Ana Sayfa Blog Sayfa 6288

‘Sahte Dede’ davasını Aleviler kazandı

Britanya Alevi Federasyonu sosyal medya üzerinden yaptığı açıklama ile kamuoyunda “Sahte Dede” davası olarak bilinen yargı sürecini kazandığını duyurdu.

 

2014 yılında Britanya Alevi Federasyonu tarafından “sahte Dede” olarak ilan edilen Rıza Demir’in açtığı dava bugün sonuçlandı. yargıya taşınan tartışmada mahkeme Britanya Alevi Federasyonu’nu haklı bularak davayı BAF lehine karara bağladı. Konu hakkında sosyal paylaşım sitesi Facebook üzerinden açıklama yapan Britanya Alevi Federasyonu yetkililerim mahkeme çıkışında çektirdikleri toplu fotoğrafla birlikte şu ifadeleri kullandı:

“Kamuoyunda “SAHTE DEDE” davası olarak bilinen, İngiltere Yüksek Mahkemesindeki dava, Britanya Alevi Federasyonu yöneticilerinin lehinde sonuçlandı.

Alevi inancı, toplumun RIZALIĞINI almayan sahtekarlar tarafından istismar edilemeyecek!”

“SAHTE DEDE” DAVASI NEDİR?

Aslen Sivaslı olan ve Alevi dedesi olduğunu iddia eden Rıza Demir, 14 Şubat 2014 tarihinde Angel Community Centre binasında Aleviler için önemli olan Hızır Cemi düzenlemek istemiş fakat Britanya Alevi Federasyonu ve İngiltere Cemevinden gelen yetkililerin itirazları üzerine söz konusu ibadet gerçekleşmemişti. Yaşanan tartışmalar arbedeye dönüşmüş ve iki kişi yaralanmıştı. Hadiseyi yargıya taşıyan Rıza Demir, Britanya Alevi Federasyonunun kendisini “sahte dede” olarak ilan etmesini dava etmişti.

ALEVİ FEDERASYONU’NDAN SERT AÇIKLAMA

Olay sonrası gazetemizin görüşlerine başvurduğu Britanya Alevi Federasyonu(BAF) Başkanı İsrafil Erbil, olayın Alevilerin yıllarca mücadele ederek oluşturdukları değerlere ve kurumlara zarar verme amaçlı olduğunu savunmuştu. O güne kadar sahte dedelerle ilgili çok sayıda şikayet aldıklarını belirten Erbil, olay günü dede olduğunu iddia eden Rıza Demir’in küfürlü ifadeler kullanması üzerine gerginlik yaşandığını söylemişti. Erbil, olayın üzüntü verici olduğunu ifade etmiş ve geçen hafta yaptıkları basın açıklamasını hatırlarak, orada dile getirdikleri görüşleri savunduklarını kaydetmişti. Söz konusu açıklamada Alevi toplumunun yozlaştırılmaya ve asimile edilmeye çalışıldığı savunularak şu görüşlere yer verilmişti: “Londra’ya kadar ulaşan devleti, asimilasyonu, gericiliği ve hurafeleri temsil eden bu sözde ve sahte dedeler gizli mekanlarda toplantılar yapmakta, üfürükçülük, falcılık yapmakta, Alevilikle ilgisi olmayan ritüeller uygulamakta, kendilerini Alevi temsilcisi gibi tanıtmakta ve Alevi toplumunun inançlarını istismar ederek iyi niyetli canlarımızı maddi manevi sömürmektedir. Bu işbirlikçi sahtekar sözde dedeler toplum içinde yer edinerek toplumu kendi içinde bölme, parçalama çabası içine girmekte ve Alevilerin kutsal değerleri olan ocak isimlerini kullanmaktalar. Halkımızı bu konuda bilgilendirmek ve toplum olarak dikkatli ve bilinçli olmamız gerektiğini bildirmek isteriz.”

Küçükarmutlu’da cemevine polis saldırısı

Bugün öğlen saatlerinde polis cemevine plastik mermi ve gaz bombasıyla saldırdı. Saldırıda cemevi bekçisi Veli İşeri bacağına gelen gaz fişeğiyle yaralandı.

Evi basılarak öldürülen Dilek Doğan ve evine giderken polis tarafından öldürülen Yılmaz Öztürk’ün ardından Küçükarmutlu’ya polis baskını artarak devam ediyor.

Dilek Doğan Adalet Çadırı’nı yıkan polis bugün hiç bir gerekçe olmadan önce mahalledeki kahvehanelere silahlarıyla girip tehdit ettikten sonra cemevine plastik mermi ve  gaz bombası attı. O sırada cemevinde bulunan Veli İşeri bacağına isabet eden gaz fişeğiyle yaralandı.

Alevinet.com’a konuşan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şube Başkanı Zeynep Yıldırım yaşadıklarına anlam veremediklerini, hiç bir gerekçe yokken saldırıya uğradıklarını anlattı. Yıldırım, “saat 12 sularıydı, önce Armutlu son durakta bulunan kahvehaneler silahlarıyla girip esnafı tehdit ettiler, ‘hepinizi öldüreceğiz’ dediler. sonra da akreplerle cemevine geldiler ve gaz bombası atmaya başladılar. ben karşı çıktım, neden yapıyorsunuz diye beni de tehdit ettiler, ‘seni tanıyoruz sesini çıkartırsan seni de öldürürüz’ dediler. ” diye konuştu.

Cemevinde saldırıya maruz kalanlar da, “ne olduğunu anlamadık, bir den silahlarla cemevine yöneldiler. sonra da “burayı da yıkacağız” diye bağırdılar…” dedi.

alevigazetesi.com

AABK’dan “Ayrımcılığa, Asimilasyona ve Savaşa HAYIR” mitingi

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Aleviler başta olmak üzere tüm devrimci, demokratik kamuoyunu, 25 Haziran Cumartesi, Saat 11.00’de, Strasbourg Place Kleber’de, “Ayrımcılığa, Asimilasyona ve Savaşa HAYIR” mitingine katılmaya çağırdı.

Kızılbaş-Alevi ilke ve esaslarına göre dede (pir) ve dedelik, görev  ve  sorumluluklarımız.

SÜLEYMAN DEPREM

Kızılbaş –Alevi toplumsal yaşam biçimi ve örgütlenmesinde, Ocak faaliyetleri TALİP-DEDE-PİR-MÜRŞİT hiyerarşisi üzerinden uygulanır. Tüm uygulamalar ve öğretiler birinci sırada DEDE tarafından halka(taliplere) iletilir. DEDE,  Cem ler de halkın sorunlarını çözmek husumetleri ortadan kaldırmak, ortak paylaşımı sağlamak toplum içinde sevgi, barış ve dostluğu pekiştirmekle görevlidir. Tarafsız ve adil, hoşgörülü ve barışçı olmak zorundadır. Kişisel çıkardan uzak, ırk-cins ve yaş  farkı gözetmeksizin cemde bulunan tüm “CAN” lara  eşit davranmakla mükelleftir.

Yüzyıllardan bu yana kıyım ve talan sisteminin her türlü zoru ve baskısına rağmen, Alevi-Kızılbaş toplumunu o güzel ilke ve esaslarla bugüne taşıyan dedelerimiz, bu görevleri yerine getirirken, Feodal ve Göçebe toplum yapısı gereği,bazı yetersizlikleri o zaman göze çarpmasa ya da hoş görülse bile; şu an yaşadığımız 21.ci yüzyılda, artık toplum hem feodalizmi aşmış, hem de yerleşik düzene geçmiş, gelişen teknolojiyi kullanabilen kültürel, bilimsel ve sosyal olarak sorgulayan bir toplumu yönetmek için her konuda daha da donanımlı olmak zorundadırlar. Bugünden sonra, eski usulde olduğu gibi, birkaç Arapça dua ezberleyerek ya da saz çalıp birkaç deyiş okuyarak toplumu yönlendirmek veya yönetmek mümkün değildir.

DEDE tarih bilmek zorundadır.

Geçmişle geleceğin bağını tarihi bilgi ve belgelerle kurmazı gerekir. Bilimin kaynaklarını en iyi şekilde kullanıp, çağdaş bir eğitici ve öğretici olmak zorundadır. Bunun için yeterince eğitimli-donanımlı ve birikimli olmalıdır.

Kızılbaş toplumu dede ve dede soyundan gelen her bireye aynı saygıyla yaklaşır. Hatta dedenin tüm erkek çocuklarına dede gözüyle bakar. Ancak, her ne kadar dedelik babadan oğul a geçse de, bura da liyakat esastır. Dedelik yapmaya uygun özellikleri taşımıyorsa dedelik yaptırılmaz. Sağlık yönünden, ahlaki yönden ve yetenek-birikim yönünden uygun olan seçilir.

Günümüzde, hala ölmüş babasının mirası olarak, dedelik yapma gayretinde olan ama bunu layıkıyla yerine getir(e)meyen bazı “dede soylular” eğitimsizliklerini ve yetersizliklerini giderme ihtiyacı bile duymadan, bu mirası küçük çıkarları doğrultusunda kullanarak yeniçağa ve toplumsal gelişmelere gözünü kulağını kapatmıştır. Sömürü sisteminin asimilasyon ve katliam politikalarına karşı siyasal ya da kültürel müdahale diye bir dertleri bulunmamaktadırlar. Birkaç ezber Arapça dua ile cenaze kaldırıp günlük geçimini sağlama derdindedirler. Toplumu yeni sürece hazırlamak ve toplumsal gelişime katkı sunmak gibi bir kaygıları bulunmamaktadır. Bu kaygıyla bir şeyler yapma ve katkı sunma gayretinde olanlara da bireysel kötüleme ve karalama yoluyla engel çıkarma gayretleri de taktire şayandır.

Yüzyıllardır Asimilasyon, imha ve her türlü baskıya maruz bırakılan Sinemilli Kızılbaşlarında bu tür yozlaşmayı fazlasıyla görmek mümkündür. Bugüne kadar kültürel değerlerinden hiç taviz vermeyen Sinemilli Kızılbaşları, son 50 yıldır yoğunlaşan asimilasyon, baskı, iç ve dış sürgünler oldukça yoğun uygulanıyor öyle ki, insanlar bireysel yaşam kaygılarıyla birbirlerinden ve değerlerinden uzaklaştırılmış bulunmaktadır.  Tarihi süreçte katliamlarla yok edilemeyen Sinemilliler den geriye kalanlar, ovada yaşama şansı bulamadıkları için dağların eteklerine sığınma ihtiyacı duymuşlar. Sistem ve katil Osmanlı padişahları Kızılbaşların dağ eteklerinde yok olacağını düşünerek çok sevinmişlerse de durum hiç de öyle gelişmemiş. Kızılbaşlar hak talepleri doğrultusunda tekrar kentlere doğru gelişerek ve çoğalarak yerleşmişlerdir.  Kızılbaşlara karşı kıyım politikalarını Osmanlıdan olduğu gibi miras alan T.C.  ayniyle bu politikaları sürdüre gelmiş. Kentlerde ağırlığını hissettiren Kızılbaşları bu defa, faşist darbeler sürecinde iç ve dış sürgünlere tabi tutmuştur. Bu süreçte de “uslanmayan” Kızılbaşlar, sürgünde de toplumsal, kültürel ve demokratik hak talepleri doğrultusunda sistemi zorlamaya başlamışlardır. Bu durum , Sünni-Müslüman T.C. devletini çok kızdırmıştır. Dersim, Maraş, Çorum, Gazi, Sivas katliamları da çara olmamıştır. Son 14 yıldır iktidarı elinde bulunduran  “İmam” ve “imamın ordusu” da “değerli açılım ve çalıştay”larıyla asimilasyon ve kıyım konusunda “katkılarını” eksik etmemektedir.

Artarak süren bu saldırılar son 40 yıldır Sinemilli Ocağı merkez köyü Elbistan/Kantarma köyü Kızılbaşları üzerinde daha da yoğunlaşmıştır. Sebebi de bunlar faşist darbeler sürecinde, sisteme teslim olmamışlar. Koruculuk dayatmasını kabul etmemişler. Köylerine zorla camii yapılmasına müsaade etmemişlerdir. Elbistan’ın diğer alevi köyleri de bu kategori ye dahildir. 1960 lı yıllardan sonra,  İBO DEDE, TACIM DEDE, ŞIXO DEDE, M.MUSTAFA DEDE gibi birikimli dedelerimizin HAK’a yürümesiyle toplumda büyük bir boşluk yarattı. Faşist 12 Eylül darbesi Devrimci mücadeleyi de işlevsiz kıldıktan sonra, Yozlaşmanın boyutu daha da artmaya başladı.

Eski kuşak dedelerimizden birkaç kişi kaldıysa da artık yaşları çok ilerlediği için, beklenen verimi almak zorlaşmıştır. Şu durumda Kızılbaşlık esasları doğrultusunda, geçmişle geleceği buluşturacak , tarihi güncelleme ve yeni toplumumuzu Kızılbaş esaslarımıza göre yetiştirecek,eğitecek ve öğretecek akademik olgunluk sağlayacak bir çabanın zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi göreviyle karşı karşıyayız.

Bu eksikliklerimizi gidermek için; öncelikle bu durumu sorun olarak gören Sinemilli Ocağı dede’lerini çocukları olarak, tarihe ve toplumumuza karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek adına, bir araya gelerek “liyakat esasına dayalı” bir “3.cü kuşak dede’ler divanı” oluşturmalıyız. Bu dedeler divanı bir yol haritası çizerek, Sinemilli Ocağı merkez köyü Kantarma da 2.ci kuşak Dede ler le bir “Rızalık Cem’i” düzenleyerek yetki alıp, önümüzdeki süreçte köylerimizdeki Cem evlerini birer Akademi, Eğitim ve Öğretim yuvasına çevirerek, çağdaş kültürel varlığımızı ve birliğimizi sürdürmeliyiz.

19 Haziran 2016 tarihinde, tüm Sanatçılarımızı Terolar’da buluşmaya çağırıyoruz!

Avrupa Maraş Yaşam Platformu yazılı bir açıklama yaparak, 19 Haziran 2016 günü tüm sanatçıları Terolar’dakidirenişe destek vermek için Maraş’a çağırdı. İşte o açıklama;

“Basına ve kamuoyuna

19 Haziran 2016 tarihinde, tüm Sanatçılarımızı Terolar’da buluşmaya çağırıyoruz!

AKP ve soykırımcı faşist Türk Devleti’nin Kürdistan’da ve Türkiye’de Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı yaşam alanlarına, ovasına ve onuruna dönük vahşi saldırılarına karşı Maraş Terolar’da başlatılan direniş ateşi yanmaya devam etmektedir.

Türkiye ve Avrupa’da Maraş Yaşam Platformu öncülüğünde AFAD kampına karşı sürdürülen örgütlü direnişe destek eylemleri ve protestolar devam etmektedir. Bunun için her alanda ve zeminde duyarlı ve direnişçi kamuoyunun desteği Kürdistan’a ve TEROLAR’a döndürülmektedir.

Maraş ve Pazarcık’a bağlı 14 köyde yakılan direniş ateşi ve yapılan bilgilendirme çalışmaları sonucunda direniş ateşinin meşalesi şimdi Ankara’ya taşındı. Direnişçi kadınlarımız TBMM’de sesini haykırmaya geldi. Bir kez de Ankara’da ve Meclis’te taleplerini dillendirecekler ve çığlıklarını haykırıp haklı direnişlerine destek arayacaklardır.

Avrupa’ Maraş Yaşam Platformu öncülüğünde ve örgütlülüğünde yapılan bilgilendirme toplantıları ve protesto eylemleri sürdürülmektedir. Şimdi 19 Haziran tarihinde Terolar’da Avrupa ve TEROLAR Maraş Yaşam Platform’ları öncülüğünde bir konser düzenlenecektir. Konsere şimdiye kadar yirmiyi aşkın Kürt, Alevi, devrimci ve demokrat sanatçı gönüllü olarak katılacaklarını açıkladılar.

Avrupa, Türkiye ve Kürdistan’da tüm sanatçı dostlarımızın bu konsere katılmaları için girişimlerimiz ve çalışmalar sürmektedir. Ulaşamadığımız ve görüşmediğimiz duyarlı ve aydın sanatçı dostlarımıza çağrımız bu sese ses, bu direnişe destek ve bu çığlığa çığlık olmalarıdır.

14 Haziran 2016 Salı

AVRUPA MARAŞ YAŞAM PLATFORMU”

CHP’li gençlerden “güzel günler göreceğiz çocuklar” projesi

Muğla’da gerçekleştirilen Parti içi Akran Eğitimi’ne Cumhuriyet Halk Partisi Aydın İl Gençlik Kollarından 7 kişi katılım sağladı. 5 il ile gerçekleşen eğitim sonunda gençlere proje yapmaları konusunda gerekli bilgi ve belgeler eğitmenler tarafından verildi. Akran eğitimi sonunda Aydın ikiye bölündü ve ilk grupta yer alan Mazlume Çıldır, Tuba Özturlar, Ümran Direk “ Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar” adlı bir proje ortaya çıkardılar. Gençler büyük bir çaba ve azim ile gecelerini gündüze katarak projelerini gerçekleştirdiler. Proje Didim ilçesinin, Yalıköy Mahallesi’nde gerçekleşti. Projenin amacı; karne alacak ve tatile girecek çocuklara moral-motivasyon sağlamak, hem de Cumhuriyet Halk Partisi’nin oy oranının düşük olduğu bir yerde gerçekleştirmek ve seçim öncesi vatandaş ile birebir iletişim sağlamaktır. “Güzel Günler Göreceğiz” adlı projeye Didim İlçe Başkanı Gökmen Karataş başta olmak üzere, Didim Gençlik Kolları Başkanı Caner Kaynak ve Yönetimi, İncirliova Gençlik Kolları Başkanı Nuri Soylu ve yönetimi, Çine Gençlik Kolları üyesi Ali Uğur Alyazıcı katılım sağladı. Didim Belediyesi tarafından sağlanan ses sistemi ile birlikte çizgi film karakterlerinin kostümlerini giyen CHP’li gençler ve çocuklar halaylar çekip, oyunlar oynadılar. Aynı zamanda pamukşeker kuyruğunda bekleyen çocukların, gençler yüzlerini boyadı ve yeşeren kalemler, boya kitapları, boya kalemleri gibi küçük hediyelerini de verdiler. Topladıkları kitaplar ile okul kütüphanesine katkı sağlayan CHP’li gençler, etkinliğin sonunda çocuklar bayraklar ve balonlarla Didim Belediyesi’nin üstü açık otobüsü ile şehir turu attılar.

Tilki: “Türkiye’de çocuk çok ama çocukluk yok”

Başarı ile gerçekleşen proje sonunda CHP Aydın İl Gençlik Kolları Başkanı Av. Yılmaz Tilki: “ Parti içi akran eğitimimizi aldıktan sonra hemen harekete geçen ve böylesine güzel bir projeyi hayata geçiren Mazlume Çıldır, Tuba Özturlar ve Ümran Direk’i yürekten kutluyorum. Çocuklarımız, Yarın milletvekili, bürokrat, çeşitli kurumlarda yönetici olarak çok değerli görevlere gelecekler ve bu günleri anarak akıllarında güzel hatıraların oluşacağına inanıyorum. Projemizin en önemli özelliği çocuklar için yapılıyor olması ve sürdürülebilirliğinin olmasıdır. Türkiye’de çocuk çok ama çocukluk yok, bizler Aydın İl gençlik Kolları olarak, Aydın Büyükşehir Belediyemiz, Didim belediyemiz ve Didim İlçe Örgütümüze maddi-manevi katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Biz büyük bir aileyiz ve yoldaşlarımızın katkılarıyla birlikte çocuklarımızın her zaman yanlarında olacağız. ” dedi.

HDP, Alevilerin pikniğine saldırıyı Meclis’e taşıdı

Alevilerin pikniğine saldırı Meclis’e taşındı – birgun.net

HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş, saldırıya uğrayan Alevi Kültür Derneği’nin ve Pir Sultan Abdal Derneği’nin pikniğinde yaşananları İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya sordu.

Adana Pozantı’ya bağlı Belemedik Köyü’nde Pir Sultan Abdal Derneği Adana ve Tarsus Şubesi ile Adana Alevi Kültür Derneği’nin Pazar günü gerçekleştirdiği piknik öncesi Pozantı İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Pozantı Jandarma Komutanlığına bilgi verildiği belirtilen soru önergesinde, kolluk kuvvetlerine bildirim yapılmış olmasına rağmen saldırıları neden önleyemediğini sordu.

Alevi örgütleri üyelerinin yanı sıra, BES, Eğitim Sen, CHP ve Emek Partisi üyeleri de bulunduğu saldırıya uğrayan piknik ile ilgili Beştaş şu soruları sordu:

>Pozantı ilçesi, Belemedik Köyü’nde gerçekleşen olaydan haberdar mısınız?

>Ramazan ayında vatandaşların piknik yapmaları neden bir güvenlik sorunsalına dönüşmüştür?

>Piknik için gerekli izinler alındığı halde neden güvenlik birimleri gerekli önlemi almamıştır?

>33 PK 310 plakalı araç ile piknik katılımcılarını tehdit edenler hakkında şikayete rağmen emniyet güçleri neden önlem almamış ve saldırganları serbest bırakmıştır?

>Jandarmaya da şikayet gerçekleşmiş olup jandarma piknik katılımcılarına kaygılanacak bir durum olmadığı yönünde bilgi verdikten hemen sonra yeniden aynı şahıslar tarafından saldırı gerçekleşmesinin izahı nedir? Jandarma henüz piknik alanında olduğu sırada saldırganlar piknik katılımcılarını nasıl tehdit edebilmişlerdir? Saldırganlar bu cesareti nereden almıştır?

>Kolluk güçlerinin görevi vatandaşı korumak değil midir? Neden kolluk güçleri tarafından, şikayete rağmen ve Ramazan ayının hassasiyetleri gözetilmeksizin saldırganların piknik katılımcılarını tehdit etmelerine müsaade edilmiştir?

>İkinci saldırı sırasında jandarma orada olduğu halde saldırganların kaçmasına neden müsaade etmiştir? Jandarma saldırganlar hakkında neden işlem yapmamıştır

>Saldırganların kimliği tespit edilmiş midir? Jandarma Komutanlığında saldırganlar için “Kuşçu Cuma’nın torunları” ifadesi kullanılmış olup jandarma saldırganların kimliğini bildiği halde neden haklarında hiçbir işlem yapmamıştır? “Kuşçu Cuma’nın torunları” kimdir? Kolluk güçlerince korunmalarının sebebi nedir?

>Ramazan ayı boyunca inançları ve sair çeşitli nedenlerle oruç tutmayan vatandaşların oruç tutmadıkları gerekçesiyle sürekli baskılara maruz kaldıkları gerçeğinden hareketle oruç tutmayan vatandaşların linç girişimleri başta olmak üzere uğrayacakları mağduriyetler gözetilerek herhangi bir önlem alınmamasının gerekçesi nedir? Bu yönlü bir çalışma yapılması gündeminizde olacak mıdır?

BirGün

NE ÇIKAR -Hüseyin Kaçıran-

NE ÇIKAR

Bir devran sürmeden gençliğim geçti
Yoksulluk elinde ciğerim pişti
Tırmandı yolumuz inişe düştü
Çıkmasam ne çıkar çıksam ne çıkar

Dolandı yolumuz inişe düştü
Üzülsem ne çıkar gülsem ne çıkar
Ellisine merdiveni dayadım
Talihimi siyah renge boyadım
Ecel yaklaşıyor her gün bir adım
Gülmesem ne çıkar gülsem ne çıkar

Ecel yaklaşıyor her gün bir adım
Gülmesem ne çıkar gülsem ne çıkar
Felek muradımı elimden aldın
Kader beni guret eline saldı
Köyümde dikili bağım mı kaldı
Dömesem ne çıkar dösem ne çıkar

Hayat fırtınası esti kahr ile
Gecekondulara düştüm zor ile
Kaçıranım böyle ahuzar ile
Yaşasam ne çıkar ölsem ne çıkar

Eser: Hüseyin KAÇIRAN (Ağcaşar_Afşin_Maraş)
Kaynak: Mehmet Naci Doğan

************************************

KAÇIRAN (Aşık Hüseyin Kaçıran)

Esas adı Hüseyin Kaçıran olan ve 1923’de doğan Aşık Kaçıran, aslen Afşin’in Ağcaşar köyündendir. Geçim koşulları dolayısıyla ailesi bir süre Gürün’ün Yuva köyüne, daha sonra da Adan’nın Nacarlı köyüne yerleşir. Yoksul bir çocukluk geçiren Kaçıran, okuma-yazmayı askerlikte öğrendi. (1976)’da katıldığı Konya Aşıklar Bayramı’nda ödül kazanan Kaçıran’ın şiirleri Merhaba Dostlar 1966 ve Anadolu‘nun Çilesi (1971) adlı iki kitapta toplandı.

Son derece yalın ve akıcı şiirleri bulunan Kaçıran’ın birçok eseri döneminde popüler olmuş ve değişik sanatçılarca okunmuştu. Kaçıran, 1996’da hayata veda etti.

 

Ruhumda bir sıkıntı var

Ruhumda bir sıkıntı var
Gitsin diyom gitmiyor ki
Yoksulluk başıma bela
Gitsin diyom gitmiyor ki

Düşünüyom nasıl etmek
Bilmiyom nereye gitmek
Beş nüfusa bir tek ekmek
Yetsin diyom yetmiyor ki

Yoksulluk bağrımı dağlar
Elimi kolumu bağlar
Yavrum ekmek diye ağlar
Yatsın diyom yatmıyor ki

Uyutur dede hocası
Şeherin köyün ağası
İşçi köylünün bacası
Tütsün diyom tütmüyor ki

Kaçıran‘ım sönmez aşkım
Avara geziyom şaşkın
Bugün sazım bana küskün
Ötsün diyom ötmüyor ki

yoksulluk
Evde otururdum kendi halimde
Bir akşam kapıyı vurdu yoksulluk
Gelen kimdir diye açıp bakarken
Süzülüp içeri girdi yoksulluk

Misafir zannettik birde sevindik
Merhaba sultanım hoş geldin dedik
Rahat otur diye bir minder verdik
Köşede mekanı kurdu yoksulluk

O gece gitmedi beraber yattık
Alta hasır,üstümüze çul örttük
Gelmişten,geçmişten muhabbet ettik
Yedi sülalemi sordu yoksulluk

Bir kuru ekmeği doğradık suya
İştah ile yedik hem doya doya
Ölünceye kadar böyle kal diye
Elime fermanı verdi yoksulluk

Dedi ki,Kaçıran muradın alma
Senden ayrılamam kusura kalma
Dedim defol burdan bir daha gelme
Vurunca belimi kırdı yoksulluk

Gel Bana (Benim Bir Günahım Var)

Benim bir günahım var mı sevdiğim
Sen salladın pencereden el bana bana
Aşkınla eriyom durmuyor dilim
Sen dedin ki her akşam gel bana bana

Bu gençliğin çağı birgün geçecek
Sen dedin ki muradını al bana bana
Gönül kuşu kafesinden birgün uçacak
Sen dedin ki gir koynuma kal bana bana

Garip Kaçıran’ım vay benim halim
Sen dedin ki üzülme gül bana bana
Aşkınla yanıyom durmuyor dilim
Sen dedin ki al sazını çal bana bana

Sevdiğim (Gönül Sarayımı)
Gönül sarayımı bir ateş aldı
Dumanı başımdan tüttü sevdiğim
Aşkın dalgaları teknemi deldi
Sevda denizinde battı sevdiğim

Duydum ki gönlünü vermişsin yada
Daha zulüm var mı bundan ziyade
İşte gidiyorum bana elveda
Bütün ümitlerim yitti sevdiğim

Gayrı beni ara gözün yaşında
Gündüz hayalinde gece düşünde
Gelirsen okursun mezar taşımda
Kaçıran dünyadan gitti sevdiğim

Ben

Doldur meyhaneci bir daha doldur
Beş lira borç aldım paralıyım ben
Dolusunu getir boşunu kaldır
Bugün sabahçıyım buralıyım ben

Alem zevkten içer ben de kederden
Bu yoksulluk miras kaldı pederden
Dosttan ayrılmak da varmış kaderden
Ne kadar talihi karalıyım ben

İçip içip sarhoş olmak istiyom
Sızıp bir köşede kalmak istiyom
Ağlamayı değil gülmek istiyom
Şu düzen elinden yaralıyım ben

Aman meyhaneci doldur ver bana
Bugün içeceğim ben kana kana
İsmim Kaçıran’dır söyleyim sana
Bütün dertlilerin kralıyım ben

Ötme Bülbül

Ötme bülbül ötme gel yeter gayrı
Gönlüm ta derinden yaralandı oy
Hem sıladan hem de yarimden ayrı
Bağrım bölük bölük paralandı oy

Sen gülünden ben köyümden ayrıldım
Yokluk ateşine yandım kavruldum
Bir yel esti gurbet ele savruldum
Uzadı yollarım aralandı oy

Sana avcı düşman bana ağalar
Viran oldu bizim bahçeler bağlar
Senin yavrun benim sevdiğim ağlar
Neden bu bahtımız karalandı oy

Eşinden m’ayrıldın nedir feryadın
Güle mi kavuşmak yoksa muradın
Neden Garip Kaçıran’a uğradın
Derdim dağlar gibi sıralandı oy

********************

Bekir Karadeniz Kaçıran’ı şöyle aktarıyor;
”1929-1996
. Adana’nın Nacarlı köyünde doğdu.  Okuma yazmayı askerlikte öğrendi.
Gürün’ün Yuva köyünden Adana’ya göçen yoksul bir ailenin çocuğu olan Kaçıran, küçük yaşlarda aşıklık geleneğini öğrendi ve şiir yazmaya başladı. Şiirlerinde mahlas olarak adını kullanmaktadır.
Hüseyin Kaçıran şiirlerinde ağırlıkla yoksulluk ve toplumsal sorunları işledi.
Değişik dönemlerde birçok şenlik ve yarışmaya katılan Kaçıran’ın şiirleri çeşitli gazete, dergi ve araştırmalarda yer aldı, türküleri birçok sanatçı tarafından seslendirirdi.
Özellikle 1970’li yıllarda »Ruhumda Bir Sıkıntı Var« türküsüyle tanınan Kaçıran‘ın »Merhaba Dostlar« (1966) ve »Anadolu’nun Çilesi« (1971) adlı 2 şiir kitabı yayımlandı.
Hüseyin Kaçıran Osmaniye’de öldü ve orada toprağa verildi.”

*********************

Kaynakça

Serpil Savcıoğlu: Aşık Hüseyin Kaçıran’la Konuşma, Yeni Ortam, 15.1.1974
Süleyman Yağız: Yaşayan Halk Ozanları Antolojisi, İst. 1983
Sinan Gündoğar: Muhalif Müzik, İst. 2005

Ruşen Çakır:Erdoğan, tek adam rejimi için İslamiyet’i kullanıyor

Yeni hükümet ve MKYK tercihleri neye göre yapıldı? Erdoğan başkanlık hedefine ne kadar yakın? Gazeteci, yazar Ruşen Çakır Evrensel gazetesinden Serpil İlgün’e anlattı…
HDP’li milletvekillerini Meclis dışına itmeyi hedefleyen dokunulmazlıkların kaldırılmasının yankıları arasında bir miktar gölgelenen “Başbakan kim olur”, “Bakanların kaçta kaçı değişir” soruları geçtiğimiz hafta yanıtını buldu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP kongresinin hemen ardından beklendiği üzere Binali Yıldırım’a 65. Hükümeti kurma görevini verdi. Jet hızıyla kurulan yeni hükümet, kurulur kurulmaz Türkiye’nin çok partili siyaset tarihinde bir ilke imza atarak ilk toplantısını Başbakanın değil, Saray’da Erdoğan’ın başkanlığında yaptı.

Güven oylaması dün yapılan 65. Hükümeti, AKP’yi yakından izleyen deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’la konuştuk. Yeni hükümet ve MKYK tercihleri neye göre yapıldı? Bu tercihler AKP içindeki “huzursuzluğu” dindirebilecek mi? Yıldırım Hükümetinin Kürt sorununa yaklaşımı değişebilir mi? Temel hedeflerinin yeni Anayasa ve başkanlık sistemi olduğunu açıklayan Binali Yıldırım, fiili başkanlığa resmiyet kazandırabilecek mi? Politik İslam güç mü kazanıyor, yoksa inişe mi geçiyor?

Medyascope TV Yayın Yönetmeni, gazeteci, yazar Ruşen Çakır yanıtladı.

MKYK yarı yarıya değiştirildi, önceki 8 bakan yeni kabinede yok, yeri değiştirilenler de hesaba katıldığında 65. Hükümetin üçte bir oranında yenilendiği görülüyor. Erdoğan neye göre bu tercihleri yaptı? Biat, bağlılık, vefa, denge… Hangisi daha ağır basmış olabilir?
Hepsinin bir şekilde rol oynadığını düşünüyorum. Hangi kişiyi hangi kriterle aldı ya da getirdi meselesini bilmek çok mümkün değil. Ama şunu biliyoruz ki, bu tamamen Tayyip Erdoğan inisiyatifiyle oldu. Herhangi bir kişinin, kişilerin buna bir müdahalesi, dahli olmamıştır. En fazla o teamül yoklamalarında ya da Binali Yıldırım’la görüşmesinde akıl fikir sormuştur ama kendisi yapmıştır.

AKP’li kalemlerden Abdülkadir Selvi, yeni MKYK ve kabinede küskünlerin gözetildiğini, parti içinde birlik ve bütünlüğün muhafazası adına Davutoğlu’ya yakın iki isme, Mehmet Şimşek ve Lütfü Elvan’a kabinede yer verildiğini, böylece vazonun çatlamadığını yazdı. Katılır mısınız, vazonun çatlaması önlendi mi?
Bir kere Davutoğlu’na yakın kimse yok.

Davutoğlu Hükümetinde de mi yoktu?
Yoktu. Öyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Davutoğlu bir şeyler yapmak istemiştir, birilerini getirmek istemiştir ama Erdoğan, MYK, milletvekili listeleri ve kabine için zaten çok sınırlı bir imkan tanıdı ona. O anlamda Davutoğlu’nun kendisi geldi, kendisi gitti. Şu anda partinin içinde Tayyip Erdoğan’dan başka herhangi bir güç odağı yok. Tek başına bir güç atfeden bir insan da kalmadı. Yani böyle bir ekip olmadığı gibi, şahıs olarak da yok.

AKP içindeki odaklara geçmeden, Yalçın Akdoğan ve Mahir Ünal’ın kabine dışı kalmasını nasıl değerlendirdiniz?
Yalçın Akdoğan’ın en önemli özelliği zaten Tayyip Erdoğan’a yakın olmasıydı ama belli bir yerden sonra siyasal anlamda bir güç kazandı. Detaylarını bilmiyoruz ama bir şekilde Cumhurbaşkanı artık onun başbakan yardımcılığında kalmasını uygun görmedi. Kim bilir neden?

‘Dolmabahçe fotoğrafının faturası kesildi’ yorumlarının karşılığı var mı sizce?
Ama o fotoğraftaki herkese fatura kesilmedi. Mahir Ünal’la, Yalçın Akdoğan’a kesildi. Efkan Ala da vardı o fotoğrafta ama Ala, tam tersine hem MKYK’ya girdi, hem bakanlığını koruyor. Yani sırf fotoğrafta yer almak tek başına bir mesele değil. Belli ki özellikle Davutoğlu hükümetleri döneminde yapıp ettiklerine bakarak insanları değerlendirmiş. Orda çünkü şöyle bir şey var, Davutoğlu kendine özerk bir alan yaratmak istedi. O özerk alan yaratma çabasına kimileri destek olmuş, kimileri de uzak durmuş oldu. Mesela Efkan Ala yanında değildi ama Yalçın Akdoğan’ın kimi durumlarda yan yana fotoğraf verdiği oldu.

Hatta bu nedenle son dönemde ‘Davutoğlucu’ diye anılmaya başlanmıştı…
Yok, Tayyip Erdoğan varken Yalçın Akdoğan hiçbir zaman Davutoğlucu olmaz. Onun çok yakınında olan birisi ve böyle bir şey yapmaz. Davutoğlucu diye tanımlanabilecek birkaç kişi var ama onların da bir hükmü yok.

Akdoğan ve Ünal’ın olmamasını, bir önceki hükümet programında üç sayfa ayrılan ‘Çözüm Süreci’ne 65. Hükümetin programında hiç yer verilmemesi notuyla değerlendirdiğinizde ne dersiniz? Bu, savaşın durması, masaya yeniden dönülmesi beklentilerine nasıl bir yanıt veriyor?
Bunlar tabi ki önemli ama bir yerden sonra önemli değil. Tayyip Erdoğan nasıl başladıysa ve sonradan bitirdiyse, daha sonra başka bir formülle, başka isimlerle pekala yine yapabilir. O anlamda pragmatik birisi. Daha önce “analar ağlamasın” diye bir sloganı Türkiye’ye bayağı empoze etti. Şimdi de kaba tabirle “analarını ağlatacağız” sloganını hayata geçiriyor. Yarın öbür gün tekrar “analar ağlamasın” noktasına gelebilir. Burada iç ve dış konjonktürü, kendi gücünü hesaplayacaktır; çatışmanın geldiği boyutu hesaplayacaktır vs. Sorun şu; burada kolektif irade yok artık. Kolektif bir akıl olsa, gazeteciler olarak bu aklı oluşturan parçalara ayrı ayrı bakarak, buradan çıkabilecek şeyleri tasavvur edebilirdik. Yani Beşir Atalay’a bakıyorduk zamanında, Yalçın Akdoğan’a, Efkan Ala’ya bakıyorduk, MİT’e, Hakan Fidan’a bakıyorduk. Yani aktörler var gibiydi. Ama aslında yokmuş. Cumhurbaşkanı çözüm sürecinde aktörleri ortaya koydu, şimdi de o aktörlerin büyük kısmını oradan çekti.

ERDOĞAN’IN DİNDAR OLMASI BU DAVAYI İSLAMİ KILMIYOR
Davutoğlu’nun tasfiyesi, ‘AKP de artık dava siyaseti bitmiştir’ şeklinde değerlendirildi. Milli Görüş’ten bu yana bu hareketi yakından takip eden bir gazeteci olarak siz ne dersiniz, ‘dava Erdoğan’ın kendini kurtarma davasına’ mı dönüştü?
Kurtarma demeyelim, tamamen onun davası oldu. Yani Erdoğan’ın dindar vs. olması bu davayı İslami kılmıyor. Bu dava Erdoğan’ın davası oldu, Erdoğan’ın partisi oldu. Başbakan, Erdoğan’ın bir nevi müsteşarı oldu. Sonuç olarak, bu hareketin başladığındaki ilkeler, hedefler vs’ler yok. 2023, 2070’ler filan gibi şeyler söyleniyor ama bunlar ayakları çok havada şeyler. Tabii ki din bir yerlerde var ama olmasa da olabilir. Baktığınız zaman Erdoğan’ı, yani şu andaki davayı, en cansiperane, en sert savunanların mesela İslam’la filan çok alakaları yok, çoğu devşirme.

Davutoğlu, dava argümanının ideologlarından biri olarak kongredeki veda konuşmasında da dava vurgusu yaptı ve görevden alınmasını kast ederek, ‘Bu durum maşeri vicdanlarda rahatsızlık yaratacaktır’ dedi…
Davutoğlu mücadele etmemesini meşrulaştırmak için dava argümanına sığınıyor. Kendisine haksızlık edildiğini söylüyor. Tamam, peki ondan sonra? Sineye çekiyor. Hem rahatsız hem de mücadele etmiyor. “Neden” diye sorduğunuz zaman, “Edemiyorum” demiyor. “Etmiyorum çünkü davaya halel gelmesin!” Yani Davutoğlu’nun ta liseli yıllarından, Erdoğan’ın imam hatip lisesi yıllarından girmiş oldukları davayla, bugün gelinen noktadaki hedeflerin arasında hemen hemen hiçbir alaka yok.

AKP PRAGMATİK, POPÜLİST, DİNİ KULLANAN BİR HAREKET
AKP’nin kongresini yaptığı geçtiğimiz hafta sonu, Tunus’ta da Ennahda’nın kongresi vardı. Ennahda lideri Gannuşi, kongre öncesinde, Tunus’ta artık Siyasal İslam’a yer kalmadığını ve siyasal İslam’ı terk edip ‘Müslüman demokrat’ olmak istediklerini” söylemişti. Eş zamanlı olarak Mısır İhvan’ı da ‘siyasi faaliyetlerle İslami hareketleri’ ayırma niyetini açıkladı. Türkiye’de Erdoğan’ın başını çektiği siyaset ise tersine İslami referansları daha güçlü kullanıyor. Bunun başlı başına bir röportaj konusu olduğunun farkında olarak, önce Tunus ve Mısır’daki bu değişimi nasıl değerlendirdiğinizi soralım.
İslamcılık üzerinde ilk çalışmaya başladığım zamanlardan beri bilirim Gannuşi’yi. Gannuşi öteden beri dünya İslamcı hareketleri içinde çok farklı birisidir. Mesela herkesin demokrasiye burun kıvırdığı bir dönemde Gannuşi İslam’la demokrasinin bağdaşabileceğini söylemişti. İngiltere’de sürgündeyken filan İslami demokrasi gibi şeyler söylüyordu, Türkiye’de söylenmiyordu, dünyada söylenmiyordu. Müslüman Kardeşler filan da söylemiyordu. Şimdi onların geldiği nokta daha başka bir şey; onlar İslam’ın içerisinde siyaset yapmanın getirdiği sorunlardan bunalmış bir şekilde, kendilerini daha sekülerleştiren bir yöne doğru gidiyorlar.

Pragmatik mi davranılıyor peki?
Yok, daha felsefi, daha ontolojik bir şey yapıyorlar. Hem pratikte yaşadıkları deneylerden hareketle, hem de siyasi İslam denildiğinde akla El Kaide ve IŞİD geliyor, bu artık taşınabilir bir sıfat olmaktan çıktı. Hani Türkiye’de şu çok yapılıyor ya, “Gerçek İslam bu değil!” Onlar da “Gerçek İslamcılık bu değil, biziz gerçek İslamcı” demek yerine, “Demek ki bu İslamcılık kavramı o kadar sakat kullanılıyor ki, bundan kurtulmak en doğrusu” gibi bir noktaya geldiler. O anlamda bence çok değerli bir şey yapıyorlar. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de yaptığı İslamcılık falan değil. Tayyip Erdoğan kendi kurduğu tek adam rejimini inşa ederken İslamiyet’i de enstrümantalize ediyor. Ama bunu İslamcılık olarak görmek doğru değil. İnandırıcı da değil. Öyle bir perspektifi olsa bugün Türkiye’de pek çok şey, Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi, hükümet, külliyedeki çalışanlar, atılan adımlar falan, çok farklı olması gerekirdi. Bu tamamen pragmatik, popülist, muhafazakarlığı, dini kullanan bir hareket.

Ama eğitim başta olmak üzere dini referansların toplumsal hayatın pek çok alanında artması İslamcı yönelimlerin güçlü işaretleri sayılıyor. AKP içinde tuttuğu yer bakımından Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın ‘Yeni Anayasada laiklik olmasın’ sözü de bu yöndeki endişeleri arttırdı…
Bunlar doğru, bir İslamizasyonun devlet eliyle yapılmak istendiği doğru, ama bu tek başına bütünlüklü bir İslamcı proje anlamına gelmiyor. Bütünlüklü bir İslamcı proje toplumsal bir hareketin üzerinden yürür, mesela İran’da devrim sonrası inşa edilen rejim. Türkiye’de öyle bir şey yok. Şu anda yapılanların büyük bir çoğunluğu insanların sokaklara dökülmesiyle, -tamam başörtüsü yasaklarının kalkmasını istediler ve kalktı, ama en kolayı oydu- sıradan insanların talep etmesiyle filan olmuş şeyler değil. Bunları kendi siyasi ajandalarına göre yapıyorlar. Yani bunu böyle bilinçli, organize bir şeriata geçiş gibi kurgulamak bence doğru değil. Yapılanları önemsizleştirmek için söylemiyorum. Tayyip Erdoğan artık o anlamda, bildiğimiz konvansiyel anlamda İslamcı değil. Tayyip Erdoğan, Latin Amerika’da da, Asya’da da görülen, şu anda mesela Macaristan’da da görülen, “illiberal democracy” denilen, liberal olmayan demokrasinin çok ilginç bir örneğini hayata geçiriyor. Bir taraf Hıristiyanlığı kullanıyor, Latin Amerika’da bazıları sosyalizmi kullanıyor, bu da İslamiyet’i kullanıyor olabilir.

BAŞKANLIK ÖYLE KOLAY OLMAYACAK
Senaryolar muhtelif ama sonbaharda hem yeni Anayasa hem başkanlık sisteminin oylanacağı referandum sandığının önümüze konmasını bekliyor musunuz?
O kadar kolay olacağını sanmıyorum. Partili cumhurbaşkanlığı referandumu olabilir ama yeni Anayasa yapma olayı kolay olacak bir şey değil. Burada MHP kongresi de önemli; ama şöyle bir şey var, bir takım şeyleri yapabilir Tayyip Erdoğan, hızlı bir şekilde de yapabilir ama bunun bedelleri olacak. Mesela HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması… Bazılarını cezaevine de yollayabilir ama bunun bir bedeli olacak. Zaten Türkiye Kürt sorununda çok ağır bir bedel tekrardan ödemeye başladı. Diyelim ki bir baskın seçimde HDP’yi baraj altında bıraktı, bunun çok büyük bir bedeli olur. Yani bir takım şeyleri yapabilirsiniz ama onlar sizin o anınızı kurtarır. Tayyip Erdoğan Türkiye’de Kürt sorununu çözmüş bir siyasetçi olarak tarihe geçmek yerine, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü kalıcılaştırmış birisi olarak geçmeye doğru evriliyor.

‘Bu bedeli göze alabilir mi’ sorusunu savaşa yeniden dönmesinden bu yana sora geldik, lakin göze alıyor gibi bir görüntü yok mu?
Yok, alamaz. Kürtleri yenemez. Böyle bir şansı yok. Kimsenin yok.

Yenmek değilse de zayıflatmak, güçsüzleştirmek yolunda acıların, yıkımın büyütüldüğü aşikar…
Kürt meselesi ve Kürt hareketinin Kürtlerle iç içeliği öyle bir olgu ki, bu bir CHP’yi, MHP’yi hatta HDP’yi “halletmek” kadar kolay bir şey değil. Bu bambaşka bir şey… Bu, bir de iyice bölgesel ve küresel aktörlerin doğrudan dahil olduğu bir şey. Bunu öyle çözemezsin. Çözemeyeceğini kendisinin de biliyor olması lazım. En fazla alabildiğine güçsüzleştirerek tekrardan masaya çekmeye çalışıyor olabilir. Yoksa silahla, baskıyla, hapse atarak, şunu yaparak, bunu yaparak bu sorunu çözemeyeceğini bildiği için zaten çözüm süreçlerini filan hayata geçirmişti. Dolayısıyla dize getiremezler, teslim alamazlar. Onun için başka bir şey deniyor.

Ne kadar dener?
Bunu bilmiyorum, denedikçe herkes için fatura ağırlaşıyor. Tabii Kürtler için de ağır bir fatura ama tüm Türkiye için çok büyük bir fatura. Türkiye için kötü bir şey yapıyor ama kendisi için de çok riskli bir şey yapıyor. Bu silahla oynamak gibi bir şey. Hakim olduğunuzu sanırsınız ama elinizde patlayabilir.

‘Anayasayı değiştirene, dolayısıyla başkanlığı ele geçirene kadar bunu sürdürür’ deniyor…
Evet, şöyle bir şeye bizi inandırmaya çalışıyor bazı Tayyip Erdoğan destekçileri. “O bir başkan olsun, sonra tekrar çözüm sürecine geçer!” Sanmıyorum. Bir kere başkan olacağını sanmıyorum. Başkan olmayı çok istediğini biliyorum, olmak için koşullar çok elverişli gözüküyor ama öyle kolay olacağını sanmıyorum. Başkan olabilmesinin zemini Türkiye’de Kürt sorununun çözümünün imkansızlaşmasıyla ancak mümkün olur.

‘Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ diyerek, dokunulmazlıkların kaldırılmasını sağlayan CHP için bu desteğin faturası ne olur peki?
Buna tek cümlelik bir yanıt vereyim; İncil’de ya da Hz. İsa’nın hayatının anlatıldığı bir filmde vardı, Allah’a seslenerek şunu söylüyor: “Baba, onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar!”

SURİYE POLİTİKASINDA ADIM ADIM DEĞİŞİKLİKLER OLACAK
Binali Yıldırım’ın grup toplantısında “Dış politikada amacımız dostlarımızın sayısını artırmak düşmanlarımızın sayısını azaltmaktır” sözleri dikkat çekti. Sizce bu cümleler Suriye politikasında bir değişikliğe gidileceği anlamına mı geliyor?
Büyük ihtimalle adım adım bir şeyler değişecek. Çünkü Türkiye’nin Suriye politikası diye bir şey yok artık. Çoktan iflas etmiş. Büyük bir fiyasko. Davutoğlu gittikten sonra bu daha da kolay olabilir. Çünkü doğrudan ya da dolaylı “o yapmıştı” gibi bir hava da yaratabilirler ki çok da yanlış değil. Türkiye’nin Suriye fiyaskosunun birinci derecede sorumlusu Davutoğlu’dur. Tabi ki Erdoğan’ın desteği ile yaptı bunu ama Davutoğlu’nun “vizyonu” Türkiye’yi Suriye’de bu noktaya getirdi. Buradan çıkılacaktır.
Türkiye’nin gerek Türkiye’de, gerek Suriye’de Kürtlere bakışı, Suriye’de uluslararası koalisyonla iş yapmasını zorlaştırıyor. Buradan dönmesi kolay olacağa benzemiyor ama imkansız da değil. Belki kademeli bir şekilde olacaktır. Çünkü bunlar sürdürülebilir şeyler değil.

AKP’NİN HUZURSUZLARI TRENİ KAÇIRDILAR
Binali Yıldırım gerek kongrede, gerekse ilk grup konuşmasında başkanlık sistemi ve yeni anayasanın öncelikli görevleri olduğunu açıkça ilan etti. Partili cumhurbaşkanlığı seçeneğinin hayata daha kolay geçirileceği söyleniyor ama siz nasıl görüyorsunuz, Türkiye nasıl bir yöne giriyor?
Zaten fiili olarak başkanlık hayatta. Şimdi bunun yasal düzenlemesini yapmak isteyecek. Yeni anayasada başkanlık sistemini getirmek isteyecek, o olmuyorsa partili cumhurbaşkanlığını anayasa değişikliği ile geçirmek isteyecek. Gerekirse bunun için referanduma gidecek vs. Ve gerekirse -kendi oyun planına göre-, belki de ülkeyi erken seçime götürecek. Şu andaki sorun şu; Türkiye’de siyaseti sadece Erdoğan yapıyor. Ne muhalefet de, ne de iktidarın içinde herhangi bir kimse, çevre, zümre siyaset üretmiyor. Üretemiyor. Biz tamamen Erdoğan’ın hamlelerine bağlıyız. Erdoğan çok pragmatist birisi olduğu için hamlelerini de kestiremiyoruz. Bazılarının sandığı gibi tamamen dini motivasyonlarla gidiyor olsa, mesela İsrail’le tekrar iyileşmeye gitmezdi. Dolayısıyla bunları kestirmek çok mümkün değil. Ama Suriye’de yaşananlar, yaşanacaklar ve başka şeyler çok etkili olacak.
Binali Yıldırım’ın verdiği mesajların detayı, içeriği çok önemli değil. Binali Yıldırım şu mesajı verdi, “ben aslında Cumhurbaşkanı’nın buradaki işlerini yürüten kişiyim.” Davutoğlu bunu tam vermiyordu, Davutoğlu kendini başbakan olarak konumluyordu. O yüzden gitti. Binali Yıldırım bunu çok iyi bildiği için başından itibaren Cumhurbaşkanı’nın kendisine çizdiği sınırlar içinde hareket etti. Ve o sınırlar içinde siyaset yapmak yok, icraat var.

Anayasa yok, yasalar yok, teamüller yok, başkanlık fiilen yürütülüyor ama bu “sorun” olmuyor! Nasıl olabiliyor?
Bunun en önemli nedeni hem parlamento içi, hem parlamento dışı muhalefetin yetersiz olması. Türkiye’de her şeyi siyaseten AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın belirlemesi. Bunu bir tek 7 Haziran öncesinde Kürt hareketi, HDP bozmuştu. Dikkat edin o dönemde gündemi HDP belirledi. HDP’ye cevap yetiştirmeye çalışan bir AKP ve Erdoğan vardı. Ama 7 Haziran’dan sonra PKK’nın savaşa dahil olmasıyla –savaşı kimin başlattığı tartışmasını artık bir kenara bırakalım-, HDP de o savaşa mesafe koymamasıyla bu gücünü kaybetti ve iyice yalnız kaldı. CHP bir şey yapamıyor, MHP zaten kendi görüşleri hayata geçirilen bir parti, bunu da zaten söylüyorlar. Sonuç olarak, normalde anayasaya, teamüllere aykırı olan birçok şey için “o zaman gelin engelleyin” diyorlar. Bunun bir iki istisnası oldu. Mesela Can Dündarlar meselesinde Anayasa Mahkemesi’nin aslında son derece normal olan kararı, bir devrim gibi karşılandı. Çünkü Cumhurbaşkanı tutuklu yargılanmaları için talimat vermişti yargıya, yapmadı filan. En son Yargıtay’ın MHP kararı bile böyle okunur oldu. Böyle küçük küçük şeyler oldu ama onun dışında ama 7 Haziran sonrasından itibaren muhalefet partilerinin ve muhalefet güçlerinin belirleyebildiği bir gündem, değiştirebildiği bir şey yok. Tabii AKP içinde de bazı şeylerden rahatsız olanlar var.

Mesela hangi rahatsızlıklar?
Mesela başkanlık sistemi istemeyenler, parlamenter sistemin devamını isteyenler var. Bunlar da bir şey yapamıyor. Hüseyin Çelik’ler, şunlar bunlar hiçbir şey yapamadı.

AKP içindeki rahatsızların sayısının Davutoğlu tasfiyesinden sonra arttığı AKP’li kalemlerce de yazılıp çizildi. Yeni parti tartışmalarını tekrar gündem yapan da bu rahatsızlıklar oldu. Arınç, Çelik, Gül gibi isimlerin kongredeki tabloya da bakarak yeni bir parti kuracakları söylendi. Hatta buna MHP küskünlerinin de eklendiği “sağda 5. parti” senaryosu eklendi biliyorsunuz. Kongreye bu açıdan baktığınızda yeni parti olasılığının güç kazandığını düşünüyor musunuz?
Hayır, öyle bir şey yok. Öyle bir itiraz da yok, kurma şansları da yok. Kursalar bile bir şansları yok. Böyle bir niyetleri de yok anladığım kadarıyla. Rahatsız olanların sayısı artıyor ve rahatsızlıklar artıyor, bu bir gerçek. Kendi aralarında daha sık görüşüyorlar filan ama treni kaçırdılar. Zamanında belli bir güçleri olduğu zaman yapsalardı belki.

Ne zamandı o kaçırılan dönem?
Mesela Abdullah Gül, internet yasası sırasında; mesela Bülent Arınç Gezi sırasında gibi. Veya Sadullah Ergin çözüm sürecinin sonlandırılmasında. Herkesin ayrı ayrı öyküsü var. Şimdi mesela Davutoğlu ile ilgili sıralanan rahatsızlık noktaları var. Ama o rahatsızlık noktalarının hiçbirinde Davutoğlu çıkıp net bir tavır almadı. Ya da Abdullah Gül ya da Bülent Arınç. Mesela Arınç’ın istifa ettiğini, daha sonra Gül’ün araya girerek geri aldığını biliyoruz ama bunlar da tamamen kulis bilgisi. Sonuçta bunları zamanında, belli bir güce sahip olduklarında yapmadılar. Şimdi güçleri azalmış, ne milletvekilliler, ne parti yönetimindeler, büyük kısmı böyle. Ne yapabilirler? Bir de Tayyip Erdoğan’ın tabanı harekete geçirebilme gücü var. Sadece tabanı harekete geçirme de değil, mesela Bülent Arınç troller, troliçelerden vs.şikayet ediyordu. Mesela Pelikan diye bir şey çıkıyor, kim bunlar? Bu gücü, cüreti nereden alıyorlar? Bir bakıyorsun hükümet yanlısı bir takım insanlar da anında harcanıyorlar bu yayınlar üzerinden. Ve buna cevap verebilecek bir güçleri, imkanları yok. Neyle yapacaklar? Çok büyük iktidar gücü var karşılarında. Diyelim ki parti kurmaya kalktılar. Anında haberdar olurlar, girmeye niyeti olanları anında markaja alabilirler, şu olabilir, bu olabilir. Çok büyük bir güçten bahsediyoruz.

Son yaşananların AKP tabanında da rahatsızlığa, en azından kafa karışıklığına neden olduğunu bizzat AKP’lilerden okuyoruz. Bunun bir karşılığı olmaz mı?
Kafa karışık olabilir, rahatsızlık olabilir ama sonuç olarak karşısında Tayyip Erdoğan gibi bir güç görmüyor. Büyük ihtimalle de şöyle düşünüyor, “keşke Reis böyle yapmasaydı, keşke Hoca kalsaydı. Ama ne yapalım, böyle olmuş!” Çünkü “Hoca kalsın” diye ısrar etmenin ne imkanı var, ne de onu doğurabileceği sorunları göze alabilecek durumdalar. Yani hazır bir iktidar varken, bu iktidarı kaybetme korkusuyla “kol kırılır, yen içinde kalır” şeklinde davranıyor. Gezi’den itibaren başlayan, yolsuzluk meselesiyle devam eden bir yığın şey var burada. Kimisi yolsuzluk iddialarından rahatsız, kimisi Gezi’de yapılanlardan rahatsız, kimisi Kürt sorununda yapılanlardan rahatsız, farklı farklı rahatsızlık noktaları var ama rahatsızlıkların kopmaya falan yol açma ihtimali yok. Böyle bir şey olmayacak.

(Fotoğraflar: Özcan YAMAN)

Rıza Kılıç anısına sanatçılar Banaz’daydı

2010’da kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden Rıza Kılıç için sanatçılar ve dostları Banaz’daydı.

 

Rıza Kılıç Bağlama Atölyesi çalışmaları için aralarında Barış Güney’in de olduğu onlarca sanatçı Banaz’da Rıza Kılıç’ın hatırasını yaşatmak için çalışmalara başladı.

Türkiye’nin pek çok ilinden, Sivas, Ankara, İstanbul, Erzincan, Tokat, Ağrı, Çorum, Giresun ve Almanya’dan, uzak yakın demeden çalışmalara katılım gösterildi.

Rıza Kılıç 2010’da kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmişti. Sanatçının ‘Şaha Doğru’ adlı albümü ölümünden bir yıl sonra Kalan Müzik’ten yayımlandı.
Arif Sağ Müzik Okulu hocalarından, enstrümantal ağırlıklı çalışmalarıyla tanınan müzisyen Rıza Kılıç, geçen yılbaşında gece yarısı geçirdiği kalp kriziyle hayatını kaybetmişti. 30 yaşında vefat eden sanatçının ardından bir araya gelen arkadaşları ve ailesi Kılıç’ın albüm hayalini gerçekleştirdi.
‘Türk halk müziği alanında gelecek vaat eden’ isimler arasında gösterilen Kılıç, çocukluğundan bu yana saz çalıyordu. İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Arif Sağ ve Erdal Erzincan gibi ustalarla çalışmış, Hüseyin Beydilli, Zeynep Karababa ve daha birçok sanatçının albümlerinde düzenleme ve yönetmenlik yapmıştı.