Ana Sayfa Blog Sayfa 6300

Gönül kalsın yol kalmasın.!

İSMAİL SAÇLI

Hem Alevi olunur Hem siyasetçi hiç bir sorun yok. Sorun siyaset icabı Alevi ve Sünni olunmaz.

Sosyal Demokrat bir siyasetçinin ana ilkesi Laiklik olmalıdır. Laik olmak demek tüm inançların mezheplerin ritüelini yerine getirmek değildir.

Siyasetteki bulunduğun makamın hizmet açısından tüm yurttaşlara Din Dil Irk Mezhep ayrımı yapmadan Eşit Hizmet yaparsınız. Bunu halk takdir eder yada etmez.

İnanç kimliğinizden dolayı size ALEVİ ya da Kızılbaş diyorlar oy vermezler diye Camii ye gidersen bunun adı siyasette Takiye olur.

Camilerin cemevlerinin kilisenin temizlik vs hizmetlerini yapmak bir görevdir.

Sn. Ali kılıç Maltepe belediye Başkanı bugünkü röportajında ALEVİ’yim Siyasetçiyim ama cumaya da giderim diye bir söylemi olmuş. BU Söylem bireysel olarak kendisini bağlar Aleviler cumaya gider ya da gitse de sorun olmaz gibi bir yorum Asimilasyonun bir Adımını teşkil eder.

Sn. Başkan yıllarca Avrupa’da ALEVİ İnanç Hak mücadelesi verdiniz Federasyon Başkanlığı yaptınız Bu açıklamanız bir Belediye Başkanının siyası manevrası olabilir ama Bir ALEVİNİN olmamalıdır.

Her inanca Eşitseniz Camide Namaz kılmakla ceme evine uğramakla olmaz.

Hizmet Makamındasınız RAMAZAN Ayında Maltepe belediyesi Bütçesinden ne kadar ayırdınız.

MUHARREM Ayı orucunda ne kadar ayırdınız Harcamalar eşitmi acaba ?

Alevi inancında bir Belediye Başkanımız olarak GULSUYU CEMEVİ Hala yapımı tamamlanmadı. Alevi seçmenlerin oylarının hiç bir değeri yok mu Acaba. Yazınızı okuyunca bunları paylaşmak istedim.

ALEVİ SİYAETCİ VE SANATCILAR İLE DE YAZMIŞTIM.
ALEVİNİN İBADET YERİ CEMEVİDİR.
ALEVİNİN ORUCU HIZIR VE MUHHARREMDİR.
CENAZESİ DE CEM EVİNDEN KALKMALIDIR.
BUNUN DIŞINDA YAPILANLAR ÖZÜNE UYGUN DEĞİLDİR.

18 05 2016

İbrahim Kaypakkaya’yı 18 Mayıs’ı anmak yetmez!

MEHMET ÖZCAN

İbrahim Kaypakkaya’yı anmak için, önce devrimci bir önder olarak düşüncelerini mücadelesini ve neyi savunduğunu anlamak, öğrenmek gerekir.

Onun savundukları ile sosyalist-devrimci mücadeleyi daha ileriye taşımak için, günün koşullarına göre Marksizm’i-Lenizm’i teorik olarak anlamak bilimsel sosyalizmle bütünleştirmek olmalıdır.

İbrahim yoldaşı anlamak ve anmak için, T.İ.K.K.O’lu veya TKP.ML’İ olmak gerekmez.

Komünist devrimci harekete ime kazandıran Ulusal soruna ve Kemalizme O, dönemde en iyi açıklamasıyla bir dönüm noktası koyan ve o doğrultudaki, mücadelesini geliştirmeye çalışan, 1973’de Diyarbakır işkencehanelerinde ser verip sır vermeyen Komünist önder olarak anılmalıdır.

Burda her birey, Marksist, sosyalist hareketler İbrahim Kaypakaya’nın vermiş olduğu mücadeleye saygı temeli ile anlamak da bir görev olmalıdır.

Devrimci Komünistleri ayrı ayrı görmek, Marksistlik değil. Tam tersine fraksiyonculuktur.

Yani sadece bir hareketin tabusu yapmak veya öyle alıgılamak kadar yanlış bir görüş olamaz.

Denizler, T.H.K.O’yu kurmuş olabilir, Mahirler, T.H.K.P Cephesini kurmuş olabilirler, İbolar T.İ.K.K.O’yu kurmuş olabilirler.

Ama onlar Türk ve Kürt halklarının birer Komünist neferleri olarak yola çıkarken, fraksiyoncu anlayışla yola çıkmadılar.

Amaçları sadece ve sadece Türk ve Kürt emekçi ve ezilen sömürülen sınıfları kapitalizme karşı örgütleyerek sosyalizme giden yolda onların sesi ve mücadelesi olmaya çalıştılar.

Bu maratonun en hızlı koşan devrimci önderleri olarak kısa yaşamlarına çok şeyler sığdırdılar. Türk ve Kürt emekçi sınıfların mücadeleleri ile gönlünde taht kurarak ölümsüzleştiler.

Bunlar ölümsüz Komünist devrimcileri olup; 68 kuşağı olarak Kürt ve Türk devrimci hareketine ime kazandırarak, Komünist devrimci hareketinde bir dönüm noktası olarak kilometre taşı olmuşlardır.

68 kuşağı Komünist devrimcileri olarak o, günkü koşullarıda tıpkı devrimci hareketin durumu tıpki; bugün olduğu gibi, Marksizme-Leninzme sapık idelojiler ile saldıran savrulan döneklerle doluydu.

Denizler, Mahirler, İbolar onlara karşı cevap olurken oportünizme, reformizme, kapitalizme-emperyalizme karşı mücadele bayraklarını yükselterek, 12 Mart faşist diktatörlüğüne karşı, Komünistlerin devrimcilerin nasıl mücadele edeceklerini bizlere öğreti olarak sundular.

Militer cumhuriyetin kuruluşundan O, güne kadar Türk militer devleti hep Komünizm korkusu ve hobisi ile yatıp kalkarken, ABD emperyalizmine bağlılığını ispat etmek için, Orta-doğu da Jandarması ve bekçisi olacağına and içmişti.

Böylece emperyalizm para muslukları açılıyor ve karşılığında sosyalist sisteme karşı Orta-doğu da ABD emperyalizmin tetikçisi olarak askeri eylemlere katılarak tetikçilik görevini cinayetler, katliamlarla, suikastlarla yerine getiryordu.

İşte tam bu sırada Denizlerin, Mahirlerin, İboların kurdukları devrimci gerilla örgütleri savaş ve mücadele kararları ile Kapitalizme-emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı eylem başlatmaları Türk militer devletini şaşkına çevirmişti. Militer devletin ordusu, polisi, askeri güvenlik güçlerini seferberlik ilan ederek savaş başlamış oldu.

Denizler yakalanarak askeri mahkemelerde yargılanarak idama mahkum oldular. Ardından Mahirler; Denizleri idamdan kurtarmak için, fraksinyoncu anlayışlarla hareket değil tam tersine yoldaşca hareket ederek! Bu gün kü, fraksiyoncu anlayışları mahkum edecek, yerle bir edecek bu kısa örnektir. Bu yoldaşlık anlayışını anlayıp öğrenmek gerekir.

Denizleri kurtarmak amacıyla, eylem hazırlığı yaparken Kızıldere’de THKO ve THKP Cephesi devrimci, komünistleri son mermilerine kadar yoldaşca omuz omuza militer faşist devlet güçlerine karşı savaşarak ölümsüzleştiler.

Bize en çok anlamamız gereken bir mücadeleyi miras olarak bırakmışlardır. Komünistler devrimciler ayrı örgütlerde de olsalar kapitalizme-emperyalizme faşizme karşı mücadele de omuz omuza yoldaşca savaşmasını mücadele etmesini beyinlere kazımasını bilmelidirler.

İbrahim yoldaş da militer faşist devletin işkencehanelerinde devrimci-komünistlerin polise karşı nasıl direneceklerini göstererek 18 Mayıs 1973’de Diyarbakır işkence tezgahlarında ser verip sır vermeyerek ölümsüzlüğe geçerken, polise karşı direnmesini devrimci-komünistlere öğreterek ölümsüz devrimci önder olmuştur.

Sadece onları anmak yetmez anlamak ve öğrenmek gerekir. 43 yıl önce işkence tezgahlarında kayb ettiğimiz İbrahim Kaypakaya’yı TİKKO veya TKP.ML’i olmak gerekmiyor. İnsan birey soyalist devrimci olmak yeterlidir.

Kürt halkının mücadelesi uğruna kendi adıyan; Kürdistan dağlarında halen onurları ile militer faşist devlete karşı Kürt özgürlük hareketinin 32 yıldır süren Türk militer devletine karşı savaşan gerillarıda saygıyla selamlıyorum. Ölen gerillalarıda anıları önünde saygıyla anıyorum.

Kobani’de, Rojova’da, İŞİD’e Türk Militer faşist devletine karşı savaşarak hayatlarını kayb eden savaşcıları saygıyla anıyorum!

Cizire’de, Sur’da İdil’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Yüksek Ova’da, Hakkari’de, Çukurca’da Türk militer faşist devletine karşı savaşarak, direnişte hayatın kayb eden militan savaşcıları saygıyla anıyorum!

Bu temelde Denizler, Mahirler, İbolar, Mazlumlar, Kemal pirler şahsında tüm devrimci mücadele içerisinde kayb ettiğimiz tüm devrimci yoldaşlarımı da saygıyla anıyorum.
Anıları mücadelemizde yaşayacaktır!

17.05.2016

Ser verip sır vermeyen yiğit!

İbrahim Kaypakkaya, bütün bir insanlığın komünizme doğru bilinçli yürüyüşünün, yüz küsur yıllık birinci evresine aittir. Yapıtları irdelendiğinde, o yaşlarda bir devrimciye göre, sahip olduğu bilgi birikimi ve analiz yeteneği dikkat çekiyor.

DERVİŞ CEMAL

Türkiye devrimci hareketinin önder kadrolarından İbrahim Kaypakkaya bundan 43 yıl önce 18 Mayıs 1972 tarihinde Diyarbakır’da işkenceyle katledildi. “Ser verip sır vermeyen” Kaypakkaya’nın bilinmeyen yazılarını “Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” adıyla kitaplaştıran yazar Emrah Cilasun ile Kaypakkaya’yı konuştuk. Tekin Yayınevi’nden çıkan kitap Kaypakkaya’nın yazıları ve mücadelesine yer veriliyor.

Kaypakkaya’nın bilinmeyen yazılarını uzun yılları kapsayan titiz bir çalışmayla derlediniz. Kaypakkaya’yı özgün kılan nedir?

Ünlü sözdür: “Marksizm karşıtlarıyla mücadele içinde gelişir.” Kaypakkaya’nın özgünlüğünü anlamak için ilkin, karşıtlarının ona karşı –fikri mücadele vermek yerine- ne gibi manevralara giriştiklerine bir bakalım. Mesela bir Doğu Perinçek’i ya da Halil Berktay’ı ele alalım. Kitapta, Kaypakkaya’nın biyografisinde yorum yapmadan örneklerini vermeye çalıştım: Perinçek, Kaypakkaya’yı tasfiye etmek için türlü manevralara baş vururken, ondan ilham alan Berktay daha da ileri gidip, örgüt içerisinde Kaypakkaya’nın öldürülmesini talep edebilmiştir. Bunlar aslında keskinleşmiş bir çelişkinin sadece tezahürleridir. İyi ama bu çelişkiler nedir ve nasıl keskinleşmiştir? Burası irdelenirse Kaypakkaya’nın gerçek özgünlüğü sanırım o zaman anlaşılır.

Bakın eğri oturup doğru konuşalım. 1966’da Çin’de, Büyük Proleter Kültür Devrimi başladığında, dünya çapında ona destek veren milyonlarca insan vardı. Fakat bu destekçiler her devrimde olduğu gibi, aslında bir bütün değillerdi. Kültür Devrimi’ni desteklemelerinin çeşitli nedenleri vardı. Sadece çok küçük bir azınlık, kapitalizmden komünizme doğru bir geçiş aşaması olan sosyalizmde, antagonist sınıf çelişkilerinin var olduğunu, bunların devam ettiğini, bu çelişkilerin –Stalin’in iddia ettiği gibi- emperyalizm tarafından, dışarıdan değil, bizat sosyalizmin kendi içinden kaynaklandığını; dolayısıyla, yeni türemekte olan sömürücü bir sınıfın, komünist partisinin göbeğinde konakladığını; doğru bir önderlik altında, kitlelerle birlikte bu duruma müdahale edilmediği taktirde, SSCB’de olduğu gibi kapitalizme geriye dönüşün (1956’da) kaçınılmaz olduğunu idrak ediyordu. İbrahim Kaypakkaya, Kültür Devrimi’ni doğru kavrayan bu azınlığa mensuptu. Onun bütün teorik önermelerinin kaynağı Kültür Devrimi’di. Oradan ilham alıyordu. Peki ya Perinçek ve Berktay?

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de, Mao’ya ve Kültür Devrimi’ne, 1970’lerin başında devrimci milliyetçi reflekslerle, pragmatistçe sarılanlar vardı. Mesela Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisi (ya da bu derginin ardındaki kısa adı TİİKP olan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Türkiye’de bu pragmatizmin başını çekiyordu. PDA, ilk başta SSCB ile Çin arasında epey bir gelgit yaşadıktan sonra, tercihini Çin’den yana yapmıştı. Bakın İbrahim Kaypakkaya bu pragmatist tercihin tarihi serüvenini şöyle anlatıyor: ″Uluslararası planda, dünya komünist hareketiyle modern revizyonistler arasında ortacı bir tutum benimsendi. Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde burjuvazinin iktidarı tekrar ele geçirdiği, proletarya diktatörlüğünün burjuva diktatörlüğüne dönüştüğü reddediliyordu. Hele Sovyetler Birliği’nde modern revizyonizmin sosyal-emperyalizme dönüştüğü kesinlikle reddediliyordu. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin tecrübeleri reddediliyordu. Hem sosyalizmle, hem de başını Sovyet revizyonist kliğinin çektiği modern revizyonizmle dost geçinme yolu tutuluyordu. SBKP’nin ve diğer revizyonist partilerin ufak-tefek (!) hatalar işlediği kabul ediliyordu. (Kendilerinin işlediği cinsten!…) Sonradan TİİKP olarak adlandırılan burjuva klulübü bu şartlarda, bu ideolojik temel üzerinde doğdu. Bir yandan başlıca konularda modern revizyonist çizgiyi sürdüren PDA kliği, daha sonra Mao Zedung Düşüncesi’ne el attı. Bu nasıl mümkün oldu? Elbette Mao Zedung Düşüncesi’nin özünü bir kenara bırakarak…

Kaypakkaya’nın bu saptamasının ardından Perinçeklere ve Berktaylara ne oldu? Nasıl bir seyir izlediler? Evrilip bugün nereye geldiler? 60’larda Marksizmi dilinden düşürmeyen Perinçek, göğsünü gere gere 12 Eylül mahkemelerinde ABD ve NATO’nun yanında durduğunu itiraf etti. Bugün milliyetçilik ve şovenizmde MHP’ye bile rahmet okutmakla kalmadı, kanlı bıçaklı olduğunu iddia ettiği sarayla aynı kavşakta buluştu. Açıktan sarayın yanında yerini aldı. Peki ya 1970’de Mao’ya övgüler düzen Halil Berktay? İşte görüyoruz. Bugün saray sofrasının sadece müdavimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda danışman olmak içinde adeta çırpınıp, duruyor.

Velhasıl –bahsi geçen ikili örneğinde olduğu gibi- tüm bu tarihsel arka planı göz önünde bulundurursanız, Kaypakkaya’nın özgünlüğünü sadece anlamakla kalmaz hatta taktir bile etmiş olursunuz.

Kaypakkaya deyince iki tespiti tahlili ön plana çıkıyor: Kemalizm eleştirisi ve ulusal mücadeleye bakışı. Kemalizm eleştirisini ve ulusal soruna bakışını bugünün Türkiye’si ele alındığında nasıl okumak gerekiyor?

Biraz evvel yukarıda, Kaypakkaya’nın teorik önermelerinin ilham kaynağının Kültür Devrimi olduğunu söyledim. Bu hakikaten böyledir. Bakın Kültür Devrimi, o tarihi ana kadar Uluslararası Komünist Hareket’in geçmişinden gelen kimi hatalara –maalesef tümüne değil- neşter vurmuştu. Mesela Kültür Devrimi, 3. Enternasyonal’in (Komintern), Sovyetler Birliği’nin çıkarlarıyla dünya devriminin çıkarlarını bir ve aynı gören, çelişkisiz var sayan hatalı çizgisini (gerçi Çinli devrimcilerde daha sonra bu hatayı tekrar ettiler) sorgulamanın kapısını aralamıştı. Kaypakkaya bu kapıdan içeri adımını attı ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. Lenin ve Stalin’e halel getirmeksizin, 1920’lerde SSCB’nin, Mustafa Kemal ve Ankara hükümetine destek vermesinin meşru ama bunun Türkiye’inin komünistlerine empoze edilmesinin ise doğru olmadığını çok net bir şekilde ortaya koydu. Türk ticaret burjuvazisinin Ermeni soykırımı esnasında, Ermeni burjuvazisinin sermayesine el koyarak palazlandığını; bu burjuvazinin, Kürt feodal ağalarıyla ittifak yaparak cumhuriyet rejimini kurduğunu; rejimin, komünistleri amasız takip ettiğini; çeşitli milliyetlerden emekçilere kan kusturduğunu; Kürt ulusu ve tüm azınlık milliyetler üzerinde muazzam bir asimilasyon, milli baskı ve şovenizm estirdiğini verileriyle birlikte kanıtladı. Tüm bunlar sadece Komintern üyesi olan ve Türk şovenizminin etkisinde kalan TKP’den değil aynı zamanda Komintern’den de nitel bir kopuştu. Kaypakkaya aynı kopuşu bahsettiğiniz ulusal sorun bahsinde de yaptı. Sağır Sultan’ın bile duyduğu Kürt ulusunun varlığını kabul etmekle kalmadı, aynı zamanda onun kendi kaderini tayin hakkından bahsettiği gibi, ulusal sorunun komünist bir devrimle doğru çözümüne işaret etti. Bu meselenin “nasıl okumak gerekiyor” sorunuzla doğrudan alakası var.

Zira Kaypakkaya her konuda olduğu gibi, Kemalizm ve ulusal sorunda da bağımısz, komünizmin kendi çizgisini temsil etmekte ısrarcıydı. Kaypakkaya, öyle “ben bunu destekliyorum çünkü komünizme tabii kılacağım” deyip, desteklediği şeyin tabiatına geçme yanlısı değildi. Mesela TKP’nin Kemalizmi destekleyip, rejimi komünizme tabii kılma saçmalığına nasıl karşı geliyorduysa, ayı zamanda o yıllarda Perinçek’in Türk şovenizmi ile Kürt milliyetçiliği arasındaki beynamaz çizgisini de eleştiriyordu. Mesela şu sözleri ona istinadendir:

“… Milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek,onun ötesine geçmeyecektir.”

Kaypakkaya’nın devrimci mücadele ile tanışmasından öldürülmesine kadar uzanan hızlı yaşam serüvenini tarih cetvelinde nereye oturtmak gerekiyor?

İbrahim Kaypakkaya, bütün bir insanlığın komünizme doğru bilinçli yürüyüşünün, yüs küsur yıllık birinci evrensine aittir. (Bu evre 1871’de Paris Komünü ile başlamış, 39 sene Sovyetler Birliği’nde, 27 sene de kızıl Çin’de esas olarak başarılarıyla ve tali planda da küçümsenmeyecek hatalarıyla 1976’da kapanmıştır.) Kaypakkaya’nın kendi ekolünü kurmasıyla öldürülmesi arasındaki süre toplam 11 aydır. Fakat geride bıraktığı teorik miras derinlemesine irdelendiğinde, demin bahsettiğim, komünizmin bütün bir yüz küsur yıllık tecrübesini (doğruları ve yanlışlarıyla) içinde barındırdığı görülecektir.

Nasıl mı? Günümüzle ilintili bir örnek vereyim. Gazeteniz BirGün’ün vaktiyle attığı “Yiğin Birbirinizi” manşeti çok eleştiri almıştı. Halbuki bu manşet son derece doğruydu ve solun geçmişi hatırlanacak olunursa çok istisna bir manşetti. Bugün sol cenahta, genel bir düzlemde arzu edilen nedir? Mümkün olabildiğince saraya karşı geniş bir cephenin oluşturulmasıdır. Hatırlayalım, Türkiye’de solun tarihi bir baş düşmana karşı, diğer ehveni şer olanlarla ittifak yapma arayışlarıyla geçmiştir ve hep hüsranla sonuçlanmıştır. Vahdettin’e karşı Mustafa Kemal, İnönü’ye karşı Bayar/Menderes, Menderes’e karşı ordu, Demirel’e karşı Ecevit, Evren’e karşı Özal vb. Bu ittifak arayışı teorik olarak kime dayanır? Esas itibariyle Dimitroff’a, onun meşhur, “en gerici, en şoven olmayan burjuvaziyle ittifak” önerisine. Sınıf uzlaşmacılığına kapıyı aralayan bu önerinin sonu fecaat olmuştur. 2. Dünya Savaşı esnasında ve sonunda, komünist partileri, ülkelerinin faşist olmayan burjuvalarıyla sınıf uzlaşmasına varmışlardır.

Gerçi İbrahim Kaypakkaya da Dimitroff’un bu alıntısına kitabında yer verir ama bilimsel açıdan dertli olduğu her halinden bellidir. Zira Dimitroff’da göremeyeceğiniz şu satırlara Kaypakkaya’da rastlarsınız: “Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanını tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir.”

Kaypakkaya’nın Denizlerle, Mahirlerle kıyaslandığında daha az görünür olmasının nedeni nedir?

Bu dünyadan başkasının mümkün olmadığı, komünizmin bittiğinin vaaz edildiği bir dünyada Kaypakkaya’nın daha az görünmesine şaşmamak gerekir. Fakat ilginçtir. Bambaşka bir konuyla ilintili olarak, geçenlerde bir yerlerde şöyle bir şey duymuştum: “Neden bugün Lenin değil de Rosa Luxemburg daha çok öne çıkartılır?” Cevap: “Luxemburg, proletarya diktatörlüğüne karşıdır. Sosyalizmde komünist partisinin önderliğine karşıdır.” Tüm dünyadaki devrimciler açısından, Luxemburg ve onun can yoldaşı Liebknecht hakikaten Lenin’in değimiyle dağ kartallarıydılar. Ama bu gerçek bence, Luxemburg’un, proletarya diktatörlüğü ve komünist partisinin öncülüğüne ilişkin söylediği yanlışları ortadan kaldırmıyor. Gezmiş ve Çayan, kelimenin tam anlamıyla dağ kartallarıydılar.

Yazılara bakıldığında da, o yaşta bir devrimciye göre dikkatlerden kaçmayan bir bilgi birikiminin, analiz yeteneğinin olduğu görülecektir. 20’li yaşlardaki bir devrimcinin Türkiye okuması, Kürecik, Çorum vs detaylı analizleri.

Karl Popper’in iddiasının tersine komünizm bir “ahlak” değil, bütün bilim dallarını kucaklayan, onlardan beslenen bir bilimdir. İbrahim Kaypakkaya da bir mesih ya da bir ikona değildi. Kaypakkaya, modern matematik ve fizikte son derece başarılıydı. Muazzam bir soyutlama yeteneğine sahipti. 1967-1972 arasında Türkçeye çevrilmiş ne kadar Marksist eser varsa bunların çoğunu okumuştu. Marksist bilimi, diğer bilimlerden elde ettiği bilgiyle harmanlamıştı. Marksist metod ve yaklaşım tarzıyla bahsettiğiniz saha araştırmalarını yapmıştı. Bu araştırmalarda kendi teorik önermesinin sosyal tabanını aramakta olduğu çok bariz. Ama bunun da ötesinde, o araştırmaların en önemli yanı, kendi önermelerinin, aradığı sosyal tabanla temas ettiği taktikrde sonuçlarının neler olduğunu tespit edebilmiş olmasıydı. Yani? Somut konuşacak olursak. Sadece araştırma yaptığı alanlarda devrimi sırtlayacak en yoksul köylüleri bulmakla kalmıyor, aynı zamanda bu köylülerin devrimci fikirlerle buluştuğu taktirde ne gibi tepkiler verdiklerini de araştırmasına dahil ediyordu.

Kaypakkaya’ya dair sizi en çok şaşırtan yazı olay vs neydi?

Kaypakkaya’nın vizyonunu anlamak açısından iki örnek vereyim. Birinci örnek, PDA’dan ayrılmadan kısa bir süre evveline aittir. Malatya yöresinden bir yoldaşını, Hakkkari ve çevresini gidip araştırmakla görevlendirir. Bir ay kadar bölgeyi gezip gelen yoldaşının “çok geri kalmış bir bölge” diye şikayet etmesine karşılık Kaypakkaya heyecanla “bilakis, tam da yerleşilmesi gereken bölge” der. PDA ayrılığıyla birlikte Hakkari’ye gidip, yerleşme ertelenir.

Bir başka örnek ise şöyle: Tıpkı Çorum ve Kürecik araştırmalarına gerek duyduğu gibi, aynı bilimsel metod ve bakış açısıyla Kaypakkaya, toplumun göz bebeği konumundaki entelektüellere de muazzam önem veriyordu. 1972’nin Ağustos’unda bugün geriye bıraktığı yazıları daktiloya çektirdikten sonra, derhal bir yoldaşını (Davut Kurun’u) bu yazıları Ankara’daki entelektüel çevrelere yayması için görevlendirmişti. 12 Mart’ın hala hüküm sürdüğü ortamda Ankara’ya gelen Kurun, “yaz tatilinde Ankara’da nasıl entelektüellere ulaşırım” diye düşünürken, bir resam arkadaşı “TÜBİTAK’a gitsene” der. Bunun üzerine Davut Kurun soluğu TÜBİTAK yemekhanesinde alır ve yazıları dağıtmaya başlar.

birgün

Narlıdere Aşık Mahzuni’yi yine unutmadı!

14 yıl önce 17 Mayıs 2002’de Almanya’nın Köln şehrinde hayata gözlerini kapayan halk ozanı Aşık Mahzuni Şerif Narlıdere’deki heykeli başında anıldı. Anma törenine Narlıdere Belediyesi Başkanı Abdül Batur,  CHP PM üyesi Mustafa Moroğlu, Balçova Belediyesi eski meclis üyesi Muharrem Dayanç, Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği Başkanı Mustafa Aslan, CHP Narlıdere İlçe Başkanı Şahin Fırat, Meclis Üyeleri, Muhtarlar ve Narlıdereliler katıldı. Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği Başkanı Mustafa Aslan, Mahzuni şerif anma töreninde yaptığı konuşmada; her yıl Narlıdere Belediyesi öncülüğünde düzenlenen Mahzuni Şerifi anma programı için bir araya geldiklerini belirterek, daha dün gibi fakat 14 yıl önce büyük ozan Mahzuni Şerifi hakka yolcu ettiklerini hatırlattı. Aslan “ Mahzuni babanın düşüncesi Narlıdere’de yaşatmak için emek veren Narlıdere Belediye Başkanımız Abdül Batur ve tüm emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Mahzuni Baba’nın Türkiye’si ile bugün yaşadığımız Türkiye çok farklı. Bugün Cumhuriyet bile tartışılır hale geldi. Fakat ben umutsuz değilim bu coğrafya nice Mahzuniler yetiştirir ve bu gidişe bir dur der” dedi.

Günümüz Türkiye’sinin yönetimine karşı söylenebilecek en güzel mısralar

Aşık Mahzuni’nin Narlıdere’deki heykeli başında yapılan törende bir konuşma yapan Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur, Aşık Mahzuni Şerifin vefat ettiği tarih olan 17 Mayıs 2002’den itibaren Narlıdere Belediyesi ve Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği büyük ozanı anmak, hatırasını ve öğretisini gelecek kuşaklara taşımak için ellerinde geleni yaptıklarını ifade eden Batur, ‘Ezilen halkın sesi olan Mahzuni Şerifin değerli hatırasını yaşatmak için bugün burada sizlerle toplanmamız onur verici’ diyerek sözlerine başladı. Batur “Son yüzyılın en önemi değerlerinden bir tanesi ve Çağımızın Pir Sultan Abdal olan Aşık Mahzuni Şerifi anmak için bir araya geldik. Ne acıdır ki bundan 14 yıl önce Narlıdere’de Hüseyin Turan, Sabahat Akkiraz gibi değerli sanatçılarımızla türkü gecesi yapıyorduk. Akşam üzeri gelen acı haberle Aşık Mahzuni Şerifi kaybettiğimizi öğrendik.  Bu üzücü haberden sonra büyük ozanımızı anmak için her yıl Narlıdere’de onun adını ve anısını yaşatmak için Beste yarışması düzenleme kararı aldık. Bu akşam da 8. Kez adını onurlandıracağız. Aşık Mahzuni yıllar öncesinde bugünleri görebilen usta bir ozandı. Özellikle bazı eserlerini dinlerken hayret etmemek mümkün değil.  Özellikle son dönemlerde laiklik ile ilgili yapılan açıklamaları göz önünde bulundurunca Mahzuni’nin şu satırlarını hatırlamamak mümkün değil. ‘ Kurban Olam Yürüdüğün Yollara, Kara Peçe Yakışmıyor Kullara, Uyanmak Bizim Hallara, Sarı Saçlım Mavi Gözlüm Nerde Nerde Nerdesin Dost’. Günümüz Türkiye’sinin yönetimine karşı söylenebilecek en güzel mısralar bunlar. Aşık Mahzuni gibi değerleri Narlıdere’de yaşatmak için ve gelecek kuşaklara ulaştırmak için elimizden geleni yapmaya hazırız. Bu akşam 8.ncisini düzenleyeceğimiz Aşık Mahzuni Beste yarışması sadece bir yarışma değil Mahzuni düşünce ve felsefesini yaşatacak yeni neferler kazandırma mücadelesidir. Mahzuni gibi Anadolu’nun sesini milyonlara ulaştırma mücadelesidir. Ben bir kez daha bu vesileyle Aşık Mahzuni babanın elinde saygıyla eğiliyorum, ışıklar içinde yatsın” dedi.

Mahzuni anmasında yaptığı konuşmasında Düşüncelerimi ve kelimelerimi seçerek konuşmaya çalışıyorum. Mustafa Kemal Atatürk gibi, Yaşar Kemal gibi, Uğur Mumcu gibi, Mahsuni Şerif ve daha ismini sayamayacağım Eşit yurttaşlık mücadelesinin önderleri hem de Türkiye demokrasi mücadelesi liderlerini anma günleri sadece bir formaliteden öteye gitmezse bu anmanın çok anlamı olacağını düşünmüyorum. Narlıdere Belediye Başkanı, Meclis üyeleri bu anıtı buraya yapmasaydı, yarışmalar yapılmasaydı, biz bugün burada Mahzuni şerifi anamayacaktık. Mahzuni gibi mücadele insanlarını unutmamak için bu anmaları önemseyelim daha da kalabalık katılım sağlayalım ve sizden bu akşam evlerimize gittiğimizde Mahzuni’nin türkülerini söyleminizi rica ediyorum” dedi.

Yapılan konuşmalarında ardından Mahzuni eserlerinden oluşan küçük bir türkü dinletisinin ardından tören katılımcıları ile birlikte Mahzuni Şerif Heykeline kırmızı karanfil bıraktılar.

Soykırım Kıskacında Maraş Konferansı!

“Soykırım Kıskacında Maraş” Konferansı  22 Mayıs Pazar günü Frankfurt’ta gerçekleşecek.  İki oturum halinde gerçekleşecek konfernasa pek çok önemli isim de katılacak.

Maraş’ta yaşanan AFAD kampına kadar direniş büyürken Avrupa’dan da büyük destek gelmeye devam ediyor. Almanya Frankfurt’ta 22 Mayıs’ta bir konferans düzenlenecek. Soykırım Kıskacında Maraş adlı konferans iki oturum halinde gerçekleşecek.

İlk oturum  saat 10:00’da başlayacak ve Maraş katliamından Terolara sistematik soykırım politikalarının tanımlanması başlığı altında yapılacak. Modaratörlüğünü gazeteci Elif Sonzamancı’nın yaptığı birinci oturumun konuşmacıları  Mahmıt Toğrul, Prof. Beyza Üstün, gazeteci yazar Aziz Tunç, Maraş katliamı tanığı Hüseyin Acar, avukat Mehmet Horuş yer alacak…

İkinci oturum ise saat 13:10’da başlayacak… Özdirenişin örgütlendirilmesi ve alternatif çözüm önerileri başlığı altında yapılacak ikinci oturumun  moderatörlüğünü ise gazeteci yazar Şükrü Yıldız üstleniyor. Konuşmacılar ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat, BAF Genel Başkanı İsrafil Erbil, FEDA Temsilcisi Rojda Yıldırım…

16:00-18:00 arası tartışma forum… 18:00’de ise sonuç bildirgesinin okunmasıyla konferans sona erecektir.

alevigazetesi.com

AİHM’in Alevi samimiyetsizliği

AİHM’in aldığı kararın samimiyetle verilmiş bir karar olduğunu düşünmüyorum. 2005 yılından beri Alevilerin lehine verilen kararlar var. 10 yılın üstünde AİHM çeşitli düzeylerde kararlar verdi. Ve bu kararlar, Türkiye’de uygulanmadı. Uygulanmadığı halde Avrupa Türkiye’ye karşı yatırımlar geliştirmedi. Aldığı kararların uygulatılması için samimi bir çabası olmadı. O anlamda kararın uygulanabilirliğine bakmak gerekir.

Uygulanması da sorunludur. AKP’nin önümüzdeki süreçte siyasal olarak Alevileri içine sokmak istediği konjonktürel durumu da destekler bir pozisyonda olduğunu da görmek gerekiyor. Davanın Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı (Cem Vakfı) tarafından yapılmış olması, içerik itibariyle de kararın aslında demokratik, eşit bir yurttaşlık değil, eşitleme, yani devlet nezdinde ve devletin kontrolünde eşitleme biçiminde bir karar olduğu görülmekte. “Senin devletinin camisi var, senin devletinin niye Cemevi yok.” Zaten Aleviler, devletin Cemevi’nin olmasına karşı bir pozisyondalar. Ve yıllardır da bu Cemevleri’nin devletin Cemevi olmasına karşı mücadele etmektedirler. Aleviliğin devletin Aleviliği olmasına karşı direnmektedirler. Yani, Alevi geleneğinin, geleneksel yapısı zaten böyle bir direnç içerisindedir.

Şimdi siz bu direnç karşısında şöyle bir kararla karşılaşıyorsunuz; devlet için Diyanet İşleri Başkanlığı nasıl bir hizmet görüyor ise o zaman Aleviler içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na benzer bir kurum işlev görmelidir. Oysaki Diyanet’in kendisi sorunu teşkil ediyor. Laiklikle çelişen, demokrasiyle çelişen, diğer inançlarla bu güne kadar ki çatışmaların beslendiği ana merkez olarak duruyor. Alevilerin de yarın öbür gün aynı şekilde diğer inançlarla çatışan, devletin siyasal ve politik bakış açısıyla sunileri-Alevilerle kavga ettiren, ya da Alevileri diğer inançlar üzerinde bir baskı unsuru haline getiren bir yapıyla Alevilerin bir hukuku olamaz.

Yine, AKP’nin Alevi kurumlarını Kültür Bakanlığı’na bağlama, irfan evleri gibi bir örgütlenmeye gitmeden yanadır. Ve bu örgütlenme konusunda da Alevi kurumları ciddi bir karşı koyuşu ve direniş örgütlüyorlar. Şimdi AİHM kararı AKP’nin bu yönde devlete bağlama biçiminde atacağı adımlarla eşleşiyor. AİHM kararını verdiği gün itibariyle işlevsiz kılınmıştır. AKP uygulayacağını vaat ettiklerinin gerisine düşmüştür. İrfan evleri vb. uygulama ve düzenlemelerle, AİHM kararı sonrasında uygulama ile ilgili gelinecek dosyada bu hukuksuzluğu giderdik denilecektir. Yıllardır Türkiye bunu yapmaktadır zaten. İlk karardan bu yana zorunlu din dersleri konusu ortadadır. Herkesi kapsamıyor denince iki sayfa Alevilik bölümü kondu. Buna karşı da davalar açıldı, kazanıldı. İki sayfa ile dejenere edilen Alevilik, bu sefer 4 sayfa ile çarpıtılarak Alevi düşmanlığı devam etti.

Alevilerin talepleri net ve açıktır. Devlet din üzerinden siyaset yürütme ilişkisine son vermelidir. Cemaatler, inançlar kendi ihtiyaçları kendi imkânları ile örgütlemelidir. Neye ihtiyaç duyuyorlarsa onu da kendileri yaratmalıdır. Camiye ihtiyaç duyuyorsa camisini kuracak, kiliseye ihtiyaç varsa kendisi kuracak, Cemevi lazımsa Aleviler kendi Cemevi’ni kuracaklar. Devlet yapması gereken asıl görevi, bu gruplardan, inançlardan bir tanesi başkasının üzerinde egemenlik kurmaya, baskı kurmaya kalktığı anda ya da birisinin varlığına saldırdığı anda bunun önüne geçmek, birlikte yaşama kültürünü örgütlemektir. Biz de ise devlet, tamamiyle çatıştırmayı derinleştirmektedir. İnançları bir birine karşı örgütleyerek, bir birine düşürücü bir pozisyondadır. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece dini işlerle ilgilenen, birilerine fazladan hizmet veren bir pozisyonda durmuyor. Çatışmayı örgütlüyor. Diğerlerine saldırtıyor. Diğerlerini aşağılıyor. Vermiş olduğu fetvalarla ahlaksızlığı derinleştiriyor. İktidarların kapıkulu görevini yapıyor. AİHM kararı, AKP’nin seçimlerden üç ay sonra Alevilerle ilgili düzenlemeler yapacağız dediği durumun AİHM tarafından teyidi anlamına geliyor. Kolaylaştırıcı anlamına geliyor. Alevilerin benzeşmesi üzerinden böyle bir kararın verilmesi, sorunun çözümünde kolaylaştırıcı değildir. Alevileri Türkiye’nin kirli din politikalarına dâhil etme anlamına gelir. Bu da pek Alevice bir duruşa tekabül etmiyor. Bugün Diyanet’in fetvalarıyla desteklenen Kürdistan’da devam eden bir savaş vardır. Oradaki insanlar ölürken, cenazelerini dahi toprağa veremeyen bir dram yaşatılıyor. Alevilerin böylesine bir devlet mantığı içerisindeki bir kuruma dâhil edilmesi, ya da benzer bir kurum tarafından devlete bağlanması Aleviliğe yapılacak en büyük haksızlık olmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı siyasal bir kurum ve savaş kurumu olarak vardır. Bunla Alevileri eşleştirmek, eşitlemek Alevileri de savaşa, devletin kirliliğine dâhil etmek manasına gelir ki, Aleviler buna karşı direnişi binlerce yıldır vermektedir. Yavuz dönemi aynı sürecin resmidir. Alevilerin devletleştirilmesi, bir kısmının devlete dâhil edilmesidir. Sonuçları ortadadır. 40 Bin Alevinin katledilmesidir. Bu katliama dâhil edilen, devlete kapıkulu haline getirilenler de 1826 yılında büyük bir kıyım yaşayarak aynı kaderi paylaşmışlardır. Hangi gerekçe ile olursa olsun, Alevileri devlet ve iktidar ilişkileri içine çeken yaklaşım, Alevilerin yok edilmesi manasına gelmektedir. O anlamda AİHM kararı doğru okunmalıdır. Aleviler kendi pozisyonlarını ona göre almalıdır.

Alevilikte ocak kavramı

SÜLEYMAN DEPREM

Alevilikte ocakların anlam ve önemini anlatmadan önce, genel olarak insanlık tarihinde Ocak kavramını irdelemekte yarar vardır.

İlk çağda ateş bulunduktan sonra, yaşamdaki önemi anlaşılmaya başlanmıştır.  Ateş aydınlatma, ısıtma, vahşi hayvanlardan korunma, doğal ürünlerin pişirilerek insan yaşamına yararlı hale getirilmesi gibi bir birçok konuda insan yaşamına katkı sunmuştur. Bu vesile ile ateş bulunduğu günden bu yana kutsanmıştır.

ATEŞ: yaşam kaynağıdır.(su-hava-toprak gibi). OCAK da ateşin kaynağıdır. Ocak aile birliğini, eğitim merkezini ve doğa da kaynak merkezlerini simgeler. Aile ocağı, kültür ocağı, asker ocağı, baba ocağı, maden ocağı gibi. Ocaklar ateşin kutsanmasının bir yansıması ve sonucudur.

Ocak yeniden doğuşun, ölümsüzlüğün ve devamlılığın simgesidir. Bu devamlılık biyolojik, genetik, kültürel devamlılığı; hem de toplumsal, ailesel ve inançsal vs. aidiyetleri içerir.

Kısaca Ocak; ana kaynak, besleyen, üreyen ve koruyan temel kaynaktır.

ALEVİLİKTE OCAKLAR

Aleviler ocaklara daha da özel bir önem yükleyerek, tüm ilke ve esaslarını kural ve yöntemlerini Ocak örgütlenmesi biçiminde geliştirmişlerdir.  Bu ocaklar Aleviliğin kitleselleşmesi ve eğitimin kesintisiz uygulanması örgütsel ve inançsal denetimin sağlanması için çok önem arz etmektedir.

Alevi ocaklarında her türlü ekonomik ve finansal dağıtım, paylaşım örgütlenir. Hukuksal denetim CEM’ler vasıtasıyla yapılır. Çocukların eğitim ve gelişimi planlanır. Aile kurumu (YOL-Erkan hükümlerine göre musahiplik yöntemiyle)denetlenir. Ocaklar arası hiyerarşik iletişim sağlanır. Ortak erkanname doğrultusunda fikir alışverişi yapılır. Kısacası tüm toplumsal, kültürel, siyasal, ekonomik ve inançsal işleyiş Ocaklar tarafından organize edilerek halka, liyakat ve eşitlik esasına dayanarak iletilir.

Ocaklar Özyönetim mekanizmasının merkezi konumundadır.

Temel işlevsel Alevi ocakları

REHBER OCAKLARI

Rehber ocakları işlev olarak toplumun, Alevilik esaslarına göre bilgi ile donatılması ve Pir lerin toplumla buluşturulmasından sorumludurlar. Yol ve erkânın uygulanmasında Pir e yardımcı olur.

PİR OCAKLARI

Rehberlerin hazırladığı toplumu denetlemek yol ve erkâna uygun uygulamaları icra etmek, toplumsal sorunlara çözüm bulmak ve dayanışmayı, paylaşımı ve kardeşliği (Musahip) sağlamakla sorumludurlar.

MÜRŞÜT OCAKLARI

Kendisine bağlı ocak Pirlerini İrşat (eğitim) ve denetlemeden sorumludur. Pirlerin gündeme getirdiği tüm konu ve sorunlarda yol göstermekten sorumludur. Mürşitler Şeriat-(hukuk kapısı, Yol-Erkan hukukunu ihlal edenler ceme alınmaz)Marifet-(beceri-yetenek-meslek öğrenme kapısı) Tarikat-(yol yürütmeye ehil olmak için eğitim kapısı)Hakikat (beşeri duygulardan arınmış Hakk’la Hakk olmuş erenler kapısı)bütünlüğü eğitiminde en donanımlı kesimdir. Alimdirler. Bilgedirler. Yol göstericidirler.

SERÇEŞME

İsminden de anlaşıldığı gibi Serçeşme (su başı, suyun gözesi)kaynak merkezi) Aleviliğin, bilim, Yol-Erkan, konusunda en üst makamdır. Tüm Alevi ocakları Serçeşmeye bağlıdır.  Tüm kurallar, ocak temsilcilerinin birlikteliği ile serçeşme de alınan kararlar toplamıdır. En üst (ve yetkin)kurumdur.

Bu bağlamda Anadolu coğrafyasının kendisi serçeşmedir. Zira Alevilik Anadolu da Ana Tanrıça MA ile başlamış, arkeolojik bulgulardan anlaşıldığı kadarıyla MA adına imar ve ihya edilmiş onlarca Ana Tanrıça tapınağı Anadolu kadim halkı Alevilerin tarihsel belleğidir. Serçeşme gerçeğinin sadece Hace Bektaş Veli Dergâhına indirgenmesi, Anadolu da Osmanlının ret etmesiyle başa çıkamayacağı Alevi gerçeğini kolay kontrol edebilmek amacıyla, Sırp devşirme Balım Sultan misyonuyla “Bektaşi Tarikatı” ihdas ederek Anadolu da ki tüm Alevi dergâhlarını (Ocaklarını) Hace Bektaş Dergâhına bağlaması olayıdır. Günümüzde bir çok Alevi Ocağının Hace Bektaş Veli Dergahını “Serçeşme” olarak sahiplenmeyişi, Osmanlının bu fırıldağını fark etmiş olmalarındandır.

Anadolu kadim halklarının siyasal, hukuksal, sosyal, iktisadi, mesleki ahlaki, askeri vb. velhasıl, toplumun hümanist değerlerle donanımlı örgütlendiği, böyle bir yaşam tarzının meşruiyetini sağlayan ve yöneten merkezlerdir Alevi Ocakları. Alevi Ocaklarının, Anadolu halkının tarihte ki yaşamsal gerçekliği kavranmadan Alevilik üzerine söylenen her söz, yapılan her yorum ve tartışmanın bilimselliği ve masaldan öte bir değeri yoktur. “günümüz Alevi ocaklarının Hace Bektaş Dergâhını “Serçeşme olarak sahiplenmeyişi SAYGISIZLIK DEĞİLdir.

Balım Sultan tarafından kurulan Bektaşi ocakları

Kaynak: Erdal GEZİK

Emevi İslam’ ını esas alan Osmanlıdan bu yana, yok edilmeye çalışılan Alevilik, devamı olan T.C. Devletinin İttihat-Terakki proğramı çerçevesinde yok sayılmaya devam edildi. 1924 de çıkarılan tekke ve zaviyeler kanunu ile günümüze kadar sadece Alevi kurumları yasaklandı. Bunların başında Ocaklar gelmektedir.

Ortak paylaşımı esas alan Alevi kurumları, Rant ve Sömürü sisteminin boy hedefi yapıldı. Yaşam tarzında ve felsefesinde Özerklik ve Özyönetimi uygulayan aleviler günümüze kadar yok edilmek için her yola başvurulmaktadır. Dersim, Koçgiri, Sivas, Maraş, katliamları bu amaçlıdır. Günümüzde Maraş (Sivricehöyük-Terolar) ve diğer Alevi yerleşim alanlarına sığınmacı Suriyelilerin yerleştirilme çabası da bundan kaynaklanmaktadır.

Önümüzdeki temel görev, top yekûn yurtlarımıza sahiplenmekle beraber,  Yol-Erkan birlikteliğini sağlayarak Ocaklarımızın tekrardan işlevliğini sağlayarak, birer Akademik yapıya kavuşturmaktır.

Aşık Mahzuni Şerif’in ölümünün üzerinden 14 yıl geçti

Halk ozanlarımızdan Mahzuni Şerif ölümünün 14. Yıldönümünde dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Hacıbektaş ilçesindeki gömütü başında anılacak…

Hacıbektaş belediyesinin organize edeceği anma programı 28 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirilecek.

1940’ın başlarında, ileride ‘Pir Sultanların’ ölümsüzlüğünün en büyük kanıtlarından biri olacak Mahzuni Şerif, Afşin’ in Berçenek Köyünde doğar. 1956 yılında Berçeneğe gelen ilkokuldan mezun olur. Berçeneğin okulsuz yıllarında, Elbistan’ ın Alembey Köyünde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur ‘an eğitimi almış, Eski Türkçe okumuş ve yazmıştır. 1957 yılında Mersin Astsubay Okulu’ na gider. 17 yaşındayken babasının zoruyla dayısının kızı Emine ile evlenir. Bu evlilikten bir kızı olsa da Mahzuni bu evliliği bir mektupla bitirir. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu’ nu başarıyla bitirir. Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesini aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir. 1961 Ankara’da İtalyan asıllı Sovina (Suna) isimli bir kızla tanışır. Bu evlilikten Züleyha, Emrah, Ferhat adlı üç çocuğu olur. Bu yıldan itibaren, sevip gönül verdiği yoldan giderek, yüzlerce plak ve kaset yapar. Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur. 1971 Mahzuni üçüncü eşi Fatma Hanım ı görür beğenir sever ve evlenir. Bu evliliklerinden Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adlı dört çocukları oldur. Aynı yıl olan askeri darbeden sonra kurulan Nihat Erim hükümetinin Deniz Gezmiş ve Arkadaşlarına kıymasına dayanamayıp ‘Erim Erim Eriyesin’ türküsünü patlatmasından dolayı hemen tutuklanıp dört ay cezaya çarptırılır. Tahliye olur ve yeniden tutuklanır. 1972 de Gaziantep’ deki evi kundaklandı. Ozanımızın tüm ödülleri ve arşivinin yandığı söyleniyor. 1973 yılında halkı suça teşvik etmekten tutuklanır. Ankara’da Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanır. 1962 – 1988 sürecinde defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, mahkemelik olur, tutuklanır, hapse atılır, dövülür, dişleri sökülür… 1989-1991 yılları arasında ‘Halk Ozanları Derneği’ genel başkanlığını yapmıştır. 1997 yılının haziran ayında Almanya’da beyin kanaması geçirip, Almanya ‘nın Ulm Şehrinde tedavi görür. 1998 yılında, 58 kaset sahibi olan Ozanımız, dünyanın yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı aldı. Bir çok yabancı ülkede deyişleri değişik dillerde okunmuştur. Tüm türkülerinin yer aldığı 8 kiyabı bulunan Ozanımız ‘ın, Bektaşı Kültürünün ve Anadolu Ezgilerinin dünyaya tanıtılmasında önemli bir yeri vardır.  2001 in başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital’da yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında, günümüzün Pir Sultan’ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha ölümü yenmeyi başardı. Ve aynı yılın kasım ayında kendisine, ”Elhamdülüllah Kızılbaşım ve Laikim. Ben değil yedi sülalem kızıl baştır. Bir suç varsa oda dedemdedir! ” dediği için, DGM tarafından dava açıldı. Duruşma 27. 12. 01 tarihinde DGM ‘ de yapıldı. 2002 Mayıs ayının 17 si Mahzuni Severler için kara bir gün: Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Değerli Ozanımız 62 yaşında Almanya nın Köln Şehrinde hayata gözlerini yumdu. Bu acı ana kadar O, devletin düzenini yıkmak suçundan, hala yargılanıyordu. Şu an son ikametgahı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesinin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgede huzur içinde yatıyor.

İşte Gidiyorum İşte gidiyorum çeşmi siyahım

Önümüze dağlar sıralansa da

Sermayem derdimdir

servetim ahım

Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda

Dost beni bıraktı ah ile zarda

Ötmek istiyorum viran bağlarda

Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline

Sen beni bıraktın elin dilinde

Güldün Mahzuni’nin berbat haline

Mervan’ın elinde parelense de

Bu ülke hiçbir zaman laik olmadı

“Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz.” Pir Sultan Abdal.

Cumhuriyetin ilk yıllarından beri, ‘batılılaşma reformları’, jakoben (tepeden inmeci) bir anlayışla devletin ve toplumun yukarıdan aşağıya doğru ve zorla değiştirme/ dönüştürme şeklinde yapılmıştır. Cumhuriyetin kuruluş döneminde yapılan birçok batılı reform gibi laiklik de Fransa’dan alınmıştır ve 1930 yılında Anayasaya konulmuştur. Laiklik Fransa’dan alınmış ve Anayasaya konulmuş konulmasına da laiklik felsefesiyle yani tam anlamıyla algılanmamış,  dolayısıyla da laikliğin demokrasi ve toplumsal örgütlenmede ve zihinsel yapılanmadaki anlamlarından uzak kalınmıştır. Laiklik İlkesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir döneminde adına layık bir şekilde uygulanmadı. Sadece ve sadece anayasada yazılı olarak kaldı. Ta başında beri Cumhuriyet hükümetlerinin uyguladığı laiklik, inançların eşitlik ilkesine, din özgürlüğüne ve din-devlet ayrımına değil, dinin devlet kontrolünde tutulmasına dayandırılmıştır. AKP dönemine kadarki devleti yöneten Cumhuriyet hükümetlerinin tümü laiklik konusunda ne yapmışsa, ne eksik, ne fazla aynısını AKP hükümeti yapmıştır. AKP hükümeti dönemine kadarki hükümetler, bütün güçleri ile Alevileri asimile etmeye çalışmışlardır. Sadece asimile ederek değil, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi Katliamları ile fiziki olarak da yok etmeye çalışmışlardır. Cumhuriyet hükümetleri yıllarca bununla da yetinmemiş, Alevilerin toplumsal, kültürel, inançsal dokusu ile oynayarak, demografik yapısını bozmaya çalıştı. Alevilere yönelik bu politikalar, bir devlet politikası olarak her iktidar tarafından uygulandı. Devlet bugünde AKP hükümeti eliyle Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerleşim alanlarına mülteci kampları yaparak bu politikasını devam ettiriyor.

1924 yılında Dönemin devlet yöneticileri, dini denetim altına almak ve din üzerinden toplumu kontrol altında tutmak gerekçesiyle 429 Sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığını kurdular. O gün bu gündür devletin dini hayatı kontrol etmesini sağlayan ana kurum Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Devletin yönetim erkini her dönem elinde bulunduranlar, tekçi-inkârcı, baskıcı ve asimilasyoncu sistemini pekiştirmek için diyaneti ve benzeri kurumları oluşturup, güçlendirerek daima yanı başında tuttular. Devletin oluşturduğu diyanet ve diyanet benzeri tüm kurumların görevi de mutlak çoğunluk olan ve devletin öngördüğü “Sünni-Hanefi İslam’a” hizmet etmek olmuştur. Ve yine devlet, diyanet ve benzeri kurumlar aracılığıyla kendisinin öngördüğü “Sünni-Hanefi-İslam” dışındaki Alevilik başta olmak üzere tüm inançları yok saydı, onlara karşı ayrımcılık uyguladı.  Diyaneti kurup, bir inanç kesimini yasaklamak, bununla da yetinmeyip, zorunlu din dersleriyle asimile etmek için elinden geleni yapmak despotizm ve faşizm değildir de nedir? ‘Sorunların, ayrımcılığın, eşitsizliğin, hukuksuzluğun’ kaynağı işte tamda burada yatmaktadır. Son günlerde AKP’li Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın gündemi değiştirmek için, yapılacak olan “yeni Anayasa da laiklik olmasın” “Anayasadan laikliği çıkartalım” demesiyle birlikte “Aslan Sosyal Demokratlar” laiklik elden gidiyor diye hemen ‘şahlandılar’ ve “kurtuluş yok ya hep beraber ya hiç birimiz” Cumhuriyeti ve Laikliği korumak için mücadele etmeliyiz ve “Türkiye Laiktir. Laik Kalacak” sloganlarını atarak, “son CHP’li kalıncaya kadar mücadele edeceklerini” açıkladılar. Tabanının çoğunluğunu Alevilerin oluşturduğu “Aslan Sosyal  Demokratlara” sormak lazım; devletin kendisine resmi bir din seçip, sekiz bakanlığa eşdeğer bir bütçenin Diyanet’e (Sünni-Hanefi-İslam’a) ayrıldığı bir ülke nasıl laik oluyor?  DİB olduğu ve devlet eliyle camilerin yönetildiği sistemin laik olması mümkün müdür?

“Aslan Sosyal  Demokratlar”da biliyorlar ki, Cumhuriyetin kurucusu, tek parti döneminin CHP Genel Başkanı ve Cumhuriyetin ilk Devlet Başkanı Mustafa Kemal tekçi ve inkârcı bir anlayışla Diyanet İşleri Başkanlığı kurdu. Böylece bir inanç sistemine devlet katında resmiyet kazandırmış oldu. Diyaneti kuran M. Kemal, Osmanlı zamanında bile varlığını zor koşullar altında devam ettirmiş olan Alevilerin eğitim yuvası olan Dergâhları kapattı, Alevilerin Yol Önderi Dedeleri yasaklandı, Alevileri dalsız-kolsuz ve eğitimsiz bıraktı. İşin özüne bakacak olursak ‘Laiklik’ daha çok da CHP iktidarları döneminde Alevilerin asimilasyonu için kullanıldı. CHP sadece ve sadece laikliğin anayasada yazılı olması ile ilgilendi ve Alevileri de bununla avuttu. CHP her dönem Alevilere “ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştı,” bu durumunu günümüzde de devam ettirmektedir. İşte benim derin manipülasyon (hileyle yönlendirme) dediğim olay tamda buydu. Laikliğin uygulanıp uygulanmadığı, nasıl, kime karşı uygulandığı CHP’yi fazla ilgilendirmedi bugünde ilgilendirmiyor. Eğer “M. Kemal döneminde ve sonrası dönemlerin herhangi birisinde devlette laikliğin” zerresi olsaydı: başta Aleviler olmak üzere diğer inanç grupları inkâr edilmez, yasaklanmaz, ötelenmez, dışlanmaz, zor ve zorbalıkla baskı altına alınmazdı. Ayrımcılığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun, eşitsizliğin temellerinin atılmasında ve bugüne kadar sürdürülmesinde tek partili dönem CHP’sinin de, çok partili dönem CHP’sinin de çok büyük sorumlulukları ve günahları var.

AKP’li Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a “Aslan Sosyal Demokratların” yanında bir itirazda bazı Alevi kurumlarımızdan geldi ve “Laiklik kırmızı çizgimizdir” denildi.  Haydi, “Aslan Sosyal  Demokratların” sisteme ve konuya bakışlarını biliyoruz diyelim! Alevi Kurum Başkanı ve Yöneticisi Canlarımıza sormak lazım; bugüne kadar Türkiye’de laik bir sistem var mıydı? Hepimiz biliyoruz ki; 1930 yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına laiklik maddesi (ilkesi) yazıldı, bu madde sadece ve sadece kâğıt üzerinde yazılı olarak kaldı, pratikte laiklik ilkesi hiçbir zaman uygulanmadı. Peki, neydi laiklik ilkesi? Laikliğin birincisi ilkesi:  Devletin dini olmaz, devlet inançları tarif edemez, devlet inançlar karşısında kördür yani tarafsızdır… Peki, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dini var mıdır evet vardır, devletin dini İslam’dır. Devlet inançları tarif ediyor mu evet ediyor. Devlet inançlar karşısında kör ve tarafsız mıdır kocaman bir hayır! Laikliğin ikinci ilkesi: Devletin bütün dinlere, inançlara, mezheplere aynı mesafede durması… Devlet bütün dinlere, inançlara, mezheplere aynı mesafede durdu mu kocaman bir hayır! Laikliğin üçüncü ilkesi: Dini inançlardan herhangi birisinin devlet üzerinde egemenlik kurmasını önlenmesi… Devlet bunu önlendi mi hayır, tam tersine kendisi din üzerinde egemenlik kurdu, dininde devlet üzerinde egemenlik kurmasına göz yumdu. Laikliğin dördüncü ilkesi: Farklı farklı inançtaki toplumların (mezheplerin) birbirine üstünlük kurmalarını engellemesi ve onların birlikte yaşamasını sağlaması… Devlet burada da tam tersini yaptı, kendi eliyle oluşturduğu kurumlarla bir inancın diğer inançlar üzerinde üstünlük kurmasını sağladı. Bu dört kural, laikliğin olmazsa olmaz en önemli kuralıdır. Tüm demokrasilerde hatta burjuva demokrasilerinde dahi bu değişmez bir kuraldır. Peki, 1924’ten bu güne kadar ülkemizde bu kurallar uygulamış mıdır? Hepsine birden koskocaman bir hayır diyebiliriz! Hakikat böyleyken; “Bazı Alevi Kurum Yöneticilerinin” Aleviliği inkâr eden, Alevi Yol Önderi Piri (Dedeyi) yasaklayan, Alevi Dergâhlarını kapatan bütün kurum ve kuruluşlarıyla toplumu asimilasyona maruz bırakan resmi ideolojinin eleştirisini aynı güçte yapmamaları çok ciddi bir eksiklik değil midir? Şu hakikat hiçbir zaman unutulmamalıdır;  90 yıllık “Sünni-Hanefi” devlet (Türk-İslam Sentezci)  aklı sorgulanmadan Alevilik ve Aleviler özgürleşemez!

Türkiye’nin tekçi-inkârcı otoriter baskıcı bir laiklik anlayışına değil, din ve vicdan özgürlüğüne dayalı özgürlükçü-eşitlikçi evrensel laikliğe ihtiyacı vardır. Laik devlette devletin dini yoktur. Laik devlette insanlara hangi inancın doğru ya da yanlış olduğunu söylemeye hakkı da yoktur. Hangi inancın doğru ya da yanlış olduğuna karar verme ve herhangi bir inancı tercih etme konusunda tek otorite bireyin kendisinden başkası değildir. Laik Demokratik ve Çağdaş bir Devletin insanlara kimlik dayatmak gibi bir görevi de yoktur. Devletin birey adına bireyin yerine geçerek ona bir din, inanç ya da ideolojiyi dayatması din ve vicdan özgürlüğüyle bağdaşmaz. Devletin siyasal, toplumsal, hukuksal düzeni dinden soyutlanmış olduğu için bütün dinlere, mezheplere eşit uzaklıkta durur. İnançlar karşısında; “kör, sağır ve dilsizdir.” Laikliği uygulayan devlet, belirli bir inanca ayrıcalık tanımayı reddederek tüm yurttaşların eşitliği ilkesine saygı gösterir, bunu güvence altına alır, hiçbir inanca özel ayrımcılık yapmaz. Bu yaklaşıma uyun olarakta laik demokratik bir ülkede Diyanet İşleri ve zorunlu din dersi eğitimi olmaz. Din ve vicdan özgürlüğü, eşitlik ve çoğulculuk açısından bakarsak Türkiye’de bir laiklik sorunu vardır. Çünkü mevcut laiklik anlayışı tekçidir, dayatmacıdır, otoriterdir ve baskıcıdır. Din ve vicdan özgürlüğüne dayalı, çoğulculuğu koruyan bir evrensel laiklik açılımına ülkemizin ihtiyacı vardır. Devlet mevcut yapısıyla, demokrasinin, eşitliğin, özgürlüğün ve barışın önünde engeldir. Mevcut tekçi, inkârcı, asimilasyoncu devlet yapısı, demokratikleşmenin de önünü tıkamaktadır, bu nedenledir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her alanda yeniden yapılanması kaçınılmazdır. Mevcut anayasa ile eşitlik ve özgürlük mümkün değildir. Devlet yeni, sivil, eşitlikçi, özürlükçü, çoğulcu, laik, demokratik ve çağdaş bir anayasa ile yeniden yapılandırılmalıdır. Alevi kumları buna öncülük etmeli ve bu yönde yoğun bir şekilde talepte bulunmalıdır. Yazımı Dedeoğlu’nun şu üç dörtlüğüyle sonlandırıyorum, Aşk İle Sevgili Canlar.

“Uyan gafil sözüm sana
Hürmet et kâmil insana
İnsan gezen kütüphane
Oku okuyabilirsen

Cehalet en büyük derttir
Gaye kendini bilmektir
İlim tükenmez servettir
Oku okuyabilirsen

İnsan Hakk’a açılan kapı
Özünde ara bul HAKK’I
Dedeoğlu sen de oku
Oku okuyabilirsen.”

Mehmet_k.34@hotmail.com

 

 

 

Emekçiler Terolar’a Dayanışmaya Gidiyor!

HDK Emek Meclisi 21 Mayıs’ta Terolar’a gideceğini duyurdu. Yazılı açıklama yapan Emek Meclisi, “Bizler Emekçiler olarak tarihimizde yaşananlara ve bugün Kürt coğrafyasında yaşananlara bakarak “Yaşamıma, Maraş’ıma, Ovama Dokunma!” diyen bölge halklarının kaygısını anlıyor; direnişlerinin yanında olduğumuzu göstermek için 21 Mayıs 2016 günü Aşağı Terolar bölgesine bölge halkıyla dayanışmaya gidiyoruz.” denildi.

 

Açıklamanın tam metni şu şekilde; 

AKP  iktidarı 25 Mart tarihinden beri Maraş Terran/Terolar köyünde hiçbir hukuki dayanağı olmayan mülteci kampını on kadar Alevi köyünün en önemli nefes alma ve yaşam alanı olan merada yapma dayatması içerisindedir.  Maraş halkının görüş ve önerileri alınmadan, “ben yaparım, olur” mantığıyla uygulamaya konmaya çalışılan bu plana bölge halkı ilk günden itibaren direnmektedir. 1978 Maraş katliamıyla yüzleşilmemiş, sorumluları cezalandırılmamışken; acıları hafızalarda taptaze dururken demografik yapıyı bozma anlamına gelecek bu kararların kaygı yaratması son derece anlaşılırdır.

Bizler Emekçiler olarak tarihimizde yaşananlara ve bugün Kürt coğrafyasında yaşananlara bakarak “Yaşamıma, Maraş’ıma, Ovama Dokunma!” diyen bölge halklarının kaygısını anlıyor; direnişlerinin yanında olduğumuzu göstermek için 21 Mayıs 2016 günü Aşağı Terolar bölgesine bölge halkıyla dayanışmaya gidiyoruz.