Ana Sayfa Blog Sayfa 6277

İngiliz Başbakana “Aleviler ve Kürtleri koruyun”

Milletvekili Joan Ryan Türkiye’deki insan hakları durumunu gözlemesi için İngiltere Başbakanı Theresa May’e mektup yazdı.

Milletvekili Joan Ryan darbe girişiminden sonra Türkiye’deki Alevi ve Kürtlere yapılan saldırılar nedeniyle ülkedeki insan hakları durumunu kontrol etmesi için Britanya hükümetine çağrıda bulundu.

Ryan, İngiltere Başbakanı Theresa May’e yazdığı mektupta sözde Erdoğan destekçileri tarafından hedef alınan Aleviler ve Kürtlerin güvenliğiyle ilgili ciddi anlamda endişelerinin olduğunu ifade etti.

15 Temmuzdan bu yana yaşanan olayların, Türkiye’de ikamet eden Alevi ve Kürtlerin üzerindeki etkileri hakkında daha fazla bilgi edinebilmesi için, Britanya Alevi Federasyonu üst düzey temsilcileri ve Enfield’da yaşayan Alevi ve Kürt toplumuyla buluştu.

Enfield İşçi Partisi Milletvekili Joan Ryan, “Türkiye’deki yükselen gerginlikten sonra Aleviler, Kürtler ve gözaltına alınanlara karşı işlenen kötü muamele ve taciz/istismar raporlarından sonra Türkiye vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve devam ettirmesini sağlamak çok önemli. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olağan üstü hal kararı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin içindeki bazı hükümlerini askıya alması ile Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklere uyduğundan emin olma görevi İngiliz hükümetine düşüyor. İngiliz Parlamentosundaki Alevi Sekretaryası (All Party Parliamentary Group) Başkanı ve bulunduğum bölgedeki Alevi, Kürt ve Türk toplumların önemli bir temsilcisi olarak Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip edeceğim ve ülkedeki barış, demokrasi ve yasal hükümlülüğünün sağlanmasını desteklemeyi sürdüreceğim.” dedi.

Düzgün Baba 

Bir masalın orta yerinde, biçare halinizle, efsunlanmış bir yüceliğin orta yerinde kötülüklerden bir dua ile kurtulabilmenin gerçek olabilmesi arzusuyla gerçek ve gerçeküstülük arasında gidip gelen bir sarkaç misali kalbinizi dinlendirirken buluyorsunuz kendinizi.

Ortada çok ciddi konular var, mesela cumhurbaşkanı seçimleri gibi. Ama ben yine de bunlardan bahsetmek istemiyorum. Bu kadar eğri büğrü, eğilip bükülen modern zaman insanından değil, Düzgün Baba’dan bahsetmek istiyorum.

Düzgün Baba, Dersimli Alevi Kürtlerin inandıkları en önemli mitolojik kahramandır. Aynı zamanda Xizir’dır. Ona karşı derin bir inanç ve saygı vardır.

Düzgün Baba’nın sır olduğu dağ, her yıl, ona inanan ve inanmayan binlerce insan tarafından ziyaret edilir, kurbanlar kesilir, dualar edilir, dilekler tutulur.

Geçtiğimiz hafta hiç hesapta yokken programımda beliriverdi Düzgün Baba’yı ziyaret etmek. İlk kez görecektim. Çok heyecanlıydım. Çocukluğumda defalarca dinlediğim, hayallerimde canlandırdığım, insanlığın kurtarıcısı Xizir’ın dağına gidecek, onun dokunduklarına dokunabilecektim.

Kimseler görmeden küçücük bir kız çocuğu oluverdim. Saçlarım her iki yandan belik belik sarktı omuzlarımdan, ellerim ve ayaklarım küçüldü. Yollar uzadı, mesafeler büyüdü. Gök uzaklaştı benden.

Düzgün Baba ziyaretine ulaşmak kolay değil. Yüksek ve zor çıkılan dağları aşıyorsunuz. Bu zorluk kolay yoldan değil, kahır çekerek inancını gerçekleştirmekle ilgili.

Dersim’in yılan gibi kıvrılan yollarını aşığı inip yukarı çıkarak aşıyorsunuz. Düzgün Baba’nın yakınına kurulan kalekolun yanından geçerek cemevinin olduğu yere ulaşıyorsunuz.

Kurban kesenler bu cemevinde kesip yemeği pişiriyor ve orada olan herkes yemeği yiyor. Cemevi yüksek dağın eteğinde kurulmuş. Bundan sonrasını yaya çıkıyorsunuz. Dimdik yükselen bir dağı tırmanıyorsunuz.

Az sonra sizi Düzgün Baba’nın kız kardeşi olan Heskar’ın çeşmesi karşılıyor. Düzgün Baba ziyaretinin olduğu dağın hemen yanında üç kız kardeşten biri olan Heskar’ın dağı var. Heskar ve Düzgün Baba’nın dağlarının tam karşısında ama uzakta iki dağ var, onlar da diğer iki kız kardeşin dağları, onların adını taşıyor: Karsni ve Zelê dağları. Dört dağ da kutsal ve ziyaret.

Heskar’ın çeşmesinden su içip dinlenerek yolunuza devam ediyorsunuz. Sahiden yorucu bir yolculuk asıl şimdi başlıyor. Toplamda 2-2,5 saat sürüyor ziyarete ulaşmak.

Çeşmeden sonra ilk dağın zirvesine ulaşıyorsunuz. Sizi bir kaya parçası karşılıyor. O Heskar’ın kayası. Orada dilek diliyorsunuz. Dinleniyorsunuz. Şimdi ikinci etap başlıyor. Önce dağın tepesinden yürüyüp

ikinci ve çıkması zor olan dağa doğru yol alıyorsunuz. Zorlu tırmanışın ardından iki kayanın üçgen şeklini almış aralığı sizi karşılıyor. Bu Düzgün Baba’nın kapısı. Üç kez öpüp dua ediyorsunuz, içinden geçiyorsunuz. Sonra Düzgün Baba’nın dirseği sizi karşılıyor. Bu, dirseğinizin içine girdiği bir oyuntu.

Az sonra dağın tepesindesiniz, sizi Düzgün Baba’nın devasa mezarı bekliyor. Mezar insan boyunun çok üzerinde büyüklüğe sahip.

Kürtçe Qurç denen, çeşitli boylarda taşların üst üste yığılmasıyla oluşmuş bir Qurç mezar. Elinize üç adet taş alıp bu mezarın etrafında üç tur dolanmanız gerekiyor. Tura başlamadan mezarı öpüyorsunuz. Her turda bir dilek tutup, avucunuzdaki taşları sırasıyla mezarın üzerine bırakıyorsunuz.

Mezarın yan tarafında mum yakılıp dilek dilenen bir yer var. İsterseniz mum da yakabiliyorsunuz. Orada yakılmış mumlar var, siz de dileğinizi tutup aynı mumu yakıyorsunuz. Birbirini tanımayan insanların aynı mumu yakıp dilek dilemeleri beni çok etkiledi.

Nihayet Düzgün Baba’nın 40 gün yaşayıp sır olduğu yere doğru dağın tepesinden geldiğiniz yönün tersine inmeye başlıyorsunuz. Küçük bir sol ve Düzgün Baba’nın mekânındasınız. Yüksek bir dağ başı ve uçurum aşağı bir “mağara.”

Düzgün Baba’nın yattığı yer, yastığı, bağlaması sizi ilk karşılayan oluyor. Ardında ayak izi. Küçük bir iz. Yüksek ve kaygan taşlara tırmanıp mum yakılan yere geçiyorsunuz. Bu kısımda eğilerek durabiliyorsunuz. Yan tarafta kim bilir hangi derdine derman arayıp, hangi sorununun çözülmesi için Düzgün Baba’ya üst üste yığılmış halde bırakılan vesikalık fotoğraflar var. Düzgün Baba koynuna bırakılan tüm fotoğrafları yağmurdan, rüzgârdan korumuş, saklamış. Giden herkes aynı saygı ile bakıyor tanımadıkları onca insanın fotoğraflarına.

Mağaranın en yüksek yerinde ve dibinde avuç içi kadar büyüklüğü olmayan su birikintisi ise Düzgün Baba’nın çeşmesi. Oraya giden kişi eğer temiz kalpliyse çeşmenin suyu artıyormuş.

Suyun arttığına tanık olmadım ama oradaki herkes sırayla ancak oturarak ve tutunarak durabildiği yerden parmağına yükleyebildiği bir damla suyla dudaklarını kutsayabildi.

Bir masalın orta yerinde, biçare halinizle, efsunlanmış bir yüceliğin orta yerinde kötülüklerden bir dua ile kurtulabilmenin gerçek olabilmesi arzusuyla gerçek ve gerçeküstülük arasında gidip gelen bir sarkaç misali kalbinizi dinlendirirken buluyorsunuz kendinizi.

Birbirini tanımayan onca insanın orada, Düzgün Baba’nın mekânında nasıl da etinden, derisinden, nefsinden sıyrılıp kendisini yenilediğine şahit oluyorsunuz.

Düzgün Baba’ya gitmediyseniz gidin. Orada sizi annenizin ya da ninelerinizin masalları ve o masalların kahramanı karşılayacaktır. Bir süreliğine siz de o masal kahramanları arasında gezip dolaşıp, sohbet edeceksiniz. Masalınız yeni bir kahraman kazanmış olacak.

Tüm bunları bana gönüllü eşlik eden klavuzum Ekrem’den öğrendim. Kendisine huzurlarınızda teşekkür ederim.

Bu zor zamanda Xizir hepimizin yoldaşımız olsun.

19.06.2014

Kriz Dönemlerinin Sevilen Silahı: Cadı Avı

ERDAL YILDIRIM 

Êzidi Kadınların Çığlığına, Alevi Kadınlar Dersim Zel Dağı’ndan Ses Verdi

Alevi kadınlar, 3 Ağustos 2014 yılında Şengal’ de yaşanan Êzidi katliamının 2. Yıl dönümünde Dersim Zel Dağı’na yürüdü.

Aralarında DAD Eş Genel Başkanı Ayten Şimşir, Dersim DBP İl Eş Başkanı Hülya Yer ve Dersimli Kadınların olduğu Dersim Kadın Platformu Zel Dağı’na yürüyüş gerçekleştirdi.

Şengal Katliamı protesto etmek için kadınlar, Aleviler açısından kutsal sayılan, halk arasında Kadın Dağı olarak da bilinen Zel Dağı’na yürüyüş gerçekleştirilerek burada katliamı kınadı ve katledilenleri andı. Özel Güvenlik Bölgesi gerekçesiyle yasaklanan Zel Dağı’na yürüyüş yapan kadınlar yasak dinlemeyerek, en yakın Nişange’ye kadar ilerledi. Nişange’ye ulaşan kadınlar burada anma gerçekleştirdi.

Êzidi Kadınlarla acılarımız ortak !

Dersim Kadın Platformu  Zel Dağı’na yürümelerinin sebebini  ” Şengal’ de Êzidi kadınlar başındaki Işid belasından kurtulmak için kendileri için kutsal sayılan Şengal Dağı’na tırmanıp sonra da kendilerini Işid çetelerinin eline geçmemek için Şengal Dağı’ndan attıkları gibi biz de onları hatırlamak adına bu dağa yürüdük dediler.

Acılarının ortak olduğuna dikkat çeken kadınlar;’’ Dersim 38 Katliamı’nda kadınlar askerlere teslim olmamak için bu dağa sığındı ve teslim olmamak için bu dağdan kendilerini uçuruma attılar. Dersimli kadınlar 37-38 katliamında tıpkı Êzidi kadınlar gibi acılar yaşadılar, Zel Dağını tercih etmemizin nedeni Dersim’in Şengal’e benziyor olmasıdır. Dersim katliamında da çok sayıda kadın o bölgede onurlarını koruma adına kendilerini orada kayalıklardan attılar” diye belirttiler.  Êzidi kadınlar da 3 Ağustosta Işid çetelerine karşı, tıpkı Dersim 37-38 de Besê gibi Zarife gibi katliama karşı direnmeyi seçti. Şengalli kadınlarla Alevi kadınların ortak acılar yaşadığını ifade ettiler.

Êzidi Kadınların Çığlığına Alevi Kadınlar Zel dağı’ndan ses verdi.

Şengal Êzidi Kadın Meclisi 3 Ağustos’un “Kadın Kırımı ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü” olması yönünde çağrıda bulunmuştu. Alevi kadınlar da Ezidi kadınlarla dayanışma ve mücadeleyi yükseltmek için Dersim Zel Dağı’ndan Şengal’e mücadeleyi yükseltme çağrısı yaptı. Dersim Kadın Platformu da 3 Ağustos “Kadın Kırımı ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü” olarak kabul edilmesini istedi.

Bu çağrıya saat 11:00 de Zel Dağında 1 dakikalık saygı duruşu ile ortak olan Alevi kadınlar çıralarını Êzidi kadınlar için yaktı. Bir daha böyle büyük acıların yaşanmamsı için yakılan çıralar ve niyazlarla birlikte dayanışma çağrısında bulundular.

 

Kadınlar her yerde elele vermeliler, birlikte mücadele etmeliler !

Burada platform adına kısa bir açıklama yapan Berna Çelebi ise tarih boyunca soykırıma uğrayan Êzidilerin 21. yüzyılda İşid tarafından korkunç bir kıyım ve vahşete uğradığını ifade etti. Çelebi “Bugün Şengal Dağı’nda yaşayan Êzidi halkı, kolektif iradelerini ortaya koyarak halk ve Kadın Meclislerini oluşturmuş, bize yaptıkları çağrıyla dünya kadınlarını kadın kırımına karşı mücadele gününe öncülük etme aşamasına gelmiş durumdadırlar. Yine; meşru savunmanın bir hak olduğundan hareketle, kendi savunmalarını örgütleyerek, soykırım ve saldırı riski altında olan tüm dünya halklarına örnek teşkil etmektedirler” şeklinde konuştu.

Dersim DBP İl Eş Başkanı Hülya Yer ise,  Êzidi kadınlara yapılan katliamın bir benzerinin 37-38 Dersim katliamında bu dağlarda yapıldığını hatırlatarak, burada tüm katliamları kınadıklarını belirtti. Yer; ‘’Işid çetelerinin Êzidi kadınlara yaşatmış olduğu o barbarlık, o zulme karşı Dersimli kadınlar, Alevi kadınlar olarak bizler de alanlarda olacağız. Şengal’ de yaşanan katliamdan sonra şu an çok sayıda kadın halen de kayıp ve çok sayıda kadın da onurlarını korumak adına intihar ettiler. Oradaki kadınlar köle pazarlarında satıldılar. Katledildiler, taciz ve tecavüze maruz kaldılar. Bu psikoloji ve ruh halini katliam ve kırımı Dersimli kadınlar çok iyi biliyor.’’ Dedi. Kadınların tüm saldırılara karşı birlikte mücadele etmesi gerektiğini vurgu yapan Hülya Yer;  “Kadınlar bu dünyada el ele vermedikçe, Êzidi kadınların yaşadıklarını hissetmedikçe, Kürt kadınının acısını kendisinde hissetmedikçe, Alevi kadınının acısını kendisinde hissetmedikçe herkes bu kaderi yaşayacaktır. Bizler artık bu tür kaderlerin yaşanmaması için birlikte mücadele etmeliyiz.’’ Dedi.

Alevi Kadınlar anmadan sonra Zel Dağı’ndan Dersim’e döndü.

hç /Alevinet

Cumhuriyet, TBMM ve Din

MUSTAFA ELVEREN

29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in temelleri Türk-İslam sentezi felsefesi üzerinden atılmıştır. Yani tek devlet, tek millet, tek din mantığı esas alınmıştır.

Padişahlık rejimi kaldırılmış, ülke Cumhuriyete geçmiştir. Ancak, cumhuriyetin birçok kuralı işletilmemiştir. Sadece göreceli bir meclis oluşturuldu ve adına da demokrasi denildi. Ne yazık ki bugüne kadar bizi hep böyle oyaladılar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin son 50 yıllık tarihinde meydana gelen birkaç olayı göz önüne aldığımızda nasıl bir demokrasiye sahip olduğumuz ortaya çıkıyor.

Dönemin Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Çetin Altan Meclis kürsüsünde ünlü şair Nazım Hikmet’i övdüğü için TBMM çatısı altında korkunç bir saldırıya uğradı.

Leyla Zana’nın meclis kürsüsünde ettiği milletvekili yemininde Türk ve Kürd halklarının kardeşliğini vurgulayan Kürdçe bir cümle kurduğu için milletvekilleri tarafından masalar yumruklanarak psikolojik linçe maruz kaldı. Üstelik on yıl cezaevinde yatırılarak bedel ödetildi.

Merve Kavakçı Meclis genel kuruluna türbanlı girdiği için yine milletvekilleri tarafından masalar yumruklanmak suretiyle psikolojik linçe tabi tutuldu.

İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi böylesi bir gelenekten geliyor. Böylesi gelenekten gelen bir mecliste evrensel çerçevede demokrasi çıkar mı?

Ne yazık ki kötü mirası olan meclise, darbeler geleneğinden gelen orduya sahip olan bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız.

İşte demokrasinin gelişmediği ülkelerde toplumlar “Demokrasi” denilen şeyle kendilerine benzeyen yöneticilerini belirlerler.

Diğer taraftan; birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de dinin devletin kontrolünde olduğu bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla devlet kontrolüne giren her din halk üzerinde bir nevi afyon etkisi yaratabilir.

Hal böyle olunca da cemaat-tarikat-siyaset bağlamında birçok örgütlemenin oluşması önlenemez.

Taliban, El Kaide, IŞİD vb. İslami olduğunu iddia eden örgütler için TBMM’de hep şu tez ileri sürüldü; “Onların geçek İslam’la alakası yok, İslam’ı yanlış yorumluyorlar.” Peki! Eğer öyle ise, İslam’ı doğru yorumlayan kimler? Suudi, Katar, Masır, İran… Kim acaba!

Irkçı ve gerici sistemlerle yönetilen bir ülkede halklardan bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu tür sistemlere karşı demokrasi mücadelesi kaçınılmaz olur.

Papazın durumuna düşmemek için; Liberal demokratların, sosyal demokratların, sosyalistlerin, Kürdlerin, Alevilerin, demokrat Müslümanların, ezilen tüm azınlıkların ve emekçilerin yani tüm demokratik sivil toplum örgütlerinin çok acilen birlikte mücadele etmeleri gerekir. Aksi halde bir şafak vaktinde polis sizi-bizi almaya geldiğinde papaz gibi çaresiz kalabiliriz.

Dün; Hallacı Mansur, Pir Sultan, Seyit Rıza, Mazlum Doğan, Yılmaz Güney, Hrant Dink ve Ahmet Kaya’nın yaşamını ve mücadelesini günümüze nasıl taşıdıysak, bugün de, yarın da aynı şekilde mücadele sürecektir.

02.08.2016

*Em. Öğrt.

Alevi kurumlarından TBMM’ye ziyaret!

Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Remzi Akbulut, Alevi Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Rıza Eroğlu, Şahkulu Sultan Vakfı  Genel başkanı Mehmet Çamur ve Kartal Cemevi Başkanı İsmail Saçlı’nın içerisinde yer aldığı Alevi kurum ve temsilcileri   TBMM de yer alan siyasi partileri ziyaret etti.

Alevi Kurumları yaşanan darbe girişimi sonrası TBMM’de Meclis Başkan vekili. Sn M Akif Hamza Çebi, Başbakan ve AKP Genel Başkan’ı Binali Yıldırım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP eş Başkan’ı Fiğen Yüksekdağ  ve MHP Grup Başkan Vekili Erkan Akçay’ı ziyaret. Ederek geçmiş olsun dileklerini ilettiler.

Ziyaretlerde yaşanılan Darbe girişimi ve akabinde yaşananlar ile Alevilerin genel sorunları ele alındı.

Ziyaretlere; AVf Remzi Akbulut, ADF Rıza Eroglu Cem vakfı. Erdoğan Döner, Kartal Cemevi vakfı Genel Başkanı İsmail Saçlı, Gazi Cem Evi Veli Gülsoy , Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, Avf Kemal Berk , Eren’ler Emin Yilmaz, Pir Ahmet Yesevi Başkanı  Şahin çolak , Kazım Karabekir Cemevi Başkanı Suna Özdemir , Sucaattin Veli Derneği Başkanı  İbrahim Balcı , Eskişehir HBV Kamer Ali Durur, Hüseyin Gazi  Derneği Başkanı Gülağa Öz katıldı.

Alevi köyüne yine yol yok!

Şarkışla’nın, Kaymak köylüleri başlattıkları imza kampanyasıyla, köylerine yol yapılmasını istediler. İl özel idare bunun üzerine başlatmış olduğu yol yapımını Sünni köye kadar yapıp, sonrasını maddi kaynak yok gerekçesiyle durdu.

Alevi yerleşkelerinin çoğunda olduğu gibi yol yapılmamasını protesto eden Kaymak köylüleri, Alevilere yönelik ayrımcılığa son verilmesini isterken, kendilerine destek verilmesi çağrısında bulundular.

Açıklamada; “Sivas Şarkışla’da Alevi köylerinin yolları yapılmıyordu. Bizde change.org’tan imza topladık. Kaymak Köyü için ve sadece Karakuz köyüne kadar yapıldı. Bu yolu yapılan köyde Sünni köyü. Bu yolun devamı yapılmıyor. Ve bizim Şarkışla il özel idaresini aradığımızda şu kadar tutuyor vs. gibi para hesabı yapıyorlar. Bizlere yapılan bu ayrımcılıkta destek vermenizi diliyoruz.” Dendi.

 

 

Böyle Buyurdu… : Alevileri….

 

“Eyvah, geliyorlar!

-“Kimler…”

-“Cami’den çıkanlar, Mahalleye geliyor…”

-“Herkes sopasını alsın!”

-“Sopa mı? Onlar silahlı ve satırlı…”

-“Olsun, en azından kendimizi koruruz…”

-“Çocuklar, onları ne yapacaz…?”

-“Biz evin önünde bekleyelim…”

-“Bir kısmımız da…”  

***

Kuşkusuz 15 Temmuz gecesi sol mahallelerde bunlar yaşanıyordu. Diyaloglar aynıydı, mekan farklı…

O gece ben Almanya’daydım. Ama bu diyaloglara tanıklık ettim, telefonla aradığım Küçükarmutlu’da oturan ailem tam da bunları yaşıyordu!  Tıpkı diğer mahallelerde yaşayanlar gibi!

***

Ellerinde satırlar, Büyükarmutlu camisinden çıkanlar ‘terörist’ belledikleri Alevileri kesmeye geliyorlar, Cami’den yapılan cihat çağrısı, böyle buyurdu!

Namlunun ucunda Küçükarmutlu, hem ‘teröristler,’ hem Aleviler…! Kabus bir gece, köprüden silah sesleri geldikçe Küçükarmutlu halkı da kendini korumak için direniyordu.

Eline sopasını alan eli satırlı bir grup ‘dinci’leri durdurmak için otobüs durağına akın etti.

‘Darbe Girişimi’inin asıl amaçlarından biri olan ‘öteki’ni yok etme tehdidi artmıştı. Hedef belliydi, böyle bir kaos ortamında ilk yok edilecekler listesi Aleviler, Kürtler, solcular, sol mahallelerdi…!

***

15 Temmuz… Üzerine çok konuşuldu, çok tartışıldı. Ardında binlerce tutuklu, yüzlerce ölü… Ve “Demokrasi şöleni…” bıraktı.  Ama ne olduysa yine namlunun ucunda Aleviler vardı.

Malatya Paşa Köşkü mahallesinde Erdoğan’ın sokağa çağırdığı kitlesi Alevileri hedef almıştı. 15 Temmuz gecesinden başlayan provokasyonlar günlerce sürmüştü. Gazi mahallesinde çatışmalar, çeşitli mahallelerde sokağa çıkan ‘dincilerin’  Alevilere yönelmesi…

***

Ne garip ki biz senaryoyu daha önce defalarca gördük. Bu filmi 60’lardan bu yana da izliyoruz. Kötü senaryonun iyi oyuncuları… ! 78’de Maraş katliamında, 80’de Çorum katliamında defalarca izledik. 80 Darbesi üzerimizden silindir gibi geçtiğinde, sürgün edildiğimizde, yandığımızda, yakıldığımızda, yaktıklarında…  Defalarca yaşadık.

Biz 93 Sivas’ta yanıp dirildik; biliyor musunuz? Siz yakın diye buyurdunuz, yandık ve dirildik!

Bu coğrafyanın her köşesinde zulümlerinize karşı direndik. 15 Temmuz gibi! Biz bu ülkede çok darbe gördük, her bir darbeye karşı duruşumuz bellidir! Peki de,  siz bu ülkenin her kaosunda neden Alevileri hedef alıyorsunuz? Kim buyurdu size?

Böyle buyurdular demek! Buyursunlar, biz buradayız!  Çünkü darbeye de karşıyız diktatörlüğü de… Ancak her defasında Alevilerin hedef gösterilmesine de!

***

15 Temmuz gecesi pek çok mahallede başlayan olaylar; Camilerden yapılan cihat çağrısı neyi hedefliyordu bilinmez ama  görünen o ki metnin alt okuması, “darbeye karşı Alevileri yok edin” idi… Darbe girişimini kim yapmıştı ki Aleviler hedef gösterildi? En çok darbeden dolayı bedel ödeyen Aleviler değil miydi?  Ülkedeki en küçük kaosun sonucunu Aleviler neden ödüyordu?

***  

Bir algı operasyonla karşı karşı kaldık. Büyük bir cehaletin ortasında, öylece… Korkumuz mahalleleri basanlar değildi, korkumuz cehaletti!  Verilen “As de asalım, kes de keselim” mantığına karşı verilen  vicdan mücadelesiydi. Oysa, onların buyruklarına itaat etmeyenlere fatura çoktan kesilmişti.

***

15 Temmuz, adına Darbe Girişimi deyin ya da karşı darbe… Darbelerden nasibini almış bir toplumu darbeyle korkutamayacağınız gibi, yakmakla bitiremediklerinizin mücadelesi de, yeni başlıyor!

Türk ordusunun darbeci geleneği

MEHMET ŞEKER

Türk Ordusu (TO)’nun en belirgin özelliği darbeciliğidir. Türkiye’deki darbelerin tümünde TO’nun imzası bulunmaktadır. Sivil görünümlü darbeler de TO’nun bilgisi ve dahli olmadan olmamıştır. Elbetteki TO’nun bütün fertlerini kastetmiyorum. Ama belirleyici olan TO’nun emir-komuta ilişkisi çerçevesinde gösterdiği duruşudur. Bu anlamda rahatlıkla diyebiliriz ki, bugün sergilenen darbe ortamında da darbe yapan ve engellemeye çalışan askeri kesimler yine aynı kuralı bozmamış ve reflekslerini TO’nun eylem geleneğine uygun olarak ortaya koymuştur.

Cumhuriyet Tarihi boyunca darbelerden zarar gören kitlelerin darbe karşıtı bir tavır sergilemesi doğaldır. Kitleler bu tecrübeyi bizzat yaşayarak edindiler. Hangi söylem ve gerekçelerle gelirse gelsin, darbelerin belli bir iç-dış çıkar zümresinin dışında hiç kimseye bir yararı olmaz. Bu seferki darbe karşıtı refleks de ayrıca detaylı bir araştırma ve analize muhtaçtır. Ancak bu karşı refleksin son derece olumlu bir yanını teslim etmek gerekir. Şimdiye kadar olduğu gibi darbe ve darbecilere teslim olma anlayışı tamamen sarsılmış, kitleler cesaret kazanmıştır. 14 yıllık hükümeti süresince kendisini hiçbir şekilde güvencede hissetmeyen AKP-Hükümeti, iktidar olabilmek için belli bir güce dayanma gereksinimi duymuş ve bunun arayışı içine girmiştir. Bu nedenle Gülen Hareketinin palazlanıp örgütlenmesinin gelişmesine ortaklığının gereği olarak çanak tutmuştur. Gülen ile çıkarlarının çatıştığı noktada yeniden orduya yaklaşmış, polis teşkilatında hızlı bir temizlik hareketi ile özel güvenlik birimlerinin kurulmasını hızlandırarak Gülen Cemaati’nin buradaki etkinliğine karşı tedbir almıştır. Bugünkü atmosferden geriye bakıldığında olumlu bir faaliyetmiş gibi görülen bu ’’tedbir’’ neticesinde görevlendirilen emniyet mensuplarının halkın en doğal demokratik istemleri karşısında ne kadar acımasız ve düşmanca bir tavır sergiledikleri unutamayacağımız örneklerle doludur. Erdoğan’ın özellikle de Gezi-sürecinde, ’’%50’yi zor tutuyorum’’ sözünün bir provası ve dinin siyasete nasıl alet edildiğini okunan selalardan görmüş olduk. Selalar vererek katliama uğratılan Alevi toplumunun bir ferdi olarak her sela sesini duyduğumda, ’’Acaba şimdi kimleri katledecekler?’’ diye dehşete düşmüşümdür. Daha önce ’’PKK’lı teröristlerin cenaze namazı kılınmaz’’ diye verilen fetvaların aslında sisteme ve gidişata karşı olan herkes için geçerli olduğunu da öğrenmiş olduk. Bununla da yetinilmedi ölüye bile hakaret edilerek ’’Hainler Mezarlığı’’ devreye sokuldu. Toplum psikolojisiyle hareket eden kitlelerin darbecilere karşı tetikte olması, sivil yönetimden yana tavır koyması elbette olumlu bir tavırdır. En azından darbecilere etkin bir mesaj verilmiştir. Ama bunun karşılığı ’’İdamın tekrar getirilmesi’’ ya da ’’Hainler Mezarlığı’’ olamaz ve olmamalıdır. Siyaset uğruna toplumsal değerlerle oynamak ateşle oynamaktır. Bu kalkışma ve karşı tedbirin ideolojik arka planı ayrı bir yazı ve tartışma konusudur. Ölçümüzün demokratik öz ve prensipler olması gerekir. Aksi halde telaffisi zor hatalar yapmak kaçınılmaz olur.

TO’NUN ESAS GÖREVİ

Bir ülke ordusunun temel görevi ülkeyi dış saldırı ve düşmanlara karşı korumaktır. Ancak TC her ne kadar bu söylemi sürekli tekrarlayıp dursa da, bu sadece yanıltmaya yönelik bir işlev görmekten ileriye gidememiştir. Kuruluşundan beri TC’de ordunun temel görevi iç muhalefeti bastırmak üzere dizayn edilmiştir. Ordunun bugüne kadarki katliam ve saldırılarına bakıldığında hepsinin iç muhalefeti bastırmaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Koçgiri, Zilan, Ağrı, Dersim katliamları, 1961, 1971, 1980 ve sonraki darbe girişimleri bunların başında gelir. 1 Mayıs Taksim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Sivas, Gazi vb. katliamların tümü TC’nin bizzat dahli ya da teşvik ve göz yummasıyla gerçekleştirilmiş ve her seferinde de esas itibariyle sol muhalefeti bastırmaya, yok etmeye yönelmiştir. (IŞİD’in yaptığı katliamların üstündeki koruyucu perde aralandıkça daha çok bilgi ve veriye ulaşılacaktır.) Sivil görünümlü seçimlerin yapılabildiği zamanlarda da TO sürekli siyasetin içerisinde olmuş ve aktif müdahalede bulunmuştur. Askerler tarafından yapılan müdahalelerin yöntemi de askeri olmuş ve şiddet içermiştir. Başka bir deyişle, yaşadığımız günlerdeki şiddet ortamının nedeni, sistemin bir türlü sivilleşememiş olmasıdır. Siyasiler vitrini süslemiş ama sistemin gidişatını askerlerin baş rolü oynadığı DERİN DEVLET belirlemiştir. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının her toplantısında değişmeyen bir özellik vardır. Toplantıya gelen her askerin önünde kocaman bir dosya duruyorken, sivil siyasetçiler misafir-seyirciler gibi oturmaktadır. Bugün günah keçisi olarak ortaya sürülen ve her kötülüğün nedeni olarak sunulan Fethulah Gülen de dahil, devletin içine dini akımların sızmasını sağlayan yine bu derin devlet olmuştur. Gelişmekte olan devrim-demokrasi mücadelesini bastırmak için ABD’nin Yeşil Kuşak politikasına uygun olarak dinci kesimler alabildiğine desteklenmiş ve kadrolaşmaları sağlanmıştır. 1980 darbesinin asker kadroları din derslerini zorunlu hale getirerek dinci kadroların devlete sızmasını bizzat sağlamışlardır. Kontrolu elden kaçırmayacaklarını sanan silahlı kesimler giderek bu dinci akımlar tarafından ablukaya alınmış ve ortak çıkarlar noktasında işbirlikler doğmuştur. Bugün yapılan darbe silahlı kuvvetlerin sadece bir kesimi tarafından değil, tüm emir-komuta zincirinin bilgisi dahilinde olmuştur. Komuta kademesi beklemede kalmış ve darbenin gelişme çizgisine göre taraf belirleme yoluna gitmiştir. Zamanla bunu daha da iyi anlayacağımızı sanıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ’’Dereyi geçerken at değiştirilmez’’ söylemi buna işaret etmektedir. Bütün dizginleri eline henüz alamıyan hükümetin koalisyon yapmak dışında başka çaresi de yok zaten. Askeri garnizonların etrafının belediye iş makinalarıyla tutulması ve Başbakan’ın ’’Tüm askeri garnizonları yerleşim merkezlerinin dışına taşıyacağız’’ yollu açıklamaları ile Erdoğan’ın Genel Kurmay Başkanlığı ve MİT’i kendisine bağlama istekleri olası başka bir darbeye karşı duyulan tedirginliğin ifadesidir.

Darbe yapanların ’’Hain, darbeci teröristler’’ olmaları dışında onların ideolojik arka planları hakkında bilinçli olarak hemen hemen hiçbir açıklama yapılmamaktadır. Mahkeme safhasında da görüleceği gibi darbeyi yapan askerler ile karşı duranlar arasındaki esas tartışmanın Kemalizm konusunda geçeceği kesin. Her kesim de kendisinin esas Kemalist olduğundan dem vuracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’e zamanında ’’Veled-i Zina’’ diyen bir anlayışın mensupları, başı sıkıştığında AKP binalarını metreler büyüklüğündeki Atatürk resimleriyle donatmışlardır. Burada sergilenen tavır olası bir restleşmede bu işte ben de varım demek içindir. Darbe karşıtları bu ’’Hain, darbeci teröristlerin’’ dindar-şeriatçı olduklarını, ’’Demokratik Cumhuriyet’’in yerine dini kuralları esas alan bir sistem inşa etmek istediklerini söyleyememektedirler. Çünkü gerçekler başka. Mesele aynı yerden beslenen iki kesimin iç-dış ittifaklarıyla birlikte devlet olanaklarını kendi lehine kullanma arzusudur. Ergenekon sürecinde başlatılan yargılamalar döneminden bu yana yapılan tüm hesaplaşmalar darbecilerin kendi aralarındaki hesaplaşma olarak ortaya çıkmakta ve her iki kesim de Kemalisttir. Çünkü hiçbir askeri cunta Kemalizm’i ve Atatürk’ü yadsıyarak iktidarda kalamaz ve darbe yapmağa da yönelmez. TO’na başka bir ideolojik altyapı ile yaklaşan bir yönetimin de TO’nun desteğini alması en azından şimdilik olanaksızdır. 2000’li yıllardan bu yana izlendiğinde görülecektir ki, devlet içindeki bu sızma/süzme faaliyetinin teşvik, destekçi ve suç ortağının AKP’nin bizzat kendisi olduğu görülecektir. Gülen Hareketi esasen 70’li yıllardan bu yana bizzat devlet yöneticileri tarafından desteklenerek dünya ve Türkiye’de palazlanarak büyüyüp gelişmesi sağlanmıştır. Bu büyüme ve nüfuz sayesinde Gülen Hareketi ABD gibi bir süper güç tarafından muhatap olarak kabul ve müsamaha görmüştür. Ya da ABD tarafından ortaya sürülen bu hareket Türkiye’de bizzat devlet erkanı tarafından kabul ve destek görerek gelişip büyümesine olanak sağlanmıştır. Her iki halde de devletin müsamaha ve kollaması esas olmuştur. AKP-Fethullah Gülen ortaklığındaki çatlakların büyümesi neticesinde devlet içindeki destekleri giderek azalan AKP, Gülen Hareketine kaptırdığı silahlı desteğin tehtidini dengelemek amacıyla Ergenekon ve diğer davalardan yargılanan askerleri seri bir şekilde serbest bırakıp koalisyon yapmıştır. Böylece askeri vesayet siyasetin her iki kampı üzerinde yeniden tahakküm kurmaya başlamıştır. Bunu en açık biçimde Doğu Perinçek, ’’Şu anda bizim konseptimiz uygulanmaktadır’’ sözleriyle dile getirdi. İçlerinde Veli Küçük benzeri askerlerin de bulunduğu kesim yargılanırken Kürt siyasal hareketi ve destekçilerine karşı 35 yıldır sürdürülen savaşta ve toplumsal olaylardaki suçları asla gündeme gelmemiş, sadece darbecilikleri konu edilmiştir. Her ne hikmet ise askerlerin birbirlerine karşı Kemalizm konusundaki sessizliği ile AKP-Gülen kapışmasında, her iki kampın din istismarlığı konusundaki sessizliği yöntem itibariyle birbirine tıpa tıp uymaktadır.

Başta Sosyal Demokratlar olmak üzere, siyasi partilerin de devletin askeri geleneğine teslim olması, sistemin demokratikleşmesinin önünde önemli bir engel teşkil etmiş, kitlelerin ’’Şeriatın kestiği parmak acımaz’’anlayışıyla devlete kul edilmesi sağlanmıştır. Devletin esas niteliğini kavramayan kitleler kendilerine yakın partileri desteklemek suretiyle demokratik görevlerini yerine getirdiklerine inanıp bununla yetinmiş ve seçtikleri partilerin pratiklerini sorgulamamışlardır. Bunun en acı tecrübesini de başta Kürt Halkı olmak üzere Aleviler ve diğer muhalif kesimler yaşamıştır. Dini ve feodal geleneklerin desteklendiği Ağa-Din-Devlet ilişkisiyle Kürtler, Cumhuriyet ve laiklik yalanıyla Aleviler ve diğer muhalif kesimler sürekli olarak aldatılmıştır. Bir taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılan din istismarıyla dindar kesimler denetim altına alınıyorken, Alevilere de bir taraftan ’’Şeriat gelir’’ korkusu yaymak suretiyle yıllarca aldatırken diğer taraftan da Türk-İslam-Sentezi çerçevesinde kapsamlı asmile faaliyeti yürütüldü. Alevilere dayatılan katliamların CHP-anlayışının iktidarda olduğu dönemlerde olması asla rastlantı değildir. CHP’ne rağmen gündem değiştirmek amacıyla ’’Katli vacip, malı helal’’ Aleviler her defasında hedef kitle olarak seçilmiştir. Ne de olsa toplumumuz bu ’’kafirlere’’ reva görülen katliamlara sessiz kalacaktı ve öyle de oldu. Derin Devlet’in marifeti ve desteğiyle yapılan katliamlara ilişkin elinde resmi belgeler bulunmasına rağmen, kendi seçmen kitlesine reva görülen bu katliamlara sessiz kalan CHP, devlet ya da kitleler söz konusu olduğunda, her fırsatta kurmasıyla övündüğü devletinden yana tavır almıştır. Bu anlayış ne yazık ki kendisini seçen tabanı tarafından henüz yeteri kadar anlaşılamamış ve sorgulanamamıştır. AKP-MHP ve öncüllerinin duruşları zaten biliniyorken, CHP’nin özellikle sola yönelmiş idamlara verdiği yeteri sayıdaki milletvekilinin onayı (DENİZ-YUSUF-HÜSEYİN), Kürtleri hedef alan sınırötesi operasyonlara verdiği destek ile temelde Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin, ’’Anayasaya aykırı olduğunu bildiğimiz halde destek vereceğiz’’ tutumu ve şimdi sergilenen ’’Vatan-Millet-Sakarya’’ duruşu asla Erdoğan’a biat ya da teslim olmakla anlatılamaz. Düne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı en sert biçimde suçlayan Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi başkadır. Bu tavır değişikliği, devletin yanında imajı sarsılan TO’nun kurtarılmasına yönelik yapılan telkinler nedeniyledir. Ancak artık CHP içerisinde bile devlet ve ordudan gelen direktifleri birebir uygulama olanağı bulumamakta ve CHP’nin devlet-ordu hayranlığı da giderek içerisindeki devrimci-demokrat unsurlar tarafından deşifre edilmektedir.

Neredeyse bir asıra varan Cumhuriyet Tarihi’nde hala değişmeyen bazı gerçekler vardır. Bunlar, tekçi zihniyeti öne çıkaran katliamcı, halk düşmanı devlet yapılanması ve sistemin sivilleşerek demokratikleşememesidir. Tarih boyunca TO Cumhuriyetin kurucusu ve bekçisi olarak lanse edilmiş ve buna bağlı olarak TO da kendisini bu ülkenin yegane bekçisi ve sahibi olarak görmüştür. Böyle olunca da, insanların tehlike anında gözünü elinde silah tutan TO’ya dikmesi de bir gelenek haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, özellikle 2000’li yıllara kadar uygulamaya sokulan her darbede ilk başta TO kurtarıcı olarak algılanmış ve darbeciler kayda değer herhangi bir tepki ile karşılaşmamıştır. İbrahim Kaypakkaya’ya gelinceye kadar, (mealen, TO öz itibariyle halk düşmanı bir işlevle emekçi kitleler üzerindeki devlet baskısının temel unsurudur.) Türkiye’deki sol gelenek te TO’nun devletin sahibi ve bekçisi olduğu anlayışına uygun hareket etmiştir. 1980 darbesi sonrasında daha da gelişen Kürt Siyasal Hareketi bu darbeci anlayışa en büyük zararı vererek TO’nun imajını büyük hasara uğratmıştır.
Kürt yerleşim alanlarında yaşayan kendi vatandaşlarını uçak, tank, top ve tüfekle yerle bir eden bir orduya sivil siyasetçilerin istedikleri az sayıdaki hallerde de laf geçirememesi ordunun bu sahiplik anlayışı ve bunun diğer kesimler tarafından da böyle kabullenmesinden dolayıdır. Bu katliamlara yeteri derecede tepki gösterilebilseydi ne sivil ve ne de askeri darbelerin hiçbir şansı olamazdı. Bu durum bilince çıkarılamadığı sürece darbeleri önlemenin hiçbir imkanı yoktur. Bugün değil ise yarın, ama mutlaka yeniden darbeler gündeme gelir. Darbeleri önlemenin tek yolu halka karşı düşmanca refleks gösteren silahlı güçlerin siyasetin dışına çıkarılarak asli görevi olan ülke savunmasına yoğunlaşması ve sistemin demokratikleştirilmesidir. Demokratik ülke anayasaları devlet karşısında fert ve toplumun haklarını güvenceye alıyorken, TC anayasası toplum karşısında devleti koruma altına almaktadır. Devletin çıkarlarını sağlamak amacıyla halkın bir kesiminin hassasiyetleri istismar edilerek başka kesimlere karşı saldırı aracı olarak kullanılmakta ve toplumun değişik kesimlerinin birbiriyle kaynaşıp barışçı bir şekilde bir arada yaşaması engellenmektedir. Bu gibi olay ve katliamlarda kullanılan kesimler açıkça korunmakta ve ödüllendirilmekte, var olan önyargılar beslenerek büyütülmekte ve düşman resimlerin oluşmasına katkı sunulmaktadır. Halkın aydınlatılması konusunda çalışmalar yürüten aydınlar acımasız bir şekilde etnik-inançsal kimliğine bakılmaksızın infaz edilmekte, ’’Devletin bekası için 1000 eylem’’ yapmaktan çekinilmemektedir (Mehmet Ağar). Başta Kürt sorunu olmak üzere Alevilere ve diğer muhalif kesimlere uygulanan düşmanca tavıra karşı tek çare demokratikleşmedir. Elinde tüfek bulunduranlar ’’ev sahibi’’ ve onların dışında kalan herkes ise ’’hırsız’’ muamelesi görmektedir. Yani kısacası, ’’Ülkeye komünizm de gelecekse’’, bu kesim tarafından getirilmelidir! Bugün başlatılan sivil darbeye karşı yükseltilen sesin ne kadar cılız olduğu ortada. ’’Temizlik yapıyoruz’’ diyenlere, ’’Bu sızma/süzme oluyorken siz neler yapıyordunuz, yaptığınız methiyeleri kime, ne için diziyordunuz? ’’ diyen az insan var. Kimin elinin kimin cebinde olduğun belli değil! Darbeye ilişkin veriler ortaya çıktıkça daha çok, ’’Bu da olur mu?’’ diyeceğimiz kesin. Bizden her söylenen söze inanmamız istenmektedir. Halbuki ortam, her söyleneni defalarca tartıp ölçmek ve şüpheciliği asla elden bırakmama zamanıdır. TV’lerde Erdoğan demokrasi mücadelesinin baş komutanı olarak sunulmakta ve dünden bugüne değiştiğine inanmamız istenmektedir.
’’Vatan-Millet-Sakarya-Kardeşlik’’ nutuklarının bolca atıldığı ve baş düşmanın da ’’bilindiği!’’ bir süreçten geçmekteyiz. Fazla yoruma girmeden, devleti yöneten ’’Vatanseverlere’’ aklımıza gelen birkaç soru soralım.

35 yıldan bu yana sürmekte olan bir savaşta 50 bin civarında Türk-Kürt, silahlı, silahsız insan yaşamdan koparıldı. 17.000 faili meçhul(!) cinayet üzerindeki perde aralanmış değil. Bu engelleme kararları ile KCK-davaları olarak gündeme getirilen ve on binlerce Kürt siyasetçiyi uzun yıllara varan cezalara çarptıran mahkeme kararlarının altında bugünkü ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ imzaları var. Bunlar hain ise verilen kararların hukuki değeri ne olur? Roboski katliamı da bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ işi miydi? Kürt yerleşim alanlarını yerle bir edenlerden birçoğu yine bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ içinde yer almaktadır. Bunun sizce tatmin edici cevabı nedir? Bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ çoğu Kürt yerleşim alanlarına yönelik yürütülen savaşta ’’Vatansever, şanlı Türk askeri’’ idi. Ancak bugün bunların esasen ’’Terörist, vatan haini darbeciler’’ olduğu anlaşılmıştır. Bu konuya açıklık getirme arzu ve isteğiniz var mı? Kürt sorununa ilişkin duruşunuzda bir değişiklik oldu ya da olacak mı?
Erdoğan-Gülen-İşbirliğiyle kurdurttuğunuz çakma Alevi derneklerini elinizle koymuş gibi hemen bir kararla kapattınız. Alevilere bir açıklama ihtiyacı duyuyor musunuz? İzzetin Doğan-Fethullah Gülen ve Bakanlık düzeyindeki işbirliğiniz neticesinde gündeme getirdiğiniz Cemevi-Cami projenizin eksilen ayağının yerini nasıl dolduracaksınız, ya da orada da yine Gülen’in oyununa mı geldiniz?
Rus askeri uçağını düşürdüğünüzde, Başbakan Ahmet Davutoğlu, ’’Emri kendim bizzat verdim, şimdi olsa yine emir veririm’’, demişti. İki pilotu tutuklattınız. Ülkeyi Rusya ile savaş ortamına bu iki pilot mu soktu, yoksa o işte mi Fethullah Gülen’nin marifeti? Size rağmen bu işler nasıl oldu? Bütün bunlara inanmamızı mi istiyorsunuz?

Bundan sonra neler olur sorusu hepimizi meşgul eden temel bir konudur. Henüz elimizde yeteri kadar bilgi bulunmamakla birlikte legal siyasetin bugüne kadarki uygulamalarına bakıldığında bazı şeyler söylemek mümkündür.
Dört olasılıktan söz edilebilir.

  • Darbenin bastırılması Erdoğan’ın elini güçlendirmiş Erdoğan, hızla başlattığı tüm muhaliflerin bertaraf edileceği temizlik hareketini geliştirerek, parlamenter sistemi de devre dışı bırakacak tek kişi sultasına yönelebilir. Ne de olsa elinde, denetlediği bir polis gücü ile kendi tabiriyle ’’%50’’si var. Bu politikayı zorlayıp ortamı germesi halinde ülkeyi iç savaşa kadar götürebilir.
  • Şu anda sürdürülmekte olan TO-Erdoğan koalisyonunda TO inisyatifi ele geçirip, devlete sızan/süzme dinci-şeriatçı unsurların temizlenmesini Erdoğan eliyle gerçekleştirir ve Türkiye’de sarsılan Kemalist devlet ideolojisini tekrar hakim kı Bir iki örnek vermek gerekirse; İsrail ile yapılan stratejik anlaşmaların altında İsrail karşıtlığı ile bilinen Başbakan Necmettin Erbakan’ın imzası var. Onun Başbakanlığı döneminde çok sayıda Kur’an Kursunun kapatıldığı hatırlardadır. Kendi iktidarında MHP’nin boy hedefi olan Ecevit’e MHP ile koalisyon kurdurtulmuştur. Her fırsatta Kürt siyasi hareketine düşmanlığıyla övünen MHP’nin iktidarda olduğu bir süreçte Abdullah Öcalan’ın idamı ertelenmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kural olarak denebilir ki, ’’İti öldürene sürütürler!’’.
    Bu olasılığın seçime kadar sürdürülmesi neticesinde CHP-MHP tarafından desteklenen silahlı güçlerin de müdahalesiyle seçim galibinin CHP olması da mümkündür. Dış destekleri azalmış, Batıya sırtını dönmüş bir AKP yerine CHP’nin desteklenmesi kuvvetli bir ihtimaldir.
  • Yukarıda saydığımız her iki olasılığın da sağlıklı bir ortam yaratması mümkün değ Cumhuriyetin ilanından bu yana uygulana gelen devlet politikasının bir barış ortamı yaratarak ülkeyi demokratikleştirmediği ortada. Aynı anti demokratik tekçi devlet zihniyetinin yeniden uygulamaya sokulması bir yarar getirmez. Halkın tüm sınıf ve tabakalarının bizzat müdahil olduğu köklü bir sistem değişikliğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Bunun gereği olarak ta her etnik ve inanç kesimi mensuplarının kendisini huzurlu, hakları yasalarca güvence altına alınmış eşit vatandaşlar olarak hissettiği bir ortam yaratılmalıdır. İstenmesi halinde, darbe sonrası olumlu hava bunun için fırsata dönüştürülebilir. Temel sorunların başında gelen Kürt sorununun barışçıl bir yöntemle çözülmesi için de olumlu koşulların oluşturulabilir. En büyük avantaj, bugüne kadar sadece gerektiğinde gündeme gelen AKP-CHP-MHP birlikteliğinin kitleler nezdinde vicahiye dönmüş olmasıdır. Ülkeye barış getirilmek isteniyorsa dışlanmayan bir HDP ile birlikte gerekli çözüm önerilerini halkın gündemine taşıyarak özgür bir tartışma ortamı sağlanmalıdır. Ortadoğu’da esen değişim rüzgarları herkesi etkilemektedir. Kürt halkının bundan böyle hiçbir şekilde kendisine dayatılacak bir statüsüzlüğü kabul etmesi mümkün değildir. Bu sorun her ülkenin artık kendi iç sorunu olmaktan da çoktan çıkmış bulunuyor.
    Barışçıl bir politikanın uygulanması halinde başta halklar olmak üzere politikacıların da yarar sağlayacağı aşikardır ve böylece de demokratik, laik bir sistemin gelişmesine olanak sağlanabilir.
    Böylesi bir olasılık mümkün mü sorusuna vereceğim cevap, AKP-CHP-MHP’nin bugüne kadar özellikle de Kürt sorunu karşısındaki duruşlarıyla sergilediği politikalarına bakıldığında, ne yazık ki kesin bir ’’HAYIR’’dır. Bu üç devletçi partinin kendi ideolojik duruşlarını inkar ederek bugünden yarına demokrasi havarisi kesileceğine inanmak ’’Olmayacak duaya Amin demek’’ten öteye bir anlam taşımaz.
  • Son bir olasılık ise, sisteme entegre olmuş bir HDP’nin ’’Devleti kurtarma’’ hevesine kapılarak sınırlı da olsa elde ettiği muhalif potansiyeli heder etmesi ya da dayandığı kitle potansiyelini geliştirmek amacıyla toplumu aktif mücadelenin içine çekerek sokağın yaptırım gücünü geliş Bu tarz siyaset demokrat unsurların toparlanmasını sağlayabilir. Bekleyip göreceğiz.

Sistem demokratikleştirilmeden sorunların üstesinden gelme olanağı yoktur.

31.7.2016

‘Şeytanın gör dediği’

İktidarlar, muktedirler hangi gerekçe ve nedenle izah etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, işkence insanlık suçudur. Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Tartışılmaz bir biçimde, uluslararası, ulusal, anayasal, hukuksal ve vicdani izahatları yapılmıştır. Taahhütleri insanlığa karşı verilmiştir.

Bu durum 15 Temmuz vahşetini ülkeye yaşatanlar içinde geçerlidir. Bakan Bekir Bozdağ’ın “Uluslararası Af Örgütü, Fethullahçı Terör Örgütü/PDY’nin darbecilere işkence yapıldığına dair iftirasına/propagandasına alet oluyor. Uluslararası Af Örgütü, elinde hiçbir doğru bilgi olmadığı halde FETÖ/PDY mensuplarının iftiralarına inanıp haksız yere Türkiye’yi suçluyor” demesi, gerçekliği değiştirmemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların kötü muamele ve işkenceye maruz kaldığını gösteren ‘inandırıcı delillere’ sahip olduğunu açıkladı. Ayrıca “görünen köy kılavuz istemez”. Devletin resmi haber ajansının geçmiş olduğu görüntülere bakmak, sosyal medyadan dağıtılan videoları izlemek yeterlidir.

Hainler mezarlığı!

Hainler mezarlığı kavramı da bu darbe girişimi sonrasında Kadir Topbaş’ın buluşu olarak hayatımıza girdi. Ölüm üzerinden, öldürülenler üzerinden intikam ve kin örgütleme geleneği ilk kez bu topraklarda AKP iktidarı tarafından bu düzeye çıkartıldı. Cenazeler rehin tutuldu. Sınırlardan içeriye sokulmadı. Teşhir edildi, yerlerde sürülen cesetlerle videolar çekilip, dünyaya servis edildi. Diyanet fetvalarıyla cenazelere imamlar katılmadı. Ailelerin evlatlarını gelenek, görenek ve inançlarına göre uğurlanmasına müsaade edilmedi. Ölülere de işkence dönemi başlatıldı. Böylelikle işkenceye sıfır toleranstan, ölenlere de işkence noktasına gelindi.

İhsan Eliaçık “Ölenden, kılıç da sorgu da kalkar. Ne Sıffin’de, ne Cemel’de ne Kerbela’da İslam tarihinde örneği yoktur” dedi. Olayın vahametine dikkat çekti…

Katilerle, katledilenlerin aynı muamele görmemesi, aynı yere gömülmemesi gerektiği söylendi. Bunu söyleyenler Sivas Katliamı’nın katilerinin isimlerini, katledilenlerin tepesine yaldızlı harflerle yazdırdı. İsimlerin kaldırılmasını isteyen Alevilere de “kin ve nefreti aşın” denildi. Diyenler, topraklarımızda kin ve nefreti örgütlerken, hainler mezarlığını da keşfetti.

‘O saray Muaviyelere yakışır’

“Orada oturulmaz. Harama ortak olunmaz. Ebu Zerr örneğini verdim. Muaviye’nin yaptığı saray dolayısıyla. O saray Muaviyelere yakışır.” (Kılıçdaroğlu)

Belediye seçimlerinde MHP ittifakı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmelettin ortaklığı, 7 Haziran seçimleri sonrası AKP koltuk değneği olmaktan, “Muaviye’ye yakışan” sarayda “demokrasi” buluşmasına uzanan yolda, Kılıçtaroğlu’nun biati bir kez daha görülmüştür. Suriye teskeresine verdiği destekle başlayan, savaş cephesindeki yerini alma durumu, anayasayı bir kerecik ihlal etmeye uzanan yolda, demokrasi konusundaki samimiyeti, ciddiyeti “TRT’ye beni çıkarmıyorlar” kadar derin, “bilmiyordum” cevabı kadar anlamlıydı.

Anayasayı tanımıyorum diyen Cumhurbaşkanımıza, “bizde anayasayı tanımıyoruz” diyen birileri tarafından 15 Temmuz’da ülkede vahşet uygulandı. Kılıçdaroğlu’na “Darbecilerde senin gibi bir kerecik anayasayı ihlal etmeye kalmışlar, bunda ne var” denmez mi?

‘Alevi derneklerinin’ kapatılması

Hep birlikte gördük; yılardır Alevi hareketini bir birine düşürmeye çalışan, asimilasyon kurumlarının ne kadar örgütlü olduğunu. Ergenekon’da bir yüzü deşifre oldu. Batı çalışma grubundan beslenenler, yurtdışı ödenekleriyle lobi çalışması yürütenler. “İçeri atılan biz, dışarıda öldürülmek istenen biziz” diyenler. Buz dağının bilinen diğer yüzü “FETÖ/PDY” operasyonu ile teyit edildi. On üç Alevi Derneği kapatıldı. “Ne istediniz de vermedik” diyenlerin verdikleri listesinde bunlarda varmış. Bazı kurumlarımız açıklamada bulundu “Bunlarla bir ilişkimiz yok”, “Çakma Alevi dernekleri” diye. İlişkileri olmadığı, çakma oldukları kesin. Aynı Kılıçdaroğlu’nun, Hüseyin Kocadağ’ın bizimle bir ilişkisi olmadığı gibi…

Alevi kurumlarımızın ‘hassasiyeti’

Meclis Başkanı İsmail Kahraman “Laiklik yeni anayasada olmamalı” demişti. Alevi kurumlarımız kıyameti koparmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bile bu açıklamaya karşı “Devlet tüm inanç gruplarına eşit mesafede olmalı” diyerek, bu açıklamaya katılmadığını, Kahraman’ın bireysel fikri olduğunu belirlemişti. Darbe girişimi sonrası Alevi kurumlarımızın başkanları “insani bir tavır” takınıp Kahraman’ı ziyarete gittiler. “Geçmiş olsun efendim” dediler.

Kanaatimce doğru bir isim değildi. Darbe karşıtlığımızı izah etmek, üzüntümüzü ifade etmek için Kahraman’ın kapısında olmak gerekemezdi. “Dün dündür, bugün bugündür” demek Alevilerin siyasete yaklaşımı olamaz.

Demokrasi bloku…

Saray toplantısıyla, savaş bloku artık resmîleşmiştir. Uzun bir süredir kıvamına getirilmek istenen durum yakalanmıştır. Devlet sistemsel dönüşüm ve güç dengelerini netleştirmiştir. Tercihini diktatörlük, savaş biçiminde ortaya koymuştur. HDP bu blok tarafından hedef haline getirilecektir. Direnişin, demokrasinin tek umudu, temsili HDP’nin omuzlarına yüklenmiştir. Demokrasi ve barış blokunun güçlendirilmesi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.