Ana Sayfa Blog Sayfa 6236

Her şey Putin’in ayağına serildi

Mezhepçi ve ırk ayrımına dayalı politikaları sonucu birçok ülkeyle düşman olan AKP yönetimi, ABD ile gerilim tırmanıp  Suriye ve Rojava’da Kürt ağırlığı artınca özür dilediği Rusya Lideri Vlademir Putin’i bu kez İstanbul’da ağırladı

Tavizlerini sürdüren Erdoğan, İstanbul buluşmasında da nükleer santral ve Türk Akımı projelerini, Suriye’deki gelişmeleri, Fırat Kalkanı Operasyonu’nu, Halep ve Rojava’yı ele aldı. Kürt karşıtı denklemi derinleştirmek için her tavizi vermeye hazır olduğunu gösteren Erdoğan ile Putin görüşmesinden  ‘Türk Akımı Projesi’ anlaşması çıktı. Doğalgaz sevkini içeren anlaşma imzalandı. Putin de doğalgazda indirim sözü vererek, bazı tarım ürünlerine olan kısıtlamayı kaldırma kararı alındı.

Erdoğan görüşme sonrası Suriye konusunun da genişçe ele alındığını belirterek, Halep konusunda karşılıklı olarak bilgilendirmeler yaptıklarını söyledi. Görüşmede gündeme geldiğini paylaştığı Akkuyu Nükleer Enerji Santrali konusunda da Erdoğan, “Zaman kaybının önümüzdeki süreçte telafi edileceği inancındayım” dedi. “Kuzey Akım 2, Türk Akımı gibi projelerini gerçekleştirmek istiyoruz ve çalışıyoruz” diyen Putin de Suriye için “Hem Türkiye hem de Rusya olarak Suriye’de akan kanın durdurulması, bunun en hızlı şekilde gerçekleştirilmesinden yanayız. Biz de Suriye’de siyasi çözüme en hızlı şekilde geçilmesini istiyoruz. Halep’e insani yardımların götürülmesi konusunda aynı fikirdeyiz” dedi. Bab ve Rakka konusunda ne pazarlık yapıldığı ise açıklanmadı.

ANKARA

 

:

 

Kaostan tek adam çıkarıyorlar

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, partilerine yönelik baskıları, radyo ve televizyonların kapatılmasını ve OHAL’in uzatılmasını, Gazete Karınca’ya değerlendirdi. Demirtaş, OHAL’in ikinci dalgası ile gelen radyo ve kanal kapatmalarının toplumda, yaşanacak olası gözaltı ve tutuklamalara karşı bir tepkinin oluşmasını önlemek olduğuna dikkat çekerken bununla da yetinilmeyeceğini söyledi, “Görünen o ki, OHAL daha çok kereler uzatılacak” dedi.

Sınırsız yetki kullanıyor

Erdoğan’ın OHAL’in getirdiği sınırsız gücü kullandığına dikkat çeken Demirtaş “OHAL Erdoğan’a istediği konforu sunuyor. Amacı kaostan güç alan tek adam yönetiminin Türkiye’nin bir normali haline gelmesi” diye kaydetti. HDP’nin kapatma planlarının olduğuna dair duyumlar aldıklarını dile getiren Demirtaş, “HDP sadece güzel günlerin, barış ve huzur günlerinin partisi değil, zorlu günlerin de partisidir. Faşist eğilime karşı demokrasi cephesinin güçlü bir duruş sergilemesi ve yine uluslararası alanda da güçlü bir demokratik dayanışma sergilenmesi önemli ve gereklidir” dedi.

Dış politika yanlış 

Musul operasyonuna Türkiye’nin katılmak istemesini tutarsızlık olarak değerlendiren Demirtaş “Irak meclisinin ‘işgalci’ tanımlaması Suriye’nin ardından Türkiye’nin yine bir yanlış dış politikayla bir başka çıkmaza sokabileceğinin göstergesi. Türkiye sadece Irak’ta değil Suriye’de de işgalci durumdadır. Suriye ve Irak konusunda söz söylemesi gerekenler o ülkenin halklarıdır” şeklinde değerlendirdi.

HABER MERKEZİ

 

 

Axtamara Film Festivali’nde İran Sineması tartışıldı

Wan’da düzenlenen Axtamara Film Festivali 3. gününde devam ediyor. Festival kapsamında “Yakın Plan İran Sineması; Abbas Kiarostami” konulu panel düzenlendi.

Wan Büyükşehir Belediyesi ve Ortadoğu Sinema Akademisi’nin “Doğadan ses, tarihten ışık, yaşamdan hakikatle” sloganıyla düzenlediği Axtamara Van Film Festivali kapsamında “Yakın Plan İran Sineması; Abbas Kiarostami” konulu panel düzenlendi. Çok sayıda dinleyicinin katıldığı panele konuşmacı olarak İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanat Bölümü’nde sinema eğitimi veren Sabire Soytok ve geçtiğimiz temmuz ayında yaşamını yitiren İranlı ünlü yönetmen Abbas Kiarostami’nin yönetmenliğini yaptığı “Rüzgar Bizi Sürükleyecek” filminde başrol oynayan Behzad Dorani katıldı.

‘İran sineması Abbas Kiarostami sinemasıyla tanınmaya başlandı’

Panelde ilk olarak konuşan Behzad Dorani, Abbas Kiarostami’nin sinemasının İran sinemasında ayrı bir yeri olduğunu belirterek, Kiarostami’nin filmlerinin daha çok gerçeklik esas alınarak çekildiğini aktardı. İran sineması ve Kiarostami’nin çektiği filmlerin bambaşka temalar olduğunu, Kiarostami ile İran sineması tanınmaya başlandı diyen Doronî, “Abbas’ın sineması dünyada tanınmaya başlandığında İran’da da fark edildi ve büyük ilgi gördü. İran gençleri Abbas’ın sinemasına ilgi duymaya başladı. Abbas uluslararası sinema festivallere katılmasıyla birlikte sineması ilgi görmeye başladı” diye konuştu.

‘Kiarostami dünya sineması için de büyük bir kayıptı’

Ardından konuşan İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanat Bölümü’nde sinema eğitimi veren Sabire Soytok ise temmuz ayında dünya sinemasının en değerli isimlerinden biri olan Kiarostami’yi kaybettiklerini hatırlatarak, Kiarostami’nin sadece İran sineması için değil, dünya sineması için de büyük bir kayıp olduğunun altını çizdi. Yönetmen Kiarostami’nin çektiği filmlerin dünya sinemasına büyük katkılar sağladığını ve çektiği her filmle dünya sinemasında yeni adımlar atılabileceğini gösterdi diyen Soytok,”Abbas, 1980 yılında film çekmeye başlandığında Ortadoğu ve dünyada önemli bir sinemacı olduğunu kanıtlamış oldu. Bunun altında çok güçlü bir sanatçı kimlik var. Abbas, iyi bir ressam, iyi bir edebiyatçı ve iyi bir fotoğraf sanatçıydı. Yani çok kimlikli bir sanatçıydı” diye konuştu.
Panel, soru- cevap bölümüyle devam etti.

(sk-svd/cd)

Yüzyıl önce Ermeniler, şimdi Kürtler

SERHAT WELAT DAĞDELEN/SELMAN KELEŞ

Ermenilere dönük 100 yıl önce gerçekleştirilen soykırımı ve devam eden izlerini “Ötekiler/Yên Din” isimli belgesel filmiyle beyaz perdeye aktaran yönetmen Ayşe Polat, soykırımın günümüzde kentleri yerle bir edilen Kürtler üzerinden devam ettiğini söyledi.

Wan Büyükşehir Belediyesi ve Ortadoğu Sinema Akademisi’nin ortak düzenlediği 3’üncü Axtamara Van Film Festivali kapsamında gösterilen ve yönetmenliğini Ayşe Polat’ın yaptığı “Ötekiler/Yên Din” isimli belgesel film, toplumsal bir yara haline gelen yüzyıllık Ermeni soykırımına ışık tutuyor. Soykırımdan önce Ermenilerin yoğunlukta yaşadığı kentlerin başında gelen Wan’da geçen belgeselde, Ermenilerden kalma kültürel miraslar üzerinden başlayarak günümüze kadar sistematik bir şekilde devam eden soykırım perdeye aktarılmış. 100 yıl önce Ermeni halkına dönük gerçekleştirilen soykırımın izlerini anlatıldığı belgeseli anlatan Polat, günümüzde ise soykırımın Kürt halkına dönük yapıldığını ifade etti.

‘Büyük travmalara yok açan bir olayı kapatamazsınız’

Toplumsal sorunların kendisinde derin izler bıraktığını söyleyen Polat, toplumun ötekileri kılınan ve soykırıma maruz bırakılan Ermenilere yönelik belgesel film çekme fikrini ise şöyle açıkladı: “Bu topraklar üzerinde yaşanan soykırım ve katliamları her zaman araştırma içerisindeyim ve benim ilgimi çeken bir konu aynı zamanda. Ermenilerin yoğunlukta yaşadığı kentlerin başında ise Wan gelir. Burada Wan Kedisinde başlayarak bir belgesel çekmek istedim. Wan Kedisiyle başlayan Öteki/Yên Din belgeseli daha sonrasında ise Ermeni soykırımının anlatılmasıyla devam etmesi daha anlamlıydı. Çünkü kedi aynı zamanda Ermeniler içinde bir simgedir. Belgesel kapsamında bir Kürt, bir Ermeni ve bir Türk ailesiyle görüşmek istedim fakat buraya ilk gelişimde Ermeni aile bulamadık. 100 yıl önce yaşanan soykırım konuşulmamış ve hep sansürlenmiş. Uzun uğraşlar sonucunda bir aileye ulaştık. Büyük bir travmalara yol açan bir olay bu denli büyük bir tramvaya yol açan bir olayın üzerini kapatamazsınız.”

‘100 yıl önce yaşananlar elbet gün yüzüne çıkacaktır’

Sağlıklı bir toplumun için geçmişle yüzleşmek gerektiğine dikkat çeken Polat, “Ama sürekli geçmişten yüzleşmekten kaçınılmış. Burada da herkes konuşmak istiyor soykırıma ilişkin ama devlet baskısından dolayı halen bir çekimserlik var. Ne kadar baskı ve şiddet olursa olsun 100 yıl önce de yaşanan bir olay elbet bir gün yüzüne çıkacaktır. Uzun Ne kadar baskı olursa olsun insanlar bir gün yaşadığı bu olayı konuşacaktır ” diye konuştu.

‘Dün Ermeniler katledildi, bugün Kürtler’

Ermenilere 100 yıl önce yapılan soykırımın bugün Kürtler üzerinde devam ettiğine vurgu yapan Polat, “Şuan da Kürtler hem kültürel soykırım yaşıyor hem fiziki bir soykırım yaşıyor. Cizîr’de, Gever’de, Şirnex’te ve Sûr’da olanlar tamda bir katliam ve soykırımdır. Çok üzücü. 100 yıl önce olanlar şimdi de devam ediyor. Belgeselin kurgusunda olduğum dönemde soykırım saldırıları da başladı. İnanılmaz benzerlikler var. Dün Ermeniler katledildi bugün Kürtler. 100 yıl geçti sadece metotlar değişti sonuçta bir katliam yaşandı ve devam ediyor” ifadelerini kullandı.

‘Sinemada mağdur dilini bırakılması gerekir’

Kürt sineması üzerine düşen görev ise bu yaşanan katliamları yarın aktarmak olduğunu vurgulayan Polat, sinema ve belgesellerde mağdur dilini bırakılması gerektiğinin altını çizdi. Mağdur dilini ve bakış açısının değişmesinin Kürt sineması için şart olduğunu ifade eden Polat, şunları kaydetti: “Kürt tarihi son 40 yılda yaşanan savaş değil, daha uzun bir tarihi var. Mitolojisi, zengin bir kültür var. Son filmlerde çok politik ve son savaşı anlatan filmler var. Kültürü ve tarihi işlemek gerekiyor. Çünkü sinema sadece politikayı göstermek değildir. İnsanlar başka şeyler görmek istiyorlar. Sadece drama türünde anlatılmaktan ziyade başka bir boyutunu işlemek gerekir.”

(kk)

‘Kadınların sesi olmaya devam edeceğiz’

Kapatılan Hayatın Sesi ve İMC TV’ de yayınlanan “Mor Bülten” ile “Ekmek ve Gül ” adlı programları sunan kadın gazeteciler, kadınların sesi olmaya devam edeceklerini söyledi.

Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) İMC TV, Hayatın Sesi TV, TV 10 gibi birçok TV kanalının kapatılması kararına tepkiler sürerken, İMC TV’de yayınlanan ve Türkiye’de ilk kadın bülteni olan Mor Bülten ile Hayatın Sesi TV’de kadınların mücadelesine yer veren Ekmek ve Gül programı da ekranlara veda etmek zorunda kaldı. Bu programların sunuculuğunu ve editörlüğünü yapan kadın gazeteciler ise, kadınların sesini kısmak isteyenlere karşı mücadele etmeye devam edecekleri mesajı verdi.

İMC TV Mor Bülten Editörü Serpil Savumlu, Mor Bülten’in kadınlara ve LGBTİ’lere yönelik haber yaptığını hatırlattı. Savumlu, ” Mor Bülten, Ötekileştirilen, kapalı kapılar ardından şiddete maruz kalan, aynı zamanda fabrikada, işyerinde, tekstil atölyesinde üç kuruşa çalışmak zorunda kalan, hakları gasp edilen ‘camdan düştü öldü’ denilen ev işçisi kadınların sesiydi. Sokağa çıkma yasakları ile birlikte öldürülen ve sokakta 7 gün cenazesi bekletilen Taybet Ana’nın da sesiydi Mor Bülten” dedi.

‘İMC TV’nin kapatılması ile kadınların sesi kısılmak istendi’

Mor Bülten’in sadece haber yapan bir program olmadığını, aynı zamanda kadınlar arasındaki dayanışmayı güçlendiren yanının da olduğunu belirten Savumlu, “Türkiye’nin doğusundaki ve batısındaki kadınlar ile iletişimi, mücadeleyi birleştiren ve barış taleplerini bir araya getiren bir bültendi. İMC TV’nin kapatılması ile kadınların sesi kısılmak istendi” diyerek, iktidarların kadınların sesine tahammül etmediğini ifade etti.

‘Kadın örgütleri ile kampanya planlıyoruz’

Türkiye’de gazeteciliğin kendisinin bir mücadele alanı olmaya başladığını ifade eden Savumlu, “Mor Bülten’in geri gelmesi için, İMC TV ve onun gibi kanalların açılması, gerçeklerin susmaması için mücadele vereceğiz ve vazgeçmeyeceğiz. Mor Bülten’in devam etmesi ve toplumsal cinsiyete duyarlı haber yapılması için her koşul ve platformda bu mücadeleyi devam ettireceğiz” diyerek kadın örgütleri ile birlikte kampanyalar planladıklarını belirtti.

‘Ekmek ve Gül, büyük bir kadın kolektifi ile oluştu’

Hayatın Sesi TV’de Ekmek ve Gül programının sunucusu Sevda Karaca da, programın kadınların kendine hayatta bir yer açma mücadelesinin bir parçası olarak doğduğunu söyledi. Ekmek ve Gül fikrinin medyanın cinsiyetçiliğine karşı kadınların medyası olabilmek için geniş kadın kesimleriyle tartışarak ortaya çıktığını söyleyen Karaca, kadın programı diye adlandırılan gündüz kuşağı programlarının kalıplarına sığmayan, kendine özgü bir ses ve söz yaratabilme başarısı gösteren Ekmek ve Gül programının büyük bir kadın kolektifi ile oluştuğunu dile getirdi. Karaca, “Hayatı boyunca sözüne kıymet verilmemiş kadınların sözünün en kıymetlimiz olduğu, kadınlara söz düşmeyen memleket meselelerinde kadınların değiştirici gücüne sırtımızı yasladığımız bir birikim oldu Ekmek ve Gül” dedi.

‘Mühür vuran anlayış kadınların birikimini gasp etti’

Programın mahallede, sokakta, okulda, iş yerindeki kadınların hayatını değiştirmesine vesile olduğunu dile getiren Karaca, televizyonlara mühür vuran anlayışın kadınların birikimini gasp etmek olduğunu belirtti. Karaca, televizyonlarının kapatılmasına, “Bu gaspın en sembolik yanı da kadınların elleriyle hazırladıkları, işçi kadınların ‘Ekmek ve Gül mesaisi’ yaparak gönderdikleri, kadınların kendi ihtiyaçlarından kısarak biriktirdikleri parayla oluşturulan dekorumuza, malzemelerimize el koyup kadınlara her gün hakaretler yağdıran ilahiyatçılara program yaptıran, ‘en iyi kadının itaat eden kadın’ olduğunu her fırsatta dile getirenlerin sesi haline gelen TRT’ye devretmeleridir” sözleri ile tepki gösterdi. AKP iktidarının kadına yönelik politikasını da eleştiren Karaca, kadınlar üzerinde yaratılmak istenen tahribata karşı Ekmek ve Gül’ün bütün kadınları ilişkiyle bağlayan bir araç haline geldiğini söyleyerek, “Biz kadınların arasındaki duvarları yükseltenlere, o duvarları aşmak için kullandığımız merdivenlerin basamaklarını artırarak cevap vereceğiz” dedi.

‘Kadınlar yaşam mücadelesini sürdürdükçe…’

Bir televizyon programı olarak başlayan Ekmek ve Gül’ün her kesimden kadın muhabirler ağı ile birlikte büyük bir örgütlenme haline geldiğine dikkat çeken Karaca, kapatılan Hayatın Sesi Televizyonu ardından kadın mücadelesinin devamcısı olacaklarına ilişkin de şu mesajı verdi: “Biz, birbirinden umudu kesmenin salık verildiği karanlık günlerde bir arada olmanın, birbirinden haberdar olmanın, birbirine sahip çıkmanın ne anlama geldiğini, neyi değiştirdiğini gösteren bir şey başardık. Bu başarının arkasında kadınlar var. Kadınlar yaşam mücadelesini sürdürdükçe biz de o mücadelenin göstereni, kürsüsü olmanın bir yöntemini elbette bulacağız. Nasıl ki programı kadınlarla birlikte örgütlüyorsak, bundan sonra ne yapacağımızı da kadınlara danışarak, en iyi yolun hangisi olduğuna birlikte karar vererek ilerleyeceğiz. Ama ilerleyeceğiz. Durmayacağız. Bu gaspa sessiz kalmayacağız. Bir yol açacağız.”

(nd/za/cd)

Üniversitede ‘tek adam rejimi’ hayata geçirildi

Gümüşhane Üniversitesi, darbe girişiminin ardından görevden alınan dekanların yerine de fakülte dekanlıklarına da rektör Prof. Dr. İhsan Günaydın’ın atanmasıyla “tek adam rejimi” fiili olarak üniversitede hayata geçmiş oldu.

Darbe girişiminin ardından kamuda devreye konulan “cadı avı” operasyonlarının geldiği boyut, ülkeyle birlikte üniversitelerin de “tek adam rejimine” doğru gittiği gözler önüne serdi. Gümüşhane Üniversitesi’nde darbe girişiminin ardından onlarca akademisyen görevden alınırken, çeşitli fakültelerin dekanları da bu isimler arasında yer aldı. Dekanların koltuğunun boşalmasının ardından Mühendislik ve Doğan Bilimleri Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Turizm Fakültesi, İlahiyat Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi ve İletişim Fakültesi dekanlıklarına vekalaten atanan isim bir skandal oldu. Üniversite Rektörü Prof. Dr. İhsan Günaydın, aynı zamanda söz konusu 7 fakültenin de dekanı olarak görevlendirildi.

Yönetim kurulunun 11 üyeliğinin 8’inde aynı isim

Böylelikle üniversitenin rektörü Günaydın ile birlikte 11 kişiden oluşan yönetim kurulunun 8 üyeliğini de Günaydın yürütmeye başladı. Üniversitenin internet sitesindeki yönetim kurulu albümüne de yansıyan bu durum üniversite yönetiminin de ne kadar özerk olduğunu tartışmaya açtı.

(hd/cd)
 

‘Her Yıl 15 Milyon Kız 18 Yaşına Gelmeden Evleniyor’

Save The Children, yani “Çocukları Koruyun” bir yardım kuruluşu ve bu kuruluşun başındaki isim Carolyn Miles’a göre çocuk evlilikleri çok büyük bir sorun.

Miles, “Her 7 saniyede bir, 15 yaş altında bir kız evlendiriliyor. Bu yaşta evlenen kız okulu terkediyor, 13 ya da 24 yaşına gelmeden çocuk sahibi oluyor. Bu yaşta annelik çok tehlikeli. Genç yaşta anne olanlar arasında ölüm oranları daha fazla. Genç annelerin çocuklarında da ölüm oranı yüksek” diyerek sorunun büyüklüğünü açıklıyor.

Kız çocukları için en iyi ve en kötü ülkeler de sıralanmış. Miles’a göre İskandinav ülkeleri kız çocukları için en iyi ülkeler. Çünkü bu ülkelerde, Hollanda ve Belçika geliyor. Bu ülkelerde çocuk yaşta evlilik, erken hamilelik ve anneler arasında ölüm oranları çok düşük. Neredeyse bütün kız çocukları orta okulu bitiriyor ve eğitimine devam ediyor. Kız çocukları için en iyi ülkeler sıralamasının İsveç, Finlandiya, Norveç, Hollanda ve Belçika olduğunu belirten Miles, ”Bu ülkelerin hükümetlerinde de kadın temsilci oranı da çok yüksek, ki bu da kadınların lehine politikalar üretilmesine yardımcı oluyor” diyor.

144 ülke arasında kızların en iyi yaşadığı ülkeler sıralamasında Amerika 32’nci sırada.

Ancak kızlar için koşulların en kötü olduğu Nijer, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Mali ve Somali gibi ülkelerin büyük çoğunluğu Afrika kıtasında yer alıyor. İç çatışmalar ve ya iç savaşın olduğu ülkeler özellikle kızlar için tehlikeli bir durum oluşturuyor.

Dünyanın en yeni ülkesi Güney Sudan ise 132’inci sırada.

Türkiye de, 144 ülkenin yer aldığı listede 55’inci sırada yer alıyor.

Listenin son 38 sırasında sadece üç ülke Afrika’dan değil. Bunlar da Afganistan, Bangladeş ve Yemen. Bu ülkelerde de ya çatışmalar var, ya da çok yoksullar.

Save the Children’ın şefi, çocuk evliliklerinin aileler tarafından görücü usulüyle ayarlandığını söylüyor.

Carolyn Miles, bu duruma karşı ülkelerle işbirliği yaparak, kız çocukları için daha güvenli bir ortam yaratmaya çalışıyor.

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir ilerleme amaçlarından biri 2030 yılına kadar çocuk evliliklerini sona erdirmek.

Save the Children ise, eğer bu eğilim devam ederse 2030’da çocuk evliliklerin 700 milyondan 950 milyona çıkacağı uyarısında bulundu.

Terör zanlısının Türkiye bağlantısı ortaya çıktı

Önerdiğimiz linkler Maaßen: Berlin’deki havaalanlarına saldırı planlamıştı

Leipzig’te gözaltına alınan terör şüphelisinin Berlin’deki havaalanlarına saldırı planı içinde olduğu bildirildi. (11.10.2016)

Die Welt gazetesi konuyla ilgili haberinde 22 yaşındaki terör şüphelisinin ilkbaharda Almanya’dan Türkiye’ye gittiğini yazdı. Habere göre IŞİD ile ilişkileri olduğu tahmin edilen El Bekir, ağustos ayı sonunda Almanya’ya geri döndü.

Haberde Saksonya eyaletinde kendisine bir ev arayan zanlının diğer sığınmacı Suriyelilerden yardım istediği ifade ediliyor. El Bekir’in üzerinde büyük miktarda Amerikan Doları banknotları bulunması ve kendisine yalnız oturacağı bir ev araması yardım istediği sığınmacılarda şüphe uyandırdığı kaydedildi.

Die Welt haberini soruşturma makamlarından aldığı bilgilere dayandırdı. Habere göre Alman soruşturma makamları şahsın Türkiye’de kaldığı sırada ne yaptığı sorusuna odaklandı. Cabir El Bekir’in Türkiye üzerinden Suriye’ye geçip geçmediği ve burada terör saldırısı düzenlemek için bir eğitim alıp almadığı aydınlatılmaya çalışılıyor.

Hafta sonu yakalanmıştı

Alman polisi cumartesi günü Chemnitz kentindeki bir binada El Bekir’in izine ulaşmıştı. Zanlının kaldığı dairede 1,5 kilogram ağırlığında patlayıcı, fitiller ve metal parçaları ele geçirilmişti. Chemnitz’de polisin elinden kaçmayı başaran zanlı, Leipzig’de kaldığı evde üç Suriyeli tarafından yakalanarak polise teslim edilmişti.

Alman iç istihbarat servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı, Cabir El Bekir’i eylül ayı ortalarından beri izliyor. İstihbaratın elindeki bilgilere göre El Bekir IŞİD adına ulaşım altyapısına yönelik bir saldırı hazırlığı içindeydi. Anayasayı Koruma Teşkilatı El Bekir’in Berlin’deki bir havalimanına yönelik saldırı planladığı kanaatinde.

©Deutsche Welle Türkçe

dpa/EC/HS

Eyüp Burç: İzleyici haber alma hakkına sahip çıkmalı

DİLAN ALMAZ

İMC TV Genel Koordinatörü Eyüp Burç kendi kanallarıyla birlikte 23 medya kuruluşunun kapatıldığını hatırlatarak, “Bu darbeden sonra ortaya çıkan yeni durumun bir sonucu olarak görüyorum. Yani darbeyi bir kurumsallaşma ve demokratikleşme ile ilerlemek yerine otoriter bir rejimin inşasıyla çözüm önlenmeye çalışılıyor” dedi.

OHAL ilanı ile birlikte KHK’lara dayanan Hükümet en son 12 TV ve 11 radyoyu daha kapatmıştı. Geçmiş yıllarda ve yakın zamanda Kürd basınına ve darbeci Gülen Cemaati’ne yönelik olduğu iddia edilen kapatma, el koyma ve gözaltıların artık tüm muhalif kesimleri hedeflediği belirtiliyor.

Kapatılan televizyon ve radyolara ilişkin BasHaber’e değerlendirmelerde bulunan İMC TV Genel Koordinatörü Eyüp Burç, otoriter bir rejim ilan edilmek istendiğini belirterek “ Bu kapatılan radyo ve televizyonların temel özelliği HDP bileşenlerine yakın kesimler olmasıdır. İMC biraz kendisini bağımsız olarak tarif ediyor ama görünen o ki kamuoyundaki algısı da HDP bileşenlerine yakın medya kuruluşları olarak görülüyor. Devletin de algısının bu olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kendimizi mesela İMC olarak hakikaten kendimizi bağımsız olarak tarif ediyorsak da devletin algısı bu. Bunları Kürdlerin demokratik haklarına, azınlıkların demokratik haklarına, işçilerin emekçilerin demokratik mesleki haklarına, demokratik çabaların önüne geçmek ve bu kesimleri baskılamaya yönelik yeni baskı sistemlerinin devreye sokulacağına yönelik bir işaret olarak görmek gerekiyor. Bu önümüzdeki günlerde daha şiddetli, daha baskıcı bir sistemin Kürdlere, Alevilere, sosyalist emekçi hakları savunan kesime yönelik uygulanacağını hatta başladığını dahi söylemek mümkün” ifadelerini kullandı.

‘İMC’ye yönelik iktidarın rahatsızlıkları vardı’

İlerleyen zamanlarda toplu gözaltılar, milletvekillerinin göz altına alınması gibi bir çoğu olayın yaşanabileceğine dikkat çeken Burç, hükümetin İMC’ye yönelik tavrının belli olduğunu söyledi. Burç, şöyle devam etti: “Biz zaten darbe öncesi de Türksat’tan çıkartılmıştık. İMC’ye yönelik mevcut iktidarın rahatsızlıkları vardı çünkü biz eleştirel bakıyorduk çünkü onların istediği sesten bir ses olamıyorduk. Yani basını tek sese dönüştürme çabasının dışında, ayrı kalıyorduk. Bizim yaptığımız haberlerden epey rahatsız oldular. Kürd illerinde yürüttükleri kötü, vahşiyane, yıkıcı savaş ve katliamlar özellikle İMC’de yapılan haberler onları rahatsız etti. Yani onlar teröre karşı savaştıklarını bütün bir medya ordusu olarak söylerken İMC bizatihi kendi pratiğinde sivil insanların hedef alındığını onlara ateş açıldığını, bizatihi kendi kameramanın vurulması ile ispatlaması çok rahatsız etti ve bizi Türksat’tan çıkarttılar. Biz de Hotbird’ de yayına başlamıştık. Bu da yetmedi onlar için ve oradan da bizim sesimizi kestiler.”

Darbe yasasına dayandırarak istedikleri yeri, istedikleri gazeteyi, televizyonu, şirketi kapatıp mallarına el koyabildiklerini söyleyen Eyüp, şu ifadeleri kullandı: “Başbakanlığa bağlı bir komisyon bu kararı alıyor. Bunları da biz biliyoruz ki tümüyle milli istihbaratın girdiği rapor üzerinden, yani bu kanalların rapor edilmesi ile orada karara bağlanmıştır. Bu kararın tebliğini RTÜK’e vermişler. Yani bizim yayınımızdan sorumlu olması gereken, hatta haklarımızı savunması gereken sözüm ona bağımsız bir resmi kuruluş olan RTÜK. Bizim para verdiğimiz bir kuruluş aynı zamanda. Gerektiğinde bizim haklarımızın da savunucusu olması gerekirken, bizim hakkımızıda onu by-passlayan, onun iradesini de hiçe sayan bir kurulun, bir komisyonun aldığı kararı bize tebliğ etmekle görevlendirilmiş. Yani böyle komik gerçekten hukuksuz, formel mantıkla bile bakıldığında bir tutarlılığı olmayan bir yapılanma bir uygulama ile karşı karşıyayız.”

‘İzleyici tepkisini dile getirmeli’

İzleyicilere çağrıda bulunan Burç, şöyle konuştu: “ İMC TV gerçekten de büyük bir izleyici kitlesine ulaştı. Biz kapatıldığımız günün bir gün öncesinde yani Türksat’tan çıkarıldığımız günün bir gün öncesinden Türkiye’de haber kanalları içinde birinci sıradaydı reytingimiz. Ve biz son yıllarda Türkiye’deki haber kanalları içerisinde ilk beşe giriyorduk. Yani bu şu anlama geliyor, İMC büyük izleyici kitlesi ve umut vermiş. Ve İMC Türkiye’de bir ihtiyaca karşılık geldiğini gösteriyor. Yani şimdi İMC kapatılarak sadece burada 150’ye yakın insanımız işsiz kalmıyor, sadece malzemelerine el konulmuyor, milyonlarca izleyicimizin haber alma hakkı ve kendi televizyonumu izleme hakkı ellerinden alınıyor. Bu büyük bir haksızlıktır dolayısıyla bu insanların mutlak şekilde tepkilerini dile getirmeleri bir şekilde ortaya koymaları gerekir. Bunun olması gerekiyor. Kendi haber alma haklarının engellenmesine tepki göstermeleri gerekiyor.”

(M.E)

BasHaber

Dersimli kadınlar Jara Gole Çetu’da çıralar yaktı

Dersim Belediyesi Kadın Meclisi, İmam Hüseyin’in Kerbela’da katledildiği Yass-ı Matem ayının 10’uncu günü dolayısıyla Gola Çetu’da niyaz dağıtıp, çılalar yaktı.

Etkinliğe, Dersim Belediye Eşbaşkanı Nurhayat Altun, belediyenin kadın çalışanları da dahil çok sayıda kadın katıldı.

Adakların adanmasının ardından Kerbela’da yaşamını yitirenler anısına Fidan Ana ağıt yaktı. Yakılan ağıdın ardından konuşma yapan Altun, bugünün Kerbala olayının en acı gününün, Hz. Hüseyin’in şehit düştüğü günün yıl dönümü olduğunu söyledi.

‘ZULME DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ’

Altun, şöyle konuştu: “Hüseyin’in şehit düştüğü gün biz Kızılbaş Aleviler için önemlidir. Teslim olmamıştır. Açlığa, susuzluğa dayanmıştır; Masumu Pakların ölümü gözünün önünde gerçekleşse de diz çökmemiştir. Biz böyle bir geleneğe sahip çıktığımız için bugün zulme karşı diz çökmeyeceğiz diyoruz. Onun için hiçbir haksızlığa boyun eğmeyeceğiz ve bütün haksızlıklar karşısında inancımız gereği mücadele edeceğiz. Şu an inanıyoruz ki, kendi inancını, kültürünü kendisi gibi yaşayamayan bir halk ancak bir başkası gibi yaşar. Biz Alevi Kızılbaşlar kendi inancımız ve kültürümüzün bin yıllardır yok sayılmasına rağmen, yaşadık, yaşattık ve yaşamaya devam edeceğiz.”

Bu inancı yaşatmak için Xızır’ın mekanında bir araya geldiklerini ifade eden Altun, “Bu inancı yaşatmak, var etmek ve gelecek kuşaklara aktarmak için Xızır’ın mekanında kadın bilincinin, kadın, inancının ayakta tutulduğu bir mekanda lokmalarımızı dağıttık, dualar ettik. Bu dualarımız gelecek günler açısından barışın, özgürlüğün, adaletin, haksızlığa karşı mücadelenin lokmaları olsun. Xızır yar, yardımcımız olsun, hak lokmalarımızı kabul eylesin” ifadelerini kullandı.

ANF