyen AKP, operasyonun ilk günlerinde Cerablus’a götürdüğü gazetecilere yenilerini de ekleyerek ilçe turu yaptırdı. Aile ve Sosyal Politikalar eski Bakanı, şimdiki Antep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, Hükümet yetkilileri ile görüştükten sonra akreditasyon sınırlaması koyduğu gazetecilere de yasağı kaldırdı ve üç minibüs dolusu gazeteciyi Cerablus’a götürdü.

“Cerablus gezisi”nde gazeteciler, Türk bayrağının asıldığı ve okul olarak kullanılacağı açıklanan cezaevini, Türk polisi şapkası takan cihatçıların bekçilik yaptığı ve sivil halkın dolaştığı sokakları, yeniden eğitime açıldığı söylenen okulu gezdirildi. İlçedeki iş olanaklarına ilişkin bilgilerin verilmediği gezide, sivil halkın güvenlik ve refah içinde yaşadığı vurgulandı ve “hayat normale döndü, geri dönülebilir” şeklinde bilgiler verildi.

“Bizde ekmek bedava”
Valilik tarafından gazetecileri “gezi” sırasında dağıtılan bildiride ise Cerablus’ta IŞİD yönetimi ve AKP destekli ÖSO yönetimi karşılaştırıldı. Bildiride, Cerablus’ta IŞİD döneminde 1 kilogram Suriye ekmeğinin 2,5 TL’ye satıldığı, fırının ise hijyen şartlarını taşımadığı belirtilirken, ÖSO yönetiminde iki STK tarafından, un ihtiyacı AFAD’ca karşılanan fırınlardan ekmekler çıkartıldığı ve bedava dağıtıldığı anlatıldı. Bildiride geri dönüş vurgusu sık sık yapılarak, “Ülkemizde Geçici Barınma Merkezleri veya şehirlerde yaşayan Suriyeli misafirler, Fırat Kalkanı Operasyonu ile terör örgütlerinden arındırılan Cerablus’a dönmek için İl Göç İdaresi Müdürlüğümüze geri dönüş başvurusunda bulunmaktadırlar” denildi.

birgün

Kitapları PDF’ten okuyun

BURCU CANSU | @burcu_cansu

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası 28 bin öğretmen ihraç edildi, 11 bin 301 öğretmen sendikal faaliyetleri nedeniyle açığa alındı. Gülen Cemaati’ne ait yayınevlerinin kapatılması nedeniyle kitaplar basılamadı. Özellikle ​Doğu ve​ Güneydoğu Anadolu bölgesinde çok sayıda öğrenci, eğitim yılına öğretmensiz başladı. Milyonlarca öğrenci için eğitim öğretim yılı sorunlarla sürüyor.

Eğitim alanında yaşanan kaosa bir de AKP hükümetinin “çözüm” olarak sunduğu Proje Okullar eklendi. AKP Hükümeti’nin “çözüm” olarak sunduğu Tam Gün eğitimin de yeni kaoslar yaratacağı verilerle ortaya konuldu. Eğitim alanında yaşanan sorunları ve AKP hükümetinin yeni “çözüm” önerilerini Eğitim Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca ile konuştuk. Karaca’nın verdiği bilgilere göre eğitimde süren kaos:

Ders kitapları sorunu
Okullar açıldıktan sonra geçen bir aya karşın öğrencilerin çok büyük kısmının ders kitapları yok. İlkokul 1’inci sınıfların “Okumaya Başlıyorum” kitabı, 2’inci sınıfların “Türkçe” kitabı ile birlikte birçok kitap öğrencilere ulaştırılamadı. Ortaöğretim ve lise öğrencilerine pek çok temel dersin kitabı verilmedi. Öğretmen ve öğrencilere sunulan çözüm önerisi ise, “PDF” formatında kitaplardan yararlanın’ oldu.

Öğretmen yok
Türkiye’de şu anda 920 bin öğretmen görev yapıyor. 28 bin öğretmen ihraç edildi, 11 bin 301 öğretmen sendikal nedenlerle açığa alındı. Bakanlık öğretmen açığını sözleşmeli ve ücretli öğretmenlerle kapatmaya çalışıyor ama mevcut istihdam politikası açığın kapatılması mümkün görülmüyor. Kamudan ihraç edilen ve her yıl emekli olan öğretmenler hesaba katıldığında sadece bu yıl için ilk etapta en az 120 bin öğretmen atamasının yapılması gerekiyor.

Proje okul uygulaması
Türkiye’nin üniversitelere en fazla öğrenci yerleştiren ve en başarılı öğrencilerinin devam ettiği 170 lisesi “proje okul” ilan edilerek öğretmenleri zorla uzaklaştırılıyor. Okullara, hiç bir sınav yapılmadan ‘’yandaşlık’’ ölçüsü dikkate alınarak eğitim süreçlerini siyasal iktidarın dinselleştirme politikalarına göre uygulayacak öğretmen ve idareciler atanıyor.

Tüm bu sorunlar çözüm beklerken hükümetin “Tam gün eğitim, zorunlu okul öncesi eğitim, yabancı dil ağırlıklı ortaokullar” açıklamaları eğitimdeki kaosu daha arttıracak görünüyor.

birgün

Toplumsal-siyasal hayatta zorun rolü

Türk devletin yıllardan beri sürdürdüğü çıplak ve kuralsız zora dayalı politik operasyonlarının arttığı yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Devletin örgütlü zor olduğunu biliyoruz. Ancak Türk devletinin bu temel gerçekliğin daha uç ve daha katı bir halini ifade ettiğini de belirtmek zorundayız. Bu anlamda Türk devletinin yıllardan beri, daha çok darbelerle yürüttüğü çıplak zor, herkesin nasibini aldığı, ispat gerektirmeyen  bir gerçekliktir. Bu kesin ve keskin gerçekliğe rağmen, özellikle liberal politikacıların ve benzer durumda olan birçok düşünce insanının, siyasal zor gerçekliğine  dair yaptıkları değerlendirmelerin sorunlu olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu sorunlu tespiti bugün yaşananların ışığında ele almakta fayda vardır.

Bu nedenle öncelikle ters yüz edilen bir gerçeğin altını çizmek, o gerçeği ayakları üstüne kaldırmak gerekiyor. Türk devletinin siyasal hayatında darbe dönemleri ara dönemler, sıra dışı zamanlar olarak belirtilir ve hep böyle tanımlanır. Bu tespit, yanıltıcı ve bilinç bulandırıcıdır. Türk siyasal hayatında, kısmı demokratik hakların kullanıldığı dönemler ara dönem, çıplak zorun ve zorbalığın hâkim olduğu dönemler ise asıl dönem olmuştur. Bu o kadar kesin ve açıktır ki Türk devletinin tarihine yüzeysel bir bakış bu gerçeği görmek için yeterlidir. 1923- 1955 arasındaki uzunca bir dönem,  bilindiği gibi tek parti diktatörlüğüdür. Atatürk ve sonrasında Milli Şef dönemi olarak bilinen bu dönemde, hiç bir demokratik hak kullanılmadığı gibi korkunç ve keyfi zorbalık, katliamlar, soykırımlar, en yoğun şekliyle bu dönemde yaşanmıştır. Daha sonrasında ise, on yılda bir yapılan darbelerle geçen yıllardır. Belirtilen yıllardan da hiç bir demokratik gelişmenin olmadığı biliniyor. 27. Mayıs, 12. Mart, 12. Eylül, arkasında yılarca süren OHAL dönemleri, 28. Şubat, 27.Nisan muhtırası ve 15. Temmuz. Belirtilen darbelerin her birinin bir kaç yıl sürdüğü hesaba katıldığında, 1960’lardan bugüne kadar gelen süreçte demokrasiyi yıllardan söz etmenin mümkün olmadığı görülmektedir. Bu yılların dehşetli baskılarla yaşandığı hafızalarımızda silinmemiştir.

Şimdi bu takvimlendirmede darbelerin arasında kalan yılların demokratik ortamda yaşandığını düşünmek yanıltıcı, illüzyonist bir yaklaşımdır. Elbette bu dönemlerde darbe ortamlarının baskıcı atmosferi söz konusu olmamıştır. Ancak bu durum ne darbecilerin egemenliğini ortada kaldırmış, ne de darbe atmosferini bir bütün olarak yok etmiştir. Böyle zamanlarda darbeciler kendilerini güvende hissettikleri ve darbeye gerek görmeyecek kadar duruma hâkim olduklarını düşündükleri için darbe ortamları söz konusu olmamıştır. Yani darbelerin olmadığı dönemler, sürecin darbesiz  idare edilebildiği, darbeye ihtiyacın duyulmadığı dönemlerdir. Ayrıca bu dönemlerde demokratik imkânların kısmen kullanılıyor olması demokrasi güçlerinin çok zorlu mücadelelerle elde ettikleri kazanımların sonucunda mümkün olmuştur.

Özetle Türk devletinin darbeciliği esas özelliğidir, darbelerin olmadığı dönemler geçici ve ara dönemlerdir. Darbeciliğin  en etkin haliyle ve sürekli olarak yaşanmamış olması  devletin darbe ortamlarının baskıcılığından vazgeçmiş olmasından değil, sistemin o an için  darbeye ihtiyaç duymamış olmasından kaynaklanmıştır. Ayrıca Türk devletinin demokratik bir görüntü vererek, hem halkları yönetmekte, hem de uluslararası ilişkilerde birçok avantaj elde ettiğini de unutmamalıyız. Kısmi demokratik ortamın demokratik devlet olmaktan değil, belirtilen nedenlerden kaynaklandığını görmek, Türk devletini  doğru tanımak açısında önemlidir.

Kendi varlığını bu acı ve kanlı gerçeklik üzerinde kurmuş olan Türk devleti, bir ulus oluşturmak ve temsil ettiği toplumsal kesimlere hizmet etmek için izlediği bu politikalardan vazgeçmiş değildir. Bu nedenle yıllardan beri ısrarla siyasal örgütlü zoru kullanmaktadır. Devletin1920’lerde başlayan ve o günden bu güne aralıksız devam eden  zor yoluyla imha ve yok etme siyaseti  konjonktürel, geçici ve bireylere bağlı bir siyaset değildir. Bu imha ve yok etme siyaseti, bilinçli bir tercihtir ve devletin temel paradigmasıdır. Bu siyasetin değişmesi ise sadece bireylerin veya dönemlerin  değişmesiyle  mümkün değildir.

Bu belirlemelerden sonra birkaç noktaya daha yakından bakmak gerekmektedir. Birincisi, zor ile toplumsal-siyasal hayat arasında nasıl bir ilişki olduğunu doğru tanımlamamız ve doğru anlamamız veya bildiğimiz bu gerçeği bir kez daha bilince çıkartmamız gerekiyor. İkincisi, neden Türk devleti zoru ve zorbalığı bu kadar yoğun, sürekli ve sistemli olarak kullanmaktadır? Ve neden toplum kolay yanıltılmakta, liberalizm etkili olmakta ve neden sesini çıkartmamaktadır?

Birincisi, örgütlü zor, her durumda devlet yapılanmasının en temel fonksiyonu ve yegâne varoluş yöntemidir. Üstelik devlet zoru örgütlü zor olmanın devasa ve etkili olanaklarına sahip olduğu için ayrıca bir anlam ve önem taşımaktadır. Bu gerçeğin altını çizmemizin nedeni, çoğu zaman bu gerçekliğin unutulması veya unutturulmak istenmesidir. Bilindiği gibi birçok kanaat oluşturucu insan, toplumsal sorunlarda siyasal zoru çözüm sağlamayan bir yöntem olarak kabul etmekte ve topluma böyle anlatmaktadır.

Siyasal zorun toplumsal hayattaki rolünü ve önemini  yok sayan bu yaklaşımlar, hem doğru değil, hem de masum değildir. Toplumsal mücadeleyi zayıflatan, etkisizleştiren bu argüman hümanizm ve şiddet karşıtlığı bir ambalajla sunulduğunda cazibesi dayanılmaz olmaktadır. Hâlbuki bu yaklaşım, halkların mücadele dinamiklerini zayıflatmakta veya bu yönlü çabaları olumsuz etkilemektedir. Bugün Türkiye de ve Kürdistan da yaşanan kanlı darbe sürecini doğru anlamak için belirtilen gerçeklerin göz önünde tutulması hayati önemdedir.  Bir süre önce izlenen çözüm sürecinden neden vazgeçildiği, çözüm üretmediği bilindiği halde neden zora başvurulduğu gibi argümanları çok sık olarak duymaktayız. Bu yaklaşım doğru değildir. Belirtildiği gibi zor bir yöntem olarak toplumsal siyasal süreçlerin tamamında kullanılmaktadır ve çoğu zamanda sonuç alınmaktadır. Hele bu zor devlet zoru gibi örgütlü bir zorsa, sonuç alma olanağı daha da artmaktadır. Bugün olan bitenler bu  gerçeğin ifadesidir. Devlet, imha etme siyasetini zor yöntemiyle sürdürmekte ısrar etmektedir. Ayrıca devlet zoru,  sadece hedef kitleyi geriletmek, haklı davalarında vazgeçirmek, mücadele güç ve olanaklarını ortada kaldırmak için kullanılmamaktadır. Ayni zamanda toplumun tüm kesimlerine korku salarak onların da hak talep etmelerini ve hak talep edenlere destek vermelerini engellemek gibi bir işlevi de yerine getirmektedir.

Bugün Türkiye’de ve Kürdistan da yaşanan ve yaşatılan zorun tek nedeni sadece devletin kendi varlığını korumak istemesi değildir. Aynı zamanda devlet temel politikası olan imha ve yok etme siyasetini de bu yolla sürdürmektedir ve zor bu konuda en etkili yöntem olmaya devam etmektedir.

Toplumun neden yeterince sesinin çıkmadığının cevabı da burada gizlidir. Her türlü kuralsız zorun yaşandığı koşullarda etkili toplumsal tepkiler kolay açığa çıkmayabilir. İnsanlar yeterince güçlü tepkiler ortaya koyamayabilirler. Bu durum elbette aşılması gereken bir sorundur ve önemlidir. Ancak bu durumu veri kabul ederek toplumu suçlamak doğru değildir. O toplumun tepkisini açığa çıkartacak ortamı yaratmak o topluma yeterli güveni vermek muhalefet odaklarının varlık nedenidir.

Özetle Türk devleti bu güne kadar varoluşunu kullandığı  zor yöntemine
borçludur. 150 yılı aşkındır Kürtlerin taleplerinin engellenmesi zor
yöntemiyle mümkün olmuştur. Ermeniler, Rumlar ve diğerleri zor
yoluyla bu topraklarda atılmışlardır. Bunca yıldır  her hak talebi zor
yoluyla bastırılmıştır. Bütün bunlardan sonra Türk devletinin neden zoru
kullandığına dair söylenecek her söz, içi boş hümanizmden öte bir anlam taşımamaktadır.

Devlet, halklara karşı zor kullanmak ve zor kullandığı için vardır, halklarda bu zoru yenene kadar mücadele etmek zorundadırlar. Çünkü zalimin zorunu yenecek olan halkların örgütlü zorudur.

Furma’da komün ve ekolojik bir yaşam inşa ediliyor

Karaburun Bozköy Furma Çiftliği’nde verili düzene alternatif bir yaşamın mümkün olacağını ortaya koyan kolektif bir yaşam inşa ediliyor.

İzmir’in Karaburun ilçesine bağlı Bozköy’de 12 dönüm büyükte araziye kurulan Furma Çiftliği paydaşları doğa ile iç içe kolektif bir yaşamı inşa ediyor. Üst düzey yöneticiliği bırakıp çiftliğinde Babu adındaki köpeğiyle birlikte yaşayan Şadan Tütüncü yaşamını ikame edecek kadar üretim yapıyor. Japon Masanobu Fukuoda’dan etkilenen Tütüncü, çiftliğin etrafını pasif iklimlendirme ile çevrelemiş durumda.

Bu bostanda her şey ücretsiz

Çiftliğe gelen gönüllüler bostanda meyve-sebze topluyor, çiftliğin inşasında yer alıyor, güneş yoluyla doğal nar eksisine kadar kolektif bir çalışma ortaya koyuyor. Bostanda elde edilen ürünlerin çoğu kış için güneş ve gölge yoluyla kurutulurken, bostandan çıkan ürünler ücretsiz şekilde gönüllülerle paylaşılıyor. Gönüllüler günde çiftlikte 5-6 saat ücretsiz çalışırken, çiftlikte hiç bir ücret ödenmeden kalınıyor. Toprağın işlenmediği, suni gübrelemenin ve kimyasal maddenin kullanılmadığı bostan ve arazide, sadece arazide yer alan otlar kesilip yere yatırılıyor. Yere yatırılan otlarla ise arazide su kaybı önleniyor.

Ürünlerin kabukları gübre olarak kullanılıyor

Toprakta su kaybını önlemek için maç tabakasının oluşturulduğu çiftlikte, minimum enerji ile bir bahçe yaratmak isteniyor. Mutfak ve banyo suyunun bahçede yapılan kuyularda toplanırken bu kuyularla arazinin taban suyu sağlanıyor. Elde edilen ürünlerin kabukları toprak ile karıştırıldıktan sonra doğaya gübre olarak bırakılıyor. Bostanda bulunan ürünlerin arasına çiçek ekilerek, bu şekilde de tozlaşma sağlayarak verim artırılıyor.

Ekolojik dengeyi biyo çeşitlilik sağlıyor

Azot bağlayıcı akasya, İzmir mimozası, iğde gibi ağaçları ürünlerinin arasına bilinçli bir şekilde ektiğini belirten Tütüncü, “Bu ağaçlar doğal azottur. Havadaki hidrojeni alıp köklerindeki yumrulardan toprakta biriktirerek diğer bitkilerin ondan yararlanmasını sağlıyor. Bu şekilde gübre ve su ihtiyacı da gideriliyor. Bu topraklarda böceğiyle, solucanıyla biyo çeşitliliğin devamı sağlanıyor” diye konuştu.

‘Ekoloji sürdürülebilir bir yaşamı destekliyor’

Furma’ya doğanın yapısına uygun ağaçlar diktiğini vurgulayan Tütüncü, ağaçları ilk diktiğinde su verdiğini amacının zamanla suyu ve gübreyi kesmek olduğunu belirterek, “Ben zorlamamalıyım bensiz bu sistem yürümeli burada” dedi. Kooperatifleşmeyle yerel kalkınmanın çözülebileceğine inandığını ifade eden Tütüncü, “Devlet gelsin kurtarsın deniliyor ama olmuyor öyle. Kendi alternatifimizi kendimiz yaratacağız. Kapitalist üretim sistemi, tüketim sistemidir. Tüketmek sürdürülebilir bir yaşam değildir. Ekoloji sürdürülebilir yaşamı destekliyor” dedi.

Alternatif bir yaşam mümkün

Ekolojik köyler ile kapitalizmin tüketiciliğinin engellenebileceğini dile getiren Tütüncü, şöyle devam etti: “Alternatif bir yaşam mümkün. Var olan sistemin dışına çıkılabilir. Sistem tüketmek üzerine biz ise üretmek üzerine kuruluyuz. Gönüllülerimize sürdürülebilir bir yaşam konusunda farkındalılık yaratmak istiyoruz.”

İstanbul’dan gönüllü olarak gelen Muharrem Temel ise, kapitalizmin insanları üretmeden tüketime ittiğini ifade ederek, “Furma’da üreteceksin ondan sonra tüketeceksin. İleride bu tip yerlere komşu olup komün yaşamak istiyorum” diye konuştu.

(gö/cnö/sd)

Suudi kadınların vesayete karşı mücadelesi

DW: Sayın Hatoon El Fassi, Suudi Arabistan’ın en tanınmış kadın hakları aktivistlerinden birisisiniz ve Kral Saud Üniversitesi’nde kadın tarihi alanında profesörsünüz… Suudi Arabistan’da 14 bin 500‘den fazla kadın, kadınların hayatın pek çok alanında erkeklerden izin almasını gerektiren vesayet sisteminin sonlandırılması çağrısıyla Kral Salman’a gönderilmek üzere bir dilekçe imzaladı. Suudi Arabistan için inanılmaz bir rakam. Oldukça muhafazakar olan Suudi toplumunda bu kolektif bilinç nasıl gelişebildi?

Hatoon El Fassi: Bu imzacıların nerelerden geldiğini söyleyemeyiz. Başka bir istatiksel analiz gerekli ve çok fazla bilgimiz yok. Bir soru soruldu, ne yapıyorsunuz? Ancak genel olarak, bugün 95’inci gününe giren bu kampanyanın trendini sergileyen sosyal medyaya bakarsak, bu kişilerin eğitimli, genç, orta sınıftan kadın ve erkekler olduğunu söyleyebiliriz. Çoğu göstergeler bu yönde ve pek çok erkeğin de desteği var.

DW: Tam olarak neyi değiştirmek istiyorsunuz?

Hatoon El Fassi: Öncelikle bu dilekçeyle Suudi kadınları kendi arzusu olmayan bir “şey” olarak gösteren statükoyu değiştirmek istedik. Dilekçe kadınlar için vesayet sisteminin durdurulup sonlandırılması için bir çağrı. Bu, olgun ve yetişkin bir kadının, okumak, çalışmak, seyahat etmek, burs almak,  hastaneye kabul edilmek, kendi rahmiyle ilgili bir ameliyat geçirmek ve hatta cezasını tamamladıktan sonra salınabilmek için bir vasinin (kocası, babası, ağabeyi…) iznine ihtiyaç duyulmasının durdurulması anlamına geliyor. Bu sistemin dinle bir ilgisi yok ancak kadınlar her zaman bunun böyle olduğu izlenimi altındaydı. Dilekçe ve kampanyamız bu mitlerden çoğunu açıklığa kavuşturdu ve kadınların insan haklarını ihlal edenin sadece erkek egemen sistem olduğunu ortaya koydu.

Hatoon El Fassi

DW: Suudi Arabistan’daki erkek egemen toplum bu değişikliğe hazır mı?

Hatoon El Fassi: Muhafazakar toplumda, vesayetin din olduğu izlenimi hakim… Bu nedenle bu toplumun çoğundan direnişle karşılaştık. Ancak pek çok tanınmış ilahiyatçı ortaya çıkıp bu kampanyada istenenlerin yasal olduğunu, aklı başında olgun yetişkin kadınlar üzerinde vesayet diye bir şey olmadığını söyledi. Örneğin doğrudan Kral’a rapor veren Suudi Arabistan’ın en yüksek dini komisyonu Üst Düzey İlahiyatçılar Konseyi üyesi Şeyh Abdullah El Menee, bunlardan biriydi.

DW: Bu konuda Kral Salman nasıl bir pozisyon alabilir?

Hatoon El Fassi: Kraliyet mahkemesi henüz bir tepki vermedi. Genelde ender olarak tepki veriyorlar. Ancak bu işin resmi kanallar üzerinden gitmesini sağladık ki gelecekte bizi suçlamasınlar. Kraliyet mahkemesi, kampanya üyelerimizden Aziza El Yusuf’a dilekçeyi imzalarla birlikte göndermesini söyledi. Orada neyi alıp kabul ettikleri ve etmedikleri konusunda farklılar. Kişisel konuları mahkemede doğrudan kabul ediyorlar ancak kamuyu ilgilendiren konularda postayla gönderilmesini istiyorlar. Kral’ın rica ve taleplerimizi ciddiye alacağını umut ediyoruz. Ancak danışmanların Kral’a gelen mektupları nasıl bir filtreden geçirdiklerini, ona neyin ulaşıp neyin ulaşmadığını bilmiyoruz. Taleplerimiz konusunda ivedilikle harekete geçilip yasa değişikliği yapılması toplumun yararınadır.

DW: Kadınlar daha fazla haklar için ne tür bedeller ödemeye hazır? Ne tür fedakarlıklara hazırlıklılar?

Hatoon El Fassi: Bu açık aktivizmimiz için kesinlikle ödenecek bir bedel var fakat başka bir şansımız yok. Yine de bazılarımız diğerlerinden daha fazla bedel ödedi. Bazılarının seyahat hakkı, yurt dışında yaşayıp geri dönmeleri engellendi. Bazılarına karşı işlerinde ya da akademik özgürlükleri konusunda savaşılıyor. Öğretmenlik ya da yazarlık yapmaları yasaklanıyor. Bazılarının imajı zedeleniyor, bazıları farklı bahanelerle hapse atılıyor. Hepimiz payımızı aldık. Taleplerimiz kabul edilip Suudi kadınlar tam anlamıyla bir vatandaş olarak kabul edilene kadar bunu ne kadar sürdürebiliriz bilmiyorum. Ancak vazgeçmeyeceğimizi biliyorum.

© Deutsche Welle Türkçe

Shabnam von Hein

 

Kadınlardan Zeynep için çağrı: İdama karşı sesimizi yükseltelim

İran’da kendisine şiddet uygulayan erkeği özsavunmasını kullanarak öldüren Zeynep Lokran Sekaanvand hakkında verilen idam kararı bugün uygulanacak. İdam kararına karşı açıklama yapan SKB, SKM ve KJA, tüm kadınları ‘idama hayır’ diyerek seslerini yükseltmeye ve kadın dayanışmasını büyütmeye çağırdı

İran’da şiddet gördüğü eşini özsavunmasını kullanarak öldürdüğü için idama mahkum edilen 22 yaşındaki Zeynep Lokran Sekaanvand, bugün idam edilecek. Sekaanvand, cinayetle suçlandığında 17 yaşındaydı ve dolayısıyla uluslararası hukuk standartlarına göre reşit sayılmıyor ancak İran hukukuna göre, reşit olma yaşı erkekler için 15, kadınlar için 9. Uluslararası Af Örgütü kararın geri çekilmesini isterken, ‘http://acileylem.org.tr/eylem-detay.php?q=251’ adresinden de kampanya başlatıldı.

‘İdamı durdurabiliriz’

Avrupa Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB), Sekaanvand için açıklama yaptı. Sekaanvand’ın idam cezasının bugün uygulanacağını hatırlatan SKB, “Korkunç bir yobazlık, kadın düşmanlığı, erkek egemenliği, kadın kırımı kol geziyor İran’da” dedi. Kadının erkeğe karşı özsavunmasının Sekaanvand şahsında boşa çıkartılmaya çalışıldığının belirtildiği açıklamada, “Dünyanın her yerinde egemenlerin en büyük korkusu kadın gücü ve örgütlülüğüdür. Çünkü başta sosyalist, ilerici, feminist kadınlar mücadele ediyor, Şengal ve Kobane’de direniyor savaşıyor, Rojava’da kadın devrimi yapıyor. Korkuları ondandır. Özsavunmasını yapan, direnen, mücadele eden kadınları hunharca katlediyor, tecavüzle cezalandırıyor, savaş ganimeti yapıyor, pazarlarda köle gibi satıyor, kafasını kesiyor, çocuklarını öldürüyor” ifadeleri yer aldı. Sekaanvand’ın idamının durdurulabileceğini belirten SKB, tüm kadınları “İdama hayır” diyerek seslerini yükseltmeye çağırdı.

‘İran bu politikalarına son versin’

Kongreya Jinen Azad da (KJA) Sekaanvand için yazılı bir açıklama yayınladı. İran Rejimi’nin bir yandan ülkedeki siyasi tutsakları idam ederken, diğer taraftan kadınlara yönelik insanlık dışı uygulamaların devam ettiği ifade edilen KJA açıklamasında, “Eşinin yıllar süren şiddetine karşı daha 17 yaşında iken özsavunmada bulunan Zeynep’in idam edilecek olması İran Hükümeti’nin, kadınlara karşı yürüttüğü katliam politikalarının açık göstergesidir. Zeynep Lokran hakkında verilen idam kararı bugün infaz edilebilir. İran yetkililerine Zeynep Lokran’ın yeniden yargılaması ve yargılamanın adil bir şekilde yapılması çağrısında bulunuyoruz” denildi. Kendisine tecavüz eden erkeği öldüren 26 yaşındaki Reyhan Cabbari’nin idam edildiğini hatırlatan KJA, “Yine idamla yargılanan ve halen insanlık dışı uygulamaları ile bilinen İran rejimi zindanlarında tutuklu bulunan Kürt devrimci ve kadın aktivist Zeynep Celaliyan ağır işkencelere maruz kalmaktadır” dedi. İran Rejimi’nin kadınlara yönelik yürüttüğü katliam politikalarının, kadın mücadelesi ve örgütlülüğünün gerekliliğini bir kez daha ortaya koyduğunu ifade eden KJA, İran Rejimi’nin kadın karşıtı politikalarını kınayarak, bu politikalara son vermesi çağrısında bulundu.

‘Kadın dayanışmasını büyütmeliyiz’

Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sekaanvand için yazılı bir açıklama yayınladı. Dünyanın birçok ülkesinde kadına yönelik şiddet ve katliamların erkek egemen devletler tarafından uygulandığı belirtilen açıklamada, İran Rejimi’nin daha önce de onlarca kadını idam ettiği ifade edildi. Sekaanvand’ın idam edilmesinin kadınlar tarafından engellenebileceğinin vurgulandığı açıklamada, “İran devletinin gerici kadın düşmanı politikalarına karşı tüm dünya kadınları, Zeynep’e sahip çıkmalı Zeynep’in sesi soluğu olmalıdır. Zeynep’in idam edilmemesi için İran konsolosluğuna protesto faksları çekilmeli, aynı zamanda dayanışma eylemleri örgütlenmeli, kadın dayanışmasını her alanda büyütmeliyiz” denildi.

JINHA

Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Dario Fo yaşamını yitirdi

İtalyan basınında yer alan haberlerde, politik hicivleriyle de ün kazanan ve 1997 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Dario Fo, akciğerlerindeki bir sorun nedeniyle iki haftadır tedavi gördüğü Milano’daki Sacco di Milano Hastanesi’nde bu sabah hayata gözlerini yumdu.   Başbakan Matteo Renzi, Fo’nun ölümünün ardından paylaştığı mesajında, “Dario Fo ile İtalya, tiyatro, kültür, sivil hayatın baş aktörlerinden birini kaybetti. Onun hicvi, sahnedeki işi, çok yönlü sanatsal etkinlikleri, İtalya’ya büyük bir miras olarak kaldı” ifadelerini kullandı.   “Türkiye’de oyunlarımın yasaklanması, ikinci kez Nobel kazanmak gibi”   Dario Fo, darbe girişiminin ardından oyunlarının Türkiye’de sahnelenmesine engel konulmasına ilişkin haberlerin ardından, “Bundan onur duyuyorum, ikinci kez Nobel kazanmak gibi” açıklamasını yapmıştı.   Ancak yaşanan tartışmaların ardından Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürlüğü Basın Danışmanı Yılmaz Serter Kırçıl, yeni sezonda aralarında Shakespeare, Çehov, Brecht ve Dario Fo dahil olmak üzere pek çok yabancı yazarın oyununun sahnelenmeyeceği bilgisinin doğru olmadığını söylemişti.
Kırçıl, açılış oyunlarının dışında DT sezonuna eski ve yeni yabancı eserlerle devam edeceklerini belirtmişti.   Toplumsal Ajitör
24 Mart 1926’da Lombardiya Bölgesi’ndeki Sangiano kasabasında dünyaya gelen Dario Fo, oyunlarının temalarını güncel sorunlara dayandırdığı için “tiyatro karikatürcüsü”, “toplumsal ajitatör” ve “radikal palyaço” olarak nitelendiriliyordu.
Aykırı solcu kimliğiyle siyaset dünyasına sert göndermelerinden ötürü Fo, “Koronun dışında kalan solun adamı, bayraksız militan” olarak da anılıyordu.
Küçük kabare ve tiyatrolar için yergili revüler yazan bir metin yazarına yardım ederek kariyerine başlayan Fo, Oyuncu Franca Rame ile evlendi.
Fo çifti, 1959’da Dario Fo – France Rame Topluluğu’nu kurdu. “Canzonissima” adlı televizyon programında sundukları komik skeçlerle kısa sürede tanınan çift, daha sonra siyasal bir ajit-prop tiyatrosu geliştirdi.
İkilinin oyunları “Commedia dell’Arte” geleneğine dayanırken, Fo’nun kendi deyimiyle “resmi olmayan solculuk”la kaynaşmış bir tarzları vardı. 1968’de ise İtalyan Komünist Partisi’yle ilintili olan “Yeni Sahne” adlı bir başka topluluk kurdu.
1970’te Halk Tiyatrosu Topluluğu ile fabrika, park, spor alanı gibi halkın toplu olarak bulunduğu yerleri dolaşmaya başlamışlardır.
Fo, oyuncu olarak ise en çok, tek başına bir yetenek gösterisi yapmaya başladığı ve günümüze kadar sürdürdüğü Mistero Buffo’daki (1969) rolüyle tanındı.
Tiyatro Yapmak Dünyanın En Güzel İşi
Fo’nun, Türkiye’de tanınmasına yol açan “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü (1970)” adlı eseri, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 8 yıl sergilenmişti.
Fo’nun yazdığı önemli eserler arasında “Klaksonlar, Borazanlar ve Bırtlar (Diğer adıyla Yüzsüz)”, “Kadın Oyunları (1981)”, “Elizabeth, Neredeyse Kadın, Ödenmeyecek Ödemiyoruz (1974)” bulunuyordu.
Fo, 1981’de Sonning, 1986’da Obie, 1997’de Nobel Edebiyat, 1997’de ise İtalya Kültür ve Sanat Altın Madalyası ödüllerine layık görülmüştü.
Fo, işine olan tutkusunu, “Tiyatro yapmak, dünyanın en güzel işi” sözleriyle ifade ediyordu.
“Tanrı Bir Siyahtı”
Dario Fo, “Darwin, ama baba tarafından mı anne tarafından mı maymunuz?” adlı son eserini, 20 Eylül’de Milano’da tanıtmıştı.
Bu eserinde yaratılışçılıktan bahseden Fo, “Bir zamanlar beyaz tenli olduğumuz doğru değil. Birçok asır önce, Afrika’nın ortasında doğduk ve doğal olarak bizler siyahtık. Adem ile Havva da siyahlardı ve özellikle Tanrı da bir baba olarak öyleydi” tezini ortaya atmıştı.
 

Irak Bölgesel Kürt Parlamentosu vekili: PKK Musul operasyonuna katılacak

Irak bölgesel Kürt parlamentosu’nda Ezidileri temsil eden Milletvekili Şeyh Şemo, yaptığı basın açıklamasında, Sincar (Şengal) bölgesi’ndeki PKK’lilerin, IŞİD’e karşı düzenlecek olan Musul operasyonuna Şii milis örgütü olan ‘Haşdi Şabi’ teşkilatı bayrağı altında katılacağını öne sürdü.

Şemo, PKK’lilerin bölüklere dağıtılacağını ve Haşdi Şabi simgesi taşıyan üniformalar giyeceklerini söyledi.

Irak hükümetinin planını eleştirdiler

PKK’nin Musul’un kurtarılması için düzenlecek operasyona katılması durumunda Türkiye’nin tepkisinden endişe ettiğini ifade eden Şemo, merkezi hükümet tarafından desteklenen PKK’nin Irak Kürdistanı’nda kargaşaya neden olacağını belirterek Irak hükümetini suçladı.

Öte yandan Şengal Kaymakamı Mahma Halil da, merkezi hükümetin PKK’yi Türkiye’ye karşı koz olarak kullanmasının, bölgede sorunlara yol açarak kaos yaratacağının altını çizdi.

cumhuriyet

AKP’li başkan, som altından Çamlıca Camii’nin maketini yaptırdı

AKP’li Üsküdar belediyesinin İstanbul’da inşaatı süren Çamlıca Cami’nin som altından maketini yaptırması büyük tepki topladı.

İstanbul’da inşaatı süren Çamlıca Camii’nin som altından maketinin yapılması tepki topladı. Maketi yapan Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, maketle çekilmiş fotoğrafını önce Twitter hesabından paylaştı daha sonra sildi. Maketin yapımında 233 kilo altın kullanılması pes dedirtti.

233 KİLO SOM ALTINDAN MAKET!

Bu yıl 43’üncüsü düzenlenen Uluslararası Mücevherat Saat ve Malzemeleri Fuarı “İstanbul Jewelry (Mücevher) Show”a 233 kilo altın kullanılarak yapılan Çamlıca Cami maketi damga vurdu. Altın maketle ilgili konuşan AKP’li Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, “Biz de iple çekerek caminin açılışını bekliyoruz, 2017 yılı Ramazan ayında cami ibadete açılacak ama bu maketle heyecan şimdiden bizleri sardı” diye açıklama yaptı.

TWEET SİLİNDİ!

Türkmen maketin yapıldığını Twitter adresinden önce paylaştı. Daha sonra gelen tepkiler üzerine Türkmen tweetini sildi. Maketin ise 29 bin liraya mal olduğu ileri sürüldü. (Odatv)

Kırklar Dağı davasında 9 kişiye tahliye

Amed’teki Kırklar Dağı’ndaki inşaat projesine ilişkin açılan davanın duruşmasında 14 aydır tutuklu olan 9 kişi tahliye edildi.

Amed (Diyarbakır) merkez Sur ilçesindeki Kırklar Dağı’nda iki şirket tarafından başlatılan 725 konutluk inşaat projesine yönelik soruşturmada 9’u tutuklu 32 kişi hakkında “Terörizmin finansmanının önlenmesi hakkındaki kanuna muhalefet” ve “nitelikli yağma” suçlarından açılan davanın ilk duruşması başladı. Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya, tutuklu ve tutuksuz sanıklar ile avukatları katıldı. Davacı inşaat firması sahibi ve emekli Yarbay Ufuk Eser Subaşı ise duruşmaya katılmadı. Kimlik tespiti ve iddianamenin özetinin okunmasıyla başlayan duruşmada tutuklu sanıklar savunma yaptı.

Birçok sanık savunmasını tercüman aracılığıyla Kürtçe yaptı. Sanıklar savunmalarında, inşaat firması sahibi ve emekli Yarbay Ufuk Eser Subaşı’nın Kırklar Dağı’nda inşaat halinde olan aynı daireyi kendileri dışında 5 kişiye daha sattığını belirterek, borç batağında olan Subaşı’nın herkesi dolandırdığını söyledi. İnşaat halindeki konutlarının yüzde 7’sinin PKK’ye fon olarak aktırıldığı yönündeki iddiaların doğru olmadığını ifade eden sanıklar, bu yöndeki iddiaları iddianameden öğrendiklerini vurguladı.

Ardından savunma yapan avukatlar, firma yetkilisi emekli Yarbay Subaşı’nın müvekkilleri hakkında asılsız beyanlarda bulunduğunu ifade ederek,” Firma sahibi Subaşı cebinde beş kuruş para olmadan Kırklar Dağı’nda inşaat işine girişmiş. Para bulamayınca tefecilere borçlanmış. İnşaattan daire alanlar ve tefeciler alacakları için sıkıştırınca Subaşı işin içine MİT elemanlarını (gizli soruşturmacı) dâhil ediyor. Subaşı kendisini sıkıştıran kişilerle yaptığı görüşmelerde, MİT elemanlarını eşinin akrabaları diye tanıtıyor. Bunların tuttuğu asılsız raporlar üzerinden dava açılıyor” diye belirtti. Avukatlar, Subaşı hakkında açılmış onlarca icra dosyası olduğunu belirterek, Subaşı’nın dolandırıcılık nedeniyle şu anda gözaltında olduğunu aktardı.
11 saat süren duruşmanın ardından mahkeme heyeti, 14 aydır tutuklu olan Namık Kemal Avşar, İsmet Demirbülek, Mehmet Yazmaz, Enver Yurtdaş, Fırat Çoban, Ramazan Keskinkılıç, Emine Yıldız, Kemal Güler ve İlhami Mat’ın tahliyesine karar vererek, duruşmayı Ocak ayına erteledi.

(dte/avt)