Ana Sayfa Blog Sayfa 6237

‘Laikliği kazanacağız’ çağrısının anlamı

Bugün Haziran günlerindeki muhalefetin, dayanışmanın ve bir aradalığın yaşatılmasının ve geleceğe taşınmasının gerçek ve tek bir zemini var: Laikliğin kazanılması mücadelesi. Halk sınıflarının mevzilerini korumak için mahallelerde, sokaklarda, işyerlerinde ve okullarda laiklik barikatını örmek zorundayız. Haziran Hareketi de bu noktada sorumluluğunu yerine getirmektedir. Son günlerde artan baskı ve gözaltılar, memleketin bugünü ve yarını için sorumluluk alanlara göz dağı niteliğindedir. Dolayısıyla, laikliğin kazanılması mücadelesi, memleket için sorumluluk almak, omuz omuza ve yanyana durmakla eşanlamlıdır.

“Laikliği kazanacağız” çağrısı, “egemenliğin beşerileşme” çağrısıdır. Egemenliğin yurttaşlara ait kılınmasının en önemli adımıdır. Yurttaşlar var olacaksa, yurttaşların birlikte yaşamalarının koşulları var olacaksa, bu varoluş ancak laiklikle mümkündür. Yerçekiminden, oksijenden vazgeçemeyeceğimiz gibi laiklikten de vazgeçemeyiz.
“Laikliği kazanacağız” çağrısı, kapitalizmin neoliberal aşamasına karşı ve emperyalizme karşı mücadele ile birlikte anlam kazanır. Emekçileri yalnızlaştıran, öleleştiren, yoksullaştıran ve “cemaat” ağlarının tuzağına düşüren neoliberalizmle ve siyasal İslam’ın örgütlenmesinde payı olan emperyalizmle mücadele, laikliği kazanmanın ayrılmaz parçalarıdır.

“Laikliği kazanacağız” çağrısı halkın çağrısıdır. Diğer bir deyişle, bugün laiklik mücadelesinin öznesi emekçi halk sınıflarıdır. Gündelik yaşamın her alanına derinden müdahale eden dinciliğin, muhafazakârlığın ve gericiliğin karşısında hiçbir kurumsal ve yasal fren kalmamıştır. Diğer bir deyişle, laiklik savunusu ancak solun yeniden bir halk hareketi olarak örgütlenmesi ile mümkündür.

Laiklik, Türkiye’de sol/sosyalist hareketin ve sol aydınlanmacı birikimin pusulasıdır, eksenidir ve parolasıdır. CHP ve HDP gibi muhalefet partileri, dönem, dönem, konjonktürel olarak laikliği siyasetin merkezine almıyorlar ve doğrudan gündem maddesi yapmıyorlar. Hatta dönem dönem dini referansları kullanmaktan imtina etmiyorlar. Laiklik gündemini en sıkı sahiplenen hat, sol/sosyalist birikimdir.

“Laikliği kazanacağız'” çağrısı, sol liberal düşünce artıklarını/kalıntılarını temizlemek ve solun bir halk hareketi olarak yeniden inşa mücadelesine güvenle girmektir. Sol liberalizmin dolaşıma soktuğu dinsel mağduriyet söylemi, çok kültür ve çok kimlik muhabbeti, laikliği baskıcı bir tutum olarak betimlemeyi başarmıştı. Artık bütünüyle inandık ki laiklik olmadan hiçbir çoğulculuk türü tasavvur edilemez. Haziran Hareketi, laiklik konusunda sosyalist solun endişeli ve gönülsüz tavrını ortadan kaldırmıştır. Hâlâ laiklik savunusunu baskıcı, “beyaz Türklerin” yaşam alanlarını savunduğu, “endişeli modernlerin” sahiplendiği ve halktan kopuk bir siyaset olarak görenlere ise Haziran günlerinden bir ifadeyle cevap verelim: #direngerçek

“Laikliği kazanacağız” çağrısı tüm memleket sathında örülmesi gereken bir çağrıdır. Birkaç şehirde, birkaç meydanda ve birkaç mitingde değil, tüm yerelliklerde ve hayatın içinde sürekli yer almalıdır. Bu noktada, Haziran Meclisleri önemlidir. Tarihsel ve siyasal anlamda, gerçeğin tüm çıplaklığı ile gün yüzüne çıktığı anlarda (kriz anları ve devrimci durumlar) toplumsal olarak alttaki kesimler (zanaatkarlar, işçiler, emekçi halk kesimleri) komite, konsey ve Sovyet tarzı örgütlenmelerle siyasallaşmayı amaçlamışlardır. Tarihsel süreçte, halk mücadelesi ve direnişi, kendi içinden demokratik bir özyönetimin tabanını oluşturan, kendi özlemlerini dile getirebilecekleri örgütsel yapılar çıkarmıştır. Dolayısıyla, bugün, diğer bir deyişle, OHAL koşullarında laikliği savunabilmek için burjuva parlamenter sistemin içinde sıkışıp kalmadan siyaset yapabilmeleri ile mümkündür. Haziran Meclisleri, Haziran Direnişi günlerinde doğrudan demokrasinin agoraları olarak ortaya çıktı ve bu tip siyaseti mümkün kılan yegane yapılardır.

Haziran Meclislerinde siyaset örerken Hazirancılar, “gerçekleri görmüyorsunuz, sandığı görmüyorsunuz” eleştirileriyle suçlandığında kapitalist, emperyalist ve gerici bir sert çekirdeğe karşı birleşik halk mücadelesini ve direnişini yükseltmeyi amaç edindi ve bunu gerçek mücadele olarak gördü. OHAL koşullarında bugün, Haziran Meclisleri ile halk, Haziran günlerinin öncesindeki gibi hazırlıksız, dağınık ve örgütsüz değildir.

“Laikliği kazanacağız” diyen Hazirancılar, 14 yıllık iktidarları sürecinde hiçbir zaman siyasal iktidarla müzakere etmediler. Onları askeri vesayeti, ceberut devleti ortadan kaldıracak “demokratik” güçler olarak görmediler. Dolayısıyla, kanmadılar, kandırılmadılar, kandırmadılar. Antiemperyalist, antikapitalist ve tam bağımsız bir ülke için mücadeleden ve bağımsız siyasal mücadele hattından hiç vazgeçmediler. Gençlerin Deniz’lerin anmasında kaldırdıkları pankarttaki şu sözü gördüler: “Sayenizde Gençlik Hiç Aldanmadı!” Ve tekrarladılar: “Sayenizde Hiç Aldanmadık!”

Son söz olarak, Haziran Meclislerinin çağrısını sizlerle paylaşmak isterim: “Umudunu, inadını, sorumluluğu al da gel! Gel çünkü birbirimize ihtiyacımız var!”

Kadınlar: Katliamlara karşı toyekun direneceğiz

Kadınlar, kadın katliamlarına dikkat çekerek, savaşa, nefret cinayetlerine, taciz, teceüze karşı yaşamı ve barışı sonuna kadar savunarak topyekun direneceklerini vurguladı.

Sosyalist Kadın Meclislerinin (SKM), Yeryüzü Kadınları, HDP’li kadınların da aralarında bulunduğu inisiyatif tarafından her ayın 11’nde kadın katliamlarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen etkinlikler çerçevesinde kadınlar Yüksel Caddesinde oturma eylemi düzenledi. Eylemde kadınlar katledilen kadınların fotoğraflarının olduğu dövizler taşındı. Sık sık, “Erkek adalet değil gerçek adelet istiyoruz”, “Jin Jiyan Azadi” sloganları atıldı ve “Yaşamak istiyoruz” pankartı açıldı.

‘Devlet tacizi ve şiddeti meşurlaştırıyor’

Açıklamayı okuyan SKM’den Didar Gül, kadınlar olarak tüm katliamlara karşı alanlarda olduklarını belirti. Gül, “Her 11’de katledilen kadınların isyanını taşıyarak alanlara çıktık. Kadına yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Şort giydiği için bir kadın darp edilirken, kadın katillerini tecavüzcü tacizci zihniyeti koruyan erkek devlet ‘açık giyinen kadını görünce mırıldanabilirsin’ diyerek yine tacizi, şiddeti meşrulaştırıyor” dedi.

‘Topyekun direneceğiz’

“Katledilen her kadının çığlığı olmak için alanlardayız” diyen Gül, yalnız olmadıklarını ve mücadele etmek için topyekün direneceklerini söyledi. Gül, “Bugün 11 Ekim dün 10 Ekim Ankara katliamını yıldönümüydü. Tam bir yıl önce barış diye halaya duranlarımız katledildi. Erkek devlet şiddeti DAİŞ işbirliğiyle bizi Suruç’ta, Amed’de, Antep’te, havaalanında, Sultanahmet’te Taksim’de olduğu gibi Ankara’da katletti” şeklinde konuştu.

Açıklamada 10 Ekim katliamında yaşamını yitiren kadınlarını isimlerini okunarak yoklama yapıldı.

Açıklama zılgıt ve sloganlarla devam etti.

(as/kk)

Paris-Moskova Krizi Derinleşiyor

Fransa’nın Halep için BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu karar tasarısını veto eden Rusya ile Fransa arasında patlak veren diplomatik kriz derinleşiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Paris ile Moskova arasında yaşanan diplomatik krizin ardından Paris gezisini erteledi.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in, aylar öncesinden belirlenen Paris programı çerçevesinde Ortodoks Katedrali ve Kültür Merkezi açılışına katılması ve Suriye konusunda konuşmak üzere Elysee Sarayı’nda Hollande ile bir araya gelmesi bekleniyordu.

Ancak, geçtiğimiz Cumartesi günü toplanan BM Güvenlik Konseyi’nde, Fransa’nın “Halep’te bombardımanların durdurulması ve ‘’no-bombing zone’’ yani bombalanması yasak güvenli bölge kurulmasını öngören karar tasarısını Rusya’nın veto etmesi ziyareti belirsizliğe itti.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Rusya’nın vetosunun ardından, “Rusya’nın Suriye’deki tutumu nedeniyle, şimdi Putin ile görüşüp görüşmemem gerektiği sorusunu kendime soruyorum. Halep’teki savaş suçlarından sonra bu görüşme gerçekten faydalı mı, gerekli mi? Eğer kendisini kabul edersem Putin’e, bu vetonun Rusya’nın imajı açısından çok kötü olduğunu ve kabul edilebilir bir girişim olmadığını söyleyeceğim” sözleri Moskova’yı öfkelendirdi.

Hollande’ın, Rusya’nın desteklediği Suriye ordusu tarafından Halep’teki hastanelerin bombalanmasının “bir savaş suçu” olduğunu belirterek “Sorumluların Uluslararası Ceza Mahkemesi dahil, her platformda hesap vermesi gerektiğini” söylemesi krizi daha da tırmandırdı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan, “BM Konseyi’nin yetkisini suistimal eden bu girişim ve Fransa’nın tasarısına ön ayak olanlar, uluslararası terörizmin de yardımıyla, anayasal yoldan artık sabit hale gelen Suriye’de rejimi değiştirme isteklerini onaylar niteliktedir” şeklinde sert bir açıklama yapıldı.

Sonuçta Ukrayna ve Suriye krizinde kilit rol oynayan Rusya ile köprüleri atmayı göze alamayan Fransa, Putin’in gezisini, “yalnızca Suriye konusunda görüşmek üzere Elysee’de dar kapsamlı çalışma toplantısı” seviyesine indirerek topu Moskova’ya attı. Bunun üzerine Kremlin Sarayı, Paris ile temasa geçerek ziyareti ertelediğini bildirdi.

“Rusya müttefikimizdir, düşmanımız değil”

Fransız Dışişleri Bakanı Jean Marc Ayrault, ilişkilerde gelinen durumu “Ne kopma, ne gönül alma” şeklinde özetleyerek, “Yaşanan krize rağmen, Rusya müttefikimizdir, düşmanımız değil” diye konuşarak tansiyonu düşürmeye çalıştı. Her iki ülke yeni bir tarih belirlenmesi için çalışmalarını sürdürüyor.

Rusya, Suriye krizinin patlak verdiği 2011 yılından bu yana, beşinci kez, Esad rejimini cezalandıran karar tasarısını veto etti.

Putin en son Kasım 2015’te, tüm dünya liderlerini bir araya getiren BM Dünya İklim Anlaşması COP 21 zirvesine katılmak için Paris’e gelmişti.

Kürt Siyasilere Operasyon

Diyarbakır ve Bitlis’te DBP ve HDP yöneticilerine yönelik başlatılan operasyonlarda 55 kişi gözaltına alındı. Operasyonu protesto etmek isteyen milletvekili ve belediye başkanları DBP binası önünde oturma eylemi yaptı.

Operasyon sabaha karşı başlatıldı. Diyarbakır merkez ve ilçelerinde başlayan operasyonda, Halkların Demokratik Partisi ve Demokratik Bölgeler Partisi mensuplarının evlerine eş zamanlı baskın yapıldı.

Operasyonda DBP İl Eşbaşkanı Hafize İpek, HDP il eşbaşkanları Cebbar Leygara ve Gülşen Özbek’in de aralında bulunduğu 12 ilçe yöneticisi gözaltına alındı. Bitlis’te de yapılan operasyonda bazı partililer gözaltına alındı. Gün boyu süren operasyonlarda 55 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. Şüphelilerin 5 gün avukatlarıyla görüştürülmeyeceği öğrenildi.

Operasyonu protesto etmek amacıyla DBP ve HDP’li milletvekili ve belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu partililer, basın açıklaması yapmak istedi. Ancak polis izin vermedi. Bunun üzerine grup DBP binası önünde oturma eylemi yaptı. Ağızlarını elleriyle kapatarak 15 dakika oturan grup daha sonra parti binasına geçti.

Burada bir basın açıklaması yapan HDP Milletvekili Sibel Yiğitalp, operasyona tepki gösterdi. Yiğitalp, “Bizim bugün içinde 60 tane il başkanımız ilçe başkanlarımız demokratik siyasetin temsilcileri yasal legal bir partinin temsilcileri gözaltına alınıyor. Onları tutuklamayı kendilerine hak görüyorlar ama itirazımızı kendilerince yasaklıyorlar. Peki biz bunun karşısında yılacak mıyız? Yılmayacağız. 2009’ta 5 bin 10 bin insan KCK’den tutuklandı. Ne yaptılar? Bununla yok edemeyeceklerini anladılar. Yani şu demek istiyorum, yıllardır güvenlik politikaları ile Kürt sorunun siyasal sorun olarak görmeyen, kriminalize eden tehdit ve güvenlik politikalarıyla çözmeye çalışan akılları biz çok gördük. Bu akıl 70 bin insanın hayatına mal oldu. Bu akıl ülke ekonomisinin dibine vurmasını neden oldu” dedi.

Daha sonra söz alan HDP Milletvekili Ziya Pir ise gözaltına alınanlar bırakılana kadar oturma eylemi yapacaklarını söyledi.

Öte yandan operasyona bir tepki de HDP’den geldi. Yapılan yazılı açıklamada, operasyonla siyaset alanının daraltıldığı belirtilerek, “Demokratik siyaset yollarının tıkanması ve kullanılamaz hale getirilmesi yakın tarihimizin hiçbir döneminde sorunlarımızı çözmemiş, büyütmüştür. İzlenen bu politikalarla Türkiye adım adım daha büyük hukuksuzluklara, evrensel insan hakları ihlallerine, demokratik hukuk ilkelerinden ve imzalanmış olan uluslararası demokratik sözleşmelerden uzaklaşmaya yöneliyor. Bu hukuksuz davranışlara, zulme ve baskılara derhal son verilmesini talep ediyor; hükümete, gözaltı ve tutuklamaları durdurun, mesnetsiz ve uydurma gerekçelerle, intikam duygusuyla gözaltına aldığınız veya tutukladığınız insanları serbest bırakın diyoruz” denildi.

Boko Haram’ı sevmiş kadınlar

Birkaç düzine kadın bir nim ağacının gölgesinde hasırların üstünde oturuyor. Kınalı elleriyle özenle hazırlanmış desenleri işlerken, kıkırtıları tozlu ve kirli havada yükseliyor.

Kadınların bazıları çarşaf; diğerleri türban ve uzun eteklerle kısa kollu bluz giyiyor. Çocuklarını, saçlarını ve akşam ne yemek pişireceklerini konuşuyorlar. Bir süre sonra, sohbet kocalarına dönüyor.

“Ah, kocacım, onu çok seviyorum” diyor Emire (Emir’in eşi) Aisha. 25 yaşındaki Aisha gülerek gösterişli saçlarını arkaya doğru atıyor. Neredeyse yere kadar sarkan şalında, emire ya da prenses soyluluğu var. “Kocam bana bu yüzüğü verdi,” diyor omuzlarını sallayarak. “Kocam bir Arap. Yakışıklı ve bana daima para verir.” Kadınlar sessiz bir hayranlıkla ona bakıyor.

Sonra Havva konuşuyor. “Beni seviyordu, ben de onu. Birbirimizi sevdik.” 

14 yaşındaki Havva, yüzü kızararak gülümsüyor ve eteğinin kenarını kıvırıyor. Bir buçuk yıldır evli. Havva konuşurken 15 yaşındaki Iyeza-Kawu yere bakıyor. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu logosu dikilmiş lacivert bir türban takıyor. İki yıllık evliliğini “mutlu bir şey” olarak tanımlıyor ve kocasının kendisine 25 bin nairalık (80 dolar) çeyiz parası verdiğini söylüyor.

BOKO HARAM MİLİTANLARININ EŞLERİ

Başka bir Aisha daha var. 27 yaşında bir Kamerunlu. Erkek arkadaşı evli. Ama buna rağmen onunla kaçmak için anlaşmış. Çok seviyormuş. Kız ve erkek kardeşleri kabul etmemiş. Aisha, Nijerya sınırını geçerek onunla gizlice evlenmiş. Baskılı bluzu gebe karnını sarıyor. 

Uzun ve kesin hatlara sahip bir yüzü olan Zainab, kocasını yakışıklı, sessiz ve orta boyda birisi olarak tanımlıyor. “Bana çok iyi davranıyor ve beni seviyor” diyor. Zainab’ın 11 yaşında kızı Umi sözünü kesiyor: “Babam naziktir. O, aileme daima para verir.” 

Umi’nin yanakları karanlık mor bir eşarpla çevrelenmiş. Siyah göz boyası bulaşmış. Yukarı baktığında, güneş baş döndürücü kahve rengi tonlarda parlıyor. O, kocasının üçüncü eşi. Esther, 19 yaşında. Evlenmeden önce kocasını iyi tanıyordu. Kocası mahallede Kur’an’dan ezbere ayetler okuyarak yürürdü.

Ancak bu tipik manzaranın dışında bir hüzün ve belirsizlik var. Bu kadınlar haftalardır kocalarını görmüyor.

Emire Aisha, Havva, Iyeza-Kawu, Aisha, Zainab, Umi, Esther ve burada toplanan diğer kadınların hepsi Boko Haram üyeleri ile evli. Boko Haram, Nijerya hükümetiyle 7 yıldır süren bir savaş içerisinde.

KOCALARI KAÇTI, KADINLAR REHABİLİTE MERKEZİNE GETİRİLDİ

Kadınlar, kocaları ile Walasa’da yaşıyordu. Walasa, Nijerya-Kamerun sınırına yakın bir kasaba. Ancak mayıs ayında, Nijerya askerleri alanı temizledi. Boko Haram militanları, çocuklarını ve eşlerini bırakarak kaçtı. Iyeza-Kawu’nun eşi çarpışmada öldü. “Benim kocam bir terörist değildi” diyor, “Askerler onu öldürdü.” 

O ve diğer 33 kadın çocukları ile topluma yeniden kazandırılmak üzere rehabilite edildikleri ve psikolojik tedavi gördükleri Maiduguri’deki güvenli bir eve götürüldü. 

Vali Kashim Shettima “Kadınları zamanla aileleri ve akrabaları ile yeniden bir araya getireceğiz” dedi. Ama hamile olan bir kadın, çocuklarının babalarını göremeyeceklerinden endişe ettiğini ifade etti. Ve bazıları, çocukların babalarına ilişkin güzel anıları olduğunu söyledi. 

BOKO HARAM’A KATILINCA DEĞİŞTİ

23 yaşındaki diğer Aisha’nın ise aşık olup gizli bir şekilde evlendiği adamla ilgili mutlu hatıraları yok. Boko Haram’a katılmadan önce, onu koruyor ve çalışmasına izin veriyordu. Ancak daha sonra çalışmasını yasakladı ve duygusal olarak ondan uzaklaştı. Aisha, kocasının giderek gizemli hale geldiğini, bulunduğu yeri söylemeksizin günlerce ortadan kaybolduğunu söylüyor: “Onun Boko Haram üyesi olduğunu biliyorum.” 

Kocası, onu ailesiyle ilişkisini kesmeye zorladı. Evlilikten sonra Kamerun’daki ailesinden ayrıldı, Nijerya’nın kuzey doğusunda Boko Haram’ın yönetimini ele geçirdiği bölgeye taşındı.

Kocası Boko Haram’a katıldıktan sonra daha zengin olmasına rağmen yüksek rütbeli bir üye olmadığını söyledi. Bu nedenle, hayatı emirelerinkine benzemiyor. Öbür kadınlardan daha fazla konfora sahip olmasına rağmen kendisini bir tutsak gibi hissettiğini söylüyor. 

ÇOCUĞUMA BABASININ BİR TERÖRİST OLDUĞUNU ANLATACAĞIM

11’indeki Umi grubun en genci. Annesi Zainab’la birlikte güvenli bir evde. Başlangıçta, annesi, onun evlilik için çok küçük olduğunu düşünmüş. Ancak babası onu zorla iki eşi ile yaşayan bir Boko Haram üyesine vermiş. Walasa’da evlenmiş, ancak sonraki gün askerler gelmiş ve onu götürmüş. Kocasıyla yalnızca bir gün birlikte olmuş, buna rağmen hâlâ kocasına aşık olduğunu söylüyor.

Genelde kocalarını seviyorlar. Birkaç kadın ise kocalarına uzun zamandır aşık olmadıklarını anlatıyor. Aisha, ilk kez sevdiği erkeği unutmak istediğini söylüyor. Ancak, henüz doğmamış çocuğuna onu anlatacak: “Çocuğuma babasının bir terörist olduğunu anlatacağım. İyi bir adam değildi”. 

Şimdi tüm istediği, Kamerun’daki ailesine geri dönmek ve bebeğini doğurmak.

Havva, hayatından keyif aldığını söylüyor. O “nazik” ve “kibar” kocasını geride bıraktı. Şimdi, Boko Haram’a karşı savaşan erkeklerden birisiyle evlenmek istiyor.

SEVDİKLERİ ERKEKLERİN HATIRALARI

Emire Aisha zeki ve cesur olduğu için emirin dikkatini çektiğini söylüyor: “Çünkü eğitimli bir kızım. Diğer kızlar okula gitmez, bu nedenle onlar utangaç.” 

Boko Haram Batı tipi eğitime karşı olmasına rağmen, Batı okullarında eğitim aldığı için kocasının kendisini arzuladığını söylüyor. O, grup içinde biraz İngilizce konuşabilen tek kişi.

Kocası evlenmek istediğinde bir ay kadar düşünmüş. Onun varlıklı olduğuna inandığı için kabul etmiş. Çeyiz olarak kendisine para vermiş. “Benim kocam bir Boko Haram komutanı. O bir Eemir, bu benim bir emire olmamın nedeni” diyor: “Üç karısı vardı. Benimle evlendiğinde diğerlerinden boşandı, çünkü beni çok sevdi. Onun bebeği gibiydim.” (Aisha) bir emire olarak ayrıcalıklı bir hayat yaşamış.

Kocasına Sambisa ormanında katılmış. İddiaya göre burası Boko Haram’ın idare ettiği en büyük kamp. Emire orada yaklaşık üç yıl kalmış. Borno’nun kuzeydoğu yakasının güney bölümünde yaklaşık 40 bin mil karelik bir alana uzanan orman, Boko Haram isyanın en önemli alanı. Bir zamanlar filler ve leoparlar Sambisa’da gezerdi. Şimdi, Boko Haram üyeleri ve onların aileleri…

KAÇIRILAN KIZLARLA KARŞILAŞTI

Sambisa’da, kaçırılmış Chibok kızları ile karşılaştığını söylüyor. Kızlar, kuzeydoğu Nijerya’nın Chibok şehrindeki ortaokuldan iki yıl önce kaçırıldı. Boko Haram kaçırdığı yaklaşık 50 kız hakkında bir video yayımlamıştı. Boko Haram Lideri Abubakar Shekau ile de görüştüğünü söylüyor.

Kocasını hatırlarmış gibi dudaklarını büzüyor. Her hafta kendisine para verdiğini, onu takı, makyaj ve yeni elbise yağmuruna tuttuğunu aktarıyor. Sambisa’da hayat kendisi için ayrıcalıklıydı. Doktorları vardı. Pirinç, patates, Hindistan cevizi, fasulye, meyve suyu ve meyve stokları ile iyi beslendi. Bir emire olarak, diğer kadınlarla ilgilenmekle sorumluydu. Onlara yiyecek dağıttığını, arkadaş olduğunu, nasıl iyi bir Müslüman eş olacaklarını öğrettiğini söylüyor. Kadınların hepsi Kur’an dersi almış.

Kocası operasyona gittiğinde telefonla zaman geçiriyordu. Boka Haram üyelerinin eşlerinin çoğunun telefon kullanma izni yoktur, ancak emire, Sambisa’da yaşarken bir telefona sahipti ve internet kullanma hakkı vardı: “Facebook kullanıyordum. Ve hâlâ kullanıyorum. Facebook’tan benim ismime baktığında, orada beni en üste göreceksin. Orada en baştayım” 

GÖREVLİLER KADINLARDAN KORKUYOR

Devlet Acil Durum Yönetim Ajansından Sosyal Hizmet Görevlisi, NEEM Foundation isimli bir yerel sivil toplum örgütü ve Kadın İşleri Bakanlığı hafta boyunca sıra ile kadınlarla ilgilendi. Ana görevleri kadınları konuşturmak. Ancak bu kolay bir şey değil. Kadınlar uyanık, hikayelerini değiştiriyorlar. 

Bazen kocalarının Boko Haram üyesi olduğunu bilmediklerini söylüyorlar, başka zaman da bildiklerini kabul ediyorlar. Sosyal hizmet uzmanları da kadınlardan biraz korkuyor.

Boko Haram’ın hedefi olmaktan çekindiği için ismini vermek istemeyen bir sosyal hizmet görevlisi, “Bu kadınlar geldiğinde, Boko Haram üyelerinin bomba taşımak için kullanılan eşleri oldukları için onlardan korkuyorduk. İntihar saldırısı yapmak için bomba giyerler” diyor: “Biz de Boko Haram’ın Maiduguri’ye saldıracağını ve eşlerini güvenli evlerden almak için buraya geleceğini düşündük.”

“Kadınların çoğu cihadı destekliyor. Tanrının onlara cihat yapmak için yardım edeceğini söylüyorlar.” diyen Reuben Ibeshuwa oradaki tek klinik psikoloğu: “Kadınların bazıları katılaşmış. Kimse onları Boko Haram’a katılmak için baskı altına almadı. Onların ideolojilerine inandıkları için katıldılar. Eğer olanak sağlanırsa bazıları geri döner” diyor.

Hâlâ ölmüş kocasının yasını tutan Iyeza-Kawu ve Zainab, Boko Haram’ın sadece yanlış anlaşıldığı konusunda ısrarcı. “Boko Haram’ın bize anlattığı her şey doğru. Söylediklerinde hiçbir yanlış yok” diyor Zainab. Neden insanları öldürdükleri sorulduğunda ise homurdanıyor ya da başlarını çeviriyorlar.

İNTİHAR BOMBACISI KADINLAR

Sosyal hizmet görevlileri Boko Haram savaşçılarının eşleri ile etkileşim boyunca örgütün faaliyetleri hakkında daha fazla bilgi edindi. Birçok insan hakları örgütü Boko Haram savaşçılarının eşlerini, şiddet eylemleri için zorlandığını söylemesine rağmen, güvenli evlerdeki kadınlar kocalarının Tanrı için çalıştığını ve kendilerinden ne isterlerse yapacaklarını söylüyor. Birisi “İntihar bombacısı olabilirim. Bu normal” diyor.

Kadınlar, Nijerya’nın kuzeydoğu şehirlerinde intihar bombacılığı yapan 10 ila 12 yaşları arasındaki genç kızların, bir akrabasının ölümünün intikamını almak amacıyla büyük olasılıkla gönüllü olduğunu söylüyorlar. Ancak el Cezire’ye konuşan ve Boko Haram’a karşı savaşta da yer alan Çadlı bir görevli, genç kızları intihar saldırılarına nasıl ikna ettikleri hakkında Boko Haram üyeleri ile bir düzine ayrıntılı röportaj yaptı.

“Röportajlarda Boko Haram üyeleri ile görüştük. Bize, eğer Allah için intihar saldırısını gerçekleştirirlerse kadınlara cennete gideceklerini anlattıklarını söylediler. Kızlara ‘Kim cennete gitmek ister’ diye soruyorlar. Kızlara bombaları takacaklarını ve bunu yaptıklarında cennette buluşacaklarını anlatıyorlar. Böylece kızlar kendilerini patlatıyor. Erkeklerse kızların parçalara ayrılmasını seyrediyor ve sonra sıradaki kıza tuzak kurmak ve aynı şeyi yaptırmak için çalışıyorlar” diyor. 

‘YAPTIĞIM BÜTÜN BU KÖTÜ ŞEYLERDEN SONRA…’ 

Kadınlar gelecekte ne yapacaklarını bilmiyor. Hükümetin onları topluma yeniden kazandırma planına rağmen insanların çoğunun buna karşı olduğunu biliyorlar. 

“Ailem beni geri isteyecek mi? Yaptığım bütün bu kötü şeylerden sonra” diye soruyor Falta. Falta, diğer kadınlardan uzakta, yalnız oturuyor. Yüzünde derin kırışıklıklar var. 

Kadınlar, insanların onları topluma kazandırma planlarına karşı çıkışları konusunda haklılar. Çoğu, güvenli bir evin lüksü için güçlerinin yetmeyeceğini düşünüyor.

Ibeshuwa, binlerce yerinden edilmiş insan, kirli ve kalabalık kamplarda açlıktan ölür ve hasta olurken, Boko Haram üyelerinin eşlerinin konforlu bir eve konulmasının adil olmadığına inanıyor. Ibeshuwa, kadınlardan birisine kamplardan cep telefonu ile çektiği bir videoyu gösterdiğini söylüyor. Videoda düzinelerce insan bir kovadan su alabilmek için mücadele ediyor. “Onu Boko Haram eşlerinden birisine gösterdim ve bana ne anlattığını biliyor musun? Onlar bize katılsaydı, şimdiki gibi acı çekmeyeceklerdi. Boko Haram’a katılmalılar dedi”.

Abba Aji Kalli, çok sayıda Boko Haram militanıyla yüz yüze görüştü. Onlardan biri birkaç ay önce Maiduguri’daki evine saldırı girişiminde bulunmuş. Kalli, Birleşik Sivil Görev Gücü için çalışan bir eyalet koordinatörü. Birleşik Sivil Görev Gücü, Nijerya güvenlik güçleriyle birlikte Boko Haram’a karşı savaşan paramiliter bir grup. Kalli, kadınların “suçlu” olduklarını, bir evde değil tutuklu durumda olmaları gerektiğini söylüyor: “Kadınları toplum içinde serbest bırakacaklarsa, onları ceset torbası ile bırakmaları lazım, çünkü biz onları kesinlikle öldüreceğiz. Toplum onları öldürecek. Onlar topluma bırakılmadan önce en az beş ya da altı yıl tutuklu kalmalı. Çünkü babanı ya da anneni öldüren birisi serbest bırakılıyor. Hükümet, Boko Haram eşlerini serbest bırakmadan önce iki kez düşünmeli” dedi.

* El Cezire’den çeviren: Arif Koşar

 

Kolombiya hükümeti ELN ile de müzakerelere başlıyor

Kolombiya’da hükümet ile Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri’nden (FARC) sonraki en büyük silahlı örgüt olan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) arasındaki resmi barış görüşmelerinin bu ayın sonunda başlayacağı açıklandı. 
Görüşmeler Ekvador’un başkenti Quito’da, 27 Ekim’de başlayacak.
Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, iki tarafın da taleplerinde gerçekçi olması gerektiğini belirtti ve “Zaman en büyük düşmandır” dedi.
Santos, devlet ile ELN arasındaki gayriresmi müzakerelerin üç yıl önce başladığını söyledi.
Bu ilk dönem görüşmeleri Venezuela’da gerçekleştirilmişti.
Santos, örgütün yeni adam kaçırma eylemleri yapmayacağına dair söz verdiğini belirtirken ELN pazartesi günü elindeki bir rehineyi serbest bıraktı.
ELN, 1964 yılında, Kolombiya’daki toprakların ve zenginliklerin adaletsiz dağıtımına karşı mücadele iddiasıyla kurulmuştu.
2 Ekim’de, FARC’la varılan barış anlaşmanın oylandığı referandumda yüzde 50.2 oranında hayır sonucu çıkmıştı. Bu sonuca rağmen hükümet ve FARC, görüşmelerini sürdürüyor. (EVRENSEL DIŞ HABERLER)

Kılıçdaroğlu: Askerimiz Iraklıların güvenliği için Başika’da

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Meclis’teki grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

CHP grubuna seslenen Kılıçdaroğlu, ” ‘Köklerini kazıyacağız, yeni tedbirler alacağız’ deniyor. Ya arkadaş ne yapacaksınız bir an önce yapın. Kanun dediniz yetki verdik, Anayasa değişikliği gerekiyor dediniz, ona da izin verdik. Şehitlerin arkası neden kesilmiyor” diye konuştu.

Yaşananlara karşı hükümetin, “sesinizi çıkarmayın” dediğini ifade eden Kılıçdaroğlu, “Ülkemizde barış ve huzuru savunuyoruz, bunun olmasını istiyoruz. Teröre hep birlikte karşı çıkacağız, her ortamda lanetlememiz lazım. Yeri geldiğinde doğruları söylemekten kaçınmayacağız, yeri geldiğinde eleştirmekten de kaçınmayacağız” dedi. 

Kılıçdaroğlu, konuşmasında gazetecilere yönelik saldırıları da eleştirdi. Kılıçdaroğlu, bu konuda şunları söyledi: “Bu sabah saatlerinde bir gazetecinin evi basıldı. DHA’nın Tunceli’de görev yapan muhabiri. Bakın gerekçeyi okuyorum; ‘Toplantı, gösteri, eylem, yürüyüş gibi olayları haberleştirerek terör örgütünün propagandasını yapmak.’ Anlamak mümkün değil, gazetenin haber yapması ne zaman suç oldu? Öyle istiyorlar ki terör haberi yapılmasın. Bir haber yapmak ne zamandan beri terör örgütü propagandası oluyor. Teröristi yakalarsın, kimse bir şey demiyor ki buna. Ama bir gazetecinin tutuklanması bizim haber hakkımızın kısıtlanması demektir.” 

‘ANKARA’DA ÖNLEM ALMAYAN, HÜKÜMETİN KENDİSİ’

Ankara katliamına da dikkat çeken ve katliamda hayatını kaybedenlerin sayısının halen tam olarak bilinmediğine işaret eden Kılıçdaroğlu, “Garda önlem almayan dönemin hükümetiydi, bütün güvenlik raporları ortaya çıktı. O aileler tazminat davası açtıklarında bu davaların hepsini kazanabilirler, çünkü önlemi almayan hükümetin kendisi. Önlemi almayan hükümet, terörü gerçekleştiren terör örgütü IŞİD’in militanları. İslam’ı şiddetle tanımlatmaya başladı bunlar” sözleriyle hükümeti eleştirdi. 

‘ASKERLERİMİZ, IRAKLILARIN GÜVENLİĞİ İÇİN BAŞİKA’DA BULUNUYOR’

Musul konusunu da gündeme getiren ve Erdoğan’ı mezhepçilikle suçlayan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi: 

“Musul operasyonu başlayacak. Nedir Musul operasyonu? IŞİD bölgeden atıldıktan sonra yeni politikaların gündeme gelmesidir. Türkiye’nin bu noktada çok dikkatli bir dil kullanmalıdır. Ama Erdoğan, Dubai merkezli bir kanala verdiği röportajda mezhepçilik endeksli bir politika gündeme getirdi. Dış politika, iç politikadaki söylemleriniz kadar basit değildir. Ne dedi sonra Irak Başbakanı? İşgalci Türkler Irak’tan çekilsin…

Başika’da bizim askerlerimizin bulunması sıradan bir olay değildir, Iraklıların güvenliği için Başika’da bizim askerlerimiz bulunuyor.

Buradan size ulaşan bazı söylemlerin iticiliğine kapılıp, Başika’daki askerlerimizin topraklarınızı terk etmesini söylemeyin. Sorunlar çözüldükten sonra elbette ki askerlerimiz geri çekilecektir. IŞİD’in o bölgeden çıkmasını istiyoruz, kendi vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini de sağlamalıyız. Biz Irak halkıyla dost olmaya kararlıyız.

Dışişleri ile ilgili konuşması gereken biri varsa Dışişleri Bakanı’dır, o konuşmuyorsa Başbakan konuşur. Neden Cumhurbaşkanı konuşuyor? Enerji konferansı yapıyor, Başbakan yok ortada. İki tane resmi Başbakan var, biri fiili başbakan Binali Yıldırım, diğeri ‘gölge başbakan’ Berat Albayrak. Sayın Binali Yıldırım, koltuğunuzun hakkını verin ve yetkilerinizi başkalarıyla paylaşmayın. Aksi halde siz kan kaybediyorsunuz. Musul ile ilgili birinin konuşması gerekiyorsa, konuşacak kişi Dışişleri Bakanı’dır, Başbakan’dır, Cumhurbaşkanı değil.” 

Bu sözlerinin ardından “Bakın Türkiye ne ile anılıyor? Terör, darbe girişimi, tutuklu gazeteciler, ekonomik kriz” diyen Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin gün geçtikçe daha da kötü bir tabloya doğru gittiğini anlattı. (DİHA) 

Irak’tan ‘Sen benim kalitemde değilsin’ diyen Erdoğan’a yanıt: Ateşe benzin döktü

 

TSK birliklerinin Irak topraklarındaki Başika’dan çekilmesini isteyen Irak Başbakanı Haydar el İbadi’ye, “Sen benim muhatabım değilsin, seviyemde, kalitemde değilsin. Irak’tan senin bağırman çağırman bizim için hiç de önemli değil, biz bildiğimizi okuyacağız, bunu böyle bilesin. Musul operasyonuna da katılacağı” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Bağdat’tan yanıt geldi.

İbadi’nin sözcüsü Saad el Haditi, AFP’ye yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘ateşe benzin döktüğünü’ öne sürdü.

“Türkiye’den gelen açıklamaların, hukuk ve güvenlik meselesini kişisel probleme dönüştürdüğünü” ifade eden Haditi, “Anlaşılan Türkiye, Irak’la sorunun çözme konusunda ciddi değil” diye konuştu.

Erdoğan’dan İbadi’ye: Muhatabım değilsin, kalitemde değilsin, bildiğimizi okuyacağız

PSAKD “Alevilerin sesini, emeğin sesini, muhalefetin sesini susturamazsınız!”

SANSÜRE VE BASKILARA HAYIR!

Alevilerin sesi TV 10 ve emeğin sesi Hayat TV kapatılamaz, susturulamaz!

Yası Muharrem ayında Alevilerin, emekçilerin, ezilenlerin sesi olan TV’lerin kapatılması ikinci bir Kerbela’dır. Alevi toplumu olarak bu saldırıları kabul etmiyoruz.

Aralarında TV 10 ve Hayat TV’nin de bulunduğu çok sayıda kanalın yayını OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lere dayandırılarak kapatıldı. AKP-Saray ittifakının 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek OHAL ve KHK üzerinden muhalefeti susturmaya yönelik saldırılarının bir yenisini özgür basına saldırarak yapmaktadır. Bütün bu saldırılar da göstermektedir ki 15 Temmuz darbe girişimi fırsata çevrilerek bir karşı darbe, AKP-Saray darbesi yapılmaktadır.

Basında tek sesliliği yaratmaya dönük bu saldırılar AKP karşıtı muhalefeti susturmaya yöneliktir. Bu saldırı açıkça halkın haber alma hakkına yönelik bir saldırıdır. Bu saldırı düşünce ve ifade özgürlüğüne, basın özgürlüğüne yönelik bir saldırıdır. Tekçi, otoriter ve baskıcı anlayış her alanda hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. AKP’nin basına yönelik saldırı, baskısı ve hukuksuz uygulamaları ilk değildir. Bu saldırılar karşısında susmayacağız, yılmayacağız.

Barışın ve kardeşliği sesi olan, ezilenden yana, halkların ve emekçilerin sesi olan TV kanalları ve basın yalnız değildir.

Alevilerin sesi TV 10 yalnız değildir.

Emeğin sesi Hayat TV yalnız değildir.

 

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ

İslamcı-Kemalist ittifak!

Türkiye, Kemalizm’in “yenisine” evirilmiştir. 15 Temmuz ile birlikte Laik-Kemalist Cumhuriyete son verilmiştir. İslamcı-Kemalist faşist kliğin egemenliği üzerinden anlaşma sağlanmıştır. Gizli kapılar arkasında başlayan vals, Saray’daki biatle deklere edilmiş, köşkte devam etmiştir. Ulusalcı faşist kliğin temsilcileri de artık Erdoğan iktidarının neferleri haline gelmiştir.

İslamcı-Kemalist iktidarın hedefi de açıkça belirlenmiştir. Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere demokrasi güçleri tehdit ve saldırı altındadır. Alevilerin, Kürtlerin yok edilmesi üzerinde uzlaşan, savaş kliklerin ilk icraatı da Suriye’deki Kürt kazanımlarına saldırmak olmuştur.

Suriye’de zirve yapan IŞİD ortaklığı, uzun zamandır Türkiye içinde örgütlendirilmiştir. Erdoğan merkezli selefist anlayış, muhaliflerine karşı saldırıları IŞİD üzerinden geliştirmiştir. HDP ve demokrasi güçleri başta olmak üzere Avrupa’ya mesajlar IŞİD saldırıları üzerinden gönderilmiştir. Türkiye Cumhuriyet’inin paravan bir örgütü olarak, devletin illegal işlerini JİTEM, Hizbullah yerine IŞİD’e havale edilmiştir. En son bu ortaklığın bir ürünü olarak Antep’teki saldırı yaşanmıştır. Antep saldırısı biçim ve sonuçları itibariyle bir devlet saldırısı, Kürt düşmanlığı üzerine kurgulanmıştır. Tüm veriler, sonuçları itibariyle İslamcı-Kemalist ittifakın çıkarlarına olduğunu göstermektedir.

Diğer IŞİD saldırında olduğu gibi…

11 Mayıs 2013 Reyhanlı’ya bombalı saldırı,

20 Mart 2014 Niğde’de çatışması,

6 Ocak 2015 Sultanahmet’te bombalı saldırı,

18 Mayıs 2015 Adana ve Mersin’de HDP’ye bomba,

5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır mitingine bombalı saldırı,

20 Temmuz 2015 Kobani dayanışmacılarına yönelik, Suruç katliamı,

10 Ekim 2015 Barış Mitingi Ankara Gar saldırısı,

12 Ocak 2016 Sultanahmet saldırısı,

20 Mart 2016 İstanbul Sultanahmet saldırısı,

29 Haziran 2016 Atatürk Havalimanı saldırısı,

20 Ağustos 2016 Antep Kürtlerin düğününe saldırı,

Bu tablo IŞİD’in kimlere hizmet ettiğini göstermektedir. Emir komuta zincirini ele vermektedir. Erdoğan’ın hedefinde olanların, IŞİD’in de hedefinde olması tesadüf değildir. Bu ülkede her gün baştan aşağıya eylemler olmaktadır. Gösteriler olmaktadır. Her ne hikmetse hep saldırıya maruz kalanların demokrasi güçleri olmasını başkaca neyle izah edebiliriz.

Hedefte olanlar belidir. Hedefi gösterenlerde belidir.

Sonuçları itibariyle katliamların sorumluluğu saldırılardan nemalanan, siyasi, ekonomik rant elde eden iktidarın ve onun yeni ortaklarının üstündedir. Tarih bunu tüm detaylarıyla notlayacaktır.

Önümüzdeki günlerde yeni -İslamcı-Kemalist- ittifakın açık saldırıları devam edecektir.

Dönemin savaşının Aleviler üzerinden yürüyeceği açıktır. Laik-Kemalist kesim, İslamcı-Kemalizm’e dönüşmüştür. İslamcılar Kemalizm düşmanlığından, Kemalistler Laiklik iddialarından vazgeçmişlerdir.

Alevilere bu ittifak içerisinde yeri yoktur.

Onun içindir ki, dönemin en acil sorunu Alevilerin örgütlenmesi ve kendilerini bu saldırılara karşı koruyacak önlemleri almasından geçmektedir. Aması, fakatı, öncesi ve sonrası kalmamıştır. Alevi kurumlarının kendi aralarındaki farklılıkları tartışması, tartışmak suretiyle ayrıştırması, ayrılıkları derinleştirerek Alevileri güçten düşürmesi bu dönem için fazlaca lüks durmaktadır.

Sorunsallık ölüm kalım çizgisinde kapımızdadır. Bu sorumluluğu göstermeyen Alevi kurumları, başkanları, yöneticileri, dedeleri, pirleri, talipleri, yazarı, çizeri, sanatçısı hak divanında dara duramayacaklardır. Alevilerin en büyük tehditle karşı karşıya olduğu bir süreç içinden geçmekteyiz. Bunun bilinciyle, Hz. Zeynep’in laneti onların üstüne olsun ki; “zalimlerin zulmü varsa mazlumun ahı vardır”.

Yezit’in şatafatlı sarayından geriye bir mezar taşı dahi kalmamıştır.