Ana Sayfa Blog Sayfa 6281

Veli Ağbaba Malatyalı Alevileri AKP’lilere karşı uyardı

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Malatya halkına çağrıda bulunarak, provokasyonlara gelmemeleri yönünde uyarıda bulundu.

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, darbe girişiminin ardından Malatya’da yapılan kutlamalarda provokasyon oluşturmak isteyen kişi ve gruplar olduğunu belirtti. Ağbaba, “Özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelerde geçen konvoylarda bazı art niyetli provokatörler çevre halkına yönelik sloganlar atarak çeşitli sataşmalarda bulunmakta, buralarda olay çıkarmaya çalışmaktadır. Ancak halkımızın sağduyusu, şimdiye kadar üzücü bir olayın olmasını engellemiştir. Darbe girişimine karşı barışçıl kutlamalar yapmak elbette ki herkesin demokratik hakkıdır. Ancak bu hakkı kullanırken, başka insanların hayatlarını hedef alacak hareketlerde ve kışkırtmalarda bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. Başta Malatya Emniyet Müdürlüğü olmak üzere tüm ilgili birimler, provokasyon oluşturmaya çalışan kişileri tespit edip gerekli yasal işlemleri yapmalıdır. Yaşanabilecek tüm olaylardan Malatya Valiliğinin sorumlu olacağı bilinmeli, devletin ilgili birimleri halkımızın can ve mal güvenliği için gerekli önlemleri almalıdır. Nitekim dün Malatya’da, sokaklarda vatandaşlarla ve esnaflarla yaptığım görüşmelerde de halkta bir tedirginlik olduğu tarafıma iletildi. Bunun üzerine Malatya Emniyet Müdürü ile yaptığım görüşmede durumu ileterek gerekli tedbirlerin alınmasını istedim. Malatya halkına çağrıda bulunuyorum. Kutlamalara katılan vatandaşlarımızın kışkırtıcılık yapan art niyetli kişilere itibar etmeden barışçıl yollarla gösterilerini yapmaları ve halkın hiçbir kesiminin hedef haline getirilmesine izin vermemeleri büyük önem taşımaktadır. Sokak gösterilerini iç çatışma ve kaos oluşturmak için kullanmak isteyen karanlık odakların oyununa hiç kimse gelmemelidir” diye konuştu.

Alevilerden suç duyurusuna ilk tepki: DAD ‘Aleviler yalnız ve savunmasız değildir!’

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara’da Alevi örgüt başkanlarına karşı suç duyurusu ve bu nedenle ifadeye çağrılması nedeniyle bir basın toplantısı düzenledi.


Alevi Örgütlerinin Genel başkanları basın yoluyla halkı etnik ve mezhebi kimliklerine göre ayrıştırıcı ve diğerlerine karşı nefret söylemiyle tahrik ettiklerini iddia ederek suç duyurusunda bulunulması nedeniyle ifadeye çağrıldı. ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, AKD Genel Başkanı Doğan Demir, HBVAKV Genel Başkanı Ercan Geçmez, DAD Ankara Eşbaşkanı Murat Işık suç duyurusuna istinaden ifadeye çağrılan isimlerdi. 

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Mülkiyeliler Birliği salonunda Alevi örgüt başkanlarına karşı suç duyurusu ve bu nedenle ifadeye çağrılması nedeniyle bir basın toplantısı düzenledi. DAD yaptığı açıklamada; ‘’AKP, yandaş kuruluşlarıyla Alevi kurumlarını ihbar ediyor, hedef gösteriyor. Bu tutumu kınıyor ve protesto ediyoruz.’’ dedi.  Açıklamaya Ankara Dersimliler Derneği, İHD, TUHAD FED başta olmak üzere STK temsilcileri destek verdi.

Alevilerin yaşadığı coğrafyada demografik yapıyla oynanıyor.

Basına açıklamayı Ankara Demokratik Alevi Derneği Eş başkanı Songül Çelik yaptı. Songül Çelik açıklamada ‘Çeşitli ülkelerde devlet adına örtülü faaliyetler yürüten İMKANDER adlı bir kuruluşa Alevi kurumları ihbar ettirilerek, itibarsızlaştırmak ve kriminalize edilmek isteniyor.’ dedi. Çelik; Mültecileri, Alevi yerleşim alanlarının içerisine yerleştirme planlarını, Alevileri azınlık durumuna düşürme, göçertme ve suni kemer oluşturma girişimi olarak düşünüyoruz diyerek ‘Kürt ve Alevi coğrafyasında toplumsal mühendislik çalışmasının yürütüldüğünü ve Demografik yapıyla oynanmak istendiğini göstermektedir. ‘diyerek  Torelor’a dikkat çekti.

Yargı önüne çıkarmak Alevi toplumunun öfkesine sebep olur.

DAD Ankara Eş Başkanı Songül Çelik; ‘Devletin bu güne kadar Alevilerle ilgili politikası, Alevilerin katli ve asimilasyonu üzerine oturtulmuş, bu sebeple Aleviler sayısız katliam ve göçertilmeyle karşı karşıya kalmıştır. Aleviler tarihsel yaşanmışlıkları çabucak unutacak kadar balık hafızalı değillerdir.’ Dedi. Alevi toplumunun bu durumu kabullenmeyeceğini belirten Çelik; ‘ Bütün bu yaşananlar ortadayken AKP; yandaşı bir kurum üzerinden Alevi örgüt yöneticilerini yargı önüne çıkartmaya çalışması, Alevi toplumunun ancak öfkesine sebep olacaktır. ‘ diye belirtti.

Aleviler yalnız ve savunmasız değildir !

AKP Hükümetinin Alevi coğrafyasını Sünnileştirme politikasına destek olmak için, Alevi kurumlarını hedef aldığı ve hakkımızda suç duyurusunda bulunduğuna kuşkumuz yoktur. Demokratik Alevi Dernekleri olarak, AKP Hükümetini uyarıyoruz.

Aleviler yalnız ve savunmasız değildir. Asıl yargılanması gerekenler bizleri yaşam alanlarımızdan ocaklarımızdan, ziyaretlerimizden, koparmak isteyen, bizleri coğrafyamızda azınlık durumuna düşürerek, toplumsal mühendisliğe soyunanlardır.

Alevi örgütleri hakkında suç duyurusunda bulunan İMKANDER kimdir?

Açıklamada İMKAN DER hakkında: ‘2009 yılında kurulmuş bir dernektir. Kafkasya, Suriye, Irak, Afganistan, Filistin, Filipinler, Keşmir ve Somali gibi pek çok ülkede, yardım amacıyla kurulduğu internet sayfalarında belirtilse de, İMKAN DER Kafkasya da yürüttüğü faaliyetler nedeniyle Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov BM Güvenlik Konseyi’ne şikayet edilmiş bir örgüttür. Ayrıca İMKAN DER’in Türkiye Cumhuriyeti’nin Rusya karşıtı faaliyetlerinin bir aracı olduğu örgütle ilgili bir başka iddiadır. Alevi örgütlerine suç duyurusunda bulunulan İMKAN DER’in marifetleri bunlarla da sınırlı olmadığı; Suriye de insani yardım dağıtma adı altında örtülü faaliyetler yürüttüğü de bilinmektedir. Bir yardım kuruluşundan çok uluslararası alanda devlet adına örtülü operasyonlar yürüten dernek bu sebeple BM gündemine de girmiştir. ‘ diye bilgi aktarıldı. Basın toplantısı açıklamanın ardından sona erdi.

hç /Alevinet

Demirtaş’tan Alevi kurumlarına ziyaret: Birlikte mücadelenin önemini ortaya koydunuz

Demirtaş’tan Alevi kurumlarına ziyaret: Birlikte mücadelenin önemini ortaya koydunuz – Gerçekler karanlıkta kalmayacak – Özgür Gündem – Özgür Gündem

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Alevi kurumlarına yaptığı ziyaretle birlikte mücadelenin gerekliliğine dikkat çekerek, ‘Bu dönem tam olarak bütün sorunları çözmüş olmayabiliriz ama demokrasi güçlerinin ülkemizde adil ve eşit bir şekilde özgürce yaşama inanan bütün güçlerin birlikte mücadele etmesinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koydunuz’ dedi

HABER MERKEZİ – Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş başkanlığındaki HDP heyeti, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Alevi Bektaşi Federasyonu’nu (ABF) ziyaret etti. HDP milletvekilleri Müslüm Doğan, Alican Önlü ve Ferhat Encu’nun yanı sıra bazı MYK üyelerinin eşlik ettiği Demirtaş, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kalkan ve yönetim kurulu üyeleri ile ABF Genel Başkanı Baki Düzgün ve federasyon yöneticileriyle araya geldi. Demirtaş, buradaki konuşmasında sivil toplum örgütlerinin sadece temsil ettikleri kesimler yerine toplumun genelinin sorunlarına duyarlı olması gerektiğini ifade etti. AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca mezhep, etnik kimlik üzerinden bir kamplaştırma yarattığını kaydeden Demirtaş, yaratılan bu kampın AKP’yi oy itibariyle yeterince beslediğinden dolayı bu alanın dışında kalan hiç kimseyi yurttaş diye kabul etmediklerine dikkat çekti.

Birlikte mücadelenin gerekliliği

Demirtaş, Alevilerin kurumlarının yürüttüğü eşit yurttaşlık mücadelesinin hem kamplaşmayı gidermesi, hem de iç çatışma tehlikesinin giderilmesi açısından önemli çalışmalar olduğunu da vurgulayarak, şöyle devam etti: “Sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği kentlerle ilgili olarak duyarsız kalmadınız. Alevi toplumunun bu dönemde Alevi örgütlerinin öncülüğünde göstermiş olduğu duyarlılık takdire şayandır. Bu dönem tam olarak bütün sorunları çözmüş olmayabiliriz ama demokrasi güçlerinin ülkemizde adil ve eşit bir şekilde özgürce yaşama inanan bütün güçlerin birlikte mücadele etmesinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koydunuz.”

‘AKP halktan özür dilemiyor’

AKP’nin iç barış konusunda herhangi bir projesinin hiçbir şekilde gelişmediğini kaydeden Demirtaş, “Putin’den rahatlıkla özür dileyebiliyor. İlk etapta büyük şovenist bir kahramanlık duygusuyla karşıladılar ama şimdi özür dileniyor. Fakat kendi ülkesinde kendi emriyle katledilen gençlerle ilgili ne ailelerinden ne kendilerinden bir özür dilenmedi. Ülkenin Alevisinden, Kürdünden özür dilemek aklına gelmiyor. Kendi iktidarları sürecinde ağır baskılar görmüş kesimlere en ufak bir barış mesajı, küçük bir yumuşama mesajı bile vermiyor. Çünkü kamplaştırma siyaseti oy olarak besliyor. Bunu yaptık oylarını yükselttiğini düşünüyor. Gerisi umurunda değil” diye konuştu.

‘Bu AKP politikalarına hizmet eder’

AKP gibi kamplaştırma siyaseti güdemeyeceklerini söyleyen Demirtaş, bunun AKP’li politikalarını istemeyerek desteklemek olacağını, buna karşı dikkatli olunması gerektiğini söyledi. Demirtaş, şunları söyledi: “Aleviler, Türkiye’de ötekileştirilen en büyük kesimden birisidir. Tarih boyunca katliamlara uğramış, zulüm görmüş, halihazırda da AKP iktidarı boyunca da ikinci sınıf yurttaş muamelesi görmekten kurtulamamış çok büyük bir kesimden söz ediyoruz. Ama bu baskılara rağmen bir düşmanlık dili ve düşmanlık siyaseti üretmemiş bir Alevi toplumundan bahsediyoruz. Bu saldırılar karşısında boyun eğmemiş fakat kendisini hedef gösterenleri de düşman ilan etmemiş. Onların örgütleri de bu ilkeler çerçevesinde demokrasi mücadelesine büyük katkılar sundu.”

‘Barış için aktif rol oynayacağız’

Alevilerin tek bir sorunu olduğunu, bunun da “barış” olduğunu vurgulayan PSAKD Genel Başkanı Gani Kalkan ise, “Bu ülkeye barış getirmezseniz, bu ülkenin her yanına cem evi kursanız dahi gidecek insan bulamadığınız için bir anlamı yok. Bu ülkede barışın tesisi noktasında Alevi örgütleri olarak elimizden geldiği kadar bu sürece destek vereceğiz. Barış dilinin batıda yükseltilmesi konusunda bundan sonraki süreçte daha aktif rol oynayacağız” diye konuştu.

‘AKP’ye güvensizlik var’

Kalkan’ın sözlerini noktalamasının ardından ise Demirtaş, ziyaretlerini takip eden gazetecilerin gündemdeki konulara ilişkin sorularını yanıtladı. Suriyeli mültecilere vatandaşlık tartışmaları ve bunun Kürdistan nüfusunun demografik yapısıyla oynamak amacıyla yapılmak istenmesi tartışmalarına ilişkin ise Demirtaş, bu konunun tartışmanın bu kadar sağlıksız yürümesinin nedeninin AKP’ye olan güvensizlikten kaynaklandığını ifade etti. AKP’ye oy vermesi tahmin edilen kişilerin seçilip vatandaşlık verileceğini ve söz konusu bölgelerin demografik yapısının değiştirilmesinin hedeflendiğini ifade etti. “Bu meseleye ırkçı yaklaşanlar da var. Ama bizim hassasiyetimiz bu değil. Dikkat çekmek istediğimiz husus vatandaşlığa geçişin hukuki kuraları var. Buna göre başvuranları başka kriter aramaksızın vatandaşlığa kabul edeceksiniz. Mezhebine, siyasi görüşüne, kimi oy verip vermeme durumuna bakarak vatandaşlık veremezsiniz. AKP bunu yapmak istiyor. Kriterler AKP’ye oy vermek mi?” diye soran Demirtaş, bu konuda Göç Bakanlığı’nın kurulması ve bunun da etkili sivil toplum örgütleriyle koordineli çalışması gerektiğini kaydetti.

‘Psikolojik savaş yöntemi’

HPG Komutanlarından Dr. Bahoz Erdal’ın “öldürüldüğü” yönünde ortaya atılan ve Erdal’ın açıklamalarına rağmen halen sürdürülmek istenen yalanın yöneltildiği Demirtaş, “Ortada Bahoz Erdal sorunu yok, ismi Kürt sorunu var. Bahoz Erdal’ı da ortaya çıkaran Kürt sorunudur. Kürt sorununu çözmeden bin tane Bahoz Erdal öldürsen çözemezsin. Sen bir tane Bahoz Erdal öldürürsen bin tane daha çıkıyor. Bunlar psikolojik savaş yöntemleridir” dedi.

‘Bu darbeye ‘hayır’ dedik’

Demirtaş’a MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin dün ifade vermesinin ardından yaptığı “herkes ifade vermeye gitmeli” çağrısı da soruldu. Demirtaş, Bahçeli’nin bu çağrısına ilişkin biz ‘işkenceyle ifade alıyorlar’ demedik. Mesele nezaket meselesi değil, mesele siyasetçilerin kabalığı. Ortada yargılama yok darbe var. Bunu mimarlarından biri de Bahçeli’dir. Buna evet diyenler tıpış tıpış gidebilir. Ama biz bu darbeye ‘hayır’ dedik. Bizim yargıya karşı saygısızlığımız yok çünkü ortada yargı yok. AKP’nin hukuk komisyonları gibi davranan, Cumhurbaşkanı ile çay toplamaya gidenler bizi nasıl adil yargılayacaklar” ifadelerini kullandı.

‘Gerekirse Meclis’i kilitleriz’

Bugün Meclis’te görüşülen iç tüzük değişikliğinin de sorulduğu Demirtaş, değişikliğin muhalefetin sesini kısmaya dönük olması durumunda kabul etmeyeceklerini belirtti. AKP’nin beklentisinin muhalefetin sesini kısmak ve tüm yasaları hızlıca çıkarmak olduğunu söyleyen Demirtaş, “Bunu önerecek her türlü içtüzük önerisine karşı çıkarız. Tek başlarına yapmaya kalkarlarsa parlamentoyu kilitlemeye kadar elimizden gelen her şeyi yaparız” dedi.

Demirtaş, buradaki ziyaretin ardından ABF’yi ziyaret ederek yeni seçilen Genel Başkan Baki Düzgün ve yönetim kurulu üyelerini tebrik ederek, basına kapalı bir şekilde bir görüşme gerçekleştirdi.

(DİHA)

Xece’nin Dersim Kefareti

Kişi toprağına benzer, köyünü, evine, insanına benzer. Gıdasını doğduğu mekânın sevdasından, acısından alır. Aynı Haydar Işık gibi. O, 1937’de Dersim’de “top, tüfek, mitralyöz gürültüleri içinde” dünyaya gözlerini açtı. Kendi deyimiyle “bu korku tüm çocukluğuma egemen oldu”. İlköğrenimini Nazımiye’de yaptı. Akçadağ Köy Enstitüsü’ne gitti. Muş ve Tunceli’de üç yıl köy öğretmenliği yaptı. Bursa Eğitim Enstitüsü’ne yazıldı. Nazımiye, Nallıhan ve İzmir’de ortaokul öğretmenliği yaptı. 1974’de Ege Üniversitesi Eczacılık Yüksek Okulu’nu bitirdi. Aynı yılın sonlarında Almanya’ya, Türkiyeli göçmen çocuklara öğretmenlik yapmak üzere gönderildi. Türkçe ders kitaplarındaki ırkçı, militarist, çağ dışı ve yanlış yanları içeren Almanca broşür ve makaleler yayınlandı. 1982 darbesinde vatandaşlıktan atıldı. Almanya’da yaşamak zorunda bırakıldı. O usanmadı, sevdasını yitirmedi. 37 yıl ayrı kaldığı memleketine 2015 yılında gidebildi.

Ve tabii ki toprağını yazdı.

“Dersimli Memik Ağa”

“Dersim Tertelesi”

“Şafağı Beklemeyeceğiz”

“Şerkoy’dan Sultan Selahaddin  Eyyubi’ye”

“Son Sığınma”

“Almanya’da Yitenler”

“Averik – Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı”

Ve  “Xece’nin Dersim Kefareti”

Tüm romanları, öyküleri ve yazıları Dersim oldu. Kendisi Dersim idi zaten.

Son kitabı bir kez daha Dersim’38 i hatırlatıyor. Işık, Xece’nin Dersim Kefareti romanında, doğduğu 1937 yılında “Teklik” paranoyasına düşen Sistemin Kürt-Kızılbaş Dersim halkına uyguladığı baskıları bir kız çocuğunun hikâyesi üzerinden anlatıyor. Diğer romanlarında olduğu gibi Haydar Işık, Dersimlilerin izini sürmeye devam ediyor. Sistemin Kürt-Kızılbaş Dersim halkına uyguladığı, Kürtlerin “Tertele” dedikleri, 37/38’den götürülen bir kız çocuğunun hayatını anlatıyor. Arevik ve Dersimli Memik Ağa kitaplarının ardından  Lis yayınlarından çıkan Xece’nin Dersim Kefareti  kitabı yazarın son romanı olarak raflardaki yerini almış bulunuyor.

Günümüzde Ezidi kadınlarına Şengal’de yaşatılan ve ellerimizin, gözlerimizin dediği gerçekliğin tarihte Dersim’de nasıl yaşatıldığını hatırlatıyor. Acının bu güne getridiği çocuklarına Dersimin çığlığını taşıyor Haydar Abi…

“Paşa Hazretleri seni görmek istiyor,” dedi. “Sorun çıkarma, memnuniyetini ifade et. Bunca pahalı giysileri sana o alıyor.” deyip aklınca cambazlıklar yaparken, kendisine: “Bana soran oldu mu?” “Olsun! Paşa seni güzel giysiler içinde görmek istiyor.”

Sonra koluma girerek merdivenlerden üst kata çıkarmaya çalıştı. Kolumu tutmuş, olanca kuvvetiyle yukarı çekerken canımı acıtıyordu. Elimden geldiğince karşı durduğum halde onu durduramıyorum. Tanıdığım o zavallı Ayşe gitmiş, yerine bir zalim gelmişti. İtiş kakış gürültüleri üzerine onun kapı önüne çıktığını görünce, gözlerim karardı, başım döndü, midem bulandı ve orada bir kolum Ayşe’nin elinde yere yıkıldığımı hatırlıyorum. Ayaklarım yere değmiyor, uçurumlardan düşüyordum.”

Diyordu kitapta Xece…

Haydar Işık’ın her bir parçası Dersim olan, Dersim kokan kitapları mutlaka kitaplığımızda olmalı ki, unutmayalım… Unutturmayalım… Eline, diline sağlık Haydar abi… 

Alevilikte lokma ve niyaz kültürü

Aleviliğinde bütün diğer inançlar gibi kendine özgü ritüelleri bulunmaktadır. Biz bu kısa yazımızda sadece Alevilikte Lokma ve Niyaz ritüellerini ele alacağız.

Alevilerde sofra,  ocak, yemek ya da lokma kavramları kutsallığa büründürülmüş ve tarihten günümüze yaşamımızın her aşamasında yerini almıştır.  Bu kavramlar kültürümüze geleneksel yöntemlerle; edebiyatımıza, geleneğimize, törenlerimize, inanç ibadetimize ritüel olarak girmiş ve halen de yaşamaktadır.

Bilindiği gibi Alevilerde Ocak kutsaldır. Ocak sadece yemek pişirilen yer olarak görülmez. Ocak aynı zamanda soy olarak kullanılan bir kavramdır. Bu açıdan Ocak asla söndürülmemesi gereken bir kutsal mekandır. Bu açıdan Alevilerde ocağa yemek artıkları atılmaz. Ocağa pislik atılmaz. Ocağın ateşi hiç söndürülmez. Eğer sönerse o evin başına felaketler geleceğine inanılır.  Alevilerde en büyük beddualardan biri de “ocağın sönsün” deyimidir.

Alevilerde Ocak aynı zamanda bir olgunlaşma, eğitilme yeridir. Geçmişte Alevi inanç erleri adına Ocak denilen bu okullarda eğitilerek yetiştirilirdi. Burada pişer, olgunlaşır ve ondan sonra toplumuna hizmet için görev verilerek gönderilirdi.

Yemek nasıl ateş yakılan bir ocakta pişerse, yani olgunlaşıp yenilecek hale gelirse; ham insan da bir Alevi Ocağında pişer, olgunlaşır.  Pişmek aynı zamanda olmaktır. Meyve yenilir hale gelince olmuş derler. İşte insan da Ocak’ta pişince olmuş, olgunlaşmış olur.

Aleviler değişik törenleri için lokma dağıtırlar. Lokmada amaç kimin ne getirdiğine bakılmaksızın, her canın getirdiğinin ortaklaşa yenilmesidir. Burada rızalık esastır. Çünkü Alevi toplumu bir rızalık toplumudur. Herkesten olanağına göre alır ve herkese ihtiyacına göre yeniden dağıtır.  Örneklersek, aşağıdaki törenlerin sonunda mutlaka lokma dağıtımı yapılır.

  1. Görgü: Cem’de, görgüsü yapılan canların verdiği lokmadır.
  2. Matem (Aşure): Matem orucu sonrasında verilen lokma.
  3. Düşkün Kaldırma: düşenlerin aklanması için Cemde verilen lokma.
  4. Birlik Ceminde verilen lokma.
  5. Dardan İndirme: Hakka yürüyen bir Can için verilen lokma.
  6. Musahiplik ceminde verilen lokma.
  7. Hızır orucu sonrası Hızır lokması
  8. Adak adayan canların verdiği lokma
  9. Ziyaretlere adanmış adakların lokması

Bunları daha da uzatabiliriz.  Burada esas olan hangi vesileyle bir araya gelmiş olursak olalım. Toplanmamın sonunda hep birlikte aynı sofraya oturmaktır.

Sofra kültürü

Sofrada, ocak gibi sadece yemek yenilen yer olarak düşünülmemelidir. Sofra, açılan bezi, inanç ve edebi ürünleri ile bir bütündür. Alevilerde sofraya kadın ve erkek birlikte oturulur.

Anadolu Alevilerinde gerek sofra, gerek yemekler ve yemek yeme şekilleri ile ilgili birçok inanç mevcuttur.

  • Yemek sofradan alınıp diz üzerinde yenmez.
  • Su tek yudumla içilir. Yudum yudum içilmez.
  • Alevi kültüründe sofra ve misafirin her ikisi de kutsaldır.
  • Yemek başladıktan sonra yemek yenilen yere misafirden başka kimse girmez. Sofraya davet edilir; ancak kimse yerinden kalkmaz ve selam vermez yemekten sonra hoş geldin denir.
  • Sofrada yemeğe başlarken sofranın üzerine el konur ve sonra dua edilir.

Sofra Duası:

“Bismişah…

Lokmalarınız kabul, muratlarınız hâsıl ola.

Yeyip yedirenler, pişirip getirenler ağrı, acı görmeye.

Dertlere derman, hastalara şifa ola.

Gittikleri yer gam ve keder görmeye.

Üçler, Beşler, Yediler, On İki kutsal Ocak Pirleri, Kırklar, bil  cümle erenler daima gönlünüzde ola.

Yiyene helal, yedirene delil ola.

Hak saklaya, Hızır bekleye.

Gerçeğe Hû…”

Yemek bitiminde ise Pir yine dua eder.

“Bismişah…

Bu gitti, yenisi gele.

Hak erenleri bereketini vere.

Yeyip yedirenler, pişirip getirenler ağrı acı görmeye.

Gittiği yerler gam ve kasavet görmeye.

Hizmet sahipleri hizmetlerinden şefaat bula.

Lokma hakkına, evliya keremine, cömertler cemine, gerçek erenler demine Hû…”

diye yemek dualanır.

Duadan sonra niyaz edilir ve pir bir lokma daha yer.

Anadolu ve Mezopotamya Alevilerinde ibadet amaçlı yapılan cem törenlerinin önemli bir bölümü lokma adı verilen yemeklere ayrılmıştır. Lokma bölgelere göre çeşitlilik gösterir. Genellikle bir kurban olacağı gibi içli köfte (Elbistan), kömbe (Sivas, Maraş, Malatya Çorum) gibi yiyeceklerde olabilir. Bunlarda kurban niyetine lokma olarak sunulur ve getirilen yiyecekler imece usulüyle hazırlanır. Hepsinin ortak adı lokmadır. Lokmalar gelen canlara dağıtılmadan önce dualanır.

Lokma Duası:

Bismişah…

Hizmetleriniz kabul ola.

Muratlarınız hâsıl ola.

Lokmalarınız, kurbanlarınız Pir Dergâhı’na yazılmış ola.

Anadolu Erenleri, Maraş’ta kesilen, Sivas’ta yakılan, zalime karşı kavgada ölen canlar yoldaşınız ola.

Emeğiniz boşa gitmeye.

Her zaman yüzünüz ak, imanınız pak ola.

Ömrünüz bereketli, yuvanız şen ola.

Dil bizden nefes Pir’den ola

Gerçeğe Hû…

Allah eyvallah

Özel Gün Yemekleri

Aşure:

Her yıl muharrem ayının onuncu günü yapılan bir yemektir.

İçine on iki çeşit malzeme konmasına dikkat edilir.

Bu ayda su içilmez, onun yerine ayran, hoşaf gibi yiyecekler alınır. Hz Hüseyin’in Kerbela da susuz bırakılmasının anısına.

Ölüm:

Alevi köylerinde genelde ölü evinde yemek yapılmaz. Elbistan’da ölü evinde üç gün yemek yapılmaz, komşular getirir. Buna sofralı gitme denir. Adana’da bu yedi gündür. Yedi gün, ölü evi yemek verir, buna ölü aşı denir.

Ölünün ardından yedisinde, kırkında, elli ikisinde yemek verilir, ayrıca aşure de yapılır.

Ziyaret:

Alevi ve Bektaşi kültüründe ziyaret adı verilen kutsallığına, ermişliğine, ululuğuna inanılan kişilerin, türbe, tekke, ocak ya da mezarlarında yemek vermek yaygındır.

Anadolu’da, Rumeli’de, Mezopotamya’da bu ziyaretlerden her yerde bulmak mümkündür. Elbistan Demircilik köyünde Teslim Abdal Ocağı vardır. Bu ocakta Teslim Abdal’ın mesti olduğuna inanılır ve bunu koruyup saklayan soya, ocaklar soyu denir. Bu ocakta sağaltmalar yapılır. Hastalığı olan kişi buraya kurbanı ile gelir.(Et, bulgur pilavı, ayran) Burada lokmalar yenir ve bir gece mestin olduğu odada yatılır.

Yemek tüm ev (ocaktaki) halkının, ocağa gelenlerin iştiraki ile yenir. Ocağın reisi dua eder. ’’El bizden sebep Allah’tan’’ diyerek mest üç defa hastanın sırtına sürülür.

Ziyaretler her yıl düzenli olarak ziyaret edilir. Adak getirenler hep birlikte kurbanlarını keser, getirilen lokmalar imece usulü hazırlanır ve kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç aynı sofrada birlikte yenilir.

Kızılbaş Alevilerde Tuz Kültürü:

Alevilerde tuz-ekmek-su kutsallığı olan, halkın yaşantısına birçok anlamda girmiş yiyeceklerdir. Tuzla ilgili Alevi ve Bektaşilere has inanç ve uygulamalar yaygındır.

Alevilerde tuz kutsaldır. Gerek günlük yemek kültüründe, gerek ibadet ile ilgili meydanlarda tuzun yeri çok önemlidir. Sofrada yemekten önce tuz tadılarak başlanır ve yine tuz tadılarak bitirilir.

Alevilerde ve Bektaşilerde tuz iki anlam içerir;

1.Her halin ile dengeli ol. Her işe hangi hal ile başlarsan o hal ile bitir.

2.Gözde faydasız gibi görünen şeyler özde birleşince faydalı olurlar, tat verirler. Soydum ve klor yalnız başlarına iki zehirdir. Oysa birleşeni tuz olur.

Maraş Elbistan (Kantarma- K.Yapalak) Alevilerinde cemde on iki kollu Horasan’dan beri var olduğuna inanılan cerağ vardır. Dede çerağı uyandırdıktan (yaktıktan) sonra, çerağın altına tuz koyar. Bu tuza ekmek batırarak şifa olsun diye yenir.

Alevi inancının temelinde bizi var edene, verdiği nimetlere sonsuz teşekkür ve minnet söz konusudur. Buda Alevilerin dualarında açıkça görülmektedir. Bunu irdelemek içinde aşağıda her gün sık sık gerçekleştirdiğimiz yeme etkinliğinin başlangıcı ve bitişinde Alevi öğretisine göre söylenen dualara bakmak yeterlidir.

Alevilikte Niyaz:

‘Niyâz’ Farsça bir kelime. Şiddetle isteme, ihtiyaç duyma, yakarma anlamlarına geliyor.

Eski Farsçada bir anlamı daha var o da ‘eksiklik’.

Dua ile eş anlamlı olarak kullanılıyor. Zira ‘dua’ Arapçada yardıma çağırmak, davet etmek anlamlarına haiz. Alevilikte niyaz aslında ikrar vermektir. İkrar da bir nevi salattır. İkrar verdik sözümüzden dönmeyiz deyimi Aleviler için yola söz vermektir. İlk niyazımızı bu yola girerek veririz.  Her erkanda da bu niyazımızı tekrarlarız. Niyaz tarihte katledilmiş Alevi inanç önderlerinin ismi geçtiğinde, ya da büyük Alevi ozanlarının adı geçtiğinde baş parmağımızı öpüp alnımıza götürülerek yapılır.

Birçok yörede Alevi canların elini göğsüne koyduktan sonra şehadet parmağını ağzına götürüp öperek yaptığı selamlamaya niyaz denilmektedir. Canlar Mürşidin, pirin, rehberin karşısında cemaline dönük olarak kıyam, rüku ve secde hareketleriyle niyaza niyaz eder. İbadethanemiz olan Cem evinde “kıble” aranmaz. Mürşidin, pirin ve rehberin oturduğu makam kıble olarak kabul edilir.

Çünkü biz Kızılbaşlar için, Rea Heq yolcuları için aslolan insanın cemalidir. Kamil insansız Hakk’ın bilinmemesi ve Hakk’a ulaşmak için İnsan-ı Kamile varmak gerektiği fikri tüm tasavvufi grupların ortak inancıdır. Dolayısıyla bütün mistik kurumlarda “Niyaz” en önemli erkanlardan biridir. Sözlük anlamına göre Niyaz yalvarma, dua demektir. Bizim yolumuzda Niyaz insana yapılır. Bazıları bizim bu davranışımızı insana tapma olarak algılamışlardır. Ancak atalarımız gerçeği de, tanrıyı da, Hüdayı da, Xade’yide hep İnsanı-ı Kamilde bulmuşlardır.

Pirlerimizin tarihteki deyişleri ile; “Şeriatın kıblesi Kabedir. Tarikatın kıblesi pirin cemalidir. Pirler canlı Kabe’dir. Marifetin kıblesi insanın özüdür. İnsanın Özü Hakk’tır. Hakikatin kıblesi her yerdir. Çünkü Hakk’ın nuru her yerdedir.”

Niyaz insanın cemaline yapılır. Ve esas niyaz da İnsan-ı Kamile yapılır çünkü Rea Heq yolcuları bilir ki;Tanrı İnsanda (İnsan-ı Kamilde) tecelli eder. Çünkü o ilahi ahlak sahibidir, nefsini yenmiş, vicdan sahibi, suret-i haktır. İbnü’l – Arabî’ye (1162-1240) göre, insan ezeli ve ebedidir ve alem onun vücuduyla tamam olmuştur.

İnsan İlahi Ruh’un parçasıdır, doğması ve ölmesi görünüştedir, insan her zaman vardı ve var olacaktır. İnsan-ı Kamil var oldukça evren korunmuş olacaktır; “Görmez misin ki, Dünya hazinesinin mührü olan insan-ı kamil o hazineden ayrılıp da mührü bozacak olsa, Tanrı’nın bu hazinede saklayacağı bir şeyi kalmaz. İçinde her ne varsa boşanır. Varlıkların bazısı bazısına karışır.” (Arabî, 1964, 10).

Hacı Bayram Veli (1352-1429), İnsan-ı Kamil Risalesi’nde Yaratıcının kamil insanı zahir ve batın olmak üzere iki yüzlü yarattığını belirtir. Batıni yüzü Hakk, zahiri yüzü Halktır. Birincisi vahdet (birlik) tir, ikincisi çokluktur. Kamil insan Hakk’ın gözüdür. Hakk aleme onunla bakarak rahmetini ulaştırır. O varlığın ruhudur. Beden ruhsuz ayakta duramadığı gibi, alem de bir nefes kamil insansız olamaz. Çünkü bütün eşyanın zuhur ve devamı kamil insanladır. Kamil insansız Hakk bilinmez.. O halde Kamil insana ulaşmak Hakk’a ulaşmaktır. Onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş demektir. Ona itaat Hakk’a itaattir ve onun reddettiği Hakk tarafından da reddedilmiş demektir. Onun ilmi Hakk’ın ilmiyle aynıdır. Kısacası onun zatı Hakk’ın zatı, vücudu Hakk’ın vücudu, ilmi Hakk’ın ilmidir. Kamil insandan gayrı Hakk’a varış kapısı yoktur. Hakk bütün isim, sıfat ve tecellileriyle kamil insanın kalbine yerleşmiştir. O halde Hakk’ı isteyen kalbini Kamil insanın kalbine bağlasın… (Öztürk, 1989, 18-19)

Kendi özünü okuyabilen, değerini bilen ise İnsan-ı Kamildir. İnsan-ı Kamil, ideal / yetkin / evrensel bir insandır.

İnsan-ı Kamil’in temel amacı Hakk’a ulaşmaktır. Kaf dağına varınca Simurg’u arayan kuşlar nasıl kendilerini buldularsa Hakk’ı arayan İnsan-ı Kamil de, Hakikat kapısında kendisini bulur.

İnsan-ı Kamil Hakk’ın kapısıdır, Hakk’a onunla gidilir. İnsan-ı Kamil ile sohbet Hakk ile sohbet gibidir. İnsan-ı Kamil’in Hakk’ın Cemalinin aynasıdır.

İnsan-ı Kamil baştan ayağa aşk ve sevgiyle doludur. Sevgisi tüm insanlığa, aşkı Hakk’adır. Bizim Niyazımız insanadır ve de dolayısıyla Hakk’adır.  Bizim inancımızda kula kulluk da, Hakka kulluk da yoktur. Biz Hakkı severiz ve ondan dolayı niyaz ederiz. Niyazımız korkudan değil sevgiden ve saygıdandır.

Yararlanılan kaynaklar;

Adnan Demir Alevi – Bektaşilerde Yemek ve Sofra Kültürü makalesi

İsmet Zeki Eyüboğlu, Bütün yönleriyle Bektaşilik, Der Yayınları

Doç. Dr. Bedri Noyan;  Bektaşilik Alevilik Nedir? ANT/CAN yayınları

Haşim Kutlu, Yol Erkan Meydan, Yurt yayınları

Büyüklerimiz Devlette Görev Almamızı İstiyorlardı

MUSTAFA ELVEREN

Dersim’de  baskı ve zulmün ne olduğunu çok iyi bilen bir toplumun, Alevi Kürd olan ailenin ferdi olarak çocukluğumu yaşadım. Çocukluğum döneminde hatırladığım kadarıyla büyüklerimiz hep devlette görev almamızı istiyorlardı.

Bazı büyüklerimiz bize şu düşünceyi aşılamaya çalışıyorlardı: “Çok okuyun, en yüksek okulları bitirin ki; general, müsteşar, vali, emniyet müdürü olun, yüksek makamlara gelin” derlerdi. Büyüklerimiz bu işlerin bizim kendi irademizle olduğunu sandıkları için bize hep o yönde tavsiyelerde bulunuyorlardı. O günlerde büyüklerimizin çok iyi niyetle aşılamaya çalıştığını bugün saygıyla karşılıyorum.

Ancak, gerçeğin öyle olmadığını bugün daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü bırakın devletin Valisi olmak, devletin hizmetlisi olmak için bile kaç tane ön elemeden ve çok yönlü olarak güvenlik soruşturmasından geçiriliyorsunuz.

Bugünkü AKP iktidarı döneminde devlet katında Alevi vali, emniyet müdürü, müsteşar ve general hemen hemen hiç yoktur. Hatta 81 ilde Alevi sağlık, milli eğitim, ortaöğretim hatta ilköğretim okul müdürü bile yoktur.

Ömrünün yarısını zindanda geçirmiş olan araştırmacı-yazar ve bilim İnsanı olan Sayın İsmail Beşikçi’nin bir kitabında (aklımda kaldığı kadarıyla) şu sözleri kimlik açısından beni hep etkilemiştir. “Kürd kimliği ile bırakın devlet memuru olmak, sizi tuvalet bekçisi bile yapmazlar. Ancak kendi kimliğinizi inkâr edip, Türk kimliği ile her şey olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı bile…”

Sevgili “Sarı Hoca”nın dedikleri bu gün gerçekleşmiş durumdadır. “Sarı Hoca”nın Kürdistan ve Kürd özgürlük hareketi konusundaki bazı görüşlerini eleştirebiliriz. Ancak, Sarı Hoca’nın çok öngörülü olduğunu kabul etmek durumundayız. Buradan hareketle “Sarı Hoca”nın kimlik konusundaki görüşlerini bilimsel veri olarak dikkatte almak gerekir, diye düşünüyorum.

Bu satırları okuyanlar şu soruyu sorduklarını duyar gibiyim; “Madem öyle ise, sen yıllarca devlette memur olarak hangi kimlikle görev yaptın?” Okuyucuların bu haklı sorusunu şimdiden saygıyla karşılıyorum.

Ben Kürd kimliğimi gizleyip, Türk kimliği ile o görevleri yaptım. Aksi halde devlette görev yapmam mümkün olmazdı. Eğer Kürd kimliğimi gizlemeseydim, Sayın İsmail Beşikçi’nin dediği gibi beni bu ülkede tuvalet bekçisi bile yapmazlardı.

Tek devlet, tek bayrak meselesini anladık da, tek millet nasıl oluyor? Tek din, tek mezhep rezaleti de pilav üstü mü oluyor?

Bu teklik zihniyeti ne yazık ki, “Terör” üretmekten başka hiçbir işe yaramıyor.

Bu ülkede ya gerçekleri savunur “Sarı Hoca” gibi ömrünü zindanlarda geçirirsiniz, ya da kimliğini inkâr edip Hınzır Paşa gibi etkili ve yetkili bir bürokrat olup Pir Sultan Abdal’ı asarsınız.

10/07/2016

Bayramı bulabildiniz mi?

Ali ERDOĞAN

Her ülkede değişik zamanlarda bayram yapılır. Küskünler barışır, ziyaretler yapılarak hasretler giderilir. Kin ve nefrete son verilir. Herkes yeni bir sayfa açar yaşamında. Barış içinde yaşamaya vesile olur bayram. Bayrama bir iki gün kala hazırlıklar yapılır. Bayram günü herkes erkenden kalkar. Kendi inanış ve törelerine göre bayramı kutlar. En temiz giysiler giyilir. Büyüklerin elleri öpülür, bayram harşlıkları beklenir. Çocuklar grup halinde komşuları gezer. Şeker bayramı ise şeker toplanır. Komşuya bayram ziyaretlerine gidilir. O ortamda bir mutluluk havası eserdı. Bayramlar böyle yaşanırdı çok seneler önce.

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım bayramı bulmak için akşamdan yatağıma uzandım. Çocukluğumda yaşadığım bayramı bulmalıydım. Düşümde kendimi köyümden buldum. Erken kalkmıştım. Temiz giysilerimi giymiştim. Annemin elini öpmüş haşlığımı beklemiştim. Annem beni öptükten sonra, koynunda bir çıkın çıkardı, içinde 25 kruş çıkarıp bana vedi, “çok bayramlar göresin canım oğlum” demeyi ihmal etmedi. O gün 25 kruş büyük paraydı. 25 kruşumu avucuma koydum, mahalledeki arkadaşlarımın yanına gittim. Maksadım arkadaşlarıma 25 kruşu gösrterip övünmekti. Telefonun çalmasiyle uyandım. Elim kapalıydı. Paramı tutuyorum sandım. Açtım, boştu…..

Yatağıma yine uzandım, ille de o bayram neşesini tatmalıydım. Düşler deryasına daldım. Nerde bulmalıydım bayramı? Olsa olsa camide olur. Çünkü bir ay oruç tuttular düşüncesiyle, camiye vardım bayramı sormaya. Almadılar beni içeri, “aptessizsin” dediler. Kiliseye vardım. Seni tanımıyoruz dediler. 72 milleti aynı nazarla gören Cemevine gittim bayramı bulmaya. Beni buyur ettiler içeri. Ne aradığımı sordular. Anlattım maksadımı. Yaşlı bir Eren: “Bulamamazsın o eski bayramları. Bayram “Hakka” yürüyeli on seneyi geçiyor. Bayram nasıl gelsin be oğul? Bir ülkede, bizzat devlet, tankıyla, uçağıyla kendi köylerini, kasabalarını ve şehirlerini bombalarsa; taş üstünde taş bırakmazsa, yaşıyan halkı göçe zorlarsa o ülkede bayram olur mu? “Açma kutuyu söyletme kötüyü” yavrum. Bu ülkede ölüm var, gözyaşı var bayram uğrar mı? Öldürülen bir kadının cenazesı günlerce yerde bekletılıyorsa, öldürülen çocuk defn edilmediği için kokmasın diye buzdolabına konulan bir ülkeye bayram uğrar mı?” dedi ve gözlerinden iki damla yaş belirdi, uzaklaştı daha fazla konuşamadı. İlerde oturan bir ana sözü aldı: “Sayğılı kardeşim, bir ülkede okul harşlığını temini için, yıllarca yapılan yük taşımaya giderken o ülkenin silahlı kuvvetlerince körpecik bedenler pare pare ediliyorsa ve yapanlar yargılanmıyorsa, o ülkeye bayram gelir mi? Hangi birini anlatayım? Bir ülkede vatandaşım dediğin yüzlerce bireyleri bir bodrumda kıstırıp kimyasal silahlarla öldürüp cenazeleri değişik adreslere taşınıyorsa; Ülkenin en üst düzey yetkilisi vatandaşına “ya baş eğeceksin ya baş verecesin” diyorsa o ülkede bayram olur mu?”dedi ve sustu.

Benim ki, Kürt inadı olsa gerek, ille de bayramı görmeliydim. Deniz herkesi bağrına basar. Olsa olsa bayram ordadır düşüncesiyle deniz yolunu tuttum. Karşılaştığım her bireyde bayramı sordum. Sandılar ki, bayramlarını kutluyorum, “sizlere de iyi bayramlar” diyerek yollarına devam ettiler. Kıyı hayli kalabalıktı. Yanımda duran birine sordum: Bayramı buldunuz mu?  “Bayram kim? Arkadaşın mı? Ara bulursun” dedi. Erenler’den olduğunu tahmin ettiğim pala bıyıklı bir başkası söz aldı: “Kardeş, ülkemizde her şey yapma çiçek gibidir. Gerçeğe benzer ama yapmadır. Bayram yok, varmış gibi kutlama yaparız. Örneğin: laikliğin ası uygulanmaz, ama laik bir ülke olduğumuzu söyleriz. Ülke kan gölüne dönmüş sen bayramı arıyorsun. Değirmen suya gitmiş sen “şakşakı” arıyorsun misali” dedi.

Bu sohbet devam ederken, yanı başımızdan gazetesını okuyan biri başını kaldırdı: “Size Ozan Can Yücel’den bir dize okuyayım” dedi. “Farkında olmalı insan / Ömür dediğin üç gündür / Dün geldi geçti yarın meçhuldur / O halde ömür dediğin bir gündür, o da bu gündür” dedi ve ekledi: “herşeyin anahtarı sevgidir. Sevin birbirtinizi. Başta kendinizle barışık olun. Ve çıplak ayakla ilk defa bastığınız toprağı (vatanınızı) unutmayın” dedi ve gazetesine yine döndü. İlerde bizi dinleyen gençlerden bir katıldı sohbete: “Amcalar, herşey değişiyor. Değişmeyen tek şey değişimdir. Diyalektiğin bir kuralı vardır: “babamdan ileriyim ama, oğlumdan geriyim” der. Gençler uyanıyor. Liseliler ve Üniversite öğrencileri tepkilerini dile getiriyorlar. Bu yetmez. Siz büyüklerimiz gençlere köstek olmayınız. Ezilen tüm kesimler birleşmeli, esnafı, işçisi, memuru, sağcısı solcusu, demokratı bir çatı aldında birleşmeli. Evrensel demokratik kurallar içerisinde silahsız tepkisini dile getirmeli. İşte o zaman bu amca aradığı bayramı bulur. Bu ülke bizim,   hepimizin. 23 yaşında gemi filosuna sahip olanların değil. Ayakkabı kutularında halkın alın terlerini istif edenlerin hiç değil” dedi sohbete noktayı koydu. Eşim beni dürterek uyandırdı. “Hergün erken kalkardın, nedir bu bitmeyen uykun? Ter işerisinde kalmıştım. Bayram arayışım böylece sonlandı. Sizler bayramı buldunuz mu? Bayramı yaşadınız mı? Ben bulamadım…..

Terolar’da tartışmalı bir mücadele

ÖZCAN BOZOĞLU

Üç aydır, Aşağı Terolar köyünün girişinde AFAD kamp çalışmaları devam etmektedir. 376 dönüm üzerinde geçici AFAD kamp inşası devam ederken, kalıcı bir inşaat söz konusudur.

Yol acemisi olduğumdan dolayı ilk önce Çinarlı (Yukarı Terolar köyü’ne) gittim. Köy bakkalına giderek kim olduğumu tanıtmama rağmen arabası olan bir vatandaş oyun masası üzerinde kalkıp bir duyarlılık gösterip beni 6 Km uzaklıkta olan aşağı Terolar köyü’ne bırakmadılar. Bu duyarsızlığıda söylemeden gecemiyeceğim.

Bölgede yaşayan halk büyük bir endişe ve korku içerisinde. Yarının ne olacağını kestiremeyen halk geleceğinde büyük endişe duymaktadır.

Beton alt yapısının bittiği ve ev inşaatın başladığı bu bölge, Maraş Narlı arasında bir yerleşim alanı olup, aşağı Terolar köyünün merasıdır. Köylünün hayvan otlak alanı olan bu yer, Eylül- Ekim aylarında bitimi tamamlanması karşılığında 25 bin üzerinde Suriye kökenli Arap mülteciler yerleştirilmek isteniliyor.

Yapımına başlanmadan önce 25 Kasım’da İl Tarım müdürlüğü tarafında muhtarlara yazılı bir şekilde AFAD yardım kampının inşaa edileceği çevredeki 16 muhtara bildirilerek, Muhtarlar karara tepki gösterdi. Ve 4 bin’ e yakın imza toplandı.

Ancak Muhtarların kararları dinlenilmediği gibi farklı hukuksuzluklarda söz konusudur. Mevcut durumda yapılan kamp yeri, üç sunni köyü ile dört alevi köyüne daha yakın bir mesafede yer almaktadır. Bahsı gecen Sünni köyler Fituşaği, Tevekellı ve Çakalı köyleride bu durum karşısında rahatsız olduklarını söylemişler. Aşaği Terolar (Sivricehöyük) köyünün girişinde inşaa edilen bu yer, köyün ilk evine 200 metre gibi bir mesafededir.

Köy halkının siyasi tabanı CHP ağırlıklı olup, Haziran genel seçimlerinde CHP ile HDP’ye yarı yarıya çıkmiş. Bu direniş esnasında ilk zamanlarda CHP, HDP, BDP, IHD, Eğitim- Sen ve HDK’nında yanında yer aldığı bir çok sivil toplum örgütleri ve benzeri sendikalar da yer almıştı. On bin kişinin katıldığı 3 Nisan mitting de, bir kurum temsilcisinin konuşmasında” dişarda gelen ve aramızda art niyetli kişiler var” diyerek Maraş’ın çevresinde gelen genç, öğrenci ve duyarlı kesimi farklı tanıtarak hedef göstermiştir. Bu talıhsiz açiklama kitleyi huzursuz ederek zamanla mücadeleyi zayıflatmaya neden olmuştur. Sonrasında duyarlı halk geri çekilmeye başlamış. Bugün gelinen aşamada dışarda gelenler geri çekilmiş sivil toplum örgütleri ve sendikalar dişlanmiş mücadelede uzak tutulmaya çalışılmıştır. Bugün ise dişardan kitlenin gelmediği ve sadece Aşaği Terolar köy halkı günlük olarak Cem evinde gönülü nöbet tutmaktadır. Hafta sonu daha kalabalık olduğu söylenirken hafta içi köy halkı akşam saatlerinde Cem evine gelmektedir. Burada tutulan nöbetlerde sazlı sözlü eğlencelerde yapılmaktadır. Ancak her hangi bir slogan veya asılı pankart söz konusu olmamakla birlikte Cemevi’nin üzerinde büyük Türk bayragi dalgalanmaktadır. Kamp alanında çok uzak yerde yapılan bu nöbet veya direniş inşaat çalışmalarına hiç bir etkisi olmamaktadır.

Maraş yaşam platformu ve Maraş girişim platformu adı altında iki kurumun oluşu iki ayrı siyasi çizginin temsiliyeti diyerek bir rahatsızlık dile getiriliyor. Maraş girişim Platformu terolar direnişinden çok önce Almanya’da kuruldu. Bugünde halen faliyetleri terolar ile bağlantılı bir şekilde devam etmektedir. Amacı Maraş katliami ve işlenen benzeri insanlık suçlarını unutturmamak için ve bugün bölgede kurulmak istenen kamp gibi davaları takip etmek için oluştu. Maraş yaşam Platformu ise mevcud durumda sadece Terolar köyünde AFAD kampına karşı oluşturulan bir çalışma komitesidir. Maraş girişim platformun çalışmalarına eleştirisel olarak yaklaşmaktadır. Ve oluşan olumsuzlukların tarafı olarak göstermektedir.

Üç aylık olan bu direniş istenilen bir örgütlülük yapıya sahip olmadıgı için yeterince bir ilerleme gösterememiştir. 3 Nisan Terolar direnişinde büyük bir halk kitlesinin baş göstermesi kendi aralarında kirli bilgiler ve yanlış hesaplar uğruna devamı gelmemiştir. Bölge halkının direniş ve mücadele karşısında acemi oluşu, küçük hesaplar uğruna yanlışlıkları ve var olan tüm olumsuzlukları HDP ve BDP’ nin bölgeye verdiği destek hedef göstermeleri ayrıca tam bir devlet anlayışının kendisidir. Kürt partililerin bölgeye gelişini burayıda Kürdistan’a benzetecekler anlayışı direnişte bir örgütsüzlük ve koordinasyon bozukluğunu ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca ulusal mücadele çevresine yakın olduğu tespit edilen kişiler dışlandı söylem ve önerileri dikkate alınmayarak bölgede uzaklaştırıldılar. CHP parti taraftarlarının şovuna dönüşen direniş, Kürt halk mücadelesinin orada olmasına karşı çıkarak mesafe koymuştur.
3 Nisan direnişinde yer alan CHP, HDP, HDK, IHD, Eğitim Sen gibi kurum ve kuruluşların katkısıyla baş gösteren mücadele daha sonra “Pankart asmak, slogan atmak, toplu girişler yapmak ve canlı yayın çekmek” gibi durumlara yasak getirildi. Köy halkının boynunda kimlikleri asılı bir şekilde aşağı Terolar köyüne giriş çikiş yapıyorlardı.Uygulanan bu yasak tekrardan bir ay daha uzatıldı.

Mevcut durumda Terolar’da yapılan İŞİD kampına karşı yeterli bir direniş malesef sergilenmediği için bahsı geçen bazı kirli ilişkiler-hesaplardan dolayı Kamp yapımı kısa bir zamanda bitmiş olacak. Ancak bölgede yapılması planlanan diğer kampların yapımı için mücadelenin tek zihniyet üzerinde yönlendirilmesi değil, tüm bölgede yaşayan halkların ayrımsız direnişe ve mücadeleye katkı sunmalıdır.

24:06:2016

“Asıl siz kayıp etiniz, siz teslim olun”

ÖZCAN BOZOĞLU

Kürtlerin düşüncesine yer vermeyen gerici, irkçi, faşist Türk devleti halen olmayan bir demokrasiden bahsediyor.

Kürt parti liderlerini ve seçilmişleri içeri tıkmayla zafer kazandığını sanıyor AKP’e. 90’lardan bu yana kaç Kürt partisi kapatıldı hatırlamanızda yarar var. O zaman mücadele eden kitle sayısına bakın ve bugün mücadele edenlerin sayısına bakın. O zamanlar mitingler on binler idi, şimdi ise yüz binler ve milyonları aşıyor. Ayrıca Güneydoğu ( Kürdistan) illerinin tamamını temsil eden bir iradeden bahsetiyoruz.

Yani HEP´ten, HDP’ ye…

1990 yilinda kurulan (HEP) “Halkin Emek Partisi” nden 2013 yilinda kurulan (HDP) “Halklarin Demokratik Partisi”ne kadar zorlu mücadeleden geçerek bugüne gelindi.
1990 yilinda Kurulan Halkin Emek Partisi,1991 Genel seçimlerinde SHP´e listesinde 18 milletvekili ile meclise girdi.
1990’da Halkın Emek Partisi’yle (HEP) başlayan, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Özgür Parti’den Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile devam eden bu mücadelenin tarihine baktiğinizda kat be kat artmiştir. Yani zaferle çıkmıştır kayıp eden yine faşist zihniyet olmuştur.

90´li yillar içerisinde DYP- SHP hükümeti ile başlayan 90 sonrasinda ANAP- DYP devam eden ve 54. hükümeti Doğruyol Partisi ile Refah Partisi kurdu ve yine 55. Hükümeti ANAP- DSP kurarak, aynı sloganlar ile iş başındaydı. Ne diyordu bu koalisyon hükümeti ” Terör bitti,terörün belli kırıldı” naraları atıyorlardı. Bunların boş sözleri karşisında direnen halkın sayısı ise iki -üç misli artı. Yani bugün mücadeleye gönül vermiş milyonlarca bir halkın temsiliyeti söz konusu…

Bugün gelinen nokta 90 ‘lı yilar değil 1912-14’ lar da Ermeni halkına yapılan katliamın aynisidir. Bir halki toplu imha etmek ve bir halki haritadan silme planlari.
Sadece 1990 ile 2000 yillar arasinda 8 Başbakan degişti. Bilindik kelimeler ve halki aldatici sözlerden öteye bir direm gidemediler. Yapilmayanı yapılmış gibi göstererek halkı kandırdınız. Bunca hükümet geldi ve geçti, ama bu halk halen bitmedi. O gün “bitti- bitecek” diye bağıranlar ise bugün tarih çöplüğünde yer almaktadır.

Sindirme politikalarına
Son olarak Saray’daki zat bu yalancılar kervanına katılarak Hitler faşizmini örnek alıp, Kürt halkına karşi yok etme politikasını sürdürmektedir. Ve tarih bu direniş karşisinda nasil ki digerlerini tarihin çöp sepetine attıysa onuda yargiliyarak tarihin çöp sepetine atacaktir. Yine bu halk haklı çıkacak gücüne güç katacak siz ise çöp sepetinde yok olacaksınız.

Şu iyi bilinmelidir ki, bu halk ölümü, işkenceyi, darbeyi en iyi şekilde yaşadı ve halende yaşıyor bundan sonra hiç bir şey durduramaz bu mücadeleyi. 40 Yil önce bir grup ile başlayan bu mücadele, onca zorluklara ragmen bugün on binlerce gerillası ve milyonlarca destekçisi var. Bu 40 yillik mücadelenin içerisinde halkı her defasında aldatınız ve yalan konuştunuz, asil siz kayip ettiniz siz teslim olun.

13.05.2016

 

Türkiye’de dokunmatik demokratik sistem

MEVLÜD ORUÇ

Milletvekilliğinin dokunulmazlığının kaldırılması girişiminin demokrasi karşıtı bir girişim olduğu kesindir. Demokratik süreç bir bütündür.  Yarım porsiyon demokrasi olmaz.  Milletvekillerinin Kürsü Dokunulmazlığı  (yani Yasama Dokunulmazlığı) ve Kuvvetler Ayrılığı ilkesi Demokratik yönetimin oluşabilmesi için “Olmaz ise Olmaz Şarttır”. Türkiye’nin yönetim şekli “Dokunmatik Demokrasi” olmaz, olmamalıdır.  Milletvekillerinin Dokunulmazlığı yoksa “Yasamanın Bağımsızlığı” yoktur. Yasamanın Bağımsızlığı yoksa Yargının ve Yürütmenin güdümüne girer.  Bu durumda ülkemiz “Kuvvetler Birliğine” yani açık adı ile diktatörlüğe varmış olur.  Her an yargılanma ve cezaevi tehdidini iliklerinde hisseden milletvekilleri sağlıklı parlamento çalışması yapamaz.   Milletvekili dokunulmazlığı, seçilen Milletvekillerine vazifelerini hiçbir baskı altında olmadan, Vesayet altında kalmadan, yapabilme ortamı sağlar.  Otoritenin, statükonun ağzından çıkanın papağanca tekrarlayıcısı ve emir kulu milletvekilleri ile TBMM ülkemizin sorunlarına çözüm üretemez aksine kendisi sorun olur. “Yasama Dokunulmazlığı’nın”  siyasi oyunlara, dönemsel taktiklere alet edilemeyecek bir ağırlığı olmalıdır. Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması hala olgunlaşamamış ve vesayetten kurtulma mücadelesi veren ülkemizdeki demokratik süreci kesintiye uğratacaktır. Halkın iradesinin; uyduruk gerekçelerle, güdümlü yargı yoluyla, darbelerle ve diğer antidemokratik yollarla baypas edilmesinin, etkisizleştirilmesinin yolunu AKP eliyle yeniden açılmış olacak. Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması kısa vadede HDP’li milletvekillerinin mahkemelere düşmesini sağlayacak.  Ama orta ve uzun vadede CHP, MHP ve hatta AKP’li Milletvekillerinin, Bakanların, Başbakanların, Cumhurbaşkanlığının dahi yargılanması için yol açılmış olacak. Dokunulmazlığı bir kere kaldırayım sonra kapatırım pragmatizmi ile düşünenler yanılıyor.  Vesayet sisteminin sahipleri bu yolu bir kere açtıktan sonra her zaman aynı emsale başvurma hakkına kavuşmuş olacaktır. Bugün başkasına dokunmak isteyen yarın sıranın kendisine de gelebileceğini hesap etmelidir.  Devlete, merkeze kendini kabul ettirme derdine düşen AKP, merkez ve devlet ile arasındaki mesafe kapandıkça, derin devletin daha önce defalarca denediği ve hep başarısız olmuş antidemokratik yöntemlere daha çok başvuruyor.  Bu yöntemler, başarısız yöntemlerdir ve bu defada başarısız olacaktır ve sorunları daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. AKP ne kadar yaranmaya çalışırsa çalışsın Statükonun sahibi AKP değildir.  Statükonun sahipleri zamanı gelince dokunulmazlığı AKP’liler içinde kaldıracaktır.   Dokunulmazlığın kaldırılması konusunda CHP’nin Antidemokratik tavrı çok dikkat çekici ve tehlikelidir.  CHP bir taşla iki kuş partiyi ( AKP ve HDP)  vurduğunu düşünüyor. Ama CHP de yanılıyor. Dokunulmazlığın kaldırılması taşı eninde sonunda CHP’ni de vurur. Birileri partilerin hepsine “Tavşan Kaç, Tazı Tut” oyununu oynatıyor. Dokunulmazlığın kaldırılması projesi demokrasiye kurulmuş bir tuzaktır. Bazı Pa(r)tiler değer partilere yem attığını, tuzak kurduğunu ve kendisi hariç herkesin bu tuzağa düşeceği uyanıklığını yaptığını sanıyor. Ama “Keser Döner, Sap Döner, Gün Gelir Devran Döner”.  Bütün Partiler ve demokrasi güçleri aklını başına toplamalıdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir kilisede rahip olarak görev yapan Pastör Nie Moeller şunları yazdı bir gece bütün olanlardan sonra:

Önce Yahudiler için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben Yahudi değildim
Sonra komünistler için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben komünist değildim
Sonra sendikacılar için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben sendikacı değildim
Sonra benim için geldiler
Ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı..

Mevcut koşullarda hiçbir vatandaşın ve hiçbir makamın düşünce ve ifade özgürlüğü yoktur. Aynı zamanda şu anda kimsenin adil ve bağımsız yargılama koşulları da yoktur.  Şu an dokunulmazlık kaldırılırsa HDP’ liler yargılanacak. Belki cezaevine gönderilecek.  Ama 100 yılı aşan vesayet sistemi “Demoklesin Kılıcı” gibi başımıza musallat olmaya devam edecek. Erdal İnönü SHP döneminde DEP’ lileri TBMM’ne alarak büyük ve cesur bir adım atmıştır.  DEP’ lilerin TBMM’ne girmesi ile Kürt hareketi Türkiye dışı olmaktan çıktı, Türkiyeliliği kabul etmiş oldu. Ateşkesler, görüşmeler, diyaloglar, çözüm süreçleri yoğunlaştı.  DEP’ lilerin meclise girmesinden sonra hem DEP’li milletvekillerinin ve diğer partilerin karşılıklı hataları sonucu birçok olumsuzluk yaşanmıştır.  Ama DEP’ lilerin TBMM’ne girmesi ne kadar olumlu ise TBMM’nden atılmaları çok daha büyük olumsuzluk olmuştur.  DEP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı ve ceza evine yolladılar. Türkiye için daha hayırlı olmadığı kesindir. Kürt sorunu daha çok büyüdü. Kürt sorunu ülkemiz içinde demokratikleşme adımları ile çözülebilecek bir sorun iken çetrefilleşti. 1994’te DEP’ lilere yaşatılan olumsuz sürecin neticesinde sürgünde Kürt parlamentosu doğdu. Çok can yandı, çok ölümler yaşandı. Şimdi dokunulmazlıklar tekrar kaldırılmak isteniyor.  Fakat 1994’ten çok farklı dünyada ve Ortadoğu’da yaşıyoruz.  Aktörlerin hiçbiri eski durumunda değildir. Bu dönemde içerde ve dışarıda atılacak olumsuz adımların sahiplerinin hedeflediklerinden çok farklı yerlere varma riskleri taşıyor. Türkiyeliler arasında onarılması imkânsız yaralar ve duygusal kopuşlar yaşanma riskleri vardır. Dokunulmazlıklar kaldırılırsa başka bir parlamento kurulacağı dile getiriliyor.  HDP’li milletvekillerini parlamento dışına atmak değil, aksine mümkün olduğu kadar daha çok parlamento içine almak gerekir. HDP’ lilerin TBMM’n de olmaları olmamalarından daha iyidir.  Ankara ve TBMM çözüm yeri olmaya devam etmelidir.  Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı literatürü ile tanımlarsak “Tek Vatan, Tek Bayrak, Tek Devlet, Tek Parlamento”  için Yasama Dokunulmazlığını ve Yasama Bağımsızlığını korumakta fayda var. Düşüncesine katılmadığımız milletvekillerini meclis dışına atarak birliktelik sağlanmaz. HDP milletvekillerini yargılama fikri, yapıcı değil bölücüdür ve beraberinde çok çeşitli riskler taşımaktadır.  Sonuç olarak Yasama dokunulmazlığı kaldırılmasın. Milletvekili dokunulmazlığının nasıl olacağı yeni anayasa çalışmaları içinde ele alınmalıdır.  Demokratik Reformlara hız vermeliyiz. Ülkemizin bütün sorunlarının çözüm yeri TBMM’dir.  Kendi sorunlarımızı kendimiz çözebilecek kabiliyet, perspektif, anlayış, sabır ve inisiyatife sahibiz.  Eşit koşullarda, Demokratik ve Özgür Seçimler sonucu seçilen milletvekilleri ile oluşmuş TBMM için,   Siyasi partiler yasası ve Seçim Kanunu değişmelidir, Seçim Barajı sıfır olmalıdır. Millî bakiye veya ulusal artık sistemi oyların mecliste en adil şekilde temsilini sağlayan seçim sistemi olduğu için Ülkemizde tekrar uygulanmalıdır.

AKDENİZ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ ÜYE

SAMANDAĞ HATAY