Ana Sayfa Blog Sayfa 6296

Maraş’tan, Kahramanmaraş’a uzanan gerçeğin tarihçesi

Maraş’ın 10 bin yıllık tarihe uzanan bir geçmişi var.

Maraş, Hitit’lerin son döneminde ‘’GURGUM’’  şehir devletinin başkenti olmuştur. Daha sonra uzunca bir süre, ASUR ve MED’lerin şehri olan Maraş, bu dönemde bölgenin merkezi bir kaç şehrinden biridir.

Maraş, ortaçağda sahip olduğu stratejik öneminden dolayı, büyük siyasal güçlerin hedefi durumunda olmuştur. Hitit ve Asurlulardan sonra PERS Kralı 1. Darius, Maraş’ı elinde tutan MED imparatorluğunu yıkarak almıştır.

Daha sonra Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular döneminde de, hep önemli bir merkezi şehirdi Maraş. Dulkadiroğlu beyliği döneminde, ELBİSTAN kısa bir süre beyliğin başkenti olmuş ise de, Beylik merkezi daha sonra, Maraş merkeze taşınmıştır.

Osmanlılar, 1522 yılında Dulkadiroğlu beyliğini, topraklarına katmasıyla,’’Maraşın merkezli, Dulkadir Eyaleti’’ oluşturulmuş, Eyaleti Zülkadiriyye, ya da Eyaleti Maraş olarak devam etmiştir.

Maraş Eyaleti; Osmanlının son döneminde, Malatya’nın Darende, Akçadağ, Doğanşehir, Adıyaman’ın Besni, Gölbaşı gibi ilçelerini, Antep’in İslahiye, Yavuzeli, Araban ilçeleri, Kayserinin Sarız, Pınarbaşı ilçeleri, Sivas’ın Gürün ve Adana’nın bazı ilçelerini içine alan bir yerleşim birimi ve merkeziydi.

Bu bölge ve ilçelerin halk kültürüne baktığımızda, Kızılbaş Aleviliğin ciddi bir bölgesel havzası olarak, LUVİ –HİTİ’lerle başlayan, 650-700 yıl Hititlerde kalmış bir geçmişe sahiptir.

Selçuklu baskısına karşı, Babailerin isyanı 1220 yıllarında ,Elbistan dolayında yaşayan DEDE GARKIN’ın bir halifesi (Dervişi) olan Baba İlyas, Amasya tarafında görevlendirilmiştir.

Babai isyanının düşünsel fikri, Dede Garkın Vefai idi. Yani Ebu’l Vefai Kurdiye bağlı bir düşünür olan, Kürt Ebul Vefa’dır.

1086 yılında Selçukluların eline geçen Maraş, 1240 yılındaki Babai hareketine kadar, ne tam olarak bir Türk şehri, nede bir İslam şehri olmamıştır.

MARAŞ ismi; Evliya Çelebinin Maraş adı ile ilgili yazdıklarına bakarsak, 100 yıl MED imparatorluğunun yönetiminde kalan, Maraş, Kral DEHAK’ın şehri idi. Söylenceye göre, DEHAK’ın iki omuz başını Şeytan öpünce, iki omuzunda 2 ejderha peyda oldu. Hergün Şehir halkından bir kaçını katledip, beyni bu iki yılana verilirdi. ’MAR-i  İŞ’’ ten galat Maraş derler. Nihayet Demirci KAWA başkaldırır ve DEHAK’ı öldürür’’ demektedir.

MAR-İ REŞ’den Maraş’a dönüşen, bu şehrin ismi Kürtçeden gelmesine rağmen, bu gün Kürtlere ve özellikle Kızılbaş Kürtlere yasaklanan bir şehir konumundadır.

Osmanlı dönemi; 1515 yılında Maraş ve çevresi, Osmanlılar tarafından ele geçirilir. 1522 yılında Osmanlı topraklarına katılır.

Yavuz Sultan Selim, Doğubayazıt’tan Kürt bir Sünni aile olan BEYAZIT’lar ailesini getirip yerleştirerek, burada yaşayan Kürt Kızılbaş Alevilere kaşı, Maraş’ın inançsal demografisine müdahale eder. Bu dönemden itibaren, bölge yıllarca isyanların merkezi olur.

Dönemin tarihçileri Maraş’ı, ‘’Kızılbaşların Şekavet Yurdu’’ olarak tanımlamışlardır.

Bölgenin ‘’Şah İsmail’i’’ destekleyen Kızılbaş aşiretlerine karşı Osmanlı, katliamlarla düşmanca bir politika izlemiştir. Bu baskılara karşı bölgede yüzyıllara yayılan bir katliam, isyan süreci yaşanmıştır.

Bu isyanlardan bazıları;

1240 Babailer isyanı

1519 Celali isyanlarının bir kısmı, Şeyh Celal ayaklanması. Tokat’tan başlayıp Maraş’a kadar yayıldı.

1525-26 Sülünoğlu koca Zünnünoğlu isyanı. Kanuni sultan Süleyman dönemi.

1526- Kalender Çelebi isyanı. Osmanlının Dulkadiroğlu beyliğini ele geçirmesinden bir gün sonra,1526 da Ankara’dan başlayan Kalender Çelebi, Maraş –Elbistan bölgesine kadar yayılmıştır.

1577-78 Şah İsmail kod adlı, Maraşlı isyancının isyanı.

1800 li yıllardan sonra zorla iskân dönemi başlamıştır.

Kürtler; Osmanlının son dönemlerinde, Maraş ve çevresinde güçlü bir varlık göstermektedirler. 1860 yılında, Maraş ve çevresinin kaderini değiştiren ‘’FIKRA-İ İSLAHİYE’’ özel ordunun kurucusu Cevdet paşa, bölge Aşiretlerini ıslah etmek üzere, mecburi iskâna tabi tutmuştur.

Çok sancılı uygulamalarla devam eden mecburi iskandan sonra, Abdül Hamit’ten İttihat Terakki’ye devredilen, Şark Islahat planı,  Kemalist Cumhuriyetin, Kılıç Ali Paşa’sının bölgedeki Pantürkist politikası ve paramiliter cinayetleri ile bölgedeki karanlık uygulamaları.

Maraş’ın Fransız işgalinden kurtarılmasında Kürt kızılbaş aşiretlerin belirleyici bir rolü ortadayken, Sütçü imam direnişi diye bir hikâye kurgulanarak, Kahramanlık madalyası ile ödüllendirilen Maraş’ın bu beratının ne anlama geldiği, Maraş katliamı ile daha da netleşmiştir.

Bu madalya 5 Nisan 1925 de kırmızı şeritli istiklal Madalyası olarak verilmiştir. 21 Ocak -11 şubat tarihleri arasındaki Fransız işgaline karşı bölge halkının öz gücü ile işgalci güçleri  bölgeden çıkarmasından dolayı verildiği söylense de, 12 Şubat da şehir merkezinde yapılan kutlamalar sırasında ,Kürt Aleviler ,o gün saldırıya uğrama korkusundan ,şehre gitmez yada şehirdekiler evlerinden zorunlu olmadıkça caddeye çıkmazlar.

Yani bu madalya, Yavuz politikasına, Abdül Hamit politikasına, İttihat Terakki ve Kılıç Ali Paşa politikasına, Ermenilerin, Süryanilerin, Kürt ve Kızılbaş Alevilerin bölgeden sökülüp atılmasının kutlanmasına verilmiştir.

Koçgiri, Dersim katliamları ile gelinen yakın dönem 1978 Maraş katliamı ile, Maraş neredeyse Ermenilerden sonra Kürtlerden de önemli oranda temizlenmiş oluyordu. Son bir hamle ile bölgede yapılan Cihatçı Selefist İŞİD zihniyetlilerin yerleştirileceği kamplar ile Köy ve kırsal alanda kalan Kürt Kızılbaş Aleviler de kaçırtılarak Maraş’ın Kahramanlık süreci tamamlanmak istenmektedir.

AİHM, 1 Mayıs’taki Polis Şiddetini Mahkum Etti

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 1 Mayıs 2008’de Taksim maydanındaki polis şiddetiyle ilgili başvuruyu bugün karara bağladı. Türkiye suçlu bulundu ve 20 başvurucuya tazminat ödemeye mahkum oldu.
Türkiye ayrıca bugün Yehova Şahitlerinden iki başvurucubub şikayetiyle, din, inanç ve vicdan özgürlüğünü ihlalden de tazminata mahkum oldu.
Bugünkü üçüncü mahkumiyet de Diyarbakır’da gözaltında avukat bulundurulmasına izin verilmeyen Abdulgafur Batmaz’ın başvurusu sonucu gerçekleşti. Türkiye bu davada da adil yargılanma hakkından mahkum oldu.
1 Mayıs’ta polis şiddeti
Polis şiddetiyle ilgili başvurucular arasında dönemin Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Gençay Gürsoy ile Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) o dönemki başkanı Süleyman Çelebi de var.
Kararda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinde düzenlenen toplantı ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiği ifade edildi.
Ayrıca, başvuruculardan Yaşar Yaradılmış ve Rahmi Yılmaz’ın maruz kaldığı polis şiddetinin etkin şekilde soruşturulmamasıyla da AİHS’nin işkence ve kötü muamele yasağının düzenlendiği 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmedildi.
Mahkeme Yaradılmış ve Yılmaz’a 10’ar bin Euro, aralarında Türk Tabipler Birliği ve İstanbul Tabip odasının ve o dönemki başkanlarının da olduğu diğer 18 başvurucuya da 7 bin 500’er Euro tazminat ödenecek.
AİHM, kararında, “polisin aşırı şiddet kullanarak göstericilerin barışçıl toplanma haklarına engel olduğunu” belirtti.

Dini özgürlüklerin ihlali
AİHM bugün Türkiye’yi ikinci bir davadan da mahkum etti.
Mersin’deki Yehova Şahitleri’nden Hüseyin Sami Gül ve Levent Sarkut’un başvurusunu değerlendiren mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün düzenlendiği 9. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi.
Gül ve Sarkut, Mersin ve İzmir’de dini ayinleri için kendilerine mekan verilmediği için iç hukuk yollarının tükenmesinin ardından AİHM’ne başvurmuştu.
İki başvurucuya toplam 6 bin Euro madid ve manevi tazminat ödenecek.

Gözaltında işkence ve kötü muamele
Başvurusunu yaptığı dönemde Diyarbakır Cezaevinde bulunan Abdulgafur Batmaz, 12 Eylül 1994’te Hizbullah örgütü üyeliği şüphesiyle gözaltına alındı.

12 gün sonra polise verdiği ifadede yanında avukat bulundurmasına izin verilmedi. 4 Ekim 1994’te çıkarıldığı Diyarbakır Güvenlik Mahkemesinde hakkındaki suçlamaları ve polisin aldığı ifadesini reddetti, ifadesinin baskı altında alındığını söyledi.

Batmaz gözaltında işkence gördüğü gerekçesiyle şikayetçi oldu ancak şikayeti sonuçlanmadı, AİHM’e başvurdu. AİHM, Türkiye’yi, AİHS’nin 6. maddesindeki adil yargılanma hakkının ihlalinden mahkum etti.
Batmaz’a 2 bin 500 Euro manevi tazminat ödenecek. (AS)

‘Güzelliğini direnişten alan’ işçiler

‘Güzelliğini direnişten alan’ Avon işçileri eylemde: Rujunu sil sesini yükselt diyerek sokaktaydı.. 

Kozmetik şirketi Avon’un Gebze’deki deposunda işten atıldıktan sonra direnişe geçen kadın işçiler, sendikal faaliyet yürüttükleri gerekçesiyle kovulduklarını yalanlayan şirkete yanıt verdi: “Tebrikler AVON-Türkiye, bizi güçlendirdin.”
Avon Türkiye’nin Gebze’deki deposunda çalışan sekiz kadın işçi, sendikal faaliyet yürüttükleri gerekçe gösterilerek işten çıkarılmalarının ardından dün depo önünde talepleri kabul edilene kadar direnişe geçme kararı almıştı. İşçiler, sosyal medya üzerinden ‘#1AmaçİçinGüzellik’, ‘#AvonDirenişte’, ‘#RujunuSilSesiniYükselt’ etiketleriyle de kampanya yapmaya başlamıştı.

İşçilerin taleplerinin anlatıldığı videoda, şirketin kadınlara yönelik politikaları da ti’ye alınıyordu.

Avon depoda 10 yıldır çalışan, bundan önce iki kez performans ödülü alan Eylem Görgü, sendikaya üye olmasının ardından işten atıldığını belirterek, “Sendikaya üye olmak yasal hakkımız olmasına rağmen faaliyetlerimiz gerekçe gösterilerek işimize son verdiler. Kadınların kardeşliğinden bahseden AVON, bu işçilerin dayanışmasının ve örgütlenmesinin maliyetine asla katlanmak istemiyor. Çünkü kadınların güçlenmesi, haklarını talep etmesi, sendikalaşması ve güvenceli işler talep etmesi demek. Avon güçlü kadınlar istemiyor” demişti.

Sendikadan Avon’un savunmasına: Karnımız tok

avon iscileri3Avon yönetimiyse, yazılı bir açıklamayla işçilerin sendika üyesi olmaları nedeniyle işten atıldığını ‘yalanlayarak’ işçilerin ‘birbirinden farklı ve münferit sebeplerle’ işten çıkarıldığını savunup işçilere uzun yıllar sürdüğü bilinen iş mahkemesinde dava açma yolunu göstermişti.

Kadın işçilerin bugünkü bekleyişi, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun ziyaretiyle devam etti.

Sekiz işçinin üye oldukları gerekçesiyle işten atıldıkları Depo, Antrepo, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı İşçileri Sendikası’ndan (DGD-SEN) Avon’un açıklamasına yanıt geldi.

Sendika, şirketin açıklamasını ”zarif’ görünümlü, bir o kadar da yukarıdan ve ‘çok bilmiş“ olarak nitelendirerek, üç maddede Avon’un iddialarına itirazlarını sıraladı.

DGD-SEN, Avon’un işten çıkardığı işçiler arasında ‘en iyi çalışan’ ödülü alan işçiler olduğunu hatırlatarak, “İşten çıkarmanın arkasında performans, işyeri kuralları gibi çeşitli nedenler sayılmış. Sendikalaşarak anayasal haklarını kullanan işçileri bu nedenle işten attığını söyleyen bir sermaye kuruluşuna henüz rastlanmış değildir zaten” dedi.

Avon’un işçilerin hukuki yollara başvurabileceği hatırlatmasına da “Bu konuda hukuki tavsiye alacağımız en son merci AVON’dur” yanıtını veren sendika şöyle devam etti: “Üstelik bu hatırlatmanın arkasında çok açık bir ‘Uğraşın durun’ mantığı vardır. Zira işçileri aylarca mahkeme kapılarında masraflar, duruşmalar, tanıklıklar ile uğraştırmak işverenlerin tipik yıldırma stratejisidir.”

avon iscileri1Şirketin işçi sağlığı ve güvenliği yönünde iyileştirmeler yapıldığı savunmasına da itiraz eden sendika, Avon’un ayakta çalışanların mesai saatlerinde ve çalışma koşullarında yapıldığı söylenen iyileştirmelerin ne olduğunu açıklamasını istedi.

Sendika, Avon’un açıklamasının ‘imaj kurtarma’ kaygısıyla yapıldığını ve buna ‘karınlarının tok olduğu’nu belirtip, “Tebrikler AVON-Türkiye. Bizi güçlendirdin” dedi.

Tecavüz, taciz, şiddet tehlikesi ensemizde

Deniz Madanoğlu’nun yazdığı, Serkan Üstüner’in yönettiği; Melike Güner, Faruk Barman ve Sinem Reyhan Kıroğlu’nun oynadığı ‘Medet’ bu akşam İzmir Bornova Açıkhava’da saat 21.00’de 27 Mayıs’ta ise Maya Sahne’de seyirci karşısına çıkacak. Görmezden gelinerek erkeklerin elinde sürekli savrulup duran kadınları, oyunu ve gündemi konuşmak üzere Deniz Madanoğlu, Melike Güner ve Faruk Barman ile bir araya geldik.

»Deprem, kürtaj, tecavüz ve toplumsal ahlakın içinde sıkışıp kalan Çiçek’in hayatına tanıklık ediyoruz. Oyunun sürecini anlatır mısınız?

Deniz Madanoğlu: Serkan Üstüner ve Faruk Barman, ilk oyunum ‘Poz’u izledikten sonra, Yanetki içinde kara komedi türünde bir oyun yazmamı istediler. Ben o dönemde ülke gündeminden dolayı bunalımdaydım. Oyunu yazdım ama komedi olmadı. Aradım ‘Kara bir şey geliyor’ dedim. İlk başta siyasi tartışmalarla dolu çok öfkeli bir versiyon çıkmıştı. Onu atıp baştan yazdım.

»Oyunda Çiçek üzerinden kadının toplumsal bir projeksiyonunu izledik. Her biri kendi başına bir konu olabilecekken siz bir araya getirmişsiniz?

D.M.: Bunlar hepimizin başına gelebilecek şeyler. Tecavüz, taciz, şiddet tehlikesi sürekli olarak ensemizde. Asıl mevzu bunun sıradanlaşması…

»Gündemde ne olursa olun hep kadına dair bir mesele var. Kadınlar günü kutlama mesajlarında bile erkeklere sesleniliyor, kadına sahip çıkmaları tembihleniyor.

Faruk Barman: Oyunu çalışırken dikkatimi çeken kadına sahip çıkma bilincinin ne kadar baskın bir şekilde bize yüklendiği oldu. “Yanımdaki kadını korumalıyım” doğamıza işlemiş gibi. Eminim bir kız arkadaşıma bensiz dışarı çıkma demişimdir. Ne kadar zarar verici bir şey yaptığımı bir kez daha anladım.

»Erkek hegemonyasının hakim olduğu bir sektördesiniz. Kadın olmanın dezavantajlarını yaşıyor musunuz?

D.M.: Tabi ki. Dizi sektörü öyle. O yüzden tiyatro oyunu yazıyorum. Bu dertleri daha cesur ele alabiliyoruz. Gerçi edebiyat dünyası da sıkıntılı. Daha ifade ederken başlıyor. Mesela bir yazar erkekse sadece yazar deniliyor. Ama kadınsa ‘Kadın yazar’ deniliyor. Kadın ressam, kadın sanatçı… Gıcık bir durum.

»Yaşadığımız dünyada artık gerçek acılar normalleşiyor. Etkilenme derecemiz düşüyor. Bu gidişatla 10 yıl sonra ne olur?

Melike Güner: Parlak dönemler de karanlık dönemler de sonsuza kadar sürmez. Biz eskiden beraber huzurlu bir şekilde yaşıyorduk. Şimdi herkes birbirine öteki, ters ve gergin. Ama eski günlerimize döneceğiz.

D.M.: İncelik kayboldu. Artık kavga etmek reyting yapıyor. Gezi bize umut verdi. Devamı gelmese de orada bir şey yeşerdi. Eğer umudumu yitirirsem hayalete dönüşürüz. Gelecek karanlık olur ve bir şey üretemeyiz.

»Bu konuyu özellikle tiyatro metni olarak yazmanızın özel bir sebebi var mı? Dizi yapsaydınız daha çok kişiye ulaşabilirdiniz…

D.M.: RTÜK bir kere yayımlatmazdı, böyle bir işe para yatıracak bir yapımcının da olduğunu sanmıyorum. Tam bir bıçak sırtı, kız türbanlı… TV’de olsaydı bir sürü şeyden ödün vermemiz gerekirdi.

M.G.: Bir de bazı şeylerin dizi olmaması gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten bu işe çok emek verildi. Deniz yazarken, biz oynarken. Seyirci de emek versin ve gelip izlesin. Bu metnin hakkı bu.

SERPİL ÇAKAR/BirGün

‘Esad’ın askeri Aleviler’ katliamları hak ediyor mu?

Sendika.org’daki köşesinde Cenk Ağcabay ‘Esad’ın askeri Aleviler’ katliamları hak ediyor mu?  diyor.
Emperyalist Batı’nın sözcüsü basın Suriye söz konusu olduğunda işte böyle bir rol yükleniyor. Suriye ve Irak’ta olan biteni bir mezhep çatışması olarak sunarak; kendi efendilerinin ekonomik ve jeopolitik öncelikleri ve hedefleri doğrultusunda yürüttükleri savaşları ve körükledikleri etnik ve dinsel çatışmaları bu şekilde beyaz yıkamaya çalışıyor

Mezhepçi nefretle motive olan cihatçı katiller Suriye’de yeni bir Alevi katliamı gerçekleştirdi. Tartus ve Ceble’deki saldırılarda ölü sayısının 148’e yükseldiği ve yüzlerce yaralının olduğu bildirildi. Katliamı kendi militanlarının düzenlediğini açıklayan IŞİD, “Tartus ve Ceble’de toplanan Alevileri hedef aldığını” ifade ederek saldırının sorumluluğunu üstlendi.

IŞİD’in Suriye’deki bu yeni katliamı, 17 Mayıs’ta Bağdat’ta gerçekleştirdiği Şii’lere yönelik benzer saldırıların hemen ardından geldi. Suriye ve Irak’ta ciddi gerileme yaşayan; Rakka ve Musul operasyonlarının ayak seslerini duymaya başlayan IŞİD’in bu tip saldırılara yönelmesi şaşırtıcı değil, bu saldırıların Batılı emperyalist merkezlerin yayın organlarına yansıyış biçimi ise, Suriye’de beş yıldır nasıl bir oyunun sahnelendiğinin görülmesine olanak sağlıyor.

Katliamın ardından AKP yanlısı yayın organlarının attığı sevinç çığlıkları ve haberi yansıtış biçimlerinin iğrençliği haklı tepkilere neden oldu. Emperyalist Batı merkezlerinin yayın organları daha usturuplu bir biçimde de olsa katliam karşısında benzer bir tutum sergilediler. Burada, bunun kimi örneklerini sergilemeye çalışacağız.

Financial Times gazetesinin konuya ilişkin haberine göre, “Saldırılar Esad’ın kıyıdaki kalesinde” gerçekleşmişti, “Rusya’nın Suriye’de kurmuş olduğu Himemim Hava Üssü Ceble yakınındaydı ve Rusya’nın Akdeniz’deki deniz üssü Tartus’daydı” ve saldırılar, Suriye yönetiminin Rusya’nın varlıklarını koruma konusundaki yeteneği hakkında endişeler uyandırmıştı. (Isis claims responsibility for Syria coastal bombs, May 23.)

Sözkonusu saldırıların Rusya’nın bölgedeki askeri varlığını oluşturan üslerle bir alakası yok. Saldırılar, otobüs durakları, hastaneler gibi doğrudan sivillerin bulunduğu noktaları hedefledi. Böylesi bir katliamın yaşandığı gün bu haberi yapanlar, Rusya’nın askeri üslerinin güvenliği hakkında yükselen endişeleri bu hızla acaba nasıl ve kimlerden öğrendiler? Rusya yetkililerinin katliama ilişkin açıklamaları ve Putin’in Esad’a başsağlığı dilediği mesaj yayınlandı. Hiçbirinde bu konuya herhangi bir değini bile yoktu…

Haberin arasına serpiştirilmiş kimi “bilgiler” durumu daha da açık hale getiriyor… Habere göre, beş yıldır dokunulmayan, görece güvenliğin korunduğu, ağır biçimde takviye edilen, Alevilerin can damarı olan bölge bu saldırılarla sarsılmış. Genel olarak Akdeniz sahili, özel olarak da Tartus çatışma döneminde daha da bakımlı hale gelmiş. (Yani demek isteniyor ki, her yer yıkılırken Esad’ın Alevi bölgesi daha zengin ve güvenli hale gelmişti.)

Haber ilerledikçe vermek istediği ana mesaj giderek berraklaşmaktadır…

Ve haberde, Suriye’de son beş yılda olan biten şu şekilde sunuluyor:

“Suriye’deki çatışma Esad ailesinin 40 yıllık iktidarına karşı başladı ancak çok taraflı bir iç savaşa dönüştü. Mezhepsel gerginlikler uzun zamandır iç savaşa zemin oluşturan parçaydı, çünkü çoğunluğu Sünni olan bir ülkede, iktidar çemberinde yer alanların çoğu Alevi’ydi.”

Deniliyor ki: Küçücük nüfuslarıyla kocaman bir Sünni topluluğunu ezen, sömüren Aleviler, hem de 400.000’i aşkın kişinin öldüğü, kentlerin yerle bir olduğu bir savaşta daha da zenginleşip güven içinde yaşadılar… Sizce de bu bombaları hak etmiyorlar mı? Buradan IŞİD doğmaz da ne doğar? Azledilen Başbakan Ahmed Davutoğlu IŞİD için “öfkeli Sünni çocuklar” dediğinde ona haklı olarak çok kızılmıştı, ancak bu tezin patenti ona ait değildi. Bu tez, esas olarak ABD yönetimi için çalışan silah ve petrol tekeli şirketlerin finanse ettiği Think tank kuruluşları tarafından üretilmiş ve piyasaya sürülmüştü.

New York Times’ın haberi de doğal olarak bu “resmi ideoloji” uyarınca benzer öğeleri vurguluyor. New York Times’ın haberinde, Esad’ın kendini terörizme ve kaosa karşı bir kale olarak sunduğu belirtilirken, Suriye yönetiminin Alevilerinin toplanmış olduğu kalelerinin güvenlikli yerler olmadığının bu saldırılarla görüldüğü vurgulanıyor.

New York Times’ın haberindeki bir başka ilginç nokta ise, IŞİD’in katliama ilişkin açıklamasında “saldırının toplanmış Alevileri hedeflediğinin” söylendiğinin ifade edilmesi, ancak hedef alınan hastane ve otobüs duraklarına bakıldığında sivillerin hedef alındığının görüldüğü ve buralarda sadece Alevilerin değil, Esad rejiminin saldırılarından kaçarak yer değiştiren diğer grupların da bulunduğunun vurgulanması. (Suicide Attacks Hit 2 Syrian Cities in Assad Stronghold, Killing Scores, May 23.)

New York Times habercileri, herhalde Aleviler’in tümünün “Esad’ın askeri” olduğuna inanıyor. Başka türlü, IŞİD’in “toplanan Alevileri vurduk” açıklamasını alıp, ama otobüs duraklarında ve hastanedeki sivil insanları vurdunuz ve buralarda Alevi olmayanlar da vardı denilebilir mi?

Ve New York Times haberinin son kısmında ifade edilenler, Batı basınının hünerlerini daha yakından görmemizi sağlıyor. Habercilerin görüşlerine başvurduğu Uluslararası Kriz Grubu’ndan bir Suriye analisti olan Noah Bonsey, saldırıları yorumlarken; saldırıların amaçlarından birinin Suriye yönetimine bağlı milislerin bu tahrikler karşısında Sünni sivillere acımasız saldırılar düzenlemesi olduğunu, bunun da cihatçıların faydalanacağı bir ortam yaratacağını ifade ediyor.

Bonsey’in bu açıklamasını sunduktan sonra NYT habercisi şu şekilde devam ediyor:

“Aktivistlerin söylediğine göre, cihatçıları savunanları arayan yönetim yanlısı milisler pazartesi günü ilerleyen saatlerde göç etmiş insanların bulunduğu kamplara baskın yaptı.”

New York Times aktivistin kim olduğunu söylemiyor, ama Haaretz’in konuya ilişkin haberinden bu bilgiyi veren “aktivist”in kim olduğunu öğreniyoruz. “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi”. Merkezi Londra’da bulunan, Batılı “servis”lerin gözdesi “rejim muhalifi insan hakları kurumu”.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Tartus’ta gerçekleşen bombalı saldırıya yakın mevkideki bir kampa rejim yanlısı göstericilerin bombalamaya tepki olarak saldırdığını, bir kaç çadırın yandığını, ancak kimsenin ölmediğini, bildirmiş. (Nearly 150 Killed in Attacks on Assad Strongholds in Syrian Coastal Cities, 23 May, Haaretz)

Sosyal medyada yer alan, Tartus’ta kampın basılıp göçmenlerin kurşunlandığı, öldürüldüğü, çadırların yakıldığına ilişkin haberler üzerine açıklama yapan Tartus Valisi Safvan Ebu Saadi, bu haberlerin doğru olmadığını, patlama nedeniyle kaçışan bazı insanların kampa doğru gittiğini, başka bir teknik sorun nedeniyle 2 gün önce kampta bazı çadırların yandığı bilgisini veriyor. “Bu yollarla kimse misafirlerimize karşı dönemez” diyor.

Emperyalist Batı’nın sözcüsü basın Suriye söz konusu olduğunda işte böyle bir rol yükleniyor. Suriye ve Irak’ta olan biteni bir mezhep çatışması olarak sunarak; kendi efendilerinin ekonomik ve jeopolitik öncelikleri ve hedefleri doğrultusunda yürüttükleri savaşları ve körükledikleri etnik ve dinsel çatışmaları bu şekilde beyaz yıkamaya çalışıyor.

Brüksel ‘yeter bu kadar’ diyerek sokağa döküldü

Brüksel’de on binler kemer sıkma politikalarını karşı sokakta: “Yeter bu kadar”

Belçika’nın başkenti Brüksel’de on binlerce kişi, merkez sağ hükümetin kemer sıkma politikalarını protesto etti. Yaklaşık 60 bin kişi “Yeter bu kadar” sloganı eşliğinde şehrin merkezine yürüdü
Cumhuriyet’e göre, Brüksel’de 60 bin kişi, merkez sağ hükümetin kemer sıkma önlemlerini içeren düzenlemelerini protesto etti. Çıkan çatışmalarda polis yoğun şekilde gaz bombası kullandı.

Yaklaşık 60 bin kişi aynı anda “Yeter bu kadar” sloganı eşliğinde şehrin merkezine doğru yürüdü. Polis birçok kişiyi gözaltına aldı. Çıkan çatışmalarda yaralanan polislerde oldu.

 

Belçika hükümeti ise ülkedeki kamu finansmanının düzene girmesi ve emeklilik sisteminin sürdürülebilirliğinin sağlanması için bu değişikliklerin gerekli olduğunu açıkladı.

Yarayıcı: Katar ve AKP iktidarının desteğiyle katliam

CHP Hatay Milletvekili Hilmi Yarayıcı, Lazkiye’de gerçekleştirilen katliamı kınadı.

Suriye’de Lazkiye’ye bağlı Cebele ilçesi ve Tartus kentinde sivillere yönelik gerçekleştirilen katliamlarda 100’den fazla insanın hayatını kaybetmesini kınayan Yarayıcı, hükümete seslenerek; “ katliamı gerçekleştiren sözde ılımlı muhaliflere verilen desteğe son verilmesi” çağrısında bulundu.
Konuyla ilgili bir basın açıklaması yayınlayan Yarayıcı; “Cihatçı katiller Suriye’de can almaya devam ettiğini” belirterek, Son zamanlarda ağır kayıplar vermeye ve mevzilerini kaybetmeye başlayan sözde muhalifler vahşetin boyutlarında sınır tanımadıklarını bir kez daha gösterdiler. 5 yıldır emperyalistlerin, Suudi’lerin, Katar ve AKP iktidarının desteğiyle katliam gerçekleştirenler, hala dünyaya ılımlı muhalif olarak yutturulmaya çalışılmaktadır.” dedi .
“VAHŞETİ GÖRMEYİP ESAD’IN KALESİ YIKILIYOR BAŞLIĞI ATAN HAVUZ MEDYASIYLA AYNI HAVAYI SOLUMAKTAN UTANÇ DUYUYORUM”
Hükümete yakın medya gruplarının gerçekleştirilen katliamı ele alış biçimini de eleştiren Yarayıcı;” Yandaş lağım medyası masum insanların katline dikkati çekeceğine, neredeyse sevinç nidasıyla “Esad’ın kalesi yıkılıyor” başlığını atabilmesi, Cebele’de, Tartus’ta vahşeti yaratanlarla aynı düşünce dünyasını paylaştıklarının en net göstergesidir” diyerek “Yüzün üzerinde insanın canını kaybettiği bu saldırılara havuz medyasının yer verme şekli de bir o kadar yüreklerimizi sızlatmakta, bizleri insan olmaktan, onlarla aynı havayı solumuş olmaktan dolayı utandırmaktadır” dedi.
“TEPKİ GÖSTERMEDİKÇE HER KATLİAMDA İNSANLIĞIMIZDAN BİR PARÇA KAYBEDİYORUZ”
Suriye iç savaşında sivillere yönelik saldırılara sessiz kalındığını ifade eden Yarayıcı; “İnsanlık Suriye’de yürütülen emperyalist destekli iç savaşa karşı sesini yükseltmedikçe, buna benzer katliamlar gün be gün yaşanmaya devam edecek ve bizler her katliamda insanlığımızdan bir parçayı yitireceğiz.
Yaptığı açıklamada hükümete’de seslenen Hatay Milletvekili Yarayıcı; “El Nusra ve Ahrar-uş Şam tarafından 12 Mayıs’ta Ez Zara’da 100’ün üzerinde sivilin katledilmesine karşı tek bir tepkinizi görmedik. Bu katliamı da mı görmezden geleceksiniz?” diyerek “ Desteklediğiniz katiller Suriye halklarına her gün vahşeti, tarifsiz acıları, insanlık dramlarını yaşatıyorlar. Bu desteğinizle her katliamda kan deryasına batmaya devam ediyorsunuz. Döktüğünüz kanın sizleri de boğacağı günlerin gelmesini istemiyorsanız, barbar cihatçı teröristlere verdiğiniz her tür desteğe bir an önce son veriniz.” diyerek açıklamasını tamamladı.

Maraş – Terolar’da mülteci kampı neler oluyor sonuçları ve bundan sonrası için öneriler

Bilindiği gibi yaklaşık iki aydır Terolarda bir mücadele devam etmektedir. Önce bu durumun ne olup olmadığına dair kısa bir açıklamaya ihtiyaç var. Terolarda yapılmak istenenin masum bir mülteci yerleştirme sorunu olmadığını defalarca belirtmiştik. Bu noktada bir ortaklaşmanın yaşandığını tespit etmek önemlidir. Aslında bu konu kendisiyle birlikte mülteci sorununa dair bazı konulardan da bilinenlerden farklı bir gelişmenin de önünü açtı. Yeterince tartışılmamış da olsa, mülteci sorununa bilinen ezberler üzerinde bakmanın her zaman yeterli olmadığı böylece açığa çıkmış oldu. Mülteci sorununun insan hakları bağlamının dışından da farklı boyutları olabileceği, yaşanan bu gelişmelerle karşımıza çıkmış olmaktadır. Bu tespiti yaptıktan sonra konumuza dönebiliriz.

Terolarda olan mülteci yerleştirme değilse nedir?  Bu sorunun doğru cevabı, olan bitenin doğru tanımlanması, ne yapılacağının da doğru tespitini sağlayacaktır.

Maraş Terolara yerleştirilmek istenen mülteciler, devletin stratejik politikası olan etnik ve dinsel arındırmanın malzemesi olarak değerlendirilmektedirler.  Hatırlanırsa ilk dönemler mültecilere karşı ötekileştiren, hatta yer-yer saldırıların yaşandığı kabul etmeyen tutum geliştiriliyordu.  Mülteciler Avrupa kapılarını zorladıklarında, Avrupa devletleri de mültecileri Türkiye de tutmaları için devlete,  Kayseri pazarlığıyla, rüşvet vermeyi kabul ettiğinde devlet,  mültecilerin “para” ettiğini gördü. Bunun üzerine devlet, mültecileri iç politikadan da, hem 2023’te olmayı planladığı padişah- halifeliğin sosyal zemini olarak, hem de etnik ve dinsel arındırma amacıyla değerlendirmeye karar verdi.  İşte bu karardan sonra, etnik ve dinsel arındırma projesinin hedefi olan Kürt Alevilerin yaşadığı bir alan olarak Maraş- Terolarda bu kampın yapımı gündeme geldi.

Maraş’ta yapılan kampı devlet, yukarıda belirtildiği gibi, kendi yüz yıllık etnik- dinsel arındırma stratejik politikalarını uygulayacağı bir fırsat ve imkân olarak değerlendirmektedir.

Konunun daha somutlaşması açısında bu etnik arındırma operasyonunun nasıl pratikleşeceğinin de kısaca ifade edilmesi faydalı olacaktır. Bu kamp devletin merkezi- stratejik politikalarının sonucu olarak ve merkezi bir planlama çerçevesinde yapıldığına göre,  sorun kampın fiziki olarak yapılmasından ibaret  değildir.  Kampın yapılarak mültecilerin yerleştirilmesi birinci adımdır. İkinci olarak, bölge halkına yapılacak olan sistemli, sürekli ve giderek dozu artacak olan tacizlerle buraları terk etmeleri dayatılacak ve bu sonuç sağlanacaktır. Üçüncü olarak mülteciler vatandaşlaştırılarak, onlara,  kadim sahipleri taciz edilerek terk etmek zorunda bırakıldıkları bu topraklar peşkeş çekilecektir.  Böylece hem geleceğin padişah- halifelik siyasal yapısı için sosyal zemin tahkim edilmiş,  hem de etnik ve dinsel ayrım gerçekleştirilmiş olunacaktır.

Bu planın Terolarda fiilen uygulanacağı  belli olunca,  bölgenin halkları hızla örgütlenerek bu gelişmeye karşı tutumlarını ortaya koymaya başladılar. “Yaşam alanıma, ovama ve toprağıma dokuma” diyerek  haklarına  sahip çıkacağını açıkça ve kararlılıkla ifade eden köylüler, buna uygun bir pratik geliştirmek üzere ilgili kurum ve bireylerle örgütlenerek, mücadeleyi başlatmış oldular.

Bu mücadelenin önemli  bir toplumsal duyarlılık yarattığını biliyoruz.Bu şekilde ortaya çıkan bazı kazanımları belirlemek, bu kazanımları daha büyük kazanımların gerekçesi , dayanağı ve motivasyonu olarak değerlendirmek  önemlidir. Bu mücadelenin iki önemli kazanımı olmuştur.

Öncelikle devletin bu etnik- dinsel arındırma planı deşifre edilerek soykırımcı politikalara   karşı güçlü bir duyarlılık yaratılmıştır. Mülteciler konusunun bu özgün yanı  ve Terolarda gelişen mücadele  demokratik kamuoyunun gündemine  taşınarak demokrasi mücadelesinin  yeni bir alanı olmuştur. Özellikle mülteci meselesinin devlet tarafında ne denli kirli bir amaç için kullanıldığının daha somut  olarak görülmesi ve anlaşılması  Terolarda  köylülerin sürdürdüğü bu mücadeleyle sağlanmıştır. Yaratılan bu duyarlılıktan dolayı kamuoyu daha etkili bir tutum almaya başladı.

İkinci olarak bölge halkının topraklarına sahip çıkma  duygusu ve  talebi  en üst noktaya taşınarak sürecin başarıyla sonuçlanmasına uygun bir zemin  yaratılmıştır. Köylerinde oturanların mülteciler tarafında maruz kalacakları  tacizler karşısında topraklarını terk etmeleri değil,  tam tersine yurt dışında ve şehir dışında olanların topraklarına dönmesi  daha çok konuşulmaya başlanmıştır. Ortaya çıkan bu duyarlılık sonucunda, halkımız basit  tacizlerle kadim topraklarını terk etmeyecek, tam tersine,   daha güçlü sahiplenmeyle birlikte bu topraklarda demokratik mücadelenin gelişmesine güçlü bir  destek yaratılacaktır.

Ancak bununla birlikte  en temel ve asıl sorun henüz çözülmemiştir. Elbette bu iki kazanım sonuç itibarıyla asıl kazanılması gerekenden uzaktır. Bundan sonra olması gereken bu mücadelenin daha ileri hedeflere göre planlanmasıdır. Bu da mültecilerin vatandaşlaştırılmasının önlenmesi olmalıdır. Temel ve asıl olan budur. Başından beri belirtildiği gibi devletin bu  planın özü bu mültecilerin  vatandaşlaştırılarak ve köylülerin topraklarını terk etmesi sağlanarak etnik arındırma gerçekleştirilmiş olunacak. İkincisi ise  mülteciler, padişah-halifelik projesi için sosyal  zemini güçlendirecek,  tahkim edeceklerdir. Bu tespit sürecin anlamını ve kapsamını daha doğru görmemizi sağlayacaktır. Buradan bakıldığında sorunun sadece konteynır kentin fiziki olarak yapılmasından, mücadelenin de o kentin yapımını sınırlandırmaktan ibaret olmadığı daha net görülecektir.

Aynı zamanda bu tespit buna uygun bir örgütlülüğünün gerekliliğini de zorunlu kılacaktır. Böyle merkezi bir devlet politikasına karşı yaratılması gereken  örgütlülüğünde merkezi olması tercih değil, eşyanın tabiatı gereği ve doğal olandır. Buna göre ilgili tüm güçlerin katılacağı, fiziki olarak hareket etme olanakları olan,  yerelde ki bileşenlerinde mutlaka içinde yer alacağı merkezi bir örgütlülük bu süreci taşıyabilir, yapılması gerekenleri yapabilir.

Bu anlamda ilgili örgütlülüğün, yukarıda belirtildiği gibi sorunu Maraş-Teroları mücadele  mekanı veya orada yaşayan insanları zorunlu potansiyel eylemciler olarak  görmeyeceğini,  öyle ele alamayacağını  temenni etmek  gerekmektedir.  Çünkü bölge halkının  ve temsilcileri olan kurumların sürece katılımı sağlanmadan, onlarla ortaklaşılmadan yapılan her planlama  beklenen sonucu vermediği gibi bölge  halkının haksız bir biçimde suçlanmasına yol açan sevimsiz bir sonuç yaratmaktadır. Bunun yerine sonuç almaya odaklanmış bir eylem planı ve çizgisiyle Türkiye, Kürdistan ve yurt dışını kapsayan bir alanda, düzenli periyotlarla,  yaygın ve çeşitlilik içeren bir eylem çizgisiyle bu sürecin yürütülmesi gerekmektedir. Öyle olmalı ki  bütün toplumsal kesimler, düzenli bir planlamayla, bu konuda bir şeyler yapmak durumunda kalmalıdırlar. Böylece  ilgili enerjinin daha etkili ve doğru kullanılması da sağlanmış olunacaktır. Sürecin bu şekilde bir plan ve örgütlülükle sürdürülmesi böyle durumlarda yaşanan ve eyleme  önemli zararlar verdiren kimi gereksiz  inisiyatif sorunlarının aşılması açısından da büyük bir  imkan yaratacaktır.

Maraş-Terolar mücadelesi Terolara hapsedilmemesi gereken bir mücadeledir.Terolarda olan biten sadece Alevilerin  veya sadece Maraşlı Alevilerin sorunu olarak görülmemelidir. Yine yukarıda yapılan  temel tespite atıf yapmak gerekmektedir. Madem ki bu bir etnik- dinsel arındırma projesidir o halde buna karşı mücadelede demokrasi mücadelesi olarak tüm demokrasi güçlerinin mücadelesidir. Ancak bunun yanında Alevilerin veya Maraşlı Alevilerin bu sürece etkin katılımı veya önde olmaları da yadırganmamalıdır. Nasıl ki Artvin de Artvinliler önde olmuşlarsa. Alevilerin önde olmaları Alevicilik yapıldığı şeklinde ele  alınmamalıdır.

Bu arada yaşanan sürecin  Maraş/ 78 katliamının yarattığı halklar ve inançlar arasındaki tarihi düşmanlığın aşılmasına hizmet eden bir biçimde ele alınması, aslında sürecin bu bağlamda değerlendirilmesi gereken  büyük bir imkan yarattığının belirtilmesi son derece önemlidir. Kampın yapıldığı alanda  Kürt-Sünni köylerin varlığı ve bu köylülerin de sürece etkili bir katılımının sağlanarak, bunlarla birlikte Maraş’ın diğer halklarıyla temas etmek, onlarla kardeşliğin yeniden üretilmesi  açısında ilk adımı atmak  için bu gelişme büyük bir fırsat olarak ele alınmalıdır. Bu amaçla Maraşlı alevi ve Kürt olmayan halklara da bu vesile ile gidilebilmeli, süreç, onlarla kardeşliğin yeniden tesis edilmesi noktasında önemli bir avantaja dönüştürülmelidir.

Bu arada bir  başka  noktaya da  değinmek önemlidir. Terolarda olanlar farklı bir  tespitle  ele alındığı için doğru olmayan bir beklenti ortaya çıkmıştır. Öncelikle sanki devletin merkezi olarak planladığı bu kampın yapılması, çok kolayca ve kısa zamanda önlenebilirmiş gibi bir algı oluşturuldu.

Ve bu algı, fiziki olarak kampın yapılıyor olması ileri sürülerek  ispat edilmeye çalışıldı. Böylece  kamp yerinde makinelerin çalışıyor olması, mücadelenin kaybedildiği şeklinde yorumlanarak  bu yolla  karşı koyuşun devamını sağlayacak motivasyon  yok edilmeye  çalışıldı. Oluşturulan bu  zararlı algıdan hareketle, kampın yapımını önlemenin  yerel devlet  yetkilileriyle  yapılacak çeşitli görüşmelerle sağlanabileceği gibi boş bir hayal yayıldı. Bunun sonucunda  köylülerde, kısa sürede bir sonucun elde edilebileceğine dair yanlış bir beklenti oluştu. Bu beklenti, kolay zaferlerde kahramanlıklar yaratmaya hevesli olanlar tarafından da büyütüldü.Özellikle  bürokratik  tarzı esas alan CHP’li  ilgililerin geliştirdiği bu  algının, sürecin içinde kırılacağı ve aşılacağı  belirtilmesine,  çok yaygın ve yoğun olarak eleştirilmesine rağmen,  etkisini kırmak  çok kolay olmadı. Bununla birlikte halkın mücadele deney ve pratiğinin zayıflığı ve mücadeleci güçlere karşı geliştirilen saldırılar, yayılan korku  havası sürecin  sorunları olarak ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar ve belirtilen algı  güncellenerek mücadelenin moral  dayanağı zayıflatılmaya çalışılmıştır.

Ancak durumun  yukarıda üretilen algıya göre ve o algıdan öngörüldüğü gibi başarısızlık üzerinde değerlendirilemeyeceği  iki aydır süren mücadele içinde çok net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Yazıda anlatılmak istenende budur. En azında yaratılan kamuoyu  duyarlılığı ve köylülerin topraklarına gösterdikleri sahiplenme bu mücadelenin ve halkımızın  başarısı olarak, saygıyla, tescil edilmelidir.

Bu alanda gerçekçi olmayan beklentiler yaratmadan, ama basiretli bir patrikle ve doğru bir eylem çizgisiyle,   güven verici, kararlı bir politik tutumla,  topraklarımızın gasp edilmesini önlemek mümkündür. Böyle bir düşüncenin arka planında yatan ilk neden elbette ki halkın topraklarına sahip çıkmak konusunda ortaya koyduğu mücadele kararlılığıdır. Ancak bunun dışında başkaca bazı nedenlerinde bu süreçte etkili olabileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Ortaya çıkan bu mücadele dinamiğinden sonra, süreci belirleyecek olan  tek başına devlet değildir. Son tahlilde bu sürecin dinamikleri fazla ve farklıdır. Örneğin mültecilerin gelmesine yol açan Suriye  savaşının seyri veya mültecilere yönelik olarak devletle Avrupa Birliği arasında yaşanan gelişmeler ve tabii halkın devam etmesi gereken kararlı mücadelesi  sürecin gelişmesini etkileyen unsurlardır. Bu dinamikler üzerinde açığa çıkacak olan bir gelişme sürdürülen mücadelenin başarısı için olanak haline dönüşebilir. Bu da kazanma imkan ve ihtimalini güçlendirecektir.

Heyecanımızı umuda, umudu zafere dönüştürmek,  izleyeceğimiz doğru politikalarla mümkündür.

Bilirkişiden itiraz: Maraş’ta sosyal doku dikkate alınmadı

Kahramanmaraş’ta 24 Alevi köyünün bulunduğu Sivricehöyük mevkiine Suriyeliler için konteyner kent yapılmasına bilirkişi toplumsal uyum ve sosyal dokunun dikkate alınmadığı gerekçesiyle itiraz etti.
Cumhuriyet tarihinin en büyük Alevi katliamının yaşandığı Maraş’ta, 1978’te yedi gün süren olaylar sırasında 105 Alevi öldürülmüştü. Yüzlerce dükkan yakılmış, Aleviler göçe mecbur bırakılmıştı. Bölgede o günün anıları hala diri ve mültecilerin yerleştirilmesi için neden Maraş’ın seçildiği merak konusu. Yeni bir mezhep çatışması hem Alevi hem de Sünnileri ürküten temel çekince.

‘Halkın katılımı sağlanmalı’

BirGün’den Rabia Yılmaz’ın haberine göre Dicle Üniversitesi Mimarlık Bölümü Şehircilik Anabilim Dalı tarafından hazırlanan raporda, kampın imar mevzuatına uygun olmadığı belirtilerek, karar verme sürecine halkın katılımının sağlanmasının gerektiği ifade edildi.

Raporda, kampın Çevresel Etki Değerlendirmesi’nin (ÇED) yapılmaması ve doğal karakterleri korunacak alanlar üzerine planlanmaması kusurlu bulundu. Köy sakinlerinin özel mülkiyet hakkının ihlal edildiği görüşüne de yer verildi.

Raporun devamında şöyle dendi: ”İstihdam potansiyeli bulunan büyük kent merkez ve/ya çeperinde entegre konut üretimi ile çözülebilecek bir yerleşme yerine kırsal alanda hiçbir üretim perspektifi olmayan yer seçimi olması gibi temel nedenler başta olmak üzere Genel Şehircilik ilkeleri, Planlama Esasları ve Kamu yararı açısında uygun olmadığı; özeliği itibariyle Şehir Planlarının ve planlarının bütünlüğü, genel yapısı, kapsadığı alanının nitelikleri gibi olgular ile uygulama bütünü, yönü, büyüklüğü ve şekliyle, nüfus, yapılaşma biçimi gibi temel kavramları da dikkate alındığında üst ölçekli planlara ve imar mevzuatına uygun olmadığı kanaatine varılmıştır.”

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz günlerde konuyu gündeme taşıyan ve kamp önünde eylem yapan Alevilere jandarma gazla saldırmıştı. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, çıkan tartışmayı savuşturmak için ‘yeni kamp yapılmadığını, mevcut kampın konteyner kente çevrildiğini’ söylemişti.

Sivricehöyük sakinleri ise, “Kampa daha sonraları IŞİD, Nusra benzeri örgütlere bağlı kişiler yerleşirse ne olacak?” diyerek, itirazlarını dile getirmişti.

II. Maraş Konferansı: Teroları, Sur, Cizre ve Kobanê’den ayrı ele alamayız

Almanya’nın Frankfurt kentinde yapılan II. Maraş Konferansı’nın sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgede, “Terolar’ı Sur’dan, Cızre’den ve Kobanê’den ayrı ele alamayız. Suriye’den Kobanê’ye, Varto’ya, Terolar’dan Cizre’ye, Sur’dan Şengal’e kadar kendini konuşturan aynı gerici ve insanlık dışı zihniyettir” denildi.

Konferansta işgal politikalarına karşı bütün demokrasi güçlerinin direnişe davet edildiği belirtilen sonuç bildirgesinde, “Maraş Girişimi ve onlarca yerel dernek ve kurumun desteğiyle ‘Soykırım Kıskacında Maraş’ konulu konferansımız, Terolar Direnişinin gündemde olduğu bir dönemde yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Her ne kadar gündemde yakıcılığıyla karşımızda dursa da, meselenin salt Terolar meselesi olmadığı, Maraş Kürt Alevi kültürünün çok ciddi bir saldırıyla karşı karşıya olduğu tespiti yapılarak, amaçlananın ve kısmen hayata geçirilenin bir soykırım olduğu dile getirildi” denildi.

Maraş’ta yaşanan etnik katliamın, kültürel asimilasyonun, ekolojik tahribatın ve dokuyu bozma biçiminde ele alınıp, bir bütün olarak jenosit ve ekside olarak değerlendirildiği de kaydedilen sonuç bildirgesinde şunlara yer verildi: “Maraş, Alevi ve Kürt kimliğiyle tarihsel olarak bir direniş merkezi oldu. Dolayısıyla Yavuz Sultan Selim dönemiyle başlayıp Osmanlıya, İttihat Terakki ve Cumhuriyet’e kadar katliam ve soykırımlarla bastırılmaya çalışıldı. Maraş, her dönem yeniden saldırıya maruz kaldı. Yeniden direniş sergiledi. 1978 yılında gerçekleştirilen Maraş Katliamı, ülkeyi boşaltmanın, gerçekliğine sırtını dönmenin de ne yazık ki adı oldu.

Erdoğan diktatörlüğü, insanı hiçe sayan, insan, doğa ve kültüre her türlü saldırıyı mubah gören bir politikayla insanlık dışı bir iktidar olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Ancak Maraş ve Terolar şahsında yaşanan, jenosit ve ekosidi demografik müdahaleyle sonuca götürme isteğidir.

Ekolojik duyarlılık ile siyasal mücadele birbirinden ayrıştırılamaz. İkisi birbirini tamamlayan asıl ögelerdir. Çünkü iktidar da savaş ve ticareti, ekonomi ile imansızlaştırmayı bir birine bağlı ele almakta, bir güvenlik konsepti ortaya çıkarmaktadır. Hırsıza fabrika, fabrikaya sermaye, sermayeye ordu ve sisteme sınırsız dokunulmazlık hedeflemektedir.

Özelde Kürt Alevilerin yaşadığı Maraş, Elbistan, Adıyaman ve Malatya hattı, köy meraları kamulaştırılarak özel sektöre peşkeş çekmek adına soykırım politikaları derinleştirilmektedir. Bölgede son iki yıl içerisinde onlarca büyük projenin yapım ve işletme izinleri çıkmıştır. Bunlar HES’lerden termik santralları, taş ve kum ocaklarından doğayı acımasızca sömüren değişik fabrikalara kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

Avrupa’da çok ciddi bir Maraş kitlesi yaşamaktadır. Yapılması gereken ülkeyle ilişkilerin daha fazla geliştirilmesi, yüzünü ülkeye dönmenin ortamının yaratılması, Terolar Direnişinin süreklileştirilmesidir. Çünkü Terolar ilk değil son da olmayacak.

Türk devletinin ve denetimindeki havuz medyasının yalan ve çarpıtmalarına karşı gerçekliği savunmak, direnişte bulunmak, bizim için varlık yokluk meselesidir. Ayrıca, bizim karşı çıktığımız savaştan kaçan mülteciler değil. Terolara mülteciler değil, ISID ve El Nusra gibi militanlar yerleştirilecektir. Dolayısıyla Terolar mülteci kampı değil, terörist yetiştiren bir askeri kamp olacaktır.

Devlet, Terolarla birlikte hukuk dışı bir süreç başlatmıştır. Salt hukuka sığınarak yasal sureci işletmek, bunun arkasına sığınmak en yanlış şey olacaktır. Çünkü ortada üzerinde inisiyatif geliştirecek bir hukuksal zemin bulunmamaktadır. Hukuksal mücadeleyi önemsemekle birlikte tüm Alevi hattında direnişi örgütlemek önemli olmaktadır.

Her türlü muhalefeti yok edilmesi gereken bir tehlike olarak gören faşizan devlet mantığının hukuksuzluğu, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda da kendini göstermiştir. Konferansımız siyaseti linç eden ve temeli milliyetçi kirli ittifak olan bu tutumu reddetmekte, mahkûm etmektedir.

Terolarda ön planda olması gereken çok yönlü direniştir. Bunu yaparken ayrıştırıcı değil birleştirici olacağız. Terolar, kişisel fikir ayrılıklarına, kısır döngü politik çekişmelere kurban edilmeyecek kadar hayati önem taşıyor. Terolarda başarı sağlamaz ve gerekli direnişi sağlayamazsak, demografik yapıyı bozma operasyonları tüm Kürt Alevi bölgelerine, Malatya’dan Sivas’a kadar genişletilecektir.

Terolar’ı Sur’dan, Cızre’den ve Kobanê’den ayrı ele alamayız. Suriye’den Kobanê’ye, Varto’ya, Terolar’dan Cizre’ye, Sur’dan Şengal’e kadar kendini konuşturan aynı gerici ve insanlık dışı zihniyettir. IŞİD ile El Nusra ve Erdoğan diktatoryası aynı kaynaktan beslenmekte, aynı uygulamalara imza atmaktadır. Ortak özellikleri insanlığa düşman olmalarıdır. Terolar’da yaşanan durum yerele hapsedilmeyecek kadar büyük olan evrensel bir sorundur. Bu temelde Terolar’dan başlayan, Sivas Diviriği, Malatya ve daha farklı Alevi bölgelerinde planlanan bu sistematik işgal politikalarına karşı bütün demokrasi güçlerini direnişe çağırıyoruz…

Kadınlarımızı, gençlerimizi toprağımıza olan aşkımızla selamlıyoruz!

Kendi renkleri, özleri ve itikatlarıyla Terolardaki direnişe öncülük eden, can veren kadınlarımızı da konferans delegeleri olarak selamlıyoruz. Kol kola yürüyen, zulmün önüne oturan ve topraklarınıza bağlılıklarını göstermekten çekinmeyen kadınlarımızın bu mücadelesi önünde saygı ile eğiliyoruz.

Gençlerimizin zulme karşı, sessiz kalmayacaklarını ortaya koyan tavırlarını, nöbetlerini değerli buluyor, selamlıyoruz.”