Ana Sayfa Blog Sayfa 6313

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar İLKNUR KAPLAN

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir…  Pablo Neruda

Öğüt veren yazılar yazmayı sevmem. Tercihim gerçekleri görmek adına cümleler kurabilmektir. Yıllarımı köşe yazısı yazarak geçirmememe rağmen bugüne kadar yazdığım tüm bireysel yazılarda buna dikkat etmeye çalıştım. Çünkü insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemek yerine içinde bulundukları durumu göstermeye çalışmak daha doğru geliyor. Tabi anlayabileceklere.

Hayatın akışına kapıldığım ve durma gereksinimi hissettiğim zamanlarda, bir kılavuz yazısı gördüğüm Pablo Neruda cümleleriyle başladım. Özellikle “Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar” cümlesini sürekli tekrarlarım. Sizlerde bilirsiniz başımıza ne gelirse vazgeçemediğimiz alışkanlıklarımızdan gelir.

Tembelleşiriz, umursamayız, harekete geçemeyiz, benim yerime biri yapar, söyler, uygular diye düşünürüz. Birileri de sizin için öyle düşünür. Yoksa yıllardır aynı insanlar tarafından yönetilmek bu kadar kolay olur muydu? Aynı yüzleri görmekten tiksinmeyenler, aynı sözleri duymaktan bıkmayanlar, hakarete maruz kalmayı içine sindirenler, yanı başında öz kızına taciz eden kocasına, oğluna, kardeşine, komşusuna susanlar, çocuklar ölürken göbek atanlar, eğitim almaya gönderdikleri çocuklarına tecavüz ederlerken vicdanına gömülenler, dindar ve kindar nesiller yetiştirenlere ses çıkarmayanlar, toplumsal huzurun bireysel özgürlüklerden geçtiğini bilmeyerek “dindar anayasa” çığırtkanlığına alkış tutanlar yani ağır ağır ölenler… Üç maymunu oynamaya alıştıklarından ölecekler!

Unutmayın! Yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir…

Ağbaba, işçilerin sorunu için meclise araştırma önergesi sundu

CHP’nin İşçi Sendikaları ve STK’lardan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Veli AĞBABA, 1 Mayıs öncesinde işçi ve emekçilerin yaşadığı sorunların çözümü için TBMM’den araştırma komisyonu kurulmasını istedi.

 

Veli Ağbaba, TBMM Başkanlığına verdiği teklifte; ” TÜİK verilerine göre Türkiye’de toplam istihdamın %33,47’si kayıt dışıdır. Türkiye’de tüm işçi ve emekçilerin yaşadıkları sorunlar, istihdama katılım oranının düşüklüğü, sendikalaşma ve toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranının düşüklüğü, haftalık çalışma saatlerinin uzunluğu sonucu gerçekleşen iş kazaları, kayıt dışı istihdamın engellenememesinin ve kayıt dışı çalıştırılanların karşılaştıkları problemlerin tespit edilerek gerekli çalışmaların yapılması amacıyla Anayasanın 98. TBMM İç tüzüğünün 104. ve 105. Maddeleri gereğince Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederiz” denildi.

Teklifin tam metni şu şekilde; 

Ülkemizde işçi ve emekçiler birçok sorunla karşı karşıya bulunmaktadır. TÜİK 2015 verilerine göre Türkiye’de toplam istihdamın %33,47’si kayıt dışıdır. 17 milyon 827 bin ücretli, yevmiyeli veya maaşlı çalışanlar içerisinde 3 milyon 269 bin kişi (%18,33) kayıt dışı çalışmaktadır. Kayıt dışı çalıştırılan işçi ve emekçilerin hiçbir sosyal güvenlik hakları bulunmamaktadır.

Bugün birçok ülkede haftalık çalışma süreleri 35 saate kadar inmiştir. OECD ortalaması ise 36,7’dir. Türkiye’de haftalık çalışma süresi yasal olarak 45 saat olmasına karşın ortalama çalışma süreleri 49 saati aşar durumdadır. Birçok işçi ve emekçi insan onuruna yaraşmayacak şekilde çok uzun saatler çalıştırılmaktadır. İş kazalarının ana sebeplerinden biri de uzun çalışma saatleri olarak belirmektedir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin raporuna göre 2015 yılında, tespit edilebilen, 1730 işçi hayatını kaybetmiştir. 2016 yılının ilk üç ayında ise 415 işçi çeşitli iş kazalarında hayatlarını kaybetmiştir.

Ocak 2016 verilerine göre gerçek sendikalaşma oranı %9,9 iken toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranı %6’dır. OECD örnek ülkelerinin hepsinde (Türkiye hariç) toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranları sendikalaşma oranlarından fazladır. Örneğin, Fransa’da sendikalaşma oranı %7,7 iken toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranı ise %96,9’dur. Bu örnekler göz önüne alındığında Türkiye hem sendikalaşma oranı olarak hem de toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranı bakımından dünya ölçeğinde çok gerilerde kalmaktadır.

Genel-İş sendikasının yaptığı araştırmaya göre, AB ortalamasında istihdama katılım oranı % 65,7, OECD ortalamasında ise % 66,3’dür. Örneğin İsveç, Hollanda, Avusturya, Japonya ve Almanya gibi ülkelerde istihdama katılım oranları % 70’in üzerindedir. Yine Şili, Belçika, Fransa, Portekiz ve Macaristan gibi ülkelerde ise % 60’ın üzerindedir. Türkiye’de ise bu oran AB ve OECD ortalamalarından düşük olup % 50, 4’dür.

Tüm bu nedenlerle, Türkiye’de tüm işçi ve emekçilerin yaşadıkları sorunlar, istihdama katılım oranının düşüklüğü, sendikalaşma ve toplu sözleşme kapsamındaki işçi oranının düşüklüğü, haftalık çalışma saatlerinin uzunluğu sonucu gerçekleşen iş kazaları, kayıt dışı istihdamın engellenememesinin ve kayıt dışı çalıştırılanların karşılaştıkları problemlerin tespit edilerek gerekli çalışmaların yapılması amacıyla Anayasanın 98. TBMM İçtüzüğünün 104. ve 105. Maddeleri gereğince Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederiz.

AİHM’nin Aleviler ile ilgili kararı Diyanet İşleri Başkanı Görmez’e soruldu!

AİHM’nin Alevilik kararına Diyanet yorumu: “Bizim kararlarımız daha yüce”

AİHM’nin “Türkiye’de Alevilere dini ayrımcılık yapıldığına hükmetmesi” kararı sorulan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “Millet olarak birbirimizin hakkına ve hukukuna saygı konusunda vereceğimiz ortak kararın, bütün mahkemelerin kararlarından çok daha yüksek ve yüce olduğuna inanırım” dedi
DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Alevilerin din özgürlüğü haklarının ihlal edildiği yönündeki kararıyla ilgili, “Millet olarak birbirimizin hakkına ve hukukuna saygı konusunda vereceğimiz ortak kararın bütün mahkemelerin kararlarından yüce olduğuna inanırım” dedi.
Mehmet Görmez, Karabük Üniversitesi Camii’nin açılış törenine katılmak için geldiği Karabük’te, Vali Orhan Alimoğlu’nu makamında ziyaret etti. Burada gazetecilerin sorularını cevaplandıran Görmez, AİHM‘nin Alevilerin din özgürlüğü hakları konusunda verdiği kararı değerlendirdi. Görmez şöyle konuştu:

Diyanet İşleri Başkanı olarak, bizim millet olarak birbirimizin hakkına ve hukukuna saygı konusunda vereceğimiz ortak kararın bütün mahkemelerin kararlarından çok daha yüksek ve yüce olduğuna inanırım. Bütün inanç farklılıklarımızla birlikte bizi bin yıldır millet kılan değerlerle birlikte birbirimize karşı vereceğimiz kararın çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim daha çok millet olarak birbirimize karşı verdiğimiz ortak kararların önemli olduğunu ifade etmek isterim sadece.”

Vali Orhan Alimoğlu, Görmez’e divan kitabı, Görmez de Alimoğlu’na Kuran-ı Kerim hediye etti.
DHA

AİHM’in Alevileri haklı bulması samimi değil

İsrafil Erbil ile alevigazetesi.com  için bir söyleşi gerçekleştirdik. AİHM’in cemevleri ile ilgili verdiği kararı değerlendiren Erbil, “AİHM  Alevilerin Türkiye’de ki hakları ile  ilgili verdiği kararlarda samimi değil.” Dedi.

1 Mayıs’a az bir zaman kaldı. Bir yandan laiklik tartışmaları bir yandan AİHM’in Alevileri haklı bulduğu açıklaması, diğer yandan da  sendikların 1 Mayıs’ı Bakırköy’de kutlama kararı….

Tüm bu meselelerin için de Alevilerin yaşam alanlarında çihatçı gruplar için kamp açılması da sorunları başka bir boyuta taşırken Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil ile alevigazetesi.com için bir araya geldi. Türkiye’nin gündemine oturan laiklik tartışmasına Aleviler ne diyor?  AİHM’in kararını nasıl değerlendiriyor? Aleviler gerçekten ne istiyor? Maraş Terolar’da neler oluyor ve 1 Mayıs’ı nasıl değerlendiriyorlar…? Bu soruları Erbil’e sorduk…

GÜLŞEN İŞERİ/alevigazetesi.com

-İlk olarak AİHM’nin cemevileriyle ilgili kararını nasıl yorumluyorsunuz?

AIHM’in Aleviler için verdiği son karar, sanki Alevilere verilen bir mükafat gibi algılandı. Oysa AİHM Alevilerin bu sorunlarını yıllardır biliyor olmasına rağmen ve hatta benzeri kararları daha  once vermiş olmasına ragmen Türkiye’de hiçbir değişiklik olmadığı gibi Aleviler üzerindeki baskı ve sünnilik dayatması kat be kat arttı. Cumhurbaşkanı,  politikacılar,  eğitim sistemi,  Diyanet sürekli Alevileri aşağıladı. Fakat  AİHM ve Avrupa tüm bunları görmezden gelmeye devam etti veTürkiye’ye övgüler yağdırdı. AİHM  Alevilerin Türkiye’de ki hakları ilei lgili verdiği kararlarda samimi değil.

Çünkü bu davalar AİHM’e geldiğinde Alevilerin taleplerinin Avrupa’da zaten doğal haklar olduğunu bildiği halde mahkeme yolu ile kazanılacak bir hakmış gibi Alevileri yıllarca oyaladıktan sonar verdiği kararların Türkiye’de  uygulanmadığını bilmesine rağmen Türkiye’ye yönelik en ufak bir yaptırım uygulamadı. Bu  nedenle son verilen kararı da sanki Türkiye ile arasındaki danışıklı bir karar gibi algılıyoruz. Bu karar gereği  AKP kendi tarifi olan Aleviliği uygulamaya koyacak ve AİHM’de bu uygulamaya göz yumacak diye düşünüyoruz. Yanılmayı çok isteriz…

-Aleviler yıllardır cemevileriyle ilgili mücadele veriyor… Mevcut iktidar Alevilerin haklarını yok sayıyor… Bu noktadan bakarsak Alevilerin net taleplerini buradan bir kez daha söyleyebilir misiniz?

Avrupa’da yaşayan Aleviler olarak Alevilerin Türkiye’de ki taleplerini Avrupa ile karşılaştırdığımızda, Türkiye’de ki taleplerimizin ne kadar kutsal ve mütevazi talepler olduğu daha net görünüyor. Örneğin Avrupa ülkelerinde her hangi bir inanç gurubu kimseden onay almadan ibadet hanesini oluşturuyor ve devletin sadece resmi olarak tanıması için prosüdür gereği başvuruda bulunuyor. Fransa gibi laik ülkelerde zaten her inanca eşit koşullar da yaklaşılıyor. Britanya ve Almanya gibi okullarında inanç dersleri olan ülkelerde ise diğer inançlar gibi Alevilik ders olarak genel kültür bilgisi kapsamında tüm öğrencilere temel bilgi seviyesinde anlatılıyor.

Bu nedenleTürkiye de Alevilerin;

Cemevleri İbadethane olsun,

Diyanet kaldırılsın,

Alevi Katliamları ile devlet yüzleşsin, Madımak utanç müzesi olsun,

Dergahlarımız iade edilsin,

Köylerimize cami yapılmasın,

Zorunlu sünnilik dersleri iptal edilsin,

Alevi asimilasyonuna son verilsin,

Laiklik gerçek anlamda uygulansın

Taleplerimiz kutsal, haklı, demokratik ve insane taleplerdir. Bunların 21.Yüzyılda halen talepedilmesi Türkiye için utançtır.

-Öte yandan Alevilerle ilgili ayrımcı politikada da devam ediyor. Son olarak yaşadığımız Maraş Terolar köyünde yapılmak istenen ve hatta yapımı süren kamp… Avrupa’daki Aleviler bu duruma nasıl bakıyor?

Maraş Terolarda Alevilerin yaşam alanları  AKP politikaları gereği işgal ediliyor. Suriye’de AKP’nin başını çektiği güçler tarafından çıkarılan iç savaştan kaçan sığınmacılar, Aleviler veTürkiye’de ki AKP muhalefetine karşı baskı aracı olarak kullanılmak isteniyor. Ortadoğu’da yaratılan Sünni-İslami rejimler emperyal devletlerin maşası olarak kullanılıyor. Afganistan ve Irak bunun örneğidir. Gerçek anlamda sünnilik ya da islam’la alakası olmayan uygulamaları gördüğümüz Işid sisteminin, emperyal devletlerin halkları ‘terbiye’ ederek kendilerine biat eden topluluklar yaratma projesi olduğu artık bir sır değildir.

Maraş Terolar da gördüğümüz şey bubüyük projenin görünen küçük bir kısmıdır. AKP bu projenin piyonu olduğu için Türkiye’yi de kötü günler bekliyor.

Yüzlerce yıldır birarada yaşayan Türkiye halkları buprojeler sayesinde birbirlerine düşman edileceklerdir.

-78 katliamında kentini terk etmek zorunda kalan Pazarcık halkının çoğunluğu Avrupa’da… Şimdi yeniden sürgün politikasıyla karşı karşıyalar. Bu süreci ve sürgün politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

1978 yılında yapılan benzeri bir girişimle Maraş’ta yaşayan Aleviler ve Sünniler karşıkarşıya getirilmek istendi. Inanç değerleri istismar edilen sünnü toplumlar katliam da maşa olarak kullanıldı. Bugün suriyeli sünni inançlı toplumlar  AKP tarafından tekrar Alevilere karşı kullanılmak üzere bölgeye getiriliyor. Oysa daha uygun mekanlar olmasına rağmen AKP sığınmacıları bahane ederek cihatçı gurupları Alevilerin yaşadığı alanlarda yetiştirme niyetinde. 1978 katliamında sürgün edilen Maraş Alevileri aynı şekilde tekrar kendi topraklarında mülteci konumuna düşürülecek, istenmeyen halk ilan edilecek, Maraş Alevileri Avrupa kapılarına gönderilecek.

-Öte yandan medyaya ‘ırkçı’ bir izlenim yaratıldı. Aleviler mültecileri istemiyor algısı yayıldı. Bu bilinçli bir algı mıydı? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aleviler olarak bizler Avrupa ülkelerinin suriyeli göçmenlere daha fazla yardım yapması için mücadele verirken ve Avrupalıların daha fazla mülteci Kabul etmesi gereğini söylerken birilerinin Alevileri Irkçı diye yaftalaması Kabul edilemez. AKP’nin Maraş’ta mültecileri kullanarak yapmaya çalıştığı istismarı açığa çıkarmak asla ırkçılık değildir. Bu suçlamayı Kabul etmiyoruz ve Alevilere bu suçlamayı yapan havuz medyasına iade ediyoruz.

-Tüm bu süreçler olurken Laiklik tartışması başladı. Yeni Anayasa’da Laiklik olmamalı sözlerini nasıl yorumluyorsunuz? Aleviler nasıl bakıyor meseleye?

Aleviler 95 yıl once Cumhuriyet fikrine içinde Laiklik olduğu için destek verdiler. Bugün Türkiye’yi diğer islam ülkelerinden ayıran özellik yetersiz olsada yönetim biçiminin içinde laikliğin olmasıdır. AKP’ nin meclis başkanı laiklik kaldırılsın derken AKP’nin Işidi’le ortaklığını ispatlamıştır. Yıllardır meydanlarda AKP-Işid ortaklığını haykırıyoruz, basın açıklamalarında dile getiriyoruz fakat meclis başkanının bunu ilan etmesi endişelerimizin ne kadar yerinde olduğunu ispatladı.Sonuçolarak AKP, Işid’in uyguladığı yaşam biçimi olan emperyalistlere köle yetiştirme sistemini ülkemizde hayata geçirmek istiyor. Suriye’de Işid’in uyguladığı sistem ne sünnilik ne de islamdır. Bu yöntem müslümanların inancını istismar ederek halkları egemenlere köle etme yöntemidir.

AKP Türkiye’ye yeni anayasa aracılığı ile Işid rejimini dayatmak istiyor.

Toplumsal mutabakatla hazırlanan ve tüm Türkiye halklarının rızalığı ve onayı olan, demokratik, laik, katılımcı, bir anayasa Türkiye’nin ihtiyacıdır. Fakat AKP bu niyette değildir.

-1 Mayıs yaklaşırken ölümlerin olduğu bu dünyada 1 Mayıs için neler söylersiniz?

İşçi sınıfının ihtiyaçları ve çalışma koşulları dünyanın en önemli halledilmesi gereken mesele olması gerekirken neyazıkki savaş politikaları yüzünden katledilen insanların acılarında bu mesele öncelikli olarak konuşulamıyor.

Türkiye de yüzlerce binlerce insanımız işgüvenliği önemsenmediği için işverenler ve devlet tarafından katlediliyor. Gündemin yoğunluğu ve ağırlığından sadece satır aralarında kalan ve hayatın doğal bir haliymiş gibi algılanan bu iş katliamları görünür değildir. Her şeye rağmen işçi sınıfı kendi ihtiyaçları ve taleplerini en yüksek şekilde dile getirmeli ve başta Alevi kurumları olmak üzere tüm kesimler de destek olmalıyız.

Her alanda 1 Mayıs kitlesel olmalıdır. İstanbul’da 1 mayıs mutlaka Taksim meydanında kutlanmalıdır. Ülkemizde emekçilerin sendikal hakları ve örgütlenmesi için gerek siyasi,  gerekse ekonomik, kadro ve iş koşulları dahil tüm alanlarda haklı taleplerini savunmak hepimizin en önemli görevidir.

Küçüarmutlu’ya polis baskını

Devletin Alevilerin yoğunlukta yaşadığı mahallelere baskılar devam ediyor.  Polis bu sabaha karşı Küçükarmutlu Fatih Sultan Mahallesi’ne operasyon düzenledi.

 

1 Mayıs yaklaşırken devletin de Alevilerin yoğunlukta yaşadığı mahallelere de baskınlar sürüyor…Bu sabaha karşı Sarıyer Küçükarmutlu’ya özel harekat havadan ve karadan baskın düzenledi. Armutlu’da bulunan cemevi çevresini saran ve çevresine yapılan baskında 10 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.

İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Sarıyer Küçük Armutlu’da birçok eve yönelik operasyon düzenledi.

Operasyona polis helikopteri de havadan destek verdi.

Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis ekipleri, saat 04.00 sıralarına Küçük Armutlu’ya girerek mahalleyi abluka altına aldı.

AKP ‘dokunma’ işini kısa yoldan halledelim derdinde…

“Anayasa Komisyonu salonunda hava ağır mı ağır. HDP’yi Meclis’te ‘bitirmeyi’ planlamak yetmiyor olmalı ki, AKP bu ‘dokunma’ işini komisyona ve sonra savcılara, mahkemelere bırakmadan, yumruklarla dayakla filan kısa yoldan halledelim derdinde”
Mecliste dokunulmazlık tartışmaları sürerken HDP milletvekilleri saldırıya uğradı. Konuyla ilgili Cumhuriyet gazetesinden Çiğdem Toker‘in kavgalı oturum izlenimleri şu şekilde:

Üç kadın HDP’li milletvekilinin onlarca AKP’li erkek milletvekilince dövüldüğü bir gecenin sabahındayız.

Anayasa Komisyonu salonu, çoktan dolmuş. Hava ağır mı ağır.

On saat önce Genel Kurul’da “Kolluk kuvvetleri sivilleri katletti” dedi diye Şırnak Milletvekili Ferhat Encü, AKP’li vekillerce yumruklanmış, Encü’yü bu saldırıdan korumak isteyen HDP’li iki kadın vekil de AKP’li vekillerin toplu saldırısının hedefi olmuş.

Komisyon üyesi HDP milletvekillerinin öfkesi yüzlerine yansımıştı.

Komisyon üyesi olmayan ve oturumu izlemeye gelen HDP’li vekiller, Burcu Çelik Özkan, Ayşe Acar Başaran, Feleknas Uca, Sırrı Süreyya Önder, Osman Baydemir, Garo Paylan hep ayakta.

Boş yerlerin tamamında çünkü, Komisyon üyesi olmayan ve oturumu izlemeye gelen AKPli milletvekilleri. Çok sayıda başörtülü milletvekili.

***

Dokunulmazlık toplantısı AKP’li vekillerin HDP’li vekillere gece yarısı Genel Kurul oturumunda yaşattığı şiddetin etki alanında başlıyor.

Aslında bir türlü başlayamıyor demek daha doğru.

Bir gece önce saldırıya uğrayan HDP’li kadın vekiller ile AKP’li vekillerin yakın olduğu bölge, zaten fokurdayan bir tencere gibi.

İlk arbede yer sıkıntısıyla başlayıp karşılıklı laf atmayla başladı. Meral Daniş Beştaş’ın “Burayı dağbaşı mı sandınız?” sözüne, AKP’linin “Dağbaşı olmadığı için buradasınız” yanıtı, gerilimin o kısa itiş kakışla sınırlı kalmayacağının habercisi.

İlk arbede birkaç pet şişe ve itiş kakışla atlatılır gibi oluyor.

Prof. Mithat Sancar Meclis içtüzüğünü anımsatmak ve yorumunu sunmak için söz istiyor. Beklediği söz bir türlü gelmeyince komisyonu izlemeye gelen sırrı Süreyya Önder “Ya bi söz verin Allahaşkına Hoca’ya. Adam dünyanın mektebini okumuş” diye takılıyor Başkan’a. Önder’in kendine has üslubuyla yaptığı bu çıkış kısacık da olsa gerilen sinirleri yatıştırıyor. Ama o kadar.

Prof. Sancar, kolay çözülecek bir meselenin çok uzadığını, danışmanların salonda bulunmasının teamül gereği mümkün olduğunu anlatıyor.

Sert bir konuyu görüşecek olan Komisyon salonuna üniversite amfisi havası veren şu sözleri söylüyor:

Parlamentoda emir olmaz

“Asıl olan en olgun şekilde konuşmak, anlatmaktır. Zaten Parlamento ‘parle’den yani ‘söz’den gelir. Bu 350 yıldır söyledir. Bazen sert, bazen yumuşak ama parlamentoda emir olmaz.”

Komisyon Başkanı Şentop’un HDP’nin taleplerini büyük bir sükunetle geri çevirmesi akşamki büyük kavganın da zeminini hazırlıyor.

Ne daha büyük bir salon, ne görüntülü kaydın alınması kabul ediliyor. Dahası bir gece önce Genel Kurul’daki saldırıyı hatırlatıp “istendiğinde periscope ile yayın yapıldığı” yanıtı, gizli bir alay barındırıyor içinde.

Saatlerce ayakta not aldığım o salondan çıktıktan kısa sonra o inanılmaz kavga patlıyor. Beş milletvekili yaralanıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, AKP üzerindeki baskı da, sokulduğu acele de sanıldığından çok büyük. HDP’yi Meclis’te “bitirmeyi” planlamak yetmiyor olmalı ki, bu “dokunma” işini Komisyon’a ve sonra savcılara, mahkemelere bırakmadan, yumruklarla dayakla filan kısa yoldan halledelim derdindeler.

Bu akıl almaz zorbalığın işleyip işlemeyeceğini birlikte göreceğiz.
/yarın

Uşak’ta Kürtçe konuştuğu için 2 işçi bıçaklı saldırıya uğradı

Uşak’ta Kürtçe konuştukları için bıçaklı saldırıya uğrayan 2 inşaat işçisi, 5 gündür yoğun bakımda tutulurken, saldırganların serbest bırakıldığı belirtildi.

Uşak’ta inşaat işçiliği yapan 26 yaşındaki Eren Sömer ve 28 yaşındaki Ufuk Çelik, Uşak Valiliği’nin karşısında bulunan parkta Kürtçe sohbet ettikleri için bıçaklı saldırıya uğradı.

İlk olarak parkta Kürtçe konuşarak sohbet ettikleri için özel güvenlik tarafından “Burada oturamazsınız” denilerek uyarıldı. İki kişi oturmakta ısrar edince, gelen polisler tarafından kimlik kontrolü yapıldı. Kısa bir süre sonra parktan ayrılan Sömer ve Çelik, 3 kişinin bıçaklı saldırısına uğradı.

Eren Sömer, boynundan, karnından ve göğsünden olmak üzere 4 bıçak darbesi alırken, Çelik ise, sırtından ve karnından 2 bıçak darbesi ile yaralandı. Hastaneye kaldırılarak yoğun bakıma alınan Çelik ve Sömer’in hayati tehlikeleri devam ediyor.

Aileler bilgi almak amacıyla gittiği Emniyet Müdürlüğü’nde, ilk olarak saldırganların alkolsüz oldukları bilgisi verilirken, ertesi gün ise, “İki taraf da alkollüydü. Saldırganları da tutukladık” denildi. Ancak iki kişinin hayati tehlikesi devam etmesine rağmen saldırganlar denetimli serbestlik şartı ile serbest bırakıldı.
/etha

Hatay’da Alevi öğrencilere zorla ilahi…

Hatay’da nüfusun büyük çoğunluğunun Alevi olduğu Defne ilçesinde yer alan Harbiye Şükrü Kanadlı İlköğretim Okulu’nda, okul yönetimi ve bazı öğretmenler bu yıl ilk kez “Kutlu Doğum Haftası” kutlama kararı aldı.

Sendika.org’un haberine göre; Velilerden gizli tutulan etkinlik için 4. sınıf öğretmeni Nail Yurtbekler, kendi sınıfındaki öğrencilere peygamberin hayatını anlatan bir metin ve ilahiler verdi ve 29 Nisan günü son ders saatinde bütün okul karşısında okumak üzere ezberlemelerini istedi.

Etkinlikten tesadüfen haberdar olan ve söz konusu öğretmenle daha önce pek çok kez sorun yaşadıklarını belirten veliler, etkinliğin Müdür Ahmet Bülent Sert, Müdür Yardımcısı Medet Çapar ve sınıf öğretmeni Nail Yurtbeklerin özel inisiyatifiyle örgütlendiğini, tepki olarak çocuklarını etkinlik günü okula göndermeyeceklerini söylediler.

“Türkçe dersinde din, Matematik dersinde din”

Sendika.Org’a konuşan öğrenci velisi K.D, “Ben çocuğumu okula göndermeyeceğim. Arkadaşlarımın da göndermemesini istiyorum. Durum ortada. Ankara’dakiler laikliği kaldıralım deyince, buradaki de okulda ilahi okutmaya başladı” dedi.

K.D. çocuklarının henüz 9 yaşında olduğunu, daha önce de pek çok kez uyardıkları sınıf öğretmeni Yurtbekler’in tutumu yüzünden içe kapanmaya, kabus görmeye, sürekli dinden söz etmeye başladıklarını belirtti:

“Benim kızım eve her geldiğinde dinden bahsediyor. Sınıf öğretmeni diğer dersleri de verirken, mesela Türkçe dersinde, mesela Matematik dersinde sürekli dinden bahsediyor. Bu durum da bizim çocukların ilgisini yönlendiriyor.”

 

“Geçen gün kızım birden interneti açıp ilahi dinlemeye başladı. Babası, durumu böyle fark etti. Kızıma ne yapıyorsun diye sorduğunda ‘hocamız yarın ilahi okumamızı istedi’ dedi. Bize sorulmadı, haber verilmedi, tesadüfen öğrendik.”

“Çocuklarımız kabus görmeye başladı”

Bir başka veli (S.M.) de çocuklarının birden ölümü, cennet ve cehennemi konuşmaya, araştırmaya başladığını söylüyor:

“Çocuklarımız daha 9 yaşında sürekli dinden bahsetmeye başladı, çocuklarımız bizden uzaklaşmaya, dini konularla ilgili korkularını anlatmaya başladı. Bu beni rahatsız ediyor.”

“Öğretmenle daha önce çok konuştuk. ‘Özür dileriz’ dedi ama aynı şeyi yapmaya devam etti. ‘Hırsızlık yaparsanız, öbür dünyada kurtlar organlarınızı yer’ demiş. Komşumuzun kızı kabus görmeye başlıyor. Komşumuz bir gün çocuk sıçrayarak uyanınca soruyor ‘ne oldu’ diye. Çocuk da öğretmenin bahsettiği şeyleri gördüğünü söylüyor. Bunun üzerine öğreniyoruz.”

“Bizi test ediyorlar”

K.D. “kutlu doğum haftasının” çevre okullarda kutlanmadığını, Defne ilçesinde nüfusun büyük çoğunluğunun Alevi olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bunlar şimdi Ankara’daki tartışmalardan cesaretlendiler. Burada bizim üzerimizde test yapıyorlar, belki de yukarıdakilere kendilerini ispatlamaya çalışıyorlar. Çocuklarımız üzerinde oynamalarına müsaade etmeyeceğiz.”

 

 

Büyük projeler değil, büyük yıkımlar!

Türkiye’deki demografik yapı hızla değişiyor. İktidarın Büyük Projeler diye gündemden düşürmediği bu betonlaşmanın, yok etmenin, kuraklaştırmanın neler getirip neler götüreceğini şöyle bir düşünelim.

Toki ve benzeri inşaat firmaları tüm yerleşim alanlarına sığmadığı gibi dağlara, ovalara durmadan bina yapıyor.

Sahil bölgelerinde yeni yetme paralıların yaptığı yapılar deniz kenarlarını yaşanmaz bir hale getirdiği gibi, sahillerdeki meyve bahçelerini, zeytinlikleri, sebze bahçelerini de yok ediyor. Ormanlık arazilere iktidar destekli kaçak yapılar soluduğumuz havayı yok ettiği gibi, hızla her tarafı betonlaştırıyor, doğal alanları tüketiyor.

Her şey en ince detayına kadar hesaplanmış. Kimisi gökdelen kimisi villa olan bu yapıların su, yol, ulaşım, alışveriş merkezlerine kadar para kazanmanın sürekliliği yönünden.

Dünyanın her yanında evler yapılır ama böylesi ilkel, böylesi düşünceden uzak, böylesi hesapsız, böylesi açgözlülükle yapılan binalar ancak bizim ülkemizde olur. Tüm bu binaların yapılabilmesi için malzemeye ihtiyaç var, asıl gözü doymazlık burada aşlıyor.

Uçakla Türkiye üzerinden geçerken dikkat edin yada Google Earth haritasını bilgisayarınıza kurun ve yukarıdan aşağı dağlarımızın haline bir bakalım. Ne kadar dağ varsa Taş ocağı, mermer ocağı, çakıl ocağı nedeniyle delik deşik edilmiş durumda. Ocaklar açılmadan önce ormanlar yok ediliyor, kazılan topraklar gelişigüzel her tarafa dökülüyor. Dağlardaki tüm canlıların doğal yaşamı yok ediliyor. Kuşlar ölüyor, karıncalar ölüyor, sincaplar ölüyor, arılar ölüyor, çiçekler ölüyor. Çeşmeler kuruyor, dereler kuruyor ve kazılıp dökülen topraklar ilk yağmurlarla beraber derelere çamur olarak akıyor. Balıklar ölüyor, kurbağalar ölüyor, suda yaşayan tüm canlılar ölüyor.

Toprağından çıkarılan taş ve mermerler kesilirken tüm havaya toz bulutları salıyor, ilk önce o taş sökenlerin ciğerlerine yerleştiriyor kanser mayasını.

Yaşlılarımız eski taş ustalarını anlatırlardı. “Her taştan bina yapılmaz” derlermiş büyük ustalar. Taş kazılacak yerin üstünde, altında, yakınında su olduğunda oradan taş çıkartılmazmış. “Börtü böcü rahatsız olmasın” derlermiş, “kurdun, kuşun suyuna zarar gelmesin” diye de eklerlermiş. Su içene yılan dokunmaz halk sözünde olduğu gibi.
Ormanların ve orman canlılarının yok olduğu, akarsuların kuruduğu bir ülkede yaşam nasıl olacak? Toprak ekilmezse, bağ, bahçe dikilmezse ne yiyecek, ne içecek bu insanlar?

Büyük çıkar projelerindeki en ince hesap burada yapılmış. Alış-veriş merkezleriyle denetlenebilir tüketim toplumu yaratmak ve bağımlı kılmak. Kendi toprağında yetiştiremeyen insanlar ithal yiyecek, giyecek gibi ihtiyaç gereksinimlerini buralardan alacakları için uluslararası ticari şirketlere muhtaç hale getirilecek. Şirketlere muhtaçlık, iktidar yandaşlığına doyumsuz ve süresiz bir ticaret devamlılığı demek olacak.
Su şirketleri kazanacak. Su şirketlerinin kazanması için kaynak suları yetmeyecek, daha çok baraja ihtiyacımız olduğu söylenen projeler peşinden gelecek.

Elektrik şirketleri kazanacak, elektrik şirketlerinin kazanması için daha çok Termik Santrallere ihtiyaç olduğu iddia edilerek projeler geliştirilecek.

Büyük projeler adı altında sunulan ve toplum tarafından kabul gören bu durum, insanımızın kendi kendisini yok etmesi projesinden öte bir şey olmayacak. Sorunun bilincine varan insanlar iktidarın büyük projelerine tepki gösteriyor, topraklarını, ormanlarını, sularını korumak için direniyorlar.

Artvin

Her şeyi çıkar gözüyle görenler, kendi savunmasını yapan herkesi, her şeyi karşı görürler. Hem laf cambazlığı, hem aba altından sopa gösterme yoluna başvururlar. Artvin, Maraş Terolar, Soma Kozluören köylerindeki direniş tam da bu söyleme denk düşüyor. Oysa Artvin 25 yıldır, özellikle son 5 yıldır genç, yaşlı, kadın, esnaf, partili, siyasetsiz topyekûn madenlere karşı topraklarını, sularını korumaya çalışıyor.
Sahip çıkılan her ağaç, her yeşil alan, her orman, her akarsu, her kaynak suyu, bu sularda ve ormanlarda yaşayan tüm canlılar doğamızın bir parçasıdır diye korumaya çalışıyorlar. Tüm bu canlılar toplumsal yaşamın bir parçasıdır. Ağaçları kadar şehirlerine, geleneklerine, kültürlerine, sağlıklarına, sağlıklı su ve havaya erişim haklarına, dağ çiçeklerine ve yırtıcı hayvanlarına, kısaca hem maddi hem manevi yaşam alanlarına sahip çıkıyorlar.

Çünkü madencilik yapılmak istenen bölge sadece ağaçlık değil. Cerattepe yamaç üzerine kurulmuş Artvin kentinin birkaç yüz metre yukarısında yer alıyor. Artvin’in bütün su kaynakları bu bölgeden geliyor. Dolayısıyla Artvinliler, kendi devletlerinden kendi geleceklerini, kendi sağlıklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Dağların altında altın olması birilerinin iştahını kabartırken, üstündeki en değerli altın olan “Sağlıklı Yaşam”ı korumak görevi Artvinlilere düşüyor.

Pazarcık Terolar Köyü

Maraş ile Pazarcık arasında Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye 25 bin kişilik mülteci kampı yapılıyor. Yöre halkına hiç sorulmamış, kendilerine yakın buldukları bir iki insan ile anlaşmışlar ve iş makineleriyle çalışmaya başladılar.

Yöre halkı “Obama Dokunma” diye, yine kendi devletlerinden kendi topraklarını korumak için direnmeye başladılar. Aleviler, en çok da Maraş Alevileri Katliamın ve mülteci olmanın ne olduğunu en iyi bilenlerdir. Türlü baskılar yetmemiş, katliamlar yaşamış, dünyanın her yanına mülteci olarak göç etmiş insanlar çoğunluğu. Yaşlandıklarında köylerine, anılarını üstünde yaşadıkları topraklarında yaşamak istiyorlar.

Sorun şu; yapılacak olan kampa getirilecek insanlar Mülteci değil, IŞID taraftarı katillerin yaşayacağı kamp olacağından endişe ediyorlar. Bu kamplar üzerine daha önce Antakya ve Antep’e birçok olumsuz haber çıktı medya kanallarında. Terolar’daki kampın aynı gruplar için yapıldığı söylemleri de ortada dolaşırken, yöre halkına topraklarına, kendi deyimleri ile obalarına sahip çıkmaktan öte bir şey kalmıyor ve Aleviler kendi gelecekleri, kendi yarınları için değil ülkenin yarınları için direniyorlar.

Suriyeli göçmenlere karşı olmadıklarını ancak hükümetin ve AFAD’ın bu güne kadar yaptıklarına güvenmediklerini, yapılacak kampın IŞİD, El Nusra gibi cihatçı örgütleri buraya yerleştirilmek istendiğinden kaygı duyduklarını söylüyorlar. Çok haklı olarak dile getirilen bu kaygılı sorulara karşı hükümetten herhangi güvenilir bir açıklama gelmemesi kaygıları daha da derinleştiriyor. Terolar ve yöre köylülerine topraklarını korumaktan başka çare kalmıyor.

Soma Kozluören Köyü

Soma, batısında Bakırçay, doğusunda Kırkağaç ovalarının buluştuğu çok verimli topraklarla anılır Yunan mitoloji yazıtlarında. 1913 yılında Linyit kömürü bulunmasıyla beraber Madencilik başlamış. 1980’li yıllara kadar yeraltı madenciliği olduğu için çevre zarar görmüyordu.  1980’ler sonrası “Açık İşletme” adını verdikleri sistemle, önce ormanların yok ettiler, daha sonra kömürün üzerindeki toprağı alarak bir başka alana dökmeye başladılar. Yetmedi, dağların (örneğin Sivri dağı) yarısını kazarak, bir başka ormanlık alanı yok ettiler. Şu an güneyde Deniş köyü, doğuda Tekeli Işıklar, kuzey de Çerkez Sultaniye, batı da Kozluören köylü olarak çok geniş bir merayı, ekin tarlalarını yok ettiler. Yine yetmedi, Soma’nın güneyindeki dağları yıkarak, Kınık ovasına kadar olan ormanlık bölge ortadan kaldırıldı. Bu kadar katliama hangi mühendislerin vicdanı, hangi çıkar karşılığı onay verdi bilemiyoruz. Ancak, o soğuk sulu çeşmeler, kuzuların, oğlakların otladığı, binbir kuşun konduğu, yaşadığı güzelliklerin nasıl yok edildiğini sadece izliyoruz.

Kömür madenlerinin çoğalmasıyla, 1940’larda Almanların yapmış olduğu bir Termik Santrali vardır. 1980’lerde Japonlara iki üniteli bir Termik Santrali daha yaptırdı devletimiz. Yaptırmaz olaydı! Soma kül bulutu altına alınmış oldu. Akşam yıkanan arabaların üzeri sabah tozdan görünmez hale geliyor şimdi. Bakırçay kömür renginde akmaya başladı. Bakırçay ovasındaki topraklar da sebze yetişmez hale geldi. İlk önce Tespih ağaçları öldü.

Yetmedi; 2014 yılında iktidar yanlısı Kolin adında bir şirket Yırca köyüne Santral yapma girişiminde bulundu. Yircalıların 6 bin Zeytin ağacı kesildikten, köylüler asker dayağından geçtikten bir gün sonra Mahkeme İşletmeyi durdurma kararı verdi.

İktidar kafasına koymuştu ve bu zehir fabrikasını Soma’ya kuracaktı. Kazaya 25 KM uzaklıktaki Türk Piyala ve Kayrakaltı köylerinin bir avuç arazisini satın alarak inşaata başladı. Termik Santrali yapılacaktı ama kömür bandı nereden geçecekti, yüksek gerilim hattı güzergâhı neresiydi? Bunlardan kimsenin haberi yoktu. Şirket birkaç muhtar ile iş bitirmeye çalışıyordu.

Yukarıda bahsettiğim açık işletme madenler nedeniyle Soma’nın nefes alacak bir avuç ormanı Tahtacı Alevi Kozluören köyünün ormanları kalmıştı. Köylülere haber verilmeden ormanları kesilmeye başlandı. Ormanların niçin kesildiğini soran köylülere verilen cevap; “Ormanların Gençleştirileceği” yalanıydı.

Daha sonra ortaya çıktı ki, Soma’dan başlayan Kömür bandı güneyden kuzeye Kozluören köyü ormanları içinden ve köye 150 metre mesafeden, bu da yetmiyor; Yeni dede ile Çakmak dede ziyaretleri üzerinden geçirilecekmiş. Köylülerden bir iki kişinin tarlasını satın aldıktan sonra, köylülerden herhangi bir tepki gelmeyince bir başka gizli proje daha ortaya çıktı; Köyün altındaki dereye baraj yapacaklar ve buradan aldıkları suyu Termik Santralinde kullanacaklarmış.

Kozluörenli köylüler kendi devletlerinden, kendi topraklarını, ormanlarını, sularını korumak için dağlarda nöbet tutuyorlar şu an. Sadece ormanları, suları değil, Soma, Kırkağaç, Kınık, Savaştepe kazalarındaki köylerde yaşayan insanları, hayvanları, velhasıl tüm canlıları kanser ve nefes darlığı hastalıklarından korumak için mücadele veriyorlar.

Son olarak; Ülkenin demografik yapısı çıkar siyaseti üzerine değişirken, topraklarını gerçekten sevenler ile sahte vatanseverleri not ediyor tarih anamız…

Şimdi birbirimize el verme, gönül verme, cesaret verme zamanı, yarın çok geç olmadan, Sevgili Hrant’ın deyimiyle, Bizim bu toprakların üstünde gözümüz yok, altında soyumuz, erlerimiz, pirlerimiz, mezarlarımız var. Bu topraklar hepimizin…
28.04.2016

Avrupa’da Terolar’la ilgili üç günlük panel

Terolar direnişi sürerken Avrupa’dan da destek çığ gibi büyüyor. Yarından (29 Nisan) itibaren Almanya’nın üç ayrı kentinde Terolar’la ilgili panel düzenlenecek. Panelin konusu ise “Etnik Arındırma..” 

Maraş Girişimi Avrupa’da üç gün sürecek bir panel düzenliyor. 29 Nisan’da Hegan’da başlayacak panel Alman’yanın farklı kentlerinde konuklarıyla “Maraş’ta Etnik Arındırma” konusunu tartışacak.

İlk panel Hagen Alevi Dergahı’nda 29 Nisan Cuma günü saat 17:00’de başlayacak. Panelin konukları  Avukat Mehmet Carman, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Hagen Alevi Dergahı Eşbaşkanı Hüseyin Bakır, Gazteci Fidan Yıldırım.

30 Nisan Cumartesi ise Düren Alevi Kültür Merkezi’de aynı konu tartışılacak. Saat 17:00’de başlayacak panele, Avukat Mehmet Carman, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Kürt Toplum Merkezi Eşbaşkanı Mehmet Yenialtun katılacak.

Yine Avukat Mehmet Carman, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Alevi Kültür Merkezi Eşbaşkanı Fikret Güneş’in katılacağı üçüncü günün paneli Moers Alevi Kültür Merkezi’nde 1 Mayıs Pazar saat:14:00’de gerçekleşecek.

29 Nisan Cuma saat 17:00

Hagen Alevi Dergahı

Hindenbug STR 19 58095 Hagen

 

30 Nisan Cumartesi/Saat: 17:00

Düren Alevi Kültür Merkezi/Düren Kürt Toplum Merkezi

Rötgen von Scherenstr 3 52349 Düren

 

1 Mayıs Pazar /Saat: 14:00

Moers Alevi Kültür Merkezi’

Zwickauerstr.19 47441 Moeres