Ana Sayfa Blog Sayfa 6240

Diyarbakır’da gazeteciler neden eylemde olduklarını anlattı

Kapatılan televizyonların Diyarbakır’daki çalışanlarının çağrısıyla başlatılan oturma eyleminde Periscope üzerinden canlı yayın yapılarak, neden eylemde oldukları anlatıldı.

Güneydoğu Gazeteciler Cemiyetinin (GGC) Sümerpark’taki bürosunda yapılan oturma eylemine, aralarında Hayatın Sesi TV, İMC TV, Van, Jiyan TV’den oluşan 16 kişi katılıyor. Zaman zaman sayı, kentteki diğer gazetecilerin de katılımıyla artış gösteriyor. Sık sık destek ziyaretlerinin yapıldığı oturma eyleminde konuşan gazeteciler, “Ekranlarımız karartılsa da bizler olanak yaratıp seslerimizi duyurmaya, haber vermeye devam edeceğiz” dediler. (Diyarbakır/EVRENSEL)

Çocuk evliliklerine karşı mücadele İran’a uzandı

Küçük yaşta evliliğe karşı aktif mücadele eden Van Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi (YAKA-KOOP) tarafından 3 yıl önce “Bu işyerinde 18 yaş altı gelin saçı taranmamaktadır” sloganıyla başlatılan proje İran’a kadar uzandı. Evlilik yaşının 15 olduğu İran’dan Van’a gelen 20 İranlı kuaför, YAKA-KOOP’la aldıkları toplantı sonrası ülkelerindeki küçük olan evlilik yaşı için mücadele edeceklerinin sözünü verdi. 

‘AFİŞLERİMİZ İRAN’DA ASILACAK’

İranlı kuaförlerin projeyi beğendiklerini ve İran’da o proje afişini dükkânlarına asacaklarını söyleyen YAKA-KOOP Başkanı Gülmay Gümüşhan, “İran’ın Tarhan, Urmiye, Tebriz, İsfahan ve Şiraz kentlerinden Van’a 20 kadın kuaför geldi. Biz de bunu duyduk ve bunun projemizin hayat bulması açısından önemli olduğunu düşünerek onlara projemizi anlatıp afişleri dağıttık. Onlar da projemizin çok anlamlı olduğunu söyleyerek, afişlerimizi işyerlerine asacaklarını söylediler” dedi.

İran’da çocuk evliliklerinin sıklıkla yaşandığına dikkat çeken Gümüşhan, “Görüştüğümüz kuaförler, İran’da da özellikle kırsal kesimde çocuk evliliklerine çok sık rastlanıldığını söyledi. O yüzden projemizin kesinlikle İran’da hayata geçirmenin önemli olduğunu söyleyerek, projemize destek olacaklar. Kuaförlerden biri çok küçük yaşta evlilik yaptığını söyleyerek, duygulandı ve projeyi destekleyeceğini söyledi. Olumlu sonuç almak bizi mutlu etti” diye konuştu.

‘PROJEMİZİ BÜYÜTMEKTE KARALIYIZ’

Çocuk evliliklerine karşı daha önce kentteki kuaförler ve otobüs duraklarında farkındalık yaratmak amaçlı birçok çalışma yaptıklarını belirten Gümüşhan, şöyle dedi: “Projemiz yayıldıkça amacına ulaşacaktır. Belki her yere ulaşma şansımız yok ama farklı şehirlerden projemiz için bizi arayanlar var. Proje birçok ilde hayat buldu. İstanbul, Ankara, Hakkâri, Antalya, İzmir’de olacak. Projemizin bir yerlere ulaşıyor olması bizi mutlu ediyor. Çünkü amacımız çocuk evliliklerinin önüne geçmek ve toplumda buna yönelik bir algı yaratmak.” (DİHA)
 

Amerikalılar İklim Değişikliği Konusunda Bölündü

Amerikalıların siyasetteki gibi düşünceleri iklim değişikliği konusunda da bölünmüş durumda.

Bu Pew Araştırma Merkezi’nce yapılan yeni bir anketin sonucu.

‘İklimin Siyaseti’ adlı çalışma, liberal Demokratlarla muhafazakar Cumhuriyetçilerin iklim üzerinde insan etkisi ve ne yapılmasına dair derin bölünmüşlüğü ortaya koyuyor.

En büyük ayrım ise Pew katılımcılara iklim uzmanlarına güvenip güvenmediklerini sorduklarında ortaya çıktı. Liberal Demokratların yüzde 70’i iklim uzmanlarına güvendiklerini söylerken, muhafazakar Cumhuriyetçilerin sadece yüzde 15’i iklim uzmanlarına güvendiklerini kaydetti.

Muhafazakar Cumhuriyetçilerin yüzde 16’sı bilim insanlarının çoğunun gezegen üzerinde insanların etkisinin bulunduğu düşüncesine destek verirken, liberal Demokratlarda bu oran yüzde 55.

Pew’den Cary Funk Amerika’nın Sesi’ne sonuçları değerlendirdi. Funk, dikkat çeken sonuçlardan birinin muhafazarkarların genelde bilim karşıtı olmadıkları sadece iklim değişikliğine karşı oldukları.

Çalışma, katılımcılara nerden bilgi aldıklarını sormadı ancak muhafazakar Cumhuriyetçilerin yüzde 72’sinin iklim değişikliği konusunda medyanın olayı büyüttüğü şeklindeki söylemlerini not etti. Liberal Demokratların yüzde 64’ü ise medyanın iklim değişikliği tehdidini yeterince ciddiye almadığı görüşünde.

Amerikalılar ne yapılması gerektiği konusunda ise hemfikir gibi. Amerikalıların çoğunluğu yüzde 89 ile yüzde 83’ü gibi biro ran rüzgar ve güneş enerjisine destek veriyor.

Funk’a göre bu Cumhuriyetçiler ve Demokratların enerji konularında genel bir zemin oluşturabileceğini gösteriyor.

Ama iş geleneksel formlara gelince, petrol, gaz, nükleer ve kömür gibi partizan bölünme yine ortaya çıkıyor. Funk, fosil yakıt enerji kaynakları ve nükleer enerji konularında daha fazla siyasi görüş farkı olduğunu belirtiyor. Hangi partiyi desteklerse desteklesin Amerikalıların çoğu yenilenebilir enerjiden yana.

Araştırmaya göre ev sahibi Amerikalıların yüzde 44’ü ya evlerine güneş enerjisi panelleri kurdu ya da kurmayı düşünüyor. Nedenleri de hem tasarruf hem de çevreye yardımcı olmak.

Pew araştırmasının sonuçlarından biri de Amerikalıların yüzde 75’inin günlük yaşamlarında çevreye yardımı düşünmesi.

İklim bilimcilerinin muhafazakarlar tarafından neden güven duyulmadığı belirsiz ve araştırma iklim değişikliğinin siyasileşmesinin insanların düşüncelerini nasıl etkilediğini incelemedi.

Fakat, Cumhuriyetçi ya da Demokrat Başkan adayı ulusal tartışma programında iklim değişikliği ile ilgili konuşursa konuya kendisini yakın gören Amerikalılar aynı noktaya gelebilir.

Ancak araştırma şunu gösteriyor ki iklim değişikliği konusunda siyasi duruş farklılıklarına rağmen ve muhafazakar Cumhuriyetçilerin büyük çoğunluğu insanların problemin bir parçası olduğuna inanmasa da, kamuoyu daha fazla yenilenebilir enerji görmek istiyor.

ABD’de Seçim Yılında İstihdam Beklentileri Düşük

İktisatçılar, başkanlık seçiminin sonucunun Amerikan ekonomisine zarar verebileceği öngörüsünde bulunuyor. İş piyasasındaki kazanımlara rağmen istihdamın son aylardaki ivmesini yitirdiği ve ücretlerin sabitlendiği gözleniyor. Uzmanlar, başkanlık seçimine iki ay kala işverenlerin ekonomik gidişat netleşinceye kadar yeni eleman alma konusunda isteksiz olduğunu söylüyor.

İş dünyası, istikrar sever. Ulusal İş Ekonomisi Birliği’nin son anketi, kutuplaşma ve belirsizliğin hakim olduğu seçim döneminin şirketlerin başını ağrıttığını gösteriyor. Birlik sözcüsü Lavaughn Henry “Şirketler, ileriye yönelik plan yapmak, örneğin bir sonraki yıl ödenecek vergi miktarını, önümüzdeki yıllarda yürürlüğe girecek yasa ve uygulamaları bilmek ister. Yeni başkanın henüz seçilmediği dönemlerde belirsizlik ve buna bağlı olarak da kaygılar artar” diye konuşuyor

Uzmanlar, bazı şirketlerin seçim yıllarında daha temkinli olduklarını söylüyor. Ancak iktisatçı Mark Hamrick’e göre bu durum her zaman geçerli değil: “İmal ettiği ürünleri ya da verdiği hizmetleri yeterince talep gören bir işverenin ek eleman alımını ya da kaynak artışına gitmeyi sırf seçimler yaklaşıyor diye askıya alması, bana inandırıcı gelmiyor.”

Federal Bütçe Sorumluluğu Komitesi Başkanı Maya MacGuineas, Trump’ın da, Clinton’un da en önemli ekonomik sorunları ele almaktan kaçındığını belirtiyor. MacGuineas’a göre her iki aday da borçlar, gelir adaletsizliği ve harcamalar konusu üzerinde yeterince mesaj vermiyor: “Clinton ve Trump’a not verecek durumda değiliz çünkü iki aday da bizden tam not alacak düzeyde değil. Mali politikalar konusunda ne Trump ne de Clinton sınavı geçecek düzeyde.”

Bank of America’dan iktisatçı Sharon Miller, kimi şirketler Kasım ayına kadar bekleyişe geçse de bazı konularda cinsiyet bazlı bölünmeler yaşandığına dikkat çekiyor: “Belirsizlik olduğu doğru. Ancak asgari ücret gibi seçim sürecinde tartışılan bazı konulara baktığımızda kadın iş sahiplerinin asgari ücretin yükseltilmesine daha sıcak baktıklarını görüyoruz. Asgari ücretin yükselmesinin ekonomiye olumlu etkisi olacağını düşünen kadın iş sahiplerinin sayısı, erkeklere oranla daha çok.”

İşverenler Ağustos ayında sadece 155 bin kişiye iş sağladı, Eylül ayındaysa 156 bin. Oysa Haziran ve Temmuz ayları arasında işe girenlerin sayısı 270 bindi.

Dünya Bankası ve IMF Başkanlarından Uyarı

Dünya Bankası, gelir eşitsizliğini azaltmanın yolunun, küresel çapta aşırı yoksulluğu ortadan kaldırmakla mümkün olacağını açıkladı.

2013 verileri, bir önceki yıl dünya nüfusunun yüzde 12,4’sini oluşturan aşırı yoksulların, yüzde 10,7 oranına gerilediğini ortaya koyuyor.

Dünya yoksul nüfusunun yarısı Sahra altı Afrika ülkelerinde ve üçte biri de Güney Asya’da yaşıyor.

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, ilerleme olduğunu kabul etse de, gelir eşitsizliğinin; yoksulluğun küresel nüfusun yüzde 3’üne kadar düşürülmesi yolundaki 2030 hedefinin önünde hala engel oluşturduğunu söyledi.

Kim, dünya liderlerinden altyapı ve eğitim harcamalarını arttırmalarını; doğal afetlere hazırlık çalışmalarını güçlendirmelerini, “Liderlerin, yatırımların yalnızca ekonomik büyümeye yaramadığını, aynı zamanda istikrarsızlığa, şiddete ve çatışmaya karşı koruma görevi yaptığını ikna etmek gerekiyor” sözleriyle istedi.

Ekonomik durgunluk sona erse de çalışanlar, işverenler, ve siyasi liderler, büyümenin küçük adımlarla gerçekleşmesinden rahatsız. Bunlardan biri de, “Büyüme çok yavaş, çok uzun ve çok az” diyen IMF Başkanı Christine LaGarde.

Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nden ekonomist David Stockton, dünya ekonomisinin yılda sadece yüzde 3 oranında büyüdüğünü söylüyor.

Amerika’daki ve diğer yerlerdeki bir çok seçmen serbest ticaret anlaşmalarını, işsizliğin ve belirsiz ekonomik beklentilerin sorumlusu olarak görüyor. Bu da serbest ticarete karşı olan başkan adayı Donald Trump’a yarıyor. Rakibi Hillary Clinton da bazı serbest ticaret anlaşmalarına karşı çıkıyor.

Yine de “Ticaret ekonomik büyümeyi tetikleyen bir motor ” diyen Lagarde’a göre seçmenin öfkesi yersiz.

Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in raporuna göre siyasi riskler, korumacı politikaların da kısmi etkisiyle uluslararası ticarete ve ekonomik büyümeye zarar verebilir.

‘Türkiye Global Ekonominin Yavaşlamasının Parçası’

Moody’s’in son Türkiye raporunu soğukkanlı algılamak gerektiğine dikkat çeken Tunç Dayıoğlu, ”Ne olursa olsun maalesef güneyimizde var olan sıcak bir sıkıntı var. Bunun yanı sıra bütün global ekonomide bir yavaşlama var. Ve Türkiye de dolayısıyla bu yavaşlamanın bir parçası. Yine çok iyi durumdayız, büyük ihtimalle diğer birçok ülkeye ve ekonomiye göre yine de bazı yavaşlamalar var. Bütün bunları hesaba kattığınız zaman Moody’s’in böyle bir reaksiyon göstermesi çok da büyük bir sürpriz değil.” yorumunda bulundu.

Moody’s ile ilişkilerin biraz daha sıcak tutulması ve planların açıklanmasıyla negatif gibi görünen algıyı çok daha pozitif bir hale getirilebileceğine dikkat çeken Tunç Dayıoğlu,

“Moody’s bizim notumuzu düşürdüğü zaman bunun en büyük etkisi borçlanma üzerine. Çünkü Türkiye halen dışarıdan borçlanma ihtiyacı olan bir ekonomi, bu da zaten büyüme hızını daha hızlı yapan faktörlerden biri, gereksinimlerinden biri” dedi.

Reytingin düşmesinin borçlanma faizine etkisine de değinen Dayıoğlu tüm dünyada faizlerin düşük olduğunu hatırlattı.

“Siz bir yatırımcı olarak bu bonoları satın aldığınızda üzerine faiz ödemeniz gerekiyor. Faiz almak yerine. Böyle bir ortamda faiziniz biraz artsa bile Türkiye gibi yüzde 3 ve üzeri büyüyen bir ülke için çok çok büyük bir sıkıntı değil” diye konuştu.

“Bununla ilgili daha savaşçıl bir politika geliştirdiğiniz zaman ister istemez şimşekler üzerinizde oluyor. Oysa bunun yerine biraz daha sakin kalarak Moody’s’e durumu açıklayarak ve bunu değiştirmek için ne tip planlarımız olduğunu açıklayarak ben bu negatifi pozitife çevirebileceğimiz” dedi.

Dünyadaki bonoların yüzde 50 si eksi negatif faiz getirirken Türkiye sınırlı sayıda pozitif getiren ülkelerden bir tanesi olduğunu ifade eden Dayıoğlu

“Bu negatif gibi görünse de bunu kendi lehimize çevirecek politikalarla yaklaşmak çok daha akılcı olacak” şfadelerini kullandı.

IMF’in raporlarında yer verdiği rakamların çok doğru olmasa da gerçekten önem taşıdığına dikkat çeken Dayıoğlu, ‘’Bir yatırımcı için en önemli unsur güvendir.’’ diyerek, esas önemli olanın ise toplantıların yatırımcılarla politikacıları bir araya getiren bir zemin oluşturması olduğunu söyledi.

Dayıoğlu ayrıca petroldeki düşüşün Türkiye’yi petrolü ihraç eden ülkelere göre daha olumlu etkilediğine işaret etti.

Dayıoğlu’na göre Türkiye açısından bir başka olumlu gelişme de dünya ekonomik büyümesinin yavaşlamasıyla FED’in faizleri artırmaması olduğunu belirtti.

‘Aşılanmaya Karşı Direnç Gelecekte Tehlikeli Sonuçlar Doğurabilir’

LONDRA — 

Sağlık çalışanları, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti Kinşasa sokaklarında, halka sarı humma aşı programına katılma çağrısı yapıyor.

Bu yıl Kongo ve Angola’da patlak veren sarı humma salgını yüzlerce insanın ölümüne yol açtı. Dünya Sağlık Örgütü, her iki ülkede toplam 15 milyon kişinin aşılanmasını hedefliyor.

Londra Üniversitesi Hijyen ve Tropikal Hastalıklar Fakültesi’nin yaptığı bir çalışmanın sonuçları, Afrika bölgesindeki insanların, dünyanın geri kalanına göre aşılara daha fazla güvendiğini ortaya koydu. Afrika’daki ankete göre, katılımcıların sadece yüzde 7,4’ü aşıların tehlikeli olduğunu söylüyor.

Bu oran Avrupa’da, özellikle de Fransa’nın katkısıyla yüzde 15,8’e ulaşıyor. Fransız halkının yüzde 41’i aşıların güvenliğini sorguluyor.

Londra Üniversitesi Hijyen ve Tropikal Hastalıklar Fakültesi’nden Doktor Heidi Larson, “Yıllar önce Hepatit B aşısının MS yani multipl skleroz hastalığına yol açtığı iddiaları kaygılara yol açtı. Bu iddialar bilimsel olarak çürütülmüş olsa da kaygılar sürüyor. Bugünse HPV aşısının yan etkileriyle ilgili kaygılar var. Ancak bu yan etkiler bilimsel olarak kanıtlanmış değil” diye konuşuyor.

Fransa’daki güvensizlik, 2009’daki H1N1 virüsü yani domuz gribi salgınına halkın verdiği tepkiyle de körüklendi. Hükümet o yıl 94 milyon doz aşı için 1,4 milyar dolar harcadı. Ancak aşıların büyük kısmı satıldı veya imha edildi.

Doktor Heidi Larson, bu güvensizliğin bedelinin ağır olabileceğini söylüyor. Çünkü aşılanmaya gösterilen direncin gelecekte ölümcül grip türleriyle karşılaşılabileceği olasılığı karşısında tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor.

Uzmanlar, aşılara olan güvenin azalmasının ve insanların aşı olmaya karşı çıkmasının salgınları tetikleyeceğini söylüyor.

ABD Anti-bakteriyel Sabunları Yasakladı

Amerika Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), anti-bakteriyel sabun üreten firmaları sarsan bir karar aldı. FDA, anti-bakteriyel sabunlarda bulunan 19 kimyasal maddeyi, bakteri direnci ve hormon bozuklukları gibi sağlık sorunlarına yol açtığı gerekçesiyle yasakladı.

FDA, kararla ilgili yaptığı basın açıklamasında “Firmalar, anti-bakteriyel sabunlarda artık bu kimyasalları kullanamayacak. Çünkü üreticiler, bu sabunların uzun süreli günlük kullanım için güvenli ve mikroplarla savaşta normal sabunlardan daha etkili olduğunu kanıtlayamadı,” dedi.

FDA, bazı üreticilerin anti-bakteriyel sabun üretimini durdurduğunu da açıkladı.FDA İlaç Değerlendirme ve Araştırma Merkezi Direktörü Doktor Janet Woodcock, “Tüketiciler, anti-bakteriyel sabunların, mikropların yayılmasını önlemede daha etkili olduğunu düşünebilir. Ancak elimizde, bunların normal sabunlardan daha etkili olduğunu gösteren bir bilimsel kanıt yok şeklinde,” konuştu.

Öte yandan, sağlık kurumlarında kullanılan anti-bakteriyel ıslak mendiller, sıvı el dezenfektanları ve diğer ürünler FDA yasağının dışında bırakıldı.

FDA, içerdiği kimyasallardan dolayı sağlığı tehdit eden anti-bakteriyel sabunların yasaklanması gerektiğini ilk kez 2013’te dile getirmişti.

Sabun üreticilerinin, bir yıl içinde FDA kararını yerine getirmesi gerekiyor.

‘Hava Kirliliği Alzheimer’ı Tetikliyor’

WASHINGTON — 

Hava kirliliğinin çevreye ve insan sağlığına zararları saymakla bitmiyor. Yeni bir araştırma, duman ve havayı kirleten diğer maddelerin, çağımızın en korkutucu hastalıklarından biri kabul edilen ve dünyada milyonlarca insanı etkileyen Alzheimer’ı tetiklediğini ortaya koydu. Bilim dünyası, aşamalı hafıza kaybına yol açan Alzheimer hastalığının sırrını tam olarak çözmüş değil. Ancak yaş, genel sağlık, genetik ve çevre gibi etkenlerin hastalığın oluşmasında önemli bir rol oynadığı düşünülüyor.

Araştırmacılar, 3 ila 92 yaşlarına ölmüş, Mexico City veya Manchester gibi hava kirliliğinin yüksek olduğu yerlerde yaşamış 37 kişinin beyin dokularını inceledi. Dokuların analizinde, büyük olasılıkla hava kirliliğinden kaynaklanan, manyetit parçacıklara rastlanmış. Manyetik bir mineral olan manyetit, nörolojik hastalıklarla ilişkilendiriliyor.

Lancaster Üniversitesi’nden Barbara Maher, “Bu parçacıkların hücrede olup-olmadığını belirlemek, hangi şekilde, hangi boyda, hangi miktarda olduğunu görmek için dokuların ince kısımlarını inceledik. Ayrıca parçacıkların manyetit olup-olmadığını belirlemek için mikroskop altında kimyasal analiz de yaptık” diyor.

Burundan nefes alındığında manyetit parçacıklar beyne girebiliyor. Parçacıkların farklı boyutlarda olmasıysa, araç motorları veya yangın gibi etkenlerin yol açtığı yüksek sıcaklıkta oluştuklarını gösteriyor.

Maher, “Mikroskopla incelediğiniz kısımlarda, bu parçacıklardan yüzlerce veya binlerce olduğunu görebiliyoruz. Bu incelemeden yola çıkarak, beyinde olmaması gerektiği kadar çok manyetit parçacık bulunduğu sonucuna vardık” şeklinde konuşuyor.

Peki araştırmacılar, bu parçacıklar ve Alzheimer arasındaki ilişkiyi nasıl kurmuş?

Barbara Maher, “Alzheimer hastalığında, beyinde, bazen yaşlanmadan kaynaklanan metal birikimi olduğu biliniyor. Bazen beyindeki metal miktarı artıyor. Ancak bunların beyne başka bir yolla ulaşıp-ulaşmadığı bilinmiyordu. Bu metaller, atmosferde nasıl görünüyorsa, beyinde de aynı şekilde görünüyor” şeklinde konuşuyor.

Araştırmacılar, parçacıklar ve Alzheimer arasında kesin bir ilişki olduğunu iddia etmese de, araştırmanın devam etmesi gerektiğini söylüyorlar.

Maher, “Manyetit, insan beyni için çok tehlikeli bir mineral. Dolayısıyla, beyinde manyetit belirlemiş olmamız, modern çağın salgını olarak kabul edilen Alzheimer’ın anlaşılması için çok önemli,” diyor.

Alzheimer’ın tedavisi yok. Ancak ilaçlar ve bazı terapiler, Alzheimer hastalarına yardımcı oluyor.

Putin’in İstanbul Ziyaretinden Beklentiler

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, hafta başında Türkiye’yi ziyaret edecek ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelecek. Ankara ile Moskova arasındaki diplomatik ilişkiler bu ziyaretle taze güç kazanacak ama Suriye konusunda artan anlaşmazlıklar ve Türkiye’nin Suudi Arabistan’a yakınlaşması, Putin’in ziyaretine gölge düşürebilir.

Putin’in İstanbul’da Dünya Enerji Kongresi’ne katılması, Türkiye’nin Suriye jetini vurmasından sonra bozulan ilişkilerin düzeltilmesi yönünde atılan son adımlardan biri olacak.

Ankara merkezli Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden (TASAM) Murat Bilhan, Erdoğan’ın St. Petersburg ziyaretinin ardından Putin’in iade-i ziyaret yaptığına dikkati çekti. Bilhan, şu ana kadar ilişkilerin yeniden rayına oturması için normalleşme adımları atılmış olsa da, Türkiye’deki görüşmenin olumlu etkilerinin daha fazla olacağını söyledi.

Bu pozitif gelişmelerin enerji işbirliği alanında olacağı öngörülüyor. Türkiye, Rusya ile Avrupa arasında coğrafi bir köprü. Moskova, bu köprüyü Avrupa pazarına gaz ulaştıracak alternatif bir boru hattı güzergahı olarak görüyor. Türk Akımı adı verilen boru hattı projesi, ilişkilerin geçen yıl bozulması üzerine dondurulmuştu.

Anlaşma arayışları

Carnegie Europe uzmanlarından Sinan Ülgen de Putin’in İstanbul ziyaretinin ülkeleri bir araya getirecek somut adımların atılmasını sağlayacağı görüşünde. Ülgen, bu vesileyle Türk Akımı konusunda hükümetler arasında bir anlaşma beklentisi olduğunu da söylüyor; yani enerji konusunda işbirliğinin daha da ilerletilmesi konusunda açıklamalar olabilir.

Ancak Putin’in ziyareti beraberinde zorlukları da getirecek. Ülgen’e göre Ankara ve Moskova özellikle Suriye ve Irak konusunda aynı fikirde olmadığından, anlaşmazlıklar yaşanacak.

Erdoğan, Moskova ile ilişkileri canlandırmak için, Suriye politikasını yumuşattı ve Suriye lideri Beşar Esat’ın hemen gönderilmesi talebinden vazgeçti. Onun yerine Esat’ın, siyasi geçiş sürecinde iktidarda kalabileceğini söyledi. İddialara göre Ankara, Suriyeli muhaliflere desteğini azaltmayı da kabul etti.

İlişkilerin rekabeti

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan’la ilişkilerini derinleştirerek Şam’a karşı tavrını yine sertleştiriyor.

Bölgenin deneyimli diplomatlardan Aydın Selcen’e göre bu bir nevi jonglörlük, birçok topu havada sürekli çevirmek ise mümkün değil ve Ankara artan biçimde tartışmalı bir siyaset izliyor. Eski diplomat, Türkiye’nin hem cihatçı unsurlara gizlice destek verip hem de Moskova ile işleri yoluna koyamayacağını söylüyor.

IŞİD’le savaşan Türk ordusu, Rusya’nın ‘operasyonu kısa kes’ uyarılarına rağmen Suriye’nin daha da içlerine ilerliyor. Bu, Moskova’nın huzursuzluğunu artıran bir hamle.

Sinan Ülgen’e göre ise, Türk dış politikasında herhangi bir çelişki yok. Rusya ile gerçek bir yakınlaşma değil, normalleşme mevcut. Zira yakınlaşma, Suriye konusundaki yaklaşımlarında çakışmaya yol açabilir. Bu yüzden de bu olmuyor. Ülgen, bu durumun Kasım 2015’te Rus jetinin düşürülmesinden önce de böyle olduğuna dikkat çekiyor: “İlişkiler iyiydi, ama taraflar arasında bölgesel ayrılıklar vardı. Hatta Suriye konusunda anlaşmama konusunda anlaşmış gibilerdi. Bugün de yaşanan bu; yani Türkiye’nin Suudi Arabistan’la yakınlaşması, Rusya ile ilişkilerin normalleşmesine ters düşmüyor.”

Ankara ve Riyad yakınlaşıyor

Sinan Ülgen, Rusya destekli Suriye rejim güçleri muhaliflere baskısını artırırken, Ankara’nın da Riyad ile ilişkilerini daha da derinleştireceği görüşünde. Rusya, Türkiye’nin ve Suudi Arabistan’ın destek verdiği muhalif grupların çoğunu terörist olarak niteliyor. Murat Bilhan’a göre tüm bu farklılıklar, Putin-Erdoğan görüşmesinde gündeme gelecek.

Bilhan, Suriye konusunda bu farklılıkların azaltılmaya çalışılacağını söylüyor; radikal değişiklikler beklenmese de iki ülkenin birbirine ihtiyacı var, zira Rusya’nın ekonomisi iyi durumda değil: “Türkiye ise daha muhtaç durumda zira izole edilmiş görünüyor ve dostlara ihtiyacı var.”

Irak da Rusya-Türkiye ilişkilerini karışık hale getirebilecek bir tehdit. Bağdat, Moskova’nın bölgesel müttefiki ve Ankara, Irak’ın Başika üssünden güçlerini çekmeyi reddediyor.

Ankara özellikle enerji alanında kazançlı ticari anlaşmaların cazibesine bel bağlıyor gibi görünüyor. Böyle bir girişim, Moskova ile bölgesel farklılıkların çözümlenmesi yönündeki çabaların kolaylaşmasını sağlayabilir.

Uzmanlar, bölgesel baskı artarken Moskova ve Ankara’nın farklı taraflara düşmesinin, yakın ilişkileri zorlaştırabileceğine dikkat çekiyor.