Ana Sayfa Blog Sayfa 6298

Rojda Yıldırım; Biz savaşın bir parçası olarak hedef alınmaktayız

Soykırım kıskacında Maraş konferansında konuşmacı olarak katılan Rojda Yıldıırm, “Gelecekten kuşkuluyum,gelecekte cenazelerimizi Maraş gömebilecek miyiz” dedi.

Franfurt’ta başlayan konferansta konuşan Rojda Yıldırım, Maraş’ta yaşanılan olaylarla ilgili kuşku duyduğunu belirtti. Yıldırım, “jandarma gecen gun giden cenazemizi kaldırırken bize söylenen cenazelerinizi getireceğiniz toprak bulamıyacaksınız, gelecekte cenazelerimizi maraş gömebilecek miyiz? can alıcı sorun budur” diye konuştu.

Maraş’taki durum varlık yokluk meselesidir diyen Yıldırım, Dinsel kimliğimiz baskı altında, etnik kimliğimiz baskı altında, siyasal tercihlerimiz baskı altında, coğrafyamız baskı altında, çevremiz yaşanmaz kılınmak istenmektedir. Kızılbaş Kürt Aleviler üzerinde sistemeatik baskı uygulanmaktadır. Soykırıma uğrayan toplumlarda iki eğilimi gelişiyor; ya sanki yaşanmamış gibi davranılıyor ya da soykırım gerçekliğiyle yüzleşiliyor…” diye konuştu.

Her katliamın hesabı sorulmalıdır diyen Yıldırım Şöyle devam etti: Her katliamın hesabı sorulmalıdır. Ermeni katliamın hesabı, Yahudi katliamın hesabı soruldu. halen bunun mücadelesi veriliyor. Maraşlılar kendilerine sormalılar, katliamın hesabını mı sorduk, yoksa unutmayı mı tercih ettik? Bir çoklarımız bunu unutmuş gibi yaparak yaşadık, uzun yıllar Maraş katliamı gündeme girmedi. Maraş katliamının anmalarına gidenlere bile doğru yaklaşılmadı, kimliğimizden kaçamayız, yapılması gereken toplumsal gerçekliğimizle yüzleşmeliyiz. Ortadoğu’daki gelişmeleri bakarak Maraş’daki durum değerlendirilebilinir.  Maraş’ı Kürt sorunun dışına çıkarırsak sanki bize bir şey olmaz deniyor; bu yanılgının en büyüğüdür. Suriye sınırı yüz km bile değildir, hat Suriye’ye açılan bölgenin bağlantı noktasıdır.  Biz savaşın bir parçası olarak hedef alınmaktayız, Türkiye büyük bir savaşa hazırlanıyor, Rojova’ya karşı konumlanmasını yapıyor. Bizler bu savaşın parçasıyız, bu olay hukuki bir sorun değil, bu sorun siyasidir. direnmek ve örgütlenmek zorundayız….

Şükrü Yıldız; Sinanlardan Mahirlere, İbolara direnişin merkezi Elbistan’dır

Katılımın yüksek olduğu görülen Maraş konferansı konuşmacılarla devam ediyor. Söz alan gazeteci yazar Şükrü Yıldız, konuşmasında Maraş’ın insansızlaştırılmak istenildiğine vurgu yaptı. Yıldız, Tüm kimliklere açık olan Maraş 1500’lü yıllara kadar Alevilerin son merkezidir. Kürt Alevi ve sol bir yapıya sahiptir. İsyan bölgesi olmasından dolayı da Sinanlar ve Mahirler burada olmuştur, direnişin merkezi burasıdır… ”  diye konuştu. 

Bugün Franfurt’ta başlayan ve yoğun katılımın olduğu konferansta gazeteci yazar Şükrü Yıldız yaptığı konuşmasında, “Maraş ortadan kaldırılırsa, Kürt Aleviler büyük bir yara alır. Elbistan’da Kantarma demek Kürt Aleviliğin kütüphanesidir, saklı bahçesidir.” diye konuştu.

1500 yıllardan bu yana siyasal ve politik saldırların devam ettiğine vurgu yapan Yıldız, Elbistan’ın siyasal bir bölge olmaktan çıkartıldığını söyledi. “Osmanlı kayıtların tümünde de 19. yy’a kontrol altına alınmak istendiği, isyanlarla ayakta durduğu yazılır. Bu anlamda da Maraş katliamıyla bu süreci bitirmişlerdir. ” dedi. Alevilerin, Bektaşilerin ve Kızılbaşların olduğuna, çok kimlikli bir yapı özelliği taşığını anlatan Şükrü Yıldız Sinan Cemgilleri ve Mahirleri de hatırlatarak, “Tüm kimliklere açık olan Maraş 1500’lü yıllara kadar Alevilerin son merkezidir. Kürt Alevi ve sol bir yapıya sahiptir. İsyan bölgesi olmasından dolayı da Sinanlar ve Mahirler burada olmuştur, direnişin merkezi burasıdır… ”  diye konuştu.

 

 

Mehmet Demir; Maraş konferansı bölgemiz için tarihidir

Franfurt’ta yapılan Maraş Konferansının açılış konuşmasını  Maraş Girişiminden Mehmet Demir yaptı. Demir böylesine bir süreçte konferansın toplanmasını tarihi önemde olduğunu söyledi.
Maraş girişiminin 2006 yılından bu yana yürütülen çalışmalara dikkat çekerek “Birinci konferansın Türkiye’de 2014 tarihinde yapıldığını bu ikinci konferansın bu örgütlülükte yeni bir sürece vesile olacağını söyledi… Maraşlıların kendi kültürel ve sosyal gerçekliğini korumak için örgütlenmesinin önemine dikkat çekti. Avrupa’nın ve özelde Almanya’nın tüm bölgelerinden gelen delegeler çalışmalarımda başarılar diledi..”

Hüseyin Acar: Terolar Maraş katliamının devamıdır

Franfurt’ta yapılan Soykırım Kıskacında Maraş Konferansında konuşan Maraş Katliamı tanığı Hüseyin Acar katliamın bir arındırma projesi olduğunu vurguladı.
Bugün saat 11:00’de başlayan konferana katılanlar arasında Maraş katliamı tanıklarından Hüseyin Acar yaptığı konuşmasımda o anları hiç unutmadığını ifade etti. Acar,  “Bu katliam etnik arındırma projesinin parçasıydı. Katliamda tüm kesimler camilerden çağrı yapılarak halka saldırdı… ” diye konuştu. Savunmasız yakalandıklarını ifade eden Acar, Katiller göçmenlerin evlerini aldı yerleşti ve Maraşlılar göç etti.
Maraş katliamı devlet için başarılı bir operasyon oldu… ” dedi. 
Katliama katılanların 10 yıl yatıp çıktığını söyleyen Hüseyin Acar bugün Terolar’da yaşanan da etnik bir arındarma olarak gördüğünü söyledi.
 Acar sözlerini “Terolar Maraş katliamnın devamı, Toprağın gaspıdır…” diyerek bitirdi.

Soykırım Kıskacında Maraş Konferansı başladı

“Soykırım Kıskacında Maraş” Konferansı bugün başladı. Açılış konuşmasını Mehmet Demir yaptı. 

 

Bugün Frankfurt’ta gerçekleşen Maraş konferansı başladı…

İlk oturum  saat 11:00’da başladı. Maraş katliamından Terolara sistematik soykırım politikalarının tanımlanması başlığı altında yapılan ilk oturumda Maraş Girişimi adına konuşan Mehmet Demir,

Maraş girişiminin 2006 yılından bu yana yürütülen çalışmalara dikkat çekerek “Birinci konferansın Türkiye’de 2014 tarihinde yapıldığını bu ikinci konferansın bu örgütlülükte yeni bir sürece vesile olacağını söyledi… Avrupa’nın ve özelde almanın tüm bölgelerinden gelen delegeler çalışmalarımda başarılar diledi..”

Modaratörlüğünü gazeteci Elif Sonzamancı’nın yaptığı birinci oturumun konuşmacıları  Mahmıt Toğrul, Prof. Beyza Üstün,  Avukat Mehmet Horç, Rojda Yıldırım, Hüseyin Acar, Şükrü Yıldız…

16:00-18:00 arası tartışma forum… 18:00’de ise sonuç bildirgesinin okunmasıyla konferans sona erecektir.

alevigazetesi.com

 

 

Erdoğan, Alevi düşmanlığının en fütursuz örneklerinden biri

Bülent Aldede ile „Aleviler ne düşünüyor?“ konusunda söyleştik. Türkiye`de kimliğini söylediği anda hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan Aleviler Mezhepçi politikaları ilke edinmiş AKP döneminde de hayli sıkıntılılar. 19 Mayıs 2016 Perşembe 22:25 19 1 Bülent Aldede ile „Aleviler ne düşünüyor?“ konusunda söyleştik.

 

Türkiye`de kimliğini söylediği anda hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan Aleviler Mezhepçi politikaları ilke edinmiş AKP döneminde de hayli sıkıntılılar.   Aleviler, Silahlı Kuvvetlerde, Emniyet Teşkilatlarının üst düzeyinde yok; vali, kaymakam, üst düzey bürokrat olarak Aleviler neredeyse yok, var olanları da sayısal olarak parmakla gösterilecek kadar az.   Aleviler Yavuz Sultan Selim dönemini “katliamlar dönemi” olarak anarlar, 1514 Çaldıran savaşı öncesi 40 bin Alevi kılıçtan geçirilmiştir.   Seksenli yılların sonlarına doğru Alevilik hem Türkiye’de hem de Avrupa’da derlenip toparlanmış ve yeniden örgütlenmeye başlamıştır. Avrupa’da ve Türkiye’de Dernekler,( Alevi Kültür Merkezleri) Vakıflar ve Dergâhlar olmak üzere üç değişik çatı altında örgütlenen sayıları 20-25 Milyonu bulan Aleviler devletten inançlarına saygı ve eşit vatandaş muamelesi istiyorlar.   Devlet ne yazık ki Muhalif duruşları ve daha çok batılı, modern yaşam ve düşünce biçimlerinden dolayı çok yanlış olarak, milyonlarca Alevinin yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş hâkli taleplerini karşılamadığı gibi, tam tersi her yerde dışlıyor ya da sözde çalıştaylarla kendi Alevi’sini yaratmak istiyor.   Günlük yaşamda ayrımcılığa, eşitsizliğe maruz kalan çeşitli temelsiz bahanelerle işe girişiler,  terfileri engellenen, Yüksek Bürokraside yer bulamayan, ne yazık ki bazen kimliklerini gizlemek zorunda bırakılan, kalan Alevilerin son yıllarda yaşadıklarını, Almanya`daki konumlarını, aktüel konulardaki soruları Haber Sitemiz adına Kamen `de yaşayan Alevi dedesi Bülent Aldede’ye sorduk.   Aleviler Yavuz Sultan Selim dönemini “katliamlar dönemi” olarak anarlar, 1514 Çaldıran savaşı öncesi 40 bin Alevi kılıçtan geçirilmiştir. Alevi vatandaşlarımız uğradıkları şiddeti ve ayrımcılığı Hazreti Hüseyin`in de katledildiği Kerbela’ya dayandırıyorlar belki tekrar edeceğim ama Osmanlı döneminde de Yavuz Sultan Selimin yaptığı ‘Katliamlar’ unutulmuyor. Büyük bel bağladıkları Cumhuriyet döneminde ise başta Dersim, Sivas, Maraş, Gazide, Gezide ve Çorum katliamlarında pek çok Alevi hayatını kaybetti veya zorunlu göçe tabi tutuldu. Kamen’ de yaşayan Bülent Aldede Dede. 43 yaşında bir Akademisyen, Dortmund Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği ( İnformatik ) okumuş,  Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi Üyesi. Ağuçan’a bağlı bulunan Sultan Sinemilli Ocağı evladı olan Bülent Dede Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi gerektiğini söylüyor. Sinemilli bir Alevi ocağının ve aşiretinin adıdır. Ağırlıklı olarak Maraş ve havalisinde yerleşmiş olan Sinemillilerîn küçük bir kolu da Erzincan’dadır.

-Türkiye’de Alevi bölgelerine mülteci kamplarının kurulmasını ve yine bu soruyla bağlantılı olarak yeni yapılan boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu mezhepçi politikalar Alevilere zor günler yaşatıyor. Alevilerin buna karşı ne yapması gerekiyor?  Öncelikle Alevilerin bilmesi gereken temel şeyler vardır. Bunlar bilindikten sonra, günümüzün de bunun üstüne kat be kat zulüm eklediğinin bilincine varılmalı. Osmanlı dönemine hiç girmiyorum. Türkiye Cumhuriyeti dönemini ele alırsak görürüz ki Alevilere, devlet hiç de adil davranmamıştır. Alevilerin inanç ayinleri yasaklı kalmıştır. Evet, aleviler buna karşın inanç ayinlerini ve yollarını kesintiye uğratmadan özellikle 1970’li yıllara kadar sürdürmüştür, ama bu, devletin Alevilere karşı olan asimilasyon politikalarını görmezden gelmemiz anlamına gelmez. Günümüze gelince. Bu AKP Hükümetleri, ya da bunların geldiği gelenek hiçbir zaman Alevileri sevmemiş, Alevilere hakaret etmekten her zaman da büyük bir haz almıştır. Sivas’ta yapılan katliamı düşünün! O katliam olduğunda, Doğru Yol Partisi’nden Refah Partisi’ne kadar hepsinin yaptığı açıklamalara bakın! Hepsi neredeyse katledilen onca sanatçıyı suçlar gibiydi. Oysa çocuk yaşta katledilen Koray’ın bir gülüşüne, ya da Hasret’in bir mızrap vuruşuna, bütün o yobaz sürüsünü ve onların avukatlığını yapanları ve onları koruyup kollayanları, katilleri Avrupa’ya kaçıran o dönemin İstanbul il başkanlığını yapan Recep Tayyip Erdoğan denen diktatör bozuntusunu kurban etmeye bile layık görmem! Bu konu çok uzun ve derin bir konu ancak ben sonuca geleyim. Yıllarca Alevilere düşmanlık yapan bu yobaz sürüsü devletin onlara verdiği imtiyazlarla devletin her türlü kademesinde kadrolaştılar ve yandaşları koruyup kollarken dahi din iman adaleti dillerinden düşürmediler. İlginç gelebilir ama bunlar her zaman bunu yapıyor. Bu zihniyet zulüm yaparken, zulmü dünyadan silmek isteyen Allah’ı dillerinden düşürmediler, nefislerinin kölesi olmuşken, nefsin en büyük düşman olduğunu söyleyen Hz. Muhammed’i dillerinden düşürmediler, güya oruç tuttukları ramazanda hiçbir dönemde yemedikleri kadar çok yediler, helal olmayan eti yemeyiz derken her türlü çirkefe bulaşıp her türlü haramı da yediler. Bu sadece bugün değil, ta Hz. Muhammed döneminden bugüne kadar bunların değişmeyen karakteridir sahtekârlık.  Hep bunu yaptılar bunlar ve bugün daha da ahlaksızca ve hiçbir şeyden utanmadan her türlü çirkefi yapmaktadırlar. Bugün gerek Pazarcık Terolar Köyü bölgesinde ve gerekse Sivas’ta yapılmak istenen bu sözde mülteci kampları ki sessiz kalınırsa devamı da gelecektir, AKP iktidarının ve aslında Recep Tayyip Erdoğan’ın Alevi düşmanlığının en fütursuz örneklerinden birisidir. Tabi bu AKP ve Erdoğan’ın bir taşla birçok kuş vurma taktiklerindendir. Temelinde Alevileri hedef alan bu kirli oyunun diğer boyutu alevi yoğunluğu olan bölgelerde Alevileri azınlık haline getirerek bölgeyi sünnileştirme politikalarını, açık deyimiyle Alevi asimilasyonunu hızlandırmaktır. Bir başka boyut, mülteci kılıklı bu selefilerden kendileri için kirli bir potansiyel oluşturmaktır ve ileride kemikleşmiş bir yobaz destekçi bölge yaratmaktır. Aslında daha birçok kirli amacın altında yattığı bu oyunun çok daha farklı ekonomik getirim temelli boyutlarının da mutlaka olduğu, AKP’nin bir para partisi olduğu gerçeğiyle anlaşılmaktadır. Yine bu politikaların bir başka yansımasıdır “Yavuz Sultan Selim” isminin Köprüye verilmesi. Dikkat edilirse Yavuz Sultan Selim, Osmanlı’nın en zalim padişahlarındandır. Bunlar da Osmanlı’nın en dışa bağımlı, en zalim padişahlarını çok sevmektedirler. Aslında sevmek ve bunlar bir arada düşünülmemeli. Bunlar sevmeyi bilmezler, Bunların bildiği nefreti büyütmek ve bunun üzerinden kendilerine kemikleşmiş yandaş yığınlar elde etmektir. Bunların çokça dillendirdiği Osmanlı Padişahları da en çok ayıran, en çok nefreti büyüten padişahlardır. AKP’nin bunda da başarılı olduğu acı bir gerçek. Bu başarının elbette memleketteki ahlak düşüklüğü, yobaz inanç, kemikleşmiş küfür geleneği ve cehaletle doğrudan ilişkisi vardır. Yoksa bilincin ve demokrasi kültürünün yüksek olduğu memleketlerde bunları değil iktidara taşımak, eşeklere çoban bile yapmazlar. Alevilerin yapması gereken şey, her koşulda her alanda bu politikaların kirliliğine karşı yaratıcı direniş göstermek, bunları boşa çıkarmak olmalıdır. Tabi birlik olmamızın, özellikle demokrasi yanlısı sivil toplum kuruluşlarıyla yeri geldiğinde birlikte hareket etmemizin de büyük önemi vardır. Zulme karşı direnmek, Muhammed Mustafa’dan bize verilmiş en güzel öğütlerden birisidir. Zulme karşı susan, hele zulme yandaş olan bizden değildir.

-AKP kendi Alevi’sini yaratmak istiyor. Diyanetten maaş alan buralara kadar gelen bazı Alevi dedeleri var. Bunlara söyleyecekleriniz nelerdir?

Aslında AKP gibi sözde parti, özde şebekeler para ve çıkar üzerine kurulu olan yapılardır. Bu tür yapıların Alevilikle uzaktan yakından ilgisi olabilecek en ufak bir güzelliğe tahammülleri yoktur. Tarih bunu defalarca ispatlamıştır. Onun içindir ki,  AKP kendi Alevi’sini yaratma çabasında olmamıştır; AKP’nin çabası bu perde arkasında kendine ahlak düşkünü yığınlar devşirmek olmuştur. Bu da şu anlama geliyor: Eğer bir alevi, hele bir dede, bu türden çirkin ve kirli politikaların peşinden gidiyorsa, bunu en masumane deyişle saflık ve cehalet olarak değerlendirebiliriz. Ama gerçekte durum bu kadar masumane değildir. Bana göre bu, en açık deyimiyle Alevi Yolu Açısından bakıldığında DÜŞKÜNLÜKTÜR! Düşkünler de ancak pir huzurunda özünü dara çekerlerse yola girebilirler! Durum en açık deyimiyle budur. Onlara da tavsiyem bir an önce gelip pir huzurunda özünü dara çekmeleridir. Yoksa helak olduklarıyla kalırlar.

-Alevi kimliğinin Almanya’da oluşması, yaşaması, tanınması için Alevilik derslerinin yanında gençlere yönelik daha hangi hizmetler verilebilir, başka neler yapılabilir? 

Almanya’da alevi kimliğinin tanınması, kabulü, biz aleviler için önemli bir gelişmedir. Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bu büyük bir utançtır! Çünkü Anadolu’dan ve Mezopotamya’dan gelen aleviler kendi memleketlerinde bir Hacı Bektaş Dergâhını dahi müze statüsünden dolayı para vererek ziyaret edebilirken, gelip Almanya gibi bir devlette haklarını kazanabilmesi bir yönüyle güzel bir kazanımken, diğer yönüyle bize yapılan asimilasyon politikalarının şüphe götürmez ispatıdır ve acıdır. Almanya’da tanınan bu hakların sürekliliği bizim Aleviliğimize sahip çıkabilmemizle doğru orantılı olacaktır. Çünkü Alevilik bir inançtır ve bu inancın bu haklarından yararlanabilmesi, inancına sahip çıkması ve bu inancı gelecek nesillere doğru aktarabilmesiyle doğrudan ilgilidir. Oysa ben günümüzde Aleviliğin inanç gerçeğinden kaydırılmaya çalışıldığına bu açıdan bakıldığında Aleviliğin gelecek nesillere doğru aktarılamadığıdır.   inancındayım. Yolumuzun temeli belli! “Allah Muhammed ya Ali” diye haykıran bir inanç geleneğinden, bugün daha çok, hani nerdeyse hiçbir şeye inanmayan, ama inanıyormuş gibi yapan nesiller oluşturuluyor. Bu da samimiyeti ve aşkla yola bağlanmayı yüzyıllardır kendine şiar edinen Muhammed Ali Yolunun özüne ters; bünyesine kesinlikle uygun değil. Sonuçta samimiyetten uzak bir duruş, yozlaşmayı beraberinde getiriyor. Bundan tez elden kurtulmak gerekiyor. Aksi takdirde gelecekte hakları kazanılmış, ama inanç temellerinden uzaklaşmış, yozlaşmış bir yığınla karşı karşıya kalacağız.

-Dedelerin ve Dedelik Kurumunun sorunları nelerdir? Bu sorunların giderilmesi konusunda dilekleriniz nelerdir? 

Dedelik öncelikle soyla ilgili bir “kurumdur”. Yani soyunuzun Hz. Ali ve On İki İmamlar aracılığıyla Hz. Muhammed’e ulaşması gerekir. Burada icazetle dedelik yapan dikme dedeleri ve Bektaşiliğin babagân kolunu konu dışı bırakıyorum. Çünkü onlarda soy, yani Seyitlik aranmaz. Bunu yani soyu da temsil eden Anadolu ve Mezopotamya’da varlığını sürdüren ocaklardır. Mesela bendeniz Ağuçan’a bağlı bulunan Sultan Sinemilli Ocağı evladıyım. Öncelikle DEDE diye gezen ama dedelikle uzaktan yakından ilgisi olmayan dedelerin ya eğitilmesi, ya da bu hizmetten uzaklaştırılması gerekir. Dedelik birkaç duayı ezberlemekten ibaret değildir. Dede dediğin ahlakıyla, duruşuyla, gönül bilgisiyle, sohbetinin lezzetiyle, içindeki Allah Muhammed Ali Aşkıyla, bulunduğu her yerde bu özellikleriyle öne çıkan bir engin kişilik olmalı! Bu olduktan sonra da Dedeler bulundukları bölgelerde gençlerin Alevilik yolunda eğitilmesinde birincil derecede rol oynamalı. Bunların her Alevi Derneğinde Cem Evinde düzenli bir biçimde hayata geçirilmesi ve sürekli hale getirilmesi gerekmektedir. Bunlar yapılmazsa tükeniş kaçınılmazdır. Dedeliğin günümüzdeki sorunları oldukça ağırdır. Hem de iki başlı ağırdır. Birinci baştan, dedeliğin kendi ocağına sahip çıkmaktan aciz, dedelik yapma konusunda oldukça zayıf, hatta inançtan bihaber dedelerin olmasıdır. Bunların belli bir ocağın evladı olma dışında hiçbir özellikleri yoktur. Bu tür dedelerin varlığı dedelik kurumunun saygınlığına ağır darbeler vurmaktadır. Bunun bir an önce düzeltilmesi gerekmektedir. Öte yandan talip olan insanlarda da inanç zayıflığı söz konusudur. Talip ne dedesine saygı duymayı bilmektedir, ne de dedesinin yanlışını görebilecek bir bilince sahiptir. Alevilik edeb temelli bir inançtır. Edeb üzerine gelişir her şey! Aleviler dedesiyle talibiyle bunu yeniden hatırlayarak sorunlarını çözmeye başlayabilir diye düşünüyorum. Bu güzel söyleşi için  Bülent Dedeye Haber Sitemiz ve okurlar adına Teşekkür ediyorum.

ha-ber.com/Mehmet Tanl

Alman Meclisi Maraş’ı gündemine aldı

Alman Meclisi Maraş’a yapılmak istenen o kampı tartışıyor Maraş merkez Dulkadir ilçesine bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrice Höyük (Terolar) Mahallesi’nde mülteciler için yapılmak istenen mülteci kampları Alman Meclisi’nde gündeme geldi.

 

21 Mayıs 2016 Cumartesi 11:37 24 3 Alman Meclisi Maraş’a yapılmak istenen o kampı tartışıyor Maraş merkez Dulkadir ilçesine bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrice Höyük (Terolar) Mahallesi’nde mülteciler için yapılmak istenen mülteci kampları Alman Meclisi’nde gündeme geldi. Türkiye’den Maraş Yasam Platformu adına avukat Mehmet Ercosman, Berlin Alevi Toplumu Başkanı Halit Büyükgöl ve Cemevi Başkan Yardımcısı Numan Emre Sol Parti Federal Milletvekili Sevim Dağdelen’i Meclis ‘deki makamında ziyaret etti. Görüşmede Maraş’ın Sivrice Höyük Mahallesinde mülteci kampına neden karsı olduklarını hukuksal,  coğrafi, teknik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla karşı çıktıklarını anlatan avukat Ercosman burada anayasaya aykırı işlem yapıldığını söyledi. Çevrede 3 bin bölge halkının yaşamasına karsın yaklaşık 27 bin mültecinin barınacağı kampın halkı tedirgin ettiğini söyleyen Ercosman, hayvancılıkla geçinen ve mera yeri olarak kullanılan alanın AKP’ye yakın şirketler tarafından getirim olarak görüldüğünü söyledi. Ercosman bu bölgenin ayni zamanda deprem bölgesi olduğunu hatırlatarak “Yürütmeyi durdurma kararı alınıncaya kadar hukuksal mücadelemizi sürdüreceğiz. Çevre köyleri de dahil olmak üzere nüfusu üç bin olan bir alana 27 bin kişinin sığınacağı mülteci kampı yapmak bölgenin ekolojik dengesini de bozacaktır. Aynı zamanda kamp yakınına küçük sanayi bölgesi yapılmak isteniyor bununla ucuz işgücü ve taşeron işçiliğinin de zemini hazırlanmış olacak” dedi. Kürt ve Alevilerin yasadığı yerlerde mülteci kampının bilinçli olarak seçildiğine dikkat çeken Ercosman, AB ile Türkiye arasında imzalanan anlaşma sonrası kamp yapımının hızlandığını söyledi. Sol Parti Federal Milletvekili Sevim Dağdelen de konu ile ilgili önünüzdeki günlerde soru önergesi vereceğini belirterek “Bütün bunlar AB ve Almanya’nın Türkiye ile yaptığı mülteci anlaşmasının sonucudur. Biz Sol Parti olarak bu koşullar altında vize muafiyetine karşı çıkıyoruz. Bir taraftan vize muafiyeti getirmek bir taraftan da Türkiye’yi güvenlikli ülke olarak değerlendirip, iltica başvurularını engellemek istiyorlar. Geçtiğimiz ay iltica başvurusunda bulunanların yüzde 90’nı Kürt kökenli vatandaşlardı. AB ve Almanya Kürtlere karşı suç ortaklığı yapmakta” dedi. Mülteci kampının kurulmak istenmesinin özellikle Alevi yurttaşların yasadığı yerlerde olduğuna dikkati çeken Dağdelen “Burada bilinçli bir şekilde yerleşim planını dönüştürme var. İsrail Filistin’de nasıl bir politika izliyorsa Türkiye de burada politik dengeyi bozmak istiyor” şeklinde konuştu.

ha-ber.com/Süheyla Kaplan / Berlin

Kampın yapımı durdurulsun!

İstanbul’daki Alevi kurumları Mereş’ın Terolar bölgesinde yapımı süren mülteci kampını protesto ederek, kampın yapımının bir an önce durdurulmasını istedi.

Demokratik Alevi Derneği (DAD), Alevi Kurumları Maraş Girişimi, Arap Alevi Gençlik Meclisi ve Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Mereş’in (Maraş) Terolar bölgesinde yapımı süren mülteci kampını protesto etti. Galatasaray Meydan’ında bir araya gelen kitle, “Don değiştirip gelmiş yezidin soyu, zulme direnmektir şahım Hüseyin’in huyu”, “Yaşamıma, Maraşıma, ovama dokunma” ve “Maraş El-Zara olmayacak direnen halklar kazanacak” pankartlarını açarak, “Terolar halkı yalnız değildir” sloganları attı. Açıklamanın Kürtçe, Türkçe ve Arapça yapıldığı eylemde konuşan DAD Eşbaşkanı Bülent Felekoğlu, Alevilerin yerleşim alanlarında demografik dönüşüm projesi yapılmak istendiğine vurgu yaptı. Türkiye’de mültecilerin “ticari meta” olarak görüldüğünü söyleyen Felekoğlu, “Biz binbir rengin yaşadığı Anadoluyuz. Biz misafir kabul ederiz. Biz can cana durabiliriz. Bizler nice halkına zulüm eden imparatorluklar gördük. Hepsi yıkıldı ve gitti ama biz Anadoluyuz ve buradayız” dedi.

Alevilere yönelik katliamları hatırlatan Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz ise “BM’nin kendi sözleşmesine uymasını talep ediyoruz. Kendi sözleşmelerine hakim olmalarını ve orada beslenen cihatçı çetelere desteklerin kesilmesini istiyoruz. Aynı zihniyetin AFAD kamplarında beslendiğini de biliyoruz. Hatay ve Antep’te yapılan AFAD kampları şeffaf değildir. Şuan Terolar’da yapılmak istenen AFAD kampı da şeffaf olmayacak” dedi.

DİHA

Berlin’de soykırım taslağı

Alman Meclisi’nde oylanacak soykırım tasarısına DW Türkçe ulaştı. Tasarıda ilk kez Ermeni soykırımı ifadesine net bir şekilde yer verilirken, dönemin Alman İmparatorluğu’nun da sorumluluğu olduğu belirtiliyor.

 

Almanya Federal Meclisi 1915 Ermeni tehcirindeki katliamları soykırım olarak tanımaya hazırlanıyor.

DW Türkçe’nin ulaştığı karar taslağında Ermeni soykırımının “20’nci yüzyıldaki etnik temizlik, kitlesel katliam ve soykırımlar tarihindeki örneklerden biri olduğu” ifade ediliyor.

Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU), koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin son aşamaya getirdiği taslak metin 2 Haziran’da genel kurulda oylanacak.

Tasarıda ilk kez Ermeni soykırımı ifadesine net bir şekilde yer verilirken, yaşananlarda dönemin Alman İmparatorluğu’nun da rolü olduğu belirtiliyor, Alman hükümetinin Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi çabalarını teşvik etmesi isteniyor.

Tasarının başlığı, “101 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlığını taşıyor.

Metnin giriş kısmında, Federal Meclis’in, Ermeni ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan tehcir ve katliamlarda ölen kurbanların anısı önünde eğildiği belirtiliyor. Bu dönemde diğer Hristiyan toplulukların da özellik Asuriler, Süryaniler ve Keldanilerin sürgün ve katliamlardan etkilendikleri kaydediliyor.

Jön Türkler sorumlu tutuluyor

Tasarıda, yaşananlardan Jön Türk hükümeti sorumlu tutuluyor ve “Dönemin Jön Türk Hükümeti’nin talimatıyla bir milyonu aşkın Ermeni’nin sistematik tehcir ve kıyımı 24 Nisan 1915 tarihinde Osmanlı Konstantinopolis’inde başladı” ifadesine yer veriliyor.

Bu suçu işlemiş olanların sorumluluğu ile günümüzde yaşayanların taşıdığı sorumluluk arasında fark gözetilmesi gerektiği vurgulanırken, geçmişte yaşananları hatırlamanın, bugün de güncelliğini koruyan nefret ve yok etme anlayışıyla mücadele etmek için gerekli olduğu kaydediliyor.

Alman İmparatorluğu’nun rolü

Taslak kararda, Osmanlı İmparatorluğu’nun baş müttefiki olan Alman İmparatorluğu’nun Ermenilere uygulanan sürgün ve kırımı durdurmaya dönük çaba göstermeyerek “yüz kızartıcı” bir rol oynadığı ifade ediliyor.

Alman İmparatorluğu’nun, Alman diplomatlar ve misyonerlerin açık bilgilendirmelerine rağmen, insanlığa karşı bu suçu önlemek için harekete geçmediği, bundan üzüntü duyulduğu kaydediliyor.

Karar tasarısıyla sadece kurbanların anılmadığını aynı zamanda 100 yıl önce hem Alman İmparatorluğu hem de Osmanlı’da güç koşullar altında katliamlara direnenler ve Ermenilerin kurtarılmasını sağlayanların da saygıyla anıldığı vurgulanıyor.

Taslak kararda, soykırımın Almanya’da okul müfredatına dahil edilmesi, tarih derslerinde okutulması isteniyor.

Bu derslerin özellikle Türk ve Ermeni kökenli Almanya yurttaşlarının uyumuna ve barışçıl bir şekilde birlikte yaşamaya katkı sağlayacağı belirtiliyor. Eğitim konusunun eyalet hükümetleri yetkisinde olması sebebiyle bu konuda eyaletlere önemli bir rol düştüğü kaydediliyor.

Türkiye-Ermenistan yakınlaşması

Karar tasarısında, Alman hükümetinin Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi çabalarını teşvik etmesi isteniyor.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki uzlaşı arayışlarının son yıllarda sekteye uğradığına dikkat çekilen tasarıda, iki ülke ilişkilerinde gerilim ve karşılıklı güvensizliğin devam ettiği kaydediliyor. Almanya’nın yakınlaşmaya destek vermesi gerektiği, bunun zeminin de ancak tarihle yapıcı bir anlayışla yüzleşerek olabileceği kaydediliyor.

Alman hükümetinden, Türklerle Ermeniler arasında diyaloğu geliştirmeyi, geçmişle yüzleşmeyi, tarihsel sorumluluğun kabul edilmesini, suçun affını sağlamayı amaçlayan girişimleri desteklemesi isteniyor.

Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesinin, Kafkasya bölgesinin istikrarı için önem taşıdığı vurgulanırken, hükümetten bunu sağlamaya dönük desteğini sürdürmesi beklentisi dile getiriliyor. Bu çerçevede, 2009 yılında Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan, ortak tarih komisyonu kurulması, diplomatik ilişkilerin yeniden tesisi ve ortak sınırın açılmasını öngören Zürih protokollerinin onaylanması için Türk ve Ermenistan hükümetleri nezdinde girişimlerde bulunulması isteniyor.

“Türkiye reddetmeye devam ediyor”

Taslak kararın gerekçe bölümünde, çok sayıda bağımsız tarihçi, parlamento ve uluslararası kuruluşun Ermenilerin tehcir ve katliamını soykırım olarak tanımladığına dikkat çekiliyor. Türkiye’nin ise Ermenilerin tehcir ve öldürülmesinin planlı bir eylem ve kitlesel ölümlerin Osmanlı Hükümeti’nin istediği bir sonuç olduğunu reddetmeye devam ettiği ifade ediliyor.

Ankara’nın itirazları

Muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin girişimleriyle yeniden gündeme gelen Ermeni soykırımı tasarısı, Türkiye’nin Almanya nezdinde çeşitli diplomatik girişimlerde bulunmasını beraberinde getirdi.

Ancak hazırlanan son taslak metin, iktidardaki koalisyon ortakları Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) de desteğine sahip bulunuyor.

Konunun Başbakan Angela Merkel’in Pazartesi günü İstanbul’da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapacağı görüşmede de gündeme gelmesi bekleniyor. Görüşme sonrasında taslakta bir değişiklik olma ihtimalinin olup olmadığı belirsiz.

Türk tarafı, “soykırımın uluslararası sözleşmelerle tanımlanmış hukuki bir tanım olduğunu, 1915 olayları hakkında parlamentoların tek yanlı kararlar alamayacağını, bu tür tarihi siyasallaştırma girişimlerin Türkiye ile Ermenistan arasında normalleşme çabalarını daha da zorlaştırdığını” savunuyor.

Türkiye’nin yaşananların araştırılması için ortak bir tarih komisyonu kurulması önerisinde bulunduğunu, Rus ve Ermenistan arşivlerinin açılması beklentisinin dile getirildiğini belirten Türk diplomatlar, günümüz Türkiye’sinde konunu çok farklı yönleriyle tartışıldığını, ancak konunun özellikle siyasallaştırılması çabaları nedeniyle iyiniyetli girişimlerden de sonuç alınamadığını öne sürüyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Değer Akal / Berlin

“Ya Sev Ya Terk Et” Yıkıcılığı

Bianet’ten Banu Tuna “Ya Sev Ya Terk Et” yıkıcılığını yazdı. Tuna, “Kendinden olmayana tahammülsüzlüğün, muhafazakar faşist sözlükten bir numaralı sloganı “Ya sev ya terk et” diyor.

 

Kendinden olmayana tahammülsüzlüğün, muhafazakar faşist sözlükten bir numaralı sloganı “Ya sev ya terk et”. Bugüne kadar solculara, Kürtlere ve daha nice azınlık grubuna karşı kullanıldığını, dağa taşa yazıldığını çok gördük. Aynı slogan şimdi neoliberal sözlükten sesleniyor bize ve hedefinde, iktidarın dayattığı hızda zenginleşmeyi beceremeyen, yeni Türkiye’nin İstanbul silueti yerine nostaljik bir hayale bağlı kalmakta ısrar eden kentliler var.

Dün Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu’nun yazısından öğrendik, İstanbul’da yıkılacaklar listesine Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun da eklendiğini. Bilgiyi bizzat İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanı Abdurrahman Şen’den aldığını, 4 bin 500 kişilik tiyatronun tamamen yıkılıp yerine daha modern 7 bin kişilik yeni bir salon yapılacağını söylüyordu.

Haberin yarattığı tepki üzerine İBB’den hemen bir açıklama geldi. Özetle, “Yok öyle bir şey, daha evvel dediğimiz gibi sadece üstünü kapatacağız. Yazık halkımız konser izlerken üşüyor, ıslanıyor. Tiyatrodan da 4 mevsim faydalanamıyoruz. Anıtlar Kurulu’ndan izin bekliyoruz, özgün yapısını da koruyacağız” diyorlar.

İBB ve sermaye ne zaman “özgün yapıyı korumak”tan bahsetse, korkulacak bir şey olduğunu anlamamız gerektiğini artık biliyoruz. Bir AVM’nin dördüncü katında, sinema salonu maketi olarak izleyicisini bekleyen Emek’ten biliyoruz. Tarlabaşı’nda, geriye cephelerinden başka bir şey kalmayan tarihi Rum evlerinden biliyoruz. Özgünlüğü korunacak vaadiyle, dostlar alışverişte görsün diye tahtaları numaralandırılarak sökülen sonra yerine beton dökülen tarihi Ayvansaray evlerinden biliyoruz. O tarihi ahşaplar hangi depolarda çürümeye terk edildi, hangi sobalarda yakıldı ya da hangi inşaata perde oldu bilmiyoruz.

İstanbul’un sokaklarında lobotomiye uğramış gibi, hafızasız dolaşıp duruyoruz. Henüz 30’lu yaşlarındaki insanların bile özlemle burun direği sızlıyor. Bundan 10 yıl evvel hayatın parçası olan pek çok yer artık yok. Mezun olduğumuz okullar artık yok çünkü arsaları iyi para ediyordu. İlk sevgilimizle gittiğimiz sinema yok çünkü yerine AVM yapıldı. En parasız zamanlarımızda bile hayata karışabildiğimiz, dostlarla buluşabildiğimiz çay bahçeleri yok, çünkü yerine denize nazır siteler yapıldı. Balıkçı barınaklarındaki salaş meyhaneler yok, belediye tesisleri var. Mahalle arkadaşlarıyla top koşturduğumuz saha yok çünkü o da AVM oldu. Veresiye gazoz aldığımız bakkal amcanın yerinde artisan kahve satan “Coffee House” açıldı.

Örneğin Kadıköy’de oturuyorsanız ve biraz uzun bir seyahate çıksanız, dönüşte sokaktaki iki apartmanın daha yıkıldığını görebilirsiniz. Yıllardır oturduğunuz sokağın iki yıl önceki halini hatırlayamayabilirsiniz. Üç katlı, nesli tükenmekte olan evimin penceresinden her gün daha az gökyüzü görünüyor. Ağaçlar kesilip yerine otopark yapılıyor.

Yıkılacaklar listesi hep uzuyor. Evler, okullar, hastaneler, tiyatrolar, kültür merkezleri, sinemalar, parklar, koca koca mahalleler, hatta mezarlıklar… Her yıkılanla hafızamız biraz daha siliniyor. Her yıkımla evimizi sırtlanıp başka mahallelere, başka hayatlara taşınıyoruz.

Nüfusunun büyük bölümü, bu şehrin vahşi bir at gibi sırtından atmaya çalıştığı yük gibi. Düşmemek için sıkı sıkıya tutunuyor, her düşüşte yeniden sırtına binebilmek için çırpınıyor. Çünkü İstanbul’un artık eskiliğe, fakirliğe, para getirmeyen hiçbir şeye tahammülü yok. “Ya sev ye terk et” diyor. “Ya tutun, ya da düş ve bir daha gözüme gözükme”…