Ana Sayfa Blog Sayfa 6276

Dersim’de telekom işçisi tek kurşunla vuruldu

Askeri operasyonların sürdüğü Dersim- Ovacık karayolunun 30’ncu kilometresinde fiber optik arızasının tamiratını yapmaya giden işçi Şükre Abay tek kurşunla vuruldu.

Karayolunun bulunduğu Munzur Vadisi’nde askeri operasyonlar dün de devam etmişti. Sabah saatlerinde ise Türk Telekom’a ait bir aracın askerler tarafından vadiye girişine izin verildi.

Dersim-Ovacık karayolunda yaşanan arızanın tamiratı için yola çıkan işçilerden Şükrü Abay’ın (46) ise bu sırada tek kurşunla vurulduğu öğrenildi. Kim tarafından vurulduğu bilinmeyen Abay, Tunceli Devlet Hastanesine kaldırıldı. Abay, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Dersim’de önceki geceden itibaren kapatılan Munzur Vadisi’nin savaş uçaklarıyla bombalandığı öğrenilirken araziye asker yerleştirildiği belirtildi.

KAYNAK: EVRENSEL GAZETESİ

Ender İmrek’ten bir dönem romanı: “Ben de sana onu söyleyecektim”

“Ben de sana onu söyleyecektim” Kerem isminde cesur bir işçinin 70’li yıllardaki örgütlenme ve mücadele sürecini anlatan bir roman.
Evrensel Basım Yayından bu ay basımı ve dağıtımına başlanan roman, aynı zamanda Evrensel Gazetesi Yazarı olan Ender İmrek’in ilk romanı.
“Yüzme bilmeden okyanusa açılan cesur bir işçinin hikâyesi” olarak ifade edilen romanda İmrek, mücadeleyi, direnişi ve aşkı konu alıyor.
İmrek, romanın kahramanı Kerem ile dönemin işçi sınıfı mücadelesini ve partileşme sürecini yansıtıyor.
“O gece çok geç saatte eve ulaştılar. Önce duş aldı. Ellerindeki yaralar, omzuna yediği taşların bıraktığı morluklar iyice açığa çıktı. Bir şeyler yiyip uzandı. Sabah işe gitmeyecekti. Gidip tuzağa düşmemeliydi. Yoldaşlar da öyle demişti. Hadi Çalışkan’ı hatırladı. Şantiyedeki ilk direnişi, onun etkileyici işçi önderi ve direnişçi ruhlu halini gözlerinin önüne getirdi. Hadi, o akşam her zaman kaldığı barakada bile kalmamıştı. Bir an tereddüde kapıldı: Ya ev basılırsa…”

ENDER İMREK KİMDİR?
Ender İmrek, politik yaşamla genç yaşlarda tanıştı. Aralık 1979’da Adana’da gözaltına alındı, birkaç ay tutuklu kaldı. 12 Eylül Askerî Darbesinden sonra tekrar gözaltına alındı. Aylarca süren polis sorgusundan sonra tutuklandı. Üç yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Yargılandığı davalardan beraat etti. Seksenli yılların ortalarında yeniden politik ve örgütsel çalışmalar içinde yer aldı. Siyasi parti kuruculuğu ve yöneticiliği de yapmış olan İmrek’e, politik çalışmaları, yazıları ve konuşmaları nedeniyle davalar açıldı, cezalar verildi. Kürt sorununun demokratik çözümü kapsamlı yazılarından dolayı, bir etkinlikte “Dersim” dediği için yargılandı. İşçi çalışmasında, sınıfın ve emekçilerin örgütlenmesi mücadelesinde, Ünaldı Dokuma İşçileri Direnişi’nin örgütlenmesinde yer aldı.
Gezi Direnişini yönetmiş olmak iddiasıyla hakkında açılan davada yaptığı savunmada; “Böylesi bir halk direnişini yönetmekten gurur duyardım. Ama bu, kimsenin özel telkini olmadan kendi iradeleriyle alanlara çıkan milyonlara, baskıya ve şiddete boyun eğmeyen, direnirken hayatını kaybeden, yaralanan, sakat kalanlara saygısızlık olur…” diyerek direnişi savundu. Arkadaşlarıyla birlikte beraat etti. Evrensel gazetesi köşe yazarı olan İmrek “Yolsuzluk, Hırsızlık, Rüşvet Gizlenebilir mi?” başlıklı yazısından dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hakaret iddiasıyla açtığı davadan da yakın zamanda beraat etti.

Aşık Kul İbrahim’in heykeli dikildi

İlçemize bağlı Bahadın beldesine 18. Yüzyıl şairlerinden Aşık Kul İbrahim’in heykeli dikildi.

Bahadınlı merhum araştırmacı yazar Arif Baş’ın dedesi olan Aşık Kul İbrahim’in, Arif Hoca Müzesi bahçesine yapılan heykelinin açılış törenine Bahadın Belediye Başkanı Dilaver Özcan, Şair Yunus Koçak, Heykeltıraş Aslan Başpınar, CHP İlçe Başkanı Gürsel Çay ve Bahadınlılar katıldı.

Heykeli yaptıran gurbetçi şair Haydar Eroğlu, törende yaptığı konuşmada Aşık İbrahim’in büyük dedesi olduğunu ve yazdığı “Beni görüp yüzün öte döndürme” gibi bir çok şiirinin günümüzde bile okunup, türkü olarak söylendiğini belirtti.

Eroğlu “Benimde büyük dedem olan Aşık İbrahim’in şiirlerini, kişiliğini gelecek nesillere aktarmak açısından İbrahim Eroğlu ile birlikte bu heykeli yaptırdık. Bahadınlılar olarak geleneklerimizi ve kültürümüzü en iyi şekilde korumayı amaçlıyoruz. Arif Hoca Müzesi bahçesine yapılan heykelin yanında, müzede Aşık İbrahim’in şiirlerinden oluşan bir de köşe yaptırmayı düşünüyoruz. Türkiye’nin tanınmış heykeltıraşlarında Aslan Başpınar’ın yapmış olduğu bu heykelin beldemize hayırlı olmasını diliyorum” dedi.

Eroğlu şöyle konuştu:

“Bugün de Alevi inancına mensup Türkmenlerce meskun olan Bahadın köyünde doğan Aşık İbrahim de Alevi-Bektaşi tarikatına mensuptur. Şiirlerinde tarikatını gösteren mısralarla karşılaşmaktayız. Arif Baş’ın bildirdiğine göre Aşk İbrahim’in soyu Bahadın’da bugün “Aşıkgil” sülalesi olarak anılmaktadır. Kendisinin de Aşık İbrahim’in soyundan geldiğini ifade eden yazarın verdiği bilgileri ihtiyatla karşılamakla beraber doğru olarak da kabul etmek durumundayız.

Bade içen, atışma yapan dolayısıyla irticali şiirler söyleyen Aşık İbrahim’in bu özellikleriyle aşıklık geleneği içerisinde yetişen, Alevi-Bektaşi şairlerinin etkisi altında şiirler söyleyen, elinde sazı ile at sırtında diyar diyar dolaşarak sanatını icra eden diğer Yozgatlı şairlerin aksine olarak “aşıklık” özelliklerine sahip olduğunu ortaya koyan bir şair olduğunu belirtmeliyiz. Nitekim hakkında anlatılan rivayetlere göre Mısır Valisinin aşığı yanında götürerek üç yıl alıkoyduğunu ve atışmalar yaptırdığını göz önüne alırsak, yaşadığı dönemin güçlü şairlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.”

Konuşmaların ardından heykelin açılışı yapıldı.

sorgunpostasi.com

İtaat mi, itikat mı?

Alevi inancı özünde bir ibadet inancı değil, ahlak inancıdır. Yani itikat inancıdır. Tamamen değerler, ilkeler esastır. İbadeti ise, toplumsal ahlakın mekansallaşması demektir. Kişinin ilkeler ve değerler üzerinden sorumluluk alması ve bunu yerine getirirken, kendi otokontrolünü güçlendirmesi esas alınır. Musahiplik ikrarı ile de bu oto kontrol toplumsal bir ilişki ile güçlendirilir. Sorumluluklar paylaştırılır. Rızalık sistemi ile, her seferinde toplum adına yetki kullanımı yeniden onaylatılmak zorundadır. Temel olan, ilkeler ve edep denilen ahlaksal davranışlardır. Kişi odaklı değildir. İlke odaklıdır. Yatay bir örgütlenme modeli olduğundan, güç bir merkezde toplanmaz.

İslam v.b semavi dinler de ise tam tersine dikey bir örgütlenme modeli olduğundan, yaratıcının emirlerini taşıyan ve temsil eden başta Peygamber ve onun adına konuşan imam v.b şahısların kullandıkları yetki makamları onlara mutlak bir güç kazandırır.

Alevilerde İtikat ağırlıktadır, İslam da İTAAT ağırlıktadır.

Bu perspektiften bakarak, yaşanan darbe girişimini irdeleyelim.

15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye’de teşvik edilmiş, ısmarlama askeri darbe girişiminden sonraki gelişmelere bakıldığında, yaşananlar birçok sorunun cevabını da açığa çıkardı.

Din, iman ve itikat odaklı olduğunu iddia eden, geniş kitlelerin saf kutsal duyguları üzerinden siyaset yapan cemaatler döneminin geldiği son durum, aslında iman ve inanca dayalı bir itikattın, ne AKP de,  ne de Gülen cemaatinde olmadığı, tüm planların en baştan beri iktidarı ele geçirmek üzere kurulduğu net olarak görülmüştür.

1980 askeri darbesi ile başlayan Gülen cemaati serüveninin geldiği son merhale artık iktidara tam ve tek olarak hükmetmektir. Ancak bu planın büyük resmini çizenler, kuşkusuz Cemaati ta en baştan bu günlere hazırlayan güç merkezleridir.

Aynı güç merkezleri nasıl ki Erdoğan’a AKP’yi kurdurmuş ve (Büyük Ortadoğu Projesinin) , BOP un sorumluluğunu vermişler ise; Ortadoğu’da ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak destekleyip, Gülen ile 15 yıla yaklaşan bir koalisyonda buluşturmuşlardır.

Ancak bir gerçek var ki, asıl oyun kurucuların planlarında yer alarak oyuna dâhil olanlar, zaman içinde bunu unutup, kendileri oyun kurmaya çalışmaya başlayınca, büyük babanın da gazabını hesaplamaları gerekir.

AKP’nin Ortadoğu politikasında, ABD’nin tersinde bir istikamete doğru sürüklenmesi, ılımlı olması beklenirken, radikal İslami örgütleri organize edip desteklemesi, Suriye’de açıkça bunu İŞİD, EL NUSRA vb. örgütlerle yürüterek, ABD’nin tüm ikaz ve uyarılarına kulak asmaması, hatta dayılanması, bu Cemaat ile kurdurulan koalisyonun da sonunu hızlandırmıştır.

Gelinen aşamada koalisyondan, mutlak iktidara kimin sahip olacağı bir güç mücadelesi süreci yaşanmıştır. Sistem içinde herkes bir birini tanıdığından dolayı, birinin diğerini tasfiye edebilmesi için bir hamle yapmasını sağlamak ve bunun karşı hamlesi ile cevap vererek sonuç almak için, taraflar son iki yıldır, zaman zaman bir birlerine çelmeler atarak provoke ediyorlardı.

Nihayet bilinen derbeder, darbe girişimi ile kılıçlar çekilmiş oldu. Şimdilik Erdoğan, Gülene karşı 1-0 önde gidiyor. Bu darbe gecesinin birçok ince ayrıntısı zaman içinde daha da net açığa çıkacaktır. Ancak şu anda bu darbeden kim ve ya kimler karlı çıkmış ise, planın işleyişinde onların en azından bilgisi ve kontrollü takibinin olma olasılığı, tüm batı dünyasının düşündüğü, yazıp çizdiği bir değerlendirmedir.

Darbe girişimi ile Erdoğan’ın Türkiye’deki tek adam hâkimiyeti, başkanlıktan da öteye bir konuma yükselmiştir.15 Temmuz öncesi ona muhalefet eden CHP, MHP, Ulusalcı cephe, ordu ve benzeri kesimler tıpış tıpış arkasından yürümek zorunda kalmışlardır. Parlamento fiilen işlevsizleşmiş, Ordunun klasik prestiji maf-u perişan olmuştur. Karargâhların etrafı ablukaya alınıp, komutanlar eskide hava attıkları apoletleri korkudan takamaz hale gelmişlerdir. Tüm ülkede tek bir başkan, bir başkomutan, olarak kendisini ilan eden sadece Cumhurbaşkanı değil, her şeyin başkanı olan Erdoğan, tek İTAAT makamı olarak,   7 Ağustosta İstanbul Yeni kapı mitinginde kendini hem halka, hem de Kürtler ve bir kısım aleviler dışındaki tüm muhaliflerine onaylatmıştır.

15 Temmuz ile Erdoğan, otoritesine ve hükmüne zaman zaman itiraz eden tüm güç merkezlerinden kurtulmuştur. Devlet Bahçeli ise MHP muhalefetinden, kongresinden kurtulmuştur. Bu darbenin karlısı şimdilik bu ikisi gözüküyor. Kılıçdaroğlu yağmurun önünde sadece ıslanmıştır. Siyasette tek odaklı, bir dönem başlamıştır.

Kürtler mevcut durumda saha dışı, oyun dışı bir alana sıkıştırılmıştır. Bakalım yeniden oyuna nasıl dâhil olabilecekler. Yoksa kendi sahalarını kurup, kendi oyunlarını mı oynayacaklar. Göreceğiz.

Alevilerin ise, ne sahada, ne de oyundaki yeri bellidir.

Seyhan Yaylagül; Neredeyse bütün aileyi çekip çeviriyordu

ARİFE KÖSE

Hâlâ Maraş katliamının izlerini, hafızasını dünmüş gibi taşıyan bu Kürt-Alevi yerleşim yerlerinde, çok sevilen, çok özlenen Seyhan Yaylagül’ün izini sürmek üzere Elbistan otogarına indiğimde Seyhan’ın kendisinden on yaş büyük ablası Meryem Yıldız’ın eşi İsmail Bey karşılıyor beni. Meryem Hanım’ın evine gidiyoruz.

Hakkındaki detaylara geçmeden önce Seyhan hakkında ne öğrendin, iki kelimeyle anlat deseniz hiç düşünmeden “ailenin direğiymiş” derim. Neden diye sorarsanız işte hikâyesi!

Kahvaltıdan sonra salona geçiyoruz Seyhan Yaylagül’ün ablası Meryem Hanım, eşi İsmail Bey, kızı Sidar ve Seyhan’ın eşi Hasan Bey, nam-ı diğer Hoca ile birlikte. Önce ablası Meryem Hanım anlatmaya başlıyor.

1974 yılında doğmuş Seyhan. Beş kız, iki erkekten oluşan yedi kardeşin en küçüğüymüş. Aslında sekiz kardeşlermiş, bir abileri daha varmış ama o hayatını genç yaşta trafik kazasında kaybetmiş. En küçük olunca tabii daha el bebek gül bebek büyümüş, diğer çocuklardan sakınılan bütün sevgi gösterileri ona kalmış. Aile üyelerinin geri kalanı kara lastik giyerken ilk kundura ve hatta ilk oyuncak ona alınmış. İlkokulu Toprakhisar Köyü’nde, sonra lise ikinci sınıfa kadar Mersin’de okumuş orada avukatlık yapan abisinin yanında kalarak. Kırmızı yanaklı, gür saçlı, çok güzel bir çocukmuş. “Onu süslemek Türkan ablamla benim en sevdiğimiz şeydi” diyor Meryem Hanım sanki bir oyuncak bebekten bahseder gibi.

Ancak köyüne, evine, özellikle annesine çok bağlıymış Seyhan. Lise ikinci sınıftan sonra Mersin’de dayanamamış, okulu bırakıp köye dönmüş.

Seyhan herkesin sevdiği, cıvıl cıvıl, dolu dolu bir insanmış. “Kardeşim, yoldaşım, can yoldaşımdı. Bizim aramızdaki kardeşlikten de öteydi. Üç yıldır işyerimde de birlikte çalışıyorduk. Dolayısıyla hayatımız bir bütün olmuştu artık, her şeyimiz birlikteydi. Ailemizin en küçüğüydü ama hiç öyle gibi değildi aslında. Mesela ben birisine bir şey söyleyeceksem onun aracılığıyla söyletirdim. Ben ondan on yaş büyüğüm ama her şeyi ona danışırdım” diyor Meryem Hanım.

Meryem Hanım’ın eşi İsmail Bey giriyor araya; “Seyhan çok anaç bir insandı. Bizim evi idare ediyordu, ablasını idare ediyordu, diğer ablasını idare ediyordu, babasının evini idare ediyordu; yani neredeyse bütün aileyi o çekip çeviriyordu. İki oğlu var. Seyhan hem babasına bakıyordu, hem çocuklarını yetiştiriyordu. Çok siyasi bir insan değildi ama duyarlı birisiydi, hep iyi şeyler yapmak isterdi. Aslında Seyhan’ın barış isteği çocuklarının geleceği için duyduğu endişeden kaynaklıydı. Yoksa böyle çok fazla siyasetin içinde olan bir insan değildi. Ankara’ya da birlikte gittik.”

Bir gün olsun bırakmamışlar birbirlerinin ellerini

Meryem Hanım, İsmail Bey, Sidar adeta birbirlerini sözünü keserek anlatırken Seyhan’ın eşi, yani ”Hoca” aralarında en sessiz olanı. Kelimeler en çok ona yetmediğinden sanırım. Çok ama çok âşıklarmış birbirlerine. Seyhan öldükten sonra Hoca’nın ailesi onu memleketine, Malatya’nın Kürecik Dumuklu Köyü’ne çağırmış ama gitmek istememiş, Elbistan’da Seyhan’ın ailesiyle birlikte yaşamaya devam etmiş. Boşuna Hoca demiyorlar ona, gerçekten de mesleği öğretmenlik.

Nasıl evlendiklerini merak ediyorum. Odadaki hüzün dağılıyor biraz, yerini gülüşmelere bırakıyor. Meryem Hanım, “Çoğumuz karşıydık evlenmelerine” diyor. Gerisini Hoca yavaş yavaş anlatmaya başlıyor; “1991 yılında Kars’tan buraya tayinim çıktı. Önce Maraş merkeze çıktı, oradan Toprakhisar Köyü’ne. Önce buraya Elbistan’a geldim, sordum köyün arabası hangisi diye. Köyün ortasına indim. İndim ki köyün her tarafı yıkılmış, binalar yok, yaşlılar sağlık ocağının yanındaki elektrik direğinin üzerine sıralanmış öyle oturuyor, laflıyorlar. Şimdi onlar kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlar, ben de yeni gelmişim ya, benim Kürtçe bildiğimi bilmiyorlar. Ben de bilmemezlikten geldim. Onlar da konuşuyorlar, espriler falan yapıyorlar. Öğretmen olduğumu söyledim. İçlerinden birisi de Kürtçe ‘pek öğretmene de benzemiyor ama’ falan diyor. Ben hiç belli etmiyorum. Muhtarın evini sordum. Mavi kapılı ev muhtarın evidir dediler. Muhtar da Seyhan’ın abisi.”

Böylece başlıyor Hoca ile Seyhan’ın serüveni. Hoca, zaten zenginler, muhtarın kardeşinin talibi çok olur diye düşünerek pek ihtimal vermiyor evleneceklerine. En sonunda Seyhan’la doğrudan konuşmaya karar veriyor. Bakıyor ki Seyhan’ın da gönlü var.

Öyle evlenmişler. Bir gün olsun bırakmamışlar birbirlerinin ellerini. Herkes gıptayla bakarmış onların birbirlerine olan aşklarına.

İki çocukları olmuş. Birinin adı Umut Baran, on dokuz yaşında şimdi, diğeri Barış, o da on altısında. Sidar, “Çocuklarına koyduğu isimden bile belli değil mi nasıl birisi olduğu?” diyor.

Umut Baran geçen yıl hukuk fakültesini kazanmış. Seyhan’ın en büyük hayaliymiş oğlunun hukuk okuması.

Şimdi bu büyük aşk Hoca’nın eşine yazdığı dizelerde yaşıyor:

“Savaş çığlıkları atanlara karşı ‘Barış’ diye haykırdılar/ Meydanlarda el ele, omuz omuza halaylar çektiler/ İnadına barış, inadına özgürlük, inadına kardeşlik diye haykırdılar/ Bir gün ansızın gel yine/ Elinde sevgi çiçekleriyle/ Sensiz kalan dünyama/ Işık oluver SEYHAN!…”

İçimiz hiç rahat değildi

Sidar 10 Ekim mitingine aileden altı kişi gittiklerini anlatıyor: “Ben, annem, babam, teyzem, Hoca ve kuzenim Hüroş.” Hüroş, Seyhan ve diğer yol arkadaşlarının arasında tedirgin olduklarına dair konuşmalar geçmiş ve alandaki pek çok kişiden bombacı olduklarını düşünerek şüphelenmişler. ”Neden” diye soruyorum aslında cevabını bile bile. Meryem Hanım yanıtlıyor: “Diyarbakır’da seçimden hemen önce HDP mitinginde ve sonra Suruç’ta patlayan bombadan sonra içimiz hiç rahat değildi.”

Ankara’ya vardıklarında Seyhan HDP kortejinde olmak istemiş. Hoca Eğitim-Sen kortejine bakmaya gitmiş. İşte ne olduysa o zaman olmuş… bir patlama.. ardından bir tane daha.

Sendikalar önce anlamamışlar olayın boyutunu. Hoca, “biz yürüyüşe devam ettik ama köprüye geldiğimizde kortejin gerisinin gelmediğini farkettik. Geri döndük” diyor: “Ben yanımdaki herkesi kaybettim. Sonra çok yaralı ve ölü olduğunu öğrendik. En sonunda Seyhan’ı Hacettepe’de bulduk.”

Bu arada Meryem Hanım eşini ve yeğeni Hüroş’u bulduktan sonra alandaki tüm kayıp ve yaralıların içinden tek tek bakıp Seyhan’ı bulmuş. Defalarca sunî teneffüs yapmaya çalışmışlar ama nafile.

İsmail Bey isyanla acı karışımı bir ses tonuyla ekliyor; “Sidar Ankara’daki arkadaşının evine gittiği için kurtuldu, Hoca akrabasını gördüğü için kurtuldu, beni fotoğraf çekme sevdam kurtardı.”

Meryem Hanım giriyor araya hemen: “Ben de ‘adaylar bir metre öne çıksın’ dedikleri için kurtuldum.” Kastı HDP’nin milletvekili adayları. Kendisi de adaymış o seçimde.

Seyhan kurtulamayanlardan oldu. Bir kez daha hayatta kalanlardan olmanın ağırlığı çöküyor omuzlara.

Bir sonraki durağımız Seyhan’ın doğup büyüdüğü, uğruna Mersin’i terk edip geldiği, gelin olduğu köyü. Köyde patlama sırasında Seyhan’la arasında sadece iki kişi duran yeğeni Hüroş, ablası Berfin, anneleri Songül Doğan karşılıyor bizi. Evlerinin direğini anlatıyorlar onlar da. Ağızlarından dökülen her bir kelime gözyaşlarını da getiriyor. Sadece Berfin konuşabiliyor: “Annem evlendiğinde halam küçükmüş daha zaten. Bize çok emek vermişti. Biz onu ikinci anne olarak görürdük. Çok evcimendi, evde vakit geçirmeyi çok severdi. Çok titizdi, işlerine çok sadıktı. Keşke daha çok vakit geçirebilseydik” diyor. Her birinin gözüne baktığımda, insanların yarasını kanatmakla barış mitinginde hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasını canlı tutmak arasındaki o ince çizgide buluyorum kendimi.

Seyhan’ın en az kendi köyü kadar sevdiği, o köyde yaşayanların da Seyhan’ı gelinleri gibi değil de evlatları gibi bağırlarına bastıkları eşinin Malatya’daki Dumuklu Köyü’ne geçiyoruz sonra.

Evindeki eşyalar olduğu gibi duruyor

Köyde bizi Hoca’nın yüzündeki her bir çizgide hayatın tecrübesinin izi olduğu çok belli olan, sırtlanmak zorunda kaldıklarıyla omuzları artık biraz çökmüş annesi Döndü Yaylagül karşılıyor. Türkçe bilmiyor ama Seyhan’ın adını duyunca başlıyor ağlamaya. O gözyaşları öyle derin bir özlemi anlatıyor ki sözlere gerek yok.

Köyün sakinleriyle tanışıyoruz Seyhan’ın yüzü dağlara bakan mezarına doğru ilerlerken hep birlikte. Çiçeklerle kaplı mezarı. İsmail Bey bir sigara yakıp bırakıyor mezarın üzerine Seyhan’ın içmesi için.

Sonra hep birlikte önce Seyhan’ın evini geziyoruz. Aradan geçen zamana rağmen tek bir eşyasının yerini değiştirmemiş kimse. Bütün ev sanki Seyhan her an çıkıp gelecekmiş gibi duruyor. Çaylar yapılıyor, balkonda yaklaşık yirmi kişi toplanıyor. Bir insan her yerde ve herkes tarafından bu kadar mı sevilir!

Komşuları anlatıyor bu sefer Seyhan’ı. Hüsniye Hanım’la karşılıklıymış evleri. Birinin evinde bir yemek pişerse diğerine haber verirmiş hemen, hep beraber yenirmiş yemekler. “O benim komşum değil, sırdaşım, kardeşimdi” diyor Hüsniye Hanım.

O gün aramızda olmasalar da Seyhan’ın eşi Hasan Bey’in yeğenleri Cem ve Pınar Yaylagül yengeleri için yazdıkları mesajları iletiyorlar. Bu mesajlarda sadece yengelerine duydukları özlem değil, başka bir dünya var.

“Yengem bizim aileye geldiğinde ben dokuz yaşındaydım ilkokul üçüncü sınıftaydım. Amcam yengemin köyünde görev yapıyordu ve iki ya da üç haftada bir köyüne gelebiliyordu. Arabaları olmadığı için gelince birkaç kilometre yaya yürümek zorunda kalıyorlardı. Ben haftasonunu sabırsızlıkla bekliyordum ki amcam ve yengem gelecek. Daha çocuktum ben hiç peşinden ayrılmıyordum. Dedem kalp hastası bir insandı ve gürültüden rahatsız oluyordu amcamlar gelince biz arka odanın sobasını yakıyorduk ve gece yarısına kadar orada oturuyorduk. Onu anlatmaya ne kelimeler yeter ne de cümleler… Biz hayatta ondan çok şey ögrendik. Bunu bir bayrak gibi düşünelim, o bize verdi biz de bizden sonrakilere…” Bunlar Pınar’ın cümleleri.

Cem ise, “Seyhan yenge diyorum fakat ‘Yenge’ kelimesi o güzel insanı betimlemek için fazla resmî kalıyor. Bizim için anne, kardeş, sırdaş, dost.. her şeydi. Hepimizin geleceğe dair kurduğu güzel hayallerde muhakkak yeri vardı. Kendisi de aynı duygulara sahip olduğundan olacak ki hepimiz için kurduğu ve hayallerin en güzeli olan barışı isterken bedenen aramızdan ayrıldı. Beni ve ablamı Baran ve Barış’tan asla ayırmadı. Biz de onu sevdiklerimiz arasında en önlere koyduk ve yeri artık asla değişmeyecek. Bu dünyanın güzelleşmesi için, barış için çabalayanların herkesten uzun bir ömür yaşamaları dileğiyle…” diye yazmış.

Seyhan’ın büyük ablasının kendisiyle akran olan kızının dizeleri bizim de son sözümüz olsun: “SEYHAN,/ Yüzündeki son tebessümün,/ Elâ gözlerindeki son bakışının,/ Bombadan sonra cevap veremediğin/ yirmi dört cevapsız aramanın,/ Baran’ı cüppe ile göremeyişinin,/ Barış’ın geleceğine yön veremeden gidişinin,/ Baran’ın Barış’ın bir daha “anne” diyemeyecek olmalarının,/

Daha sevdiklerinle geçirebileceğin otuz yıllık yaşanamamışlıkların,/ Yarım kalan hayallerin,/

Yaşayamadığın tüm güzelliklerin,/ HESABI SORULACAK BİR GÜN.”

sendika10.org

“Saskara asimilasyona mı zorlanıyor?”

ŞİNASİ KARACA

Saskara bir Alevi köyüdür, asla Sünnileştiremezsiniz. Siz asimilasyon olanlar, siz kendi inancını inkâr edenler, siz haram zade olanlar, siz kendi çıkarları için insanların inançlarını satan satılmış kişiler öncelikle saskarayı, saskarlıları asla asimilasyon edemeyeceksiniz.

Ben ve benim gibi bir çok saskara için gerekirse can kan verecek, bir çok duyarlı insanlar olduğunu unutmayın. Geçmişte hükumet baskısı veya her hangi bir nedenle cami yapılmış. Biz ata ve dede hatırası olarak bu camiye zarar vermedik. Cami’ye giden gitti gitmeyen gitmedi zamanla atıl durumda yıllardır bekledi.

Köylülerimizin pasif kalmasından bazı yalaka ve asimilasyon olan kişilerin yardımıyla köy camisi onarılarak hem hoca(imam) atandı hem de köylülerin üç beş yaşlı kişileri cami’yi ibadet yeri olarak kullandı. Ve bugüne gelindi, duyduğumuza ve iddia edildiğine göre sözde kendini bilmez üç beş kişi, Cami’ye minare yaptıracakmış.

Saskara yüz yıllardır kendi inancı içerisinde yaşayan bir (Bektaşi) Alevi köyüdür. Köyde yıllardır cem ibadeti yapılmış ve cem tutulmuş olup bu güne kadar gelinmiştir.

Bugün ise bir cem evi yapılmaktadır. Köylünün yek ünü Cem evine gitme mecburiyetindedir çünkü inancı Alevilik, Alevilikte cami yok cem evi vardır. Köylünün kafasını karıştırarak hükumetin kurumlarınca ve diğer tarikat cemaatler tarafından bir şekilde alıştıra alıştıra köylüyü asimilasyona zorlamaktadır.

Tekrar tekrar ediyoruz. Asimilasyon olanlar. Yalakalar. Yağdanlıklar. Aslını asaletini inancını inkar eden haramzadeler,saskara halkını asimilasyon edemeyeceksiniz. Camiye minare yapamayacaksınız. Haddinizi aşarsanız siz ve aile topluluğunuz.

Saskarayı terk etmesi gerektiğini unutmayın. Saskarada yaşayan veya gurbette yaşayan tüm saskaralılar, siz ve atalarınız dedeleriniz babalarınız Alevidir. Şayet Alevliği benimsemiyorsanız?

Çok basit, köyde yaşıyorsanız köyü terk edin.

Sünni olan köye kasabaya her hangi bir Sünni yaşam olan yere gidin. Orada kendi inancınızı değil uğuruna asimile olduğun inancı yaşayın.

Şayet gurbette yaşıyorsanız o zaman saskaralıktan istifa edin istediğiniz yerde inancınız olan Alevliği değil uğruna asimle olduğun inancı yaşa. Yapacağınız en büyük iyilik. Köye köylüye zarar vermemektir.

Saskara bir alevi köyüdür asla Sünnileştirilemeyecektir”

“kökünü beğenmeyen dal ve dalını benimsemeyen meyve Olgunlaşmadan çürür”

saskara-sinasi@hotmail.com.

Tahtacılar

0

Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesindeki sahillere yakın dağlık bölgelerde bir toplum yaşar. Güleç yüzleri, dostça yaklaşımları, değişik giysileri ile farklı bir toplum. Elinde, evinde ne varsa konuğu içindir. Kendisi kuru ekmek yese de misafiri için sofra donatır. Kendisi açık kalsa , dostunu giydirmeyi töre bilmiştir. Tahtacılar denir onlara. Dağ arkalarında yaşamak zorunda kaldıklarından dolayı orman işçiliği ile uğraşmışlar asırlarca. Tahta biçip, meşe kömürü yaptıkları için, tarihe “Ağaçeri” olarak geçmişlerdir. Alevidirler ve geleneklerine çok bağlıdırlar. Eskiden göçebe olarak yazları yaylalarda, kışları ovalarda yaşamışlar. Yerleşik hayata 1876 yılında Sadrazam Ahmet Vefik paşa’nın iskan emri sonucu zorla geçmişler.  Ahmet Vefik Balıesir’de aşireti toplamış ve iskan emrini yüzlerine okumuş. Tahtacılar itiraz etmişler. Osmanlı askerleri çadırlarını yaktırmış, önde gelenleri kılıçtan geçirmiş. Çadır yakan paşa derler Ahmet Vefik’e bu olaydan sonra. Adana, içel, Antalya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale vilayetlerindeki geniş ormanlık bölgeler de yaşarlar.

Tahtacı sözlükte, ağaç kesen, tahta biçen anlamına gelmektedir.

Biz daha çocuk iken köyümüzde bu tahta biçme işi devam ediyordu. Orman kesmek yasak olduğu ve ormanlar korumaya alındığı için bu işçiliği kaçak olarak yaparlardı. Ormana gidecek olanlar, sabaha yakın ağaç kesecekleri ormana varmak zorundaydı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kesilecek olan her ağaca önce niyaz ederler  (affı istenir) ve kesilip, yontulurdu. Eğer kesilecek ağaç sayısı biraz fazla ise bir horoz kurban keserlerdi. (Ceprail kurbanı denir, horoz kurbanına). Ya da ormana gitmek için en kötü bir hava seçilirdi. Kış, yağmurlu havalar da orman bekçileri olmazdı genellikle. Kesilen ağaçlar at ve eşeklere yüklenerek köye getirilir, “Gece ağacı” denilen bir tezgâh kurulur, el bıçkısı ile tahtalar biçilirdi.

Gece ağacı yapılacak günlerde, köyde hiçbir yabancının olmamasına dikkat edilir, tüm yollar gözetim altında tutulurdu. Köylerin giriş yollarına gözcüler yollanır, gözetim altında tulurdu. Eğer bir yabancı geliyorsa “Kösüre” diye işaret verilir, köydekiler ağaçları ve kendilerini saklardı. O gece herkes birbirine yardım eder ve iş imece şeklinde bitirilirdi. Biçilen ağaçlar, yine aynı gizlilik içinde, önceden satışı için söz alınan yere at ve eşeklerle götürülür, satılırdı.

Orman bekçilerine, Jandarmaya ya da şehirdeki gece bekçilerine yakalandıkları da çok olurdu. Yükleri ile birlikte, hayvanlarının semerleri ellerinden alınarak mahkemeye çıkarılırlardı. Bu nedenle hapiste yatmayan yaşlı Tahtacı bulmak oldukça zordur.

Kestikleri ağaca “Niyaz” ederler dedim. Sadece niyaz etmekle kalmaz, yaşlı kadınlar kesmek zorunda kalınan bu ağaçlar için ağıt yakarlar. Çünkü tahtası yapılacak olan ağacın bir kere çok düzgün, ikincisi, güçlü bir ağaç olması sonucu, ağaçları güçlü kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetirler, ağlarlardı…

Tarih

Tahtacı ismine yazılı kaynaklar da 16. yüzyıl da rastlanıyor ve bu topluluk günümüze kadar ciddi bir şekilde araştırılmamış. Cemaat-ı Tahtacıyan adı Osmanlı arşiv ve vergi defterlerin de ilk defa 16. yüzyılda geçiyor. Saruhan ovasından Bursa tarafa yükleri ve hayvanları ile göçerlerken bir Sünni’nin tarlasına hayvanları girmiş, Sünni de onları “Tahtacılar tarlama zarar verdi” diye şikayet etmiş.

Bundan önce “Ağaçeri” olarak adı geçen Tahtacılar için bir kaç belge daha var. Faruk Sümer, Tahtacılarla, Ağaçeri’lerini Oğuz Boyundan gelen, aynı kavimden ama, ayrı topluluklar olduğunu yazar.

Babinger; Tahtacıların Anadolu’nun yerli halkından ve “Dendrophoroi” tarikatının üyelerinden olduklarını ileri sürüyor.

Avusturya-Macaristan Konsolosu Tibor v. Pözl’ün Tahtacıların Osmanlıyı tanımadıklarını, bu nedenle bir çoğunun İran nüfusuna geçtiklerini iddia etmesini, Afyon -Sandıklıda o dönemler fahri konsolosluk yapan İran’lı Ali Rıza Bey’de doğrulamaktadır. Ali Rıza Bey, Silifke civarında oturan Çaylak aşiretinden 350 hanelik Tahtacıya İran pasaportu verildiğini kendisi yazar.

Yine Ali Rıza Bey’in bildirdiğine göre, 1884’de bir çok Tahtacı Osmanlı’ya askerlik yapmamak, Sünnilerle birarada yemek yememek (Yezi’in sofrasına oturmamak) için ya “Kıpti” Çingene tebasına geçmişler ya da İran pasaportu almışlardır…

Son bulunan yazıtlara göre Fenikelilerle akraba yada bizzat Fenikeliler oldukları konusunda tartışmalar sürüyor.

Gelenekler

Alevi örgütlenmesinin ortaya çıkması ile birlikte bazı yerel gözlemler, araştırmalar yapılmaya başlanmışsada bunlar yeterli değildir. Yeterli değildir, çünkü böylesi bir araştırma yapabilmek için Tahtacıları çok iyi tanımak gerekir. Bir defa kendilerinden olmayan insanları cemlerine almamaları ya da almışlarsa, bunu muhabbet cemi şekline çevirmeleri, araştırmacıyı yanıltmaktadır. Tahtacı cemlerinde 12 erkân yapılır. Erkân, yaşanan bir olayın cemde tekrar kısa ve görsel anlatımıdır. Çok önemli bir konu olduğundan bunu da yabancılara gösteremezler. Sadece yabancılara değil, evli olmayanlara, çocuklara da göstermezler.

Tahtacılar kendi içlerine kapalı, Alevi geleneklerine çok sıkı bağlıdırlar. Daha çocukları doğduğu zaman bu gelenekler yavaş yavaş uygulanmaya başlanır.

Kız Çocuk

Kız çocuğu doğduğunda, helva yapılması, kırkını çıkardığında yapılan eğlence, (kız ve erkek çocuklar için) altı aylık olunca “kına” eğlencesi, çocuğun dişleri çıkmaya başlayınca, dişin çıkışını ilk görenin çocuğa hediye almakla yükümlü olması, ardından “Diş hediği” yapılarak onun tüm köylüye dağıtılması (diş hediği; buğday, mısır, nohut vb. kuru tahıllar kaynatılarak yapılır)…

Erkek çocuk

Erkek çocuklar için de, kına hariç tüm bu gelenekler uygulanır, bir fark vardır; Erkek doğuran anne, çocuğunun kırkı çıkana kadar başına “Kreb” adını verdikleri, çeşitli renklerden yada tek kırmızı oluşan bir bez bağlar.

Erkek çocuk için yapılan “saç yülüme” adı altında, ilk saçları traş oluşta yapılan eğlenceli bir gelenek daha vardır.

Düğünler

Düğünleri hepimizin bildiği şekilde yapılmasına rağmen, diğer Alevilerden ayrılan bazı farklılıkları vardır.

Düğün başlamadan bir hafta önce tüm köylüler, yakın köylerdeki Tahtacı tanıdıklar davet edilir. Herkes toplandıktan sonra davet edilecek yakın/uzak köylerdeki insanlar için davetiyeler hazırlanır. Bu davetiyeler genellikle kumaş bezleridir, çok özel davetliler için kumaş bezinin bir ucuna şeker bağlanır.  Orada bulunanlar davet edilecek misafirlerden kaç insan alacaklarını söylerler ve misafir dağılım töreni yemeği verilir.

Bayrak Kaldırma Töreni

Misafir dağılımı töreni bittikten sonra, düğün evine asılacak olan “Alemir” adını verdikleri kırmızı, san, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bayrağın dikimine geçilir (Celal Abbas bayrağı derler ve çok kutsaldır). Bayrak kumaşlarını düşkün olmayan, ismi herhangi bir dedi-koduya katılmamış ama müsahipli olan iki erkek keserler. Bayrak kumaşları kesilirken orada bulunanlara dolu (rakı) dağıtılır. Dolu içmeyenler, uzatılan dolu bardağına sakinin elinde niyaz ederler, içmek isteyenler ise bardağı kendi ellerine alırlar.

Bayrağı kadınlar dikerler ve en yaşlı olan erkeğe ayakta teslim ederler. Yaşlı emmi “Peygambere Selavat, Selli Ala Muhammet, Kutlu olsun diyenin akibeti hayır gelsin… Uludur ulu, Sofraları dolu, bizim pirimiz Hazreti Ali.. Hüü diyelim hüüü” der bir adım ileri yürür. Bu retüel üç defa tekrarlanır ve Celal Abbas bayrağı evin bir köşesine asılır. Bayrak asıldıktan sonra düğün başlamış sayılır.

Bayrak dikilirken, “Alemir” adındaki bayrağın en üstüne bir ayna konur. Bir yansıma olarak, evlenen kişilerin geleceğinin ayna gibi açık ve net olacağına inanılır…

Tura:       

Gelin yeni evine geldiğinde “Tura” dedikleri bir tören daha yapılır. Bu törende önce düğüne hizmet edenlere ve yakınlarına yemek verilir. Sonra orada bulunan gençler, ellerine aldıkları bir başbağı bezinin bir ucunu düğümleyerek, topuz şekline getirir ve gelin bu topluluğun arasından geçerken, geline bunlarla vurulur. Şayet gelin çok pratik birisi ise, kendisine vurdurmadan aradan geçer gider. Bu adet damat için de aynı şekilde tekrarlanır…

Özne:

Alevi nikahıdır. En az oniki yaşlı müsahipli düğün evinde toplanır. Dede var ise dede, dede yok ise o görevi yürütebilecek bir yaşlı, gelin ile damadı karşısına alır, onlara evlilikte karşılaşacakları zorlukları, kolaylıkları; zorluklar da kimlere başvuracaklar, kolaylıklarda neler yapılması konusunda özet bir bilgi verir. Evlilik sonrası, başbağı yapılması, baba evinden ayrılmaları, müsahip tutma, yaşlılara, çocuklara nasıl davranmaları konusunda bilgi verir ve onlardan birbirlerine karşı her zaman güler yüzlü ve dürüst olmaları konusunda söz alır. “Sözümden dönersem Ali’nin kılıcı boynuma olsun” diye de yemin ettirir. Ardından dolu dağıtılır (dolu üçer defadır), semah dönülür, özne sofrası atılır ve yemek anında yeni evlilere kendi elleriyle lokma verenler olur.

Bayrak indirme Töreni

Düğün bittikten bir gün sonra, yakın akrabalar, dostlar toplanarak önce dolu dağıtılır, ardından bayrak indirilir ve geline teslim edilir.

Teslim edilirken yine: Peygambere salavat, Salli Ala Muhammet, kutlu olsun diyenin akibeti hayırlı olsun. Uludur ulu, sofraları dolu, bizim pirimiz Hz. Ali, hü diyelim, hüü… Bayrak indirildikten sonra düğün bitmiş sayılır.

Başbağı  Töreni    

Düğünden sonra geline “Başbağı” yapılır. Başbağı, geleneklerle dolu bir cem törenidir. Müsahipli, başbağını yapabilecek yakından olan birinin önderliğinde yapılır. Böylelikle bir Alevi kapısı daha açılmış, canlara iki can daha katılmış sayılır. Yemekler yenir ve semahlar dönülür..

Bu tören cemleri, dediğimiz gibi, diğer cemlere benzemezler. Yeni evlilere bir öğreti olarak yapılır. Yeni evliler bundan sonra musahip olacakları emsallerinden başka bir aileyle musahiplik hazırlığına başlarlar. Onlara herkes, her konuda yardımcı olur.

İkrar Aldırma Töreni

Yeni evli bir gelinin “ikrar”ının aldırılması zorunludur. Geline, bir Alevi kadınının nasıl olması gerektiği üzerine verilen bir eğitimdir bu. Ya da bir Alevi anası nasıl olur? Bu konuların ağır bastığı bir öğreti geleneğidir ve gelin ile damada eline, diline, beline sahip olacakları üzerine söz (ikrar) verdirilir…

İkrar yemeğinde kurban kesilir. Fakat bu ailenin varlık durumuna bağlı olduğu için kurban, mutlaka kuzu olmaz, bir horoz da olabilir.

CEM

Tahtacılar Abdal Musa cemi bilmezler. Cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. Bu cemde kurban yoktur. Semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu “cuma akşamı” cemlerinde öğretilir.

  1. Görgü sorgu cemi,
  2. İkrar
  3. Ceza Cemi,
  4. Müsahiplik Cemi,
  5. Aşinalık Cemi,
  6. Peşinelik Cemi,
  7. Çiğildaşlık Cemi,
  8. Öz ayırma Cemi
  9. Yas Cemi
  10. Sonbahar cemi, Edremit de kaz dağlarında yapılır
  11. Muhabbet Cemi, her zaman ama, daha çok misafirler geldiğinde yapılır,
  12. Öz cemi, kendiliğinden verilen yemek.

Musahiplik

  • Musahip olacak olan gençler önce bir “Mürebbi babası ve anası” bularak, onları kendilerine önder yaparlar. Mürebbi, onları musahipliğe hazırlayacak olan öğretmendir aynı zamanda. Musahip olacakların herşeyi ile ilgilenir. Giyimleri, nasıl davranacakları, oturuş, duruş biçimlerine, konuşma üsluplarına kadar herşeyleriyle ilgilenerek, onları Aleviliğe hazırlar…
  • Musahiplik ceminde bu mürebbi baba ile Ana yine en öndedir. Bir tek dede ile delilciye karışmazlar. Diğer tüm görevlilere karışma yetkileri var. Çünkü bu cemin, eksiksiz ve sağlıklı geçmesi, onların sorumluluğu altındadır.
  • Musahip cemi bittikten bir gün sonra, kesilen kurbanın kellesi ile bir cem daha yapılıyor ve musahiplik bitmiş oluyor. Yeni musahipler bundan böyle her ceme girmeye hak kazanmışlardır…
  • Eğer musahipler isterlerse, aradan bir sene geçtikten sonra “Öz ayırma” cemi yaparak, özlerini ayırabiliyorlar. Bunun anlamı şu: Musahiplerden her hangi birisi bir suç işledi ve toplumdan düşkün oldu. Eğer öz ayrılmamışsa, iki tarafta düşkün olmaktadır, ama öz ayrılmış ise, suçsuz olan aile, musahiplerinin bu suçuna karşılık düşkün sayılmamaktadır…

Dedelik

  • Tahtacıların dedeliği de oldukça zor. Şöyle: Kişilerin dede seçmesi serbest, herkes istediği dedeyi seçebilir. Diyelim iki çift musahip olacaklar ve dededen söz kesmişler. Eğer bu çiftler çok yoksullarsa, dede bunların masrafını üstelenerek onları musahip kılmak zorundadır. Dedin yol evladı sayılırlar.
  • Dedeler para almazlar, görevlerini inançlarına bir bağlılık olarak yerine getirirler.
  • Dede soyundan olan herkes dede olamaz, İmam Cafer’den ya da Hz. Ali’ den kaldığı söylenen hırka, değnek vb. nişanı taşımaya hak kazanmış olan kimse dedelik postuna oturma hakkına sahiptir. Bir örnek: Dede soyundan geldiğini bildiğimiz beş kardeş var ve bunların da beşer tane erkek çocuğu olduğunu kabul edelim. Burada otuz kişilik bir dede soyu vardır. Bu otuz kişiden ancak bir kişi, yani o nişanı taşıyabilen dedelik yapabilir, diğerleri yapamaz. Çünkü o dede ocağının bir tek temsilcisi olur, iki temsilci olmaz.

Ölüm

  • Bir Tahtacı öldüğünde, herkes ölü evine gelerek, ölüden helallik diler. Kadınlar ağıtlar yakarlar, ölü olanın anılarını, onun yiğitliğini, dürüstlüğünü, dostluğunu anlatırlar. Zaten bu cenaze evine toplanış, aynı zamanda ölenin ne kadar topluma yakın olduğunun bir anlatımıdır da.
  • Ağıtların ardından “Hakka yürüme sazı” çalınır. Köydeki sazandar kim ise (saz çalana Güvender denir) sazını getirmesi istenir. Ölenin yakınları tabutun çevresine otururlar, güvender üç deyiş okur. Burada söylenen deyişler bazen doğrudan ölen insan için o gün yazılmış bir deyiş de olabilir, Alevi ulularının deyişleri de. Daha eskilerde ölüler saz eşliğinde mezara götürülürmüş, bugün asimlasyonun bir sonucu olarak Alevi köylerine zorla yapılan Camilerin Diyanet hocaları Kuran okuyarak toprağa veriliyor.

Saz çalındıktan sonra, ölenin tüm elbiseleri giydirilir. Tahtacıların her zaman gördüğümüz o renkli, işlemeli elbiseleri düğünleri olduktan sonra iki çift olarak dikilir. Bu elbiselerden bir “Dirimlik” dedikleri, cemlerde, ziyaretlerde, düğünlerde giydikleri elbisedir. Diğeri ise “Ölümlük” dedikleri, öldüklerinde giyecekleri elbisedir. Her iki elbisenin işlemlerine kadar her nakışı aynıdır. Bir Tahtacı öldüğünde işte bu “Ölümlük” dediği elbise ile toprağa verilir. Ölen genç kız ise “Gelinlik” ile, delikanlı ise “yeni elbise ile gömülür.

Mezar kazıldıktan sonra bir köşesi yatak sığacak şekilde oyulur. Döşek serilir, yastığı konur ve ölen insan yatırılır, üzerine battaniyesi, yorganı örtülür. Her şey hiç kullanılmamış olmak zorundadır. Oyulan tarafın önü tahtalarla kapatılır. Saptırma tahtası denir bunlara ve toprak atılmaya başlanır.

Hakka yürüme sazı çalındıktan sonra, orada çalınan saz, tam kırk gün bu ölü evini beklemek zorundadır… Kırk gün o sazı kimse oradan almaz ve kimse tellerine dokunmaz. Çünkü o saz, yas sazı olmuştur. Ayrıca yakını ölmüş birisi, dede köye ilk geldiğinde mutlaka onun “Yas cemi”ni yaptırmak zorundadır. Buna yasını aldırma cemi denir.

Bir başka şey; köyde ölümden sonra ilk düğün yapıldığında, düğün çalgıları ilk önce düğün evi önünde kısa bir çalgı çaldıktan sonra, ölenin evine gider Yas çalgısı çalarlar, düğün öyle başlar.

ALEVİLİK TANIMLARI

  • Tahtacılar, Hacı Bektaş ocağını bilmezler. İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağına bağlıdırlar. Ocak çok kutsaldır. Yanyatır ocağının anlamı; Tahtacılar ikrar verirlerken, müsahip olurlarken dede döşeğine yan yatarak pençeyi Ali Aba eli alırlar. İlk dedeleri Adana’nın Ceyhan kazası Dur Hasan dede olduğu söylenir. Köyün adı da Dur Hasan’dır. Daha sonra İzmir Narlıdere’deki köyle ocaklarını kurmuşlar.
  • “İtikadımız İmam Cafer, Mezhebimiz Caferi”dir der Tahtacı dedeleri ve Ocaklarının İran Meşhed’deki İmam Rıza’ya bağlı olduğunu söylerler.

Sosyal Yaşam:

Buraya kadar saydıklarımız. Tahtacıların Alevi gelenekleri üzerine idi, bir de onların sosyal yanlarını inceliyelim:

Köyden şehre göç ve daha iyi bir yaşam beklentisi, bu insanları da oldukça etkiledi. Köyle şehir arasında yaşanan bir bölünme var bu gün. Birçok yakınımız, dostumuz, tanıdığımız şehirde yaşamasına rağmen, bir ölüm olayında, bir cem de, düğünde mutlaka köye gitmek zorunda. Bu ise, onlar için ikinci bir maddi külfet oluyor.

Çalıştıkları işyerlerin de çevrelerindeki insanlara karşı saygılı davranmaları nedeniyle, Sendika ve İşçi Temsilciliği gibi önemli yerlere geliyorlar ve demokrasi mücadelesi içinde yer alıyorlar. Yeni yeni dernekleşiyorlar.

“Gelişen örgütlenmeye kuşkuyla baktıklarını ve Aleviliğin bu dernekleşmelerden oldukça zarar göreceğini, Alevi inancına ters düşen bir çok insanın bu dernek yönetimlerinde yer aldığı için, uzak kalmanın daha sağlıklı olacağını” dile getiriyorlar.

Bu yerleşik köy yaşamına geçmiş olmalarına rağmen, Antalya, Burdur, Denizli yöresindeki birçok aşiret hala göçebe olarak ve orman işçiliği yaparak yaşamaktadır.

Hiçbir sosyal hakları olmadan, orman kesim bölgelerinde çadırlar içerisinde yaşayan bu toplumun sırtından birçok orman ağası türemiştir bugün.

Kesilen ağaç altında kalarak sakatlanan, ormandan yuvarlanan, kol ve bacakları kırılarak sakat kalan birçok insanla karşılaşırsınız. Devlete karşı oldukça öfkelidirler. “Bir vergi alırken, bir de sağlam kalan çocuklarımızı askere almak için vardır bizde devlet” diyeceklerdir daha ilk konuşmaya başladığınızda.

Bayramlar

Sultan Nevruz (Büyük Bayram) Sultan Nevruz (Navrız derler) Bayramını her sene 21 Mart günü kutlarlar.

O gün tüm evler dolaşılarak, yemek için ne verilirse biraraya toplanır ve kazanlarla yemek vurulur. Ayrıca, yiyecek vermeyip de para verenlerin verdiği paralarla birkaç kurban alınır. Yiyecek toplama konusunda hiç bir zorlama yoktur, herkes gönlünden ne vermek isterse onu verir. Veremeyenler olduğu gibi hem yiyecek hem de para verenler de olur.

Güzel yemek yapan kadınlar yemeği hazırlarken, eğer kadınlar isterlerse, birkaç erkek de bu yemek işine yardım eder. Kazanlarla su taşıma, ağır yükleri kaldırma vs. konusunda..

Bunların dışında kalanlar köy mezarlığına giderek, taşları ve otları temizler, mezarlığın avlusu bozulmuşsa tamir edilir. Burada herkes birbirine yardımcı olur ve yemek vaktine kadar tüm işler bitirilir…

Köy meydanlığında kurulan sofralarda yemekler yenir. Tabi isteyen evine de götürebilir. Ayrıca yaşlı ve hasta olanlara, herhangi bir nedenle gelemeyenlere, öncelikle yemek gönderilir ve Nevruz Tahtacıların deyimiyle “Sultan Navrız lokması” paylaşılmış olur. Artan yemekler de herkese taksim edilir…

Yemekten sonra gençler oyunlar oynar. Bu oyunlar, bir nevi sportif oyunlardır. Öyle düğün oyunu falan değil. Omuzlara basılarak, yükseklere çıkma denenir, arkadaşlarının sırtından aşarak takla, atılır, gruplar halinde ip çekilir vb..

Kızlar ise bazen kendi aralarında, bazen de köy meydanının bir köşesinde biraraya gelerek oyunlar oynar, türküler söyler. Bazı köylerde ateşler yakılarak, bu ateşin üzerinden atlanır.. Ayrıca o gün herkes yıkanmış ve en yeni elbisesini giymiştir…

Hıdırellez Bayramı

6 Mayıs günü köye en yakın ziyaret olan (genellikle “dede” adı verdikleri, herhangi bir ulunun mezarı olarak bilinen) yerde tüm köylü toplanır, herkes kendi kurbanını keser ve önce ciğer ve böbrekler kavrularak yenir. Zaten bu toplantı yerinde her ailenin bir yurdu vardır. Genellikle yakın akrabalar birarada bulunur.

Yemekten önce dedenin mezarı ziyaret edilir ve kapısındaki sağ-sol taşlara, oradan geçerek içerideki köşe taşına niyaz edilir. “Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek edilen niyazın yanında, içlerinden dilek dileyen bu dileğini ister.

Öğle vakti toplu olarak yemekler yenir, gençler isterlerse kendi aralarında içki içerler, saz çalar deyiş söylerler, semah dönerler. Yakın zamanlarda Hıdırellez bayramına yakın olan Sünni köylerdeki tanıdıklar da gelmektedir. Bu nedenle yaşlılar misafirlerle ilgilenirken, pusu bir yerde toplanan gençler orada semah dönerler..

Örneğin bizim köyün kutlama yeri olan “Dedetaşı” yüksek bir yayla olduğundan her tarafı açıktır. Bu yüzden köylüler Hıdırellez’den bir gün sonra “Çakmak Dede”sinden toplanarak orada cem yaparlar. Burada küskün, dargın olmaz. Herkes semah döner. Bu semah dönme geç vakitlere kadar devam eder. Çakmak Dede’ye kesinlikle yabancı alınmaz. Tahtacı olduğu bilinmeyen, yani köyde akrabası ve tanıdığı bulunmayanların, Alevi olduğu bilinse dahi o gün birliğe alınmazlar. Çakmak Dede’ye giderken, yol üstündeki “Yeni Dede”ye de niyaz edilir, aynı Çakmak Dede’ye niyaz edildiği gibi..

Sünni birisinin eli tutulduğunda yada eve alındığında o el yada ev yıkanmak, temizlenmek zorundadır. Kırklama dedikleri bu yıkama toprakla ya da su ile olur. Elime “Boz eli” değdi derler. Sünni Türklere “Boz” adını takarlar.

Fakat Sünni Yörüklerle çok iyi geçinirler, Yörükleri severler. Yörükler de Tahtacılar gibi kapalı değildir. Tabii bu dostluk ne kadar samimi olsa bile, asla kız alınmaz ve kız verilmez Sünni bir kimseye…

Kültürel tanınmışlıkları

Balıkesir Türkali köyü folklor çalışması 60 senedir devam ediyor.

Mersin Kırtıl köyü semahçıları tüm 70 senelik bir geleneği devam ettiriyorlar,

Edremit Tahtakuşlar, Silifke Kırtıl köyünde Müze var.

İzmir Bademler köyünde 60 senelik tiyatro var.

Soma Kozluören ve Savaştepe Kongurca köylerinin Hıdırellez bayramı çık tanınmıştır.

Hemen her Tahtacı köyünde, mutlaka farklı bir yapı görmek mümkündür.

02.08.2016

 

Tarihe not düşelim…

ERDAL YILDIRIM

Yenikapı’daki mitinge gidenler, bir taraftan 15 Temmuzdaki Fetöcü askeri darbe girişimini protesto ettiler. Diğer taraftan da ırkçı, milliyetçi sloganlar atmaktan da vazgeçmediler. Zaten bu kitlenin nerdeyse tamamı yıllardır ümmet ve de adeta sürü mantığıyla iktidarı destekleyen iktidar partisi üyeleri ve sağcı iktidarlara her dönemde destek olan ırkçı muhalefet partisi üyeleri oldukları belli. Bunların tavrı inançları, toplumsal, siyasal anlayışları bakımından hiç şaşırtıcı değil.

Peki, ama demokrat, sosyal demokrat geçinenlere ne demeli? Ozanın türküde dillendirdiği gibi “bizden geçinenlere” ne demeli?

Bakın onlar, uluslararası ilişkilerde tüm itibarı sıfırlanmış AKP’ye yeniden itibar kazandırmak, koltuk değneği olmak, başkanlık sisteminin fiilen gerçek-leştirilmesine yardımcı olmak, onaylamak, bayrak sallamak, şapka takıp, hamidiye pet şişelerinden su içmek dışında neler yaptılar, ne(ler)ye ve kim(ler)e hizmet ettiler?

– Öncelikle yıllardır “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı atan (ki, bu ülke hiç bir zaman laik olmadı. Slogan “Türkiye laik değildir, laik olacak” şeklinde düzeltilmelidir) sözde laik demokratlar İran örneği mitingin Kur’an okunarak başlamasını ve 2023 yılı olarak hedeflenen şeriatçı devlet özlemi için yapılan ön hazırlık çalışmalarını sadece seyrettiler.

– Yıllardır birlikte ülkenin zenginliklerini paylaşan, pasta küçüldüğü için rant peşine düşen cemaatçi kardeşlerin kavgasında taraf oldular.. (Bilinmelidir ki, Fetö’cü Fethullah Gülen Cemaatinden boşalan yerlere hızla Süleymancılar, Nakşibendiler, Menzilciler, İsmail Ağa Cemaatçiler, Işıkçılar, Tebliğciler, Aczmendiler, Yahyalı Cemaati, Cerrahi Cemaati, Haydar Baş ve Kırkıncı Hoca Cemaati gibi ve başkaca cemaatler dolacaklar, kadrolaşacaklar)

– OHAL rejimini onayladılar..

– İktidarın hak, hukuk ve adaletsiz tüm icraatlarını unuttular.

– AİHM Kararlarının dondurulmasını önemsemediler.

– Muhalif basına yapılan saldırıları görmediler.

– 17/25 Aralık yolsuzluk dosyalarını paspas altına attılar..

– Ayakkabı kutularındaki haksız kazançları, paraları unuttular…

– “Saraya soytarılar gider” sözünü yuttular.

– “Kaçak saray” dedikleri yere iskan verip meşrulaştırdılar.

– Darbe girişiminden sonra Camilerde örgütlenen, “tekbir tekbir” vaazlarıyla sokaklara salınan, Alevilerin, Kürtlerin, devrimcilerin yaşadığı semtlere saldıranlarla omuz omuza alanı doldurdular.

– Fetö’cü operasyonları bahane edip sol, sosyalist, devrimci, muhalif kesimlere karşı başlatılan “cadı avı“na onay verdiler.

– 6 milyon oy alan bir partinin dışlanmasını önemsemediler.. Buna bir de sıkılmadan demokrasiye sahip çıkma kulpu yapıştırdılar.

– Cumhurbaşkanının “isteseler de, istemeseler de Taksime o kışlayı yapacağız” sözünü duymazdan geldiler..

Sonuç olarak, 8 Ağustos Yenikapı Mitinginin tarihini bir yere not edelim. Zira AKP, MHP ve CHP’li yöneticilerin Yenikapı mitingi öncesinde kapalı kapılar ardında, gelecekle ilgili bazı pazarlıklar ve tasarımlar yaptıkları ve yakın zamanda bu üç partinin oluşturacağı bir “Milli Birlik Hükümeti” veya “Restorasyon Hükümeti” kurma fomülü üzerinde de epeyce yol aldıkları anlaşılıyor..

Emek cephesi, demokrasi cephesi, kendisini bu cephede gören her birey ve kurumun, kuruluşun biran önce yaşananlara karşı ortak bir duruş ve tavır alması son derece kaçınılmazdır..

Aşk ile..

8 Ağustos 2016

Kehanete gerek yok!

Darbe girişimi sonrasını, Erdoğan’ın kendi planını hayata geçirmek için fırsata dönüştürdüğü açık. “Diktatörlük geliyor” demek abartı değil. Durum tespitidir. Uzun zamandan beri Türkiye’nin gündemini işgal eden konu, darbe girişimiyle birlikte hızla bir realiteye dönüşmüş durumda. Darbeye karşı demokratik değerlerin öne çıkarılarak mücadele edilmesi yerine, muhaliflerin biat ettirildiği, etmeyenlerin biate zorlandığı bir atmosfere dönüştürüldü.

Korku ülkede ilklerine kadar hissettirildi.

Darbeye, gelecekte darbenin “önünü almak” adına yapılanlara bakılınca görülecektir ki; darbeye zemin hazırlayan anti demokratik uygulamaların resmi bir düzlemde yeniden örgütlenmektedir. Erdoğan darbesi yapılmaktadır. Kendisinden başka “demokrat” tanımayan bir akıl tutulmasıyla kılıçlar çekilmektedir. “… sıfır toleransla” başlayan hikaye Türkiye’nin sıfırlanması noktasına taşınmaktadır.

NATO üyesi, AB ile müzakere aşamasında olan bir ülkenin Meclisi bombalanmıştır. Bu kadar açık bir saldırı varken, dünya, uluslararası kamuoyu ses çıkarmıyorsa birileri dönüp kendisine bakmalıdır. “Ne oluyor”, “Niçin böyle oluyor” demesi gerekmektedir. Bu kadar yalnızlaşmanın ne anlama geldiğinin okunması, bilmesi önemlidir.

Avrupa’nın çıkarları üzerine kurulu siyasetini bir kenara tutarsak, bir geçmişi ve geçmişin kendisine bıraktığı tarihi bilgisi, Hitler’i, Musolini’si vardır. Seçimle gelmiş gitmemiş iktidarların milyonları katleden ve dünyayı ateş topuna çeviren realitesine tanıktır.

Almanya basını ilk günden, Reichtag yangınına atıfta bulundu. Gleiwitz Vakasına dikkat çekti. Avrupa medyası, “Türkiye’deki tüm veriler bunu desteklemektedir” dedi.

Böylesine bir resim ortadayken, destek beklemek abestir. Darbeye karşı demokrasiyi geliştirme yönünde atılan tek bir adım görülmemektedir. Aksine gelişmeler ise tüm hızıyla hayata geçirilmektedir. Saray’da CHP, MHP genel başkanlarının yan yana gelmesi ve biatlerini bildirmeleri dışında bir resim ortaya çıkmamıştır.

Darbeye zemin hazırlayan ve besleyen olgular görmezden gelinerek, bundan güç dengelerini elinde tutmak üzerine düzenlemeler yapılmıştır. Kürtlerle savaşın derinleştireceği vurgusu en üst perdeden dillendirilmiştir. OHAL hızla ilan edilirken, KHK’ler ardı ardına çıkarılıp on binlerce kişi tutuklanırken, işkence görüntüleri servis edilip, halk “demokrasi nöbetine” çağrılırken, HDP ve DBP’nin “Darbeye hayır, demokrasi hemen” diyerek başlattığı çadır nöbetlerine polis baskınları yapılmıştır.

Demokrasi güçlerinin, Kürtlerin kaygılarını giderecek hiçbir adım atılmadığı gibi, faşist, milliyetçi söylem ve ittifak etrafında toplanma çağrıları devam etmektedir.

Sokağa çağrılanlar Alevilerin, solcuların bulunduğu mahallelere saldırma girişiminde bulunmuştur. Basın üzerindeki onca baskıya, susturulmaya rağmen tek tek haberler şahsında geleceğe dair bizleri nelerin beklediği görülmektedir. Solcu akademisyenlerden, Eğitim-Sen’li öğretmenlere ve tabii ki HDP’li siyasetçilere yönelik tutuklamalar, baskı ve saldırılar artarak devam etmektedir.

Bu çağrıların bir savaş seferberliği olduğu açıktır.

Kendisinden olmayanı yok etmek, sindirmek üzerine kurulmuştur. Darbecilerin iddiası da budur. Demokrasi güçlerini “En iyi ben bastırım, yok ederim” demişlerdir. Erdoğan darbesi de aynısını söylemektedir. “Senden iyisini yaparım” demektedir.

Her darbede olduğu gibi, bu darbede Kürtleri, Alevileri ve solcuları hedefine koymuştur. Erdoğan şahsında örgütlenen bu gerçeklik önümüzdeki günlerde Türkiye’de daha derin yaralar açacaktır. Son yıllara sığdırılmış politikalarının sonuçlarını gördük. Güvensizliği ve birlikte yaşama kültürünü hedef alan bu yeni saldırgan dönemin sonuçlarını da hep birlikte göreceğiz.

Dersim’den Şengal’e kadınlar

ESRA ÇİFTÇİ

Uzun bir aradan sonra yeniden Dersim’e gitmek için yola çıkıyorum.

İnsanın köklerinin olduğu yere duyduğu özlem, sevgi şüphesiz anlatılamaz yaşanır. Her Dersim’e gittiğimde yaşadığım heyecan değişmiyor.

Elazığ havalimanından inip Dersim’e giden minibüse biniyorum. Yolcuların çoğu yurtdışından ve Türkiye’nin batısından gelen Dersimliler. Hepsinin yüzünde hüzün, mutluluk, geçmişe duyulan özlem ifadesi var.

Yol boyu olağanüstü hareketlilik bizi karşılıyor. Askeri araç konvoyu, yol kenarlarında bekleyen zırhlı araçlar 90’lı yılları aratmıyor. 135 kilometrelik yolu bir buçuk saatte alıyoruz.

Dersim merkeze ulaştığımızda iki yıl önceki kalabalık Dersim’de yok. Yine de kent canlı ve hareketli. Kent merkezinde askeri araçlar gidip geliyor ve helikopter hareketliliğine kimse şaşırmıyor. Kiminle konuşursanız konuşun, herkesin gündeminde darbe girişimi ve Erdoğan’ın OHAL uygulaması var. Dersim OHAL’in ne demek olduğunu çok iyi bilen bir kent. Dolayısıyla OHAL kelimesi bile ürkütücü geliyor.

16. Munzur Kültür ve Doğa Festivali için Dersim’deyiz. 1999 yılında ilki yapılan festivalin 16’ncısı bu yıl ne yazık ki savaşın gölgesinde düzenleniyor. “Birliğimiz dirliğimizdir dirliğimiz barışımızdır, doğama kültürüme ve irademe dokunma!” şiarıyla Dersim bölgesinden gelen ana ve pirlerin çıra uyandırması ve gulbanglarıyla başladı.

Dersimliler için kutsal olan Jara Gole Çetu’da gerçekleşen açılışa, Belediye Eşbaşkanları başta olmak üzere yüzlerce Dersimli katıldı.

Bir süredir Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin amacına uygun yapılmadığı için eleştiriler yapılıyordu. ‘Kültür festivalinden çok konser festivali’ yapılıyor deniliyordu. Yine Kirmançkînin az kullanılması bir başka haklı eleştiri konusuydu. Bu defa Dersim’in kimlik, inanç, doğa ve kültürüne uygun içeriği dolu dolu bir festival gördük.

Festival süresinde çok sayıda panel yapıldı. Benim de moderatör olarak katıldığım panelin konusu ‘Savaş ve Kadın’dı. Konu savaş ve kadın olunca konuşacak, anlatacak çok şey var. Kürdistan ve Dersim coğrafyasında yıllardır yaşanan savaşta ve savaşa karşı direnişte kadın en önde yerini aldı. Dersim gibi kadın mücadelesinin öncülerinin çıktığı kentte ise haklı bir gurur var. Bunların başında Zarife, Besê, Sakine Cansız, Gülnaz Karataş, Azime Demirtaş gibi isimler geliyor.

Bu nedenle olsa gerek kente gelen herkes istisnasız Sakine Cansız’ın mezarını ziyaret ediyor ve çiçekler bırakıyor. 

Dün de 3 Ağustos Êzîdî Katliamının 2.  yıldönümü idi. Dersim kadınları Şengalli kadınları unutmadı. Alevi inancında yeri ve önemi büyük olan “kadın dağı” olarak bilinen Zel Dağı’nın eteklerinde mum yakıp, niyaz dağıttılar. Zel Dağı aynı zamanda Düzgün Baba’nın kardeşi olduğu da rivayet edilir. 

Zel Dağı etekleri Özel Güvenlik Bölgesi ilan edildiğinden yasaklı bölge ama buna rağmen kadınlar yasaklı bölgeye girdiler.

Özellikle yaşlı kadınların ağıtları, gözyaşları Şengal ve Dersim’in gözyaşları gibiydi.

Onlar hem Şengalli kadınlar için, hem de 37-38’de katledilen kadınlar için ağıt yakıyorlardı.

Dağların Alevi kadınlar için büyük bir anlamı var. ‘37-38’de kadınlar Türk askerlerinin tecavüzüne uğramamak için o dağlardan kendilerini bıraktılar. Bununla ilgili pek çok yaşanmış gerçek öykü olduğunu da biliyoruz. En bilineni ise kırk Dersimli gelinin Türk askerlerinin eline geçmemek için kendini kayalıktan Munzur’a attıkları gerçeğidir. Gülnaz Karataş’ta böyle bir gelenekten geldiği için 1992 yılında Peşmerge ve Türk askerinin eline geçmemek için kendisini kayalıktan atarak yaşamına son verdi. Aynı geleneğin birçok örneğini Êzîdî kadınlarında da gördük.

Halen DAİŞ çetelerinin elinde 5000 Êzîdî kadını rehin tutuluyor. Êzîdî katliamını en iyi Dersimliler anlar. Musul ovasında Êzîdî (Şengal) dağına insanların göçü Dersim 1937-38 soykırımına benzetildi. Bize düşen bu kardeşlerimizin kurtarılması için mücadeleyi yükseltmektir.