Ana Sayfa Blog Sayfa 6299

Demokrasi güçlerine karşı parlamento darbesi

Dr. Mustafa Peköz Sendika.org’daki yazısında Demokrasi güçlerine karşı parlamento darbesini yazdı.  Peköz; “HDP’ye yönelik gerçekleşen parlamento darbesinin ciddi bir etkisi olmayacağı gibi, tersten demokrasi mücadelesinin güçlendirilmesi bakımından çok daha güçlü olanaklar yarattığı söylenebilir” diyor.

 

 

Türkiye’de son birkaç haftadır ciddi politik gelişmeler yaşanıyor. AKP içerisinde Davutoğlu’na yönelik gerçekleştirilen darbeden sonra, AKP’nin önderliğinde MHP ve CHP’nin aktif desteğiyle parlamentoda ikinci bir darbe gerçekleştirildi. Bu iki yönelim birlikte ele alındığında Türkiye’nin nereye doğru gittiğine dair çok daha somut bir fikir edinebiliriz. Erdoğan’ın Davutoğlu’nu tasfiyesiyle başlayan ve parlamentoda HDP’nin tasfiye edilmesiyle devam eden süreç, Türkiye’nin politik geleceği bakımından önemli veriler sunuyor. Artık darbeleri askerden beklemeye gerek yok. Küresel kapitalist sistemde demokrasi ve özgürlükler karşıtı darbe türleri oldukça fazlalaşmış bulunuyor.

HDP’nin tasfiyesi bir devlet politikası olarak kabul gördüğü için sistemin parlamentodaki üç partisi tarafından aktif olarak desteklendi. Bu bakımdan Erdoğan’ın Davutoğlu’na karşı gerçekleştirmiş olduğu darbe, sistemin kendi iç krizi veya darbesi olarak görülebilir. Parlamentoda AKP-MHP-CHP ittifakına dayanan HDP’ye yönelik gerçekleştirilen darbe ise doğrudan rejimin geleceğiyle ilişkilidir. Bu bakımdan Türkiye’nin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar bilince çıkartılmadan Saray ve parlamento darbelerinin nedenleri yeterince anlaşılamaz.

Sorunlar karşısında çözüm basireti gösteremeyen ve hemen her alanda yürütülen politikaların başarısızlıkla sonuçlanması, devletin çok önemli oranda işlevsizleştiğini ve tıkandığını gösteriyor. Rejimin yönetememe krizi çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. Böylesi özel süreçlerde sisteme muhalif olan güçlerin tasfiyesi özellikle ön plana çıkarılır. Öncelikli olarak toplumun muhalif güçlerini etkileyen kesimlerini etkisizleştirmeye yönelirler.

Parlamentoda Kürt merkezli bütün demokratik muhalif güçlere karşı kurulan açık bir ittifak var. Devletin savaş ittifakı dediğimiz politikasının parlamentodaki temsilcileri AKP-MHP-CHP üçlüsüdür. Bunlar arasında bir kısım küçük farklılıklar olmasına rağmen devletin stratejik çıkarları için bütünlüklü hareket etme kabiliyetini gösterebilmektedirler. Aksi takdirde varlıklarını devam ettirme şansları olmaz.

Devletin stratejik krizinin politik yansıması parlamentodur. İktidar partisi AKP kendi başbakanına, genel başkanına darbe yapıyor. Partinin kurumsal kimliği hiçbir şekilde hesaba katılmaksızın başbakan da, bakanlar da, cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.  Böylelikle tek kişilik yönetim ve iktidar gücü çok daha belirgin hale gelmiş bulunuyor.

MHP, çok ciddi bir iç kriz yaşıyor. Seçim yenilgisi MHP’nin iç dinamiklerini çok daha belirginleştirdi ve saflaşma netleşmiş bulunuyor. Artık farklı grupları temsil eden ve hatta aralarında şiddet içerikli çatışmayı da yaşayacak olan ülkücü grupları göreceğiz. Çözülme sürecinde olan MHP’deki etkisini sürdürmek isteyen Bahçeli, AKP’nin desteğiyle ayakta kalıyor. Bunun karşılığı olarak diyet borcunu da ödüyor. Dik başlı görünen Bahçeli, uslu koyun gibi Erdoğan karşısında hazır ol vaziyetinde bulunuyor.

Halen kendisini çöküş sürecine giren kokuşmuş rejimin bekçisi gören CHP, politik kriz dönemlerin yoğunlaştığı her kritik dönemde devletçi kimliğini ön plana çıkartmaya devam ediyor. Parlamento darbesinin Erdoğan’ın başkanlık hesaplarını güçlendirdiği bilinmesine rağmen özellikle CHP tarafından desteklenmiş olması, devletin stratejik çıkarları ve rejimin varlık yokluk sorunu yaşamasıyla doğrudan ilişkilidir. CHP, Kürt sorununa yaklaşımı HDP’ye yönelik izlenen tasfiye politikasına tam destek vermesiyle çok daha belirginleşti.

Bugün de birbirinin kopyası olan ve parlamentoda cirit atan üç partinin hedefinde HDP’nin olması bir tesadüf olmayıp artık dikiş tutmayan rejimin darbelerle ayakta tutma çabalarıdır. Bu çabaların etkili olmaması bir yana, politik olarak her üçünün de aynı safta yer almış olmaları yürütülen savaş politikalarına verilen desteğin bir sonucudur.

Politik, askeri ve ekonomik bakımdan tahmin edilenin çok ötesinde büyük sorunlarla karşı karşıya olan bir devlet gerçeği karışımızda duruyor. Politik çözülme sürecini çok yönlü yaşayan, bölgesel ve uluslararası ilişkilerde kaybeden bir devlet var. Bölgesel dengelerin dışına düşmüş, kendi çalan kendi oynayan bir konuma gelmiş olan rejimin bölgesel savaş kışkırtıcılığı, uluslararası alanda başını çok daha ciddi olarak ağrıtacak gibi görünüyor. Süreklileşen ekonomik kriz, toplumun bütün katmanlarını kontrol altına almış bulunuyor. Krizin ertelenmesi veya örtbas edilmesi artık söz konusu değil. Davutoglu darbesiyle avro yeniden 3.40 civarına çıktı. Bundan sonra çok daha artacak gibi görünüyor. Savaş politikasına yönelen Türkiye’nin ekonomik dengeleri tahmin edilenden çok daha fazla kırılgan ve güvensiz bir konumda duruyor. Bu dezavantajlara paralel olarak HDP’lilere yönelik başlatılan tasfiye hareketinin politik istikrarsızlığı derinleştirmesine yol açacağı, bunun da ekonomiye yansımalarının beklenilenden çok daha fazla olacağı açıktır.

Çökme noktasına gelen rejimin yeniden yapılandırılması bir türlü organize edilemiyor. Rejimin üzerinde şekillendiği kurumsal yapıların iflas ettiği, toplumsal ve politik gelişmelerin çok gerisinde kaldığı herkesin kabul ettiği bir realitedir. Artık hiçbir özelliği ve işlevi kalmamış olan parlamenter rejimin yerine neyin konulacağı konusunda da sistem içi güçler arasında belli bir farklılaşma bulunuyor.

Politik gücü kendisinde somutlaştırmak isteyen olan Erdoğan, AKP’yi bütünüyle kendisine bağlı hale getirecek tarzda dizayn ederken, Kürtlere karşı savaşı merkeze alarak hem askeri güçlerdeki ittifakı belirlemek hem de CHP-MHP dengesini kendi lehine kullanmak istiyor. Cumhurbaşkanının ısrarla, HDP’lilerin parlamentodan atılmasını ve yargılanmalarının önünün açılmasını gündemde tutarak CHP ve MHP’yi baskı altında tutması, Milli Güvenlik Kurulu’nda çıkan kararların uygulattırılmasının bir parçasıdır. Bu bakımdan Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a boyun eğmesi, devletin belirlemiş olduğu politikaların bir parçasıdır.

Devlet krizini çıkarları için kullanmak isteyen Erdoğan, kendisine sadık Yıldırım’ı başbakan yaparak önemli bir adım attı. Ancak en önemli hamlesi, HDP’lilere yönelik başlatılan savaşın politik lideri haline gelerek stratejik ittifaklarını güçlendirmeye çalışmasıdır. Böylelikle oluşturmaya çalıştığı dengelerde kendi geleceğini süreklileştirmeyi esas alıyor. Genelkurmay, MHP ve CHP’nin en zayıf halkasının Kürt sorunu olduğunu biliyor. Milliyetçi ve ırkçı politikaları esas alan bu üçlü üzerinde bir denge oluşturmak için Kürtlere karşı topyekun bir savaşın lideri olarak birkaç adım öne çıkıyor.

HDP’yi tasfiyeye yönelmelerinin ana unsuru, HDP’nin milyonları arkasına almış örgütlü bir güç olmasıdır. Bu güç çok zor koşullarda parlamentoda ses getiriyor, devletin özellikle kirli savaş politikalarını deşifre ediyor. Bu bakımdan HDP milletvekillerinin tutuklanmasına gerekçe oluşturulması esasen Kürtlere karşı başlatılan savaşı stratejik çıkarları için kullanmasıdır. HDP’nin tasfiyesine yönelik izlenen politika, Kürtlere karşı yürütülen çok yönlü savaşın önemli bir halkasını oluşturuyor. Yaklaşık 5 milyon kişinin oy verdiği HDP’nin toplumsal tabanı yaklaşık olarak 12-14 milyondur. Bunların çok önemli bir kesimini Kürtler oluşturuyor. Bu bakımdan Sur’da, Nusaybin’de, Yüksekova’da yürütülen savaş ile parlamentoda HDP’ye karşı yürütülen savaş aynı nitelikte ve düzeydedir.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla tarihin tekerrür edileceği mesajı verilmek isteniyor. Ancak 22 yıl önce Orhan Doğan’lara, Leyla Zana’lara karşı yapılan tasfiye operasyonlarının benzerinin yeniden gündemleştirilmesi sanıldığı gibi kolay değil. Ne uluslararası politik ilişkiler, ne Kürtlerin elde ettiği politik güç ve denge bunu izin verir. HDP’ye yönelik gerçekleşen parlamento darbesinin ciddi bir etkisi olmayacağı gibi, tersten demokrasi mücadelesinin güçlendirilmesi bakımından çok daha güçlü olanaklar yarattığı söylenebilir.

HDP yöneticilerinin yaptığı açıklamalarda görüleceği gibi HDP için mücadelenin esası bundan sonra başlıyor. Parlamento darbesini işlevsizleştirmek ve tersten bir mücadeleye dönüştürmek için yapılması gerekenler üzerine birkaç öneri sunmakta yarar var.

HDP’ye yönelik gerçekleştirilen darbeye uluslararası alanda ve özellikle büyük küresel güçlerde önemli bir tepkinin oluştuğu ve oluşacağı çok açıktır. Bu kararın uluslararası ilişkilerde yansıması oldukça fazla olacaktır. Bu bakımdan uluslararası tepkinin çok yönlü örgütlendirilmesi ve toplumsal-politik alarak güçlü bir baskıya dönüştürülmesini sağlamak gerek. Özellikle vizesiz seyahatin tartışıldığı AB ülkelerinde güçlü ve sürekliliği olacak politik-diplomatik ilişkiler üzerinde özel olarak durulması gerekiyor. Devletlerin Ankara’daki büyükelçileriyle ilişkilerin kurulması önemsenmelidir. Aynı şekilde Avrupa’nın demokratik kamuoyunu harekete geçirilmesine özellikle ihtiyaç var.

HDP milletvekillerinin parlamento binasını, demokratik tepkinin örgütlendirildiği bir merkez haline getirmeleri önemlidir. Gerektiğinde parlamento binası 24 saat kullanılarak demokratik tepkinin merkezi haline getirilmelidir. Sivil toplum örgütlerinin toplumsal mücadelenin örgütlendirilmesinde önemli bir rol üstlenilmesi sağlanmalıdır. Demokratik kitle hareketlerinin örgütlendirilmesi, 5 milyon seçmenin oy verdiği bir partiye karşı başlatılan savaşın insanlığa karşı yürütülen bir savaş olduğu vurgusu ön plana çıkartılmalıdır. Türkiye’nin 81 ilinden eş zamanlı olarak Ankara’ya HDP’yi sahiplenme yürüyüşü yapılması önemli bir ses getirir. Burada önemli olan HDP’ye ve vekillerine yönelik yapılan saldırının, demokrasi mücadelesini yönelik bir saldırı olduğu, dikta rejimini kurmanın bir aracı haline getirilmek istenildiğini çok yalın bir şekilde topluma anlatmaktır. Aydınların, akademisyenlerin, yazarların, sanatçıların, sivil toplum temsilcilerin içerisinde yer aldığı destek eylemleri yapılmasının hem uluslararası hem de iç kamuoyu bakımından yararlı olacağı kesindir.

HDP, yaşama geçirilen çok yönlü savaş politikasıyla tasfiye edilmek isteniyor. Ancak bu silahın ters tepeceğine dair çok sayıda veri var. Önemli olan güçlü ve bilinçli bir karşı koyuşu örgütlemektir. HDP, parlamento darbesini ciddi bir şekilde örgütlü ve politik bir avantaja dönüştürebilir. Oy potansiyelini yeniden yüzde 15’in üzerine çıkarması sürpriz sayılmaz. AKP’ye oy veren muhafazakar Kürt kitlesinin HDP’ye yönelmesi oldukça yüksek bir olasıdır. CHP’ye oy veren Alevi kitlesinin kopuşu çok daha üst düzeyde artar. Ayrıca demokratik ve laik bir toplumdan yana olan kitlenin kazanılması için olanaklar oluşmuş durumda. Bu bakımdan hiçbir grupsal çıkar hesabı yapılmadan demokrasi güçlerine yönelik saldırılarda en geniş birliklere ihtiyaç olduğu herkesin gördüğü ve arzuladığı bir durum.

Ankara’da kalmak mutlak bir zorunluluk değil. Politik yaşam Ankara’ya göre örgütlendirilmez ancak politik dengeler ve ilişkiler bakımından gerekli. Böylesi bir dönemde Ankara’da kalıp, toplumsal dinamikleri örgütlemek gereklidir. Bu bakımdan HDP yönetimi ve vekilleri bu dönemi, tarihsel bir fırsata dönüştürme imkanına sahiptirler. Kurumsal yapısını oturmuş çok yönlü örgütsel ağları oluşturarak, parlamento darbesi, demokrasi direnişine/mücadelesini dönüştürülebilir. HDP yöneticileri önderlik gücünü konuşturmayı başardıklarında toplumun farklı katmanlarını çok daha fazla etkileyeceklerdir. Başta HDP’yi temsil eden milletvekilleri olmak üzere tabandan tavana kadar örgütlü gücü oluşturmak başarının esasıdır. Önemli olan istemektir.

Yunanistan’da grev!

Yunanistan’da 48 saatlik grev süresince otobüs, metro ve şehir içi demiryolları hizmet veremeyecek

 

Yunanistan’da toplu ulaşım çalışanları, Mecliste vergi artışlarını da içeren torba yasa tasarısını protesto etmek amacıyla greve gitti.

Bu sabahtan itibaren başlayan 48 saat devam edecek.

İki günlük grev boyunca vatandaşlar, otobüslerin yanı sıra metro, şehir içi demiryolları ve tramvay hizmetlerinden faydalanamayacak.

Ayrıca, yasa tasarısını protesto etmek üzere Kamu Çalışanları Federasyonunun (ADEDY) çağrısıyla yarın bir eylem düzenlenmesi bekleniyor.

Mecliste hareketli saatlerin yaşanmasına yol açan yasa tasarısı ise KDV ve diğer dolaylı vergilerde artışların yanında toplu ulaşım dahil özelleştirmeleri de içeriyor.

‘Sistem sorunu deyip kenara çekilemeyiz’

Türkiye’nin kanayan yaralarından biri olan aile içi cinsel tacizin yanı sıra anne-kız ilişkisini ele alan “Misafir”, trajediden beslenen bir umut duygusuyla, “tutunamayanların” hikâyesini anlatıyor.  20 Mayıs’ta vizyona girecek olan filmin yönetmen koltuğunda Mehmet Eryılmaz oturuyor. Başrollerini ise,  Zümrüt Erkin, Tamer Levent, Ayten Uncuoğlu, Hale Akınlı, Ersin Umut Güler ve genç oyuncu Melek Çınar paylaşıyor.

Evrensel bir konu olan anne-kız ilişkisini, ölüm teması çerçevesinde ele alan “Misafir,  36. Montreal Dünya Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü ve büyük jüri özel ödülüne layık görülmüştü.

Film ayrıca İletişim Akademisyenlerince ‘Yılın Farkındalık Yaratan Filmi’ olarak ödüllendirildi ve filmin genç oyuncusu Ersin Umut Güler Uluslar arası Boğaziçi Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı.

20 Mayıs’ta vizyona girecek filmle ilgili filmin genç oyuncusu Ersin Umut Güler’le bir araya geldik. Uzun yıllardır tiyatro oyunculuğu yapan,  Güler Yolcu Tiyatro’yu hayata geçirdi  “Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler, Kapıların Dışında” oyunlarını yönetti ve oynadı. Şimdilerde yeni oyunu için kolları sıvayan Ersin Umut Güler’le hem Misafir filmini hem de tiyatroyu konuştuk.

 

-“Misafir” filmi 20 Mayıs’ta vizyona giriyor…  Uzun metrajda ilk başrol oyuncusu olarak gördük. Meselesi olan bir film Misafir, bu süreç siz de nasıl ilerledi?

Senaryoyu okuduğumda ekibi öğrendim. Yönetmenimiz Mehmet Eryılmaz’la bir araya geldik. Senaryoyu okuyunca o karakterle ilişki kurdum. O kişinin babasıyla kurduğu ilişki, baba baskısı… Bir yandan da tutunamayanların hikayesiydi.

-Türkiye’nin kanayan yaralarından biri olan aile içi cinsel istismar meselesi film boyunca seyirciyi de etkisi altında bırakıyor…

Anne hasta, Baba baskısını çok net görüyorsunuz. Bir taraftan da alttan alta seyirciye bırakarak meseleyi babanın taciz meselesini görüyoruz.

-Filmde sizin oynadığın Nuri karakteri de her şeyden habersiz…

Evet, o bu meselelerden haberli değil… Film o yüzden de bir üçgen içinde. Seyirciyi sürprizler bekliyor diyebiliriz.

Senaryoda seni çeken neydi? Tiyatro da yapıyorsun bir yandan çünkü…

Senaryoda bana en çok dokunan kadın hikayesi olması.  Erkek tarafından yazılmış bir hikaye ayrıca…. Ama kadın dünyasını iyi anlamış bir yönetmen, bu çok önemliydi benim için.

-Öte yandan da günümüzde görünür olmaya başlayan bir mesele cinsel istismar meselesi, sen nasıl bakıyorsun?

Cinsel istismar ayyuka çıkmış durumda doğru. … Küçük çocuklara vakıflarda uygulanan bu istismar yeni değil. Hep vardı aslında. Belki artmıştır, toplum kapanmaya başladıkça bunlarda yaşanmaya devam ediyor.  O yüzden de iki yüzlü bir toplum aslında.

-Gecekondu da geçen bir hikaye Misafir… Kentle köy arasına sıkışmış bir meseleden mi bu durum?

Bu bir sıkışmışlık değil, bu durumlar gelir düzeyi yüksek insanlar arasında da yaşanıyor. Daha çok bugünlerde vakıflar ve buna benzer yerlerde gördük ama diğer tarafta açığa çıkmıyor sadece.

Artık var olan bu durum şu günlerde sadece görünür oldu.

-Türkiye’de pek çok sorun var, insanların öldürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz ve bazı şeyleri de kanıksadık… Kadın sorunu, kadın cinayetleri vs sadece sistem sorunu mu peki?

Önemli sorunlarından biri kadın sorunu.  Türkiye’de kadın ne yazık ki ataerkil bir toplumda ikinci planda. Bizim ülkemizde hem kültürel olarak hem de İslamiyet açısından kadın ikinci plana atan bir din anlayışı var.  Bu kadar sistemsel soruna bir de bu eklenince elbette ki büyük bir sorun haline geliyor.

Doğu ile batı arasına sıkışmış bir ülkedeyiz. Aslında Ortadoğuluyuz ama başka yerde duruyoruz, bu sıkışmşlık durumu üzerine İslamiyet geldiğinde bu meseleler de artacaktır.  Bir yıl da binlerce işçi ölmüş, istatistiklere baktığında kadın ölümü, işçi ölümü, kadına şiddet artıyor.  Tüm bunlar yaşanırken de “bu sistem sorunu” deyip kenara çekilmek yerine mücadeleye devam edilmeli. Kadınların her daim sokakta olması gerekli…

-Sinemanın dışında asıl olarak tiyatro alanındasın. Yolcu Tiyatro’da iki oyun sahneye koydun. Tiyatro senin için nerede duruyor?

Tiyatro benim için büyük bir öğrenme alanı oldu. Seyirci sosyolojisiyle ilgili vs de… Yaklaşık 3,5 yıl önce Yolcu Tiyatro’yu kurduğumuzda ve yol aldığımızda,  özel tiyatronun yaşadığı zorlukları, karşısına çıkan engelleri… Hepsini gördük ve yaşadık.   Tiyatroyu 10 yıldır profesyonel olarak yapıyorum…. Bize ait bir şey tiyatro. Oyuncu olarak, yönetmen olarak daha özgür olduğum bir alan. Ekibimiz var, birlikte karar alıp, söylemek istediğimiz şeyleri daha net ifade ediyoruz. Sinemada da sadece iyi işler yapmak istiyorum.. Ama tiyatro kendi istediğim her şeyi yapabileceğim bir alan,  ben onu o da beni asla terk etmeyecektir.  Öyle hissediyorum.

-Özel tiyatroyu günümüzde yaşatmak oldukça zor, mekan bulmak sıkıntılı tiyatro için, alternatif sahnelerde oynanıyor çoğu oyunlar, ekip olarak siz nasıl aşıyorsunuz bu sorunları?

Mekanımız yok, çünkü paramız yok. Değişik salonlarda oynuyoruz,  mekansızlık buna itiyor; bunun da avantajını gördüğüme inanıyorum.  Şimdiye kadar 9-10 mekanda oynadık.  Seyirciyi ayağına getirmiyorsun, sen seyirciye gidiyorsun…. Bu da bence avantaj.

-Seyirci durumu nasıl tiyatronun?

Türkiye’de tiyatro seyircisi var, tiyatro seyircisini kaybetmiş sadece. O da diziler vs… Tiyatro iyi yere gidecek. Sadece devlet destekleri yönünden kötüye gidiyor…

Pek çok özel tiyatro var, yeni yeni sahneler ortaya çıkıyor. Seyirciye ulaşıyorlar, ulaşamıyorlar zaman gösteriyor ama bu kadar insanın deneme yapması,  tiyatro adına adım atmaya çalışması, bu yaratıcı süreçler içinde önemli. Kendi salonlarını kuruyorlar, alternatif mekanlar yaratıyorlar vs… Bunları çok önemsiyorum. Bir kısmı elenecek belki ama bu denemeler önemli ve kıymetli. Tiyatroda çeşitlilik yaratıyor.

-Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler ve Kapıların Dışında 3 yıldır oynuyor… Animasyonlu ve teknolojiyi de kullanıyorsunuz tiyatronuzda…

“Kapıların Dışında” bizim ilk oyunumuz.  Bizim için önemli bir oyundu. Konservatuvarda okurken bu oyunu yapmak istiyordum. Animasyon tekniğini kullandık. Her şeyin ilki idi bizim içinde.  Benim yönetmenliğim, tiyatronun ilk oyunu vs…

-Metinleri seçerken neye dikkat ediyorsun hem bir tiyatro yönetmeni ve oyuncusu olarak?

Metinleri seçerken aslında derdi olan metinler seçtik.

Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler’de de öyle, Kapıların Dışında da…  Metinlerin dertlerine bakıyoruz. Onları doğru ifade etmek istiyoruz. Bunları yaparken değişik biçimler deniyoruz.

-Yeni oyun var mı peki?

Yeni sezonda yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkacağız. Fransız yazar Roland Topor’un bir oyunu…  Her oyunumuzda olduğu gibi seyircinin rahat izleyeceği bir oyun değil.  Bir işçinin hayatı üzerinden ilerliyor, bir işçinin üzerine bir kongreci atlıyor bir insan bir insanı taşır mı diye sorular soruluyor ama o işçi onu taşıyor…

-Kapitalizme gönderme var o halde?

Net olarak var. Bunu da en net figürlerle yapmış yazar. Net çizgilerle göstermiş. Tulumlarıyla işçiler var. İşçiler kongrecileri sırtlarında taşıyorlar.  Söylediği cümle bir insan başka birini sırtında taşımaya başladığı anda benliğini kaybediyor. İşçinin üstüne yapışmaya başlıyor. Sistemle de alakalı, kadın erkek ilişkisi içinde de böyle, bir birini sırtında taşıyor, beraber yürümek yerine, bu size yapışır… Bu oyunu da  animasyona tekniğiyle yapacağız…

-Animasyon tiyatroda yeni bir şey aslında… Alışık olduğumuz bir şey değil…

Daha yeni bir teknik, uzun yıllardır var aslında, biz görüntü teknolojisini bugünün şartları içinde kullanıyoruz. Bizim ülkemiz için çok yeni. Ben bunun tiyatroya hizmet eden bir araç olarak düşünüyorum.

HAYATIN KENDİSİ ZATEN POLİTİK!

-Sanat tartışması günümüzde de aldı başını gidiyor… 

Sanat sanat içindir, sanat halk içindir, ikisi de ayrı tutulamaz. Politiktir sanat evet, eğer bir tiyatro grubu, hiç bir şey anlatmayan, seyircileri sadece güldüren, eğlendirmek üzere metin seçmişse bu bence politik bir tavırdır. Hiçbir şey anlatmamayı tercih etmek çok politiktir bence. Hayatın kendisi çok politiktir zaten.

GÜLŞEN İŞERİ-EVRENSEL

Adalet Bakanlığı da Sivas katiline sahip çıktı!

Yeni Akit Madımak otelinde 37 kişinin katillerinden biri olan  ve cezaevinde bulunan Faruk Belkavli için “Sivas Mazlumu’ndan sevindirici haber!” diye başlık attı.  Adalet Bakanlığı da katil için hemen devreye girdi!

 

Katillere sahip çıkan Yeni Akit 23 yıldır cezaevinde olan Belkavli için epilepsi hastası olduğu gerekçesiyle salıverilmesi için katilin peşini bırakmıyor.  Akit, İş adamı Doğan Kasadoğlu’nun da devreye girdiği sürecin Cumhurbaşkanına iletildiği ve imza aşamasında olduğunu yazdı.

Gazetecilerin, aydınların tııtuklu olduğu günümüzde Yeni Akit’in 37 kişinin katili için ‘mazlum’ ifadesini kullanması da dikkatlerden kaçmadı…

Adalet Bakanlığı katil için devreye girdi! 

İş adamı Doğan Kasadolu’nun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı dilekçe sonrası harekete geçen Adalet Bakanlığı’ndan  hemen yanıt geldi. Sincan 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nün 3 Mayıs’ta düzenlediği cevap metninde, Faruk Belkavli’nin tedavi işlemlerinin sürdüğü, af talebinin incelendiği, sağlık kurul raporunun ise imza aşamasında olduğu bildirildi.

Hiçbir tutuklu muhalif için kolları sıvamayan adalet bakanlığının 37 aydın ve yazarın katillerinden biri olan Belkavli için yaptığı  bu girişim bir kez daha adalet denilen kavramın öldüğünü gösterdi.

 

Diyarbakır’daki Ezidi Kampı’nda yaşam

Diyarbakır’daki Şengal Ezidi Kampı’nda, organik tarım, mesleki üretim ve komün örgütleme gibi alanlarda çalışmalar yürütülüyor

 

IŞİD’in 2014 yılında Şengal’i işgal etmesi üzerine katliamdan kaçarak Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesindeki kampa yerleşen Ezidiler, birçok alanda örgütlenerek, ihtiyaçlarını ve gıdalarını kendileri karşılıyor.

DİHA’nın haberine göre; 1789 kişinin yaşadığı ve 5 bölgeye ayrılan kamptaki Ezidiler, sağlık sorunlarından, eğitim çalışmalarına kadar kendi alternatiflerini yaratıyor. Kurdukları organik bostanda hem zamanlarını değerlendiren hem de üretime geçen Ezidiler, çocuk, kadın, yaşlı demeden bostanlarda çalışıyor.

2015 yılında 80 olan bostan sayısı, bu yıl 140’a ulaştı. Daha önce yaptıkları mesleklere de devam eden kamp sakinlerinden kimi telefon tamirciliği, kimi berber, kimi de marketçilik yaparak geçimini sağlıyor.

‘SOSYAL BİR DEVRİM GERÇEKLEŞTİĞİNİ GÖREBİLİYORUZ’

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Ekoloji Meclisi başta olmak üzere birçok kuruluşun destek sağladığı Şengal Kampı’nın yaşamı inşa alanında büyük gelişmeler gösterdiğini aktaran İçli, “Kampın başından bu yana Şengal kampında inanılmaz sosyal bir devrim gerçekleştiğini görebiliyoruz. Çünkü biz her şeyden önce Ezidilerin yaşam tarzlarına baktığımızda, çok değerli kültür ve inançları barındırıyor. Din temalı bir kültürleri var, bu konuda çok hassaslar. Sağladığımız dayanışma ağlarının sonuçları bize umut verdi. Çünkü kampın kurulduğu ilk zamanlara baktığımızda kadınlar çadırlardan bile çıkmıyorlardı. Erkekler tedirgin gözlerle bakıyorlardı. Ama artık bu aşıldı. Şimdi çok rahat bir şekilde oturup kadın-erkek sohbet edebiliyoruz” dedi.

‘TOPRAKLA KONUŞAN KADINLARI GÖRÜYORUZ’

Ezidilerin bulunduğu topraklara canlılık verdiğini ifade eden İçli, “Doğayla birleşip enerjilerini boşaltan bir Şengal halkını gördük. Toprakla konuşan kadınları görüyoruz, duygularını hissedebiliyoruz. Toprakla çocuklarıyla ilgilenir gibi ilgileniyor kadınlar. Tohum komününü burada oluşturduk. Bunları bizzat halkla birlikte yürüttük. Yaptığımız bu çalışmalar, mahalle meclislerine, kent bostanlarına, Dersim’e, Van’a gidebildi. Bu çalışma yetebilirliktir, çünkü insanlar burada 4 ay da kalsa 1 yıl da kalsa kendilerine yetecek kadar ürün elde edebiliyor. Bu sadece ürün elde etmek için değil, bir şeyler yapabilmenin verdiği psikolojik rahatlıktır” şeklinde konuştu.

Kampta komünal yaşamı örgütlediklerini söyleyen İçli, futbol ve voleybol turnuvaları düzenlendiğini, birçok gencin de resim, şiir, müzik konusunda büyük yeteneklere sahip olduğunu belirtti.

Fotoğraf: Hârun Ercan

Durdu Özbolat yazdı: Zalimler ve Mazlumlar

Durdu Özbolat Yurt gazetesindeki köşesinde Zalimler ve Mazlumlar’ı yazdı. Özbolat yazısında “Pir Sultan’ı, Şeyh Bedrettin’i ve Denizleri düşündüğüm zaman da meydanı korkak ve yavşaklara bırakmamak gerektiğini anlıyorum.” diyor.

 

Bugün içimden yazı yazmak bile gelmiyor. At  izinin, it izine karıştığı bir dönemi yaşıyoruz.

Haklı ile haksızın, mazlumla zalimin, korkakla yiğidin birbirine karıştığı bir dönem.

Doğruyu söyleyemeyenlerin, yavşak ve yalakaların söz sahibi olduğu bir dönemi yaşıyoruz

Rakı masalarında, kahve köşelerinde koca karı gibi dedikodu yapanların, erkin başında olanları gördüğümde nasıl yavşaklaştığına tanıklık ediyoruz.

Mangalda kül bırakmayıp, aslan kesilenlerin, nutuklarda Pir Sultan’ı ve Şeyh Bedrettin’i dilinden düşürmeyenlerin, Deniz Gezmiş’in yiğitliğini  her yerde anlatanların, bırak idam sehpasını, oturduğu minicik bir sandalyesini bile kaybetmemek için nasıl yalakalaştığını gördüğümüz bir dönemi yaşıyoruz.

Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Ama inanıyorum ki, bugün gücün başında olanlara yaltaklananlar, dün de o gücün başında olanlara yaltaklanıyordu.

Yarın da gelecek olana hazırlanıyorlar.

Bunları gördüğüm zaman tiksiniyorum.

Ve içimden, hiçbir şey yapmak gelmiyor.

Ama sonra, Pir Sultan’ı, Şeyh Bedrettin’i ve Denizleri düşündüğüm zaman da meydanı korkak ve yavşaklara bırakmamak gerektiğini anlıyorum.

Tarih, korkakları yazmayacak.

Ama haksıza karşı, zulme karşı kafa tutanları da unutmayacaktır. İyi hafta sonları…

Maden işçileri eylemde

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde 4 aydır ücretlerini alamadıkları için iş bırakan madenciler, kömür ocağına girerek eylem başlattı

 

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde 4 aydır ücretlerini alamadıkları için iş bırakan madenciler, kömür ocağına girerek eylem başlattı, haklarını alana kadar dışarıya çıkmayacaklarını söyledi.

Kilimli İlçesi Gelik Beldesi’nde faaliyet gösteren Deka Madencilik A.Ş. ve bu şirkete ait Balçın Madencilik’te çalışan 120 maden işçisi, Ocak ayından itibaren ücret alamadıkları gerekçesiyle geçen 4 Nisan’da iş bıraktı. Bu tarihten sonra Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen FETÖ/PDY soruşturması kapsamında maden şirketine kayyum atandı. İşçiler de ücretlerini alabilmek için Valilik önünde eylemler yaparak seslerini duyurmaya çalıştı. Maden işçileri kent merkezinde 7 katlı iş hanının çatısına çıkarak oturma eylemi yaptı. Balçın Madencilik’te çalışan işçiler bugün de kömür ocağına girerek eylemi başlattı.

‘Başka çaremiz kalmadı’

Maden işçileri yer altında gazetecilere açıklama yaptı. İşçilerden 49 yaşındaki Ömer Kaplan, 9 yıldır çalıştığı şirketten 4 aydır düzenli maaş alamadıklarını ve 100 arkadaşıyla ocaktan çıkmama kararı aldıklarını söyleyerek, şöyle konuştu:

“Biz devletimizden en kısa zamanda sorunumuza çözüm üretmesini istiyoruz. İşçi arkadaşlarımızın hepsi burada. En son çatıya çıktık. Başka çaremizde kalmadı. Bizim evimiz burası. Burayı tırnaklarımızla biz yaptık. Bu ocağın gerçek sahipleri biziz. En kısa zamanda yardım bekliyoruz. Bu sürecin daha da uzayabileceğini söylüyorlar. Ben şimdi evden geldim. Çoluk çocuğumla vedalaştım. Dönüşü yok, yasalar çerçevesinde yapmadığımız kavga kalmadı. Devletimiz, hükümetimiz inşallah en kısa zamanda bizi görür. Biz açlık greviyse açlık grevi, buradayız.”

İşçilerden 32 yaşındaki Serkan Demir ise evine ekmek götüremediğini, birçok arkadaşının bankalara olan borçlarını ödeyemediğini anlatarak, “Biz madencilerin kıymeti ölünce biliniyorsa, biz buraya ölmeye geldik. Gerekirse ölmeye geldik. Bütün haklarımızı istiyoruz. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Ya bizim emeğimizi verirler, ya da buradan birer birer bizim cesetlerimizi alırlar. Yarın bakarsınız çoluk çocuğumuz da dolacak. Biz ailemizle buraya vedalaştık da geldik. Hükumet bizi görene kadar, yılmayacağız. Kendimizi ocağa kilitledik. Biz dilenci değiliz, biz hakkımızı istiyoruz.” dedi.

Kaynak: Evrensel

İran: Yarisan Kürtleri’nin elinden yemek yemek haram

İran İslam Cumhuriyeti adına resmi fetvalara veren Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi, ofisininin resmi internet sitesinde Yaresan Kürtleri‘nin elinden yemek yemenin haram olduğuna dair bir fetva yayınladı.

İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi fetva yetkilisi Şirazi, Yaresan ( Ehli Heq ) inancına sahip Kürtleri’nin nezri (hayır) yemeği dağıtımı ile ilgili sorulan bir soruya cevaben bir fetva verdi.ZERnews.net

Kürdistan çıkışlı bir din olan Yaresani inancı eski Kürt dinlerinden Yezdani’liğin bir kolu olarak biliniyor. Prof. Dr. Mehrda R. Izady‘ye  göre Alevilik, Ezidilik ve Yarisini inançları Kürdistançıkışlı Yezdani inancının kollarıdır.

İran İslam Cumhuriyeti adına fetva veren Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi “İslam’ın şartlarını yerine getirmedikleri sürece, artık biz onların ellerinden yemek yiyemeyiz” dedi.

İran İslam Cumhuriyeti kurulduğundan beri Yarisani inancına mensup Kürtler milli kültür ve kimliklerinin yanı sıra inançları sebebiyle işkence ve adaletsizlikler yaşamaktadır. ZERnews.net

Kaynak: ZERnews

Yarisani inancı nedir?

Harvard Üniversitesin’de öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Mehrdad R. Izady’nin Yarisanilik inancı hakkındaki makalesi önemli bilgiler sunmaktadır. İşte Prof. Izady’nin makalesi: 

Kermaşan bölgesinin en eski inançlarından biri olan Yarsanicilik, Kürtçe Yârsânizm veya Farsça Yaresanizm olarak adlandırılırken, Arapça Ehl-e Haqq olarak biliniyor. ‘’Gerçeğin halkı’’ veya ‘’Gerçek insan’’ anlamına da gelen Yârsânizm’de erkeklerin sakal bırakması zorunlu.

Bu inanca göre sakal en önemli özelliğini taşıyor. Sakalsızlara ise değer verilmiyor. Dinin diğer bir temel özelliği de ‘şeytana’ verilen değer olarak dikkat çekiyor. Bu yanı ile Ezidi inancına benziyor. Zira Yarsanicilik İslam’dan önce ortaya çıkan Ezidiliğin bir akımı olduğu belirtiliyor. 

Bu inanca mensup olanlar daha çok Kermanşah bölgesinde yaşıyor. Aynı inançtan Kerkük civarında yaşayan gruplar da bulunuyor. Kürtler dışında, Azeriler ve Farslar arasında da bu inancı benimseyenler var. Ayrıca Mandali, Bakuba ve Xaneqin’de bu inanca mensup Arap grupların da olduğu belirtiliyor. 

ZERnews.net

Sözkonusu inancın Kermanşah’ta 14. yüzyılın (bazı kaynaklarda 15 veya 16. yüzyıl olarak geçiyor) başlarında Sultan Sahak (veya Sohak) tarafından oluşturulduğu kaydediliyor. Kürt kökenli Sultan Sahak, kuralları ve inançsal törenleri yeniden formüle eden, birleştirici bir unsur. Bu inanç başından beri mistik, gizli ve kapalı bir din olarak gelişti. Bu nedenle doğrulanabilecek az sayıda bulgu var. Yine de bu inanca ilişkin Farsça yazılmış bir edebiyat bulunuyor.

Bazı kaynaklar ise bu inancın 8. yüzyılda (Müzik dehası Kürt) Behlûlê Mahî tarafından kurulan bir mezhep veya din olduğunu belirtiyor. Bu inancın tümüyle şiir ve müzikle aktarıldığı kaydediliyor. 

Yarsaniler kış mevsiminde üç gün oruç tutuyorlar. Aleviler gibi cem yapıyorlar. Cemleri Kürtçe dilinde yapıyorlar, saz çalıyorlar ve ateş üstünde yürüyorlar.

Mensuplarına, Yarsan, Aliullahi, Ali-ilahi (yani Ali’ye tapanlar), Alihak, Ehl-i Hak (“doğrunun insanları”) ve/ya Ehl-i Hak (“Evrensel ruhun insanları”), Nusayri (“Nazarenler”) v.b. denilen Yarsaniler, Kürdistanın güneyinde, İran, Irak’ta yoğunlaşmışlardır. Etkinlik alanları, bazı büyük istisnalar dışında, Kürtçe’nin Gorani (Laki’yi de içerecek biçimde) lehçesinin etkinlik alanı ile benzeşir.
 İnanç günümüzde kabaca, oldukça eşitsiz olan iki ya da üç tarikata bölünebilr. ZERnews.net



1-) Ehl-i Hak giderek daha çok ana Şii islam ile özdeşleştirilmesine rağmen, (kendisi de küçük bir avatar olan ve 1974’te ölen) Nurali İlahi ve babası Nimetullah Ceyhunabadi’nin mistik düzeninin kurallarını izler. Ceyhunbadi ve Nurali sırası ile İlahi Ehl-i Hak inancının dinsel kitapları olarak kullanılan Şahnamey-i Hakikat ve Burhanın yazarıdır.Ehl-i Hak’ın en açık biçimde Şii islam’a yakın duruşu(ya da Şii İsalmın bağımsız bir tarikatı olduğu iddiası) bu iki kitap ve yazarların yaşamları ve görüşlerinincelenmesi ile hemen görülebileceği gibi,Ehl-i Hak’ı komşuları Müslümanların gazabından korumaya yönelik bir çabadan başka bir şey değildir.Nurali’ye göre,daha 1920’li yıllara kadar Müslümanlar Yarsanil mensuplarını linç ediyor ve çarmıha geriyorlardı.


2-) Tayifasanlar ancak yakın bir zamanda Nurali’nin İsalm’a ilişkin pragmatik yaklaşımları ile yaklaşmaya başladılar. Ne var ki, Şii İsalm’a, Ehl-i Hak’a gösterdikleri kadar açık bir ilgi göstermiyorlardı. Nurali, Tayifasanların kendi taraftarları olduklarını ve Ehl-i Hak’tan fazla bir farkları omadıklarını idda eder. Bu iki grup daha çok şehirlerde yoğunlaşmıştır, Yarsani tarikatının en kentlileşmiş olanlarıdırlar ve daha çok modern İran toplumunda yaygındırlar.Ira^’ta ki küçük bir grup da bunları izlemektedir.

3-) Çoğunluğnu köylülerin ve sıradan insanların oluşturduğu gelenekçiler kendilerini Yarsani olarak, bazen de Nusayri ya da Aliullahi olarak adlandırırlar. Müslüman komşularının en şiddetli baskılarına maruz kalan bu tarikat,aynı zamanda eski dinlerine en çok bağlı olan grubu oluşturmaktadırlar. Bunlar Müslümanlık iddiasında bulunmazlar. Bunlar büyük bir çoğunluğu teşkil ettikleri için ,Yarisan isimlendirmesi burada Yezdaniliğin bu kolunu temsil etmek üzere kullanılmaktadır.
Yarisanlar,Yarisan adının Yar-i san “Sultan’ın (yani SULTAN SAHAK)insanları ya da yoldaşları” deyiminden türediğne inanaktadır. Bunun bir halk etimolojisi olduğu ve gerçek anlamının hala keşfedilmediği anlaşılıyor.

 ZERnews.net

Yarisani son derece zengin bir dinsel kozmogoni bilgisine sahiptir.Yarisanilik dünyanın, Evrensel Ruh (hak) Azal’da yani “yokluk-öncesi”nde,bir inci içinde (ve ya inci olarak) bulunduğu dönemde yaratıldığına,kendisi birincil avatarda(Zati Başar) yani Ulu Tanrı’da(khanwandagar)ifade ettiğine ve dünya yaşamını oluşturan yadi evre’den(biyabas)birincisinin başlamasının işaretini verdiğine inanır. Ruhun kendisini daha sonraki dönemlerde kendisi ile birilkte kutsal yediye ulaşmak için beş ikincil avatarda daha (Zati Mihman)cisimleştirdiğine inanır. İşte bu özgün Evresi,Sacnari ya da”Genesis”tir.

 Sultan Sahak ile başlatılan Dördüncü Evre Yahudi şahsiyetleri olan Musa, Davud ve Bünyamin gibi avatarlarla devam ettirilir. Yedinci Evrenin avatar adları Türkçedeki gibi beg kelimesini almıştır.
 Beşinci evrenin avatar adları ise ortaçağda Yezdanilik içinde ortaya çıkan devrimci hareketlerle işaret eder. Bu evrenin ilk avatarı olan Kırmızı Babek ya da Narseholabilir. Bu devrimciler kızıl giysi ve semboller taşırlar, Yoldaş ya da inanan anlamındaki YAR sözcüğü bu evredeki iki avatarın adında eyr alır. Bu iki ad ortaçağda yaygın olarak kullanılan adlardır. Mazyar (Mah yazd yar, Med Meleği’nin yoldaşları anlamında) Hazar Dazizi civarında Babek ve Narseh isyanları ile eşenlemlı olarak başkaldırılan bir Yezdani Devrimcisinin adı buna iyi bir örnektir.(Rekaya 1983)Aynı zamanda ,Bağdat yakınlarında Ayyarlar yani “yoldaşlar”adı altında,alt tabakadan insanların bir tür ocağı ya da derneği ve onun devrimci reformcuları olarak faliyet gösteren bir cemiyet de vardır. ZERnews

Kaynak: ZERnews

CHP’li Yarayıcı: Her gün Kerbela’yı yaşatıyorsunuz !

Suriye’nin Humus bölgesinin Ez-Zara köyünde Türkiye’nin ılımlı muhalif olarak tanımladığı cihadist örgütler tarafından gerçekleştirilen Alevi katliamına CHP Hatay Milletvekili Hilmi Yarayıcı’dan sert tepki geldi.

Yarayıcı, konuyla ilgili TBMM’de basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, Hatay Milletvekili Serkan Topal, İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek, Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm, Sivas Milletvekili Ali Akyıldız ve Gaziantep Milletvekili Mehmet Gökdağ da katıldı.

Suriye’de “cihatçı çetelerin” masum kanı dökmeye devam ettiğini belirten Yarayıcı, “AKP iktidarının da içinde yer aldığı işbirlikçi yönetimlerin desteğindeki cihatçı çetelerce, Başta Keseb, İştebrak, Maan, Huvla ve Humus İkrime olmak üzere onlarca Alevi yerleşim birimlerinde, binlerce Alevi acımasızca katledilmişlerdir. Bu kirli savaşta katliamlar Alevilerle de sınırlı kalmamış,  Ezidi, Ermeni, Kürt çeşitli milliyetlerden de yüzbinlerce insan acımasızca katledilmiştir” dedi.

SAVAŞIN BİLE AHLAKI VARDIR

Yarayıcı, Ez-Zara köyünde 12 Mayıs’ta en az 115 sivil Alevinin öldürüldüğü katliamı anımsatarak “Köyü basanlar, AKP tarafından  ‘ılımlı muhalifler’ olarak tanımlanan, Nusra Cephesi, Ahrar’uş Şam ve Ehli Sünnet Tugaylarından oluşuyordu” diye konuştu.

“Savaşın bile bir ahlakı vardır. Bu cihatçı katiller bu asgari ahlaktan bile yoksundurlar” diyen Yarayıcı, çetelerin katliamın görüntülerini ‘zafer kazanmış gibi’ sosyal medya üzerinden servis ettiklerine dikkat çekti.

“ATEŞKESİ FIRSAT BİLDİLER”

CHP’yi Yarayıcı, katliamı gerçekleştirenler kadar onlara destek veren Katar, Suudi Arabistan ve AKP iktidarının da suçlu olduğunu belirterek “Yıllardır bu katil sürülerini dünyaya ılımlı muhalif diye yutturmaya çalışıyorlar. Sağlanan ateşkesi bile bu cihatçı katilleri silahlarla donatma fırsatına çevirdiler” dedi.

Sınır boylarında her gün onlarca tırın, insani yardım adı altında El Nusra denetiminde bulunan kamplara malzeme taşıdığına bizzat tanık olduğunu aktaran Yarayıcı, Suriye’deki katillerin AKP iktidarının himayesinde, Türkiye’yi bir savaş üssü gibi kullandığını söyledi.

“HERGÜN KERBELA’YI YAŞATIYORSUNUZ”

AKP iktidarına seslenen Yarayıcı şöyle dedi:

“Ülkemizi ve bu coğrafyayı kan gölüne çevirdiniz. Hayalperest dış politikalarınız uğruna, ülkemizi de coğrafyamızı da kana buluyorsunuz. Katledilen yüzbinlerce insanın kanı ellerinizde, vebali omuzlarınızdadır.

Beslediğiniz caniler her gün masum sivilleri katlediyor. En yakın müttefikiniz ve İsrail’in finansörü gerici Suudi rejimiyle el ele vermiş Müslüman kanı döktürüyorsunuz. Üzerinden yaklaşık bir hafta geçmesine rağmen katliam hakkında tek bir laf etmediniz. Bölge halklarına her gün Kerbela’yı yaşatmaya devam ediyorsunuz.

Muaviye’nin, Yavuz’un zulmü de, Maraş, Çorum, Sivas katliamları da, bugünde cihatçı katilleriniz de Alevi’leri susturamamıştır, sizde susturamayacaksınız.

Artık yeter!

“ÇETELERİNİZ KAZANAMAYACAK”

Görmüyor musunuz desteklediğiniz barbar cihatçı çeteleriniz kazanamıyor, kazanamayacaklar da.

Barbar dostlarınızın vahşetleri karşısında, Suriye halkları bugün daha da kenetleniyor. Halklar kenetlendikçe, bu katilleriniz gün gün mevzilerini kaybediyor. Ve bugün artık birbirlerine girmiş durumdalar.

Bir an önce bu kirli politikalarınıza son verin. Unutmayın; katillerden kahraman yaratamazsınız.”

Sizin evladınız size, parça parça verildi mi hiç?

Bundan tam 43 yıl önceydi… İşkenceyle öldürülüp babasına parça parça verilmişti İbrahim Kaypakkaya. Babası Ali Kaypakkaya onu görme umuduyla gitmiş Diyarbakır’a ancak oğlunun parçalanmış bedenini verdiler. “…Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.” Emrah Cilasun’nun ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ belgeselinde oğlunu alışını böyle anlatıyordu.

Belgesele ne zaman baksam ve bu hikâyeleri dinlesem eski bir yaranın içimde dolaştığını hissederim. 80 kuşağı olarak elbette İbrahim Kaypakkaya’yı tanıma/görme şansına nail olamadık ama onun adı bizim evin içinde de sık sık dillendirilirdi. Mahirler, Denizler, İbolar üçgeninde her solcu ailenin çocuğu gibi dolaştım. Tüm bunların bedelini belki de 20’li yaşlarda ayağımın ucuna iliştirilen krem rengi bir torbada en sevdiğinin parçalanmış eşyalarını almak oldu… Ali Kaypakkaya oğlunu nasıl aldığını anlattığında, ben de hep Ankara Adalet Sarayı’nda ayaklarımın ucuna iliştirilen krem rengi torbayı anımsayıp acısını iliklerime kadar hissettim.

Ne zaman 18 Mayıs gelse aynı hikayenin ve acının içinde dolaştığımı biliyorum.  İbrahim Kaypakya’nın üzerine ne kadar perde çekilse de Ser Verip Sır vermeyen o yiğidi hepimiz çok sevdik…

Nihat Behram’la bir sohbetimizde şöyle demiştşi, “Sistem İbo’ya diş bilemesin de ne yapsın? “  Nihat Behram ‘Ser verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’ kitabında anlatıyordu Kaypakkaya’yı… Henüz kimsenin konuşmadığı bir dönemde yayımlandığında yer yerinde oynamış, dava üstüne davalar açılmıştı. Yoldaşı, yol arkadaşıydı. Kitabının son sayfasında İbrahim Kaypakkaya’nın keman çalarken bir fotoğrafı var. Behram o fotoğrafı o kadar iyi özetliyordu ki: “Kitapta anlatılan her şeyin bir özeti gibidir. Onca acının, kahrın, umudun, sevincin, zalimliğin, masumluğun harmanlandığı bir öykünün özeti gibi. İbo odur. İncecik bir sesi arayan kişi. İnsani olanı. Bir ayağı zindanda bir ayağı dağda olması da bundandır.”

Bu yıl Kaypakkaya’nın işkencede öldürülüşünün 43. yılı. Bunca uzun sürece karşın o hâlâ tabu ve ona ilişkin her şey her an baskı ve yasaklara hedef olabiliyor.

Üstü örtülmek istenen bir dönem bugün çatlaklardan sızmaya başladı. Yine de yerini bulduğu söylenemez.

Yoldaşı, yol arakdaşı Muzaffer Oruçoğlu  da Kaypakkaya için O, yoklar hanesinde biriydi diyor.   Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakka’nın yol arkadaşı, dava arkadaşı acılı tatlı anılarını paylaştığı bir dönemin omuzdaşıydı. Onu en iyi tanıyan, ruhunu, içini, gülümsemesini en iyi tarif edendi. Oruçoğlu’nun ‘Tohum’u Kaypakkay’yıa anlattığı bir eseriydi. Can yoldaşının aradan 43 yıl geçmesine rağmen hâlâ Türkiye’nin yüzleşemediği bir gerçek olması belli ki canını yakıyordu. Türkiye’ye uzaktan bakıyor olsa da dağlarını, taşlarını dolaştığı bu ülkenin omuzdaşının katliyle yüzleşmemesini ve hâlâ adı anıldığında ‘övdüler’ diyerek dava açılması da kendi içinde kıyımlara neden oluyordu…

Muzaffer Oruçoğlu’na göre Kaypakkaya’yı sadece devlet yok saymıyordu. Türkiye solunun ezici çoğunluğu tarafında da yok sayıldığını söylüyordu…

İbrahim Kaypakkaya’nın üzerinden tam 43 yıl geçti…  Oruçoğlu okul dönemini şöyle özetliyordu:  Çapa Yüksek Öğretmen Okulu döneminde (1966-1969) aşık olmadı. Kitaplar, dergiler, tartışmalar ve mücadele pratiği, zamanının tümünü emip aldı. Gülmeyi, fıkra dinlemeyi, türkü söylemeyi ve oynamayı seven bir insandı. Balıkesir Bengisini çok sever ve çok güzel de oynardı. Ruhi Su’nun hayranıydı. ‘Zahit Bizi Tan Eyleme’ ile ‘Kalktı Göç Eyledi Avşar İlleri’ en sevdiği türküler arasındaydı. Zengin, renkli, şaşırtıcı ve zaman zaman da çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim’in.

Muzaffer Oruçoğlu yaptığımız bir söyleşi de O’nunla ilgili anılarını şöyle anlatıyor:

Siverek’e geldiğinde dedim, “İki köy sahibi bir Hanım Ağa ile anlaştım, bir ay onun köyünde barındım” dedi, “nasıl bir anlaşma yaptın?” “Bu kadın, 12 köy sahibi olan Halit Gülpınar’ın kız kardeşiydi” dedim. “Kardeşi Halit’le arası iyi değildi. Arandığımı, devrimci olduğumu söyledim. Bana, “köyümde ağalara karşı propaganda yapmazsan, yarıcıları bana karşı kışkırtmazsan, yani bir evde susar oturursan, istediğin kadar kalabilirsin” dedi, ben de kabul ettim ve Hanım Ağa’nın köyünde bir ay kaldım.” “Hiçbir şey yapmadın mı?” diye sordu İbrahim. “Hayır” dedim, “yan gelip yattım.” “Peki, bu Hanım Ağa, senin barınmana neden yardım etti?” diye yeniden sordu. “Mustafa Kemal, bunların babalarını, Şeyh Sait İsyanına katıldı diye, Şeyh Sait’le birlikte, Diyarbakır’da astırmış” dedim. Düşündü ve gülümsedi. “Yanlış bir anlaşma yapmışsın” dedi. “O Hanım Ağa’ya, ‘tamam, ben köyde kaldığım müddetçe, yarıcılara toprak sorununu anlatmayacağım, ama geçmişteki Kürt İsyanlarını ve Kürtlerin milli haklarını anlatacağım’ deseydin, kadın bu noktada seninle anlaşabilirdi. Sen de Kürt halkına anlatmamız gereken temel sorunlardan birisini, programımızın önemli bir parçasını anlatmış olurdun; bir ayın boşa geçmezdi.” “Boşa geçmedi” dedim. “Hem ev, hem de ahır olarak kullanılan izbede, inek ve buzağıyla bol bol bakıştım, onların davranış biçimlerini, yaşamlarını öğrendim.” Biraz düşündü, sonra yeniden gülümsedi. “Doğru, boşa geçmemiş” dedi.

Bir gerillanın düşüdür aşkı da omuz omuza yaşamak

Kaypakkaya iç dünyasını gizlemeyen bir insandı. Açıklıktan yanaydı. Kadın-erkek ayrımı yapmadan, herkesin gerillalaşmasından yanaydı. Bana, iki kadının dağa çıkmak istediğini, şu anda Dersim’in buna hazır olduğunu söylediğinde, silahsız olduğumuz gerekçesiyle kabul etmedim. Bunlardan bir tanesi Kaypakkaya’ya ilgi duyuyordu. Ben arıyordum ama sevgili bulamıyordum. Bakışlarımı, kızların bakışlarından kaçırma gibi bir ilkelliği de henüz üzerimden atmış değildim. Ama barındığım her mağarada, yaktığım her ateşin kıyısında, bir sevgili hayali hep var olmuştur. Zaten her komünist gerillanın ruhunda da, sevgilisini dağa çıkarmama değil, tam aksine, dağa çıkarma ve özgürlüğü onunla birlikte, omuz omuza soluma aşkı vardır.