Ana Sayfa Blog Sayfa 6301

Ya direnip kazanacağız ya da mahvolacağız!

ALİ RIZA AKSIN

Servet i fünun dönemi şairlerinden, İttihatçı, Diyarbakırlı Süleyman Nazif’in ünlü bir sözü vardır: “Vatan sağlığa benzer, değeri, kaybedilince anlaşılır”

Pazarcıklı “vatan” deyince üstünde yaşadığı, aşağılanıp ayrımcılığa tabi tutulmadığı ovasını anlar. Aynı şey aşağı yukarı bütün Aleviler için geçerlidir. Keza Kürtler için de… Eğer Osmanlılar dönemindeki uygulamaları saymazsak Şark Islahat Planı‘ndan beri Kürtler ve Aleviler egemenlere hizmet eden ”Edirne’den Kars’a kadar” diye başlayan hamaset nutuklara pek sıcak bakmazlar. Haksız da sayılmazlar. Kim öldürüldüğü, aşağılandığı, işinden gücünden edildiği, dil ve inancının yasak olduğu bir yere devletin bütün olanaklarına sahip diğer vatandaşları kadar ısınabilir ki… Isınamaz; ısındım derse de yalan söyler… Elbette ki bu Pazarcıklının, Dersimlinin, Diyarbakırlının, Şırnaklının suçu değildir. Asıl suçlular onları olduğu gibi kabullenmek yerine fiziksel, kültürel soykırıma tabi tutanlardır. Pazarcıklı Türkoğlu’ndan Gölbaşı’na kadar uzanan, o bereketli, şirin coğrafyasını vatan bilir. Doğduğu, çocukluğunun geçtiği, âşık olup evlendiği, türküsünü, masalını dinlediği, ekmeğini yediği, suyunu içtiği, halayını çektiği, semahını döndüğü, yaylasına konduğu, atasını gömdüğü toprakları anlar. Ondan değil midir ki, Maraş Fransız’ın işgaline uğradığında Pazarcıklı hiç tereddüt etmeden harekete geçmiştir. İşte babamdan duyduğum somut bir bilgi: “Haydar (Kâmo Dede’nin oğlu) 50, Hasan Ağa’nın Çopo (Tapolar) 100, Bektaş’ın Ruto 100, Mısto’nun Husso (İşcanların dedeleri) 50, Arslan Bey 50 atlıyla Fransız’a karşı durdu.

Pazarcıklı ovasının dışına çıktığı an sudan çıkmış balığa benzer. Sesi kısılır, kaşları çatılır, gülmeyi unutur, yakın uzak travmalarına dalar. “Bugün Git Yarın Gel’e” tabi tutulduğu, rüşvetsiz işinin görülmediği, askerde ezildiği, okulda ayrımcılığa tabi tutulduğu, faşist güruhlarca önünün kesildiği, takip edildiği, görevinden alındığı, büyük kentlerde kendini gizlemek zorunda kaldığı, Maraş‘ta katledildiği anlara gider. Hiçbir esnaf, hiçbir daire, hiçbir amir, bakış, gülüş dost gelmez ona. Bir an önce ait olduğu yere, ovasına dönmek ister. Kendi dili ve aksanıyla bağıra çağıra konuştuğu, şakalaştığı, seviştiği, traktörünün sesine at, it, sığır sesinin karıştığı ovasına dönmek ister.

Pazarcıklı ana rahmi gibi bildiği, kişiliğinin oluştuğu, türkü ve çevroklarıyla beslendiği Pazarcık’ını sever; ölesiye bağlıdır; gurbette tanıştığı onca acıya bir gün ovasına döneceği, keyfine göre bir ev yapacağı, balkonuna kurulacağı, modern olanaklarla tarlasını işletebileceği, çoluk çocuğuyla tatile gidebileceği, destek sunduğu cemevinde inancını icra edebileceği hayaliyle katlanır.

Gururlu, tutumlu, kişiliklidir Pazarcıklı. Eline aşiretine, ölüsüne dirisine bağlıdır; yardımsever, bölüşümcü, ilericidir. Gittiği yere kendini taşımasını bilir. Cihatçı, fetihçi, ganimetçi, tecavüzcü kültürlere yabancıdır. Alın teriyle geçinir; üretken, çalışkandır. Zihni; destanlarının çağrıştırdığı en soylu atların, en temiz aşkların, en koyu ihanetlerin yaşandığı eski âlemlerde gezinir. Bilinci; Mem ü Zin (Mame Alan), Siyabend ile Xace (Siyh Ahmed) Karr u Kulık (Kullık e Süleymen), Aşe Yuve gibi destanların yanı sıra semahların çekildiği, deyiş ve gülbenklerin okunduğu, direnişçi, eşitlikçi bir kültürden süzülüp gelmiştir. Kültürel kodlarını oluşturan Mam i Zılfe‘yi, Çolak Dede’yi (Aşık Mücrimi), Şekir Dede’yi, Çurro Dede’yi, Seydo Dede’yi, Tacım Dede’yi, Sadık Hüseyin‘i, Abbas Dede‘yi, Perişan Dede’yi, Karro Dede’yi, Mustafa Dede’yi, Elif Ana’yı, Hemi Tazıyı, Salmanı Pakı, Ali Baba‘yı, Kör Mısto‘yu, Kul Ahmet‘i, Mahsuni‘yi, Hasani İsike‘yi, Çiğil’in Nasreddin’i Meno‘yu, Maksutuşağı’nın Bollo‘sunu, Molyer’in Cimri’sini aratmayan Ala Gıjo‘yu, mahalli ozanlarını, delilerini, dervişlerini, ocak, ziyaret ve dergâhlarını henüz unutmamıştır.

Pazarcıklının bu yanı oldum olasıya kızdırmıştır egemenleri. Onları olduğu gibi kabullenmek yerine, Amerika’nın Kızılderili’ye, Saddam’ın Kürtlere, Hitler’in Yahudilere, Yahudilerin Filistin’e reva gördüğünü görmüşlerdir. Pazarcık, büyük kırımlardan, büyük alt üst oluşlardan kurtulup kaçanların son adresidir; devasa bir bataklıktır; bu bataklıkta acı çekerek, üç yavrusundan ikisini kaybederek, baharda “ho hu” dağlara kaçarak evrilip bugünlere gelmiştir. Sinemillisi, Atmalısı, Şıxraşanlısı, Kılıçlısı, Türkmen’i ve Çerkez’iyle…

Faşist egemen zihniyet, yanı başında kapalı bir kutu gibi duran, dininden ve kültüründen sapmayan, özgüveni yüksek bu toplumu parçalamak için ne gerekiyorsa yapmıştır. Dilinden başlayarak her köye bir okul açmıştır. Elbistan, Pazarcık, Kırıkhan olaylarıyla ozanını ve inancını hedef almıştır.

1948’de Maraş-Köprüağzı tren hattıyla ovanın batısını ekonomik, kültürel entegrasyona tabi tutmuştur. Aynı yıllar Kadıoğlu ovanın en verimli topraklarını elinde bulunduran Veli Ağa‘yı (Kürt- Alevi) oyuna getirip 10 bin dönüm toprağını gasp edipte bölgenin kalbi konumundaki Mizmilli’ye yönelince henüz on sekizindeki Hussali (Ali Gökşen) tarafında vurulur. Böylece Demokrat Parti’nin ovayı içeriden kuşatma projesi daha ilk hamle de başarısız olur.

Hemen akabinde DSİ 1953 yılında Mizmilli bataklığı ile Narlı Ovası’nı kurutma yoluna giderek 1956’da 23.000 dekarlık Mizmilli bataklığını tarım alanına çevirir. Mizmilli Ovası’nın 126.400, Narlı Ovası’nın 312.000 dönümlük bir alanı kaplıyor olması yöreyi devasa ekonomik bir güce kavuşturur. Onu takip eden yıllar Aksu Irmağı’nın önüne ovayı baştanbaşa sulayacak bir baraj inşa edilir.(Dr. Ahmet Taşğın, Kahramanmaraş’ta Tarım Alanlarının Islah Edilmesinin Sosyal Alana Yansımaları)

Ovanın ekonomik, kültürel değişimi, yerleşik hayata uyum, okullardaki eğitimin içeriği, çeşitli sol grupların tahribatıyla birleşince Kürt-Alevi dokuda ilk yırtılmalar olur. Böylece ebeveynlerin dilinden anlamayan, yoluna erkânına yabancı sözde modern bir kuşak yetişir.
1978 Maraş Katliamı bölgenin kaderini belirleyen büyük bir yarılmadır. Nedenlerini sonuçlarıyla açıklamak daha uygun olur. Sıkıyönetimin ardından 12 Eylül’e kapı aralayan Maraş Katliamı, Pazarcıklıların dünyanın dört bir yanına savrulmalarına neden olur. İşte yıllara göre Pazarcık’ın nüfusunu gösteren Vikipedi verileri:

yıl…… toplam…..şehir……. kır
1975.. 90.760.. 15.943.. 74.820
1980.. 89.757.. 20.015.. 69.742
1985.. 103.261. 23.382.. 79.879
1990.. 81.644… 25.154.. 56.490
2000.. 72.628.. 24.374.. 48.254
2007.. 74.560.. 29.339.. 45.221
2008.. 77.371.. 28.582.. 48.789
2009.. 74.869.. 28.713.. 46.156
2010.. 74.259.. 28.763.. 45.496
2011.. 73.227.. 28.716.. 44.511
2012.. 72.270.. 28.797.. 43.473
2013.. 68.843.. 68.843.. veri yok
2014.. 69.320.. 69.320.. veri yok
2015.. 67.802.. 67.802.. Veri yok

Yukarıda da görüldüğü gibi 1975 yılında 90 bin olan nüfus, bugünlerde 200 binlerde seyretmesi gerekirken devletin bilinçli müdahalesiyle 60 binlerde kalmıştır.

Devlet 12 Eylül‘den sonra bölgenin demografik yapısını değiştirmek için yoğun bir çaba harcamıştır. Kadıoğlu, devletin onayıyla Tut Dağı’ndaki çiftliğine Bertiz’den indirdiği 30 kadar aileyi yerleştirmiş, seksenlerin sonlarına doğru bu sayı 300’e, şimdilerde ise 700 haneye çıkmıştır. Böylece Kadıoğlu topraksızlarımızın hak iddia ettiği hazine arazisine 36 pare Bertizli‘yi yerleştirerek ovanın demografik yapısının değişimine katkıda bulunmuştur.

Aynı dönem, Menzelet Barajı’nın altında kalan Bertiz’in Çakırdere Köyü, topluca, Narlı Höyüğüne yerleştirilmiştir. O çevrenin yoksullarına dağıtılan hazinesi arazisi de ellerinden alınarak Çakırderelilere verilmiştir.

Diğer iki gelişmede Pazarcık ve köylerinde yaşayan az sayıdaki Alevi yurttaşın bölgeden ‘gönüllü’ göçünü sağlamak amacıyla, bölgenin başlıca üretim biçimi ve dolayısıyla geçim kaynağı olan kırsal tarımı etkisizleştirme politikalarıdır. Verimli Pazarcık Ovası’na 2006’da kurulması planlanan, ancak açılan davalar sonucunda, çevre ve insan sağlığını olumsuz etkileyeceği gerekçesiyle ‘askıya’ alınan “Düzenli Atık Depolama Projesi” ile 2008’de, Narlı halkının protestolarına rağmen, ‘kapkaççı şark kapitalizmi’ normlarına göre kurulan “dünyanın en büyüğü” denilen iki çimento fabrikasıdır. İlginç olan, başlarda “Fabrika işsizlere iş kapısı olur” diyenler şimdi işçilerinin tamamına yakınını 35 km. uzaktaki Maraş’tan getirmektedirler. (Sercan TaylanMaraş’ta yapılmak istenen mülteci kampının perde arkası”)

AKP’nin diğer bir uygulaması da Pazarcık’ın inanç merkezlerine nüfuz ederek yardımda bulunmak, cemevlerinin “Kültürel Dernekler” olarak kalmasını sağlamak, Elif Ana ve benzeri yerlere maddi katkıda bulunarak devrimci, demokratik bir kültürün oluşmasını engellemektir. AKP, hemen her köyde çıkar sağladığı beş on ajanı vasıtasıyla ovanın kodlarını çözmeye, ayrıştırmaya, AFAD’la da son darbesini vurmaya hazırlanmaktadır.

Sıklıkla rastladığımız diğer bir olgu da pohpohlanmaktan hoşlanan, karaktersiz, eğitimsiz tiplerden sahte tüccarlar yaratmak, onları devşirme ajanlarıyla popüler hale getirmek, insanımızın ürününü bunlara gözü kapalı teslim etmesini sağladıktan sonra, o tüccarın alacaklı olduğu işverene ödeme yaptırmayarak bölge insanının emeğine konmak. Aklı başında bir insan üç beş yıl arayla tekrarlanan bu mizansenin hiç de tesadüfü olmadığını anlar. Ali Aktaş adıyla gerçekleşen son vurgun 20 trilyonu aşmıştır. Amaç bölgeyi ihya edecek, yeni olanaklar sunacak yerel bir sermayenin oluşmasını engellemektir.

AKP bunlarla yetinmeyerek ovayı bitirmek, siyasi etkisini kırmak, yutulur lokmalar haline getirmek için Narlı’dan Maraş’a kadar olan bölgeyi şehir statüsüne, aşağı kol dediğimiz Köprüağzı-Bayramgazi hattını da Türkoğlu’nun mahalleleri haline getirmişir. Bu idari uygulamanın değişik nedenleri vardır.

1. Alevilerin vatan dediği, övündüğü, kültürel, tarihsel belliğini oluşturan Pazarcıklı olma duygusunu yok etmek. Maraş ve Türkoğlu’yla ekonomik entegrasyona sokmak, rüşvetçi memurlarıyla soymak, moral değerlerini yıkmak, Türk ve Sünni nüfus içinde eritmek…
2. Siyasi etkisini kırmak, çoğunluğu oluşturan Maraş ve Türkoğlu’nun sağ seçmeninin iradesine tabi kılmak. Sosyal demokrasiden, Kürtlerden, Alevilerden belediye başkanı ve milletvekili seçilmesini olanaksızlaştırmak.
3. Narlı ile Türkoğlu arasında bulunan binlerce dönümlük hazine ile mera arazisini kamulaştırıp dilediği gibi kullanabilmek…
4. Son idari yapılanmayla iyice küçülttüğü Pazarcık’a, cihat kültürüyle yetişmiş, İŞİD’in sosyal tabanı konumundaki 30 bin Suriyeliyi yerleştirmek, bölgenin Kürt-Türkmen Alevilerini canlarından bezdirip kaçırtmak.

AFAD kampının Pazarcık’ın girişindeki Terolara yapılması, açıktır ki bunu planlayanlar, ileride onları hapsettikleri konteynerlerden çıkarıp küçük dilimler halinde ovanın kalbine serpiştirmeyi amaçlamaktadırlar.

Nasıl ki M.Ö.2000-700 yılları arasında Asurlular mağlup ettikleri Hititlerle aralarına Pazarcık’ın Kızkapanlı-Gözlügöl obasına sınır teşkil edecek tarzda dikili bir taş yerleştirmişlerse AKP de Kürtlerle arasına Hatay’dan Sıvasa kadar Araplardan oluşan bir set inşa etmektedir.
Bugün bize yapılan, eşit vatandaşlık çabamızın, birlikte yaşama arzumuzun, özgürlüklerimizin ve de demokrasimizin kalbine dayatılan bir hançerdir.

Biz Pazarcıklılar bugün Agamemnon’nun ordularına karşı Truva’nın, Perslere karşı Sparta’nın, Hitler’e karşı Stalingrad’ın, IŞİD’e karşı Rojava’nın duygularıyla savaşmalıyız. Aksi takdirde Romalılarca yakılan, yerine incir dikilen Kartaca’nın kaderini paylaşmaktan kurtulamayacağız. ”Ocağına incir dikmek” deyimi acıdır ki böylesi bir deneyimden süzülüp gelmiştir. Ortası yok, ya direnip kazanacağız ya da ocağımıza incir dikeceklerdir…

Alevilikte mezar kaldırma törenleri

Her inancın kendi içerisinde hatta yaşatıldığı değişik coğrafyalarda farklı kültürlerini ve farklı ritüellerini görmek mümkündür. Bunlardan birisi de Alevilerde Mezar Kaldırma ritüelidir.

Mezar törenleri de denir.  Alevilerin tamamında göremiyoruz. Bazı bölgelerde tam bir tören havasında geçerken kimi yörelerde (Tunceli,Elazığ,Erzincan) sadece aile tarafından yapılan bu etkinliğin özellikle Sivas, Kayseri, K.Maraş ve Adana’nın bir bölgesinde (Sarız, Develi,Tufanbeyli, Göksun, İmranlı) bölgelerinde aylar öncesinden yapılan hazırlıklar bölge insanının bu etkinliklere katılımlarını zorunlu hale getirmiştir.

Mezar Kaldırma ile ilgili oldukça farklı yorum ve söylenceler vardır.

Başlangıçta mezar kaldırma deyince çok daha farklı anlayışa sebebiyet verebiliyor.

Mezar kaldırma bir nevi anma, acıları sonlandırma ve bir yakınını kaybetmenin acılarını biraz olsun azaltarak normal hayata dönme anlamını ifade etmektedir.
Mitolojik bilgilere göre:

Yaşadığı köyden  uzakta toplu çalışmaya (ormana), yaylaya (hayvancılık gereği) giden Aleviler kaybettikleri yakınlarını Hakka yürüdüğü yerde toprağa sırlıyorlar. Sezon sonunda yani Sonbaharda işleri bittikten sonra cenazelerini alarak köylerine dönüp köy veya aile mezarlığına sırlamaktaydılar. (Tahtacılar ve hayvancılık yapanlar ilkbaharda gidip sonbaharda köylerine dönmekteydiler).

Bir Bilgi ise; Aleviler baharın bitimi ve yazın gelmesiyle yaylaya çıkmaktadırlar.  Yaylaya  yola çıkmadan önce Mezarlık ziyaret edilir, özellikle geçtiğimiz bir yıl içerisinde hakka yürüyenlerin mezarları ziyaret edilir, lokmalar dağıtılır, yeni mezarların üzerinde ateşler yakılır  Gülbang okunur ve yaylaya yola çıkılır. Bu yola çıkış Mayıs ayı ortalarında başlayıp yazın ilk ayı olan Haziran başlamadan biter. Günümüzde kullanılan takvime göre 23 Mayıs ile 13 Haziran tarihleri arasına denk gelmektedir.

Farklı bir bilgi;
Hz. Hüseyin ve taraftarları Kerbela da katledildikten sonra yakınları tarafından uzunca bir süre Kerbela’daki mezarları ziyaret edilememiştir. İmam Zeynel Abidin ve yakınları Beşir isimli biri aracılığı ile Kerbela’yı ziyaret ederler ve Mezarları düzeltirler, bakım ve onarım yaparlar.

Yirmi gün boyunca mezarların başında kalırlar. Bu ziyaretin Yirmi üç Mayıs, On üç Haziran tarihleri arasına rast geldiğini kabul eden bazı Aleviler (Dımili, Koçgiri, Hemkan, Kumreşli.. gibi bazı Alevi kollarının bir kısmı) Kerbela’ya gitme imkanları olmadığı için bu ziyareti sembolik olarak her yıl kendi mezarlıklarını ziyarete dönüştürmüşler. (Bu bilgi çok az Alevi tarafından bilinmektedir.)
Bir başka anlatım ise;
Geçmişte iklim şartları çok daha sert ve korkutucu olmakta idi. Ulaşım sorunu vardı.

Kötü hava şartlarında köyünden,evinden uzak bir yerde hakka yürüyen canın bedeni (Mefta-Cenaze) köyüne getirilmediği için bulunduğu yerde toprağa konurdu (sırlanır). Havaların düzelmesinden sonra yani Baharın bitimi ile yaz ayının başlangıç ayı olarak kabul edilen ve Hicri takvime göre iki ayın birleştiği yirmi günü Mayıs ayı sonu ile Haziran ayı içerisine girdiği için Yirmi üç Mayıs ile Onüç Haziran arasına denk gelen günde mefta bulunduğu yerden alınarak kendi köyündeki mezarlığa nakledilirmiş.

Bu yüzden de bu törenlere Mezar Kaldırma töreni yada Mezar kaldırma erkanı denilmiştir.

Günümüzde şartlar değiştiği gibi bu törenlerin de şekli ve muhteviyatı değişmeye başladı.

Dersim bölgesinde biraz farklıcalıklar daha çok dikkati çekmektedir.

Baharın kazma vurma denilen mezarın etrafını düzelterek sonbahara kadar beklenir, köyde işler bittikten sonra mezar taşları düzeltilerek kayması engellenecek şekilde yapılır. Sonbaharda bölgedeki özellikli taşlarla mezar yapılırdı.

İç Anadolu bölgesindeki Alevilerin bir kısmında;

Mayıs ayından bir sonraki yılın Mayıs ayına kadar ki dönem içerisinde hakka yürüyen (ölenlerin)canların mezarları bu bir aylık süre içerisinde yaptırılır. Bazı aileler Hakka yürümenin (ölümün) üzerinden bir kış geçmesini beklerler, bazıları bir yıl geçtikten sonra mezara kazma vururlar. Kazma vurmak o günkü geleneğe göre mezar yapımına başlama idi.

Buna da mezar Kaldırma (mezarı yükseltme) denilmiştir.

Kayseri İli Sarız İlçesi İncemağara,Ördekli,Gümüşali,Sancakağıl,Darıdere,Altısöğüt  köyleri,

Kahramanmaraş İli Göksun İlçesi Alıçlıbucak (Kömürsuyu) ve Keklikoluk, Sırmalı,Taşkesen (Yeşilköy),

otaş,Göynük,Ağboyun,Yoğunoluk,Sırapınar (Taşoluk) köyleri,

Kayseri İli Develi İlçesi Çadıryeri,Alaylı,Karapınar,Derebaşı köyleri.

Adana İli Tufanbeyli İlçesinin Hanyeri,Çiftlik, Emirgazi, Taşpınar,Fatmakuyu,Ağdere ve daha birçok köylerde bu törenler yapılmaktadır.

Bir can Hakka yürüdüğü vakit bütün yakınları toplanır ve Hakka uğurlama erkânı ile o canın bedeni toprağa sırlanır. Alevilerde cenazenin sırlanmasından sonra (defnedildiği gün) verilen yemekten sonra kırk gün sonra Kırk Lokması diye bir yemek daha verilir ve cenaze sahipleri artık işlerine dönerler ama yaslı günleri henüz bitmiş değildir. Kırk Lokması verilirken  Dardan indirme erkanı da yapılır.

Mezar törenleri bitene kadar düğün ve eğlencelere pek katılmazlar. Önceden programlanmış olsa dahi düğün,nişan gibi törenler ertelenir. Bayramlarda (Hızır, Gağand) yakınları bu evlerde toplanarak Bayramlaşma burada başlar ama Mezar törenlerinden sonra her şey normale dönmüş olur.

Mezar kaldırma törenlerinin dönemi bellidir ama aynı güne denk gelmemesi için yakın köyler önceden bir araya gelerek her köyün mezar töreninin yapılacağı günleri belirler ve herkese duyururlar.

Mezar Kaldırma günü insanlar uzaktan,yakından sabahın erken saatlerinde o köyde toplanırlar. Gelenler o köyde Hakka yürüyen canların yakınlarının evlerini tek tek ziyaret ederler. Ziyarete giderken yanlarında Çay ve şeker de götürürler.

Çok kısa bir ziyaret. Çay,Kahve ikramından sonra başsağlığı dileyerek bir başka evi ziyaret ederler.

Kalabalık fazla olduğu için insanlar peş peşe bütün evleri hızlı bir şekilde ziyaret ettikten sonra köyün orta yerinde toplanırlar. Şimdilerde birçok Alevi köyünde Cemevi veya Kültür evi yapıldığı için buralarda toplanılır.

Ziyaretler birkaç saat içerisinde bittiği için Cemevinden toplu olarak Mezarlığa gidilir.

Mezarlık ziyaretinde kadın,erkek,büyük,küçük ayrımı yapılmaz ve herkes mezarlıkta yakınlarının mezarlarını ziyaret ederler, Mezarları başında yakınları ağıtlar,methiyeler,Gülbanglar,temennalar okurlar. Dışarıdan gelen ve çok yakını olmayanlar ise mezarlıktaki inanç önderi,kanaat önderi mezarı varsa gider o mezarları ziyaret ederler. Oda yoksa en yakın tarihli mezarlar ziyaret edilir, dost ve arkadaşlarının yakınlarının mezarlarını ziyaret ederler, mezara niyaz olunur ve mezarlığın uygun bir yerinde toplanılır.

Geçmiş tarihlerde hazır mezar olmadığı için Temennalar,gülbanglar okunarak mezarın etrafı düzeltilir, taşlar dikilir etrafı düzenlenir ve sadece toprak halde olan mezarlar etrafı taşlarla çevrilerek düzenleme yapılır ve mezar toprak hizasından biraz da olsa yükselmiş olurdu, mezar yükseğe kaldırılmış olurdu.

Günümüzde Mezarlar Mermerden,yontu taşlardan veya Betondan yapılmakta ve bunu meslek edinmiş ustalar vardır. Kendi atölyelerinde hazırlayıp getiriyorlar ve monte ediyorlar, o yüzden mezarlar önceden yapılır, Çiçekler ekilir etrafları yeşertilir Mezat taşları motiflerle süslenir. Maniler yazılır.

Mezara giderken önceden tatlılar hazırlanır. Un ve tere yağından un helvası yapılır. Lokumlar, Bisküviler alınır, Oğlak veya kuzular kesilir parçalanmadan haşlama olarak pişirilir mezarlığa götürülür. Mezarlığa götürülen yemekler kesinlikle sulu yemek olmaz.

Bunun gerekçesi ise; Kerbela’da Hz. Hüseyin ve yakınları susuz kaldılar, İmam Zeynel Abidin ve beraberindekiler Kerbela ziyaretlerinde atalarının anısı adına orada kaldıkları sürece yemekler yapıp yediler ama Fırat suyu çok yakınlarında olmasına rağmen su içmediler. Bunu yaşatmak adına mezarlığa giderken götürülen yiyecekler genelde kuru gıda olur.

Herkes kendi aile mezarlığını ziyaretten sonra mezarlığın müsait bir yerinde toplanır. Getirilen yemekler yenir,topluca temenna edilir,Gülbang okunur ve mezarlıktan ayrılıp köyde hazırlanan yemekler yenilmeye gidilir.

Mezara gidilirken herkes yiyecek götürür ama evlerde sadece o yıl hakka yürüyenlerin yada mezarı yapılanların evlerinde yemekler pişirilir. Birden çok yerde yemek hazırlandığı için herkes istediği eve gider orada yemekler yenilir,

Temenna yada Erkanname okunur başsağlığı dilendikten sonra o evden ayrılır diğer evlere gidilir. Sırasıyla bütün yemeklerden tadılmış olunur ve herkese başsağlığı dilenir.

Mezar törenlerine gidilirken genellikle yiyecekler götürülür yada yemekler için katkıda bulunulur. Koyun, kuzu getirilerek yemek masraflarına katkıda bulunulacağı gibi çay, şeker, yağ..gibi yiyeceklerde götürülür.

Burada güzel bir yardımlaşma örneği sergilenir. Yemekleri komşular yardım ederek hazırlarlar,bütün gençler yemek servisinde yardımcı olurlar.
Son dönemlerde köylerde yemekleri ayrı ayrı değil de hep beraber yapmaya başladılar. Bir köyde üç beş yerde yemekler pişirilirken şimdi bir yerde toplu olarak bir arada bulunulduğu gibi daha da ekonomik olmaktadır.

Köylerde Cemevlerinin yapılmasıyla bu hizmetler Cemevlerine taşındı.

Törenlere katılmak için uzak yakın demeden bütün yakınları toplanırlar. Günümüzde yurt dışında bulunanlar izinlerini bu törenlere göre ayarlarlar.
Cemevlerinin mutfağında yada Yemek fabrikalarında, fırınlarda yemekler, lokmalar hazırlanır ve Lokmalar dağıtılır, yenmeden önce Pir (dede) sofra temennası okur “Şah yürüsün” der ve herkes lokmaları yerler, yemekten sonra Pir (dede) yada bu hizmetleri yerine getiren insan Erkannameyi okur.

Bazı bölgelerde Kuran okunmaktadır ama bu, sonradan Alevilere dayatmanın bir ürünü olsa gerek.

Uygun bir yerde mezarı yapılanların yakınları sıraya dururlar ve gelen tüm insanlar sırayla başsağlığı ve Taziye (temennalarda) bulunarak oradan ayrılırlar.

Başsağlığı dilenirken;
“Başınız sağ olsun,devri daim olsun” derler.
“Devri daim olsun ışığı bol olsun”.
“Hakla Hakk oldu,ışığı tüm insanlığı aydınlatsın”.
“Işığı bol olsun, Hızır yardımcınız olsun” gibi dileklerde bulunulur.

Aleviler yapılan Erkanlarda Gülbang / Erkanname okurlar. Gülbang ve Erkannamelerin bir ölçüsü kalıbı yoktur.

Erkanı yürüten Pir/Anabacı veya ehil insan içerisinden geldiği gibi Gülbanglar okurlar.

Kimileri daha uzun kimileri daha kısa Gülbanglar okurlar.

Burada  iki örnek verdik birincisi Mezarlıkta okunan, diğeri ise lokmalar yenildikten sonra okunan Gülbanglar.

MEZARLIKTA OKUNACAK TEMENNA/GÜLBANG

Hazırda bulunan Canlar Cümlenizin Himmetiyle
Bism-i Şah, Bism-i Şah.

Sevgili (hakka yürüyenin adı) …………. Canlar.
Sizler bir süre önce aramızdan ayrılıp Hakk’a yürüdünüz.
O’nun sonsuz hazine-i rahmetine ulaştın.
Çünkü. Hakk’ın yarattığı Can. Akıbet bir gün tekrar “Didar-i Hakk’a” dönecektir elbette.
Sizleri pir-i pak eyleyip turaba teslim ettik.
Şimdi Can olarak Alem-i Ervah’da Hakk’la Hakk oldunuz.
Sizin cismane halinizi, O kıyamadığımız can taşıyan teninizi, sevgi, saygı ve dostluk duygularınızı unutamayız.
Yüreklerinizin sıcağında herkese beslediğiniz sevgiyi bizlerde hatıramızda anarak… Bedenlerinizi de Hakk’a emanet ettik.
Ey sevgili ……….. Canlar. Sizler, Hakk Yolu’na “ikrar vermiş, Yol’a talib…” (yol abidi bendesi.) olarak aramızdan ayrıldınız.

Aile çevreniz/sevdikleriniz/dostlarınızla birlikte toplandık…
Şimdi sizlere gönül istikametinde temennaya durduk.

Temennamız gerçeklerin, ermişlerin, evliyaların, enbiyaların, Ulu önderlerin Dar-ı Divanın’da yüzünüz ak… Özünüz pak ola,

Mürşidinize, Pirininize, Rehberinize Hüsn-i rızanız ile olan ikrar ve itikadınız, Sizlere Hakk katında Ak-ı delil ola.
Bütün ikrarların Âlem-i Gayb’da yardımcınız ola.
Aliy-el Murteza Divanı’nda. İkrar ile imanınız… Makbul ola. Kabul ola.
İnsanlığa ışık tutanların, Hallac-ı Mansurların, Seyyit Nesimilerin, Pir Sultanların ve insanlık yolunda, Hakk yolunda, halk yolunda can verenlerin de anısı önünde okuduğumuz temennaları, gönül defterine kaydeyle ya Hakk……..
Ya Hakk, Kerbela’da biat etmeden canını verenlerin ruhlarını, gönlümüzde yaşatmaya devam ediyoruz.

Ya Hakk… inandığı dava adına hak yolunda can verenlerin, çilesini çekenlerin aziz ruhları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Davaları davamız olarak devam edecektir.

Ey……………canlar ;siz aramızdan göçüp Hakk’a ulaştınız.
İstemeyerek, O Turab’a bedenlerinizi teslim ettik ama.
Elbet bizlerde yaşadıkça… Sizin hayalleriniz… Hatıralarınız. günbe gün bizlerle birlikte ebediyen gezecek, yaşayacak… Unutulmayacaksın…
Sevgili canlar………..unutulmaz hatıralarınızı yâd ederek…
Sizin temiz ve kusursuz ruhlarınızı incitmeden…
Daim gönlümüzde, dilek ve temennalarımızda, kalbimizde anacağız.
Daima yönümüz, gönlümüz o kutsal ruhlarınıza dönük olacak…
Özümüzde Aşk-i Niyazla, sizleri gönül sevgimizle hatıralarda koruyacağız, taşıyacağız…

Bar-i Huda Aşk-ı Niyaz’ıyla temennamız.
Ehlibeyt katarından, dinarından mahrum olmayasınız.
Hakk, Hızır hepimizin yardımcısı olsun.

Gerçeğe Hü.

Mezar Kaldırma törenlerinde verilen Lokma (Yemek) sonrası okunan Gülbang.

SOFRA GÜLBANGI
‘’Sevgili Dostlar, canlar bugün buraya fizikken aramızdan ayrılan … canlarımız için, verilen lokma’yı paylaşmak için toplanmış bulunuyoruz.

Ve onları bir kez daha saygı ile anacağız.
Sevgili canlar, Sevgi bizim inancımızdır. Bizim inancımız insanı ve doğayı sever, iyiden ve güzelden yanadır.

Haksızlığa karşıdır. Mazlumun, ezilenin ve yoksulun yanındadır.

Bizim inancımız bütün inançlara saygı gösterir.

Birlik ve beraberlik Bizim inancımızın özünde vardır.

Onun içindir ki Pirlerimiz bize ‘Bir olalım, iri olalım, diri olalım’ demiştir.

Bizim inancımız eşitliğe ve adalete inanır. Bundandır ki inancımız Evrenseldir.

Cehalet, Bizim inancımızın en büyük düşmanıdır.
Aleviliğin özünde asıl yer alan en önemli olgu insandır.

Alevilik, ilimdir, bilimdir, çağdaşlıktır. Aleviliğin felsefesinde güneş sonsuzdur, doğa sonsuzdur, insan sevgisi sonsuzdur.

Bundandır ki bugün buradayız. Aramızdan ayrılan ….. canlarımız için Pirlerimizden Şefaat dileyeceğiz.
Ey sevgili Evliyalar, Pirlerimiz, Hak Erenler Bin bir emekle hazırlanıp sofraya gelen …… canlarımız için verilen lokmayı, kabul eyleyin.
Pişirip hazırlayıp getirenler, hizmetleriniz kabul ola! Muratlarınız hâsıl ola!

Lokmalarınız, kurbanlarınız Pir’lerimizin  dergahları’na yazılmış ola!

Hakk, Pirlerimizin didarından, Erenlerin darından, Evliyalarımızın katarından ayırmaya!
Ellerimizi gönlümüze,gönlümüzü sana açtık.

Burada bulunan cümle canların dildeki dileklerini, gönüldeki muratlarını dergahında kabul eyle.

Evliyalar,Mazlumlar,Masumlar,Ermişler hakkı için,

Üçler, Beşler, Yediler, On İki İmamlar, On dört Masumu Paklar,Onyedi Kemerbestler, Kırklar,Yetmişiki Kerbela şehitleri,

Bağdat’ta asılan Hallacı Mansur’un hakkı için.

Halep’te yüzülen Seyyit Nesimi’nin hakkı için.

Antalya’da Abdal Musa hakkı için.

Banaz’da Pir Sultan Hakkı için.

Erdebil’de yatan Şah Hatayi hakkı için.

Nevşehir’de Pirimiz Hünkar Hace Bektaş Veli hakkı için  Hakka uğurladığımız ………………….. canlarımızın bilmeyerek işlediği kusurlarını bağışla, mekanını ışıklı kıl, devrini daim eyle.

Ailelerine,yakınlarına,sevenlerine,gönül dostlarına sağlık,sabır ve dayanma gücü ver.

Hanelerine birlik,düzenlik ve huzur,geride kalan aile bireylerine sağlıklı uzun ömürler nasip eyle.

Sevgili canlar Erenler yoldaşınız ola!

İnancımız ve insanlığın geleceği uğruna darağaçlarına çekilen, işkence hanelerde katledilen öldürülen canlar daima gönlünüzde ola.

Emeğiniz boşa gitmeye!

Her zaman yüzünüz ak, özünüz pak ola!

Ömrünüz bereketli, yuvanız şen ola.

Dertlere derman hastalara şifa ola!

Niyazınız nur ola!
Gittiği yerler gam ve kasavet görmeye! Hizmet sahipleri hizmetlerinden şefaat bula!

Lokma hakkına, evliya keremine, cömertler cemine Niyaz eyleyin.
Yiyene helal, yedirene delil ola!

Dertlerimize derman, Lokmalarımız canlara helal ola!

Biz bir yedik! Hak erenler binini vere! Lokmalarınız kabul, muratlarınız hâsıl ola!

Yiyip yedirenler, pişirip getirenler ağrı, acı görmeye!
Lokmalarınız kabul ola! Muratlarınız hâsıl ola! Yardımcınız Hızır ola!

Bir lokmanız bin belaya karşı gele.

Hakk dergâhına yazılmış ola!

Lokma sahipleri niyetlerine vasıl ola!
Gerçeğe Hü.

13.05.2016

Terolar’da yakılan Delil zulmünüzü yıkacak

O kekik ve çiçek kokulu dağlar, yaylalar, ovalar var oldukça, pirlerin, evliyaların toprağa, dağa, taşa sinmiş izleri durdukça, Nurhaklar, Binboğalar, Toroslar’la anlam bulmuş direniş ve özgürlük ruhu yaşadıkça muktedirin yaptığı ve yapacağının hiç bir hükmü yok.”

AKP Hükümeti’nin yanlış Suriye ve bölge politikaları sonucu, desteklediği ve kolladığı barbar örgütlerin yarattığı vahşet ve savaş, artık Türkiye topraklarına da sirayet etmiş bulunuyor. Bölge ve Ortadoğu’nun yeni ve dünya politikasının etkili isimleri olma iddiasındaki “Yeni Osmanlıcılar”, dünya siyaset sahnesinde madara olmanın yanı sıra, ülkede de iyice pervasızlaşarak her tarafı kanla örülü bir kaosa ve endişeye sebep oldular. Herkes yaşama umudunu yitirmiş ve yarınından endişe ediyor. Tüm ülkede hepimizi ateşine alıp yakacak bir iç savaş beklentisi hakim. Daha da vahimi Cumhurbaşkanı ve etrafında kenetlenen iktidarın ve önemli bir talancı güruhun ikbalini ve kurtuluşunu böylesi bir savaşta görmesi…

Bu yapı, bu uğurda tüm ülkeyi devlet terörü ve tedhişiyle sindirmekte, toplumsal kesimleri, kimlikleri ve inançları birbirine düşman hale getirebilmek için her türlü icraat ve provokasyonu uygulamakta. Yaklaşık 50 gündür Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Teran / Terolar köyü bölgesine, bölgedeki tüm dengeleri alt üst edecek bir sığınmacı-mülteci kampı inşa etmeye çalışıyor. İlk günden bu yana bunun karşısında mücadele etmeye çalışan bölge halkı, örgütlediği Maraş Yaşam Platformu ve kurumlar ile duyarlı insanlar sayesinde sesini dünyaya duyurmayı başardı. Bu ses getiren direniş karşısında AKP Hükümeti ve Maraş Valiliği, gittikçe dozunu artırdığı baskılarının son halkasında, geçtiğimiz günlerde köyün cemevi alanına ve direniş çadırına müdahale etti. Bir çok gözaltına alınmanın yaşandığı müdahalede, asker ve polisin saldırısı yaralanmalara da sebep oldu. Hem bölge halkının yanında olduğumuzu, haklı mücadelesinin gönüllü bir savunucusu olduğumuzu, hem de “Neden Maraş?” sorusuna bir kez daha dikkat çekmek açısından geçtiğimiz haftalarda köye yaptığımız destek ziyaretine dair izlenimlerimi, geç de olsa paylaşmak için bu satırları kaleme alıyorum.

Güneşli bir Nisan günü uçağımız alana inip te Teran / Terolar köyüne gitmek için Maraş merkezine hareket ettiğimizde, baharın ve canlanmanın muştusu güzel bir güne rağmen, havada asılı duran rahatsız edici bir duygunun tedirginliğini de yaşadım. Başta adını koyamadığım ve içimde belli belirsiz bir kaygıya yol açan bu duyguya anlam vermeye çalışırken, dolmuşa binmeden önce bir yandan da şehrin ana caddelerinde ufak bir gezinti yaptım.

Maraş merkez ve çarşısında gezerken ilk gözüme çarpan, 1978 Katliamı’ndan bu yana şehrin dokusu ve mimarisinde meydana gelen değişim oldu. “Modern ve lüks” (!) görünümlü binalarla, şehrin mimarisi ve insan yapısıyla olan tezatı hemen hissediyorsunuz. Gerçi bu on yıllardır tüm Anadolu’nun makus kaderi olmaya devam eden bir durum. Şehre bu süre zarfında yapılan “anıt”lardan başta “Sütçü İmam” ve “Bayrak Olayı” konulu heykeller olmak üzere ilk göze çarpan, kent mimarisine ve dolayısıyla kente sinen şiddet ve ötekine duyulan aleni düşmanlık görüntüsü.

Bu ilk izlenimle karışık duygularla ayrıldığım Maraş’a, ertesi gün Erenler Cemevi’nde yapılacak, Avrupa’dan gelen Alevi kurum temsilcilerinin de katılacağı bir toplantı vesilesiyle tekrar döndüğümde şehrin bu tablosu hakkındaki izlenimim daha da netleşti. Bu düşman, kindar ve dindar haleti ruhiye sadece şehrin mimarisine değil, diline, kültürüne, esnafına ve insanına, yani halkına da sirayet etmişti. Diyalog kurduğunuz, alış veriş yaptığınızda hemen acı bir şekilde anlıyordunuz.

78 Maraş Katliamı’ndan sonra adım adım inşa edilen bu yapı, 14 yıllık AKP iktidarında iyice perçinlenmiş durumda. Başta Aleviye, Kürde olmak üzere, Ermeniye, Hıristiyana ve bütün yabancı / ötekilere karşı amansız bir düşmanlık duygusu inşa edilmiş. Bu baskıyı en bariz kentte tek kalan Alevi mahallesi olan Yörükselim Mahallesi’nde ve şehirde yaşayan tek tük Alevi esnaf ve ailelerde gözlemleyebiliyorsunuz. Yaşamaya devam eden halk büyük bir endişe içinde ve kimliklerini gizlemese bile, çoğunlukla asimilasyon ve dayatmalardan etkilenmek durumunda kalmış görünüyor.

Maraş’ın merkez kent dokusu bütün kötü mimari durumuna rağmen yatırım yapılıp gelişirken, Yörükselim Mahallesi’nin neredeyse 1978’deki gibi kaldığı ve bir anlamda izole edildiği görünümü her şeyi anlatıyor aslında. Yukarda bahsettiğim estetikten yoksun, tamamen düşmanlık, saldırganlık ve kin ifade eden eden heykellerin yönlerinin ve taarruz görüntülerinin Yörükselim’e dönük olması da gerek oradaki halkta, gerekse de görenlerdeki bu algıyı pekiştiriyor zaten.

Bu yazının konusu tamamen Maraş’taki bu durumu ve bunun sosyolojik tahlilini yapmak gibi yerimizi ve boyumuzu aşan bir iddia değil. Ancak Teran / Terolar köyünde ne yaşandığını, bunun Aleviler üzerinde nasıl bir etki ve algı yarattığını daha iyi anlayabilmek için, Maraş ve bir çok Anadolu ilinde meydana gelen bu olumsuz değişimi göz ardı etmemek gerekiyor. Yani Aleviler ve muhalif kesimlerin rahatsızlık ve endişelerinin bazı somut sebepleri uzun zamandır mevcut. Unutulmaması ve gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir konu da şudur: 1978 Maraş Katliamı, o dönem çok daha entegre olmuş, içiçe geçmiş ve doğallaşmış bir komşuluk ve hemşehrilik durumunun yaşandığı, her iki toplumun da birbirini kabullendiği, bugünkü şiddet ve düşmanlık atmosferinin olmadığı bir ortamda gerçekleşti. Bir anda insanlarımız o güne kadar içiçe yaşadıkları, çocuklarının oyun oynadıkları, arkadaşlık ettikleri ve karşılıklı ev ziyaretlerinin yapıldığı komşuları tarafından katledildi.

İlk gün bu karışık duygularla öğlen sıralarında Antep, Pazarcık dolmuşlarına binip Teran / Terolar’a hareket ettim ve Maraş il sınırından çıkıp Pazarcık topraklarına girdiğim andan itibaren, bütün olumsuz duygular yerini başka duygulara ve heyecana bıraktı. Yöredekilerin dile getirdiğine göre, bu yıl yağışların ve dolayısıyla suyun yetersiz olmasına rağmen, etraftaki tarım arazilerinin yeşil ve bereketli görünümü, baharın ve güneşin canlandırıcı etkisiyle birleşince olumsuz düşünceler yerini mutluluk esintilerine bıraktı. Bunda kuşkusuz kendinizi ait hissetiğiniz ata topraklarına ve dostlara kavuşmanın da getirdiği bir sevincin de payı var.

Dolmuştan Narlı’ya varmadan Kapıçam sapağında inerek tarlaların ve çam ormanının arasından giden yolda yürümeye başladım. Tek tük yayalar ve gelip geçen araçların arasında yürürken, Teran köyü yol ayrımına gelmeden askerlerin yolu keserek, gelen herkesi ve araçları sıkı kontrol ettikleri kontrol noktasına geldim. Hemen sağda, dile getirilen AFAD kampı için çalışan iş makinaları ve işçiler için getirilen konteynerler tarafından iyice daraltılmış hale getirilen bu kontrol noktasının asıl gayesinin, hem orda yaşayan köylüleri, hem de dışardan gelenleri sindirmek olduğu çok açıktı.

Kontrol noktasından geçtikten sonra arabasını durdurup beni alan bir dostla birlikte köyün cemevinin bulunduğu alana gittik. Yolda, kamp inşaatının olduğu alanda ve hemen soldaki çamlık alanda yoğun askeri güvenlik ve TOMA’larla askeri araçlar devletin amacını ve kararlılığını net olarak gösteriyordu sanki. Daha cemevinin bulunduğu alana varmadan, sağda solda yol boyu gördüğüm hareketlilik ve medya çalışanlarının çatılara çıkarak inşaat alanını ve yapılan çalışmaları görüntüleyip, burada röportajlar almaları dikkatimi çekti. Yine her zamanki gibi maalesef sadece duyarlı ve muhalif medya kanallarının, zor koşullarda gönüllü çalışan emektarlarının sayesinde Teran / Terolar köyü ve civarındaki köylerin sesi dünyaya duyurulmaya çalışılıyordu. Tam o gün Cumhuriyet Halk Partisi’nden bazı milletvekili ve yöneticilerin gelmiş olması dolayısıyla ana akım medyadan da bir iki ajans ve televizyon kanalı vardı. Bu bile bir şeydi oradaki canlar için. Çünkü o sayede de olsa burada ne olup bittiği, yetersiz de olsa Türkiye kamuoyuna yansıyabilirdi böylece.

Cemevine girip dostlarla selamlaşıp sohbet etmeye başladığımızda, iki haftadan bu yana süren direniş süresince, inşaat alanının karşısına gelecek şekilde, köyün girişine kurulan çadırın askerler tarafındam söküldüğünü öğrendim. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Maraş Şube Başkanı Salman Akdeniz’in sözcülüğünü yaptığı Maraş Yaşam Platformu ve kurum temsilcileri ile halktan katılımın olduğu, basın açıklaması, inşaat alanına yürüyüş ve çadırın tekrar kurulması konularında kısa bir tartışma ve müzakere yürüttük. Cemevinden dışarıya çıktığımızda gelen siyasilerin cemevi giriş merdivenlerinde alelacele bir basın açıklaması ve propaganda yapıp dağılma eğiliminde olduklarını görünce, Britanya Alevi Federasyonu  Başkanı İsrafil Erbil dostumla ve platform üyesi arkadaşlarla birlikte duruma müdahale edip, açıklamanın, kampın yapılacağı inşaat alanına toplu yürüyüşün ardından orada yapılması ve çadırın da tekrar eski yerine kurulmasına çalışılması gerektiğini belirttik. Bunun ardından gerçekleşen yürüyüşten sonra gerekli basın açıklamarı ve konuşmalar gerçekleştirildi, ancak çadır kurulmasına kesinlikle izin verilmeyeceğinin belirtilmesi üzerine çadırın cemevi bahçesine kurulmasına karar verildi.

Sonrasında gün be gün dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden insanların, kurumların ve siyasilerin çadıra ve cemevine gelerek direnişe destek verdiğini sevinerek izledik. Bu sayede olay Türkiye ve dünya basını ve kamuoyunda, tüm kısıtlı imkânlara rağmen görünür olabildi. Elbette akıldışı ve dünya gerçekliğinden kopuk hale gelmiş, kendi kanunlarını dahi hiçe sayan AKP ve Tayyip Erdoğan diktatörlüğünün planlarından hemen vazgeçmesini biz de beklemiyoruz. Ancak bu durumun yine tüm dünya kamuoyu nezdinde AKP ve Erdoğan zihniyetinin bir kez daha teşhir edilmesi açısından önemli olduğunu görmek gerek.

Çadırı el birliğiyle kurup alanda oturup sohbete başladığımızda, günlerdir burada egemen olan direngen ruhun nasıl olduğunu anlama şansı da bulduk. Anaların, kadın canların o kısıtlı imkânlarla nasıl gelen konuklarını aç bırakmamak için evlerinde hazırladıkları lokmaları getirip pay ettiklerini, cemevi ve platform gönüllülerinin dışardan ihtiyaçların temini için uğraştıklarını, gençlerin canla başla hizmet verdiklerini ve tüm köylülerin gelenleri mihman etmek için yarıştıklarını gördük. Akşamları serinleyen ve yaylalardan kekik kokulu esintiler getiren havada direniş ruhunu yaşatan, ısıtan ve uyandırılan birer çerağ olan ateşler yakılıp, etrafında sohbetler edilip, deyişler türküler söylenip, halaylar çekildiğine tanık olduk. Ayrıca bu durumdan etkilenecek yöredeki Sünni köylerin de bu direnişe destek verdiklerini, gelip muhabbette yerini aldıklarını ve hizmette ortaklaştıklarını sevinerek izledik.

Ve bir kez daha ikna olduk ki bir yanıyla ekonomik ve siyasi boyutuyla bir sömürü, bir yanıyla asimilasyonist boyutuyla bir yok etme, kimliksizleştirme, bir yanıyla tedhiş ve terörle coğrafyayı insansızlaştırma ve öteki yanıyla yaşam alanımızı, havamızı, suyumuzu, toprağımızı elimizden alma, talan etme politikası olan tüm bu uygulamaların hiç bir şansı yok. O kekik ve çiçek kokulu dağlar, yaylalar, ovalar var oldukça, pirlerin, evliyaların toprağa, dağa, taşa sinmiş izleri durdukça, Nurhaklar, Binboğalar, Toroslar’la anlam bulmuş direniş ve özgürlük ruhu yaşadıkça muktedirin yaptığı ve yapacağının hiç bir hükmü yok.

Bu halk yıldızlı gecelerde, yolun delili misali yakılan ateşlerin etrafında bir araya gelecek, türküsü ve halayıyla direnmeye devam edecek ve bu oyunu bozacaktır…

Erenlerin, evliyaların, yol ulularının ve pirlerinin himmeti cümlesinin üzerinde olsun.

Aşk ile…

Farc çocuk gerillaları bırakıyor

Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, anlaşmayı Twitter hesabından “Havana’da, çocukları savaştan çıkarmak için tarihi bir anlaşma yaptık” mesajıyla duyurdu.

 

 Logramos histórico acuerdo en La Habana para sacar a los niños de la guerra #LaPazEsPosible — Juan Manuel Santos (@JuanManSantos) May 15, 2016

7 bin gerillası olduğu tahmin edilen FARC, çocukları aralarına savaşmaları için almadıklarını, ancak yetimleri ve eviçi şiddet mağduru çocukları kabul ettiklerini söyledi. Bunun yanısıra, gerillaların çoğu FARC’a çocuk yaşta katılanlardan oluşuyor.

FARC, Şubat 2015’te bir açıklama yaparak 17 yaşın altındakileri artık kabul etmediğini söylemiş, bir sene sonra bu yaşı 18’e çekmişti.

1964’ten beri süren çatışmalarda 260 bin kişi öldü, 45 bin kişi kayboldu, 6.6 milyon kişi ise yerinden edildi.

FARC ve Kolombiye hükümeti arasındaki barış müzakereleri 2012’de başladı. (ÇT)

Londra’da Elbistanlı Özbek belediye başkanı seçildi

İngiltere’nin başkenti Londra’nın Haringey belediyesi’ne Alevi ve Kürt kimliğini gururla söyleyen ilk belediye başkanı Aligül Özbek bugün yapılan oylama ile seçildi.

 

Londra’da Alexandra Palace’te yapılan Haringey belediyesi toplantısında gelecek bir yıl boyunca görev yapacak olan belediye başkanlığı seçimine tek aday ile gidildi.

Geçtiğimiz yıllarda, Londra’da Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı semtlerden biri olan Haringey Belediyesi’nde yapılan seçim ile Elbistan’lı, Haringey Belediyesi Meclisi üyeliği görevini yürüten Aligül Özbek; Britanya’nın, Alevi ve Kürt kimliğini gururla vurgulayan ilk belediye başkanı olarak oy birliği ile seçildi.

Geçen yıl seçilen belediye başkanından görevi devralarak başkanlık cübbesini giyinerek salona giren Özbek; Belediye başkanı seçildikten hemen sonra İngilizce, Kürtçe ve Türkçe olmak üzere 3 Dil’de yaptığı konuşmasında; belediye başkanlığı görevine gelmesinde kendisini destekleyen herkese teşekkür etti.

Haringey belediyesinde geride bırakılan bir yıl boyunca görev alan herkese de teşekkür eden Aligül Özbek; Haringey belediyesi olarak yürüttükleri çalışmaların daha da güçlü olarak devam edeceğini belirtti.

İngiltere’deki kanunlara göre yerel belediye başkanlığı görevi bir yıl boyunca yürütülüyor. Yerel yönetimlerde belediye başkanlığı seçimini belediye encümen üyeleri tarafından seçilirken; Londra Büyükşehir Belediye Başkan’ı halk tarafından yapılan oylama ile 4 yıllığına göreve geliyor.

Şükrü Bolat /Londra

Yakılan ülkem göç yollarına mı düşecek?

Mehmet Söğüt sürgün edilmek istenen Maraş’ı yazdı. Söğüt, “Yirmi yedi bin Arap göçmen yerleştirilerek, yeni katliam ve yeni göçler hedeflendi. Çünkü AFAD mülteci kamplarına DAİŞ militanları yerleştirilecek.”

 

Kürdistan’ı boydan boya yaktılar ve yakmaya da devam ediyorlar. Onlarca gencimiz, ihtiyarımız, kadınımız, çocuğumuz ve genç kızlarımız öldürüldü. Daha birkaç ay önce Cizre’de insanlarımız diri diri yakılmıştı. Bu Türk devletidir. Genlerinde vahşet vardır. Kodlanmıştır genlerinde Rum, Kürt, Süryani ve Ermeni Katliamları. Ve talan etmişlerdir söz konusu halkların mallarını. Türk burjuvazisi de öyle çıkmıştır ortaya. Kısacası aç kaldıkça sağa sola saldırırlar. Gerekçeleri hep birbirine benzerdir.

Linç kültürünü de ta geçmişten devralmıştır Türk devleti. Bazen bir Rum papaz, bazen bir alevi dedesi olabiliyordu. Kürt’ün değeri bir fare kadar bile yoktu. Ne diyordu İhsan Sabri Çağlayangil: ‘’Dersimli Kürtleri fare gibi zehirledik!’’

Peki, Maraş’ta daha mı az yapıldı? Hayır, Ermeniler kiliselerde diri diri yakıldı. Geride kalanlar kurda kuşa yem oldu. O kadar çok dağda ölürler ki, o dağa ‘’gavur’’ dağı adını koyarlar.

Maraş, genleri tamamıyla bozuk olan bir şehirdir. Diri diri yakılan ve sürülen Ermenilerin yerine ipsiz sapsızlar getirilmiştir. Din, iman ve Türkçülük adına yapamayacakları bir vahşet yok gibidir. Yetmiş sekiz katliamı bunun en iyi örneğidir.

Güneşin ve ateşin çocukları azgın itlerinde gölgesinde, ürkek kuşlar gibi yaşamaktaydı. Kafası bozulan, iki duble rakı içen nefesi Kürt köylerinde alırdı. ‘’Heyyt Kürtler ananızı…’’ diye basardı narayı. En azında köyüm böyleydi. Sessizdiler. Ermenilerin katledişine tanıklık etmiştiler. Öksüzdüler. Kimseleri yoktu. Ve çok çalışkandılar. Gün geçtikçe zenginleşiyorlardı. Onlar ise gözlerini dikmişlerdi, bin bir emekle oluşturulan emeklerine.

Yıl 1978…

Gelinlerin karınları deşilerek yavrucakları duvarlara çakıldı. Gözleri görmeyen doksanlık nineler öldürüldü.  İnsanlarımız askerlerin gözlerinin önünde yakıldı, iş yerleri talan edildi. Ve o günden bu yana Maraş bu karalığı alnında silemedi, silemiyor.  Maraş’taki Alevi Kürtler, o günden sonra Maraş isminin başına ‘’Kanlı’ kelimesini ekliyorlar. O topraklar üzerinde çok acılar çekildi. Çok acımasızlıklar yapıldı.

Katliamdan sonra yurtdışına yönlendirildiler. Dağıldılar dünyanın dört bir tarafına. Mülteci oldular Avrupa’da. Canları, yürekleri kendi topraklarındaydı. Günlük konuşmaları çoğu zaman Pazarcık ve Elbistan üstüne gelişirdi.

Ta ki Türk devleti DAİŞ’i yaratana kadar, bir gün oralara döneceğimizi düşünürdük. Endişe ve korku düştü yüreklerimize. ‘’Kobane düşerse sıra bize gelecek,’’ diyorduk. Hem orada yok edilmek istenenler de soydaşlarımızdı. Kobane düşmedi. Türk devletinin sevinci kursaklarında kaldı.  YPG kahramanca savaştı ve DAİŞ-AKP püskürtüldü. Maraş ve sınır boylarındaki Alevi Kürtlerin defterlerinin dürülmesi ertelenmişti.

Halkım göç yollarındaydı. Rojava’da yenilen Türk devleti kuzeye yöneldi. Yapılanların hepsini biliyorsunuz. Yine göç başlamıştı. Evler tarumardı. Gidebilecekleri bir yer de yoktu. Türk şehirlerinde Kürtler linç ediliyordu.

Ve Maraş’a farklı bir yöntem düşünüldü. Yirmi yedi bin Arap göçmen yerleştirilerek, yeni katliam ve yeni göçler hedeflendi. Çünkü AFAD mülteci kamplarına DAİŞ militanları yerleştirilecek.

Eğer Türk devleti hedefine ulaşırsa, yine Maraş’ın Kürtleri tespih taneleri gibi dünyanın dört bir tarafına dağılacaklar.

Teran köyündeki direnişi sahiplenelim.

Çünkü atalarımızın kutsal yadigârı elden gidiyor.

Pazarcık’ın Teran köyünde yaklaşık bir aydır halk direniyor. Bundan birkaç hafta önce güvenlik güçlerinin saldırısıyla bir insanımız öldürülmüştü. Bugün de çadırları yakılmış, kadınlar saçlarından sürüklenerek gözaltına alınmış. HDP vekili Besime Konca’nın Göksun’da yolu tutulmuş…

Bölge Kürtlerin Alevisi ve sunisi omuz omuza direnmekte.

Onları yalnız bırakmayalım…

Mehmet Söğüt

Obama, Hiroşima ve Alevi katliamları

 

Hiroşima’yı ziyaret edecek Obama yönetimindeki ABD emperyal aygıtı, nükleer silahlara sahip Rusya ve Çin’e tüm dünyayı felakete sürükleyecek ölçekte tehlikeli politikaları dayatıyor. Müttefikleri değişik cihatçı güçler Suriye’de Aleviler’e dönük katliamlara yeni sayfalar ekliyorlar

 

Obama bu kez Hiroşima’yı ziyaret ediyor. Obama’nın, ABD tarafından atom bombasıyla vurulan bu şehri ziyaret edecek ilk ABD Başkanı olması; ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’de kullandığı atom bombaları nedeniyle onun Japon halkından özür dilemesi olasılığını gündeme getirmişti. Ancak Beyaz Saray’dan yapılan bir açıklamada, “ABD Başkanı Barack Obama’nın Japonya ziyareti sırasında Hiroşima’ya atom bombası atılması nedeniyle özür dilemeyeceği, konunun tarihçiler tarafından incelenmesi gerektiği” bildirildi.

Beyaz Saray Sözcüsü John Earnest basın toplantısında bir gazetecinin “özür dilemenin nesi yanlış” sorusuna, “Bu tarihçilerin düşündüğü ve tarihçiler için incelenmesi tamamen meşru bir konu. Başkan Obama, ziyaretinin, nükleer silahların olmadığı bir dünya hedefinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda ileriye dönük bir sinyal olmasını istiyor” dedi.

Beyaz Saray sözcüsünün yaklaşımı, Türk devlet yetkililerinin Ermeni Soykırımı gündeme geldiğinde takındıkları tutumun aynısı: “Bu konuyu tarihçilere bırakalım.” Tabii her iki konuda da sözü edilenler, önceliği gerçekler değil devletinin çıkarlarını korumak olan milliyetçi-şoven tarihçiler. “Bu konuyu tarihçilere bırakalım” ve “biz işimize devam edelim…” Nasıl mı?

Örneğin Türkiye’de, “tarihçiler Ermeni Soykırımı’nı araştırırken”, Türk devlet güçleri Sur, Cizre, Şırnak’tan Suriye içlerine uzanan bir coğrafi yayılımla Ermeni Soykırımı benzeri faaliyetlerini sürdürsünler. ABD tabii ki çapı gereği karşılaştırılamaz büyüklükte bir coğrafi alanda sürdürüyor faaliyetlerini, “dünya çapında egemenlik” ve bunun için “sürekli savaş”… Güney Çin Denizi’nden Rusya sınırlarına, oradan Ortadoğu’ya…

ABD’nin emperyalist yönetim aygıtının “özür dilenecek bir şey yok” dediği Hiroşima ve Nagazaki’de ABD Hava Kuvvetleri tarafından atılan atom bombaları sonucunda 135.000 ile 300.000 arası Japon yurttaşının öldüğü tahmin ediliyor ve bunların ezici çoğunluğu kadın, çocuk ve savaşamayacak durumdaki yaşlılardı. Bunda özür dilenecek ne var ki? Büyük bir savaş ortasında olur böyle şeyler… Öyle ya Ermeni katliamı da bir başka büyük savaş ortasında gerçekleşmişti…

Emperyalist ABD yönetiminin özür dilemekten kaçındığı bu büyük katliam neden yapılmıştı? ABD’nin emperyalist egemenliğini meşrulaştıran ideolosine göre, Japonya’yı ‘koşulsuz teslime’ zorlamak ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı bitirmek için.

Oysa Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombaları; kadın, çocuk ve yaşlıların kitlesel olarak katledilmesi, Japon kentlerinin yerle bir edilmesi böyle bir sonuca ulaşmak için kullanılacak uygun yöntemler değildi. Bunların uygun ve ahlaki yöntemler olmadığını bizzat bu operasyonlarda yer almış dönemin ABD askeri yetkilileri daha sonra defalarca belirtmişti, ancak ABD’nin emperyalist egemenlik ideolojisinin oluşum ve dalga dalga her yana nüfuz etme sürecinde bu yaklaşımlar “buharlaşmıştı”.

Örneğin Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombalarının atılması emrini veren ABD Başkanı Truman’ın Genelkurmay Başkanı Willam Leahy 1950 yılında yayınlanan “Oradaydım” başlıklı anılarında, “Hiroşima ve Nagazaki’de kullandığımız bu barbarca silah Japonya ile savaşımızda hiçbir maddi yardım sağlamadı. Japon’lar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Bunu ilk olarak kullanarak Karanlık Çağların ortak standardı barbarlığı benimsemiş olduk. Bu tarz bir savaş yapmayı düşünmüyordum ve savaşlar, kadınları ve çocukları yok ederek kazanılamazlar.” demişti.

Bunları söylemişti ama, “Karanlık çağlardaki barbar”ların genelde savaş alanlarında yaklaşık olarak birbirine eşit silahlarla savaştıklarını, düşmanlarının şehirlerindeki savunmasız insanların tepesine hava operasyonlarıyla atom bombası atacak kadar alçaklaşmadıklarını dile getirmemişti.

ABD Hava Kuvvetleri Komutanı Henry Arnold, Hiroşima’ya atom bombası atılmasından 11 gün sonra 17 Ağustos’ta, Japonların teslim olmasının nedeninin bu bomba olup olmadığını soran New York Times muhabirine, “Japonlar ilk atom bombasının düşmesinden önce zaten umutsuz bir durumdaydı, çünkü hava sahalarının kontrollerini kaybetmişlerdi.” yanıtını vermişti.

ABD’nin Pasifik Filosu Komutanı Amiral Chester Nimitz de atom bombalarının atılmasından iki ay sonra konuya dair, “Saf askeri bakış açısından atom bombası belirleyici bir rol oynamadı” demişti.

ABD 3. Filo Komutanı William Halsey, 1946 yılında konuya ilişkin şunları söylemişti:

“Atom bombasının ilk kullanılması gereksiz bir deneydi. Onu atmak bir hataydı. Bilim adamları bu oyuncağa sahip olmuştu ve bunu denemek istiyorlardı. Onu attılar.”

Daha sonra ABD Başkanlığı da yapacak olan General Dwight Eisenhover atom bombasının kullanılmasını şöyle yorumlamıştı: “Onları bu berbat şeyle vurmak hiç gerekli değildi.”

Ve ABD’de dönemin tanınmış şahin generallerinden Curtis L. May atom bombasının kullanılmasından bir ay sonra, “Sonuçta, atom bombası savaşın sona ermesinde hiç bir şey yapmadı” demişti.

Görüldüğü gibi, ABD savaş aygıtının önemli unsurlarının büyük bir çoğunluğu ABD’nin kullandığı atom bombaları hakkında daha sonra oluşan resmi ABD görüşünün temelsiz ve gerçekliklerle alakasız olduğunu net bir biçimde ortaya koymuşlardı.

ABD yönetiminin 20. ve 21. yüzyıldaki korkunç suç sicilinin en kabarık bölümlerinden birisini oluşturan Japonya kısmı, çok fazla bilinmeyen önemli detaylara sahiptir, mesele sadece kullanılan atom bombaları değildir. 1945 yazı boyunca ABD Hava Kuvvetleri 38 Japon şehrini hedef alan süreklileşmiş hava bombardımanları gerçekleştirdi. Bombalamalar öyle boyutlara sahipti ki, bu 38 şehir kısmen ya da bütünüyle tahrip oldu. Tahminlere göre, 300.000 insan ölürken, 750.000 insan yaralandı. 1.7 milyon insan yerleşim birimlerini terk etmek zorunda kaldı.

9 Mart 1945 gecesi başlayan ve 10 Mart 1945 gecesi de devam eden Tokyo’nun bombalanması, tarih boyunca bir şehrin maruz kaldığı en büyük yıkıma yol açmıştı. Şehrin çok büyük bir kısmı yanarken, 120.000 insan hayatını kaybetti ve bu korkunç sonuç atom bombasının değil, geleneksel bombaların kullanılmasıyla ortaya çıkmıştı.

1945 yazının bu korkunç günlerinde yaşanan bombalamalar o boyutlara ulaşmıştı ki, Hiroşima şehirlerdeki tahribat ölçü olarak alındığında 17. ve sivil kayıplar konusunda 2. sıradaydı.

Bilindiği gibi 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın agresif güçlerinden birisi faşist bir iktidarın yönettiği Japonya idi ve bu faşist yönetim korkunç savaş suçları işlemişti. ABD’nin 1945 yazında Japonya’da sivillere yönelik bu korkunç hava operasyonları, esas olarak artık kazananı ve kaybedeni büyük ölçüde belli olmuş bir savaşın sonunda tüm dünyaya dostlara da düşmanlara da dünya egemenliği yolunda hiç bir engele ya da pürüze tahammül edemeyeceğini göstermeyi, ne kadar kıyıcı ve acımasız olabileceğini zihinlere kazımayı hedefliyordu.

Faşizme karşı savaşta gösterdiği performansla dünya çapında büyük prestij, sempati kazanan Sovyet Sosyalizmi’ne verilen askeri mesaj ise, Japonya’da 1945 yazında gerçekleşen bu korkunç katliamların bir başka nedeniydi. ABD 1945 yazındaki bu bombardımanlarıyla bundan böyle emperyalist-kapitalist dünyanın jandarması olduğunu ilan ediyor ve sadece itaat istiyordu. Bu korkunç bombardıman kampanyası esas olarak Japon halkını hedef alırken, savaş suçlusu faşist Japon yöneticilerinin kendi savaş suçlarının bir kısmının üzerini örtmesine yardım edecek bir psikolojik ortamın oluşmasına da neden olmuştu.

ABD yönetiminin özür dilemeye gerek duymadığı suçlarının sadece bir kısmı bunlar, ama bunları tam da bu günlerde gündeme getirmemize neden olan asıl gelişmeler ABD emperyalizminin dünya egemenliğini sürdürmek için geliştirdiği yeni agresif hamlelerin yarattığı büyük tehlikeler. Beyaz Saray sözcüsünün ifade ettiği, “Başkan Obama, ziyaretinin, nükleer silahların olmadığı bir dünya hedefinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda ileriye dönük bir sinyal olmasını istiyor” sözlerinin tam aksine, Obama’nın ziyaretinin Asya’da yeni yıkımlara yol açacak savaşlara yakıt sağlayacak yönelişlere sahip olmasıdır.

Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lu Kang dün yaptığı açıklamada Japonya’ya bir çağrıda bulunarak “militarizme geri dönülmemesini” istedi. Kang, militarizmin Japonya’nın komşularına ve dünyanın geri kalanına yarattığı acıları anımsattı. Kang’ın çağrısı temelsiz değildi, çünkü Japonya Çin’in belirli bölgelerini işgal etmiş, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında  burada katliamlar yapmış  ve büyük savaş suçları işlemişti.

ABD’nin son yıllarda Çin’i çevreleme stratejisi çerçevesinde gerçekleştirdiği politik-askeri hamlelerin gelişmesi ve bu kapsam içinde, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında “pasifizm”i anayasasına yazmış Japonya’nın anayasasındaki bu maddede  bu yıl yaptığı değişiklik ve askeri faaliyetlerinde gözlenen yoğunlaşma Çin’in mesajının anlamını ve Japonya’nın hamlelerinin ABD stratejisi ile ilişkisini ortaya koymaktadır. Çin’in Güney Çin Denizi’nde inşa ettiği adaların ve kayalıkların etrafındaki 12 millik kuşağı tanımayan ve bu yıl bu kuşağı birkaç kez geçerek provokasyon yaratan ABD Donanması’na ait gemiler, aynı provokasyonu geçtiğimiz günlerde bir kez daha gerçekleştirdiler.

Çin’e yönelik bu yeni provokasyon devam ederken NATO Müttefik Kuvvetler Başkomutanı’nın yeni provokatif açıklaması ajanslara düştü. Komutan şunları söylemişti:

“NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı General Curtis Scaparrotti, Rusya’nın saldırgan politikasının devam etmesi durumunda ittifakın Rusya ile savaşa hazır olması gerektiğini belirtti. Kremlin’in “tüm uluslararası normlara meydan okuyan saldırgan” davranış sergilediğini ifade eden Scaparrotti, bu sebepten dolayı NATO’nun Rusya ile sivil ve askeri işbirliğinden vazgeçtiğini de bildirdi.”

ABD önderliğindeki NATO güçlerinin Rusya’ya karşı son bir kaç yılda doruk noktasına yükselen saldırgan tutumunun yeni bir dışavurumu olan bu açıklama, Beyaz Saray sözcüsünün sözlerinin aksine nükleer bir felaketi tetikleyecek politikaların ABD’nin emperyalist yönetici sınıfı tarafından üretildiğini açık bir biçimde ortaya koyuyor. Rusya’nın sınırlarında son bir kaç yılda yaşanan NATO askeri hareketliliği savaş olasılığını yükselten asıl faktördür.

Hiroşima’yı ziyaret edecek Obama yönetimindeki ABD emperyal aygıtı, nükleer silahlara sahip Rusya ve Çin’e tüm dünyayı felakete sürükleyecek ölçekte tehlikeli politikaları dayatıyor. ABD, İngiltere ve Fransa’nın dağ gibi arkasında durup geçtiğimiz gün Birleşmiş Milletler’de terörist örgüt ilan edilmesini engelledikleri müttefikleri Ahrar’uş Şam, İslam Ordusu bileşeni cihatçı güçler Suriye’de Alevilere dönük katliamlara yeni sayfalar ekliyorlar. ABD ve AB güdümlü “özgür basın”, Alevilere yönelik katliamlar düzenleyen cihatçı katilleri bir kez daha “isyancılar” olarak taltif ediyor. ABD ve AB’nin isyancıları, Hama ile Humus kentleri sınırında bulunan Alevilerin yaşadığı el-Zara köyünde onlarca kişiyi evlerinde kurşuna diziyor.

 Cenk Ağcabay-Sendika.org

İngiltere Parlamentosu’ndan Maraş valiliğine mektup!

Maraş Terolar’a yapılmak istenen ‘AFAD’ kampına itiraz eden Alevi halkına bir destek de İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryasından geldi.

 

Alevi sekreteryası Maraş Valiliğine bir mektup göndererek yaşanılan sürece itiraz etti. Mektupta gönderdiği mektubun orjinal kopyası ve Türkçe çevirisi ektedir. “Bu mektubu, İngiltere Parlamentosu Alevi sekreteryası başkanı olarak ve Kahramanmaraş Sivricehüyük te yapılması planlanan mülteci kampı ile ilgili endişelerimi dile getirmek için yazıyorum.” İfadelerine yer verilirken mektubun tamamı şu şekilde;

“Kahramanmaraş Valiliği,

Sayın, Mustafa Hakan Güvenç,

Bu mektubu, İngiltere Parlamentosu Alevi sekreteryası başkanı olarak ve Kahramanmaraş Sivricehüyük te yapılması planlanan mülteci kampı ile ilgili endişelerimi dile getirmek için yazıyorum.

İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryası, Aralık 2015’te Alevi toplumunun Britanya toplumlarına olan önemli katkılarının farkındalığı için kuruldu.Amacımız Britanya Alevilerinin Britanya Parlamentosundaki bu platform aracılığı ile sosyo-politik talepleri ve Britanya içinde ve dışında haklarının tanınmasını sağlamaktır.

Suriye mültecileri krizi, Avrupanın bugün karşı karşıya kaldığı en önemli sorundur ve ben Türkiye nin sorunlardan kaçan bu insanlara güvenli bir sığınak oluşturmaktaki üstlendiği rolün farkındayım. Alevi toplumu da dünyanın heryerindeki mülteci ve sığınmacılara karşı yardımlaşmayı ve çeşitli faaliyetlerle dayanışmayı sürdürmektedir.

Ancak sizinde bildiğiniz gibi, Kahramanmaraş’ın güneyinde yer alan ve Alevi nüfusunun yoğunlukta olduğu Sivricehüyük bölgesine yapılmakta olan kamp alanına yerelde ve yurt dışında Alevi toplumunun itirazları var. Çok sayıda endişeyi dikkatinize sunmak isterim.

Öncelikle Sivricehüyük ve etrafında yaşayan Aleviler, seçilmiş olan alanın 27.000 mülteci için altyapısının yetersiz olduğunu düşünüyorlar. Şu anda yaşayan 5000 nüfus için bile, temiz su ve iş alanı son derece yetersizdir. Çok sayıda akın edecek olan nüfus için altyapı ve kaynaklar yetersiz kalacağından çevre ciddi derecede zarar görecektir. Bu durum çevre sakinleri ve sığınmacılar arasında huzursuzluk yaratacağı için ortaya önemli bir güvenlik sorunu çıkacaktır.

Başka bir neden ise, bölgede Alevi toplumu açısından özellikle inançsal ve kültürel kutsal değerlere sahip olan mekanların olmasınında, dikkate alınmadığını gösteriyor. Bu durumda Türk yetkililerinin bu endişeleri dikkate almaması, Alevi toplumunun hükümet yetkililerine olan güveninin bitirilmesi anlamına gelir.

Suriye deki sorunlardan kaçan sığınmacılara güvenli bir yer ayarlamak önemlidir. Ancak Alevi toplumunun inançsal ve kültürel haklarına da saygı gösterilmelidir.

Bu nedenle, İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryası adına, sizin Alevi toplumu temsilcileri ile bir araya gelerek bu sorunların çözümü için görüşmeler yapmanızdan memnuniyet duyarız. İlginiz için teşekkür ederiz.

Cevabınızı bekliyorum.

Saygılarımla,

Bayan Joan Ryan Milletvekili

İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryası Başkanı.

 

 

 

 

“Ovama Dokunma” sloganları Londra’dan yükseldi

 

Kahramanmaraş’ın Narlı Mahallesi’nde yaşayan yurttaşlar, Terolar’da süren direnişe destek için gelenlerin kente alınmamasına tepki göstererek, bölgede 10’uncu gününe giren ablukanın kırılması için direnişe destek çağrısı yaptı.

 

İngiltere’nin başkenti Londra’da Demokratik Güç Birliği Platformu’nu oluşturan tüm bileşenler; Terolar’da süren direnişe destek için gelenlerin kente alınmamasına tepki göstererek, “Ovama Dokunma” sloganları atarak yaşananları protesto ettiler.

Direnenler yalnız değil

Londra’nın Manor House metro istasyonunda toplanan kitle, Haringey bölgesinden Voodgreen bölgesine kadar sloganlar eşliğinde yürüyüş yaparak yaşanan olayları protesto ederken; Terolar’daki direnişe katılanlar yalnız değildir mesajı verdi.

Kahramanmaraş’ın Terolar bölgesinde yapılan kampa karşı süren direnişe destek olmak için Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinden gelen Alevi dermeklerinin Narlı’ya girişi engellenirken, yöre halkı yetkililere bir kez daha seslenerek Narlı’ya mülteci kampı istemediklerini yineledi.

Alevi derneklerinin Narlı’ya alınmayışına tepki gösteren Narlı Cemevi Başkanı Hüseyin Koç, “Canlarımız bize destek olmak için geldiler tüm hazırlıklarımızı yapmıştık, ancak tüm uğraşlarımıza rağmen Valilik izin vermedi” diyerek engellemeye tepki gösterdi.

‘Sesimizi kesmeye çalışıyorlar’

Koç, Terolar’da ablukanın 10’uncu gününe girdiğine dikkat çekerek, “Her taraf yasak, toplanmak, konuşmak yasak. El birliğiyle hepimiz harekete geçmeliyiz. Terolar’a destek çıkmamız gerekiyor. TV 10’un yayın yapması dün engellendi. TV 10 bizim sesimizdi, sesimizi kesmeye çalışıyorlar” diye konuştu.

Direnişe destek çağrısı yapan Koç, “Aynı zamanda yurt dışında olan canlarımızdan da bu mücadelemizde destek istiyoruz. Maraş halkımızın da bu konuya sesiz kalmaması gerekiyor” dedi.

‘Yıllardır Aleviler aynı politikalarla karşı karşıya’

Yöre halkından Ali Ogan, kampın Terolar’a kurulmasındaki amacın Alevileri dağıtmak olduğunu söyledi. Mustafa Batı, “Bu kamp AKP’nin aleviler üstünde oynadığı bir oyunudur. Yıllardır aleviler bu tür politikalarla karşı karşıya bırakıldı. Sözümüz para etmedi bu diktatörün karşısında” diyerek, direnişlerinin devam edeceğini söyledi.

Kendi topraklarında mülteci statüsüne getirilmek istenildiklerini söyleyen Şeyho Bezgingöl ise, “Alevi katliamları tekrar başa dönecek. İnsanlar tedirgin. Devlet yetkililerine sesleniyorum, bu kirli emellerinizi ve ellerinizi bu halkın üzerinden çekin yeter artık” dedi.

Şükrü Bolat /Londra

HDP, Kürt Dil Bayramı’nı kutladı

Halkların Demokratik Partisi, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutladı.

 

Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan açıklamada, 15 Mayıs 1932’de Celadet Alî Bedirxan öncülüğünde Suriye’nin başkenti Şam’da yayınlanan Hawar Dergisi’nin Latin harfleriyle çıkarılarak, harf devrimini başlatmasının tarihi bir öneme sahip olduğu hatırlatıldı.

Açıklamada tarihi boyunca baskı ve yasaklamalara maruz bırakılan Kürtçeye katkıları ve başlattığı harf devrimi nedeniyle, Hawar Dergisi’nin kuruluşunun Kürt Dil Bayramı olarak kutlandığı belirtilerek, şunlar ifade edildi:

“Bizler, Kürt halkının ve yüzyıllardır yaşadığı katliam, soykırım, asimilasyon politikalarına karşılık her dönem büyük emeklerle anadili Kürtçe’yi yaşatan ve geliştiren herkesi minnetle selamlıyor, Kürt Dil Bayramı’nı kutluyoruz. Em cejna zimanê Kurdî pîroz dikin.”