Ana Sayfa Blog Sayfa 6309

Dersim Tertelesi: Yalanlar ve Gerçekler

Kazım Gündoğan Dersim’in derinlerine inmeye devam ediyor. Demokrathaber’deki köşesinde Dersim katliamını unutturmayan Gündoğan bu kez gerçekleri,  “Dersim Tertelesi: Yalanlar ve Gerçekler” başlığı altında yeniden gün yüzüne çıkartıyor.

 

4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu’nda alınan kararla gerçekleştirilen Dersim Tertelesi’nin 79. Yılında kefensiz ve mezarsız ölüleri saygıyla, bu zulmü gerçekleştiren karanlık zihniyeti ise lanetle anıyorum.

Gerici iktidarlar halklara karşı uyguladıkları politikalarına haklı ve meşru bir zemin hazırlamak isterler. Bunun için amaçlarını evrensel değerlerin ve kavramların içine yedirerek son derece etkili biçimde sunmaya çalışırlar.

Sözgelimi: yakın zamanda Amerikan emperyalizmi Irak işgalinin gerçek nedenini gizlemek için; “kimyasal silah var”, “Saddam diktatör”, “biz Irak’a özgürlük götüreceğiz” yalanını son derece etkili biçimde kullandı. Libya, Suriye, Afganistan vb. yerlerde de benzer söylemler. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 19 Aralık 2000 de gerçekleştirdiği hapishane katliamını haklı göstermek için katliamın adına“ Hayata Dönüş” demişti. Ya da Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın temsil ettiği iktidar uyguladığı politikalara “ileri demokrasi” diyebiliyor. Ve daha başkaları…

Cumhuriyet Devletinin Dersim katliamını meşru göstermek için başvurduğu yalanlarda bunlardan farklı değildir. Yerine göre “feodalizmin tasfiyesi”, “İngilizlerin kışkırttığı Kürt isyanı”, “ ilkel, rafizi, Kızılbaşların devleti tanımaması”na karşı yapılan harekat… Veya gayri medeni yaşayan bir toplumu “medeniyet”e kavuşturma gibi ulvi amaçlar… Kim medeni, kim değil, demokrasi nedir, ilkellik nedir vb tartışmalara girmeyeceğim. Zira devletin Osmanlıdan beri uyguladığı İslamlaştırma politikalarına, Türkleştirme politikaları da eklenince kırımın nedenleri açıkça görülecektir.

1937-38 yıllarında Dersimde bir isyanın olup olmadığını anlamak için değişik açılardan bazı sorular sorarak yanıtlar almaya çalışalım. Hiç şüphesiz bu sorulara yeni ve değişik yanıtlar verilebilir. Bu bir yeniden öğrenme ve ortak görüş oluşturma sürecidir. Dolayısıyla soruların yanıtları mutlak doğrular değildir. Şöyle bir soruyla başlayalım:

1)      “Dersimliler Cumhuriyete karşı” mıydı?

Genel olarak Alevi-Kızılbaş ve özel olarak ta Dersim toplumunun Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş sürecinde nasıl bir tavır aldığını incelemek gerekir. Zira Dersim’in başından itibaren Cumhuriyet devletine karşı çıktığı ve isyan halinde olduğu görüşü yaygındır. Kanımca bu görüş doğru değildir.

Çoğunluğu İttihat-Terakki içinden gelen Cumhuriyet devletinin kurucu kadrolarının oluşturduğu 1. Meclis üzerinden Alevilerle ve Dersimlilerle kurulan ilişkiye bakıldığında 400 yıllık Osmanlı Saltanatı ve Hilafet baskısının, zulmünün kaldırılacağı vaadi üzerinedir. Bu vaat tek başına Alevi-Kızılbaş toplumunun Cumhuriyeti benimsemesi için hayati bir öneme sahip olmuştur.

Bu nedenledir ki; Dersim halkının da büyük çoğunluğu Cumhuriyeti benimseme eğilimindedir. Dersim aşiretleri Cumhuriyeti kuracak olan 1. Meclise 6 milletvekili (Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey ) gönderirler.

Osmanlıyla barışık olmayan Dersimlilerin sorunları Cumhuriyetle birlikte ortadan kaldırılmıyor elbet, ancak bunlara son verileceği vaadiyle ilişkiler önemli ölçüde yumuşatılıyor. Sancak beyleri üzerinden sürdürülen ilişkiler, aşiret liderleri ve Seyitlerle doğrudan ilişkiye dönüşünce devletle ilişkilerin zemini güçleniyor. Dolaysıyla Dersimliler bu “yeni” ilişki biçimini Osmanlı devlet yapısı ve zihniyetine tercih ediyor ve esas olarak karşı çıkmıyor. Çok değişik nedenlerle Cumhuriyeti benimsemeyen Dersimli aşiretlerde vardır elbet. Ancak bunların toplamdaki yeri ve nüfusları azınlıktadır.

2)       “Dersim isyanı, Koçgiri isyanının devamı” mıdır?

Dersim isyanı tezi bir yanıyla Koçgiri direnişi üzerinden temellendirilmeye çalışılır. Koçgiri katliamından sonra Dersim’e kaçan-sığınan Koçgirililerin Dersim isyanını organize ettikleri anlatımı hem resmi Türk tarih tezinde, hem de Kürt tarih tezinde yer almaktadır. Koçgiri direniş önderlerinin Dersim’e sığındıkları ve orada bir örgütleme çabasına girdikleri doğrudur. Hatta Koçgiri direnişini destekleyen birkaç aşiretin olduğunu da bilinmektedir. Ancak Dersim aşiretlerinin büyük çoğunluğu bu sürecin dışında kalmışlardır. Koçgirililerin çabası devletin 1925 yılında çıkardığı afla sona ermiştir. Aliser (Dakni) Efendi ve Zarife Xatun hariç direnişin liderleri Erzincan ve Elazığ da devlete teslim olmuşlardır. Kürt Tarih yazımı cephesinde “Dersim İsyanı” tezini geliştiren Baytar Nuri (Dersimi) 1926 yılından itibaren Dersimden ayrılarak Elazığ’a yerleşmiştir. Alişer Efendi’nin Dersimde ki varlığı devlete teslim olmama ve orada bir yaşam kurma biçiminde katledildiği 9 Temmuz 1937 yılına kadar devam etmiştir. Dolayısıyla Dersim de her hangi bir isyan olmadığı gibi bunun “Koçgiri isyanı”yla ilişkisinin kurulma çabası da temelsizdir ve bir kurgudur.

3)       Dersimliler “Şeyh Sait isyanı”nı neden desteklemediler?

Ulusal ve dini içerikli bir kalkışma olan 1925 yılındaki “Şeyh Sait isyanı”na Dersimlilerin katılmaları bir yana bu isyana oldukça mesafeli durmuş olmaları üzerinde durulması gereken son derece önemli bir konudur. Zira Şeyh Sait isyanına karşı tutum Dersim’de Kürt ulusal bilincinin ve ulusal örgütlenme düzeyini görmek açısından önemlidir.

Kürdistan da Şeyh Sait ile başlayan ve 1930 Ağrı isyanına kadar devam eden Cumhuriyet dönemi Kürt ulusal direnişleri ve katliamları incelendiğinde Dersim aşiretlerinin hiç birine destek vermemiş olmaları düşündürücü değil midir? Bırakalım Dersim aşiretlerini; Kürt Teali Cemiyeti adına Dersim isyanına önderlik ettiği iddia edilen Baytar Nuri (Dersimi) bu dönemde nerededir ve ne yapmaktır?

Dersim aşiretleri Cumhuriyete bağlılığını bildirmek ve var olan sorunları diyalog yoluyla çözmek için 1926 yılında Ankara ya giderler. Aşiret reislerinin büyük kısmı buna katılır ve Çankaya Köşkünde ağırlanırlar. İşte bu gidişi ve görüşmeyi Vali Cemal Bardakçı ile Baytar Nuri Dersimi birlikte organize ederler. Bu durumu hem devlet belgelerinden, hem de Nuri Dersimi kitaplarından biliniyor. Burada iki yeni soruya yanıt bulunması gerekir. Bir; isyan liderlerinden ve ‘’Seyit Rıza’nın sağ kolu’’ konumundaki Nuri Dersimi neden böyle bir rol üstlenir ve bunu neden yapar? İki; İsyan etmek isteyen Dersimliler Ankara ya neden gider?

Bir başka soru: Nuri Dersimi 1926 yılında Vali Cemal Bardakçı’nın “ Dersim’in en şerir aşireti” olarak lanse ettiği Kocan aşiretine yönelik devlet tarafından gerçekleştirilen askeri harekâtta bazı Dersim aşiretleriyle birlikte neden yer alır?

Sorulması gereken pek çok soru var; ancak şu soruyla tartışmayı sürdürelim. Bu sorulara yanıt bulamadan Nuri Dersimi’nin “Dersim Kürt İsyanı” tezini temellendirmek için Dersim üzerine yazdıkları bugün veri olarak kabul edebilir mi?

4)      Aşiret yapısı “kolektif isyan” örgütlenmesine uygun mudur?

Dersim aşiret yapısının ilişki ve çelişkilerini incelediğimizde iddia edildiği gibi uzun süreli bir ittifakla “ kolektif isyan” organizasyonu yapabilme gerçeğinden uzaktır. Öte yandan aşiret yapısını incelendiğinde ne kadar aşiret varsa o kadarda güç odağı olduğu ve bunların bir biriyle sürekli kavga halinde oldukları görülmektedir. Bu anlamda Dersim de homojen bir toplumsal yapıdan bahsetmek olanaklı değildir. Söz gelimi resmi tarih anlatımında “1926 Dersim İsyanı” denildiğinde zannedilir ki bütünlüklü bir isyan olmuştur. Oysa orada devletin bir aşirete (Kocan) yönelik harekâtı/ katliamı söz konusudur. Ve bunu diğer aşiretler desteklemediği gibi, devletin yanında bu harekâta katılan aşiretler olmuştur. Yâda “1930 Dersim isyanı”na bakalım; Pülümür kazasında devletin birkaç aşirete yönelik gerçekleştirdiği bir asayiş hareketine karşi aşiretlerin kendini savunması nedeniyle çıkan lokal çatışmanın adı resmi tarihte bilmem kaçıncı “Dersim İsyanı” olarak yazılmaktadır.

Belirtmek gerek ki Devlet, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bütün Kürt illerinde ve Dersimde ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yaşam hakkında son derece ayrıntılı bilgiye sahiptir. Dersimde 1926 yılından itibaren sistematik olarak hazırlanan raporlar hem derin bir istihbarat bilgisi, hem de geniş bir sosyolojik analiz içermektedir. 1928 yılından itibaren aşiretler arası çelişkileri kışkırtmak ve ilişkileri bozmak amaçlı çalışmalar olduğu raporlardan da görebiliyoruz.

Devletin bütün aşiretlerin kadın-erkek nüfusları, ekonomik ve sosyal durumları, silah sayıları, hatta hayvan sayıları, devletle ilişkileri, diğer aşiretlerle ilişkileri vb konularda hem MAH (istihbarat), hem de Umumi Müfettişlik üzerinden detaylı çalışmaları vardır.

Nitekim gerek İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1931 yılı Dersim gezisi ve raporu, gerek Başbakan İnönü’nün 1935 Şark/Kürt Raporu, gerekse Jandarma Umum Komutanlığının hazırladığı raporlarda aşiretlerin devletle ilişkilerinin bütün detayları tespit ve analiz edilmektedir. Tabi bu raporlarda özellikle Şükrü Kaya ve İsmet İnönü’nün aşiret liderleriyle görüşmelerinden çıkardıkları sonuçlar oldukça önemlidir. Şükrü Kaya görüştüğü aşiret Liderlerinin hepsinin “muti” olduğunu belirtmektedir. Keza İnönü de benzer bir sonuca varmakla birlikte “ sayıları çok olmamakla birlikte 5-6 aşiretin Cumhuriyetin imar ve islah programına karşı” olduklarını rapor etmektedir. Tüm bu süreçleri bütünlüklü anlayabilmek için, bu aşiretlerin kimler olduklarını, nerede ve nasıl yaşadıklarını, hangi nedenlerle devletin imar ve ıslah programına karşı çıktıklarına, keza bu “imar ve iskan” denilen şeyin ne olduğuna da ayrıca bakmakta yarar var.

Elbette sayıları az olmakla birlikte Dersimin bazı aşiretleri çok farklı nedenlerle Osmanlıyı olduğu gibi Cumhuriyeti de benimsemediler. Devlet bunu bir asayiş konusu yaparak değişik yöntemlerle çözebilirdi. Oysa bu durumu oradaki etnik ve inançlara yönelik yapacağı katliamın gerekçesi olarak kullanmayı tercih etti. Buna rağmen genel bir direniş organize edilemedi, isteseler de edemezlerdi; zira silahlarını bir 1936 yılında teslim etmişlerdi. Direnen aşiretler oldu elbet. Evlerini, yurtlarını, yaşam tarzlarını, inançlarını, koruma güdüsüyle direndiler. Bu anlamda bir direnişten söz edilebilir. Bu haklı ve meşru bir direniştir. Ancak son derece güçsüz ve lokaldi.

5)      “İsyan”cılar neden silahlarını teslim ettiler?

Cumhuriyet Devleti 1936 yılında Dersim de silah toplama kararı çıkarır. Beş- altı aşiret dışında neredeyse bütün Dersimliler silahlarını teslim ederler. JGK’nın raporuna göre Dersim Aşiretlerinin elinde toplam 9.070 adet silah bulunmaktadır. Aynı rapora göre teslim edilen silah sayısı: 7.880 adettir. (N. Hakkı Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor). Burada şu soru sorulabilir; Silahını teslim etmeyen aşiretler hangileriydi ve neden teslim etmediler? Görüldüğü kadarıyla bu aşiretler daha çok Harçik suyunun kuzeyinde, Munzur suyunun kuzey doğusunda olan ve “iç Dersim” denilen bölgede yaşayan ve Başbakan İnönü’nün sözünü ettiği “ 5-6 aşiret”tir. Bu mıntıkanın coğrafi, ekonomik ve sosyal yapısı incelendiğinde o koşullarda neredeyse tek “geçim aracı” silahtır. Dolayısıyla ekonomik ve sosyal nedenlerle silahını teslim etmedikleri görülüyor.

6)      “Devlet Dersim’e giremedi” mi?

Bu son derece tartışmalı bir konudur. Birincisi; bundan ne anlaşılmaktadır? İkincisi; Osmanlı devleti idari yapısıyla Cumhuriyet devleti idari yapısı bir ve aynı mıdır? Özellikle Osmanlı idari yapısı incelenmeden bunun yeterince anlaşılamayacağı kanısındayım. Devletin girmesi veya girememesinden ne anlıyoruz? Osmanlı ile en sorunlu dönemlerde bile devlet Osmanlı idari yapısı içinde “Sancak Beyliğı” üzerinden doğrudan veya dolaylı bir ilişki olduğu gibi, bu bölgenin değişik dönemlerde değişik idari merkezlere bağlı olduğunu biliyoruz. Söz gelimi Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal’ın 16. yüzyılda Çemişgezek Sancağı adlı çalışması son derece önemli bir belgedir. Bu belgeler Osmanlı devletinin Dersim coğrafyasının esasında var olduğunu gösteriyor.

Keza Cumhuriyet Devleti’nin 1938’e kadar Dersim’e giremediği algısı da tamamen yanlıştır. 1925 yılına kadar Sancak yönetimiyle, Sancak yönetiminin kaldırılmasıyla da Kaymakamlıklar üzerinden Elazığ’a bağlanan Pertek, Çemişgezek, Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Erzincan’a bağlı olan Pülümür’ de devletin idari yapısı mevcuttur.

Ayrıca; Türkiye de 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında DİE raporlarına göre hemen tüm köylere dair detaylı nüfus bilgilerinin mevcut olduğu da görülmektedir.

1935 yılında yapılan genel nüfus sayımında da aynı ayrıntıları görmek mümkündür. Genel nüfus bilgilerini bir yana bırakalım Dersimde ki sakatlar hakkında bile çok net bilgiler toplayacak kadar Dersimde olan Devlet nasıl oluyor da “Dersim’e giremiyor”du?

Dersim’de Sakat Nüfus: 1936 yılında 350 kör, 240 kolu çolak, 26 iki kolu çolak, 334 bir ayağı topal, 85 iki ayağı topal, 131 sağır ve dilsiz, 36 kambur, 40 kötürüm, 79 müteaddit sakat, 31 sair sakat.

Dersim’de Sağlam Nüfusun Toplamı: 91.807 kişidir. (Ö. Kemal Ağar. Tunceli Dersim Coğrafyası)

7)      “Dersimliler vergi vermedi” mi?

Elbette vermeyenler vardı. Peki neden? Yokluk yoksulluk nedeniyle mi yoksa “ ben seni tanımıyorum vergi vermeyeceğim” diye mi? Son derece zayıf bir ekonomik güce sahip olan bazı aşiret mensupları geçimini sağlamak için çoğu zaman komşu il, ilçe ve köylere “talan”a gider oradan getirdikleriyle yaşamını sürdürürlerdi. Bazı bölgeler için bir “talan ekonomisi” olduğu da söylenebilir. Bu gerçeklik içinde nasıl vergi verilebilir ki? Kaldı ki sırf vergi vermedi diye bir toplumu, bir kültürü hedef tahtasına koymak ve soykırıma tabi tutmak nasıl meşru görülebilir? Aynı dönemde ülkenin başka bölgelerinde vergi vermediler diye katliama uğratılan başka bir topluluk var mıdır? Kaldı ki Osmanlı tahrir defterleri ( M.Ali Ünal Çemişgezek Sancağı) incelendiğinde vergi oranları görülebilir. Keza Cumhuriyet döneminde de Dersimlilerin önemli oranda vergi verdiklerini 1939 yılından itibaren CHP Tunceli Milletvekili olan C. Sahir Sıla’dan öğreniyoruz. Sözgelimi; “1936-37 yıllarında Tunceli de belirlenen vergi ile tahsil edilen vergi rakamları birbirine yakındır. Bu rakamlar 1940’lı yıllar da devlet otoritesinin sağlandığı dönemlerle neredeyse aynıdır.” (C. Sahir Sıla. CHP milletvekili. Dersim Raporu)

8)      “Dersimliler okullara karşı” mı çıktılar?

Bu da resmi tarih yalanlarından biridir. Varsayalım ki okula karşı çıktılar bu bir toplumu yok etmek için gerekçe yapılabilir mi? Kaldı ki; İzzetin Çalışlar “Osmanlı döneminde 1891 yılında Dersim’de 170 talebeli 6 medrese ve 750 talebeli 9 ilk mektep…” olduğunu yazmaktadır.

Cumhuriyet döneminde ve “1935 de Tunceli ili kurulduğu zaman il genelinde 18 ilk mektep vardır ve talebe sayısı 1.412’dir.

1936 yılından itibaren köylerde bile okullar vardır. Nazimiye, Mazgirt, Türüşmek, Dervişcemal, İncik, Şahsik, Türktanır ve Ovacık’ta toplam 8 okul bulunmaktadır ve bu okullarda küçümsenmeyecek oranda kız öğrenciler vardır.” ( İzzettin Çalışlar, Dersim Raporu.)

9)      “Dersimliler askere gitmedi” mi?

Resmi tarih yalanlarından biri de bu konudadır: Osmanlı dönemini bir yana bırakarak yine C. Sahir Sıla’nın konu hakkındaki raporundan aktaralım: “ 930 ve 931 sene zarfında Dersimlilerden askere gidenlerin ve bakaya kalanların adedi:” dedikten sonra Mazgirt, Hozat, Nazimiye, Ovacık ilçelerinden toplam 605 kişinin askere gittiğini, 257 kişinin de “bakaya” kaldığını yazıyor. Ve devamında şöyle bir belirleme yapıyor: “ Bu nispet Dersimlileri vatani vazifelerine alıştırmak için bir asırdan beri başlayan gayretin ve mesainin ancak Cumhuriyet dönemine nasip olduğunu gösterir bir neticedir.” ( C. Sahir Sıla, D. Anadolu’da Top. Müh. Dersim-Sason 1934-1946, sf: 80-81)

Bu rapor; Dersim de Cumhuriyet döneminde askerlik sorunun esas olarak çözüldüğünü ve “asker vermediler” tezinin de doğru olmadığını gösteriyor.

Bu anlattıklarımız Cumhuriyet devletinin dolayısıyla resmi tarihçilerin katliamı/soykırımı meşru göstermek için geliştirdiği “Dersim isyanı” tezinin başlıca gerekçeleridir.

Oysa açığa çıkan belgeler, sözlü tarih çalışmaları, belgesel filmler, kitaplar, makaleler “isyan” tezin tamamen dayanaksız ve yanlış olduğunu açığa çıkarmış durumdadır.

O halde bu katliam/soykırım neden yapıldı? Bu soruya doğru yanıt verebilmek için öncelikle; Cumhuriyet Devletinin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” ( Başbakan İsmet İnönü, 1925)

Evet, Türk ırkına (Türk) ve Sünni İslam (Hanefi) inancına tabi olmayan “ unsurları kesip atacağız” diyen devletin Kürdistan’da, Dersim’de Kızılbaş, Kürt, Zaza, Ermeni unsurları kesip atması için kimsenin isyan etmesine gerek var mı?

Şunu da belirtmek isterim; Elbette ezilen her ulusun, her inancın ve ezilen her sınıfın baskıya ve zulme karşı isyan etme hakkı vardır; baskının ve zulmün olduğu yerde isyan etmek meşrudur. Dolayısıyla isyan etse bile yapılan katliam/soykırım meşru görülemez/gösterilemez!

‘Bağlar’ belgeseli Uçan Süpürge’de

15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Jüri Özel Ödülü’nü alan ‘Bağlar’ belgeseli, 5 Mayıs’ta başlayacak 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış filmlerinden biri olarak gösterilecek.

 

5 Mayıs’ta başlayacak 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış filmlerinden ‘Bağlar’ belgeseli, zorunlu göçün büyüttüğü Diyarbakır’ın Bağlar semtinde yaşayan basketbolcu Kürt gençlerin koçları Gökhan Hoca liderliğinde verdikleri mücadeleyi temel alsa da, gerçekte siyasetin içinden geçen her şey gibi sporun da kırıldığı Diyarbakır’da ölümün sizi bir katırın sırtında da, evinizin balkonunda da bulabileceğini en gerçekçi şekliyle gösteriyor. Yönetmenler Berke Baş ve Melis Birder’le filmi konuştuk.

Yıllardır bu ülkede yaşanan kaosun kalbindeki bir ilçe Bağlar. Bugün güneydoğuda yaşanan acının başlıca adreslerinden biri olsa da, birkaç yıl öncesine kadar yöre çocuklarıyla kurulan Bağlar Belediyesi Basketbol Takımı’nın başarılarıyla da gazetelere yansıyordu. Yerel gazetelerde Bağlarlı çocukların sahada kazandıkları zaferler haberleştirilirken, ana akım medyadan bir gazetenin birinci sayfa manşetine taşındıkları da oldu. Ama “Taş değil basket attı” başlığıyla. Gazetenin bu başarı hikâyesine yakıştırdığı başlıkla hem takımın kaderi değişti, hem de medya dilinin hükümetin ağzından dışarı nasıl da vicdansızca uzanabildiğini bir kez daha görmüş olduk. Ne tesadüf ki, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekillerinin, Kürt mahpusların PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ile anadil önündeki engellerin kaldırılması talepleriyle başlattıkları açlık grevine süresiz ve dönüşümsüz olarak destek verdikleri günlerdi.

Takıma yakın değilseniz, muhtemelen ne o haberi ne de hadiseyi hatırlamıyorsunuzdur. Bugünlerde yeniden konuşulur olmasının sebebiyse, 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü de alan ve 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış filmlerinden biri olarak gösterilecek “Bağlar” belgeseli. Koçluğunun ilk dönemlerinde kendi kurduğu basketbol kulübünü turnuvalara götürmek için eşinin altınlarını satacak kadar kendini bölge çocuklarına sporla yeni umutlar sunmaya adamış Gökhan Hoca’nın koçluğunda gençlerin basketbol tutkusu ve mücadelesini anlatsa da film, her şeyin, sporun bile siyasetin içinden geçerek kırıldığı Diyarbakır’da bölgedeki spor-siyaset sarmalındaki “dil sürçmeleri”nin yıkıcı, hırpalayıcı taraflarını gösteriyor. !f jürisinin ödül gerekçesinde dediği gibi, sonuçta “ölüm sizi bir katırın sırtında da buluyor, evinizin balkonunda da”. Ve filmi izlerken takımın Roboski’den sonraki ilk maçı kaybetmesine ya da Bağlarlı gençlerin Batılı takımla karşılaşınca basket atarken ellerinin titremesine hiç şaşmıyoruz. Filmi izledikten günler sonra ise aklımızda en çok sporculardan birinin söylediği şu tezahürat kalıyor: “Bağlar, burada herkes ağlar.”

* İkinizin yolları nasıl kesişti?

Berke Baş: Çok eskiye gitmemiz gerekiyor. 1992 yılının yazında ikimiz de üniversite öğrencisiydik. Bir reklam ajansında staj yaparken tanıştık. O yaz her günü bir arada geçirdik, yakınlaştık. 1994’te Melis yükseklisans için New York’a gitti. Bir buçuk sene sonra ben onu takip ettim. Beraber dersler aldığımız, ilk işlerimizi çıkardığımız bir dönem oldu. Beş yıl New York’ta birlikte yaşadık. 1998 yılının son derece karanlık bir şubat gününde de “birlikte üretmeye geçmeliyiz” diyerek Inhouse Projects diye bir ad koyduk kendimize. “Evden projeler” yani. 2001 yazında “Crossing Brooklyn” (Brooklyn’i Geçmek) adlı ilk profesyonel filmimizi çektik. O zamandan bu yana da birbirimize destek olarak hep kendi filmlerimizi yaptık. Bu bizim ikinci ortak filmimiz. Aslında hep sosyal meselelere değinen filmler çektik.

* Bağlar’ı çekme fikri ne zaman, nasıl oluştu?

Melis Birder: Ben yaklaşık 12 sene dışarıda yaşadım. Geri döndüğümde Kürt meselesi artık konuşulmaya başlanmıştı. Fakat benim gerçekten hiç haberim yoktu. Güneydoğuda böyle bir şeyler oluyordu ama ne yoğunluktaydı, hiç haberim yoktu. Anlamak istiyor, kendim çok cahil hissediyordum. Berke’nin daha çok deneyimi vardı Güneydoğu’da. Eşi gazeteci, çok gidip geliyorlardı. Gördüklerimiz ya taş atan ya da hapiste yatan çocuklardı. Biz oradan daha pozitif bir hikâye yapalım dedik.

* Kürt meselesini neden bir basketbol takımının hikâyesi üzerinden anlatmayı seçtiniz? Gökhan Hoca ve Bağlar Belediyesi Spor’la takımıyla nasıl tanıştınız?

BB: Biz spora baştan odaklanmıştık. Spordaki azmin, inancın, kendini ispat etme çabasının üzerine gidersek birlikteliği can alıcı noktasından yakalayabiliriz diye düşündük. Araştırma yaparken, Hürriyet’te de çıkmış bir haberle karşılaştık. “Varoştan EFES’e” idi başlığı. Baver’in (Yücesoy) hikâyesi. O haberde “Diyarbakır’ın Bağlar varoşundan Efes Pilsen’e transfer olan” diye tanımlanıyordu sporcu. Bu haber sonuna kadar yanlış ve korkunç önyargılıydı. Biz bu başarıyı doğru yerden yakalayalım istedik. Sonra arkadaşımız aracılığıyla Gökhan Hoca’yla telefon görüşmesi yaptık. Kameramızı alıp Diyarbakır’a gittiğimiz andan itibaren bizi aralarına aldılar. Çok çok güzel günler geçirdik birlikte ve o duyguyu ortaya çıkarmayı hedefledik filmin son sahnesinde de.

* Gökhan Hoca’nın öğretmenlik yaptığı ilkokulun zili ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’ şarkısıyla çalıyor. Maç başlayacak, “PKK’nin öldürdüğü Türk askerleri için saygı duruşu”nda bulunuluyor. Bir yandan da o sahadaki gençlerin yaşıtları Roboski’de öldürülüyor… Vatan’ın “Taş değil basket attı” manşeti ise Batı’nın ve medyanın güneydoğunun başarısını bile terörist önyargısıyla okuduğunu açıkça gösteriyor. Bu çelişkili fotoğraf hakkında ne düşünüyorsunuz?

MB: Bu çelişkiyi bence Türkiye’de hepimiz farklı alanlarda yaşıyoruz. Oturmamış bir benliğin tezahürleri bunlar. Şizofrenik bir toplumda yaşıyoruz aslında. Aidiyet duygumuz tam olarak oluşmadığı için her şey bize normal gözüküyor. Orada mesela zilin o şarkıyla çalmasına alışmış insanlar. Şehitler için gerçekten içten saygı duruşunda bulunan çocuklar Roboski öldürüldüğünde devlete karşı bir hınç ve öfke de duyuyorlar. Bu siyasetin, savaşın getirdiği bir yer. Aslında her iki taraf için üzülmek normalken, herkesin baskısı var “benim kayıplarıma üzüleceksin” diye. Doğudaki savaş ortamı içerisinde normal olmak zaten mümkün değil. Çok zor bir varoluş biçimi.

* Gökhan Hoca’nın bir konuşması var takımla. “Bizi özgüvenli yetiştirmediler, sokakta bile tedirgin yürüdük” dediği…

Melis: Batıya geldiklerinde tamamen başka bir benliğe bürünüyorlar. Basket atarken bile elleri titriyor, çok daha farklı bir baskıyla sahaya çıkıyorlar. Bunları çocukların kendileri söylüyor.

Batıda özlemini çektiğimiz özgürlük bilinci orada var

* Roboski katliamının ardından kameranın sokağa girdiği bir sahne var. En çok 9 yaşında bir çocuk tüm yüzünü kapatmış bir poşuyla, içinde koca bir adamın öfkesiyle “kanları yerde kalmayacak” diye haykırıyor. Siz barış dilinin değişimini Bağlar belgeselinin çekimi sırasında iyice gözlemlemiş olmalısınız…

MB: Birebir içindeydik. Belli bir süre sonra çok sertleşmişti sokak. Kameraya insanların tahammülü kalmamıştı. Çünkü polisler gösteriler sırasında sürekli kamerayla çekimler yapıyordu. Pamuk ipliğine bağlı orada sokağın ruhu. Batı tarafında özlemini çektiğimiz özgürlük, demokrasi bilinci ve bu bilinç için mücadele gücü de var orada. En ufak bir olayda sokaklar dolup taşıyor.

BB: Haber sokaktan yayılıyor orada. Televizyonlarda verildiğinde haber sokakta tamamıyla yayılmış, sokaklar dolmuştu. Çocuklar da bu haberi yayma arzusundaydılar. Biz onlara ne düşünüyorsunuz filan demedik. Bizi gördüler, etrafımız sarıldı ve hemen anlatmaya başladılar. Bizim için de çok güçlüydü o deneyim.

* “Taş değil basket attı” manşeti üzerinden hükümet yanlısı ana akım medyanın dilini, Kürt halkı ve güneydoğuya bakışını nasıl yorumluyorsunuz?

BB: Biz Gökhan Hoca’yı senelerdir tanıyoruz. Onun ağzından çıkabilecek bir söz değil. Her şeyin farkında, çocukların hayatlarını ve şartlarını çok iyi biliyor ama bunları slogana çevirmiyor. O çocukların takımın kozasındaki o birliktelikten güç alarak okusunlar, kendi hayatlarını kursunlar diye uğraşıyor. Ben sonra gazeteciyi aradım. Biz Gökhan Hoca’nın böyle bir şey demediğini biliyoruz, dedim. Ben de biliyorum, editörler o başlığı attılar, dedi. Tamamen Türk okuyucusuna, asimilasyon duygusuna, milliyetçiliğe hizmet edecek biçime sokuyorlar.

MB: Gökhan Hoca’yla telefonla yapıldı o röportaj. Hoca birinci sayfa  manşetinde öyle bir başlıkla yer alınca, bir şeye alet edildiğini hissetti. Onu manşet yapmalarının sebebi açlık grevlerinin sürüyor olmasıydı bence.

* Filmin çekimleri ne kadar sürdü? Kaç dakikalık kaydın montajından çıktı belgesel ortaya?

BB: 200 saati aşkın kayıt yaptık. Üç yıl, daha doğrusu üç sezon boyunca takımla birlikteydik. Başlarda çok sık gidip geldik sonra bir ayda, iki ayda bir gelmeye başladık. İkimiz de çocuk büyütüyorduk ayrıca.

* Bu üç yıllık deneyim size bilmediğiniz ne gösterdi, ne öğretti?

MB: Hep söylüyorum, ailemizin yarısı orada. Etle tırnak gibiyiz. Bu kardeşlik duygularımız üzerinden devam etmek zorundayız. Savaşta bu çok zor, iki taraftan da ölenler var. Ama biz normal vatandaşlar oradaki bağlarımızı hatırlamak için biraz daha fazla çaba göstermeliyiz. Çünkü çok yalnız bırakılıyor orada burayla bağlarını koparmak istemeyen insanlar.

Berke: Biz filmi çözüm sürecinin konuşulduğu bir üç yılda çektik. Zaten filmin gittiği yer ilk kurguda “2013 Mart’ında ateşkes ilan edildi ve taraflar masaya oturdu” şeklindeydi. Film bittikten sonra final cümlesi değişti. Çok yaklaştığımız, kopuklukları çözebileceğimiz, anlayabildiğimiz ve anlatabileceğimiz bir döneme gelmişken çok daha ayrıştırıldığımız bir dönemdeyiz. İlla da Diyarbakır’a gitmemiz gerekmiyor orayla o ilişkiyi kurmamız için. Bakabilmeyi seçmek gerek. Filmlerin gücü bu belki de.

Ezgi Atabilen/Cumhuriyet Gazetesi

11 kişiye ait kemikler tek tabutta

Dersim Soykırımı kazısında çıkartılan 11 kişiye ait kemikler, tek tabuta konularak toprağa verildi. Törendeki konuşmalarda, soykırımcı zihniyetin varlığını koruduğuna dikkat çekilerek, direnişin büyütüleceği belirtildi.

Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen soykırım anmasında, Hozat ilçesine bağlı Sera Suke mezrasında 14 Ağustos 1938 yılında katledilen Baran ve Canan ailelerine ait kemikler 78 yıl aradan sonra toprağa verildi. 14-15 Nisan 2015‘te gerçekleştirilen ilk kazıda çıkartılan ve sonuçları DNA testiyle kesinleşen 11 cenazeye ait kemikler, torunlarına kargo ile teslim edildi. Katledilenlerin kemikleri tek tabutta toplandı ve üstlerine kızıl bir bez ve Dersim puşisi örtüldü. Dersimliler, beyaz çiçekler ve çelenklerle tabutun başında yas tutarken, Canan ve Baran ailelerinin defnedildiği mezarlık, Seyit Turabi Baran‘ın fotoğrafı ve çelenklerle süslendi.
Aileler tarafından oluşturulan Sera Suke İnisiyatifi adına konuşan Suat Baran, “Bugün 4 Mayıs. Bizim için bugün daha da ağır. 24 büyüğümüzün kemiklerini kaldırıyoruz. Ve 1938′de katledilenleri anıyoruz. Buradan diyoruz; bu 24 kişinin kemiği Dersim katliamının bir parçasıdır. Diğer katledilen ocakların bir parçasıdır” dedi.

‘BUGÜN YAŞANANLAR SOYKIRIM SÜRECİNDEN FARKSIZ’

Baran, şöyle devam etti: “Bu devletin bir planı. Meclis’te alınan kararla bu milletin inancını, Kızılbaş Alevilerini, katletmek ve bu çeşmeyi kurutmak istediler. Dersim‘in yok edilmesi tüm Kürdistan‘ın yok edilmesidir. O zihniyet sadece fiziki bir yok etmeyi değil, düşünceyi yok etmek istedi. Ağuçan Pirleri şahsında hak ve adaleti yok etmek istediler. Seyit Rıza Elazığ’da yürürken ‘Biz Kerbela’nın evlatlarıyız. Biz günahsızız’ demişti. Bu mağaralarda katledilenler de aynı şeyi söylediler. Bugün de Kerbela’yı dört parça vatanımıza getirdiler. O Kerbela’yı her yerde yaşatanları, o zihniyetin tohumlarını kınıyoruz.”
Baran, bugün yaşananların da soykırım sürecinden farklı olmadığını dile getirerek, şunları belirtti: “Dersim sadece kendi Kerbelasına sahip çıkmamalı, Kobanê’den başlayıp Kürdistan’ın tüm Kerbelasına sahip çıkmalı. Eğer siz bugün bunlara sahip çıkmazsanız, o dil size uzak düşerse o ocak da size uzak düşer. Eğer ‘dilimize, kültürümüze, inancımıza sahip çıkacağız’ diyorsanız bu hak, adalet mücadelesine sahip çıkın; onlara sahip çıkmak her şeye sahip çıkmak anlamına gelir. Dersim inançsız, dilsiz, adaletsiz Dersim olmaz, Tunceli olur. Dersim’in tamamı için mücadelemizi sürdüreceğiz.” 

AV. SÖYLEMEZ: KEMİKLERİN ÇOĞU ÇOCUKLARA AİT

Avukat Cihan Söylemez de, Adli Tıp kazısının sonuçlarına ilişkin şu bilgileri verdi: “2 cenaze 13-14 yaşlarında, 1’i 4-5 yaşlarında. 1’inin 5-6 yaşlarında olduğu, birinin 6-7 yaşlarında olduğu, 7’si çocuk 11 cenaze çıkartıldı. Sonuçlara göre katliam en az 50 yıl önce gerçekleşti ve olay yerinden çıkan kovan ve mermiler de katliamda bu kişilerin sadece yakılmadığını, aynı zamanda kurşunlandığı kanıtlıyor.” 
Av. Söylemez, raporlar ve kişisel eşyalar baz alındığında, kemiklerin şu isimlere ait olduğunu aktardı: “1925 doğumlu Seyit İbrahim, 1925 doğumlu Seyit Halil, 1930 doğumlu Seyid Ali, 1928 doğumlu Seyid Hıdır 1930 doğumlu Seyid Ahmet, 1931 doğumlu Seyid Besime, 1934 doğumlu Seyide Sultan, 1925 doğumlu Seyide Kevser, 1894 Doğumlu Seyit Hasan“.
Kemiklerine ulaşılamayan 13 kişinin kemiklerinin bulunması için de Av. Söylemez, ikinci bir kazı başlatılması için mücadele edeceklerini kaydetti.

YÜKSEK: DİRENİŞİ BÜYÜTECEĞİZ

DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek de, Kürdistan toprağının her tarafından kemiklerin çıktığını belirtirken, “Dersim katliamı Kemalist anlayışının sonucudur. 50 bine yakın insanımız Kürt Alevi oldukları için katledildi” dedi. Yüksek, şunları ifade etti: “Devlet anlayışını kabul etmedikleri için, kendi topraklarında ana dillerini yaşatmak istedikleri için katledildiler. Kemalizmin anlayışı ile Erdoğanizmin anlayışı arasında hiç bir fark yoktur. Biri Dersim‘de katliam yaptı öbürü Cizre‘de… Devlet anlayışında doksan yıldır hiçbir şey değişmedi. Kemalizmin katliamcı zihniyetini bugün Erdoğan temsil ediyor. Değişen tek şey var, o da, bu zulümlere karşı verilen mücadelenin büyümüş olması ve daha da büyüyeceği… Artık birlikte direniyoruz ve inanıyorum ki, birlikte zaferi getireceğiz. Biz dedelerimizin kemikleri önünde saygıyla eğiliyor ve direnişi büyüteceğimize söz veriyoruz.”
HDK Eşsözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, Amed Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak da konuşmalarında, katledilenlerin mücadelesini sürdüreceklerini belirtti.
Törende, Gülbeng eşliğinde ağıtlar yakıldı ve tek tabutta toplanan kemikler omuzlara alınarak toprağa verildi.
Törenin ardından Seyit Rıza Meydanı’nda da katliamda yaşamını yitirenler anıldı. Halk, dönemin fotoğraflarının olduğu sergiyi gezdikten sonra, pirlerin okuduğu ağıtlara eşlik etti.
Anmada, Mehmet Tunç‘un annesi de Cizre için yaktığı ağıtı okudu.
ANF

Dersim katliamına herkes sessiz

Dersim katliamı için alevigazetesi.com’a açıklama yapan Pir Celal Fırat “Dersim katliama herkes sessiz kaldı” diyor.

 

Dersim katliamının 78. yılında dünya genelinde etkinlikler ve anmalar yapılırken Aleviler de bir kez daha yaşanan bu soykırımı dile getirdi. Alevilerin önde gelenlerinden  Pir Celal Fırat alevigazetesi.com’a yaptığı açıklamada Dersim katliamına sessiz kaldığını dile getirdi. Fırat şu ifadelere yer verdi:

“Dersim biz Alevilerin kanayan yarasıdır,hunharca çoluk çocuk demeden katledilen biz Aleviler  ( Alevi kurumları ) bu katliamla ilgili  tek kelime dillendirmeyen canlarımız var,  Yetmİş iki millete ayni göz ile bakan bizler,Dersim katliamını görmezden gelen  bizle “Evlad-ı kerbelâ’yık; bî-hatayık; ayıptır. zulümdür. cinayettir”

Bu sessizlik açıkçası beni ürkütüyor”

FEDA: Dersim’den Cizre’ye zalimler yenilecek

FEDA, Dersim Soykırımı‘na ilişkin açıklamasında, soykırımcı uygulamaların sürdüğüne ancak zalimlerin yenileceğine vurgu yaptı.

Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Pirler Kurulu adına Mustafa Deprem, yıl dönümü vesilesiyle Dersim Soykırımı’na ilişkin yazılı açıklama yaptı.

“Dersim’den Cizre’ye zalimler yenilecek” başlıklı açıklamada, soykırımda yaşamını yitirenler anılırken, “Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan halklara ve onların inançlarına özgürlük vaat ederek iktidar olan Cumhuriyet’in kurucu kadroları, iktidara geldikten sonra halklara verdikleri sözü unutmuş, devletin imkanlarını arkalarına alıp, katliam politikalarını yürürlüğe koymuşlardır. Tek kimlikli ulus devlet inşası esas alınarak, etnik olarak Türk, inanç olarak İslam kimlikliği dışında kalan tüm kimlikler ortadan kaldırılmak amaçlanmıştır” denildi.

‘SOYKIRIMA ARA VERMEYENLER YENİLECEK’

Açıklamada, Cumhuriyetin ilk yıllarında Şark Islahat Planı’nın yürürlüğe konmasıyla, özellikle Kürt ve Alevilerin katliam, sürgün ve asimilasyon politikalarıyla yüz yüze bırakıldığına vurgu yapıldı.

Açıklamanın devamında, şu ifadelere yer verildi:

“Bu plan çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihinde TC Bakanlar Kurulu, ‘sökülüp atılması gereken bir çıban başı’ olarak gördüğü ve aynı zamanda Alevi inancının da kök saldığı kadim ve kutsal Dersim coğrafyasına yönelik aldığı harekat kararıyla Dersim Tertelesi başlatılmıştır. Bununla çocuk, kadın ve yaşlı savunmasız on binlerce insan hiç bir ayrım gözetilmeden katledilmiş, soykırıma tabi tutulmuştur.

Aynı Muaviye zihniyetinin günümüz muktedirleri aynı planları ara vermeden günümüzde de uygulamaktadırlar. Kendisi gibi düşünmeyen, kendisine biat etmeyen tüm toplum katmanları üzerinde devlet terörü uygulamakta, halkların demokratik demokratik savunma iradelerini ellerinden almak için her türlü vicdansız oyunlar sergilenmektedir. Halkların hak ve hakikat arayışını diktatoryal emellerle, adım adım faşist uygulamalarla ezmek istemekte, her türlü antidemokratik baskı ve şiddete başvurulmaktadır.”

FEDA, halkların mücadelesiyle karanlık günlerin aşılacağı ve zalimlerin yenileceği mesajını da verirken, “Zalimleri ve onların takipçilerini kınıyoruz” dedi.
ANF

‘Terolar’da radikal eylem geliştirmenin zamanı gelmiştir’

“Karadeniz’de yapılan eylemlerde gördük, özellikle de kadınlar bu eylemlere öncülük etti, Artvin’deki eylemi biliyoruz nasıl durdurulana kadar kadınlar halk direndiyse Terolar’da da aynı şekilde yapılabilir”

KCK Halklar ve İnançlar Komite üyesi Delal Afşin, “Karadeniz’de yapılan eylemlerde gördük, özellikle de kadınlar bu eylemlere öncülük etti, Artvin’deki eylemi biliyoruz nasıl durdurulana kadar kadınlar halk direndiyse Terolar’da da aynı şekilde yapılabilir” diye konuştu.

Halklar ve inançlar komite üyesi Delal Afşin, Terolar köyünde 38 gündür devam eden Alevi halkının direnişini ve AKP’nin tüm inançlara yönelik geliştirdiği politikalara dönük önemli değerlendirmelerde bulundu.

Avşin, Maraş katliamında hukuki bir sonuç nasıl elde edilmediyse, Terolar’da da hukuki sonuç beklenmeden, eylemler sonuç alıncaya kadar radikalleşmesi gerektiğini Avşin söyledi.

‘MARAŞ KATLİAMINA TANIK OLANLARDIR TEROLARI YAŞAYAN’

38 gündür Terolar köyünde devam eden halkın direnişini selamlayan Avşin konuşmasının başında halkın eylem amacına dönük şu değerlendirmelerde bulundu: “Özellikle AKP’nin Türk devletinin Alevilerin çoğunlukla yaşadığı bu bölgede mülteciler için kamp yapılması ilk günden bu yana çok yoğun tartışılıyor. Bu kamp yapılışının amacı nedir, neden özelikle bu bölge seçildi, bu bölge dışında mültecilerin yerleştirileceği başka yer yok muydu gibi bunun üzerinden yoğun tartışmalar yapıldı elbette bunlar önemli idi. Neden oradan yapıldığı çok açık ve belliydi. Özellikle Maraş’ta yaşayan Alevilerin yakın tarihte yaşamış olduğu bir olay var. Maraş katliamını göz önüne getirdiğimizde buradaki halkın ister istemez devlete karşı bir güvensizlik durumu yaşadığını açığa çıkarıyor. Burada yaşayan katliamda katledilen, yargılanan, yerinden yurdundan sürgün edilen aleviler oldu. Bu ister istemez güven sorgulamasına kadar götürdü. Böylesi bir katliamın izleri ortadan kalkmadan halkın izni, görüşü alınmadan böylesi bir kampın yapılması kabul edilemez bir şeydir.”

‘HALKIMIZ SONUNA KADAR HAKLI VE DİRENİŞLERİNİ SÜRDÜRMELİ’

Ardından AKP’nin kamp yapma amacının daha farklı olduğunun sadece yerinden yurdundan olmuş halkı getirme gibi bir durumun olmadığına ilişkin ise Avşin “Özellikle devletin kendi eli ile kurduğu kamplardaki hepimiz takip ediyoruz DAİŞ gibi gruplara eleman yetiştirme faaliyeti yürütme girişimleri var. Bu da ister istemez oradaki halkı tedirgin etmekte. Bu kadar katliamlara, asimileye, Alevi inancına karşı dış uygulamalara karşı maruz kaldıktan sonra böyle bir kamp kuruluşunu onaylamak elbette yerinde olacak bir şey değildir. Bu temelde Terolar köyünde gerçekleştirilen eylemler çok yerindedir” dedi.

‘DUYARLILIKTAN ÇOK TEPKİLER ORTAYA KONULMALI’

38 gündür yürütülen Terolar direnişi kapsamında devam eden oturma eyleminin daha farklı eylem tarzında yürütülmesinin öneminin altını da çizen Afşin şöyle konuştu: “Birçok yerden destek de almaktalar. Özellikle de Avrupa’dan destek alıyor çünkü Maraş Katliamı sonrası yüzünü ülkeye dönen Alevi halkının kamp yapımıyla karşılaşmaları onlar için kabul edilemez bir şey. Genel olarak Avrupa’da yaşayan Alevi kesimlerin desteği bu noktada çok önemlidir. Belli bir derecede eylemsellikler geliştiriliyor, paneller ve seminerlerle halk bilinçlendiriliyor bu direnişin bir boyutudur. Terolar halkı ‘biz bu kampı istemiyoruz’ diye her gün nöbet eylemindeler ve basın yoluyla seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Fakat devletin hiçbir şekilde kamp yapımını durdurma ya da gelip halkın sesine kulak verme gibi bir girişimi yok tam tersine kampı yapmaya devam ediyor. Bu da şunu açığa çıkarıyor ki bu güne kadar yapılan direnişler her ne kadar anlamlı olsa da yetersiz olduğunu gösteriyor. Alevilerde şöyle bir özellik var yıkmadan, kırmadan, küsmeden bir şeyleri bir sorunu çözelim. Doğru bu güzel bir özellik fakat karşındaki güç buna gelmiyorsa ve kendinde ısrar ediyorsa demek ki eylemlerin biraz daha radikalleşmesi gerekiyor.”

‘7 MAYIS TEROLAR KÖYÜ İÇİN BİR DÖNÜM NOKTASI OLMALI’

7 Mayıs’ta yapılacak mitingin önemine de dikkat çeken Aşvin, “Gerekirse kampın yapıldığı yere gidilebilir. Kamp yapımı durdurulana kadar o alanda oturma eylemi yapılabilir. Karadeniz’de yapılan eylemlerde gördük, özellikle de bu eylemlere öncülük etti, Artvin’deki eylemi biliyoruz nasıl durdurulana kadar kadınlar halk direndiyse Terolar’da da aynı şekilde yapılabilir. Demek ki biraz daha dayatırsak ısrar edersek başarılabilir. Terolarda da radikal eylem geliştirmenin zamanı gelmiştir. Çünkü kamp yapma çalışmaları büyük bir ivedililikle devam ediyor. Bazı şeyler daha başta engellenmedikten sonra karşı çıkmak geç olabiliyor. Mesela 38 gündür oturma eylemleri gerçekleşiyor bunun yanında hukuksal açıdan bazı şeyleri elde etme çabası içerisinde halk fakat bu yönlü çok sonuç alıcı bir şey çıkmadı. Hukuksal açıdan şunları ifade etmek istiyorum. Doğru sorunlarımızı hukuksal açıdan çözülseydi daha iyi olurdu ve sorunlar çözülmüş olurdu. Gerçi hukuk doğru işlemiş olsaydı halkın sesini isyanını duyardı. Fakat hukuk gerçekliğini Maraş’ta gördük. Maraş Katliamında hukuk ne kadar rolünü oynadı. Haksız görülen Aleviler oldu. Katledenler açığa çıkarılmadı. Demek ki bizim hukukla çözeceğimiz bir şeyimiz yok. Bu devletin hukukunun çözümünü beklemek bizim için geç kalınmış bir durum olur. O açıdan halkın gücüyle tüm Alevilerin hatta demokratım diyen kesimlerin 7 Mayıs’ta kitlesel bir biçimde katılması önemlidir. Eylemin radikalliği aynı zamanda başarı düzeyini de belirleyecektir. Bu aşamadan sonra eylem tarzının değişmesi kaçınılmaz bir şeydir. Duyarlı olmak, bilinçlilik yaratmak önemlidir fakat kamp yerinde bu çalışmayı durduracak eylem tarzına ihtiyaç var.”

‘AMAÇ ALEVİLERİ YERSİZ, YURTSUZ BIRAKMAK’

Bu sorun sadece Terolar’da yaşayan halkın ya da Alevilerin sorunun olmadığı tüm Alevilerin bu konuda çok duyarlı olması ve direnişe sahip çıkması gerektiğini de ifade eden Afşin tüm duyarlı kesimlere şu çağrılarda bulundu: “Buradaki amaç Alevileri bulundukları yerden çıkarmaktır. Bugün Maraş’ta bir kamp yapılmaya çalışıyor. Ancak Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerde bu tarz kampları yapmaları gündemdedir. Alevilerin yaşamış oldukları toplumsallığı parçalama ve asimile etme hep yürütülen bir politika idi. Şimdi ise toplu yaşadıkları mekanları da parçalayarak bir bütünen Alevileri yurtsuz bir halka indirgemeye çalışmaktadır. İnanç noktası önemli. Alevilerden bahsettik. Son günlerde AKP hükümetinin gündeminde alevi açılımı vardı. Zaten dönem dönem alevi açılımları yapıyorlar. Bu çalıştaylar, açılımlar eğer Terolar köyündeki gibi bir açılımsa Aleviler böyle bir açılım istemiyorlar. O açıdan o açılımların da gözden geçirilmesi gerekiyor.”

‘AKP’NİN YARATMAK İSTEDİĞİ İSLAM DAİŞ ZİHNİYETİNDEN KOPUK DEĞİL’

Terolar direnişinin ardından AKP’nin tüm inanç kesimlere yönelik yürütmüş olduğu politikalara ilişkin ise Afşin “Bugün Türkiye’de son günlerde meclis başkanlığının laiklik üzerine vermiş olduğu bir açıklama var. Tabi ki bütün demokrat kesimleri ve Alevileri de rahatsız etti. Yani şimdi AKP hükümetinin tarzı da böyle değişiklik yapmak istediği bir konuyu önce bir bakanıyla, bir milletvekiliyle ya da bir taraftarıyla gündeme atıyor, gündem oluşturuyor. Toplumun, halkın tavrı neyse o gündeminin yaşamsallaştırıp, yaşamsallatırmamasını takip ediyor. Bu laiklik konusu da öyle. Şimdi başbakan her ne kadar laiklik ya da laikliğin anayasaya konulması gibi bir gündemimiz yok dese de, anayasa komisyonu her ne kadar böyle bir gündemimiz yok dese de bir defa derler ya ok yaydan çıktı. AKP’nin düşüncesi belli oldu. Yani önümüzde ki süreç için bir İslam şeriatına dayalı, şeriatı da demeyelim kurmak istediği sistemin adımlarını atmış olacak. Laiklik konusu halkları tedirgin ediyor. Bugün bir DAİŞ, El-Nusra gerçekliği var. İslamiyet adı altında hareket eden kesimlerin kendi benimsemiş oldukları inançlar dışında diğer halkalara saldırıları bilinmektedir ki bu AKP gerçekliğinden de uzak değil.”

‘DEĞİL ALEVİLİĞİ, TÜM İNANÇLARI YOK EDİYOR’

AKP’nin gerçek İslam’ı savunmaktan çok kendi çıkarları doğrultusunda yön verdiği siyasal İslam’ı öne sürmektedir diyen Afşin bu konuda tüm kesimlerin refleks göstermesi gerektiğine dikkat çekti.

Bugün belki de laiklik tartışmasının yerini bulmayabileceğini de sözlerine ekleyen Aşvin, “Fakat hedefini açığa çıkaran bir gündemin olduğunu görebiliyor. Her ne kadar bu planını hedefini inkar etse de böyle bir gündem yok denilse de uzun vadeli bir planın olduğu açığa çıkıyor. Ayrıca bu gün bile AKP iktidarının laiklik ilkesini uyguladığı konusunda insan şüpheye düşmektedir. Türkiye laik mi soru işaretini koyabiliriz. Çünkü bu ilkenin fiili işletilme tarzı yok. Çünkü AKP’nin şu anki bütün pratiklerine baktığımızda tüm inançları ret ediyor. Bu temelde tüm demokrat kesimlerin Alevilerin bu soruna karşı duyarlı davranması gerekiyor. Çeşitli eylemselliklerle kendi tepkisini ortaya koymalıdır. Biz tek zihniyete sıkıştırılmış bir sistem istemiyoruz. Onu için şimdiden önlem ele almak gerekiyor. Tüm farklı inanç kesimleri kamuoyunu yoklayan bu söylemleri karşısında hemen bir refleksin gösterilmesi gerekiyor. Bugün gösterilemeyen refleks yarın çok geç olabilir. Yerinde ve zamanında eylemsellikler gerçekleştirilmeli. Yani bu ülke birilerine ya da bir sisteme ait değil. Demokratik bir şekilde yönetilmesi bu da demokratik ulusun geliştirilmesi temelinde tüm demokratik kesimlerin farklı inançların harekete geçmesi gerekir.”

 

Munzur Üniversitesi öğrencileri, ’38 Dersim Soykırımı’nı protesto etti.

Munzur Üniversitesi’nde DEM-GENÇ öncülüğünde bir araya gelen öğrenciler, fakülte meydanında Dersim Soykırımı’nı protesto etti.

Fakülte meydanında düzenlenen basın açıklamasında konuşan Agit Aral, “Dün Dersim’de, bugün Cizre, Sur, Nusaybin’de devam eden inkar, imha ve asimilasyon politikalarına karşı mücadele etmeye Denizler olup devam edeceğiz. Seyit Rıza’nın dediği gibi; sizin hilelerinize, oyunlarınıza karşı diz çökmeyeceğiz” dedi.

‘BUGÜNKÜ KATLİAMCI ZİHNİYETİ 1938’DEN TANIYORUZ’

Kuzey Kürdistan’daki soykırımcı saldırılara tepki göstererek, “Bu zihniyeti Dersim ’38’den tanıyoruz” diyen Aral, şöyle devam etti: “Bu savaşın en büyük mağdurlarından biri de biz gençler oluyoruz. Mücadele içerisinde olan biz gençler gözaltılar, tutuklamalar ve bütün bunlar yetmez ise ölüm ile sindirilmek istemiyoruz. Geleceğimiz sadece savaş ile değil, savaşın sesi altında geçirilmeye çalışılan gerici uygulamalar ile devam ediyor.”

Öğrenciler basın açıklamasının ardından Dersim Soykırımı’nı konu alan sinevizyon gösterimini gerçekleştirdi.
ANF

Mainz’da Terolar için toplantı

Maraş’ın Terrolar köyüne yapılan AFAD kampı dolayısıyla Almanya’nın Mainz kentindeki, Pazarcık Kültür Merkezi’nde bilgilendirme toplantısı yapıldı.

Maraş’ın Terrolar köyüne yapılan AFAD kampı dolayısıyla Almanya’nın Mainz kentindeki, Pazarcık Kültür Merkezi’nde bilgilendirme toplantısı yapıldı. Toplantıya konuşmacı olarak Av. Mehmet Çarman, Maraş Girişimi eşbaşkanı Mehmet Üstek ve Pazarcık Kültür Merkezi eşbalkanı Aziz Uzpak katıldı. Yandaş medyanın bölge halkını ırkçı ve mültecileri istemeyenler şeklinde yansıttığını söyleyen Av. Çarman, “Buraya gelecek olanlar Ezidiler, Süryaniler ve Kürtler değil; buraya geririlecekler selefilerdir. Bizim tepkimiz bunadır” dedi. Üstek ise 7 Mayıs günü Terrolarda yaplacak merkezi yürüyüşe katılım çağrısı yaptı.

Mainz Pazarcık derneğinde yapılan toplantının açılış konuşmasını derneğin eşbaşkanı Aziz Uzpak yaptı. Uzpak “HDP milletvekillerine mecliste bir grup güruh tarafından yapılan linç girişimini kınıyorum. Bunun hesabını halk mutlaka soracaktır” dedi. Daha sonra söz alan Av. Mehmet Çarman, Urumoğlu ve Terolar köylerinden oluşan resmiyet de Sivricehöyük olarak geçen mevkinde bulunan 374 dönümlük alana yapılan AFAD kampına 25040 kişinin yerleştirileceğini söyledi.

TEROLARLA YETİNMEYECEKLER

Yandaş medyanın bölge halkını ırkçı ve mültecileri istemeyenler şeklinde yansıttığını söyleyen Av. Çarman, “Buraya gelecek olanlar Ezidiler, Süryaniler ve Kürtler değil; buraya getirilecekler selefilerdir. Bizim tepkimiz bunadır” dedi. Terolar’ın çok güzel bir doğal yapıya sahip olduğunu belirten Av. Mehmet Çarman, baştan beri oyalamaya yönelik taktiklerle kampın yapımının bitirilmeye çalışıldığını, söylenen 16 yer arasında Terolar’ın olmadığını ve Teroların nokta olarak seçildiğini vurguladı. Kamp yapılan yer ile ilgili bir yıl önce iyi vasıflı arazi olarak raporlandığını ve 4 yıl boyunca rehabilitasyon çalışması yapıldığını, ama şimdi ise kötü arazi olarak kendi yanlaşlarınca rapor verildiğini söyleyen Av. Çarman, “Bir yılda ne oldu da iyi olan arazi bir anda kötü oldu?” diye sordu.

Planın burayla sınırlı kalmayacağını düşündüklerini belirten Çarman, bölgede başka kamplarında planlandığını düşündüklerini belirtti. Terolar’ın bir başlangıç olduğu söyleyen Av. Çarman, “Köylülerinizle bir araya gelin. Konuşun. Bölgede hazine yerlerini parsalleyerek satın alın” önerisinde bulundu.

7 MAYIS’TA TEROLAR’DA MERKEZİ YÜRÜYÜŞ YAPILACAK

Maraş Girişimi eşbaşkanı Mehmet Üstek de, bölgenin planlı olarak seçildiğini, sadece Terolar ile sınırlı olmadığını, Malatya, Sivas, Erzincan’dan da kamp yapılmasını planlandığını söyleyerek, Kürt Kızılbaşların yaşadığı yerlerin demografik yapısının değitirilmesine yönelik bir olan olduğunu söyledi.

Bölgede yakın dönemde 1978 Maraş katliamı ile başlayan, daha sonra Çimento fabrikaları, çöp deposu, termik sanrallerinin yapılmasının da tesadüfü olmadığını söyleyen Üstek, bir bütün olarak bölgenin demografik yapısının değiştirilmesine yönelik planlanan bir politika olduğunu belirtti.

Elbistan Afşin termik santralinden dolayı bölgede kanser vakalarının yüzde 60’ı üzerinde olduğunu dile getiren Üstek, mahkeme tarafından tespit edilmesine rağmen halkı buna karışı direniş göstermemesi sonucu termik santralin ikinci ünitesinin yapıldığını ve üçüncüsününde planlandığını sözlerine ekledi. Bölgenin demikrafig yapısının değiştirirlmesi ve göçertmeye yönelik bölge halkının güçlü bir direnişi ortaya koyması gerektiğini, Maraş Girişimi olarak tüm bu planların boşa çıkarılması için çalışmalarını dahada yoğunlaştıracaklarını söyledi.

Terolar’da 7 Mayıs günü büyük bir yüyürüş ve miting hazırlığı içinde oldukları bilgisini veren Üstek, herkesin yapılacak yürüyüşe katılmasını ve Avrupa’da yaşayan Maraşlıların da akrabalarını ve tanıdıklarını arayarak yürüyüşe katmaları çağrısında bulundu.

‘Dersim ’38 merkez-taşra çatışmasının devamıydı’

Metin-Kemal Kahraman kardeşlerden Kemal Kahraman ile, ‘38 Katliamının sözlü kültüre yansımasını ve ’38 ile ilgili güncel tartışmaları konuştuk.

Bugün 4 Mayıs. Dersim’e yönelik yapılacak ve bir katliama dönüşecek askeri harekat için 4 Mayıs 1937’de toplanan Bakanlar Kurulu “Tenkil Harekatı” kararı aldı. Bu tarih aynı zamanda Dersim Katliamı’nın da başlangıç tarihidir. Dersim Katliamı’nın yıl dönümü nedeniyle yaptıkları müzik ve sözlü kültür çalışmalarıyla bildiğimiz Metin-Kemal Kahraman kardeşlerden Kemal Kahraman ile, ‘38 Katliamının sözlü kültüre yansımasını ve ’38 ile ilgili güncel tartışmaları konuştuk.

5 yıla yakın bir süredir Dersim Ağıtları üzerine bir albüm hazırlığı içerisinde olduğunuzu biliyoruz. Hem bu albümde çalıştığınız ‘38 ağıtlarında hem de yıllardır yaptığınız sözlü kültür çalışmalarınızda ‘38 ile ilgili anlatılardan nasıl bir sonuç çıkardınız?
Evet, gerçekten de 5 yıl oldu bu çalışmaya başlayalı ama hâlâ bitiremedik. Diğer albümlerde olduğu gibi burada da işin araştırma, anlama boyutu bu kadar uzun sürüyor. Çünkü bir boyutuyla dokumanter olan bu çalışmalar bizim için de bir öğrenme süreci oluyor…

Bildiğiniz gibi bu albümde, politik ağıtlar dediğimiz örnekleri çalıştık. Yani 1. Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kore Savaşı gibi devletler arası savaşlarda ya da ‘38 gibi devlet ile yapılan çatışmalarda öldürülmüş Dersimlilere yakılmış ağıtları çalışıyoruz. Bu şekilde son 100 yıllık Dersim politik tarihine, ağıtlar penceresinden bakmayı deniyoruz.

Tahmin edersiniz ki, 5 yıldır süren çalışma sürecinde öğrendiklerimizi burada birkaç cümle ile aktarmamız mümkün değil. Bizim bu çalışma sürecinde fark ettiğimiz temel tez şudur; Dersim ‘38 meselesi sadece modernite süreçleriyle, örneğin son yüz yılda gelişen milliyetçilik tercihleriyle anlaşılabilecek bir düşmanlığın ürünü değildir; ‘38 özgülünde dönemin geçerli kavramları ve kuramlarıyla öyle biçimlense de temelde tarihin en derin zamanlarından beri süregelen bir merkez-taşra, yazı-söz, şehir-dağ ya da güç-mana çatışmasının devamıdır. Siyasi tarih en temelinde güç merkezli siyasal sistemlerle mana merkezli kültürel sistemlerin çatışmasının hikayesi olarak görülebilir. Burada hegemonya iddiasındaki iki güç odağının, iki ayrı merkezin karşılaşması değildir söz konusu olan. Hegemonya iddiasındaki merkez ile buna karşı direnen bir kültür halkının karşılaşmasıdır. Bu anlamda ‘38 meselesi en derininde belki şehirin tarihine kadar indirebilecek bir tarihsel çelişkinin devamı olarak görülürse anlaşılabilir.

En azından 1071’den beridir Aleviliğin tarihi bir geri çekilmeler tarihidir diyebiliriz. Merkez-taşra çatışması tarihinde Alevi düşmanlığı Selçuklu’dan, Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne devr olmuş ender siyasi miraslardan biridir. Ve ‘38’de Dersim’in özel olarak hedef alınma sebebi, bu geri çekilmeler tarihi içinde Aleviliğin bir sosyal sistem olarak yaşandığı son kale olması dolayısıyladır.

Tertele Konferansı bugün başlıyor
‘KATLİAM TARTIŞMALARIYLA BİLGİ KİRLİLİĞİ YARATILIYOR’

Son yıllarda yine Dersim katliamı tartışmaları da çokça yapılıyor. Bu tartışmalar için neler diyeceksiniz?
Ancak 3-5 yıl önce başlayabilen tartışmalarla ilgili, özellikle akademik ortamın ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Epeyce çalışma yayımlanıyor ama çoğu sipariş üzeri yapılmış, kendi sorusu, kendi cevabı olmayan işler. Dolayısıyla yeni bir şey öğrenemiyoruz; kamuoyunda bir farkındalık yaratamıyoruz.

Dersim ‘38 meselesinde de, Erdoğan’ın güya devlet adına itirafı ve özürünün sadece aktüel siyasi hesaplarla yapıldığı iyice anlaşıldı. Bu çerçevede de aydınlarımız ne hikmetse hemen meseleyi anladılar ve kulaktan dolma bütün ön-yargıları aktüel siyasetin ihtiyaçları temelinde yeniden kavramsallaştırmaktan başka bir şey yapmadılar. Şu son 3-5 yıllık tartışmalardan elimizde ne kaldı deseniz, benim aklıma anlı-şanlı profesörlerimiz tarafından ileri sürülmüş uyduruk Stockholm Sendromu katkısından başka bir şey gelmiyor. Sağ olsunlar, lütfedip 75 yıl sonra konuştuklarında bile hemen mağdurun hastalığını teşhis edip duyurma konusunda çok sabırsız davrandılar; buna da her halde ‘Türk tipi özür’ demek gerekir.

‘38 ile yıkım süresine giren bir kültür, bir sosyal sistem var; travma mağdurları ve onların çocuklarının mağduriyeti ortada; Zazaca’nın durumu, bütün ziyaretleri ve kutsal mekanlarıyla Dersim Aleviliğinin durumu ortada; aydınlarımız bütün bu mağduriyetleri tespit edip bunları telafi etmenin arayışına gireceklerine, meseleyi tam da beklendiği gibi aktüel siyasetin ihtiyaçları temelinde yorumlayarak Alevilerin neden CHP’ye oy vermemesi gerektiğinin tezlerine dayanak yaptılar.

Devlet adına üst perdeden özür dilendiğine göre, devletin kendini sorgulayarak bu mağduriyeti ortadan kaldıracak iddialı ama ağırbaşlı çalışmalar yapması gerekirdi. Ama devlet bugün güya özür dileyen AKP iktidarı döneminde, daha da hararetli bir şekilde hem kaymakam, vali gibi yerel idarecileri hem de kurduğu üniversite aracılığıyla “Dersimlileri yazılı kaynaklara dayalı bir ehl-i beyt bilgisi ve sevgisiyle donatmak” için mücadele ediyor.

Kısacası yayınlanan çalışmalar meseleyi araçsallaştırmaktan ve bilgi kirliliğini artırmaktan başka bir sonuç çıkartmamıştır.

Çocuklarımız o günleri bir daha görmesin’
‘DEMOKRASİNİN EN ÖNEMLİ MÜTTEFİKLERİ KÜRTLER VE ALEVİLERDİR’

Dersim’de AleviKızılbaş inancının ağırlıkta olduğu bir kent. Yeni Anayasa tartışmaları var gündemde. Aleviler, laiklik için yıllardır mücadele içerisinde ve devletin bütün inançlarla eşit uzaklıkta durmasını, Diyanet’in kaldırılmasını talep ediyorlar. Meclis Başkanı’ndan ‘yeni anayasada laiklik olmamalı’ açıklaması geldi. Bu açıklama inançlarından dolayı katliam yaşamış Dersim için ne ifade ediyor?
Alevilerin Cumhuriyet dönemindeki siyasi tercihleri, laiklik konusundaki hassasiyetleri, diyelim genelde CHP’ye oy vermeleri zaman zaman ciddi eleştirilere konu edildi. Ama bu 15 yıllık AKP hükümeti, Alevilerin siyasal islam hakkında biraz da paranoyakça bulunan bütün korkularını haklı çıkartmıştır.

AKP ilk yıllarında kendini “muhafazakar demokrat” diye tanıtarak bütün liberal aydınların desteğini almıştı. Sanıldı ki, AKP’nin sistemi dönüştürme girişimleri “herkese demokrasi” şeklinde olacak. Oysa anladık ki, mesele bir planın dengeler gözetilerek adım adım uygulanmasıdır ve plan, hilafet özlemidir; çoğunluk diktatoryası şeklinde belki hep seçimler aracılığı ile getirilecek bir şeriat düzenidir.

Çözüm süreci denilen oyalama sürecinde dile getirilen 1000 yıllık din kardeşliği vb. söylemlerin başta Aleviler olmak üzere, Êzidî, Asuri, Ermeni ve Rum azınlıkları ne kadar tedirgin ettiğini hatırlarsak, Anadolu’da ivedilikle basitçe “herkes için demokrasi” parolası temelinde bütün azınlıkları ve muhalifleri yan yana getirecek yeni bir siyasi hareket gerekiyor. Kürt hareketi bunu denemiştir tabii ve bugün de Kürt hareketi olmadan yeni aktörler düşünebilmek zordur; ama 1000 yıllık kardeşlik gibi gerici parolalar yanında Türkiyelileşmek yönelimi de barışı sistem-içi güçlerle ve gerici parolalarla sağlayamayacağımızı göstermiştir.

Açıktır ki, bugün gittikçe büyüyen bir milliyetçi-dinci şeriat tehditi karşısında demokrasinin en önemli müttefikleri Kürtler ve Aleviler’dir. Her şeyden önce bu iki grubun da ivedilikle bir birbirlerini doğru temellerde tanıyarak, karşılıklı ön-yargıları gidermeleri ve bir ittifak içine girmeleri gerekir.
/Evrensel – Şerif KARATAŞ

Özgür Mumcu: Hayırlı Olsun!

Özgür Mumcu Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde dokunulmazlık tartışmalarına değiniyor ve “Hayırlı Olsun” diyor. 

 

Hayırlı olsun. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin teklif Anayasa Komisyonu’ndan geçti. Sayın Davutoğlu’nun deyişiyle “destan yazan” milletvekillerinin tekme ve yumrukları ise dosta güven, düşmana korku verdi.

CHP’nin el âlem ne der kaygısıyla anayasaya aykırı olduğunu söylediği teklife destek vermesi de harika oldu. “Hayır oyu kullanırsak, bize PKK’li derler” korkusu gerçekten işe yaramışa benziyor. Kullanılan oy “evet” ama dünkü Yeni Şafak’ın CHP için manşeti “Terörün Sözcüsü”, Star’ınki “HDP değil CHP raporu”. Sebep? CHP’nin Cizre raporunda hukuka aykırılıklardan bahsetmesi.

İktidar ve medyası, dilediğiniz kadar dokunulmazlıkta AKP’yle beraber davranın sizi teröre destekçi göstermeye devam edecek. Birincisi elbette oy kaybettirmek amacı. İkincisi ise sizi başınızı okşatan, uysal bir partnere dönüştürene kadar kırbaçlamak için.

AKP’nin suyuna girildiği günün ertesinde iktidar medyasının suratınıza vurduğu bu manşetler de girilen yolun ne denli hatalı olduğunu göstermiyorsa zaten, bu muamele hak edilmiş demektir. Siyasette özne olamayan nesneleşir ve nesnelere de haliyle nesne gibi davranılır.

Uslu ve uysal bir partner olursanız ödülü çoktur. Bakın MHP’ye. İktidar medyası MHP içi muhalefete karşı nasıl da koruyor Devlet Bahçeli’yi.

Anayasa Komisyonu’ndaki tartışmalar esnasında Mithat Sancar, Oscar Wilde’ın bir sözünü alıntılamak istemiş. Söz şu: “Kaba güce karşı koyabilirim ama kaba bir mantığa katlanamam.”

AKP’li milletvekilleri ise Oscar Wilde’ın milli olmadığını ileri sürerek itiraz etmişler. Biri Oscar ödüllerinden bahsedildiğini zannetmiş. Bir başkası ise Sancar’ın Necip Fazıl’dan alıntı yapmasını istemiş.

Suyuna girilen, Oscar Wilde’ı bile gayri milli diye düşman ilan edebilecek ölçüde rasyonellikten uzaklaşmış bir hezeyan hali.

Sayın milletvekili, Necip Fazıl’dan alıntı istemiş. Hatırlayalım kendisi Cumhuriyeti nasıl tanımlıyor: “Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.”

Sayın milletvekilinin üyesi olduğu Meclis’i de pek sevdiği söylenemez. Onun yerine atanmış bir “Yüceler Kurultayı” öneriyor. Başyüce adı verilecek başkanı da bu kurultay seçecek.

Suyuna girilen, her sözlerinde rehber bellediklerini söyledikleri Necip Fazıl’ın hayalindeki teokratik diktatörlük.

Kumar oynayanların göğsüne “Türk ahlak inkılabının bir numaralı haini, kumarbaz” yaftası asılması gerektiğini yazan ve sonra da kumarhanede basılan Necip Fazıl’ın manevi evlatlarına oyuncak olmak.

Cumhuriyet ve kurucularına “şapka ve maymun” diyenlerin ardına düşmek.

Hayırlı olsun.

Teker teker içeri atıldığınızda arkanızdan atılacak manşetleri okurken gardiyanlarınıza “Ama biz dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet oyu vermiştik” dersiniz. Ardından da patlatırsınız bir Necip Fazıl şiiri.