Ana Sayfa Blog Sayfa 6297

Alevi Hareketinde yenilenme şart

1980’lerin sonundan itibaren “görünür” hale gelen ve çok hızlı bir örgütlenme sağlayan Alevi hareketi, kendisini yenileyemediği için enerjisini ve motivasyonunu önemli ölçüde yitirmiş durumda. Heyecanını yitiren Alevi hareketi kendisini tekrarlıyor. Hareketin kendisi değil, kişiler öne çıkıyor. Bu gerçeğin, seçim süreçleriyle ve siyasi gelişmelerle doğrudan ilgisi olsa da, Alevi hareketinin kendisini düşünsel ve örgütsel olarak yenileyememesinin belirleyici rolü var.   Hem düşünsel, hem de örgütsel açıdan yeniden bir yapılanma olmadan bu durağanlığı aşmak, yeni bir heyecan ve motivasyon yakalamak mümkün gözükmüyor.

Oysa Alevi hareketinin kendisini yenilemesi ve sıçraması için zemin fazlasıyla var. Siyasi iktidarın kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı politikaları “bütün Alevileri” geniş bir “Alevi şemsiyesi” altına birleştirmiş durumda. Adları, farklı yorumları ve ritüelleri ne olursa olsun,  bütün Aleviler artık “bir”;  Anadolu Alevisi, Kızılbaşı, Çepnisi, Tahtacısı, Arap Alevisi, Bektaşisi hatta Ehl-i haklısı ve Caferisi ”bir”…

Bu gerçek ciddi bir avantaj! Bütün farklı yorumlara, coğrafi ve siyasi iklime rağmen bu böyle…

Hafta sonu Antakya’da, Defne ve Samandağ’da Arap Alevileri ile birlikteydim. Kuran, Kandil, Ramazan Orucu, Şeyh gibi Anadolu Alevilerine fazlasıyla “yabancı” kavramlara rağmen, yaşam tarzı, toplumsal ve siyasi refleksler genel olarak aynı. Bütün Alevilerin, özellikle de 60-70 yaş grubunun yaşam biçimine dönüşen sıcaklık, misafirperverlik ve yarenlik ise fazlasıyla aynı… Bir yanda Kuran okunurken, diğer yanda “dem” almak aykırı da değil, günah da…

Benzer bir gerçeği iki hafta önce Almanya’da Alevi Bektaşi Enstitüsü’nün yaptığı Hıdırellez etkinliğinde Balkan Bektaşilerinde de gözlemlemiştim… Onlar da ezilmişliklerini açıkça hissettirseler, Anadolu Alevileri ile “farklılıklarını” biliyor olsalar da, “aynı” olmanın “yabancı” olmamanın “bir olmanın” sıcaklığını yansıtıyorlardı…

Özetle, bir yanda kendini aşamayan, “özgül ağırlığını” yeterince hissettiremeyen bir hareket, diğer yanda farklı, cıvıl-cıvıl, dinamik bir toplumsal güç…

BAKIŞ AÇISI DEĞİŞMELİ

Yaşayarak öğrendik ki, eğer değişiklik olacaksa, -ki olmak zorundadır. Bunun ilk adımı da bakış açısını değiştirmekle mümkün olur!

Alevi hareketli öncelikle bir savunma psikolojisi ile sürekli kendini anlatmaya çalışmayı ve “karşı tarafa” onların istediği çerçeveye uygun olarak kendini kabul ettirme çabasını hızla terk etmelidir.

Örneğin, orta yerde Alevilerden kaynaklanan bir sorunun olmadığını, sorunun bir “sistem ve devlet sorunu” olduğunu artık daha yüksek sesle dile getirmeliyiz. Çünkü, “Alevi sorunu” diye sunulan sorun esas itibariyle yüzlerce yıldır devlete ve iktidara egemen olan “Sünni bakış sorunudur”! Alevilerin yok sayılması ve eşit yurttaşlığın reddedilmesi sorunudur.

Örneğin, Cemevi tartışmalarında artık yeni adım, “evet Cemevi Caminin alternatifidir” demek olmalıdır. Çünkü her inanç, bir başka inancın fiili olarak alternatifidir. Tıpkı caminin kilisenin alternatifi ya da sinagogun kilisenin alternatifi olduğu gibi!
Çoğunluk baskısından dolayı bu “alternatif olamama hali” değişmeden bir çok şey değişmez!

Örneğin, belediyelerin katılarını bir “lütuf” gibi algılamaktan, vatandaşlık hakkı orta yerdeyken “yardım dilenme” tavrından vazgeçilmeli!

Ya da örneğin, son AİHM kararı Alevilerin de kamudan eşit destek almasının önünü tam açıyor. Bu karar uygun olarak Alevi kurumları hükümet bütçesinden çalışmaları için pay istemeleri gerekir.

Alevi hareketi açısından değişmesi gereken bir diğer bakış açısı da “anılma” ve “sorunlar”dır! Alevi hareketi giderek bir “anma örgütüne” dönüyor. Tarihi katliamlarla dolu bir toplumun katliamları unutması ve anma yapmaması düşünülemez. Hiçbir katliamı unutturmamalıyız ancak yalnızca katliam ve sorunlarla anılan bir toplum olmaktan da hızla çıkmanın yol ve yönetimini bulmak gerekir!

Bakış açımızı değiştirdikçe, hem “çoğunluğun”, hem de Alevilerin kendi ezberleri bozulacak, eşit yurttaşlık talebi tümüyle öne çıkacak, sürekli şirin gözükme kaygısı da ortadan kalkacaktır…

BİRLİK İHTİYACI

Bugün artık ihtiyaca cevap vermeyen dernekler, vakıflar olmasaydı, Alevi kimliği bu kadar rahat telaffuz edilemezdi. Son 30 yılda kurulan dernekler, vakıflar çok büyük bir iş başardılar ve Aleviliği görünür kıldılar, güç yaptılar. 30 yıl içinde Alevilerin temel taleplerinde bir ortaklaşma sağladılar. Bugün isimleri farklı farklı olsa da, Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi örgütlerinin temel talepleri, istekleri aynılaşmış durumda…

Bu pozitif gelişmelerin yanında, kukusuz ciddi sorunlar da var. Dünün başarısı üzerine takılıp kalmak mümkün değil, örgüt canlı bir organizmadır, yenilemediğin sürece geriler… Alevi derneklerinin, vakıflarının çou bugün yeni bir çalışma ortaya koyamıyor, yeni bir dalga yaratamıyor… Heyecan düşmüş, çalışmalara katılım azalmış durumdadır. Hareketli olan ve her ay binlerce insanın girip çıktığı yerler dergahlardır, cemevleridir. Buralara giden insanlar ise “yönetimde kim var, kim ne yapıyor” diye bakmıyor. İbadet için, 7 lokması ya da kırk lokması için, cenazesini kaldırmak için buralara gidiyor. Muharrem’de gidip orucunu açıyor… Özetle, kent koşullarında cemevleri ya da Şahkulu gibi, Karacaahmet gibi, Garip Dede gibi dergahlar yüzbinlerce insan için sığınılacak yer oluyor!

ALEVİ TEMSİLCİLER MECLİSİ

Alevi hareketinin önünde şu anda iki temel görev var:

Birincisi, Türkiyesiyle, Avrupasıyla mevcut bütün dernekleri, vakıfları, federasyonları bir araya getirecek yeni bir çatı örgütüne ihtiyaç var. Kimsenin kendi örgütsel yapısını feshetmesi gerekmiyor. Kırmaya-dökmeye gerek yok ama artık günümüzde, farklı isimlerde daha fazla örgüt kurmaya çalışmak yerine hem isimleri tekleştirmek, hem de yukarıda, en tepede, temsil kabiliyeti olan “Alevi Temsilciler Meclisi” gibi yeni bir yapı oluşturmak gerekiyor. Zira bugün federasyonlar başta olmak üzere Alevi kurumlarının çoğu, kurumsal bir özellik taşımıyor. Olanaklar da sınırlı olduğu için “el yordamıyla” yürüyorlar. Profesyonel kadroları ya yok, ya da yok denecek kadar az. Profesyonel kadro deyince de yalnızca “mekanı açıp kapayan, mutfak hizmetleri yapan personel” akla geliyor… Yani artık “Alevi Temsilciler Meclisi” için adım atma zamanı! Böyle bir yapı Alevi kurumlarındaki kurumsallaşmanın da önünü açar, taleplerde söylem birliğini güçlendirir, hak almanın yolunu kolaylaştırır… Siyasi partilere karşı eşit mesafede durmayı sağlar. “Ön ya da arka bahçe” tartışmalarını bitirir…

İHTİYAÇLAR DEĞİŞİYOR

Alevi hareketinin ikinci önemli görevi ise, yukarıda anlatmaya çalıştığım “bakış açısı değişikliğine paralel” olarak çalışma yöntemlerini değiştirmek.

Hem Alevilikle ilgili temel eğitim, hem de özel eğitim verecek akademik çalışmaların önünü açmak için, lisans ve yüksek lisans için üniversite ya da akademi hamlesi ciddi bir ihtiyaç. Aynı şekilde, bazı dergahları yalnızca Dedelerin eğitimden geçtiği mekanlar haline dönüştürmek de… Bu ihtiyaçlara verilecek cevap, özellikle kent koşullarında öğreti ve ritüellere yönelik bir çok sorunun da cevabını beraberinde getirecek… Ciddi bir kütüphane, arşiv ve dökümantasyon merkezi de çok önemli bir ihtiyaç… Üniversiteli öğrencilere yönelik burs ve yurt ihtiyacı da hızla ve giderek Cemevi açma ihtiyacının önüne geçmiş durumda. “Her mahalle bir Cemevi” yerine artık “her ilçeye bir yurt” talebi yükseliyor! Daha gerçekçi ve hayata dokunan talep de bu talep…

Düzenli bir dergi ya da gazete, ortak bir haber portalı, ciddi bir haber ajansı ve bir yayınevi gibi ihtiyaçlar ise olağanüstü acil ihtiyaçlar… Aynı şekilde bir dönem benim de içinde yer aldığım bir ekibin yayınladığı “Alevi Hak İhlalleri Raporu” ve bu raporu takip edecek “Hukukçular Birliği” de ciddi ihtiyaç…

Bütün bu ve bunlar ancak yeniden yapılanarak ve liyakatli kadrolarla olur… Alevi hareketi gelenekle bugünü, dedelerle profesyonel kadroları birleştiren, iddialı ve temsil kabiliyeti olan kurumlar yaratmalı…

24 Mayıs 2016, İstanbul

(saracnecdet@hotmail.com)

6. Alevi Festivali 6 Haziranda başlıyor

Bu sene 6.’sı yapılacak Alevi Festivali BAF öncülüğünde,  6 Haziran’da CAMBRİDGE Üniversitesinde gerçekleşiyor.

 

Geleneksel hale gelen Alevi Festivali, bu sene, 6.sını gerçekleştirmek için, hazırlıklarına başladı.  6 Haziran’da Sabahat Akkiraz’ın katılımıyla gerçekleşecek festival, her sene olduğu gibi onbinlerin katılımı bekleniyor.  Britanyadaki bütün Alevi kurumlarıyla beraber gerçekleştirecek etkinlik, sadece İngiltere’de değil çevre ülkelerin de katılımıyla yılın önemli etkinliklerinden biri olmayı başardı.

 

Kürdlerin Dinlere Göre Nüfusları

Kürdlerin tahmini nüfusu 40 milyon. Şehirleri baz alarak yaptığımız (Birkaç arkadaş) dinlerin tahmini nüfusu ise şu şekilde:

* 20 Milyon: Müslüman. (Çoğu Şafii, daha sonra Hanefi ve Şii Müslümanlar geliyor. Aslında Kürd Müslümanlarının Şafii mezhebinden olması siyasi bir tercih olarak görülüyor. Türkler Hanefi, Farslar Şii, Araplar da Maliki, Şii ve Hanbeli.)

* 10 Milyon: Alevi.

* 4 Milyon: Yarsani. (İran’da Yarsani ve Ahlê Haq deniyor, Irak’ta Kakaî.)

* 2.5 Milyon: Ezidi

* 500 Bin: Musevi. (Kürd Musevilerinin ezici çoğunluğu İsrail’de yaşıyor.)

* 3 Milyon: Bahaî, Bacvanî, Şabekî, Hristiyan, Zerdeştî vd.

Keklik Soyluların İki Teorisi

Bu yazıda iki teoriyi de ele almak istiyorum.

A- “Kürdler Şafii’dir.”

B- “Şafiiler Alevilerin Düşmanıdır.”

Cem Vakfı’na giden bazı insanlar tanıdım. Şok ve hayretler içinde kaldım. Bana şunu söylediler: “Sen Kürd olamazsın. Çünkü, Kürdler Şafii’dir.” Peki Dêrsim, Maraş, Sivas, Erzincan, Elazığ, Malatya, Adıyaman’da Kurmancî ve Zazakî konuşan Aleviler nedir? Şafii Kürdler onlara zorla Kürdçe mi öğretti?

İşte sevgili Dostlar,

Bizim tertemiz yürekli insanlarımıza kendi derneklerinde bunları öğretiyorlar. Üstelik bunu öğretenlerin ezici çoğunluğu da Kürd. Bunlara Cem Vakfı içindeki keklik soylular diyorum. Kendi ana-babaları Zazaca veya Kurmancî konuşmasına rağmen gönüllü olarak kafese giren keklikler! Kafese girip güzel güzel ötüyor ve diğer keklikleri yanına çağırıyor. Onlar gelince de avcı onları yakalıyor. Sonra onları değiştirmek için uğraşmak bize kalıyor. Bu da sömürgeci devletlerin bizi yavaşlatmak için yarattıkları tuzaklardan biri.

Bir de bana söyledikleri ve ısrarla savundukları şöyle bir teori var. “Şafiiler Alevilerin düşmanıdır.”

– “Yav he he. Sen daha oradı mı yaşıyorsun?” diyesim geliyor.

Onlara sorduğum soruları sizinle de paylaşmak istiyorum. “Hele sen bana söyle: Dêrsim katliamını Şafiiler mi yaptı? Sivas, Maraş, Çorum, Malatya, Gazi, Madımak katliamlarını Şafiiler mi yaptı? Şafiiler hangi Alevi köyünü yakmış? Hangi Alevi katliamında rol almış?” Alevi katliamlarını illahi de bir mezhebe yüklemek istiyorsanız, o zaman bunları Hanefiler yaptı. Niye Hanefileri böyle eleştirmiyorlar? Çünkü devlet Hanefi’dir. Bunların işi zaten devleti aradan çıkarıp Kürdlerin, Alevilerin gücünü bölmek, birbiriyle uğraştırmak.

Maalesef halen bu teorilere inanan Kürd asıllı, ama kendilerini Türk olarak kabul eden insanlarımız var. Üstelik bazıları “Zeynel Abidin soyundan geliyormuş” J. Yani aslında Araplarmış ama “Horasan’dan geldikleri için Türk oluyorlarmış.”

Zora girdiler mi, “İdrisi Bidlisi Şafii’ydi” diyorlar. E, Mehmet Metiner’de Kürd. Korucular da Kürd. Onlar Kürdleri mi koruyor, devleti mi? Onlar Kürdler için mi çalışıyor, devlet için mi? Dolayısıyla senin bu boş teorilerle beni yorman da devlete hizmet ediyor. Yani sen de bunları bana savunarak Alevileri değil, devleti savunuyorsun.

Türk, Arap ve Fars devletlerine ülkemi işgal ettikleri için kızgınım. Ama en çok başımıza bu dertleri açtıkları için kızgınım. Kardeşim, ülkemi işgal ettin. Anladım. Ama niye insanlarımı asimile etmek istiyorsun ki? Alıp götürdüğün zenginlik kaynakları yetmiyor değil mi?

DAİŞ öldürüyor, yandaş medya kutluyor!

 

23 Mayıs günü Suriye’nin Lazkiye ve Tartus kentlerinin turistik bölgelerinde 7 ayrı yerde DAİŞ tarafından yapılan bombalı saldırılarda 100’ün üzerinde ölü ve yüzlerce yaralı haberini veren Sabah ve Habertürk adeta bayram yapıyor. Sabah Twitter hesabından ‘Esad’ın kalesi yıkılıyor, ölenlerin sayısı 100’ü geçti’ diye duyurdu.

Bu sevinç aslında Erdoğan’ın ve yandaş medyasının beklentilerini ortaya koyuyor. Bölgede ne Kürt kalsın, ne de Alevi veya Şii kalsın. Bölge sadece Sünni İslam’a kalsın. Sünni İslam’ı ise temsil eden Erdoğan ve bahçesinde beslediği DAİŞ itleri oluyor.

Sabah, Kanaltürk ve benzeri medya organları ise bu yamyamların borazanı oluyor. Onlar insan kanından kına yakmaya çalışıyorlar. Oysa biliniyor kandan kına yakılmaz. Alevi ve Kürt kanı sizi tutar. Boşuna debelenmeyin. Kendinizi en güçlü zannettiğiniz an, aynı zamanda güçsüzlüğün, takatsizliğin de başlangıcıdır. Bugün DAİŞ çetelerinden medet umar hale gelmiş bir Erdoğan’ın bu topraklarda bir geleceği yoktur. Olamaz. Belki biraz daha kanımızı akıtabilir. Biraz daha canımızı acıtabilir ama bizi yok etmeye gücü yetmez.

Bu kadim toprağın kadim halkları ve kadim inançları Türk usulü İslamo faşizm karşısında diz çökmezler. Kobane’de diz çökmeyenler, Cizre’de Sur’da, Nusaybin’de asla diz çökmezler. Kerbela’da, Dersim’de, Maraş’ta diz çökmeyenler, Bugün Alevilerin topraklarından edilmesi projesi olarak gündeme getirilen AFAD maskeli DAİŞ kamplarının kurulmasına asla müsaade etmezler.

Sabah gazetesinin sevinç naraları kursağında kalacaktır. Evet Suriye’de Alevilerin yaşadığı Lazkiye ve Tartus kentlerinde 7 ayrı yerde bombalar patladı.

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Cebele’de dört, Tartus’ta ise üç ayrı patlama gerçekleştiğini açıkladı. Saldırılardan en az ikisinin canlı bomba ile gerçekleştirildiğini aktaran Gözlemevi, saldırıda hayatını kaybedenlerde olduğunu belirtti, ancak ölü ve yaralı sayısına ilişkin kesin bilgi vermedi. Sonradan bölgeden gelen haberler ölü sayısının 100’ü geçtiğini bildiriyor. Saldırılardan biri üniversite öğrencilerinin olduğu alanda gerçekleşti. Onlarca üniversite öğrencisinin hayatını kaybettiği belirtiliyor.

Bugün Suriye’deki Alevilerin katledilmesine sevinen Sabah başta tüm yandaş medya, biliniz ki, Kuzey Kürdistan’da Kürtlerin ölmesini de kutlama havasında haber yapıyor. Toplum hızla bir uçurumun başından dibe yuvarlanıyor. Kürtler katledilirken, Türk meclisinde HDP’liler terörist diye zindanlara gönderiliyor. Maraş başta, birçok Alevi bölgesine AFAD kampları adı altında DAİŞ kampları yapılıyor.

Dün Rojava’da Esat yönetiminin oluşturduğu Arap kemeri, bugün Erdoğan eliyle Kuzey Kürdistan’ın güney ve Batı Kürdistan ile sınırdaş olan kentlerinde ve Alevilerin yaşadığı şehirler olan, Malatya, Sivas, Maraş, Dersim, Erzincan bölgelerinde AFAD kampları adı altında Sünni Arap Kemeri olarak oluşturulmaktadır.

Bütün bunların altında Kürdistan’ın bütünlüğünü engellemek ve Alevilerin son kalıntılarını da adı geçen kentlerden söküp atarak sorun olmaktan çıkarmak yatıyor. AKP diktasının çözüm paketi; parçala, böl, imha et, sürgün et’ten oluşuyor. Türkiye bugün söylendiğinde bazılarınca abartma olarak görülse de, hızla bir şeriat devletine doğru götürülmektedir.

Erdoğan diktatörünün Bölgedeki yegane müttefiki ise DAİŞ ve değişik isimlerden türevleridir. İnsanlıktan nasibini alamayanlar ancak yüzü aşkın sivilin ölümünden haz alırlar. Erdoğan medyası yakında akan Alevi kanının helal olduğuna dair fetvalar yayınlarsa kimse şaşırmamalıdır.

Bizim Aleviler ise hala CHP gibi bir sistem partisini desteklemekle meşguller. Tehlike gelip kapılarını çalmış, hala Maraş’taki direnişe HDP’yi katmamanın kavgasını yapıyorlar. Halbuki bölgede karanlığa gidişin önündeki biricik engel Kürtler ve siyasi temsilcileridir. Erdoğan’ın amacı da kendi mutlak iktidarı önündeki bu biricik engeli ortadan kaldırmaktır.

Ne CHP, ne de AKP’den Alevilere hayır yoktur. İkisi de mevcut sistemin devamından yanadır. İkisi de Kürtlerin ve Alevilerin asimile edilerek, olmazsa imha edilerek, sürgün edilerek TC’nin sözüm ona birliğine engel olmaktan çıkarılmasından yanadır. Bugün Kürtlerin ve Alevilerin, Kürtlerin ve emekçilerin, Kürtlerin ve gerçek devrimcilerin, sosyalistlerin, sosyal demokratların kaderi ortaktır.

Bölgemiz insanının önünde iki seçenek bulunuyor. Ya susacak ve siyasal soykırıma tabi tutulacaklar. Ya da direnerek bu gidişe dur diyecekler. Başkaca bir seçenek bulunmuyor. Sarayın soytarıları Suriye’de Alevilerin katliamına sevinerek Esad’ın kaleleri yıkılıyor naraları atıyor. Ama söz de yıkılan bu kalelere kimler yerleşecek sorusunu sormuyor.

Ey saray soytarıları, efendilerine yaranmak için kandan beslenenler; unutmayın ki her gecenin bir sabahı var. Unutmayın ki bölgenin namuslu halkları var oldukça sizin sultanlığınız geçicidir. Zalimlerin olduğu her yerde zulme başkaldıranlar olmuştur. Bugün zulme başkaldıranlar Kürtler ve Alevilerdir. Türkiye Alevileri de bir an önce sistem içi bir çözümün olmadığının farkına varacaktır.

CHP bu devletin kurucu partisi olmakla övünür, bizim Aleviler onu demokrasinin bekçisi sanır. Oysa en büyük Alevi katliamları onların iktidarları döneminde yaşanmıştır. Bizim Alevilerin önemli bir kesimi hala cellatlarına aşıklar.

Bakın bizim kınalı keklik Kılıçdaroğlu ne diyor; “Eğer HDP’ye destek olup dokunulmazlıkları Anayasa mahkemesine götürürseniz sizi partiden atarım.” Bu mudur demokratlık? Bu mudur her nerede olursa olsun, hangi inançtan, hangi ırktan olduğuna bakmaksızın zulme uğrayan mazlumdan yana olunuz diyen Alevilik? Elbette bu değildir. O celladının adını almış kemal, efendilerinin dediklerini yapmakla görevli. Bu açıdan ondan medet ummak bizim işimiz olmamalı, olamaz da.

Bizim işimiz bu tekçi zihniyeti ortadan kaldıracak bir halklar seçeneğini bu topraklarda egemen kılmaktır. Bu seçeneği hayata geçirmek ise bir mazlumlar cephesinden geçmektedir. Bu Cephenin öncüsü ise şimdilik HDK’dir. Bizim işimiz bu cepheyi olabildiğince genişletmektir.

Anayasa Mahkemesi: HES’ler yaşam hakkını ihlal ediyor

Özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde, hidroelektrik santrallere (HES) karşı sürdürülen yaşam mücadelesi devam ederken; bu kez de alınan yargı kararlarına bir yenisi daha eklendi

İdare Mahkemelerinin ‘yürütmeyi durdurma’ ve iptal kararlarına karşı çeşitli düzenlemelerle sürdürülmek istenen HES projeleri için bu kez de Anayasa Mahkemesi, tarihi bir karar verdi.

HES’lerin yoğunlukta olduğu Rize’nin Kalkandere ilçesine bağlı Soğuksu Köyünde ‘şalt sahası bulunan’ Cevizlik Hidroelektrik Santrali’ne karşı açılan davada AYM, tarihi bir ‘ihlal’ kararı vererek davanın yeniden görülmesini istedi.

İkizdere Vadisi üzerinde bulunan ve Kalkandere’nin Soğuksu Köyünde bulunan dört katlı bir binanın sahibi Mehmet Kurt, AYM’ye yaptığı başvuruda, Cevizlik Regülatörü ve Hidroelektrik Santralleri kapsamında birçok kişinin yaşadığı ve kendisinin de 4 katlı bir binasının bulunduğu Soğuksu Köyü sınırları içinde Orman Genel Müdürlüğünün verdiği ek karar üzerine inşa edilen ‘Şalt Sahası’ hakkında ayrıca ÇED Olumlu Kararı alınması gerektiği hâlde bu kararın alınmadığını belirtti.

Başvurusunda, ‘taşınmazının hemen yanına inşa edilen şalt sahası kapsamında yüksek gerilim hatlarının evinin hemen üzerinden geçtiğini ve söz konusu iletim hatlarının 600 metre çevresine yaydığı radyasyonun kanser dâhil olmak üzere birçok hastalığa neden olduğunun bilimsel araştırma sonuçları ile ortaya konulduğunu’ vurgulayan Kurt, söz konusu tesisin çalışırken oluşturduğu sesin katlanılacak boyutların çok üzerinde olduğunu, bu nedenle çevre sakinlerinin günlük yaşamlarını sürdüremedikleri gibi gece uyumalarının da mümkün olmadığını da ifade etti.

Söz konusu tesis hakkında ÇED Raporu alınmaması nedeniyle açtığı davadan sonuç alamadığını belirten Kurt, Anayasa’nın 17 ve 56. maddelerinde güvence altına alınan ‘sağlıklı bir çevrede yaşam haklarının’ ihlal edildiğini ileri sürdü.

kalkandere şaltAnayasa Mahkemesi, Kurt’un başvurusu üzerine, ‘Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine’ dair karar verdi ve karar, yeniden yargılama yapılmak üzere Rize İdare Mahkemesi’ne gönderildi.

Kamu menfaati dengesi
Anayasa Mahkemesi kararında şu ifadelere yer verildi:
Somut başvuru açısından başvurucunun, söz konusu tesisin çalışması sonucu meydana gelen çevresel rahatsızlığın sağlık ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği ve bu bağlamda idarece yapılan çevresel değerlendirmenin yetersiz olduğu yönündeki temel iddialarının; kamusal makamların, başvurucunun ve kamunun menfaatleri arasında adil bir denge tesis edip etmediklerinin belirlenmesi hususundaki en önemli unsur olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen başvurucunun söz konusu talep ve itirazlarının Derece Mahkemelerince değerlendirilmediği görülmektedir. Mahkemenin söz konusu tesis hakkında ÇED raporu alınmaması sonucuna götüren inceleme ve gerekçesinin ise oldukça sınırlı olduğu, bu yönüyle başvurucunun temel iddialarına doğrudan bir cevap verilmediği ve başvurucunun söz konusu çevresel faaliyete ilişkin iddialarının yargı mercileri önünde gerektiği gibi değerlendirilmesi imkânını elde edemediği anlaşılmaktadır.

Söz konusu olayla ilgili 1999’dan beri bu davayla uğraştığını ve dört yıl önce başlayan inşaatın tamamlandığını hatırlatan Mehmet Kurt, amacının AİHM’e kadar gitmek olduğunu ancak Anayasa Mahkemesi süreci başlayınca ona başvurduğunu belirterek hakkını yerel mahkemede aramaya devam edeceğini söyledi.

Mahkeme süreci nasıl işledi?
Rize’nin en önemli vadilerinden olan İkizdere Vadisinde Sanko Holding tarafından yapılarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde, 2010 yılının Ağustos ayında, yargı süreci ve yaşanan tartışmalara karşın açılışı yapılan Cevizlik HES için Bakanlıkça ÇED olumlu kararı verilirken; 69.881 metrekarelik bir ormanlık alan da şirkete tahsis edildi.

ÇED olumlu kararının iptali istemiyle Rize İdare Mahkemesi’nde açılan dava sonucunda, ‘ÇED olumlu kararının sucul hayatın devamı için bırakılacak hayat suyunun hesaplanması dışında çevresel etkilerinin kabul edilebilir seviyelerde olduğu’ gerekçesiyle işlem iptal edildi.

Bunun üzerine şirkete mahkeme kararında belirtilen miktar olan 2800 lt/sn suyun dereye bırakılmasının taahhüt edilmesi üzerine yeniden ÇED olumlu kararı verildi. Bu kararın iptali istemiyle Rize İdare Mahkemesinde açılan dava ise reddedildi.

Orman Genel Müdürlüğü tarafından 69 bin 881 metrekarelik ormanlık alan Cevizlik HES için ‘Şalt Sahası’ yapılmak üzere tahsis edildikten sonra TEİAŞ Genel Müdürlüğü tarafından bu alanın uygun bulunmaması üzerine izin iptal edilerek yeni belirlenen 16.638 metrekarelik ormanlık sahada için ek izin verilmesi talep edildi.

Çevre ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü Kadastro ve Mülkiyet Dairesi Başkanlığınca bu alanda şalt sahası yapımı amacıyla ilgili şirkete ek izin verdi. Bunun üzerine Mehmet Kurt isimli yurttaş ile arkadaşı tarafından söz konusu işlemin iptali için Rize İdare Mahkemesinde dava açıldı.

Doğal çevrenin ve çevre sağlığının korunması gerekçelerine dayalı olarak Kurt tarafından açılan davada, Rize İdare Mahkemesi, ‘çevresel etki değerlerinin kabul edilebilir sınırlar içinde olduğu ve daha önce alınan ÇED raporundan ayrı değerlendirme yapılmasını gerektiren bir neden olmadığından’ gerekçesiyle davayı reddetti.

İlk derece mahkemesi kararı, ek izin verilen saha ile ilgili yasal prosedürün yerine getirilmediği belirtilerek bozuldu. Davalı idare tarafından Danıştay’da karar düzeltme talebinde bulunulması üzerine, daire kararı kaldırarak ilk derece mahkemesinin kararı onadı.

Konuya ilişkin mücadelesinden vazgeçmeyen Kurt, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı ve Anayasa Mahkemesi, ‘ihlal’ kararı vererek, Rize İdare Mahkemesi’nden davanın yeniden görülmesini istedi.

Sendika.Org/ Ömer Şan

Köpeklerin İsyan Günü: Arada Kalanların hikayesi

20.İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl yurt dışından 9, Türkiye’den 23 oyun, dans ve performanstan oluşan 32 gösteriyi ve zengin içerikli 18 yan etkinliği 25 farklı mekanda sanatseverlerle buluşturmaya başladı.  São Luiz Teatro Municipal, Istanbul Theatre Festival’in ortak yapımı olan Köpeklerin İsyan Günü oyunu da festival kapsamında Tatbikat Sahnesinde 21 Mayıs’ta perdelerini açtı. 22 Mayıs ve 23 Maysı saat 20:30’da yine Tabikat Sahnesinde seyirci karşısına çıkacak olan oyunun yazarı Ceren Ercan; Mark Levitas‘ın yönettiği oyunun oyuncu kadrosunda ise, Zuhal Gencer Erkaya, Kanbolat Görkem Arslan, Elif Ürse, Sercan Gülbahar yer alıyor.

14-15- 16 Ekim de Lizbon’da oynayacak oyun, sınıf çatışmasından yola çıkarak arada kalanların ve kaybedenlerin hikayesini anlatıyor. Oyunun provasında bir araya geldiğimiz yönetmen Mark Levitas, oyuncular Kanbolat Görkem Arslan, Elif Ürse, Sercan Gülbahar’la bir araya geldik…

-Köpeklerin İsyan Günü oldukça  güçlü bir hikaye… Süreci nasıl oldu?

Mark Levitas:Ceren Ercan böyle bir hikayeden söz edince çok sevdim. Sınıf çatışmasını bugüne evirmek istediğinden söz etti.  Madam Bovary’i bugüne uyarlamak isteğini söyledi vs… İKSV’ye sunduk. Oyun proje olarak kabul edilince oradaki ortak yapım oldu. São Luiz Teatro Municipal, Istanbul Theatre Festival’le yola devam ettik. Uzun bir süreç oldu tabii…

-Özgün bir metin, sizi çeken neydi bu metinde? İç içe geçmiş bir çok hikaye var aslında.

Mark Levitas: Oyunun hikayesini çok sevdim. Her şeyin iç içe geçtiği bir toplumda yaşıyoruz. Bugünden baktığı yeri çok seviyorum özellikle… Modern Cumhuriyet kadını olan Suzan karakteri değişen Türkiye’nin içindeki sıkışmışlığı çok iyi anlatıyor…

-Kaybedenlerin hikayesi, sıkışmışlık, Köpeklerin isyanı bir metefor aslında? Bugüne uyarlamak ve bugünden bakmak meseleye zor olmasa gerek?

Görkem Arslan: Günümüz Türkiye’sine ya da buradaki insan tipine uyarlamak vakit almıştır. Ama zor olduğunu sanmıyorum. Burada öyle bir insan tipi var ki, bir çok yazarın, yönetmenin, oyuncunun dert edeceği oyunu veriyor zaten. .

Elif Ürse: Arada kalanların hikayesi evet… Her şey değişiyor, dengeler değişiyor, güç değişiyor;  yeni bir şey de değil, cumhuriyetin kurulmasıyla oluşmuş çok köklü bir zengin sınıfı var.

-O zengin sınıfın içinde arada kalan karakter Nesrin, sizin oynadığınız karakter diyebilir miyiz?

Elif Ürse:  Alt sınıf üzerinden baktığımızda da Nesrin karakteri tam bir arada, ne kendi geldiği kasabaya ait, ne çalıştığı evdeki o zenginlere…  Nişantaşı gibi bir yerde gördüğü hayat kiralamak gibi, maaş alıyor ama o hayatı da kiralıyor… Geldiği yer uçurum çünkü.

Görkem Arslan: Nesrin öyle bir sıkışmışlık yaşıyor ki, evdeki ölüyü bile söylemiyor. Yaşadığı o hayatı kaybetme korkusu var.

Elif Ürse:  Söylerse ulaşamayacağını bildiği hayatı kaybedecek. Onu kaybetmeyeyim derken kendisi kayboluyor…

-Yeni bir oyun ve sert bir giriş yapacaksınız sezona… Değişim ve dönüşümü insanlar üzerinden anlatıyorsunuz…

Elif Ürse: Değişimin kendisi güzeldir..

Görkem Arslan: Neye göre mesela değil mi

Elif Ürse: Cumhuriyet ideolojisi çok güzeldi de bugün ne oldu demiyorum. Öz eleştiri aslında oyun, Suzan karakterinin geldiği yer, tabanı ona ait, evli olduğu bugünün adamı Cengiz’i nereye koyacak mesela, bu aslında ideolojinin semboli… Suzan tam bir sembol. Alt sınıf var,  Nesrin’in hayranlık üzerinden kendini var etmeye çalışması, ben neyim diye kendine dönüp bakmıyor bile…

Mark Levitas: Değişimle ilgili çok tartıştık aslında. O iyidir, şu kötüdür demiyoruz. Bir değişim oldu bunu gösteriyoruz…

Görkem Arslan: Tespit de bulunmuyoruz aslında…

-İsyanı aslında köpek gezdiricisinde görüyoruz…

Elif Ürse: Köpek gezdiricisi bir şeylerin bittiğini biliyor. Eşitiz diyor, ideolojilere tutunanlar kaybediyor. O kişi Nesrin’e “kendi kıymetini bilirsen bir şeyleri değiştirirsin diyor. Sınıfsal meselelerin üzerinden gidenler bir şeyleri değiştiriyor…

-Bir şeyler değişiyor mu peki?

Görkem Arslan: Eskiden konuşamıyorduk, tabu olarak duruyordu şimdi konuşuyoruz…

Bir de tabii bize birey olmak öğretilmemiş. Bir şey olmamalısın denilmiş hep. Bir şey olmazsan senin kıymetin yok, bu öğretilmiş… Ya o taraftasın yada bu tarafta. Bir taraf olmamız istenmiş. Kendi varlığımız unutturulmuş bize…

Köpek gezdiricisi aslında bir birey, insan, Türkiye’de bütün toplumları temsil ediyor o anlamda da…

Hırsı, kazanmayı oyunda da görüyoruz… Yoksul, zengin, Cumhuriyet temsili dediğimiz olgu var…

Görkem Arslan:  Süreç bitmiyor, bir şeylerle yetinme algısı yok! Hırs, hep en kazanan,  daha çok kazanıp daha büyüğüne sahip olmak isteyen bir topluma dönüştük. O yüzden de oyunda  herkes istediği karakterle yolculuğunu yapacak…

GÜLŞEN İŞERİ/gulseniseri81@gmail.com

Kamp istismarcıya açık, vekile kapalı

Nizip’te 30’u aşkın çocuğa cinsel istismarla gündeme gelen AFAD mülteci kampına HDP’li vekiller alınmadı. TBMM Çocuk İstismarını Önleme ve Araştırma Komisyonu üyesi olan İstanbul Milletvekili Filiz Keresticioğlu, “Çocuk istismarını incelemek için buraya geldik. Ama karşımızda muhatap bulamadık. Şeffaf olmayan bu durumlar hakikaten bazı şeylerin yolunda gitmediği yönünde insanda daha fazla kuşku uyandırıyor” dedi.

Dîlok’un (Antep) Bêlqis (Nizip) ilçesinde 30’u aşkın çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı AFAD mülteci kampına, HDP’li vekiller alınmadı. Sabah saatlerinde Bêlqis ilçesine gelen HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, Dîlok Milletvekili Mahmut Toğrul ve Sêrt Milletvekili Besime Konca, partinin Göçmen ve Mülteci Komisyonu’ndan Sorumlu MYK Üyesi Gülsüm Ağaoğlu, HDP Dîlok eşbaşkanları ve ilçe yöneticileri inceleme yapmak üzere AFAD Kampı’na girmek istedi. HDP‘lilere, kapının önünde kamp görevlisi olduğunu belirten ve soy ismini söylemeyen Kemal isimli görevli, HDP’li vekillerin “Valilik izni olmadığı” gerekçesiyle kampa girişlerine izin vermeyeceklerini belirtti. Bu sırada bir minibüs ile sakallı, bıyıksız kişilerin kampa girmesine yurttaşlar ve heyet tepki gösterdi. Kamp önünde yetkililere seslenen bir yurttaş, “Kampa tecavüzcüler, DAİŞ’liler girebiliyor da vekiller niye giremiyor” dedi.

‘Şeffaf değilse bazı şeyler yolunda gitmiyordur’

Kamp önünde açıklama yapan TBMM Çocuk İstismarını Önleme ve Araştırma Komisyonu üyesi olan Filiz Kerestecioğlu, geçen hafta yetkililere izin almak için başvuruda bulunduklarını, fakat herhangi bir cevabın verilmediğini ifade etti. Hukuk kurallarıyla ile yürütülmeyen bir kurallar bütünü içerisinde kampın yönetildiğini belirten Kerestecioğlu, “Kendisini AFAD yardımcısı olduğunu belirten ve soy ismini bile vermeyen Kemal isminde biri Kaymakam ve Valinin bilgisi dahilinde bizi içeri alamayacaklarını aktardı. Buradaki çocuk istismarını incelemek için buraya geldik. Bu istismara maruz kalan çocuklar ile aileleri ne durumda olduğunu araştırmak için buradayız. Ama karşımızda muhatap bulamadık. Şeffaf olmayan bu durumlar hakikaten bazı şeylerin yolunda gitmediği yönünde insanda daha fazla kuşku uyandırıyor. Girişimlerimiz devam edecek ve her fırsatta onlarla dayanışma içerisinde bulunacağız. Bu işin peşini bırakmayacağız” diye konuştu.

‘Taciz, tecavüz, fuhuş kampları’

Ardından söz alan Mahmut Toğrul, yaşanan cinsel istismarın AFAD yetkilileri tarafından kabul edildiğini, yaşanan cinsel istismarın kamuoyuyla paylaşılmasından dolayı rahatsız olduklarını belirtirken, buna benzer olayların İslahiye ve Karkamış‘ta da yaşandığına ve kadınların fuhuşa sürüklendiğine dikkat çekti. Toğrul, “AKP’li yetkililer ve Başbakan bu AFAD kamplarını 5 yıldızlı otellere benzetmişlerdi. Bu kadar övündükleri kamplarında gün geçmiyor ki olumsuz bir haber çıkmasın. Ya taciz, ya tecavüz ya da fuhuşa sürüklenmiş kadınlar veya DAIŞ çetelerinin yetiştirildiği alanlar olarak her gün gündeme geliyor. Daha da önemlisi mültecilerin yüzde 10’u kamplarda kalıyor. Geri kalanlar ise şehir içinde kalıyor. Onların başına ne geliyor, ne yapıyorlar onu da hiç bilmiyoruz. Halkın vekilleri olarak bizim görevimiz bunlar ile ilgilenmek iken bizleri içeriye bile almıyorlar. Bu işin peşini bırakmayacağız” şeklinde konuştu.

‘Vahim şeyler yaşanıyor’

HDP’li vekil Besime Konca ise, HDP heyetinin kampa alınmamasının içeride daha vahim olayların yaşandığının göstergesi olduğunu ifade ederek, şunları söyledi: “30’u aşkın çocuğun cinsel istismara uğradığını herkes biliyor. Bunlar sadece görünen tarafı. Aldığımız duyumlardan kampta daha vahim olayların yaşandığı yönünde. Bizim içeriye alınmama sebebimiz de daha ağır durumların yaşandığının bir göstergesidir. İçeride su, yemek ve temel ihtiyaç sorunların da olduğu söyleniyor. Mülteciler farklı muamelelere maruz kalıyor. Bu kamplar uluslararası boyutta örnek kamp olarak sunulan yerlerdir. Bir an önce buranın tüm uluslararası, sivil toplum kuruluşlarına, insan hakları kurumlarına ve parlamentodaki her vekile açılması gerekiyor. Ciddi kaygılarımız var. Kamp anlayışına, hapsetme anlayışına, insan hakkı gaspına karşı, her türlü taciz ve tecavüz anlayışına karşı herkese çağrıda bulunuyorum. Buradaki sorunlar Kaymakam ve Vali’ye bırakılmayacak kadar vahim ve önemli sorunlar.”

Heyet ardından Antep’e geçerek İHD, TTB, Baro ve KAMER’i ziyaret etti.
DİHA

‘Cenazelerimizi Maraş’a gömebebilecek miyiz?’

“Soykırım Kıskacında Maraş” Konferansı bugün yoğun  bir katılımla yapıldı. Konferansta Maraş’ın direniş ruhu ve bugün Terolara yapılmak istenen kampa karşı Alevilerin suskunluğu tartışıldı.

 

Franfurt’ta yapılan Soykırım Kıskacında Maraş Konferansı yoğun katılımla gerçekleşti. DGB Bildungswerk’te yapılan konferansa konuşmacı olarak   Mahmıt Toğrul, Prof. Beyza Üstün,  Avukat Mehmet Horç, Rojda Yıldırım, Hüseyin Acar, Şükrü Yıldız katıldı.

Maraş katliamından Terolara sistematik soykırım politikalarının tanımlanması başlığı altında yapılan ilk oturumda Maraş Girişimi adına Mehmet Demir açılış konuşmasını yaptı. Demir,  Maraş girişiminin 2006 yılından bu yana yürütülen çalışmalara dikkat çekerek “Birinci konferansın Türkiye’de 2014 tarihinde yapıldığını bu ikinci konferansın bu örgütlülükte yeni bir sürece vesile olacağını söyledi… Avrupa’nın ve özelde almanın tüm bölgelerinden gelen delegeler çalışmalarımda başarılar diledi..

Katılımın yüksek olduğu görülen Maraş konferansı konuşmacılarından alan gazeteci yazar Şükrü Yıldız, konuşmasında Maraş’ın insansızlaştırılmak istenildiğine vurgu yaptı. Yıldız, Tüm kimliklere açık olan Maraş 1500’lü yıllara kadar Alevilerin son merkezidir. Kürt Alevi ve sol bir yapıya sahiptir. İsyan bölgesi olmasından dolayı da Sinanlar ve Mahirler burada olmuştur, direnişin merkezi burasıdır… ”  diye konuştu. 

Maraş ortadan kaldırılırsa, Kürt Aleviler büyük bir yara alır. Elbistan’da Kantarma demek Kürt Aleviliğin kütüphanesidir, saklı bahçesidir diyen Yıldız şöyle devam etti:

1500 yıllardan bu yana siyasal ve politik saldırların devam ettiğine vurgu yapan Yıldız, Elbistan’ın siyasal bir bölge olmaktan çıkartıldığını söyledi. “Osmanlı kayıtların tümünde de 19. yy’a kontrol altına alınmak istendiği, isyanlarla ayakta durduğu yazılır. Bu anlamda da Maraş katliamıyla bu süreci bitirmişlerdir. ” dedi. Alevilerin, Bektaşilerin ve Kızılbaşların olduğuna, çok kimlikli bir yapı özelliği taşığını anlatan Şükrü Yıldız Sinan Cemgilleri ve Mahirleri de hatırlatarak, “Tüm kimliklere açık olan Maraş 1500’lü yıllara kadar Alevilerin son merkezidir. Kürt Alevi ve sol bir yapıya sahiptir. İsyan bölgesi olmasından dolayı da Sinanlar ve Mahirler burada olmuştur, direnişin merkezi burasıdır… ”

Maraş Katliamı tanığı Hüseyin Acar da katliamın bir arındırma projesi olduğunu vurguladı. Acar,  “Bu katliam etnik arındırma projesinin parçasıydı. Katliamda tüm kesimler camilerden çağrı yapılarak halka saldırdı… ” diye konuştu. Savunmasız yakalandıklarını ifade eden Acar, Katiller göçmenlerin evlerini aldı yerleşti ve Maraşlılar göç etti. Maraş katliamı devlet için başarılı bir operasyon oldu… ” dedi.

Katliama katılanların 10 yıl yatıp çıktığını söyleyen Hüseyin Acar bugün Terolar’da yaşanan da etnik bir arındarma olarak gördüğünü söyledi. Acar sözlerini “Terolar Maraş katliamının devamı, Toprağın gasbıdır…” diyerek bitirdi.

Konuşmacılar arasında yer alan Rojda Yıldıırm ise  “Gelecekten kuşkuluyum,gelecekte cenazelerimizi Maraş gömebilecek miyiz” diye sordu.  Yıldırım, “jandarma gecen gün giden cenazemizi kaldırırken bize söylenen cenazelerinizi getireceğiniz toprak bulamıyacaksınız, gelecekte cenazelerimizi Maraş gömebilecek miyiz? can alıcı sorun budur” diye konuştu.

Maraş’taki durum varlık yokluk meselesidir diyen Yıldırım, D”insel kimliğimiz baskı altında, etnik kimliğimiz baskı altında, siyasal tercihlerimiz baskı altında, coğrafyamız baskı altında, çevremiz yaşanmaz kılınmak istenmektedir. Kızılbaş Kürt Aleviler üzerinde sistemeatik baskı uygulanmaktadır. Soykırıma uğrayan toplumlarda iki eğilimi gelişiyor; ya sanki yaşanmamış gibi davranılıyor ya da soykırım gerçekliğiyle yüzleşiliyor…” diye konuştu.

Her katliamın hesabı sorulmalıdır diyen Yıldırım Şöyle devam etti: Her katliamın hesabı sorulmalıdır. Ermeni katliamın hesabı, Yahudi katliamın hesabı soruldu. halen bunun mücadelesi veriliyor. Maraşlılar kendilerine sormalılar, katliamın hesabını mı sorduk, yoksa unutmayı mı tercih ettik? Bir çoklarımız bunu unutmuş gibi yaparak yaşadık, uzun yıllar Maraş katliamı gündeme girmedi. Maraş katliamının anmalarına gidenlere bile doğru yaklaşılmadı, kimliğimizden kaçamayız, yapılması gereken toplumsal gerçekliğimizle yüzleşmeliyiz. Ortadoğu’daki gelişmeleri bakarak Maraş’daki durum değerlendirilebilinir.  Maraş’ı Kürt sorunun dışına çıkarırsak sanki bize bir şey olmaz deniyor; bu yanılgının en büyüğüdür. Suriye sınırı yüz km bile değildir, hat Suriye’ye açılan bölgenin bağlantı noktasıdır.  Biz savaşın bir parçası olarak hedef alınmaktayız, Türkiye büyük bir savaşa hazırlanıyor, Rojova’ya karşı konumlanmasını yapıyor. Bizler bu savaşın parçasıyız, bu olay hukuki bir sorun değil, bu sorun siyasidir. direnmek ve örgütlenmek zorundayız….”

Prof. Beyza Üstün’ün de yer aldığı konferans ekoloji tartışmasını bereberinde getirdi. Üstün konuya ilişkin,  Maraş’taki bütün madenlerin 2015-16 da başkalarına peşkeş çekildiğini belirtti…

Prof. Beyza Üstün, ekoloji üzerine yaptığı konuşmasında “tüm bölge siyasi iktidarın şirketlerine peşkeş çekilmiştir; Elbistan termik santrali, Adıyaman ovası, Pazarcık Narlı ovası yaşama kapatılıyor. Yaşam imkanları ortadan kaldırılmak suretiyle boşaltılıyor, kamulaştırma adı altında insanların topraklarına el konuyor…” dedi.

Konferans’ta Maraş’ın hukuki boyutunu değerlendiren avukat Mehmet Horuç da  “Maraş’la ilgili hukuki mücadele devem ediyor” dedi. hukuku mucadele devam ediyor, 2006 yılından beri çimoento fabrikalarına karşı açılan davalar devam ediyor, hukuksuz bir ülkede hukuksal anlamda sonuç alınamaz, siyaseten bakış budur” diye konuştu.

Konferansın sonunda tüm konuşmalar raporlaştırıldı.

Alevinet.com

Avukat Mehmet Horuç: Maraş’la ilgili hukuki mücadele devem ediyor

Franfurt’ta yapılan Maraş Konferansında konuşan Avukat Mehmet Horuç, “Maraş’la ilgili hukuki mücadele devem ediyor” dedi.

 

Bugün (22 Mayıs) yapılan Franfurt’ta ki Soykırım Kıskacında Maraş Konferansı avukat Mehmet Horuç’un konuşmasıyla devam etti. Horuç,  hukuku mucadele devam ediyor, 2006 yılından beri çimoento fabrikalarına karşı açılan davalar devam ediyor, hukuksuz bir ülkede hukuksal anlamda sonuç alınamaz, siyaseten bakış budur” diye konuştu.

Beyza Üstün: insanların topraklarına el konuluyor

Franfurt Maraş konferasında konuşan Prof. Beyza Üstün, Maraş’taki bütün madenlerin 2015-16 da başkalarına peşkeş çekildiğini belirtti…

 

Prof. Beyza Üstün, ekoloji üzerine yaptığı konuşmasında “tüm bölge siyasi iktidarın şirketlerine peşkeş çekilmiştir; Elbistan termik santrali, Adıyaman ovası, Pazarcık Narlı ovası yaşama kapatılıyor. Yaşam imkanları ortadan kaldırılmak suretiyle boşaltılıyor, kamulaştırma adı altında insanların topraklarına el konuyor…” dedi.