Ana Sayfa Blog Sayfa 6275

Hacı Bektaş Veli aydınlatmaya devam ediyor…

Hristiyanlar için Vatikan, Sünni İslam için Mekke ne ise Anadolu Alevileri için de Hacıbektaş odur! Bu nedenle onbinlerce Alevi her yıl akıp gider Hacıbektaş’a…

Alevi Bektaşi geleneğinin en önemli merkezlerinden biri Horasan’dır. Horasan “güneşin yükseldiği yer “dir. 11. yüzyıldan başlayarak bir çok Alevi süreği Horasan’dan kalkıp Anadolu’da “gayri-Sünni hareketlerle” buluşmaya başlarlar… “Güneş yükseldikçe güvercin donuna girenler” Ebu Müslim’in Horasan diyarından uçup gelirler Anadolu’ya. Rivayet odur ki, “Hazreti Ali’nin Veli adıyla, velayetini yeryüzüne doğrudan doğruya tanıtmak için ortaya çıkmış tecellisi” olan Hacı Bektaş Veli, güneşin yükseldiği yerden, Horasan’dan bir güvercin donunda uçup gelmiştir Sulucakarhöyük’e, yani şimdiki ismiyle Hacıbektaş İlçesi’ne… Tarihler 13. yüzyılı işaret etmektedir… Hacı Bektaş Veli, dergaha giden yolda zaviyesini açmıştır ve dergah şekillenmeye başlar. Hacıbektaş Postnişini Veliyettin Ulusoy bunu şöyle anlatır: “Her taraftan gelen çoğaldı, kimi gelir, nasibini alır giderdi, kimi gelir, kalır, hizmet ederdi, kimisini de Hünkar, bir yerlere yollar, kendisine Halifelik verirdi. Halife olan, gittiği yerde mürid, muhib edinir, halkı uyarırdı”.

Tıpkı Hacı Bektaş Veli gibi, doğum ve ölüm yılları çok tartışmalı olsa da 13. ve 14. yüzyılda yaşadıkları anlaşılan ve bu dergahtan yola çıkan Yunus Emre dergahta, Taptuk Emre Eskişehir’de, Abdal Musa Antalya’da, Ahi Evren Ankara’da, Karacaahmet Üsküdar’da, Barak Baba Çanakkale’de, Hızır Samut Bozok’ta, Hacım Sultan Uşak’ta, Güvenç Abdal Gümüşhane’de Hacı Bektaş Veli yolunda “aydınlanmanın ışığını” yakarlar… Mevlana da bu dönemde yaşar… Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Aşık Paşa, Ahmedi, Nesimi bu dönemin önemli edebiyatçılarıdır. Türkçe, edebiyatta ve “devlet dilinde” öne çıkmıştır. Konya, Kayseri, Sivas önemli tıp merkezleri haline gelmiştir…

13. Yüzyıl ve “Asr-ı saadet”

Kimin kimin öğrencisi olduğu, kimin mürşit ve “halife” olduğu konusunda farklı tespitler olsa da, Hacı Bektaş Veli, asr-ı saadet diye de anılan 13. yüzyıldaki çağdaşları olan, Baba İshak, Baba İlyas, Yunus Emre, Lokman Perende, Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi hem bir düşün hem de bir eylem adamıdır.

‘Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur’ diyen Hacı Bektaş Veli, adları ne olursa olsun bütün Aleviler, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Abdallar, Tahtacılar için Hacı Bektaş serçeşmedir, bir Mürşit Kapısı’dır. Ana kaynaktır! Oradan yayılan ışık, daha sonra Avrupa’da da görülen aydınlanma ışığı ile paralellik oluşturur. Hem bu paralellikte, hem de Aleviliğin aydınlanma gücünde, yorumların ötesinde, o dönemde Anadolu’da yaşayan bütün inançlara ve kültürlere ‘aynı nazarda’ bakmasının, hayatın doğal devinimini, değişimini görerek hayatı her gün yeniden yorumlayabilmesinin ciddi rolü vardır…

Ve bu öğreti, asıl olarak biçimsel dinin, özel olarak Sünni İslamın katı kurallarına, durgunluğuna ve donukluğuna, hayatın içinden bir müdahale olarak ortaya çıkan, akıp giden, hayata dair olan ve günlük yaşamda vücut bulan bir inanç ve yaşam biçimi olmuştur. Alevilik bu anlamıyla, aynı zamanda bir yaşam biçimi de olunca, hiç kimseye Aleviliği yalnızca mistik bir havada sunma ya da ‘incinsen de incitme’ edebiyatı ile anlatma şansı da vermemiştir. Canlı ve dinamik öğreti bu yaklaşımları fiili olarak hep reddetmiştir. Nitekim, yüzlerce yıla yayılan ağır baskılara, yok etme girişimlerine ve asimilasyon hamlelerine direnme gücü de buradan kaynaklanmaktadır…

Hacı Bektaş Veli’nin inancı ve felsefesi…

Hacı Bektaş Veli’nin 1209’da doğduğu, 1270’de Hak’ka yürüdüğü söylense de, doğumu ve ölümü ile ilgili farklı tarihler de vardır. Hakkında bilgi veren Vilayetname’de “Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrâhim-î Sânî, Seyid Mûsa’î-Sânî, İbrâhim Mükerrem el-Mücâb, İmam Mûsâ Kâzım” soyundan geldiği söylense de bu kaynak bile oldukça tartışmalıdır. Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği ise Ahmet Yesevi’nin 1166’da öldüğü bilindiği için gerçekçi değildir. Hacı Bektaş’ı tarih sahnesine ilk çıkartan Baba İlyas ile ilişkisidir. Prof. Melikoff, Hacı Bektaş’ın 1270’deki ölümünden çok sonra Bektaşi tarikatının oluşmasının ardından onun isminin de büyüdüğünü söylemektedir… Nitekim, Hacı Bektaş’ı hayatından daha çok felsefesi onu Hacı Bektaş Veli yapar…
Hacı Bektaş Veli, savaş yerine barışı; düşmanlık yerine dostluğu; kin yerine sevgiyi ve hoşgörüyü benimseyen, hümanist bir anlayışa sahiptir…

Bir çok medeniyetlere evsahipliği yapmış olan Anadolu; 13.yüzyılda, Hacı Bektaş Veli’nin “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu”, “Nefsine ağır geleni kimseye uygulamayınız”, “Eline, beline, diline sahip ol”, “Yetmişiki milleti bir gör” anlayışı ile yoğurulur. “Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur” diyen Hacı Bektaş Veli; öğretisinin temel ilkelerini oluşturan bu dizeleriyle, günümüz insanının ulaşmaya çalıştığı hedefi, 13.yüzyılda ortaya koyduğu görülmektedir.

“Hararet nardadır, sac’da değildir / Keramet baştadır, tac’da değildir / Her ne arar isen, kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir” diyen Hacı Bektaş Veli, her şeyi insanda arayan; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta bulan anlayışıyla, barışı, sevgiyi ve bilimi kendisine rehber kılmıştır. Hacı Bektaş Veli’ye duyulan ilgi, saygı ve sevgi, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan “İnsan-Tanrı-Doğa” sevgisine dayanan hümanist yaşam felsefesi ve öğretisinden kaynaklanmaktadır. O’nun anlayışında dinin kaynağı tanrı korkusuna değil, tanrı sevgisine dayanır.

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”, ” Kadınları okutunuz”,” Okunacak en büyük kitap insandır” diyen Hacı Bektaş Veli, inancı hurafelerden arındıran; akla, mantığa ve sevgi temeline dayandıran; kadın ve erkek eşitliğini savunan ve döneminde Hatun Ana (Kadıncık Ana) önderliğinde kurulan Anadolu Bacıları teşkilatına büyük destek veren bir düşünce adamıdır. Halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve paylaşımda sosyal adalet ilkesini benimseyen; “İnsanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini” savunan bir düşünürdür. Engindir ve farklılıklar için söylediği çok açıktır: “Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!”

10 Ağustos 2014, (Bağımsız Dergisi)

Anneme

0

 

Bugün günlerde pazar… Ağustosun 14’ü. Benim annem bugün öğleden sonra öldü. Şair demiş ya “babam öldü kör oldum”. Benimde annem öldü, kahroldum. Annem, canım annem, yok artık. Gitti O. Ve ben, anamın uğruna en çok mihnete, en çok zorluğa katlandığı oğlu ben, O güzel insanın yanında olamadım. Tutamadım, nasırlı sımsıcak ellerinde. Çektiği acıları taşıyan gözyaşlarını silemedim. Emek ve çile yüklü kokusunu çekemedim içime,  bakamadım gözlerinin umut ve sevgi dolu ışığına…

Oysa anacığım, sen hep yanımdaydın. Sevginle, övüncünle, yüreğin ve tüm benliğinle… Ama ben, en son anında bile yanında olamadım. Kahrolsun bu zulmü yapan ve yaşatanlara ve ant olsun ki onların zulümlerine boyun eğmeden yaşanacak bu ömür. Ne zulme rıza, ne zafere inançsızlık, yer bulamayacak senin oğlunun yüreğinde. Hep istediğin ve övündüğün gibi, mihnetsiz yaşanacak bu hayat.

Anacığım!.. Her yanına gittiğimde özlemle sarılır, özellikle boynumda öper, rahmetli babama nispet yapardı, “Aziz benim oğlum” diye. Gözünün nuruymuşum gibi, her melanette beni sakınır, tüm dertlerimin, belalarımın gönüllü talibi olurdu.

Canım Anacığım, ölüm döşeğindeyken bile, yaptığımız bir telefon görüşmesinde, bana, o zor duyulan hasta sesinle “aman ha gelme” diyordun. Ve her zaman yaptığım gibi, seni dinlemeyeceğimi düşünerek ısrar ediyordun. Analık böyleydi işte!.. Zebey Ana, gün oldu beni görmek için çırpındı, dağlara, kayalara tırmandı. Tanıyan herkes, onun yaptığı bu fedakârlıkların şahidisiniz. Bugünde hiç tereddüt etmeden “gelme” diyordu. En çok sevdiğini söylemekten kaçınmadığı oğlunu görmemeyi göze alıyordu, onun çekeceği acıları yaşamaması için. Bu soylu fedakârlığında şahidi oldu O`nu tanıyanlar. Canım annemin, beni görmek için uğraşırken de “aman ha gelme” diye ısrar ederken de, tek arzusu beni korumaktı.

Anacağım, bilmezdi siyaseti, sevmezdi de belki. Ama onun vazgeçemediği bir tutkusu vardı. Sevmişti devrimci oğlunu, tüm diğer çocuklarından fazla. Benim için de devrimi sevdi. Yılmadan, korkmadan ve devrimin olup olmayacağını merak etmeden, yani hiç bir şey beklemeden sevdi, bütün anneler gibi.

Ve yiğitti benim, Annem. Ne de olsa bir tarafta Kasımoğlu Memedali’nin torunu sayıyordu kendisini, yanlış ta değildi hani. Emekçiliği, fedakârlığı, sevecenliği ve iyi kalpliliği yiğitliğiyle birleşmişti böylece.

Sevgili Anacığım, bu satırları senden kilometrelerce uzakta, gecenin bir saatinde ve gözyaşları içinde yazıyorum. Su an seni doyasıya kucaklamayı, ellerini avuçlarıma alıp senin gözlerinin içine bakmayı ve sonra birbirimize sarılarak ve birlikte doyasıya ağlamayı o kadar çok istiyorum ki!. Ama sen “gelme” dedin ve ben sana söz verdim. Yüreğim paramparça olsa da en azında sana verdiğim bu “son sözü” tutmak zorunda kaldım.

Olmadı anneciğim, olmadı,  bizim birbirimize güç verecek olan ağlamalarımızı da imkân vermediler. Son yıllarda her şey birazcık düzeldi sanırken bile bize rahat yok.

Annem, her görüştüğümüzde, masum bir sevgiyle bakardı bana. Yanaklarımı okşarken, sanki bir kuvvet iksiri veriyor gibi olurdu. Ve ben bu yaşta bile Annemin o okşamalarına muhtaç olduğumu görüyor, onun bu sevgi dolu dokunuşlarında büyük güç alıyordum. Şu andan da ona ne kadar muhtaç olduğumu bir kez daha görüyorum.

İşte bunun için ağlıyorum, doyasıya ağlayacağım. Belki yalnız,  belki bir kuytuda, belki gözyaşlarımı içime akıtarak… Ağlayacağım çünkü benim annem bir defa öldü. Ve ben yanında olamadım O güzel insanın. Bunu hiç unutmayacağım… Bekle Annem, mezarında biten her yeşil yaprak, üstünde açan her çiçek, benden sana güzellik getirecektir. Ben hep seninle nefes alacağım.

Canim Anacığım, senin o yaratan, büyüten, güç veren muhteşem sevgini ağır ve onurlu bir yük gibi taşıyacağım omuzlarımda. Ve ben hep sana borçlu yaşayacağım.

Sevgili dostlar, yoldaşlar annemin yaşında ve kendi yatağında ölmek, sıradan ve normal bir ölümdür. Ve benim yaşadığım acının çok daha dehşetlisini yaşadı bu toprağın halkları. Bunu biliyorum. Ama neylersiniz ki annemdir. Figanımı buna yorarsanız bahtiyar olurum.

Anaların da çocuklarının da acılar yaşamayacakları, savaşsız günler için, sürgünlerde yaşanmaması ve özgür bir gelecek için… Umut ve dirençle…

17 Ağustos 1938 Pülümür Katliamı, Telkin ve Sürgün

VELİ AYDIN

Şimdiye kadar 1938 Dersim Soykırımı konusunda pek çok şey yazıldı. Ancak Ağustos ayında sürgüne tabi tutulan Pülümür’ de yapılan katliam konusunda yazılı herhangi bir metin görmedim ve okumadım. Eğer varsa, bilenlerin bu konuda bizleri aydınlatmaları , bizleri bilgilendirmeleri sevindirici olur.

Sürgüne ve katliama tabi tutulan bir ailenin çocuğu olarak bu konuda çaba sarf etmemem de büyük bir hata ve eksiklik olarak kabul ediyorum. Köylerimizin, ailelerimizin yaşadıkları travma nedeniyle olacak ki, bu Sürgün ve Katliamı konu etmekten kaçınmışlardır. Aldığımız eğitim de başta olmak üzere bir hayli mazeret var; ama bu mazeretlerin hiç biri bizim bu konuyla ilgilenmemizi haklı kılamaz. Ancak görsel medyada ilk defa 2007 yılında Düzgün Tv’ de, Dersim 1938 Katliamını konu yaptım. 2015 yılının Kasım ayında Seyit Rıza’ yı anma programında Pülümür’ ü de konu edindik. Sayın Ali Rıza Dalkılıç’ı Pülümür’ den telefonla bağlandı. 17 Kişinin Pülümür’ ün merkezinde kurşuna dizildiklerini belirti. O yer şu anda bilinçsiz bir şekilde belediyece eğlence parkına dönüştürülmüş, Katledilenlerin hizmete açılan eğlence parkında çukurlara gömüldüklerini ifade etti.. Sayın Dalkılıç bu 17 kişinin isimlerini ve hangi köyden olduklarını canlı yayında tek tek söyledi.. Tüm Pülümür’ lülere çağrıda bulundu o parkta düğün yapmamalarını ve eğlenmemelerini önerdi. Aynı çağrıyı biz de Yol Tv olarak yaptık. Orada bir anıt mezarın yapma gerekliliğini belirttik. Edindiğimiz bilgilere göre Pülümür halkı o günden itibaren duyarlı davranmış, o parkta düğün ve eğlence yapmıyor.

17 Ağustos 1938 Pülümür Katliamı

Edindiğimiz bilgilere göre Pülümür’ de üç kişiden oluşan bir komite 17 Ağutos 2016, saat 13.00 de Pülümür merkezinde kurşuna dizilen bu on yedi kişi için bir anma yapacak…. Kurşuna dizilenlerin aileleri lokmaları ile gelecek, dualar okunacak, dar bir çerçevede kurşuna dizilen canlarımız anılacaktır. En azında bu bir ilk olacaktır. Çalışmayı başlatan bu yoldaşlara teşşekür ediyoruz. Ancak Pülümür katliamı bu 17 kişiden ibaret değildir. Bu katliamda devletin üzerinde durduğu o tarihte ” DAĞDİBİ” Bugünkü ismi ” DAĞBEK” Aynı zamanda Babamansur köyü olan Tasniye ( Gökçekonak), Harşiye ( Kovuklu) köyünden de katliamlar vardır.

DAĞBEK

Benim köyüm…. Sözlü anlatımlara göre yedi defa yakılmış,boşaltılmış ve sürgün edilmiş köydür. En son boşatılma, Tansu Çiller’ in başbakanlığı döneminde yapılmış. Meraşal Fevzi Çakmak’ ın Dersim ile ilgili raporunda Erzincan’ ı bunlardan kurtaralım denilen köydür. ”Yoksa Erzincan Kürtleşir”, demişti.

Pülümür Sürgün’ ü esnasında telkin, Sürgün ve Katliama uğrayan köydür. Ağustos 1938 Sürgünü esnasında 8 kişi kurşuna dizilmiştir. Bunlardan iki kişi Pülümür’ e gelen alayın yüklerini katırlarla çekmek için çağrılmış. Daha sonra bu iki kişi kurşuna dizilmişlerdir.Bunlardan bir şu anda Erzincan’ da yaşayan Hasan Çelik’ in dedisidir. Diğeride yne Erzincan’ da yaşayan Ali Özen’ in dedesi Alaverdi’ dir. Diğer alt kişi de Derboyu, denilen o günün adıyla Tojinge karakolunda yakılarak katledilmiş, kimisine göre de Dereboyunda ağzında tüm dağbeklilerin göçü orada iken kurşuna dizilmiş, daha sonra yakılmışlardır.

Bunların İsimleri:: Murse Ali ( Musa Aydın ), Hemede weliye Kali, Hesene weliye Kali, Hıdıre Weliye Kali,

Laze Dile Suli, ve Askerden kaçan Sai…..Ne yazık ki, bunlardan biri benim öz amcam, üç tanesi babamın amca çocukları, diğer üç kişide köylülerimiz.Hıdıre Weliye Khali’ nin kızı Saray Polat, şu anda Dağbek köyünde yaşıyor. Weliye Khali’ nin yüzlerce torunu Avrupa’ da yaşıyor. Erzincan’ da yaşıyan Ahmet Doğan’ da bunlardan biri… Biz bunların katliamı ile ilgili hiç bir şey yapmamışız. Niye katledildiler ? Mezarları ve kemikleri nerede ? Kaymakamlığa bir dilekçe bile verip, bu köylülerimizin mezarları, kemikleri nerede ? diye bir dilekçe bile vermedik, soramadık…

Tüm Dağbekliler Çağrımdır

Yüzlerce Dağbekli Avrupa ülkelerinde yaşıyor. Gelin gelecek yıl çadırlarımızı alalım Dağbek köyüne gidelim. 17 Ağustos günü Dağbek’ ten Derbeyo’ na ( Tojinge) kadar yürüyelim.. Derboyunda dualar okuyalım. Katledilen insanlarımızı analım. Pülümür’e kadar yürüyelim. Dilekçelereimizi kaymakamlığa verelim. Katledilen amcalarımızın mezarlarını soralım. Bulursak kemiklerini Dağbek köyüne götürelim. Aksi durumda onlar için Dağbek’ te anıt bir mezar yapalım.

1938 Yılında Dersimde katledilen insanlarımıza rahmet diliyorum. Toprakları bol olsun. Düzgün Baba, Hızır yoldaşaları olsun. Sizleri anlayamadık, size karşı sorumluluğumuzu yerine getiremedik, size uygulanan katliamı dünyeye anlatamadık……..

Darbe girişimi ve yurt dışı etkileri

İSRAFİL ERBİL

Yurt dışında yaşayan vatandaşlar olarak AKP’nin, Cadı avına, yandaş algı operasyonuna ve halkları kutuplaştırmasına karşı mücadele etmeliyiz.

15 temmuz AKP tarafından fırsata çevrilmiştir. Darbe önlendi, demokrasi geldi denilen ülkemizde daha fazla insan hakkı ihlalleri ve baskı uygulanmaktadır.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlar olarak AKP’nin, Cadı avına, yandaş algı operasyonuna ve halkları kutuplaştırmasına karşı mücadele etmeliyiz. AKP’nin Türkiye’de yaratmış olduğu ‘’herkes AKP’lidir’’, ‘’herkes AKP taraftarı olmak zorundadır’’ algısını reddediyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dillendirilen ve adeta tehdit içeren ‘’taraf olmayan bertaraf olur’’ söylemlerini söz sahibine iade ediyoruz.

Bu nedenle;

Yurt dışında yaşayan vatandaşlar olarak hertürlü darbeye karşı olmamız gerektiği gibi hertürlü zorbalığa, zoraki yandaşlığa, bayrak istismarına ve ırkçı kutuplaşmalarada karşı durmaliyiz.

15 temmuzdan itibaren Britanya da yaşayan vatandaşlarında AKP tarafından sokağa çağrıldığına şahit olduk. AKP’nin sokağa çağırdığı çevreleri daha önceleri Londra’da yapılan hak ihlalleri ya da katliamları protesto için yapılan eylemlerde hiç görmedik.

Bugüne kadar kendi yandaşları olarak tanımladıkları çevreleri, çıkarları çatıştığında hain ilan eden bir anlayış asla devlet yönetemez. Devlet yönetme algıları kendi çıkarlarının örtüştüğü yere kadar olur.

Bugün terörist diye dışladıkları kesimlerle yıllarca yandaş olarak birlikte iş tuttular. AKP li politikacıların kendilerine yakın hissettikleri iş adamları ile çeşitli oyunlar ve ilişkiler içinde olduklarını mesela Yunus Emre Kültür Merkezi binasını yandaş bir iş adamı adına devletin parası ile satın alarak tekrar yıllığı bir pound’a devlete kiralaması gibi oyunlar çevirdiğini biliyoruz.

Örneğin 2010 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından açılışı gerçekleştirilen Londra Yunus Emre Kültür Merkezi’ne tüm İslami yandaş örgütleri ve cemaatleri davet edilirken Alevi kurumları ve demokratik kurumlar dışarıda bırakılmıştı. 15 temmuzdan sonra aynı AKP Londra başkonsolosunu görevden aldı ve bazı kültür merkezlerine de tehditler gönderdi.

Devletçilik anlayışını AKP’cilik olarak tanımlayan ve demokrasi anlayışını da AKP ve Erdoğancı olarak algılatan bu süreç çok tehlikeli tarihsel bir süreçtir.

Bu nedenle Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan tüm Türkiye vatandaşlarına çağrımızdır;

Avrupa da yaşayan vatandaşlar olarak en azından burjuva demokrasisinin ne anlama geldiğini yaşayarak tecrübe etmiş olan bizler, AKP’nin yaratmaya çalıştığı biat algısına teslim olmamalıyız. Kardeşliği, eşitliği ve yurt dışında yaşamaktan kaynaklı ortak sorunlarımızda buluşmayı esas almalıyız. Bizlerin Avrupa da yaşamasını sağlayan demokratik koşulların kendi ülkemizde de hayata geçirilmesi için çalışmalar yapmalıyız. Türkiye yöneticilerinden şahsi hiçbir beklentimiz yoktur. Bu nedenle o yöneticilerin bizlere takım taraftarı gibi siyasi taraftar muamelesi yapmalarına izin vermeyelim ve onların bizim  tecrübelerimizden yararlanmaları için rehberlik edelim.

Avrupa’da yaşayan Türkiye halklarının AKP tarafından birbirlerine karşı düşmanlaştırılmasına asla izin vermeyelim. Nerede bir haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve anti demokratik uyugulama varsa hep birlikte karşısında duralım.

Daha dün yandaş, arkadaş olduklarını bugün terörist ilan eden AKP, bugün arkadaş olduklarını da yarın zamanı geldiğinde en ağır şekilde cezalandıracaktır. OHAL koşullarından korkan ve AKP’nin kendi iktidarını koruması için dosthane yaklaşımlarına kananlar yarın pişman olacaktır. Çünkü bugünkü siyasi iktidar çıkarları için katliam yapacakkadar vicdansız ve insanlıktan uzaktır. Osmanlı padişahlarını kendisine örnek alan bu anlayış gerekirse iktidarı için, kendi çocuklarından bile vazgeçebilir.

İsrafil Erbil

Britanya Alevi Federasyonu Başkanı

FETÖ niye Kürtleri ve Alevileri kandıramadı?

DOĞAN DURGUN

Öyle bir toplumuz ki, çoğunluğumuz sıradan bir futbol maçının sonucunu veya bayağı bir magazin haberini komplo teorileri ile çözmeye bayılırız. Alfred Hitchcock yaşasaydı, Türkiye’de çadır kurardı. Bu çadırın ilk kazığını da ülkenin başkentini yöneten ve her şeye karşı bir komplo teorisi geliştiren Melih Gökçek’in evine yakın bir yere çakardı. Her şeyi komplo teorileri ile çözmeye çalışan insanlar, elbette söylenen gerçekdışı söylemlere de fit olmaya açık olur.

Bu halet-i ruhiye, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren beslendi. Cumhuriyetin elitleri, bütün kötülüklerin anası olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu işaret ettiler. İmparatorluk içinde yaşayan ve cumhuriyetin sınırları içinde kalan Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Kürtler, Aleviler yani kurgulanan ulus-devlet inşasının harcına uymayanlar farklı biçimde cezalandırıldılar.  Ülkenin kurucu partisi olan CHP’nin iktidarı kaybetmesi ile birlikte bu sefer iktidara gelenler, bütün kötülüklerin anası olarak CHP iktidarını gördüler. İmparatorluk özlemi, yeni elitlerin cumhuriyet fikrine ısınmasını zorlaştırdı. Sekülerizm karşıtlığı, CHP camileri ahıra çevirdi noktasına kadar taşındı. Ne var ki, tek parti iktidarının düşman gördüğü etnik ve inanç gruplarına aynen CHP gibi baktılar.

AKP iktidarı ile birlikte, CHP’nin artıklarını temizleme sürecine girildi. Ergenekon, Balyoz gibi davalarla start verildi. Sistematik aynıydı. Artık devletin, dolayısıyla iktidarın, ‘siyasal parti’ olmayan bir ortağı vardı: Gülen Cemaati. Ordu içindeki ulusalcılar akıl almaz suçlamalarla tasfiye edildiler. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkan Saylan’a yapılanlar unutulur gibi değildi.  Ergenekoncular ile PKK ittifak yaptı, Türkan Saylan bölücü gençlere burs verdi gibi akıl dışı şeyler servis ediliyordu. Ömrü ulusalcılarla mücadele etmekle geçen Ahmet Şık ve sosyalist bazı kesimler Ergenekoncu ilan edildiler. Kürtler de unutulmadı. KCK Davası diye dışarıda Kürt bırakmadılar. Operasyonu kendi amaçlarına uygun olarak Cemaat yönetiyordu. AKP hükümeti ise yapılanları savunmakla enerji harcıyordu. Toplumun önemli kesimi, servis edilen şeylere on ekleyerek, durum değerlendirmesi yapıyor, ardından da siyasetçiler eşliğinde ‘ülke bağırsaklarını temizliyor’ türküsünü terennüm ediyordu.

Cemaat büyüdükçe, devletin tamamını istemeye başladı. Bu AKP’nin figüran parti olarak kalması demekti. O kertede ipler koptu. 17-25 Aralık, ardından dershaneler kartı ile iş taktik savaşa dönüştü. Son tahlilde, ülkenin tamamını bu şekilde ele geçiremeyeceğini anlayan Cemaat, askeri darbe yapmaya kadar işi götürdü. Neyse ki, hevesleri kursaklarında kaldı. Darbeciler ve destekçileri derdest edilirken, Cemaat’in araya farklı kesimleri koyma anlayışı yaşanmaya başlandı. Kimi solcu akademisyen, emekçi ve gazeteciye gözaltı yapılırken, kimisi de açığa alındı. Şimdi ise, ülkede yaşanmış her kötü olay FETÖ’cülere mal ediliyor. Bununla kalsa iyi. Gerçekdışı algı tam gaz devrede. Gülen’in cinleri varmış, Özgecan’ın katilini içeride FETÖ’cüler şişlemiş, Gülen 14 Ağustos’ta deprem yaptıracakmış, firari askerler Kandil’e sığınmış. Daha ötesi, Soma faciasını Cemaat yapmış noktasına gelen bir zihin dünyası ile karşı karşıyayız. Darbeye karşı ölümü göze alan halk bu akıldışılığa kanmamalı.

Bütün bunların yanında, ülkenin tüm televizyonları itirafçılara iade-i itibar bahşetme derdinde. Gülen’in sağ kolu, sol kolu kimseler, patolojik bir Fethullah portresi çiziyorlar. F. Gülen patolojik bir kişiliğin daha ötesinde bir projedir. Önceki yazılarımda anlatmıştım, geçelim. Bu itirafçılara kimse sormuyor, böyle manyak bir adamın yanında 30-40 yıl ne yapıyordun? Himmet paralarından ne kadar nemalandın? Varsa yoksa kandırıldım. Bu kadar okul, sermaye, devleti ele geçirme işleri yürütülürken kandırıldığının farkına varmadın da, şebekenin yenildiğini görünce mi kandırıldığını anladın? Artık, ‘kandırıldık’ sloganı ülkenin en güzide sloganı olmuş durumda. Cemaat, 15 tane Alevi derneği kurdu. Kürt kentlerinde yüzlerce dershane, okul, yardım derneği ile faaliyet yürüttü. Türk-İslam sentezciliği yaptı. İyi, hoş da, hadi Kemalistler Fethullahçıların ana düşmanı olduğu için kandırılmaları söz konusu değildi. Peki, bunca çabaya rağmen niye Kürtler, Aleviler hatta milliyetçilerin bir kısmı bu şebekeye kanmadı? Biraz da buradan bakalım değil mi? Bir şey beklemeden, doğru perspektifle bakarsan, kandırılmazsın.

Aynıların, iktidar savaşı

Siyasal İslamcıların kendi aralarındaki iktidar savaşı, Erdoğan-Ergenekon darbesiyle devam etmektedir. Gidişatın, Ergenekon destekli, Erdoğan diktatörlüğü olduğu açıktır. Bu diktatörlüğün MHP ve CHP ayağı tamamlanmıştır. Biatları alınmıştır. Saray toplantısı, “demokrasi nöbetleri” ve Yenikapı mitingi teslim olmuşların, aynı amaç etrafında toplanmışların vaziyetlerini göstermiştir.

Kürt düşmanlığı üzerinden birlik sağlanmıştır. Kürtlerin, Alevilerin ve sol-sosyalistlerin hedefte olduğu her yerde deklere edilmiştir. FETÖ’nin adının geçtiği her yere Kürt Özgürlük Hareketi, haşhaşiler, ateistler diye başlayan cümleler eklenerek, siyasal “İslam” aklanmaya çalışılmaktadır.

“Annem, anneni …’de görmüş” misali, görenin namuslu, görülenin suçlu olduğu bir dönemden geçmekteyiz. Koca koca insanlar ekranları doldurmakta, kandırıldık hikâyeleri anlatmaktadır. “Fethullahla birlikte adamı falakaya yatırdık” diyenler, “gerçeğin” temsilcileri olurken, kimse bunlara, bu suçlarından dolayı hesap verip vermediklerini sormamaktadır.

Bir dönem FETÖ’cü olduğunu söyleyenlerin itirafları havalarda uçuşurken, İslam adına aklı zorlayan, oradan oraya savrulmuş menfaat çetelerin varlığı ve bu halka neler yaptıkları da ortaya dökülmektedir.

“Birlikte yürüdük biz bu yollarda” diyenlerin bu yolculukta neler karıştırdıkları, kırıştırdıkları, kirlenmedeki derinlik görülmektedir.

FETÖ’ye karşı “demokrasinin” kazandığını dillerine dolayanlar, Erdoğan ile Gülen arasında farkı, anlaşamadıkları konuların neler olduğunu ortaya koyan tek bir cümle etmemektedirler.

“Kandırıldığını” söyleyenler kervanındaki Erdoğan hangi konularda, nasıl kandırılmıştır. Kandırıldığını anlayıncaya kadar neler vermiştir. “Ne istediniz de vermedik” dediği şeyler nelerdir. Bunları açıklaması gerekmektedir.

“Diyanetten, İmam Hatipten terörist çıkmaz” diyenler, savaş uçaklarıyla halkı bombalayan canilerin nerede, nasıl yetiştirildiklerinin hesabını halka vermelidir.

Darbe girişiminin arkasına saklanarak bu sorumluluktan kaçınılamaz.

Bu ortaklık akdinin bozulması insan hakları, özgürlükler, kadın, emekçiler, Kürtler, Aleviler… konusundaki yaklaşım farklılıklarından, daha fazla demokrasi talebinden kaynaklanmamıştır. Bu konularda aynı fikrin zikirleri olanlar, kim şef olacak kavgasının faturasını Türkiye halklarına çıkarmaktadır. Erdoğan Sarayı’nın Pensylvania’daki malikâneden farkı olmadığı bilinmektedir. İkisi de şatafatın, dünya nimetlerinin ve hırsının peşinde oldukları yaptıkları ve söyledikleriyle ortadadır.

Bu konuda Kürtlerin, Alevilerin, demokrasi güçlerinin, sol ve sosyalistlerin şimdiye kadar söylediklerindeki haklılık bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Günler, bizlere demokrasi güçlerini yeni saldırıların beklediğini haber vermektedir. “Sivil”, Siyasi “İslamcı” otoriter bir devlet gelmektedir. Bunun tüm alt yapısı, klikler arası uzlaşma tamamlanmıştır.

Onun içindir ki; HDP ve bileşenleri bu diktatörlüğün, çetenin hedefindeki tek direnç gücü olarak durmaktadır. Aynıların, iktidar savaşı ülkeyi kan gölüne çevirdikleri bu süreçte, birlikte yaşama umudunu diri tutan muhalif güçtür.

Herkesin âmâlarını bir kenara bırakarak bu büyük tehdit karşısında birleşmesi, çocuklarımız için, geleceğimiz için sorumluluklarına sahip çıkması gerekmektedir.

Özgür Minbic bölge gericiliğinin sonudur!

ANHA habere göre Minbic Askeri Meclisi’nin 1 Haziran’da Minbic’i özgürleştirmek için başlatmış olduğu operasyonun 73’üncü gününde Minbic özgürleştirildi. Minbic kent merkezi saat 17:05 itibariyle tümden çetelerden temizlendi.

Minbic Askeri Meclisi lideri Şehit Ebu Leyla adına yürütülen özgürleştirme hamlesi, 73 gün süren zorlu bir mücadelenin sonucunda zafere ulaştı.  Ebu  Leyla’nın savaşçıları artık Rojava’nın birleştirilmesi hamlesinde sona doğru ilerliyor. Şimdi sıra Rakka’nın düşürülmesi ve DAİŞ çetelerinin tümden temizlenmesinde.

Şimdi DAİŞ’i besleyenler, destekleyenler göz yaşlarına boğulmuş görünüyor. Çünkü onların tüm hesapları Kürt Özgürlük savaşçılarının çıplak yürekleriyle ördükleri çelik duvarlara çarparak tuzla buz oluyor. Bir kez daha tarih haklıların er geç zafere yürüyeceğine tanıklık ediyor. Şan olsun bize bu günleri yaşatan yiğit Kürt kızlarına ve oğullarına.

Yenilmez güç olarak lanse edilen ve Irak ve Suriye toprakları savaşılmadan peşkeş çekilen DAİŞ cellatlarının gösterilmek istendiği gibi olmadıklarını ilk defa Kürt halkının Kobane’de ortaya koyduğu tarihi direniş bize gösterdi. Arap bölgelerini savaşsız teslim alan DAİŞ ilk olarak Kürdistan bölgesine saldırdığında ummadığı bir direnişle karşılaştı.

Şengal’de Ezidi halkına büyük bir zulüm uygulayan DAİŞ, 7 kişiden oluşan HPG gücünün şanlı direnişi ile durduruldu. Ve Şengal’in dağlık alanlarına sokulmadı. Ardından Güney Kürdistan’a saldıran DAİŞ buradan da adeta kovalandı.

Sonra Kobane’yi işgal ederek tüm Rojava Katonlarını düşürmeyi hesaplayan İslam Devleti, karşılaştığı efsanevi Kürt direnişi karşısında şaşkına döndü. Yenilmez güç olma hikayesi Kobane’de toprağa gömüldü.  Bugün Minbic kentinin düşmesiyle birlikte artık geri sayım başlamıştır. DAİŞ Kürdistan bölgesinden tümden temizlenecek ve ardından Irak ve Suriye’den de kovalanacaktır.

Hesaplarını DAİŞ ve türevlerinin başarısı üstüne yapanlar bir kez daha büyük yanıldılar.  Bu savaşın esas galibinin Kürtler olduğu açıktır. Bu durumu kabullenmek istemeyen bölge gericiliği elbette yeni hamleler deneyecek ve Suriye’de özerk bir Kürt bölgesinin oluşmasının önüne geçmeye çalışacaktır.

Nitekim Erdoğan düne kadar meydan okuduğu güçlerle bugün ittifak yapmaya çalışıyor. Türkiye 15 Temmuz Darbe Girişimi ertesinde her alanda olduğu gibi dış politika alanında da tutum değişikliğine gitmeye başlamıştır. Rusya ile görüşüyor, el altında Esat ile görüşüyor. Ancak yaptığı tüm hamleler Türkiye’nin yeni tavizler vermesi ile olanaklı oluyor.

Erdoğan Kürt sorunu konusunda çözümden vazgeçtiği an kaybetmeye başlamıştır. 15 Temmuz girişimi onu fena halde korkutmuş görünüyor.  İktidarının her zaman elinden alınabileceğini anladı. Uluslararası emperyalist güçleri hesaba katmadan, onlara rağmen krallık ilan edemeyeceğini gördü. Bugün bürokraside, siyasette, yargıda, orduda, poliste kime güveneceğini bilememektedir. Fetullah güçleri tümden devre dışı bırakılmış değil. Toplumun tüm alanlarına nüfuz etmiş bir hareketin siyasette karşılığının olmadığı söylenemez. Nitekim Erdoğan’a karşı gösterilen CHP-MHP ortak adayının Fetullah tarafından önerildiği biliniyor. AKP, CHP ve MHP içinde azımsanamayacak sayıda siyasetçinin olduğu da en azından tahmin ediliyor.

Erdoğan böylesi bir süreçte tek başına iktidar yürütemeyeceğini bildiğinden arkasına CHP ve MHP’yi alarak süreci atlatmaya çalışıyor.  6 milyon oy almış HDP ise görmezden geliniyor. Erdoğan hala anti-Kürt bir siyasetle bir bölge gücü olabileceğine inanıyor. Ancak gelişmeler tersini gösteriyor. Kürtlerle şu veya bu şekilde ilişkilenmeyen hiçbir gücün bölgede başarılı olamayacağı ortaya çıkmıştır.

Önümüzdeki süreçte eğer Erdoğan Kürt düşmanı siyasette ısrar ederse büyük kaybedecektir. Bugün Minbic’in düşmesi yakın gelecekte tüm Rojava kantonlarının birleşerek Özerk bir Kürt bölgesinin kurulması, Erdoğan’ın Suriye ve Irak’ta yürüttüğü Sünni İslam eksenli politikasının tümden iflasına yol açacaktır.

Bu açıdan Minbic’in özgürleştirilmesi Demokratik Suriye umudunun artmasıdır aynı zamanda. Artık Esat ne kadar güçlenirse güçlensin savaş öncesinin Suriye’si bir hayaldir. Kürtleri ve diğer inanç ve halkları hesaba katmayan bir siyaset bölgenin sorunlarının halledilmesine yetmez.

Er ya da geç bu bölgenin en kadim halklarından Kürtler özgürlüklerine kavuşacaktır. Tarihin tekeri hep ileriye dönüyor. Zaman zaman araba geri vitese takılsa da (DAİŞ ve türevleri aracılığıyla), aslolan ileriye doğru yol alındığıdır.

Tarihin arabasına ileriye doğru yol aldıran arabanın şoför koltuğunda yiğit Kürt kadını bulunuyor. Bundan dolayı Rojava devriminin diğer adı Kadın Devrimidir. Selam olsun bölge gericiliğine ilk ideolojik mermiyi sıkan Kürt kadınlarına…

Necdet Saraç’ın yerni kitabı “Sosyal Demokrasi-Başka Bir Düzen Mümkün” çıktı!

Necdet Saraç’ın “Sosyal Demokrasi – Başka Bir Düzen Mümkün” isimli kitabı çıktı. Asi Kitap tarafından basılan, 192 sayfa olan kitap, Ağustos 2016 ile birlikte kitapçılardaki yerini aldı. Kitabın içeriğini kapak yazısı şöyle özetlemiş;

“Sosyal demokrasi iktidarı hayal mi?

Yüzyıl kendini yenileyemiyor…

“Sosyal demokrasinin iktidarı hayal değil” diyenler 21. yüzyılın “romantikleri” mi?

Demokrasi ile sosyalizm idealini birleştiren, eşitlikçi, özgürlükçü başka bir düzen kurmak mümkün mü?

21. Yüzyıl böyle bir yüzyıl olabilir mi?

“Krizler ne kadar acılı ve tehlikeli olsalar da, savaşların verildiği ve kazanıldığı zeminler” değil mi?

*

Dünya’da ve Türkiye’de sistemi tartışmadan “devleti ele geçirme” mücadelesi, yerini devleti demokratik ve sosyal olarak yeniden inşa etmeye, demokratikleştirerek dönüştürmeye bırakmalıdır. Bunun da yolu sosyal demokrasinin devrimci bir yaklaşımla kendisini yeniden yapılandırmasından ve “sosyal refah devletini” de yeniden tanımlamasından geçmektedir…

Sosyal demokrasi yapısı gereği “reformisttir”.

Reformist taleplerin bile “devrimci sayıldığı” bu dönemde sosyal demokrasi “yıkıcı bir yapıcı” olarak “düzeni değiştirme” şansına sahiptir…

Türkiye sosyal demokrasisi değişirse Türkiye değişir. Türkiye değişirse bölge değişir…

*

İşte bu kitap hem sosyal demokrasinin temel tezlerine sorularla cevap veriyor, hem de 21. Yüzyılda “yeni bir düzenin” kurulabileceği “hayalini” tartışmaya açıyor…”

 

Bir Araştırmanın Başına Gelenler: Aram Dîkran

1

Aram Dîkran’ın eski kasetlerinde şarkıların söz ve müzikleri kime ait yazmıyordu. 148 şarkının kime ait olduklarını ortaya çıkardım ve 2007 yılında “Hunerkom Akademi Mîr” isimli kitabımda yayınladım.

Yine hayatı ve müzik kariyerine ilişkin de ilk kez yayınlanan bilgilere yer vermiştim.

Mamoste vefat edince o kitaptaki bilgiler alınıp gazetelerde yayınlanıyor ama kaynak gösterilmiyor. Bazı rakamlar var, onları bulmak için insanın haftalarca çalışması gerekir. Sanki bu arkadaşlar kendileri araştırmış gibi kendi adlarıyla yayınlıyorlar. Google’da bakınca kendi araştırmam başkalarının adına çıkıyor. O nedenle kitabın o bölümünü Türkçe’ye çevirdim. (Kitap Kürdçe çıkmıştı. Yüz sanatçıyı araştırmıştı. Toplam 407 şarkının sahiplerini bulup yayınlamıştım. İlgi duyanlar Mezopotamya Yayınevi’nden isteyebilirler.) Aşağıda kitapta Aram Dîkran’a ilişkin yayınladığım bölümü veriyorum. Yazı 2006 yılında yazıldı:

***

Aram Dîkran, Avrupa’da 12 Kürdçe albüm çıkardı. Bu albümlerden 11 tanesinin kapağında okuduğu şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu yazmıyor. Bu 11 albümde 160 şarkı okunmuş ancak kimlerin olduğu bilinmiyordu. 72 yaşında olan ve Kürd müziğine büyük katkılar sunan sanatçıya ulaşıp onları belgelemek gerekiyordu.

Aram Dîkran ile Brüksel’in en güzel yerlerinden Grand Place’ta buluştuk. Yağmurlu bir gündü. Dîkran, her zamanki gibi şık giyinmişti. Lacivert takım, kravat, fotur şapka ve güleç bir yüz… Bir cafeteryada oturup sohbete başladık.

Dîkran, ailesinin Sason’un Bianda köyünden olduğunu söyledi. Bu köy 1915 Ermeni Katliamı’nda büyük darbe alıyor ve köyden sadece 15-20 kişi kurtuluyor. Bunlardan birisi de Dîkran’ın babasıdır. Baba, Qamişlo’ya kaçmayı başarıyor.

Aram Dîkran, “Ailemizden kimse kalmadı. Bazıları telefon açıyor. Diyarbakır’dan da arıyorlar. ‘Akrabayız’ diyorlar ama görüşemedik. İspat da yok. Ben görmemişim. Babam da yok ki tanısın” diyor.

Aram Dîkran’ın anne tarafı da aynı akibeti yaşıyor. Anne tarafında sadece annesi ve teyzesi Qamişlo’ya ulaşabiliyor. Diğerlerini bir daha kimse görmüyor. Dîkran, “Annem ve teyzem tek gelebildiler. Başka akraba da yok. Şimdi teyzem de öldü. Eski akrabaları bulmak epey zor” diyor.

Aram Dîkran’ın anne ve babası Qamişlo’da tanışıyor ve evleniyorlar. 15 Ocak 1934’te Aram Dîkran doğuyor. Oğlak burcu olan Dîkran, burcunun karakteristik özelliklerini de taşıyor. Bazı astrologlar, “Oğlaklar 30’una kadar hayata toz pembe bakarlar. Ama iz bırakırlar. Büyük insanların çoğu da oğlaktır” der. Aram Dîkran da hayata toz pembe bakıyor. 15 yaşından itibaren cümbüşüyle eğlenceler düzenler, durmadan şarkı söyler, içki sohbetlerinde sabahlar. Ailesinin Sason’daki ekonomik durumu iyi değildi. Babası da Qamişlo’da inşaat işçisiydi. Aram’ın da zengin olmak gibi bir düşüncesi olmuyor. Tek derdi güzel ve eğlenceli yaşamak oluyor. Zaten cümbüşü çaldı mı etrafı kalabaklaşıyor ve keyif çatıyorlar. Bugün 72 yaşında olan sanatçının en çok özlediği günleri işte o çatır keyif çalıp söyledikleri günler…

Aram Dîkran, hayatın onu sürüklemesine razıdır ama aynı burcu taşıdığı Muhammed Ali, Clay, Al Capone, Çiçero, Newton ve Nazım Hikmet gibi büyük bir insan olmanın enerjisini de taşır. Çünkü; durmadan beste yapar.

Profesyonel sanatçılığa 1953’te Qamişlo’da başlıyor. 1953-1996 arasında sanatını Qamişlo’da icra ediyor. Bu yıllarda Güneybatı Kürdleri içinde en ünlü sanatçılardan biri odur.

1966’da da Erivan’a yerleşiyor ve 1966-1985 arasında Erivan Radyosu’nda çalışıyor. Bu defa dost-hayran kitleleri arasında değil radyoda şarkılar söylüyor. Ama radyo yılları ününün Kürdistan’ın diğer parçalarına yayıldığı yıllar da oluyor.

Aram Dîkran, 1990’da da Avrupa’ya geliyor. 16 yıldır da yaşamını burada sürdürüyor.

Aram Dîkran’ın Müzik Kariyeri

Aram Dîkran, 53 yıllık müzik yaşamında Ermenice, Kürdçe, Arapça ve Türkçe 435 şarkı okuyor. Kendi deyimiyle bunlardan 230’u Kirmancî, 150’si Arapça, 30’u Türkçe, 10’u Süryanice, 8’i Yunanca  ve 7’si de Zazaca’dır. Ancak Aram Dîkran tüm şarkılarını albümlere okumadı. Geçmişte albüm olanağı yoktu. Örneğin Mihemed Mamlê de yaşarken albüm çıkaramadı ama 650 şarkı kaydetmişti. Geçtiğimiz yıllarda Husen Reber o şarkılardan 21 CD çıkardı. Aram Dîkran, yine de yeni teknolojiye ulaştı ve bugüne kadar şu albümleri çıkardı:

Aram Tîgran I

Kurdistan’e

Çîyayê Gebarê

Serxwebûn Xweş e

Dil Axe

Rabin

Teofil Üzerine

Zîlan

Xazî Dîsa Zarbûma

Keçê Dinê

Evîna Feqiyê Teyran

Ey Welato Em Heliyan

Aram Dîkran’ın kasetlerinin çoğunda şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu yazılmıyordu. Büyük sanatçı, çok değerli zamanını bize ayırdı ve tek tek şarkıların kime ait olduklarını yazdık. Yaklaşık 3 saat süren bu çalışma sonunda 148 şarkının kime ait olduklarını kaydettik. Söz ve müziklerin kime ait olduğu yazılmayan, ancak şimdi belgelenen kasetler şunlardı: Serxwebûn Xweş e, Dil Axe, Teofil Üzerine, Zîlan, Kurdistan’e, Çîyayê Gebarê, Ey Welato Em Heliyan, Rabin, Aram Tîgran I, Xazî Dîsa Zarbûma ve Keçê Dinê. (Şarkıların sahiplerini kitapta yayınladım. Eve geldikten sonra tek tek şarkıları dinleyip yaşayan sanatçılar, şairler ve kitaplarla karşılaştırmalar yaparak ve tekrar Mamoste Aram’a onaylatarak yayınlamıştım. Daha sonra Mamoste’nin söz yazarını unuttuğu kimi şarkıları tesadüf eseri okuduğum şiir kitaplarından öğrenmiştim. Örneğin beş tanesi Feqîr Ehmed’e aitti. Mamoste Feqîr Ehmed’i de arayıp onaylattım.)

Şarkılarının Analizi

Aram Dîkran’ın bir özelliği şarkılarının müziğini genelde onun yapıyor olmasıdır. Örneğin, “Mazlum Şêrê Kurdistan e” gerillaların yazdığı bir şarkıdır. Müziği Aram Dîkran’a aittir. Başka örnekleri de şöyle sıralayabiliriz:

 

Ey Dîlberê                     Gotin: Feqiyê Teyran    Muzîk: Aram Dîkran

Îro li Welat Şer e           Gotin: Dr. Feyzullah     Muzîk: Aram Dikran

Kurê Min                      Gotin: Mîkaîle Reşîd     Muzîk: Aram Dîkran

Taqîqê Çav Belekê                 Gotin: Şamîram   Muzîk: Aram Dîkran

Weylo Li Min                         Gotin: Feruşan Haco     Muzîk: Aram Dîkran

Med-TV                        Gotin: Mele Dilbirîn      Muzîk: Aram Dîkran

Gundê Şamiram            Gotin: Ehmede Gogî     Muzîk: Aram Dîkran

Wextê Zerya Min Nîşan Kirin Gotin: Simoye Şemo     Muzîk: Aram Dîkran

Az olmakla birlikte söz ve müziklerini kendisinin yaptığı şarkılar da vardır. Buna “Ax Lê Gidyanê” “Bahre Vane” “Gulbinaz” ve “Gul Şerîn e” örnek olarak verilebilir.

Aram Dîkran’ın babası da müzikle uğraşıyordu. Sanatçı babasının yaptığı bazı şarkıları da albümlerinde okudu. “Çil Kezî”, “Hay Dil Dilo”, “Şeva Tarî”, “Bilbilo”, “Ay Dil û Elekya Zer” ile “Sebra Dilan” ve “Lêv Şêrîna Min” gibi… Yine babasının yazdığı, kendisinin bestelediği bazı şarkılar da bulunmaktadır. Bunlara da “Gulgulî Ha Gulgulî” ve “Meqamê Govendê”yi örnek olarak gösterebiliriz.

Sanatçı büyük Kürd şairi Cegerxwîn’in eserlerinden de esinlenmiş ve şarkılar üretmiştir. “Eman Leylê”, “Şev Çû”, “Sebra Dila”, “Dil Axe”, “Newroz”, “Bi Xêr Hatî Tu Newrozê”         bunlardan birkaçıdır.

Aram Dîkran, Kürdlerin yüzlerce yıldır söylediği halk şarkılarını da seçerek kendi albümlerinde yer vermiş ve değerli kılmıştır. “Horom Horom”, “Yarim Goranî”, “Digerim” ve “Fidan Yar” bunlara örnektir.

Sanatçı, kendi halkının bazı şarkılarını da Kürdçe’ye çevirdi veya müziklerinden faydalanarak Kürdçe eserler yaptı. Örneğin, “Vegere Welat” şarkısının sözleri Aram Dîkran’a, müziği Ermeni halk müziğine aittir. “Nînaqan”, “Narên e Lerê” ve “Rebe Here Welate Xwe” şarkıları da Ermeni Halk Şarkıları’dır ve Aram Dîkran tarafından Kürdçe’ye çevrilmiştir.

Kürd kamuoyuna yönelik olarak hazırlanan albümlerde sanatçı Ermenice şarkılar da okudu. Bunlardan da “Zof Gîşer”, “İnçelini” ve “Rabe Lawo” şarkılarını örnek olarak verebiliriz.

Türkiye’de “Sarı Gelin” olarak bilinen şarkıyı da albümlerinde “Axçik” olarak okuyan sanatçı bu konuda kamuoyunun yanıltıldığını söyleyerek şu bilgiyi verdi: “Bu şarkının söz ve müziği anonimdir. Ben Ermenice’den Kürtçe’ye çevirdim. Şarkının orjinal adı Sari Axçik’tir. Ermenice’de ‘Sari’ dağ anlamına geliyor. ‘Axçik’ de gelin demek. Yani ‘Dağ Gelini’ anlamına geliyor. Nedenini bilmiyorum ama Türkler Dağ Gelini’ni Sarı Gelin yaptılar.”

Aram Dîkran, Kürd gerillalarının mücadele ve yaşamını yitiren arkadaşları üzerine yazdığı bazı şiirleri de şarkı yaparak müzikseverlere ulaştırmıştır. Bunlardan şu şarkıları örnek olarak gösterebiliriz: “Gerillaye sere çiya”, “Binevşa Berivane”, “Hevale Firat” ve “Zîlan”.

“Evîna Aram”

Kürt sanatçılar, Aram Dîkran’a 2005 yılında bir sürpriz yaptı. “Evîna Aram” adıyla bir albüm çıkaran sanatçılar Aram Dîkran’a ait 14 besteyi okudu. Mîr Muzîk’in çıkardığı albümde şu sanatçılar şarkıları seslendirdi:

Fatê (Siya Darê)

Rotînda (Yerîvan)

Seyîdxan (Leylanê)

Gulistan (Sebra Dila)

Serhat-Çar Newa (Yaramina Bedêw)

Harun-Koma Rewşen (Hatin)

Diyar (Leyla)

Xelîl Xemgîn (Xemilîlî Zozan)

Kawa (Zerîya Min)

Delîl Dîlanar (Zar Buma)

Şemdîn (Şeva Tarî)

Xêro Abbas (Şev Çû)

Xemgîn Bîrhat (Gûl Firoş)

Albüm çıktıktan sonra da Aram Dîkran için özel bir resepsiyon verildi. Wuppertal’de yapılan bu resepsiyona Kürd dünyasının ünlüleri katıldı. Çok duygulanan Aram Dîkran, konuşmasında dinleyicilerine, albümü ve resepsiyonu hazırlayan herkese teşekür etti. Sanatçı resepsiyonda mini bir konser de verdi. Şarkıları tüm konuklar birlikte seslendirdi. Aram Dîkran, o gecenin kendisi anlamını şöyle ifade ediyor: „Benim için bir tarih oldu. Çocuklarıma ve torunlarıma tarih oldu.

„Sanata Doyamadım“

47 yıldır evli olan Aram Dîkran’ın iki kızı, bir oğlu var. Üç çocuğunu da evlendiren Dîkran aynı zamanda bir dede. Sürekli kimliksiz ve yabancı olarak adlandırılan insanların içinde yaşayan Dîkran, ekonomik olarak zengin olamadı ama her sanatçıya nasip olmayacak bir müzik kariyeri yaptı ve Kürdler içinde en popüler ve en saygıdeğer sanatçılardan birisi oldu.

Dîkran’a “Çok ünlü oldunuz. Eksikliğini hissettiğiniz bir şey var mı” dediğimizde şu yanıtı veriyor: “Gözüm sanata doymadı. Şarkılara, çalmaya doymadı. Ne zaman doyacak bilmiyorum. Ben sanatı sevdiğim için herhalde. Benim için baldır, yaşamdır, vitamindir. Ayrıca gençken çevremiz doluyordu. Sabaha kadar otursaydık doymazdık. Çok içiyorduk. Benim tercihim viski olurdu. Halen de severim. O eğlenceli günleri unutamıyorum. Yeni dergiyi çıkaranları kutluyorum. Kuzeyli dinleyicilerime selamlarımı iletiyorum. Hepsine hayatlarında başarılar ve mutluluklar diliyorum.”

Not: Burada fotoğrafını yayınladığımız kaset 1979’da Hollanda’da çıktı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu’nda Türkiye’ye Eleştiriler Var

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl ele aldığı dini özgürlükler raporunda Türkiye’de devletin cem evlerini ibadethane olarak tanımayı reddettiği vurgulanıyor. Alevi çocukların Sünni İslam’a göre eğitim almaya devam ettiği kaydedilirken raporda, açıkça İslami değerlere saygısızlık yapanların soruşturulmaya devam ettiği bilgisi yer alıyor.

Her yıl olduğu gibi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun hala açılmadığına dikkat çekilen raporda, “buna dair bir gelişme yok ifadesi” kullanılıyor. Türkiye’de Sünni din adamları yetiştirilirken, diğer dini grupların din adamı yetiştirmesine izin verilmediğinin de altının çizildiği rapor, devletin Sünnilere ait camilere kaynak aktardığını ama diğer dini grupların ibadethane alanı belirlemesine kısıtlamalar getirdiğini belirtiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dünyada 2015 yılındaki dini özgürlükleri incelediği raporuna göre, Türkiye’de Müslüman olmayanlar fiziksel şiddete ve tehditlere maruz kalıyor ve buna dair örneklere yer veriliyor. Ermeni cemaatinden örnek veren raporda, Patrikhane’nin tüzel kişilik olarak görülmemesinden dolayı cemaate ait mülklerinin özel kurullarca tutulduğuna dikkat çekiliyor. Bu mülklerin alımı ya da satımı yönündeki kararlar konusunda Patrikhane’ye yetki verilmiyor.

Raporda, Rum Ortodoks Patriği’nin “ekümenik” sıfatıyla tanınmadığı da önceki yıllardaki raporlarda olduğu gibi dikkat çekilen noktalardan.

Raporda çeşitli davalara yer verilmiş. Bunlardan biri 2014’te Okmeydanı’ndaki olaylarda polis kurşunuyla vurulan Uğur Kurt davası. Davanın 2016’ya ertelendiğine dikkat çekiliyor.

Üniversiteler dahil birçok devlet kurumunda mescitler açıldığına ancak Aleviler için benzer yerler açılmasına izin verilmediğine de vurgu yapılıyor. Rapora göre Yahudi toplumunu hedef alan antisemit propaganda da devam ediyor.

amerikaninsesi.com