Ana Sayfa Blog Sayfa 6282

‘AİHM kararı ile Alevilik meselesinin çözüleceğini düşünmek iyimserlik olur’

ROPÖRTAJ / PINAR TAN

Geçtiğimiz yıllarda ‘Alevi Kürtler’ kitabıyla dikkat çeken bir çalışmayı meraklılarıyla buluşturan Erdal Gezik, Alevilik tarihini, inançlarını, bu inançları besleyen mitleri ve bunlarla birlikte pek çok konuyu derinlemesine incelediği ‘Geçmiş ve Tarih Arasında Alevi Hafızasını Tanımlamak’ kitabını okurla buluşturdu. Gezik ile hem bir sözlü tarih çalışması olan kitabı hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevilere haklarının teslim edilmesi konusunda verdiği kritik kararı konuştuk.

Kitapta, yaşayan bir kültür olmasına karşın sözlü kültürün izlerini sürmenin güçlüklerini görüyoruz. Günümüz şartlarında sözlü geleneği korumak daha mı zor?

Bunu hem olumlu hem de olumsuz cevaplamak mümkün. Eskiden bu kültür bire bir buluşmalar aracılığıyla aktarılıyordu. Günümüzde ise sözel hafızayı aktarmak için televizyon, radyo, kitaplar, internet, festivaller gibi birden çok araç mevcut. Bu yüzden ilgi ve istek olduğunda bu kültürü daha fazla insana ulaştırmanın mümkün olabileceğini söyleyebilirim. Burada sorun olanaklarla ilgili değil, ilginin biçimlendirilmesiyle alakalı. Mesele, bu alana yönelmek, onun için zaman ayırmak, düşünsel bir zahmete girmekle ilgili. Ayrıca bu işin bir mikrofonu alıp karşılaştığınız bir Alevi yaşlısına “anlat bakalım” tarzının ötesinde olduğunun da bilincinde olmakla ilgili bir şey.

Peki, siz araştırmanızı nasıl bir yöntemle yaptınız? Yola nasıl çıktınız? Başlangıçta elinizde neler vardı?

Benimki biraz uzun ve dolambaçlı bir hikaye dersem yanlış olmaz. Ben Hollanda’da klasik bir tarih eğitimi aldım. Bu eğitim bana sözlü hafızanın önemi veya onu tarih bilimi açısından nasıl kullanmak gerektiğini öğretmedi. Fakat eğitim sonrası ilk röportajlarımı yapmaya başladığımda konuştuğum insanların anlattıklarında geçmişleriyle ilgili tarihin ötesinde bir şeyler olduğunu fark etmekte gecikmedim. Bu bilgiye ilgisiz kalmak için bin tane nedeniniz olabilir, ki bunu bilgi olarak bile nitelendirmeyebilirsiniz. Ben öyle yapmadım veya yapamadım, bir şekliyle o biçimsiz görünen hafıza benim ilgimi çekti. Kitabın seyrini belirleyen rivayetlerden birisi Kemah kalesi ile ilgili. Müthiş absürt bir kompozisyon. Toplam sekiz cümleden oluşuyor, ama içinde yok yok: Şah İsmail, İmam Rıza, İmam Cafer, pirler, Sırp prensesi ve gökten yağan yılanlar. Bu tür kurgular nasıl ve kimler tarafından oluşturuluyor, neden ihtiyaç duyuluyor ve neden unutulmuyor soruları her seferinde peşimi bırakmadı. Toplumsal hafızada iz sürmek garip bir şey. Bir hikaye başka bir hikayenin varlığına işaret ediyor, şu da olmalı diyor ve onu bulmayana kadar da rahat etmiyorsunuz. Keza, bir soru da diğer soruların kapısını zorluyor. Hikayeler ve sorular ancak bütünlük içinde anlam buluyor. Bu yüzden uzun yıllardır biriktirdiğim bu aktarımları ancak hepsi birlikte bir şeyler anlatmam için yeterli zemin sunuyor sonucuna vardığımda kitabı sonlandırmaya karar verdim.

Çalışmanızda mitlerin ve efsanelerin Alevilik inancı içinde önemli bir yer edindiğini de görüyoruz. Neden bu kadar önem kazanmış?

Mitleri kendi başına bağımsız bir kategori olarak değerlendirmemek gerekir. Onlar akşam sohbetlerini süsleyen bir başlık olmanın ötesinde bir yere sahip. Mitler, Alevilerin dinsel ve sosyal yapıları ile doğrudan alakalı; tarihe yaklaşımlarını, teolojik tercihlerini izah etmek ve gerektiğinde haklı çıkartmak gibi bir işlevi de yerine getiriyorlardı. Geçen yüzyıllara kadar grubun kitapla ilişkisinin de sınırlı olduğunu hesaba katarsak sözlü aktarımın da neden önemli olduğu kendiliğinden anlaşılır. Burada yalnızca bir kaç önemli mit, menkıbe veya söylenceden bahsetmiyoruz. Önemli başlıkların yanı sıra  yüzlerce küçük anlatılar da vardı. Ve büyük ihtimalle, örneğin 18. yüzyılda bile, en ücra köylere kadar yayılmışlardı. Şimdi bunların tümünü derlemeden büyük manzarayı görmemiz mümkün değil. Benim yapmaya çalıştığım biraz da bu oldu. Küçük hikayelerle kurulan ve yüzyıllarca ayakta tutulan bir binaya bakmak… Kitapta aktarılan ve analizinin yapıldığı derlemelerden birisi, Tanrı ve melek Cebrail arasında geçiyor. Tanrı, henüz işin başlangıcındayken Cebrail’den kusursuz bir bina yapmasını istiyor. Detayına girmeyeyim ama harika bir  seyire sahip bir anlatı bu. Bizim o mükemmel binayı görme şansımız yok, fakat o bina ile başlayan ve bize kadar ulaşan bir hafıza var.

Peki bahsettiğiniz bu hikayelerin pratikte yansımaları neler? Ne kadar ve nasıl yer tutuyor?

İki kuşak öncesine kadar olmazsa olmaz bir yeri vardı. 1950’lerden itibaren yaşanan şehirleşme ve buna paralel değişik nedenlerden ötürü gerçekleşen sekülerleşme, Aleviler için bu geleneği ve birikimi saf dışı bıraktı. Yerine ne geldi diye sorabilirsiniz. Maalesef bu birikime alternatif olacak ya da onu tamamlayan bir şey ortaya çıkmadı. Belki bu eksiklik kitaplarla doldurulmaya çalışıldı ama hiçbiri bu geleneğin yanına bile yanaşamadı diyebilirim.

“Aleviliğe yeni yeni bir ilgi var…”

Sünniler ya da Türkiye’deki diğer inanç grupları Aleviliği gerçek anlamda biliyorlar mı?

Görüldükleri ve kendilerini ifade ettikleri kadarıyla biliniyorlar.  Türkiye ilginç bir ülke. Yıllarca bir Alevi ile komşu olabilirsiniz, ama açıkça ona “sizin gelenekleriniz nedir” diye sormayabilirsiniz. İhtiyaç duymayabilirsiniz ya da tahminlerle yetinebilirsiniz. Bu neden kaynaklanıyor: güvensizlik, ilgisizlik veya farklılıklarla yüz yüze gelmek karşısında yaşanacak gerilimden mi? Aleviler açısından da sorunlar var. O da komşusuna kendi inancını gerçek ve sade kelimelerle ifade etmek yerine, soyut ve kendi varlığını özünde yadsıyan “çağdaş” ve “laik” gibi kavramları öne çıkartmakla yetiniyor. Peki ilişkinin bu boyutu nerden kaynaklanıyor: Korku, bilmemek veya anlaşılamama tedirginliğinden mi?

Peki sizin bununla ilgili yorumunuz nedir? Gerçekten, nereden kaynaklanıyor bu mesafe?

Muhakkak ki bu çok katmanlı bir sorun. Fakat bu önyargı ve tedirginlik halinin önemli bir ayağını geçmiş ve tarih bilgileri oluşturuyor. Bunların ne kadar yanlış veya doğru, haklı veya haksız olduğu tartışmasına girmeden, tarihsel önyargılar nasıl şekilleniyor ve nasıl aşılabilir sorularına cevap vermek gerekiyor. Batı Avrupa devletleri bunu akademik çalışmalar, müzeler, anıt mekanlar ve dayatmacı olmayan bir tarih eğitimini hedefleyerek cevaplamışlar. Herkesin bir hikayesi var ve bu eşit derecede kendisini ifade etme hakkına sahip olmalı. Türkiye gibi devletler ise bunu kendi tarih anlayışlarını dayatarak aşmaya çalışıyorlar. Hangisinin başarılı olduğunu somut yaşıyoruz. Devlet tarihçiliğinin şöyle bir aklı var: ben, diyor bu akıl, şu hikayeyi değiştirirsem veya bunun yerine yeni bir hikaye öğretirsem sorunlar aşılır, topluluklar arasında huzur sağlanır. Tarih, hafıza ve toplumlar arası ilişkilerin bu kadar basit olmadığı açık. Kemah kalesi meselesine yeniden dönelim. Tarihi Urartulara kadar giden ve en son Osmanlı-Safavi savaşlarında bir sorun olmuş bu kalenin ne kadar muhteşem olduğuna Evliya Çelebi tanıklık etmişti. Günümüzde ise harabeden başka bir şey değil. Şimdi, Kemah’ın sakinlerine bu kale hakkında sorsanız iki-üç cümlenin ötesine gidemezler. Oysa benim derlediğim rivayet sekiz gizemli cümleden oluşuyor. Ve, ne gariptir ki, Kemah kalesine yeniden ilgi göstermemizi sağlayan, kale hakkında yazılmış ciddi tarih kitapları veya onunla ilgili sarf edilen büyük laflar değil. Geçen yüzyıl boyunca modern aklın yok etmeye çalıştığı bir söylence!

O halde şunu da soralım, Aleviler ne kadar hakim kendi öz kültürlerine?

Bu “öz” meselesini bir kenara koyalım. Daha somut bir şeyi ifade edeyim. Benim çalışmamın sözlü kaynakları, geçen yirmi yıl içerisinde karşılaştığım, yetmiş yaş üzeri yaşlı kuşaklar ve bu yaşlılar yanında kalmış, büyümüş gençlerden oluşuyordu. Konuştuğum yaşlıların önemli bir bölümü ise artık aramızda değiller. Aslında durum biraz vahim. Son elli yılda şekillenen kuşaklar bu birikimden bihaberler veya ona karşı ilgisizler. Aleviliğe yeni yeni bir ilgi var; fakat bu da daha çok “Buyruk” türünden kitaplar ve deyişlerin ötesine geçememiştir.

Alevi camiasının da kendi içinde, örneğin Aleviliğin İslam içinde-dışında görülmesi gibi uzlaşmazlıkları var. Şu anda bu tartışmalar ne durumda?

Hak talepleri konusunda genel bir uzlaşı var. Kendi içlerinde ise inancın uygulamaları ile ilgili bir takım tartışmalar var. Bunlar olağan şeyler. Ayrıca politik tercihler arasında da farklılaşmalar var, ki bu da çeşitli sosyal ve toplumsal katmanları içinde barındıran bir grup için anlaşılır. Aleviliğin İslam içinde mi dışında mı olduğu tartışması da tarihsel olmaktan çok, bana, yaşanan politik gerilimlerin sonucu olarak ortaya çıkmış bir tartışma gibi geliyor.

“Türkiye değişikliklerle cevap vermek zorunda”

Geçtiğimiz haftalarda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2010 yılında açılan davayı karara bağladı. Mahkeme, Türkiye’de Alevilerin din özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ve kendilerine dini planda ayrımcılık yapıldığına hükmetti. Böyle bir karar çıkmasını bekliyor muydunuz?

Yanlış bilmiyorsam uzun yıllardır süren bir dava. Herhalde taraflar da böyle bir karar çıkacağını biliyorlardı. Bu yüzden, kararın kendisinden çok, sonuçlarına bakmak gerekiyor. Şimdi onca yıl veya yüzyıldır çözülmemiş ve tarihsel, teolojik ve kurumsal bir karmaşa haline getirilmiş bir mesele, AİHM kararı vesilesiyle çözülecek mi? Bunun için çok iyimser olmak lazım.

Siz siyasi iktidarın bu kararı baz alarak bir şeyleri değiştireceğine inanıyor musunuz?

Kararın nihai olduğunu da hatırlarsak, Türkiye değişikliklerle cevap vermek zorunda. Sanırım böyle bir hazırlık da var. Fakat görünen o ki, bu değişiklikler, sorunu “öz”ünden ve “tarafsızlık” ilkesine dayanarak çözmek yerine, ara formüller ve yorumlarla idare etme türünden olacak. Bu yüzden, meselenin daha karmaşık bir hal alacağını söylemek, yanlış bir beklenti olmasa gerek.

www.yenihayatgazetesi.com

 

43 gündür kayıp olan Hurşit Külter için imza kampanyası

Gözaltına alındığı günden bu yana akıbeti açıklanmayan DBP Şırnak İl Yöneticisi Hurşit Külter’in için “Hurşit Külter nerede?” başlıklı imza kampanyası başlatıldı. Aynı zamanda sosyal medyada açılan #HurşitKülter43Gün hastagı da TT listesine girdi.

DİHA’da yer alan habere göre, Şırnak’ta evini terk etmeyerek Bahçelievler Mahallesi’nde kalan DBP İl Yöneticisi Hurşit Külter’in akıbetinin açıklanması için internet üzerinden imza kampanyası başlatıldı. İçişleri Bakanlığı’na teslim edilecek olan kampanya kapsamında, özel harekatçılara ait sosyal medya hesapları üzerinden 27 Mayıs’ta gözaltına alındığı duyurulan Hurşit Külter’in nerede olduğunun açıklanması isteniyor.

‘KÜLTER 27 MAYIS 2016 TARİHİNDEN BU YANA NEREDE?’

“Hurşit Külter Nerede?” sloganıyla başlatılan imza kampanyasında açılan metinde şu ifadelere yer veriliyor: “Özel Harekatçılara ait BOF @ Twet_Guneydogu adlı sosyal medya hesabından fotoğrafı paylaşılan ve ellerinde olduğu bilgisi duyurulan Hurşit Külter 27 Mayıs 2016 tarihinden bu yana nerede? Şırnak Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı ‘böyle bir gözaltı yoktur’ açıklaması ile çelişen özel harekatın bu paylaşımı Hurşit Külter’in yaşam hakkının ihlal edildiği ve yargısız infaz edileceğine dair kamuoyunda endişe ve şüpheye sebep olmaktadır. İçişleri Bakanlığı, 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşanan yargısız infazların ve katliamların yenilerinin yaşanmaması ve bu anlayışın meşrulaşmaması için, Hurşit Külter’in nerede olduğunu derhal açıklamalıdır. Sosyal hukuk devleti ilkesi gereği vatandaşının yaşam hakkını güvence altına almak devletin görevidir.

İçişleri Bakanlığı’nın kamuoyunda endişeye ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açıklama yaparak konuyu aydınlatmasını bekliyor ve soruyoruz: Hurşit Külter Nerede?”

İlgililer kampanyaya şu link üzerinden ulaşabilir: https://www.change.org/p/hur%C5%9Fit-k%C3%BClter-nerede

#HURŞİTKÜLTER43GÜN TT LİSTESİNDE

Öte yandan Külter’in gözaltına alınmasının 43. Günü olması sebebiyle sosyal medya üzerinden de yapılan kampanyalar sürüyor. Twitter’da açılan #HurşitKülter43Gün hastagi TT listesine girmiş durumda.

Kaymakamdan Alevilere tehdit: Artık size toleransımız yok

Kahramanmaraş’ta Sivricehöyük köyü Terolar bölgesinde meralarına Suriyeli’ler için mülteci kampı yapılmasına karşı 108 gündür devam eden direnişte, güvenlik güçlerinin müdahalesi yeni bir gerginliğe yol açtı. Kaymakam, Cemevi yanındaki çadır sökülmeden önce tehdit etti: “Artık size toleransımız yok”

 

Köy cemevi yanına kurulan çadır bu sabah jandarma tarafından kaldırılırken, Dulkadiroğlu Kaymakamı müdahaleden önce köy muhtarını “Biz sizin cem yapmanıza tölerans gösteriyoruz, izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz. O çadırı kaldıracaksınız artık size toleransımız yok” diye tehdit etti.

CHP Parti Meclisi Üyesi Ali Öztunç, köy halkının 108 gündür ovalarına, meralarına sahip çıkmak için direnişte olduğunu belirterek, bu sabah yaşanan müdahaleye ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Köy cemevi yanına kurulan çadırın kaldırılmasını isteyen Kahramanmaraş Valiliği, jandarmayı köye göndererek halk ile güvenlik güçlerinin karşı karşıya gelmesini sağlamıştır. Köy halkının duyarlı tavrı nedeniyle belki bir fiziki gerginlik yaşanmamıştır. Ancak çadır askerler tarafından kaldırılmıştır. Bu olaydan daha vahimi dün Dulkadiroğlu Kaymakamı Mehmet Türköz’ün Köy muhtarına yönelik sözleri olmuştur. Dün akşam saatlerinde Köy muhtarını arayan kaymakam, ‘Biz sizin cem yapmanıza tölerans gösteriyoruz, izin veriyoruz. Cemevine misafirlerinizin gelmesine izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz. O çadırı kaldıracaksınız artık size töleransımız yok’ demiştir. Kaymakamın bu sözleri nefret suçu kapsamındadır.”

Ali Öztunç, kaymakam Mehmet Türköz ve Kahramanmaraş valisinin Alevilerden özür dilemesini ve köy halkına yönelik baskıların sona erdirilmesini istedi.

Aleviler köylerine gidemiyor

Maraş’ta Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye yapılmak istenen 27 bin kişilik konteyner kente yönelik tepkiler sürüyor.

Valilik yörede her türlü eylemi yasaklarken yöre halkının direnişi 87. günün doldurdu. Sivricehöyük köyünde pazar gecesi birlik cemi yapıldı. Sanatçılar Tolga Sağ ve Erdal Erzincan ile Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen Alevi dedelerini katıldığı törende birlik mesajları verilirken, Sivricehöyük sakinlerinin yüzlerde ise endişe hakimdi.Yüzlerce kişinin katıldığı cem töreninde herkes aynı soruyu soruyordu: “Neden burası seçildi. Yine topraklarımızdan sökülüp atılacak mıyız.?. ”

Kahramanmaraş’ta Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye yapılmak istenen sığınmacı kampı yöre halkını tedirgin ediyor. Yaklaşık 6 bin Alevinin yaşadığı bölgeye 27 bin kişilik sığınmacıkampı yapılması yörede “IŞİD korkusuna ve topraklarımızdan çıkartılmak isteniyoruz” endişesine neden oldu. Valiliğin köylülerden habersiz yürüttüğü projenin AKP’ye yakın Kolin inşaata verilmesi, tüm tepkilere karşın yöre halkının yok sayılması, yörede eylem yapılmasının yasaklanarak yapılmak istenen basın açıklamalarına bile biber gazı ve copla sert müdahale edilmesi tepkiyi de endişeyi de arttırdı. Konteyner kent inşaatının yüzde 60’ı tamamlanırken, yöre halkı hukuk mücadelesini sürdürüyor ve seslerin duyurmaya çalışıyor.

Kovboy filmlerindeki gibi

Sivrecehöyük köyünde pazar gecesi birlik cemi yapıldı. Ceme sanatçılar Tolga Sağ ve Erdal Erzincan ile Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen Alevi dedeleri de destek verdi. Köy muhtarı Mehmet Caner, yaşananları kovboy filmindeki acımasız güçlü kişinin bir alanı dikenli tellerle çevirerek koymasına benzeterek, “biz de burada aynını yaşadık.Yıllarca hayvanlarımızı otttığımız arazi birileri tarafından bir sabah dikenli tellerle çevirilerek bizlerden koparıldı. Ama yapılanlar yasa adına yapıldı” dedi. Kamp inşasının başlamasıyla ile birlikte bölgenin ekolojik dengesinin de bozulmaya başladığını anlatan Caner, “Şimdiden alana 8 derin su kuyusu vurdular. Zaman içerisinde arazilerimiz susuz kalacak. Yıllar içerisinde 30 binin üzerinde olacak olan sığınmacıların kanalizasyonu ise ilerde çok büyük sorun olacak” diye konuştu. Bu alanın Maraş- Pazarcık ilçeleri arasındaki en verimli araziler olduğunu vurgulayan Caner, “Yazık olacak. Devlet inat ediyor.. Nedendir anlamadık .Yaşayıp görmek istemiyoruz. Sorun nasıl çözülür onun mücadelesini yapıyoruz” diye konuştu.

Direnişin simgesi Satı Teyze: “Oğlum 78’de Alevi olduğu için öldürüldü”

Maraş katliamını anımsatan Satı Yıldız ise geçmişte acı olayların yaşandığı bu bölgede devletin daha hassas olması gerektiğini vurguladı. Direnişin simge isimlerinden Satı Yıldız, çadır kuralım direniş yapalım diye öncülük yapmış .Geçmişte birlik olamadıklarını, bu nedenle acı olaylar yaşadıklarını bir çırpıda anlatıyor. Oğlu Veli’nin YSE’de çalışırken Maraş katliamı sırasında 1978’de öldürüldüğünü anlatan Yıldız, oğlunun Alevi olduğu için öldürüldüğünü anlatırken yine o günlere dönüyor.

Bir daha aynı acıları yaşamak istemiyoruz

Satı kadın,diğerleri gibi bölgeden göç etmemiş, “Burası beni doğduğum yaşadığım topraklar” diyor. Yaralarını daha yeni yeni sardıklarını ve Maraşlılarla barıştıklarını anlatan Yıldız, “bizler bir daha aynı acıları yaşamak istemiyoruz . Burasının bu kamp alanı ile yeni toplumsal olaylara neden olacağı endişesini taşıyoruz . Ama bu sorunu hiç kimseye anlatamadık. Kimi yerleştirecekler buraya?.Biz Suriyelilere karşı değiliz ama kim gelecek belli değil. Neden hep Alevilerin yaşadıkları yerlerde bu iş oluyor? Birileri ile karşı karşıya kalacağız. Bizi birbirimize kırdıracaklar. Endişemiz büyük. Ancak biz buradayız. Kimse bizi bu kez toprağımızdan sökemez. Ölsek de kalsa da buradayız. Bu kez bu böyle bilinsin” diyor,

Kendi köyümüze giremiyoruz

Köyün merasının vasfının değiştirilerek mera olmaktan çıkarıldığını ardından TOKİ’ye devredildiğini anlatan Maraş Yaşam Platformu Avukatı Mehmet Ercoşman ise yaşanan hukuksuzluklar karşısında çileden çıktıklarını belirtiyor. “ kendi köyümüze gidemiyoruz” diyen Ercoşman, köye giriş- çıkışların güvenlik güçleri tarafından engellemesinden dolayı savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını, valiliğe defalarca itiraz dilekçesi verdiklarını anlatıyor. Ercoşman, valiliğin 2. kez bölgede 1 ay süreyle eylem yasağı kararı aldığını Bölge İdare Mahkemesi’ne yaptıkları itirazların de reddedildiğini belirtiyor.

Hayvanlarımızın pasaportları var Avrupa’ya giderler artık

Meranın bölgede hayvancılık yapılmadığı gerekçesiyle mera vasfından çıkarıldığını söyleyen Ercoşman, “bunun üzerine biz de hayvanlarımızın İlçe Tarım Müdürlüğü’nden pasaportlanını alarak mahkemeye sundu. Bizzat hayvan sahibi köylüler başvurdu. Bunun sonucunu bekliyoruz bakalım ne olacak? Pasaportlu havyalarımızı kabul edecekler mi merak konusu. İç hukuk yolları tükenirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşırız. Nasıl olsa artık hayvanlarımızın pasaportları var..Avrupaya gitmekte sorun yaşamayız” diyor gülerek.

İHD: Nefrete ‘Dur’ diyeceğiz

İHD, sosyal medyada yaygınlaştırılan “Türkiye’de Suriyeli istemiyoruz” kampanyasına tepki göstererek, “Mülteci/sığınmacı olmak zorunda kalmış insanlara karşı yayılmaya çalışılan nefrete dur diyoruz” açıklaması yaptı

 

İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube Mülteci Hakları Komisyonu, Tayyip Erdoğan’ın Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verileceğinin açıklanmasının ardından sosyal medyada yaygınlaştırılan “Türkiye’de Suriyeli istemiyoruz” kampanyasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

İHD açıklamasında, nefret söylemlerinin sosyal medya aracılığı ile sokaklara taşınmak istendiğine dikkat çekilerek Antep’te Suriyelilere karşı yürüyüş tertiplenmeye çalışıldığı hatırlatıldı. Açıklamada, mültecilere yönelik tehlikeli söylemlerin kitlesel kıyımlara ve cinayete sebep olabilecek ortam oluşturabileceği uyarısında bulunuldu.

‘Mülteci olmak bir sonuçtur, tercih değil’

İHD açıklamasının devamında şu ifadelere yer verdi: “Yaşam kaygısından kaynaklı bu sonuç, hiç kimse tarafından istenen ve kabul edilen bir sonuç olamaz. Toplumsal farkındalık yaratılıp sığınmacıların bu ülke de kaldıkları süre boyunca korunması, gerekli ihtiyaçlarının karşılanması ve insanca yaşama hakkına eşit bir şekilde sahip olması sağlanmalıdır. Gerek kamplarda, gerekse şehirlerdeki yaşam alanları için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Kayıt dışı çalıştırıldıkları yerler denetlenmeli, insanca iş ve ücret yapılandırması sağlanmalıdır. Suriyeli mültecilere karşı yapılan saldırılar cezalandırılmalı, nefrete yönelik söylemler engellenmeli ve halk bu konu da bilinçlendirilmelidir.”

İnsan hakları savunucuları olarak her bireyin eşit koşullarda özgür olarak yaşaması gerektiğini savunduklarını belirten İHD Ankara Şube Mülteci Hakları Komisyonu, tüm mültecilerin en uygun ve insanca koşullarda yaşamasını talep ettiklerini kaydetti

IŞİD bu kez de Şiileri hedef aldı: 35 ölü

IŞİD, Irak’ın Selahaddin kentinde Şii türbesinde katliam gerçekleştirdi. Bombalı, roket ve havan toplu, silahlı saldırıda en az 35 kişi yaşamını yitirdi, 70 kişi yaralandı

IŞİD çeteleri Irak’taki saldırılarına yeni bir katliamla devam etti. Selahaddin kentindeki Beled ilçesinde, Şiilerin 10. imamları olarak kabul ettikleri Ali el Hadi’nin oğlu Seyyid Muhammed’in mezarının bulunduğu türbede dün (7 Temmuz) gece saatlerinde intihar saldırganları tarafından bombalarla, silahlarla, roket ve havan toplarıyla büyük bir katliam gerçekleşti.

İlk bomba türbe girişinde bekleyen Şiilerin arasında patlatıldı. Patlamanın ardından çeteler, bölgedeki halkın üzerine silahlarla ateş açtı. Silahlı saldırının sonlandığı anlarda pazar alanında ikinci bir bomba patladı. Türbe girişindeki üçüncü bir intihar saldırganı ise yaralı haldeki güvenlik görevlisi tarafından vurularak öldürüldü. Bu sırada türbe girişine roket ve havan toplarıyla saldırı devam etti.

Katliamda Irak güvenlik güçlerinin verdiği bilgiye göre en az 35 kişi yaşamını yitirdi, 70 kişi yaralandı.

Saldırıyı üstlenen IŞİD, açıklamasında saldırının üç intihat bombacısı tarafından düzenlendiğini duyurdu.

Saldırının ardından Şii din adamı Mukteda el Sadr, milis güçleri Seraya es-Selam’a (Barış Tugayları) Beled’e hareket ederek güvenliği sağlama talimatı verdiğini açıkladı.

IŞİD’in Bağdat’ta Şiilerin yoğun yaşadığı Karada’da hafta sonu düzenlediği intihar saldırısında da 292 kişi yaşamını yitirmişti.

Gözaltında kaybedilen Hurşit Külter için imza kampanyası

Gözaltına alındığı günden bu yana akıbeti açıklanmayan DBP Şırnak İl Yöneticisi Hurşit Külter’in için “Hurşit Külter nerede?” başlıklı imza kampanyası başlatıldı. Aynı zamanda sosyal medyada açılan #HurşitKülter43Gün hastagı da TT listesine girdi.

 

DİHA’da yer alan habere göre, Şırnak’ta evini terk etmeyerek Bahçelievler Mahallesi’nde kalan DBP İl Yöneticisi Hurşit Külter’in akıbetinin açıklanması için internet üzerinden imza kampanyası başlatıldı. İçişleri Bakanlığı’na teslim edilecek olan kampanya kapsamında, özel harekatçılara ait sosyal medya hesapları üzerinden 27 Mayıs’ta gözaltına alındığı duyurulan Hurşit Külter’in nerede olduğunun açıklanması isteniyor.

‘KÜLTER 27 MAYIS 2016 TARİHİNDEN BU YANA NEREDE?’

“Hurşit Külter Nerede?” sloganıyla başlatılan imza kampanyasında açılan metinde şu ifadelere yer veriliyor: “Özel Harekatçılara ait BOF @ Twet_Guneydogu adlı sosyal medya hesabından fotoğrafı paylaşılan ve ellerinde olduğu bilgisi duyurulan Hurşit Külter 27 Mayıs 2016 tarihinden bu yana nerede? Şırnak Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı ‘böyle bir gözaltı yoktur’ açıklaması ile çelişen özel harekatın bu paylaşımı Hurşit Külter’in yaşam hakkının ihlal edildiği ve yargısız infaz edileceğine dair kamuoyunda endişe ve şüpheye sebep olmaktadır. İçişleri Bakanlığı, 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşanan yargısız infazların ve katliamların yenilerinin yaşanmaması ve bu anlayışın meşrulaşmaması için, Hurşit Külter’in nerede olduğunu derhal açıklamalıdır. Sosyal hukuk devleti ilkesi gereği vatandaşının yaşam hakkını güvence altına almak devletin görevidir.

İçişleri Bakanlığı’nın kamuoyunda endişeye ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açıklama yaparak konuyu aydınlatmasını bekliyor ve soruyoruz: Hurşit Külter Nerede?”

İlgililer kampanyaya şu link üzerinden ulaşabilir: https://www.change.org/p/hur%C5%9Fit-k%C3%BClter-nerede

#HURŞİTKÜLTER43GÜN TT LİSTESİNDE

Öte yandan Külter’in gözaltına alınmasının 43. Günü olması sebebiyle sosyal medya üzerinden de yapılan kampanyalar sürüyor. Twitter’da açılan #HurşitKülter43Gün hastagi TT listesine girmiş durumda.

‘Rıza Şehri’ Kitabı Haringey’de tanıtıldı

Britanya Alevi Federasyonu ve Qızılbaş Yayınevi’nin ortak çalışması ile hazırlanan ‘Alevi Çocuk Kitapları’ serisinden olan ‘Rıza Şehri’ adlı kitap Haringey Belediyesi’nde düzenlenen bir toplantı ile tanıtıldı

 

Britanya Alevi Federasyonu (BAF) eğitim serisinin 4. kitabı ‘Rıza Şehri’nin tanıtım toplantısı gerçekleştirildi. Haringey Belediye Başkanı Ali Gül Özbek’in ev sahipliğinde Haringey Belediyesi Meclis Salonu’nda, perşembe günü düzenlenen kültürel etkinliğin açılış konuşmasını Belediye Başkanı Özbek, yaptı.

Başkan Özbek, kısa konuşmasında, “Değerli canlar, gerçek şu ki bugün 52 yıllık Haringey Belediyesi’nde bir tarih yazıyoruz. Kültürel bir etkinlik içinde olmaktan, etkinliğe ev sahipliği yapmaktan kesinlikle gurur ve mutluluk duyuyorum. Böylesi çok büyük bir ilke imza attığınız için hepinize çok teşekkür ederim. Gururumuzsunuz, hepiniz hoşgeldiniz, safalar getirdiniz, baş tacımızsınız” dedi. Özbek, Britanya Alevi Federasyonu’nun çalışmalarından duyduğu mutluluğu dile getirdi ve başarılar diledi. İkinci konuşmacı Qızılbaş Yayınevi Temsilcisi Hasan Bölücek, Britanya’da başlatılan Alevilik dersleri sürecinde karşılaşılan en önemli ihtiyaçlarından birinin ‘çocuklar için Aleviliği anlatan kitapların’ yetersiz veya hiç olmadığını ifade etti. Bölücek, “Bu amaçla başladığımız çalışmalar geçtiğimiz yıllar içinde gelişerek büyüdü. Şu anda hazırlıkları yapılan eylül ayı itibarı ile yayınlamayı planladığımız kitaplarımız ise; Çizgilerle Alevilik tarihi, Pir Sultan Abdal ve Bese Arslan’ın derlediği Alevi çocuk masallarıdır” ifadelerini kullandı.

GÖNÜLLÜLÜK TEMELİ

BAF Başkanı İsrafil Erbil de, “Aleviler kendi inançlarını ve kültürlerini yaşamaya ve çocuklarına öğretmeye devam ediyor” dedi. Erbil, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü; “Britanya’da başlatılan Alevilik dersleri sürecinde karşılaştığımız en önemli ihtiyaçlarımızdan birisi çocuklar için Aleviliği anlatan kitapların olmaması idi. Bu amaçla başladığımız çalışmalar geçtiğimiz üç yıl içinde gelişerek büyüdü. Alevi çocuklarının kendi kültürlerini- inançlarını tanımaları ve anlamaları için onlara yardımcı olacak kitaplar hazırlıyoruz. Çalışmalarımızı öğretmenlerimiz, pirlerimiz, Alevi kültürünü bilen ve yaşayan büyüklerimiz ve bu konuda çalışan akademisyenler, sanatçılar ve aydınlarla birlikte yürütüyoruz. İki yıl önce hazırlanan, ‘Kaygusuz Abdal’, ‘Cem’ ve ‘Semah’ adlı kitabımıza ilave olarak yayınlanan ‘Rıza Şehri’nin tanıtımını bugün burada yapıyoruz. Tüm bu çalışmalarımız geniş bir ekip olarak gönüllülük temelinde devam ediyor.”

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı Tugay Hurman’ın konuşması ise şöyle; “Toplumsal yozlaşmanın çok yoğun olduğu şu dönemde yapılan bu tür çalışmalar hem çocuklarımız hemde geleceğimiz için çok önemlidir. Alevilik öğretimizi çocuklarımıza aktarmak için, Aleviliği bir ders müfredatı haline getirmeye çalışıyoruz. Bu müfredatın hazırlıkları için Türkiye’deki dedelerimiz, yazarlarımız ve bazı akademisyenlerimizle birlikte çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmayı 2016-2017 eğitim yılına yetiştirmeye çalışacağız. Aynı zamanda, önümüzdeki dönem eğitim yılı, sadece çocuklara yönelik değil, tüm topluma yönelik bir çalışma olacaktır. Aile içi şiddet, çocuk gelişimi, kumar, uyuşturucu, alkol bağımlılığı ve buna benzer birçok konuyla ilgili başlıklar belirledik. Bu çalışmaları, konuların uzmanları olan pedagoglar ve psikologlarla beraber yürüteceğiz. Bu tür çalışmalarda ebeveynlere önemli bir görev düştüğünü ve bu çalışmaların beraber yürütülmesi gerektiğini hatırlatmak isterim. Bu bilinçle geleceğimizin daha sağlam temeller üzerine kurulacağını düşünüyorum.”

Britanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Özlem Şahin, Liverpool Alevi Kültür Merkezi Başkanı İsmet Korbay ve Kırkısraklılar Dayanışma Merkezi Başkanı Ahmet Güven’in konuşmaları ardından Nurhak Kültür Evi zakirleri, adı geçen kurumun bağlama eğitmeni Mustafa Kılçık yönetiminde saz çalıp, ‘nefes’ okudular.

Halil YETKİNLİOĞLU

‘Lokma’ toplumsal varoluşun gıdasıdır

Antep’te ortaokul okurken, sınıfta aynı sırada oturduğumuz Türk arkadaşımla okul çıkışı yolda yürürken, dilenen bir kadın elini uzatıp bir şeyler istedi. Arkadaşım, bana oldukça tuhaf gelen bir önyargıyla, “bu Kürtler de… “ sözleriyle başlayan ve bilincinde şekillenmiş olan olumsuz ‘Kürt’ algısının refleksiyle serzenişte bulundu. O henüz sözünü bitirmeden, ben anında, “Kürtler dilenmez ki!…” diye tepki gösterdim. Ardından “ben de Kürdüm” deyince; bu kez o tuhaf oldu ve çok şaşırdı.

Bana o an, “Kürtler dilenmez” dedirten şey, ilk akla gelebilecek olasılık olan, bendeki milliyet kaygısı veya etnik kimliğimi vurgulama refleksi değildi. Bende o tepkiye yol açan algı; köy ve şehirde içinde yetiştiğim kendi toplumsallığımda dilenen hiç bir insana rastlamamış olmam ve bizim toplumsallığımızda bir insanın dilenebileceğine aklımın hiç ermemesiydi.

Çocukluk yıllarımı yaşadığım köy ortamında ve daha sonra şehirde devam eden aşiret-akraba ilişkilerinde hiç bir insanın dilenmeyi aklına getirdiğine tanık olmamıştım. Aksine; dilenmek ve birini dilenmeye mecbur halde bırakmak büyük bir ayıp olarak zihnimize, algılarımıza kodlanmıştı.

Köyde kapılar kilitsiz ve hırsızlık görülmezdi; zira çalmayı akla getirecek büyük bir eşitsizlik durumu da yoktu. Herkesin yaşam koşulları aşağı yukarı birbirine yakındı. Bayram gibi günlerde öncelikle daha yoksul olanlar akla gelir, lokma paylaşımında öncelik onlara verilirdi. Ne kimse aç ve açıkta kalır, ne de aç ve açıkta bırakılırdı. Ne kimse dilenir, ne de dilendirilirdi. Bu ahengin, devlet ve iktidar ilişkilerine fazla bulaşmamış tüm topluluklarda benzer olduğu söylenebilir…

İnsan, toplum ve doğa arasında rızalık

İnsanın insana karşı zora başvurması, başkasından daha fazlasına sahip olma güdüsü ve başkasından çalma fikrinin, yani iktidarcı aklın gelişimiyle ilgili olduğu söylenebilir. İnsanın yaşamsal ihtiyaçlarını tedarik etmek için başka insanlara ‘el açmasının’ tarihi de herhalde bu sınıflaşma ve farklılaşmayla, yani eşitsizliğin gelişim süreçleriyle ilgilidir.

Mutlak eşitlik şüphesiz olmaz, olmamıştır ama yaşanan eşitsizliğin giderilme yöntemi insani gelişmeyi bire bir etkilemiştir. ‘İhtiyacın tedariki; paylaşım ve dayanışmayla mı, yoksa zor yoluyla birilerinin elinde birikenden talep etme veya biat ve bağımlı olmayla mı gerçekleşmiş?’ sorusu can alıcı niteliktedir.

İktidarla tanışmamış, iktidar ilişkilerinin yıkıcı ve moral değer tüketici etkilerinden uzak kalmış doğal toplumlarda, yaşamın gerekliliği insanlarda paylaşım ve dayanışma, yani lokmayı ortak üretip, ortak tüketme algısını geliştirmiş. Sözkonusu paylaşım yalnızca insan-insan ve insan-toplum ilişkilerinde değil, insan-doğa ilişkilerinde de karşılıklı rızalığa dayalı, birbirini incitmeyen ve hakkını gözeten tarzda mükemmel bir aheng şeklinde gelişim göstermiş.

Yıkıcılık ve doğal olanı tahrip etme, iktidarcı aklın eseridir. Rızalık ilişkisi içinde paylaşım, dayanışma ve hak gözetme ise, insan ve can olgusunun temel manasını oluşturmuştur. Doğal toplumlarda, insanların yanısıra hayvan, bitki diğer canlıların da hakkı gözetilir. Rızalık, tüm canlılar arasındaki ilişkilerin temel mayasıdır. İnsan-toplum-doğa ilişkisinde tam bir ekolojik denge sözkonusudur. İnsan, hayvan, bitki; hangisi olursa olsun, cana kıymak, canı incitmek hoş görülmez ve paylaşım yapılırken de hepsinin hakkı gözetilir.

Canlının ve hakka yürüyenin lokması

Dersim ve çevresi coğrafyada Gaxan gibi kültürel ritüeller, bu rızalık ve paylaşımın çarpıcı ifadeleridir. Benzer inanç algılarının Yarsan, Kakeyi, Êzîdî ve iktidarla haşır neşir olmamış diğer Müslüman Kürt topluluklarda ve diğer halklarda da varlığı görülebilir.

Herkes, evinde yaptığı lokmayı alıp köyün en yoksulunun evinde buluşup, paylaşır ve birlikte yer. Ardından da sabaha kadar sohbet edilip, hikayeler anlatılır, kilam ve stranlar söylenir. Yani sadece yiyecek paylaşımı değil; duygu, moral ve umut paylaşımı da sözkonusudur.

Lokmasız kimse bırakılmaz. Hakka yürümüş olanlar için de lokma yani ’xêrê mêrdû (xêra miriyan)’ hazırlanır. Biraz un ve yağ karıştırılıp ateşe atılır, ki bununla hakka yürümüş olanların ruhları doyurulur. Yalnızca yılbaşında değil, yıl boyunca tüm bayramlarda, mezar ve ziyaretgah ziyaretlerinde de hakka yürümüş olanlar hatırlanır, onların hayrına tatlı ve farklı yiyecekler dağıtılır.

Elbette doğadaki diğer canlılar da unutulmaz. Hazırlanmış lokmadan bir kısmı evlerin etrafına, bahçeye ve doğaya savrulur, ki bu da börtü böceğin, doğadaki diğer canlıların lokmasıdır…

Her şeyin, her lokmanın, herkese paylaştırıldığı böyle bir toplumsallıkta kimse aç ve açıkta kalmaz, kimse kimseye el açmaz, kimse kimseden dilenmez, kimse kimseye ihtiyaçlarını gidermek için biat etmez, kimse yaşamsal ihtiyaçları için başkasını incitmez. Bilakis, toplumsal ilişkilerde paylaşım en önemli moral değer olarak öne çıkar. Doğayla da rızalık ilişkisi içinde birbirini incitmeyen, birbirini koruyan, birbiri için var olan, birbirinden güç alan ekolojik bir denge durumu gelişir…

Sifte hometê ra (siftê ji xelkê re)

Sözkonusu bu doğal paylaşımda, diğer önemli bir yaklaşım; hem fiiliyatın hem de niyazın öncelikle toplum, yani başkaları için olmasıdır. Duaz, niyaz ve gulbanglara da bu yansır; “siftê hometê ra!“ (önce halka, başkalarına…) denir.

Xizir çağrılırken Kurmancî; “Ya Xizirê kal / deriyê şer bigire, deriyê xêrê veke / Ocaxê tu kesî kor meke / Derdê bê derman mede tu kesî / Miradê tu kesî di çavan de mehêle…”

Ya da Kirmanckî olarak; “Ya wayîrê hard û asmenî / Neçar û xerîb meverde nî feqirî / Ya Xizir sifte hometê ra / Pey ra ke ma re bîye comerdîye…“

Ya can lokması ya devletin sadakası…

Lokma, toplumsal varoluşun maddi ve manevi gıdasıdır. Günümüzde kapitalist modernizm, insanları ve toplumları paylaşımcı algılardan soyutlayarak, herkesi kendi başına bırakıp kolay yönetilir pozisyonda tutmaya çalışıyor. Toplumlar hücrelerine, her bireyine kadar birbirinden soyutlanıp; kimsenin başkasının acısını, sevincini ve umudunu, yani lokmasını paylaşmadığı bir duruma getirildi. Bunun sonucu olarak da artık sorunlarını dayanışma ve paylaşımla çözemez oldular. Paylaşım ve dayanışma anlamını yitirmiş değerlere dönüştürüldü.

Devlet ve iktidar, insan ve topluma dermanı, kendisi için ihtiyaç duyduğu zamanda, kendi belirlediği ölçüde ve miktarda sunarak, yalnızca kendisine bağımlı tutmaya çalışıyor.

İnsanlar artık birbirinin paylaşım ve dayanışmasına değil, yalnızca devletin sunduğuna muhtaç hale getirilmiş durumda. Sadaka ve biat formülüyle; aç bırakılıp yeryüzü tanrısı devlet ve iktidarın sunacağı sadakaya bağlanarak, ona biat etme mecburiyetinde bırakılıyor. Bununla da insan ve toplum; kendilerini anlamlı kılan tüm moral ve etik değerlerden soyutlanıp, kumandayla yönetilen ve yönlendirilen ruhsuz, duygusuz makinalara dönüştürülmeye çalışılıyor…

Günümüzde yaşanan; insan ve topluma mana veren ve toplumsal paylaşım ve dayanışmayla gelişen doğal hak ve moral değerlerle, insan ve toplumun ruhsuz robotlara dönüştürülme çabasının savaşımıdır. Ya insan, toplum ve doğa arasındaki rızalığa dayalı doğal paylaşım yeniden canlandırılacak, lokmalar paylaşılacak yada yalnızca devletten bekleyerek, onun kendi ihtiyaçları ölçüsünde sunacağı sadakaya muhtaç, iradesiz ve anlamsız varlıklara dönüşüp, ona biat etmeye mahkum olunacak…

Haydar Işık’tan Dersim romanı

Dersim 38 katliamı bu kez Haydar Işık’ın romanında bir kez daha hatırlatılıyor. Işık, Xece’nin Dersim Kefareti romanında, doğduğu 1937 yılında “Teklik” paranoyasına düşen Sistemin Kürt-Kızılbaş Dersim halkına uyguladığı baskıları bir kız çocuğunun hikayesi üzerinden anlatıyor.

1937 yılında Dersim’in Nazımiye kazasında dünyaya gelen Haydar Işık çarpıcı romanlarıyla Dersim’in, Dersimlilerin izini sürmeye devam ediyor. Işık, Xece’nin Dersim Kefareti romanında, doğduğu 1937 yılında “Teklik” paranoyasına düşen Sistemin Kürt-Kızılbaş Dersim halkına uyguladığı, Kürtlerin “Tertele” dedikleri, 37/38’den götürülen bir kız çocuğunun hayatını anlatıyor. Arevik ve Dersimli Memik Ağa kitaplarının ardından  Lis yayınlarından çıkan Xece’nin Dersim Kefareti  kitabı yazarın son romanı olarak raflardaki yerini aldı.

Kitaptan;

“Paşa Hazretleri seni görmek istiyor,” dedi. “Sorun çıkarma, memnuniyetini ifade et. Bunca pahallı giysileri sana o alıyor.” deyip aklınca cambazlıklar yaparken, kendisine: “Bana soran oldu mu?” “Olsun! Paşa seni güzel giysiler içinde görmek istiyor.”

Sonra koluma girerek merdivenlerden üst kata çıkarmaya çalıştı. Kolumu tutmuş, olanca kuvvetiyle yukarı çekerken canımı acıtıyordu. Elimden geldiğince karşı durduğum halde onu durduramıyorum. Tanıdığım o zavallı Ayşe gitmiş, yerine bir zalim gelmişti. İtiş kakış gürültüleri üzerine onun kapı önüne çıktığını görünce, gözlerim karardı, başım döndü, midem bulandı ve orada bir kolum Ayşe’nin elinde yere yıkıldığımı hatırlıyorum. Ayaklarım yere değmiyor, uçurumlardan düşüyordum.”

Haydar Işık?
Haydar Işık 1937’de Dersim’de “top, tüfek, mitralyöz gürültüleri içinde, dünyaya gözlerini açtı. Bu korku tüm çocukluğuna egemen oldu.” İlk öğrenimini Nazımiye’de yaptı. Akçadağ Köy Enstitüsü’ne gitti. Muş ve Tunceli’de üç yıl köy öğretmenliği yaptı. Bursa Eğitim Enstitüsü’ne yazıldı. Nazımiye, Nallıhan ve İzmir’de ortaokul öğretmenliği yaptı. 1974’de Ege Üniversitesi Eczacılık Yüksek Okulu’nu bitirdi. Aynı yılın sonlarında Almanya’ya, Türkiye’li göçmen çocuklara öğretmenlik yapmak üzere gönderildi. Türkçe ders kitaplarındaki ırkçı, militarist, çağ dışı ve yanlış yanları içeren Almanca bira broşür ve makale yayınlandı. Çeviriler yaptı, Almanya’da yaşayan yazar evli ve üç çocuklu.