Ana Sayfa Blog Sayfa 6320

Felsefecilerden tutuklu akademisyenlere: Sizinle birlikteyiz; siz bizsiniz, biz de siz

Aralarında Immanuel Wallerstein, Judith Butler ve Noam Chomsky gibi dünyaca ünlü felsefecilerin bulunduğu isimler, ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildiriye imza attıkları gerekçesiyle tutuklu bulunan ve bugün davası görülen akademisyenlere destek mesajı yayınladı.

Bianet’ten Beyza Kural’ın haberine göre Çağlayan Adliyesi’nde görülen duruşma öncesi basın açıklaması yapan ‘Barış İçin Akademisyenler’ felsefecilerin destek mesajlarını okudu.

Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Doç. Dr. Kıvanç Ersoy, Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı ve Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya’nın serbest bırakılmasını talep eden felsefeciler, ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisinin imzalanmasını ‘yürekli bir hareket’ ve ‘meslektaşlarımıza saldırı’ diye nitelerken, hak ihlallerinin son bulması ve ifade özgürlüğü çağrısı yaptı. Her biri aynı zamanda akademisyen olan felsefeciler “Göstermelik hiçbir mahkeme bu dayanışma ruhunu kıramaz” dedi.

Felsefecilerin gönderdiği destek mesajları şöyle:

Etienne Balibar (Paris-Nanterre Üniversitesi): Avrupalı akademisyenler ve benim gibi uzun vadede Türk halkının dostu olanlar, bölgede demokrasi ve halkların öz yönetiminin genel anlamıyla geliştirilmesi ve daha iyi bir gelecek için umutlanmak isteyenler; temel haklar ve cumhuriyet değerlerini savunan ve bunu yaptıkları için kendilerini soruşturma içinde bulan cesur Türkiye vatandaşlarını desteklemek için seslerini yükseltmek zorundalar.

Immanuel Wallerstein (Binghamton Üniversitesi): Bir devletin ya da diğer herhangi bir kurumun ya da herhangi bir kişinin, görüşlerini açıkladıkları için entelektüelleri hapsetmesi meşru değildir. Bu sadece bir meşruiyet sorunu değildir aynı zamanda bu tür bir görüş beyanına bu şekilde karşılık vermek siyaseten güçsüzlüğü de gösterir.

Michel Wieviorka (Ecole des Etudes En Sciences Sociales): İnsan ve toplum bilimlerine mensup araştırmacıların ve bilim insanlarının ve genel olarak da aydınların, haksızlıklar karşısında tepki vermek, gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak ve eleştirel bir bakış açısını ortaya koymak gibi bir eğilimleri vardır. Bu onların sadece hakkı değil aynı zamanda görevlidir de. Onlar Türkiye’nin onurudur ve haklarındaki davalar ve tutuklamalara derhal son verilmelidir.

Judith Butler (Berkeley Üniversitesi) – Rosi Braidotti (Utrecht Üniversitesi): Entelektüelin görevi idari baskı ve devlet şiddeti karşısında eleştirel bağımsızlığını sürdürmektir. Meslektaşlarımıza yapılan saldırı, katlanmak zorunda kaldığımız tehditlere rağmen işimize, mesleğimize saygımıza, düşünce yaşamına olan adanmışlığımıza bir saldırıdır. Göstermelik hiçbir mahkeme bu dayanışma ruhunu kıramaz.

Noam Chomsky (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü): Adli kovuşturma ifade özgürlüğüne ciddi bir saldırı ve geçmiş yılların önemli kazananlarını geriye götürecek şekilde Türkiye’de otoriter yönetime doğru atılan yeni bir adım. Bütün bu tehditkâr gelişmeler, aslında her birimizin kendisini adaması gereken, büyüyen tehlikeli çatışmaların barışçıl çözümüne dair umutlara da yeni bir darbe.

Alex Demirovic (Goethe Üniversitesi): Uzun bir süredir ifade özgürlüğünün kısıtlandığı, kamuoyunun sindirildiği, özlük haklarına dönük çeşitli tehditlerinin olduğu bir ortamda, Türkiye’de bu denli çok sayıda akademisyenin, barış politikasını savundukları ortak bir açıklamayla kamuoyu önüne çıkmalarını, müthiş ve son derece yürekli bir hareket olarak görüyorum.

Bob Jessop, Ngai-Ling Sum (Lancaster Üniversitesi): 22 Nisan’da (bugün) meslektaşlarımızın serbest bırakıldığım görmeyi, diğer meslektaşlarımız üzerindeki baskı uygulamalarına son verilmesini ve insan haklarıyla ilgili meselelere ve diğer konulara dair ifade özgürlüğünün tekrar sağlanmasını umut ediyoruz.

Michael Burawoy (California Üniversitesi, Berkeley, Uluslararası Sosyoloji Birliği eski başkanı): Akademisyenleri, bir barış bildirisine imza attıkları için hapse atmak, soruşturmak ve tehdit etmek, modern, demokratik bir hükümete yakışmaz. Açık tartışma ve kamusal müzakere her zaman gözdağı vermeye ve zorlamaya tercih edilmelidir.

Loïc Wacquant (California Üniversitesi, Berkeley): Akademisyenlerin barış hakkındaki görüşlerini ifade etme özgürlüğü çiğnendiğinde, Türkiye Devleti her vatandaşın özgürlüğünü çiğnemiş olur. Bu, demokratik bir toplumun temel ilkesini ihlal eder ve hükümetin, tüm dünyadaki itibarını düşürür.

Alain Touraine (Yüksek Sosyal Araştırmalar Okulu): Geçmiş yıllarda Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda olumlu fikrimi belirtme imkanı bulmuştum, zira birçok kereler Türkiye akademisyenlerinin, yazarlarının veya gazetecilerinin yüksek entelektüel ve profesyonel niteliklerinin birçok ispatı ile karşılaşmıştım. Bu sebeple Türkiyeli meslektaşları ile dayanışmalarını ifade etmeye karar vermiş üniversite hocaları ve entelektüellerden oluşan uluslararası gruba katılmaya karar verdim.

Cynthia Enloe (Clark Üniversitesi): Sizinle birlikteyiz. Siz bizsiniz ve biz de siz. Bir hükümetin kendi akademisyenlerini, araştırmacılarını, hocalarını korkutma çabası yaratıcı düşüncesi ve öğrenimi boğma çabasıdır.

Catherine Lutz (Brown Üniversitesi): Dördünüzün ve hepinizin gösterdiği etkileyici cesaretin bende uyandırdığı hayranlığı ve Türkiye hükümetinin yanlışlarının yerini bu duruşmada doğru olanın alacağı umudumu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Nadje Al-Ali (SOAS, Londra Üniversitesi): Sizler gibi biz de, Türkiye tarafından sistematik olarak marjinalleştirilen, ezilen ve haklan ihlal edilen Kürtlerle de dayanışma içindeyiz. Ortak bir zemin yaratmak ve barışı aramak yolunda öncü rol oynayan Türk ve Kürt feministlerin olağanüstü çabalarını özellikle anmak istiyorum.

Rotterdam Başkonsolosluğu’ndan Türk toplumuna ‘muhbirlik’ çağrısı

Hollanda’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerden, e-posta ya da sosyal medya aracılığıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye hakkında hakaret içerikli paylaşımlar yapanları ihbar etmeleri istendi.

Çağrı, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu’ndan geldi.
Hollanda’daki Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşları dün bir elektronik posta adresinden (info.cgrotterdam@mfa.gov.tr) birer e-mail aldılar.
Başkonsolosluk; kuruluşların çalışanları, üyeleri ve onların yakınları ile ilişkide bulundukları vatandaşlara; kendilerine Cumhurbaşkanı, Türkiye ve Türk toplumuna yönelik aşağılayıcı, küçük düşürücü, nefret ve hakaret içeren mesajlar ulaşıp ulaşmadığını sordu.
Eğer bu yönde e-posta ya da sosyal medya mesajı ulaşmış ise, bunları yazanların isimleri ve kullandıkları ifadelerin 21 Nisan Perşembe günü mesai bitimine kadar başkonsolosluğa iletilmesi istendi.
BBC Türkçe’nin ulaştığı Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu yetkilileri, konuyla ilgili soruları yanıtlamadı.
Almanya, Türkiye’nin komedyen Böhmermann’a soruşturma talebine izin verdi
‘Halkı birbirine düşüreceksiniz’
CHP Hollanda Birliği ise Rotterdam Başkonsolosluğu’nun gönderdiği e-postaya ve yaptığı çağrıya tepki gösterdi.

Birlikten yapılan açıklamada, hiçbir insani ve evrensel karşılığı olmayan bu çağrının, Türkiye’yi altından kalkamayacağı bir yükün altına sokacağı belirtildi.
Açıklamada, çağrının, “gurbet ellerde vatandaşları birbirine düşüreceği” savunuldu, çağrıdan vazgeçilmemesi halinde hukuki yollara başvurulacağı vurgulandı.
Hollanda Parlamentosu’nda ‘muhbirlik’ kınaması
Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu tarafından Türk toplumuna yapılan muhbirlik çağrısı, Hollanda Parlamentosu tarafından tepkiyle karşılandı.
Bu girişimi hayal kırıklığı olarak değerlendiren parlamento, Rotterdam Başkonsolosluğu’nun çağrısını kınadı.
İktidar ortağı Liberal Sağ Parti (VVD), Dışişleri Bakanı Bert Koenders’dan Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi’ni çağırarak bilgi almasını istedi. Parlamentodaki hemen hemen bütün partiler bu öneriye destek verdi.
Koalisyonun diğer ortağı İşçi Partisi (PVdA) da gelişmeyi “kaygı verici” olarak değerlendirdi.
Ana muhalefetteki Sosyalist Parti ise, “Ankara’nın uzun kolunun yeni bir girişimi” değerlendirmesini yaptı.
Hollanda medyası da Rotterdam Başkonsolosluğu’nun “muhbirlik çağrısı”na geniş yer verdi.

Rotterdam Başkonsolosluğu’ndan bu e-posta atıldı.
Hükümetten ‘Erdoğan düzenlemesine’ onay
Bu arada Hollanda hükümeti, “dost ülke liderlerine hakareti suç sayan” yasanın iptaline ilişkin öneriyi kabul etti.
Hollanda’da yabancı liderlere hakaret suç olmaktan çıkarılıyor
Güvenlik ve Adalet Bakanı Ard van der Steur, parlamentoya gönderdiği mektupta, yasanın yürürlükten kaldırılacağını açıkladı.
Ard van der Steur, 100 yıldır neredeyse hiç gündeme gelmeyen 267 sayılı maddenin, ceza yasasından nasıl çıkarılacağının incelendiğini söyledi.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte
Hollanda’da hükümetin büyük ortağı Liberal Sağ Parti (VVD), geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman komedyen Böhmermann hakkında dava açması üzerine, bu yasanın iptali için bir önerge vermişti.
Yabancı liderlere hakaret edenlerin 2 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını öngören yasanın iptaline ilişkin önerge, meclisteki partilerin çoğunun desteğini almıştı.
Önergeyi hazırlayan iktidar partisi milletvekili Joost Taverne, “Yurtdışındaki liderler, uzun kollarıyla bizim mahkemelerimizi kullanarak, temel Batı değerlerimizi baltalayamazlar” dedi.
Hitler şikayetçi olmuştu
Hollanda’da, dost ülke liderlerine hakareti suç sayan yasadan şikayetçi olan ilk kişilerden biri, Nazi Almanya’sının lideri Adolf Hitler’di.

Almanya 1930 yılında Hollandalı bir vaizin Hitler hakkında “dolandırıcı” dediği gerekçesiyle şikayetçi olmuştu.
Vaiz savunmasında, “Hitler onu, bunu yapıyor olsa bile tamamen dolandırcı diye anılamaz” demiş, dava ceza ile sonuçlanmamıştı.
Yasa 1968 yılında ABD Başkanı Lyndon B. Johnson için de işletilmişti.
Hollandalı üniversite öğrencileri ABD’nin Vietnam’ı işgalini protesto etmek için “Katil Johnson” pankartları taşımış, o dönem üniversite öğrencisi olan gazeteci-yazar Geert Mak, pankart nedeniyle 200 gulden para cezasına çarptırılmıştı.
Hollandalı gençler bunun üzerine, “Moordenaaar (Katil) Johnson” yerine, “Molenaar (Değirmenci) Johnson” sloganını kullanmışlardı.
Bu haberi paylaş Paylaşma hakkında
bbc /

İşçi Filmleri Festivali ‘umut fimleriyle’ 2 Mayıs’ta başlıyor

 

11. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 1-8 Mayıs tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da eş zamanlı olarak gerçekleşecek festivalde bu yıl “Barbarlığa Karşı Umut Öyküleri” teması ile toplam 60 film gösterilecek.

2 Mayıs Cuma, saat 19.00’da Şişli Belediyesi Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak açılış gecesini oyuncu Sevinç Erbulak sunacak. Müzik ve dans gösterisini Boğaziçi Üniversitesi Folklör Klubünün sunacağı gecede, her yıl olduğu gibi bu yıl da bir set işçisine plaket verilecek. Zonguldak’taki kaçak maden ocaklarını anlatan “Soluk” filmi festivalin açılış filmi olacak.

2 Mayıs saat 19:00’a Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek Ankara Açılış programını Mert Fırat ve Çiğdem Sezgin sunacak. Boyalı Kuş grubunun  müzik dinletisinin de olacağı Açılış Filmi 10 Ekim ailelerinin ve CHP İstanbul Milletvekili Şafak Pavey’in katılımıyla “Geride Kalanlar” belgeseli olacak.

3 Mayıs Salı, 19.00 Festival yürüyüşü 19.30 İzmir Mimarlık Merkezi’nde Terane Film Müzikleri konseri, 10 Ekim katiliamı ile ilgili “Annem Bana Peynir Al Gel Dedi” film gösterimi gerçekleştirilecektir.

  1. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 4 şehirdeki gösterimlerden bir süre sonra birçok kenti kapsayan uzun bir yolculuğa çıkacak ve gösterimler her yıl olduğu gibi ücretsiz olacak.

Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanından emekçilerin yaşamlarını ve mücadele deneyimlerini izleyicilerle buluşturmayı ve ülkemizde işçi filmi üretimini özendirmeyi amaçlayan festival,  DİSK / Sine-Sen, DİSK / DEV SAGLIK-İş, DİSK/Basın-İş, DİSK/Genel-İş Türk-İş / Tez-Koop-İş , Türk-İş / Tek Gıda-İş,  KESK / SES, TTB, Halkevleri, Sendika.Org  ve Çapul TV tarafından düzenleniyor.

Dünyanın birçok ülkesinden çokça ilk gösterimli zengin bir program

Festival süresince 18 adet uluslararası, 42 adet de Türkiye’den olmak üzere toplam 60 adet uzun ve kısa kurmaca, belgesel film seyirciyle buluşacak.

Zelimir Zilnik’in güncel göçmen sorunlarını işlediği 2015 yapımı Seyir Defteri, Sırbistan/Log Book Serbistan filmini, 2016 yapımı “Japonya Sennan Ishiwata Asbest Köyü – Bir Can Kaç Para?” isimli film Japonca’dan çevrilerek izleyiciyle buluşacak.

Bilim-kurgu işçi filmi Ay/Moon, İsveç’ten ödüllü bir işçi film Ye,Uyu Öl/Ata Sova Dö, Polonya Silezya bölgesindeki maden işçilerini anlatan üçlemeden Tacın İncisi ve Siyah Toprağın Tadı filmleri daha önce festivalimizde gösterilmişti. Bu yıl  “Aynı tesbihin taneleriyiz biz” filmi Türkiye’de ilk defa yine festivalimizde gösteriliyor olacak.

İsveç’in Yılmaz Güney’i, Bo Widerberg’den bir İşçi filmi Türkiye’de ilk defa gösterilecek. Sendikal mücadelede müziği ilk ve yaygın kullanan bir mücadele adamının kurmaca öyküsü Joe Hill filminde anlatılıyor.

Bo Widerberg, Amerikan metal işçilerinin örgütlenmesi ve mücadelesini Joe Hill’in öyküsü ile birlikte dokunaklı bir şekilde işliyor.

1942 yılında içinde 769 adet yolcu bulunan Struma gemisinin  9 hafta Sarayburnu açıklarında bekletildikten sonra Şile açıklarında batırılması ve bir kişinin kurtulmasının öyküsü Türkiye’de ilk defa gösterilecek olan Struma filminde yer alıyor.

Yeni kurmaca filmlerden Toz Bezi, Abluka, Sarmaşık , Nefesim Kesilene Kadar, Rüzgarın Hatıraları filmleri gösteriyor olacağız. Muammer Özer’in Tarık Akan ve Hale Soygazi’nin oynadığı Bir Avuç Cennet filmi, Yılmaz Güney’in Duvar filmi ve Duvar filminin kamera arkası öyküsünün anlatıldığı “Sürgün Türküleri” ve fazlası festival süresince gösterilecek.

10 Ekim katliamı üzerine belgeseller, Öldürüldükten sonra Panzer’de sürüklenen yönetmen Hacı Lokman’ın anısına Bark filmi, “Çoban ateşlerinin yandığı yerde KAVEL’de” belgeseli, Kağıt toplama işçilerini, Rojava’yı, kadınları, Suriye’den gelen mültecileri, Karadenizde, Cerattepe’de verilen mücadeleyi  anlatan bir çok belgesel izleyicilerle buluşacak.

Uluslararası katılımlı  “Barbarlığa Karşı Video” Atölyesi

İngiltere’den Rainbow Collective isimli bir grup, 2006 yılından bu yana işçi belgeselleri çekiyor ve video aktivizm atölyeleri gerçekleştiriyorlar. Bu yıl İşçi Filmleri Festivali’nde kolektifin yaptığı Bangladeş’te 2012 yılındaki 120 işçinin yanarak öldüğü büyük iş kazasını anlatan “Udita” isimli belgeseli gösterilecek ve Rainbow Collective hem belgeselin gösterimi, hem de video aktivizm atölyesi düzenlemek için İstanbul’da olacaklar.

Diğer yandan Alternatif Medya Derneği de, Dijital Aktivizm ve Video Aktivizm atölye çalışmalarını yürütüyor. Görüntü ve sesi kullanarak özel videolar, infogramlar hazırlamayı, sosyal medya ortamlarını kullanmayı ve en basit araçlarla tanıklık edilen olayların canlı yayınını yapmayı öğreten atölyeler gerçekleştiriyor.

İşçi Filmleri Festivali, farklı coğrafyalarda sürdürülen bu iki önemli çabayı bir araya getirerek, 4-5 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da 2 gün sürecek olan bir “Barbarlığa Karşı Video” atölyesi gerçekleştirmeyi planlamaktadır.

4 İlde gösterimlerin yapılacağı salonlar:

İstanbul’da; Beyoğlu Sineması, Fransız Kültür Merkezi, Aynalı Geçit Etkinlik Mekanı,

Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Rasimpaşa Gönüllü Evi, Barış Manço Kültür Merkezi,

Kadıköy Halkevi, Avam Kahvesi

Ankara’da  Merkez Gösterim salonları; Çağdaş Sanatlar Merkezi, Sinetopya, Jeoloji Mühendisleri Odası, Mimarlar odası, Elektrik Mühendisleri Odası, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, SES Ankara Şube, Ankara Tabip Odası, ODTÜ Vişnelik Tesisleri

Mahalle Gösterim yerleri; Tuzluçayır Feyzullah Çınar Parkı, Mutlu Mahallesi Lojmanlar, Tekmezar Parkı, Ege Mahallesi Demokrasi ilkokulu Bahçesi, Şahintepe Yaşlılar Parkı, Saimekadın Parkı, Seyranbağları Özgürlük parkı, Dikmen Ahmet Arif Parkı, İlker Aşık Mahsuni Şerif parkı, Keçiören Yunusemre Direniş parkı, Batıkent Metro, Batıkent Meydan, Sincan Halkevi, Sincan Eğitim-Sen 4 Nolu Şube, Çayyolu Semt Meclisi, Çayyolu Atapark.

İzmir’de İzmir Mimarlık Merkezi, Konak Halkevi Salonu, Fuar Gençlik Tiyatrosu, İzmir Sanat, Metin Altıok Kültür ve Sanat Evi, Menderes Halkevi, Buca Halkevi,Alievi Kültür Dernekleri Menderes Şubesi, Menderes Kültür Merkezi Anfi Tiyatro, Karşı Sanat Merkezi, Karşıyaka Belediyesi Çarşı Kültür Merkezi, İzbeton Şantiye İşçi Lokali. Sokak gösterimleri.

Diyarbakır’da ise  Cegerxwin Gençlik Kültür ve Sanat Merkezi Sinema Salonu, Şibak Şano – Tiyatro ,Urfa Viranşehir’de Evrim Alataş Kültür Merkezi.

İletişim için:

Telefon: 0212 245 82 65

Fax: 0212 245 70 10

Adres: İstiklal Caddesi, Orhan Adli Apaydın Sokak, No:10, Beyoğlu / İstanbul

Web: www.iff.org.tr

Alevilerin Teran direnişi radikalleşmelidir

KASIM ENGİN

Bir müddettir Pazarcık’ın yani Markas’ın Terolar mıntıkasında AKP hükümeti dışarıda getirilen “mültecileri” yerleştirmek için bir kampı inşa ediyor. 27 bin nüfuslu bir yerleşim olduğu söylense de, adım adım bu alana daha fazla “mültecinin” yerleştirilek gibi görünüyor. Bu haliyle bile Markas’ın demografiyasının değişeceği kesin iken, buna bir de yerleştirilecek olanların Saray’a yakın olacak olan çete yandaşları olacağını söylemek mümkün. DAİŞ, EL Nusra, Ahrar El Şam gibi çete örgütlerin Alevi düşmanı olduklarını biliyoruz.

Öyle görülüyor ki, AKP ve Saray burayı bir emsal olarak kullanmak istiyor. Zayıf gördükleri için önce burada başlayacak ve ardından da çeşitli Alevi bölgelerine ve asıl hedef olarakta Kürdistan’ın Rojava ve Başur ile olan sınırına bu çeteleri yerleştirerek, zamanında BAAS’ın yapamadığını Arap Kemerini ile pratikleştirecekler. Hedef bu. Amaç bu.

Markas’ın Teran köyü ya da Markas’ın herhangi bir köyünde gerçekten de nüfus olarak, -yurt dışına yoğun göçlerden dolayı- az insan daha doğrusu çok az genç yaşamaktadır. Gençleri bulunmayan bir bölgeyi işgal etmek ne de olsa kolaydır. Buna bir de Alevi Kültüründen kaynağını alan ileri düzeydeki hümanizm ve -çoğu zaman- çıkan sorunları daha yumuşak yol ve yöntemlerle çözme karakterleri de eklenince, direnişler keskin olmamakta, bu da yeniden AKP ve Saray çetelerine başka bastırma imkanları sunmaktadır.

Teran köyü ve civarında elbette bir direniş söz konusudur. Ve direniş sadece Markas ile sınırlı kalmadığını görmek de sevindiricidir. Birçok Alevi çevre duyarlılık göstererek dayanışma eylemlikleri sergilediler. Ne var ki, direniş çok yumuşaktır.

Örneğin, nur yüzlü bir ana ekranlarda; “benim yaşım 75’tir, giderim Erdoğan’ın gözlerinden öperim, o da benim elimi öper. Onunla konuşurum ve derim ki bizi perişan etme” gibisinden son derece temiz duygularla dile getirilen bu sözler, esasta biraz da dile getirdiğimiz hümanist kültürü yansıtmaktadır.

Halbuki Alevilerin karşısında duran bir Yezid’tir. Ve bu Yezid Hüseyin’in kellesini almaya gelmiştir. Kerbela çölünde susuz bırakarak yok etmek istemektedir. Böyle bir zalimin gözleri öpülür mü? Ya da böyle bir zalim o tertemiz duygularını dile getiren ananın söylediklerini yapar mı? O anayı dinler mi?

Hüseyin’in kellesini almaya gelen Yezid’in bunu yapmayacağı, tam tersine daha fazla ne kadar kelle hesabı içerisinde olan böyle birisine böyle, iyi niyetlerle, saf duygularla yaklaşmak, tek kelimeyle hüsnü kuruntudan öteye gitmez. Halbuki yapılması gerekli olan gerçekten de direnişe geçmektedir.

Direniş derken gerçek bir direnişten söz ediyoruz. Sivil itaatsizlikten söz etmiyoruz. Kaldı ki Pazarcık’ta yapılan sivil itaatsizlik bile değildir. Sivil itaatsizlik olsa, gidilir o kepçelerin, dozerlerin, kamyonların, damperlerin çalıştırıldığı yerlere oturulur, bloke edilir ve oraya DAİŞ’ler için yapılmak istenen inşaat durdurulur.

Bu yapılıyor mu? Hayır! Yapılan inşaatın uzağında, bir araya gelerek temennilerini dile getirmekten başka bir şey değildir.

Ama unutulmasın ki, karşımızda duranlar Yezid’den daha Yezid’dirler. Bunlar din ve iman düşmanıdırlar. İnsanlık düşmanıdırlar. İnancımızın düşmanıdırlar. Halkımızın düşmanıdırlar. Durum bu ise, o zaman önce genel Alevilerin sonra Kürt Alevilerin ve orada yaşayan Sünni Kürtlerin tüm güçleriyle direnişe geçmesidir. Özetle, Aleviler sertleşmeli, sınıf bilinciyle, inançlarının bilinciyle yine ulusal bilinçle kendilerini yeniden örerek bu imansız ve Alevi düşmanı faşistler durdurulabilsin, karşı konulabilsin.

4-5 Mayıs’ta ‘Dersim’i yeniden inşa edelim’ paneli düzenlenecek

Dersim’de 4-5 Mayıs günlerinde, 1938 Tertelesi için konferans ve anma düzenlenecek.  Dersim Belediyesi, Dersim Yeniden İnşa Cemiyeti’nin katkısıyla 4-5 Mayıs’ta 1937-38 Tertelesi’ne ilişkin konferans ve anma etkinliği düzenleyecek.

 

Belediye tarafından konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, “1935-46 yılları arasında Dersim’de yaşananlar insanlık dramının Türkiye’deki en acımasız hadiselerinden biridir” denilerek, şunlar ifade edildi:

“Dersim halkına karşı yapılan sistematik saldırı yüz bine yakın insanımızı yitirmemize, on binlerce insanımızın sürgün edilmesine, rayberlerimizin idam edilmesi ve yerleşim yerlerimizin talan edilmesine neden olmuştur.

1937-38 Tertelesi’nin üzerinden 78 yıl geçmesine rağmen acılarımız halen taze, yaramız halen kanamaktadır. Yaraların sarılması, Dersim’in tarihsel, kültürel ve coğrafik olarak yeniden inşa edilmesi için yapmamız gerekenler var. Bunun yolu da geçmişe sahip çıkıp, toplumsal ve kolektif hafıza oluşturmaktan geçiyor.

4 Mayıs 1937 tarihimizin kara günüdür. Bu kara günün anlam ve önemine uygun olarak, kent merkezinde anma ve aynı amaçla konferans düzenliyoruz. Dersim 38 bir kesimin değil, her Dersimlinin acısı ve kanayan yarasıdır. Asla siyaset malzemesi yapılamaz, istismar alanı olarak kullanılamaz. Halkın Belediyesi olarak buna asla izin vermeyeceğiz ve yeni bir kolektif-toplumsal hafıza oluşturacağız.”

KATILIM VE KATKI ÇAĞRISI

Devletin soykırımla yüzleşmesi gerektiğinin belirtildiği açıklamada, Dersimliler, aydın, akademisyen, gazeteci, yazar, hukukçu ve tarihçiler de katılım sağlamaya ve katkı sunmaya çağrıldı.

PROGRAM

Açıklamada, 4-5 Mayıs günlerinde yapılacak anma ve konferansın geleneksel olarak her yıl düzenleneceği bildirildi.

Anma ve konferans programına ilişkin ise şu bilgiler verildi:

“4 Mayıs günü Xozat Axuçan köyünde yakın Zaman’da yapılan kazılarda katledilen köylülerin bulunan kemiklerin toprağa verilmesiyle başlayacaktır.

4 Mayıs günü kent merkezinde bulunan Seyit Rıza Meydanı’nda anma ile resmi program başlayacaktır. Yine aynı gün katliam yerleri ziyaret edilecek ve anıtların yapılması için kazma vurulacaktır.

Anmalar ilçelerde de yapılacaktır.

4 Mayıs saat 15.00’te ‘Unutturmak değil yüzleşmek; soykırım tanınsın ve Dersim yeniden inşa edelim’ başlığı altında 7. Dersim 1937-38 konferansının ilk oturumu başlayacaktır.

– Kent merkezinde ve ilçelerde ise ışıklarımızı kapatıp ‘Xere Merdo’ (Ölülerin hayrı için) çılalarımızı yakıp ve lokmalarımızı dağıtacağız.

5 Mayıs günü sabah saat 09.00’da başlayan konferans saat 18.30’da son bulacaktır. Aynı günün akşamı ‘Şîwarane 1937-38 Vami’ başlığı altında sanatçılarımız Dersim 1938 ağıtlarını söyleyeceklerdir.”

Dersim konferansı, bugüne kadar Dersim Yeniden İnşa Cemiyeti öncülüğünde Avrupa Parlamentosu ve Almanya Parlamentosu’nda yapıldı.

Bu yıl ilk defa Dersim merkezde yapılacak konferans daha önce Avrupa’da yapılan konferansların devamı olarak düzenleniyor. Aynı konferansın 8’incisi de Kasım ayında Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak.

Sünni’nin yobazına kötü, Alevi’nin yobazına iyi diyemeyiz

VEDAT KARA

Milliyetçilik, ırkçılık gibi yobazlık da bir hastalıktır.

80’li, 90’lı yıllarda Alevileri en çok rahatsız eden şey Siyasal İslam ve onun ortaya çıkardığı yobazlıktı. Aleviler inançlarını, yaşam biçimlerini tehdit ettiğini düşünüyor ve kendilerince “olması gereken” bir inanç özgürlüğü (Aslında İslam) tarif ediyorlardı.

Bu tarif; İslam’ı reddetmek yerine, daha çok özgürlükçü/reformcu İslam savunucularından destek alarak, bak siz yanlış biliyorsunuz, İslam aslında bunları emretmiyor diyerek “Tam Hüsniye” geleneğini devam ettiriyorlardı.

Namazın, orucun, başörtüsünün gerekmediği, din adamlarının gereksiz biçimde dini zorlaştırdığı; Yaşar Nuri’nin, Zekeriye Beyaz’ın, Bahriye Üçok’un, daha da okkalısı gerekirse Turan Dursun’un örnekleri ile ifadelerini/fikirlerini güçlendiriyorlardı. İlhan Arsel’in, Şeriat ve Kadını’nı okumayan yoktu.

Gel zaman git zaman, Alevilerde (genelleme hata payını kabul ederek) Siyasal İslam için karşı çıktıkları ne varsa, Aleviliğin kurumsallaşmasında birer birer zuhur etmeye başladı.

Ne Tarih, ne sosyoloji, ne siyaset, ne teoloji, ne felsefe önemsenmediği gibi mantık hak getire bir duruma geldi. Bilim bilim diye etrafı yırtanlar; yeni öğrendikleri bir bilgi olunca, “Ben onun öyle olduğuna inanmıyorum” demeye başladılar.

Dahası;

Aykırı bir görüş mü ifade ettiniz; hemen biri sizi Aleviliği bölmek, parçalamak, yok etmekle suçlayamaya başladı!

Kuran’ı, Allah’ı, Peygamberi sorgulayan;

“kıldan köprü yaratmışsın
gelsin kullar geçsin deyü
hele biz şöyle duralım
yiğit isen sen geç tanrı”
diyen Aleviler;

Örneğin; konu Dedelere gelince, sizi Alevi düşmanı ilan etmeye başladılar.

Daha daha:

Çıkar peşinde koşmakla, Avrupa’nın bölücü faaliyetlerine hizmet etmekle, ateist olmakla ve hatta utanmadan Siyasal İslam’a hizmet etmekle suçlar hale geliyor; “Batin ile Zahir” arasında kayboluyorlar.

Dedeleri mi eleştirdiniz! Dedelerin soyunu mu sorguladınız? Siz mutlaka dinsizsiniz! Alevi de sayılmazsınız!

Zaten kurum başkanlarını kazara eleştirdiğinizde başınıza gelecekleri tahmin bile edemezsiniz!

Bu hastalık o kadar ilerlemiş ki; bir Akademisyeni bile eleştiremiyorsunuz!  Yoksa ilk duyacağınız: “kendi küçük siyasi çıkarları uğruna Alevilerin bölünmesine hizmet etmek” suçlaması olacaktır. Sanırsın ki; ileri sürdüğü tezler ayet niteliğinde! Bir eleştiri yaptığınızda, hemen: “Sen uzman mısın?” sorusu ile karşılaşabilirsiniz!

Hani sanki; kendi sadece uzman olduğu konularda konuşur, başka konularda susar!

Ve ayrıca bu uzman kriterini kim belirliyor? O da ayrı bir soru!..

***

Peki bu durumda nasıl bir vaziyet ortaya çıkıyor?

Alevilik meselesinin hassasiyeti bu feodal ağaları kurtarıyor! Alevilerin bu ülkede uğradığı ayrımcılık o kadar aşikar ki, sırf bu nedenle;

BİR: Mahalle dışından çoğu entelektüel, bunu görmezden geliyor.

İKİ: Bu küçük mahallenin Alevi entelektüeli ise; bu tartışmaların bıktırıcı bir iç tartışmaya dönmesinden, gereksiz kişiselleştirilmesinden kaçarak kendini suskunluğa veriyor.

ÜÇ: Tüm bunları göze alıp birşeyler yazdığınızda, aforoz edilmeyi göze almanız gerekiyor. Mahallenin delisi oluyorsunuz.

Sonuç: Hani şu çok savunduğumuz, demokrasi var ya! Hani eşit yurttaşlık, hani laiklik, hani özgürlük, hani eşitlik, hani bağnazlığa düşmeden akılla ve mantıkla inancımızın yolunu bulmak var ya!..

İşte tam bunları hatırlamanın/hatırlatmanın; Aynayı kendimize tutma zamanı geldi!

Özet şu: Sünni’nin yobazı kötü, Alevinin yobazı iyi olamaz!

Bu yazı bu konuda yazacağım yazıların ilki olsun…

Kiliseye yürüyüp tekbir getirdiler-Üsküdar

İmam hatipliler Üsküdar Kuzguncuk’ta kiliseye yürüyüp tekbir getirdi

Kuzguncuk’ta kahvaltı için toplanan bir grup imam hatip lisesi öğrencisinin, Tekbir getirerek bölgedeki kiliseye yürüdüğü, korkan kilise çalışanlarının polis çağırdığı bildirildi.

Sol’un gazeteci Dilek Zaptçıoğlu’nun sosyal medya hesabı Twitter’a dayandırdığı haberine göre, Üsküdar’da yaşanan ürkütücü bir olay sabah saatlerinde yaşandı.

İddiaya göre Kuzguncuk sakinleri Pazar sabahı “Allahuekber” sesleriyle uyandı. Saat 09.30 civarında yükselen seslerin Kuzguncuk Bostanı’ndan geldiği anlaşıldı. Sesler, Üsküdar Belediye Başkanı’nın davetiyle bostana kahvaltıya gelen imam hatip liseleri öğrencilerinden geliyordu.

KİLİSEYE YÜRÜYÜP TEKBİR GETİRDİLER

Çevre sakinleri görevlilerden gençleri uyarmasını ve daha sessiz olmalarının söylenmesini istedi. Ancak o sırada bölgedeki Rum kilisesi ayin çanı çalmaya başladı ve öğrencilerin sesleri de bunun üzerine iyice yükseldi ve kilisenin önüne doğru yürüyerek burada toplandılar.

Görgü tanıkları öğrencilerin militanca tekbir getirdiğini ve bunun üzerine korkan kilise sakinlerinin polis çağırdığını aktardı.

Görevlilerin öğrencileri yatıştırmaya çalıştığı belirtilirken, Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı’nın olayın ardından kiliseyi arayarak öğrenciler adına özür dilediği iddia edildi.

Ankara Katliamı’nın failli Elazığ’da yakalandı

10 Ekim Ankara Katliamı’nın faillerinden olduğu belirtilen IŞİD üyesi Nihat Ürkmez’in Elazığ’da yakalandığı açıklandı.

10 Ekim Ankara Katliamı’nın faillerinden IŞİD’li Nihat Ürkmez Elazığ’da yakalandı.

Canlı bomba saldırısının talimatını veren Yunus Durmaz’ın bilgisayarından çıkan fotoğraflar Ankara Cumhuriyet Başsvcılığı tarafından il emniyet müdürlüklerine gönderildi.

Bingöl Emniyet Müdürlüğü ekipleri saldırının kuryesi Halil İbrahim Durgun ile birlikte görüntülenen IŞİD’li Nihat Ürkmez’i Bingöl’den Elazığ’a geçtiğini tespit etti. IŞİD’li Nihat Ürkmez Elazığ’da gözaltına alınarak Ankara Garı saldırısının soruşturmasının sürdüğü Ankara’ya getirildi. IŞİD’li Nihat Ürkmez, mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. (DHA)

Birçok Alevi ailenin bir Ermeni nenesi var

Aris Nalcı T24’deki  Erzincan’da Osmanlıca yazılı haçkarların sırrı adlı yazısında Erzincan’ın bilinmeyen yüzünü gün yüzüne çıkartıyor…

 

Büyük Hayk Ovası’nın belki de en ilginç şehirlerinden biri Erzincan. Dayk Bölgesi’ndeki bu şehir yıllar boyu göç almış ve bugünkü kozmopolit yapısına kavuşmuş.

Çeşitli kesimlerin dillendirdiği yüzde 25-35 arasında değişen bir Alevi nüfusu var. Büyük bölümü 1870’te Dersim’den Erzincan’a gelip Ermeni köylerine veya yakınlarına yerleşmişler. Ermenilerle iyi dostlukları olduğu gibi 1915 soykırımından birçok çocuğun kurtulmasını da sağlamışlar. Kurtulanlarla evlilikler, kirvelikler derken artık birçok Alevi ailenin bir Ermeni nenesi var.

Bizi de bu Alevi dostlarımızdan birkaçı karşılıyor.

1914’te Erzincan’ın nüfusunun büyük bir bölümünü Ermeniler oluşturuyormuş. O zamanlar adı Erzınga olan şehir önemli bir ticaret merkezi olarak da göze çarpıyor. Bir yanda Munzur dağları ve Dersim diğer yanda Erzurum ile çevrelenen şehir merkezi bir çanak görünümünde. Ermeni yerleşkeleri ise çoğunlukla çevre köylerde.

Akbrenk Manastırı

Akbrenk ManastırıTaksicilere ve esnafa yer sorarken oldukça zorlanıyoruz. Önce haritadaki isimleriyle soruyoruz, kimse bilmiyor. Bir önceki isim Kürtçe. Onu da hatırlayanlar az. Her köyün adı bugüne kadar en az üç kez değiştirilmiş. Halk kendi arasında Ermenilerden kalan eski adların kulağa uygun harflerle asimile edilmiş Kürtçeleşmiş hallerini kullanıyor.

Erzurum tarafından şehre girer girmez içimize ilginç bir ferahlık hissi doluyor. Depremin ardından yeniden yapılanan kentin geniş yollarından mıdır bilinmez diğer illerde Türkiye’deki yükselen şiddetin yarattığı gerginlik burada yerini bir dinginliğe bırakmış gibi.

Valiliğin çıkardığı ve son baskısı Mart 2015’te yapılan kent turizm rehberinde bölgedeki önemli Ermeni kiliselerin hepsi orjinal isimleriyle yer alıyor. Rehberin kapağındaki ‘kaleler, kiliseler, camiler’ bölümü birkaç dakika yüzüme bir tebessüm getirse de sevincimi kursağımda bırakmak için sayfaları çevirmem yeterli.

Manastırın tepisindeki Ermeni Kilisesi

Manastırın tepisindeki Ermeni KilisesiKiliselere nasıl gidileceği rehberde haritalarla, yollarda da kahverengi kültür bakanlığı tabelalarıyla gayet güzel gösterilmiş. Ancak bu kiliselerin hepsi de ‘Osmanlı kiliseleri’ olarak adlandırılmış.

Ermenilerden bahseden yok.

Otobanlardaki kahverengi ‘ören yeri’ tabelaları ise sonu çıkmaza giden patikalara bağlanıyor. Yanınızda köyü bilen birileri olmadan o kiliseleri bulmanız neredeyse imkânsız. Köylüye sorduğunuzda ise sizi defineci sanıp takip etmesi veya jandarmaya haber vermesi kuvvetle muhtemel.

Biz de bu kör geziden dilimizin yanmaması için Hasan amcayı alıyoruz yanımıza. Hasan amca, Ermeniler sürgün edilirken köyün çocuklarını saklayan Alevi Kürt bir aileden. Nenesinin onun üzerindeki etkisi büyük. Kardeşleri arasında Kürtçe bilen bir o var. O da nenesinin sayesinde. Nenesinden ona kalan bir diğer miras da hatıraları:

Manastır, definecilerin saldırısına uğramış

Manastır, definecilerin saldırısına uğramış”Nenem anlatırdı neler yaşandığını. Ermeni köyünden kızları şehre getirmişler genelevde çalıştırmak için. Bizimkiler de gelip kurtarmış köye getirmişler. Gelin etmişler oğullarına öyle kurtulmuşlar.”

Osmanlıca yazılı Haçkarlar

Erzincan’a çok bilinmeyen bir tepesinden yüzyıllardır  bakan iki önemli taşı bulmak için yola düşüyoruz. Aslında onlar 4 tane imiş. Ama biri kim bilir nasıl bir deprem veya defineci tarafından yıkılınca 3 kalmışlar.

Ermenilerin izlerinin silinmediği belki de en  görkemli yapılardan biri Abrenk Manastırı ve çevresindeki Haçkarlar’dan(Haç taşları) bahsediyorum.

Dostlarımız bizlere 1700 metre rakımdaki manastıra çıkmamamızı, muhtar ve jandarmanın izni olmadan tehlikeli olacağını telkin etse de biz yine de şoförümüzü dinleyip tırmanışa geçiyoruz. Erzurum yolunda Tercan Üçpınar köyünden çıkılan manastıra ulaşmak için önceden kondisyon tutmanız şart. Mart ayından itibaren o yükseklikteki karların erimesiyle birlikte ulaşım daha da kolay olabiliyor. Üçpınar köylüleri kilisenin yerini gösterseler de sonra arabamızı durdurup defineci olup olmadığımız konusunda bizi sorguluyorlar.

6 metre boyundaki haçkarlar

6 metre boyundaki haçkarlar

Gezimiz boyunca çokça karşılaştığımız “definecileri istemiyoruz burada” veya “kiliseyi korumaya çalışıyoruz” şeklindeki sözlerin aslında çok da samimi olmadığını anlatıyor bize Erzincanlı şöförümüz: “Kendileri çıkaramadığı için dışarıdan biri gelince yeri biliyor sanıyorlar” diyor.

Birkaç dakika konuşup defineci olmadığımız konusunda köydekileri ikna ettikten sonra araba yolundan 5 dakika devam ediyoruz. 6-7 metrelik haçkarlar göründü.

Yarım saatlik ritmik bir tırmanışla yanlarına varıyoruz. Şoför “Yanınızda silah var mı?” diye soruyor.

Erizincan’ın çevresindeki dağların hepsine sanki gerilla varmış gibi davranıyor şehirdekiler. Dolayısı ile dağa doğru yola çıkan da ‘tehlikeli’ atfediliyor.

“Bizi şu dağlara çıkarır mısın?” dediğimiz her şoför önce bir düşünüyor. Zira Dersim tarafına giden yollar kapalı. Ya asker ya gerilla durduruyormuş otobüsleri. Birkaç otobüs de yakılınca şoförü Kürt olanlar dışında dğa yolundan Dersim’e giden otobüs kalmamış. İşte bu ortamda dağ ya da tepeye çıkmak isteyen herkes bir ‘tehlike’. 90’larda da bu tepelere gerillanın yerleştiği düşünülürse Erzincanlının kaygısı pek de boş değil.

Yanımızda silah olmadığına ve defineci de olmadığımıza inanan şoförümüz ’tilki ve kurtlardan korunmak için’ yanımıza üzerinde ‘ağrı kesici’ yazısı kazınmış bir sopa veriyor. Oysa yolda gördüğümüz tilki sopadan çok, bizim ayak seslerimizden koruyor.

Tepe üzerinde inşa edilen manastırın ana bölümü ayakta. Kalın ve heybetli duvarlarla çevrilmiş, kule ve siperlikten eser yok. Yakınındaki bir çeşme kalıntısı toparlanıp yeni bir çeşme yapılmış.

Manastırın güney kısmında ise ana kilise Surp Hovhannes duruyor. İçinde neredeyse kazılmadık yer kalmamış. Buna rağmen direniyor manstır gelenleri tüm heybetiyle karşılamak için.

1990’dan önce kapı üzerindeki haçlı kitabedeki yazılardan birinde 1854 tarihi okunabiliyormuş.

Bölgedeki diğer kiliseler gibi bu da 1990’da gerilla tarafından sığınak olarak kullanıldığı bahanesiyle çevre köylerden getirilen zoraki korucularla birlikte dinamitlenmiş.

Abrenk’ın hemen yakınındaki küçük şapel ise kaynaklarda Surp Tavit olarak geçiyor.

Binanın iç duvarında eskiden yazılar ve heykeller varmış.

Şimdi yok.

Girişi de birkaç kez defineciler tarafından kazılmış. Kilisenin girişindeki taşta burada David’in mezarı olduğu yazılı.

Şapelin bir köşesinde ise kartal figürlü bir haçkar mezar taşı var.

Buranın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1830’da yapılan Osmanlı Hükümeti tapularında “Abrenk Kariyesi” diye yazılmış. Bu bölgenin 34 Ermeni köyünden oluştuğu biliniyor.

Bugün o Ermeni ailelerin ruhlarını tepedeki haçkarlar yaşatıyor.

3 taştan sadece ikisi ayakta.

Diğeri yıkılmış.

Haçkarlarla ilgili Turizm Müdürlüğü rehberinde Osmanlıca olduğu yazıyor. Bu şekilde tahrip edilmekten kurtulmuş olsa gerek diye düşünüyoruz. Rehbere girmiş, koruma altına alınmış olsa da Abrenk, definecilerin saldırısından kurtulamamış.

Üzerlerindeki yazılarda 1191 ve 1194 tarihleri okunabiliyor. 1970 senelerine kadar yanlarında dikili duran bir üçüncü haçkar, daha küçük, devrilmiş. Yine yakınlarında bir kayaya oyulmuş bir haçkar yuvası, muhtemelen bir dördüncü haçkarın varlığını gösteriyor. Ama nerede bilen yok.

Haçkarın Golgotha tepesini tasvir ettiği söylenir. Ortasında bir disk üzerinde altı köşeli bir yıldız ve onu takip eden sapın, hayat ağacı olarak verimliliği tasvir ettiği söyleniyor.

En üstünde ise ortada bir taht üzerinde oturan kişi takdis eder vaziyettedir (Isa gibi) sağ elinde ise bir kitap tutuyor.

Yanındaki ikinci haçkar ise aynı şekilde temsil edilmekle birlikte üzerinde Müslüman mezar taşları gibi başlık bulunuyor. Üzerinde Arapça yazılar da göze çarpıyor. Şehir rehberine haçkarların Osmanlıca olarak geçmesinin sebebi bu yazılar olsa gerek.

 

Tarihi Belgelerde PAZARCIK

Eski Çağlar:

Bölgenin prehistorik (tarih öncesi) dönemlerden beri önemli bir yerleşim yeri olduğu bilinmektedir.

Bu günkü Yukarı Pazarcık yakınındaki Kırk Mağaralar ,Sapaca mevkiindeki mağara mezarlar ile mahalli olarak ‘Dinemeç’diye söylenen küçük tepede ve Büyükpınar çevresinde bulunan kalıntılar bunu doğrulamaktadır. Bu mezar mağaralarda bulunan insan iskeletlerinin üzerleri taşla kapatılmış olup, aynı mezarlarda içinde sıvı bir madde(muhtemelen gözyaşı) bulunan küçük şişelere rastlanılmıştır.

İlkçağlarda Roma-Helen hakimiyetinde bulunan bölgede çeşitli yerleşim merkezleri kurulduğu kesindir. Özellikle bugünkü Yukarı Pazarcık’ta ki Büyükpınar ve çevresi bu dönemlerde yoğun bir iskan bölgesi ve şehirleşmeye sahne olmuştur. Pazarcık yöresinin Roma- Comagene döneminde KATAMANA ismiyle anıldığı bilinmektedir. Pazarcık ve çevresinin Adıyaman ve çevresinde hüküm süren ve tipik bir Roma medeniyetinin temsilcisi olan Komagene Krallığının toprakları içinde yer aldığı kayıtlarda yer almaktadır. Ayrıca buralarda yapılan mahalli amaçlı kazı ve hafriyatlarda ortaya çıkan dik dörtgen şeklindeki temel taşları,sulama- içme suyu amaçlı kullanıldığı sanılan kireç-kum karışımı ve kiremitlerle yapılmış, şimdiki (Ulubahçe köyündeki kuyudan getirilen) uzun su kanalları, yine ele geçen Roma-Helen-Bizans dönemlerine ait madeni paralar da bölgenin bu zamanlarda iskan edildiğini gösterir maddi delilerdir. Bu yerleşimin kronolojik olarak tarihlerini tesbit etmek mümkün olmamakla birlikte Geç Hitit Döneminden (M.Ö.1200-700) sonra olduğu bilinmektedir.

1956-1961 yılları arasında, Sarıl ve Ganidağı yamaçlarında Prof. Kılıç KÖKTEN tarafından yapılan araştırmalar ile Kelibişler- Domuztepe Ören yerinde, K.Maraş Müzesi ile Prof.Elizabeth CARTER başkanlığında yapılan kazılarda ortaya çıkan M.Ö.6500-5000 yıllarına ait buluntular bölgenin Prehistorik(Tarih öncesi) devirlerde iskan edildiğini göstermektedir. Sarıl ve Ardıl yakınlarında mağaralarda bulunmuş kesici aletler,ok uçları ve tanrıça heykelciği tarih öncesinin arkeolojik belgeleri olarak günümüze kadar gelmiştir. Karaçay köyünde M.Ö.800-750 yıllarına tarihlenen üzerinde gök tanrısını motifi bulunan Hitit Steli, Doğanlı Karahasan köyünde bulunan ve aynı tarihlere denk gelen savaşcı motifli tanrı heykeli,- ile Pazarcıkta bulunan ,M.Ö. 9.yüzyıla ait kral heykeli Hitit egemenliğinin önemli arkeolojik belgeleridir. Romalıların bu bölgede uzun süre yerleşik medeniyet kurduklarını gösteren bir başka delilde Evri kasabasında kayalara oyulmuş su sarnıçları ve içerisi mezar taşı (stel)atölyesi olarak kullanılan iki mağara ile Tilkiler ve Ganidağı’ndaki su sarnıçlarıdır Bu sarnıçlar 7-8 metre derinliğinde,4-5 metre genişliğinde ağızları bir metre çapında olup,kaya oyularak açılmış içerisi sıva maddesi ile sıvanmıştır.Ganidağında ayrıca 8 adet kaya mezarı ve kaya barınağı bulunmakta olup, bunların 4-5 metre kare kullanma alanı olup,duvarlara oyulmuş,raflar ve üçgen pirizması şeklinde mum veya çıra koyacak küçük oyuklar mevcuttur.Yine Turunçlu köyünde bu tür arkeolojik eserler yer almaktadır. Ayrıca Tilkiler Hındolar Obasında tavşan büyüklüğünde taştan yapılmış fil heykelciği bulunmuş ve Maraş müzesine teslim edilmiştir. Yine Ufacıklı’daki Yılanlı mağara ile Paşa mağarası Roma devrine ait eserlerdir.

Hititler zamanında (M.Ö.2000-700) Pazarcık yöresinin, Mezopotamya ‘da siyasi varlık kuran Asurlular ile Hitit devleti arasında sınır teşkil ettiği, Kızkapanlı-Gözlügöl obasında bulunan Çivi yazılı sınır taşından anlaşılmaktadır.Bu sınır taşında iki tarafın krallarının sınır konusunda anlaşmaya vardıkları Asurca çivi yazılı metin bulunmaktadır.

Bu günkü Türkçe ile sınır taşında yer alan anlaşma metni şöyledir:

Önyüz(M.Ö.810-783)

Asur ülkesinin kralı Şamsi-Adad ve Şamsi-Adad’ın saray hanımı olan Asur Ülkesinin kuvvetli kralının annesi, Dünyanın dört bucağının kralı Salmanaser’in gelini Şammuramat’ın(Semiramis) oğlu Asur ülkesinin kralı ADAD-NİRARİ’NİN sınır taşı.

Arpadlı Adrame’nin oğlu Atarsumki ile ittifakimdan sekiz kral Kummuh(Hitit) Kralı Uşpilulume’nin zamanında Adad-Nirari ve saray hanımı Sammuramat’a karşı Fırat nehrinin üzerinden(asker) gönderdiler.

Pakarabubuna şehrinde safların üzerine yürüdüm. Ordugahlarını aldım. Canlarını kurtarmak için yukarı çıktılar Bu sene Kummuh kralı İşpilulume ile Palam’ın oğlu Gurgum (Maraş) kralı arasında bu sınır taşını koydular(gönderdiler).

Onu(sınır taşını) İşpilulume’nin elinden veya oğullarının veya torunlarının elinden çalan adam kim olursa, Asur, Marduk, Sin ve Şamaş yargısında yanımda durmasın.

Tanrım Asur ve Haran’da oturan Sin’in tabusu.
Arka yüz: Tarih Salmanaser IV ( M.Ö. 782-772)

Dünyanın(dört bucağın) kralı Şamsi-Adad’ın oğlu Asur ülke sinin kralı, evrenin kralı, kuvvetli kral Adad-Nirari’nin oğlu Asur ülkesinin kralı, kuvvetli kral SALMANASER

Başkumandan . Şamsi-İlu, Şam üzerine yürüdüğü zaman, Şam kralı Hadiani’nin haracı olarak gümüş,altın,bakır, onun kızı ile zengin çeyizi, onun sarayının hadsiz hazinesini kendisinden aldım.

Dönüşümde bu sınır taşını Kummuh(Hitit) kralı İŞPİLULUME’ye verdim.

Onu(sınır taşını) İşpilulume’nin elinden veya oğullarının veya torunlarının elinden çalan adam kim olursa, Asur, Marduk,Sin ve Şamaş yargısında yanımda durmasın. Onun el açışına dikkat etmesinler. Ülkesini kerpiç ile devireyim….nasihat vermesin.

Tanrım Asur ve Haran’da oturan Sin’in tabusu.

Yukarıdaki açıklanan belgelerden anlaşılacağı üzere,Pazarcık ve çevresinin Hitit(Eti)-Asur devletleri arasında sınır teşkil ettiği,yer yer iki ülke arasında tampon bölge olarak ey diğiştirdiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Bu yörenin Geç Hitit şehir devletlerinden (M.Ö.1200-700) GURGUM adıyla bilinen Maraş şehir devletinin sınırları içerisinde bulunduğu da muhakkaktır.

M.Ö. 546 yılında Anadolu’yu istila eden İrani kavimlerden Perslerin de bu bölgede geçici hakimiyet kurduklarını söylemek mümkündür.

Bu kapsamda yukarıda adı geçen sınır taşından başka, Pazarcık yöresinde bulunan ve çeşitli dönemlere ait(halen Kahramanmaraş Müzesinde sergilenen) eser-kalıntılar aşağıda verilmiştir:

1956-1961 yılları arasında Prof. Kılıç KÖKTEN tarafından yapılan araştırmalarda Sarıl ve Ardıl köylerinde prehistorik döneme ait kemik iğne ve objeler.

Karaçay köyünde M.Ö. 800-750 yıllarına tarihlenen Hitit Steli( üzerinde gök tanrısı motifi bulunmaktadır).

Doğanlı Karahasan köyünde yine M.Ö. 800-750 yıllarına tarihlenen Hitit Steli(üzerinde savaşcı motifi bulunmaktadır).

Pazarcık’ta bulunan Geç Hitit(M.Ö.9.yy) kral heykel steli

Helete(Düzbağ) beldesinde bulunan İlhanlı (İslami dönem) sikkeleri.

Kelibişler köyü Domuztepe Ören yerindeki Kahramanmaraş Müze Müdürlüğü koordinesinde ve Prof. Elizabeth CARTER başkanlığında yapılan kazılarda ortaya çıkan M.Ö. 6500-5000 yılları arasındaki Tel Halaf (Kuzey Suriye-Halaf Höyüğü) buluntuları, Roma dönemi buluntuları, kaplar, mühürler, kolyeler vb.
Arap-İslam Hakimiyeti:

Hz.Ömer zamanında bölgeye sefer yapan Halid bin Velid Pazarcık ve çevresini fethetmiştir(637).Bu tarihten itibaren Bizans(Roma) ve Araplar arasında bölgenin el değiştirdiğini görüyoruz. Araplar Bizans saldırılarını önlemek için özellikle Abbasiler zamanında Avasım şehirleri(sınır kaleleri ) kurmuşlardır. Bunlardan birisi de bu gün halk arasında ‘ Köroğlu Kalesi’ bilenen Aksu vadisindeki kaledir. Büyük taşlardan yapılı ve içinde su sarnıcı bulanan kalenin Abbasi savunmasının önemli noktası olduğunu göstermektedir.Yine Abbasiler zamanında Bozlar-Abbasiye yerleşim alanı olarak kullanılmıştır.Bozlar köyünün diğer ismi Saray olarak bilinmektedir. Küçük Üngüt ile Saray arasındaki büyük su kanalları muhtemelen Roma döneminin en önemli kalıntılarından birisidir. Abbasiye köyünün ismi de Abbasi varlığına bir delil olarak gösterilebilir.

Selçuklu ve Osmanlı Dönemi:

Türklerin 10.yüzyıldan itibaren Anadolu’ya geçişleri ile bölge de Türkmen aşiretlerinin yerleşmelerine sahne olmuştur. Özellikle 1071 Malazgirt savaşından sonra Orta Asya-Horasan-Maveraünnehir ve Batı Türkistan’dan gelen Türk boyları,değişik zamanlarda Anadolu’ya akarken, Moğol akınlarından kaçan Türkmen ve Yörük oymaklarının göçünden, Pazarcık ve çevresinin de bu kitle halinde yerleşmelerden nasibini aldığı açıktır. Kayıtlarda bölgenin 1085 tarihinde Emir Buldacı tarafından fethedildiği yazılıdır. 1563 tarihli Maraş Defterinde Pazarcık Nahiyesine ait, Yazı Buldacı ve Yaka Buldacı isimli iki köyün bulunması, Selçuklu komutanı olan Emir Buldacının bu köylere adının verildiği kanısını oluşturmaktadır.

Anadolu Selçukluları zamanında Kudüs yolu üzerindeki bölgenin zaman zaman Haçlı istlasına ve talanına uğradığı kesindir. Zira Maraş ve çevresi 1098 yılında Haçlıların eline geçmiş, 1105 yılında tekrar Selçuklu Sultanı Kılıçarslan tarafından fethedilmiştir. Bölge bir ara kilikya Ermeni Kırallığının istilasına da uğramıştır. Anadolu Selçukluların son zamanlarında (1258 ve devamı) Anadolu’yu kasıp kavuran Moğol-İlhanlı istilasına karşı, Mısır Memlük Sultanı Baybars’ın kazandığı 1260 tarihindeki Aynı Calut savaşından sonra bölge Ermeni ve Moğol işgalinden kurtulmuştur. 1273 yılında Göynük Kalesi( bu gün Köroğlu kalesi diye bilenen kale) alınarak Memlüklere bağlanmıştır. Bu bilgiler ışığında Baybarsın Pazarcık üzerinden Anadolu’ya geçtiği iddiası gerçeğe çok yakındır. Tarih Profesörü Faruk SÜMER’in ifadesi doğrultusunda bu yolun Araban-Sarıl-Mülk –Ganidağı-Pazarcık-Göynük –Elbistan güzergahı olacağı kuvvetle muhtemeldir. Sarıl-Ganidağı arasında kesme taşlardan yapılmış geniş bir yol bu görüşü doğrulamaktadır. Bu gün Ulubahce ile Araban yol ayırımı arasında kalan ve çok yakın zamana kadar kesme taşlarla yapılmış yolun bulunduğu alan “Döşeme” ismi ile anılmaktadır. Bu bağlamda Mısır Sultanı Melik Kamil ile Anadolu Selçuklu Sultanı Alaiddin Keykubatın arasının açıldığı yıllarda ( M.1232-33) Melik Kamil’in büyük bir orduyla Anadoluya Pazarcık –Göynük üzerinden geçtiği, önce Maraşı Sis Kozan Ermenilerinden kurtardığı, ancak Keykubatın yolları tutması üzerinden geri döndüğü kayıtlarda yer almaktadır. Yine Helete(Düzbağ) de bulunan (Moğol(İlhanlı) sikkeleri bölgede İlhanlı hakimiyetinin de varlığını gösterecek tarihi delil olarak görülmektedir.

Öte yandan Maraş ve çevresinin Memlük üstünlüğüne geçmesinden sonra Moğol ve Ermeni saldırılarından kurtulan bölgede yaşayan BOZOK Türkmenleri ( Bayat-Afşar-Beydili) Dülkadirli Beyliğini kurmuşlardır. Dülkadir Beyliğinin bölgedeki diğer güçler olan Mısır Memlüklüleriyle, Kilikya Ermeni Krallığı, Sivas Eretna Beyliği ve Karaman Beyliği ile sonraları ise Osmanlı Devleti ile zaman zaman hakimiyet mücadelesi yaptıkları, özellikle Memlük ve Osmanlı Devletlerinin yanında veya karşısında yer almak zorunda kaldıkları bilinmektedir.
Maraş ve Elbistan çevresinde 200 yıla yakın egemen olan Dulkadir Oğulları, bölgenin önemli yerleşim yerlerinde bu güne ulaşan eserler meydana getirmişlerdir. Bu eserlerden ikisi Pazarcıkta bulunmaktadır. Bunlardan birisi Bulanıklı cemaatinin kışladığı Mihriban mezrasında bulunan camii ve zaviye ile Göynükte bulunan Murat Bey(Dülkadirli hükümdarı Süleyman Beyin torunu) Camiidir. Ancak bu eserlerden hiç biris ayakta değildir. Mihriban mezrasının da bu gün hangi yerleşim yerine denk geldiği belirlenememiştir.

1515 Turnadağı Savaşı ile Osmanlı Hakimiyetine girince bölgede bu şekilde Osmanlı topraklarına katılmıştır.1521 yılında ise Pazarcık Zülkadriye(Maraş) Eyaletine bağlanmıştır.

1530 tarihli belgede (Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) TD 998. s.430-431) Pazarcık Nahiyesinin merkezi konumundaki Bağdın-i Sagir ve Bağdın-i Kebir ile diğer köy ve mezraların nufus ve gelir durumu gösterilmiştir. Bilinmelidir ki o zamanlarda Pazarcık bir bölge adı olarak anılmaktadır.

İki merkez köyün vergi amaçlı yapılan tespite göre durumu aşağıda gösterilmiştir.

Bağdın-ı Sagir Bağdın-ı Kebir

Hane: 23 Hane: 35

Mücerret(Bekar erkek)9 Mücerret : 13

İmam: 1 Kethüda :1

Kethüda: 1 Toplam gelir: 5804 akçe

Toplam gelir 7153 akçe

Ayrıca. Bağdını Kebir’e bağlı; Dikilitaş, Tepecik Viranı, Sayaca Bağdın, Ödek, Gök Alan, Beriberi, Kozluca Abad isimli mezralar(obalar) da yerleşik alan olarak görülmektedir.

Buna göre Pazarcık Nahiyesinin 47 köyü ve 28 mezrası bulunmasına rağmen, köy ve mezraların 45 tanesinde nüfus yaşamaktadır.. Diğer köyler ise boş ve viran durumda olup arazileri civar köyler tarafından işlenmektedir. Bu tarihte toplam nahiye gelirinin 174477 akçe olduğu kayıtlarda yer almaktadır. Yine Bağdın-ı Kebir sınırları içerisinde Kızıl Hasan Çifliği(bu gün nerede olduğu bilinmiyor) ile Alaüddevle Bey Vakfına ait Hanyeri(bu gün aynı isimle söylenen bir muhit bulunmaktadır) isimli çiftliklerin 250 akçelik gelirleri Maraş’taki Taş Medrese ve Bekutiye Medreselerinin giderleri için tahsis edildiği, Ardıl köyünün gelirinin yarısının da aynı medreselere ve Taş Mescide tahsis edildiği 1563 tarihli Maraş Tahrir Defterindeki kayıtlarda yer almaktadır.

Yine 1563 tarihli Maraş Tahrir Defteri kayıtlarında Pazarcık, Maraş Sancağına bağlı bir nahiye olarak görülmektedir. Bu defterde Pazarcık Nahiyesi,Bağdın-ı Sagir ve Bağdın-ı Kebir olarak iki yerleşim yeri ile (47) Köy(Kariye) ve (28) Mezradan meydana gelmektedir. Vergi toplama amaçlı tutulan bu kayıtlarda geçen köy ve mezra isimlerinden bazılarının bu günkü hangi yerleşim yerleri olduğu tesbit edilememiştir.
Ayrıca bu günkü Ufacıklı köyünde Aladinek ,Göynükte de Göynük isimlerinde Nahiye teşkilatının olduğu kayıtlarda yer almaktadır.Göynük ve Aladinek nahiyelerine bağlı (8) er köy ,Göynükte 11, Aladinek’te ise 17 mezra bulunmaktadır. Bu kayıtlarda görüleceği gibi, Pazarcık’ta 1970, Aladinek’te 409 ve Göynükte ise 529 vergi nüfusu bulunmakta olup bunların hepsi de müslüman nüfustur.

1563 tarihinde Pazarcık,Aladinek ve Göynük Nahiyelerinde bulunan, bu gün aynı , benzer veya değişik isimle varlıklarını sürdüren köyler, yerleşim yerleri , muhitler:

Pazarcık Nahiyesi:

Bağdın-ı Sagir, Bağdın-ı Kebir, Kirni, Yumaklu, Çiçek, Tolhum, Pazarcık Öyüğü( Baraj içinde kalan höyük), Kösüklü(Bu gün Gölbaşına bağlı), Mizmilli, Dibek Öyüğü(Osman Dede), Yaslıca Pazarcık(Muhtemelen Ördek Dede), Derbent Ağzı( Karabıyıklı), Taş Biçme, Eğlen, Erikli.

Aladinek Nahiyesi:

Aladinek(Ufacıklı), Harmancık, Karagöl, Dağdancık(Arabana bağlı köy), Ekizgölü Mezrası, Yedigöl-Hopur Mezrası, İğde Mezrası, Karasarnıç Mezrası.

Göynük Nahiyesi:

Göynük köyü, Yılankoz mezrası(muhtemelen Helete tarafında) Çataltepe mezrası(bu gün Gölbaşı ilçesine bağlı köy), Gökçayır Mezrası.
1563 tarihli Maraş Tahrir Defterindeki kayıtlara göre, Pazarcık Nahiyesinde,1970 erkek nüfus, 846 kazanç sahibi evli erkek, 570 iş ve kazanç sahibi bekar erkek, 103 sipahi( Sipahiler kendilerine dirlik arazisi verilenler tarafından beslenen atlı askerlerdir) bulunuyordu. Aladinek Nahiyesinde 409 erkek nüfus,146 evli ,187 bekar erkek, 11 sipahi; Göynük te ise 529 erkek nüfus,202 evli erkek,164 bekar erkek vergi nüfusu bulunduğu görülmektedir.

Pazarcık’ın nahiye olduğu dönemlerde ki yerleşim yeri ,Ulubahçe’nin bir kilometre kuzeyinde ki bağ-bahçelerin bulunduğu Sapaca’dır. Burada bulunan camii kalıntısı,kazılarda ortaya çıkan Osmanlı paraları ve halen harabe halde bulunan mezarlık en önemli delil olarak kabul edilmektedir. Sapaca’dan vurgun ve soygundan kurtulmak amacıyla, Ulubahçenin hemen güneyinde ki Harabe diye anılan yüksek bir tepeye göç edilmiştir. Pazarcık’ta soygun ve talanı yapanların Tecirli Türkmen aşireti olduğu kayıtlarda yer almaktadır. Ayrıca Alıcu Atlı cemaatinin de zaman zaman talan yaptığı bilinmektedir. Ayrıca Çepni oymağının Pazarcık ve Keferdiz nahiyelerini talan ederek kıtlığa sebeb oldukları Osmanlı kaynaklarında yer almaktadır( Bakınız. İbnülemin ts.dahiliy ks. Num.839). Muhtemelen Sapaca’dan Harabe tepesine göçün nedeni budur. Zira eskiden beri süre gelen söylentiler de bu yönde yoğunlaşmaktadır. Harabe tepesinde ev kalıntıları, büyük ve yaşlı ağaçlar halen ayaktadır. Harabe tepesinden bu günkü Ulubahçe’ye (Bağdın-ı Kebir) ne zaman taşınıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1800 yılların ilk çeyreğinde olduğu kuvvetle muhtemeldir. 1563 tarihli Maraş Sancağı(Liva) Tahrir Defterinde bölge adı olarak zikredilen Pazarcık Nahiyesinin nüfus yerleşiminin yoğunluğunu iki merkez köy(Bağdın-ı Sagir-Bağdın-ı Kebir) de olduğu görülmektedir.
Osmanlı döneminde uzun süre idari olarak Nahiye teşkilatı şeklinde yapılanan Pazarcık, 1877 yılında Kaza olmuştur. Nüfus ve tapu kayıtlarının 1877 tarihine kadar inmesi bu tarihi doğrulamaktadır. Nahiye olduğu dönemlerde merkez köy olarak anılan Bağdın-ı Sağır(Sagir) (Küçük Bağdın-Küçük Bahçe) Kaza teşkilatının kurulduğu yer olarak bilinmektedir. Pazarcıkta Belediye teşkilatının kurulduğu tarih ise 1917 dir. Pazarcık 1933 tarihinden itibaren kısa bir süre için Antep İline bağlı bir kaza durumuna getirilmiş ise de 12 Ocak 1944 yılında yeniden Maraş’a bağlanmıştır.

Halep Eyaleti (Maraş Sancağı) Salnamesinde; Pazarcık Kazasının (H.1309-M.1891 ) tarihindeki yönetimi ile bilgiler verilmiştir.

Buna göre: Pazarcık kaza yönetimi aşağıdaki şekilde oluşmuştur:

Kaymakam:İsmail Hakkı Bey

Kaza İdare Meclisi:

Tabiî üyeler: Naib Halil Efendi, Müftü, Mal Müdürü Muhittin Efendi(müderris) Tahrirat Katibi(Yazı işleri katibi) Ali Rıza Efendi;

Seçilmiş Üyeler: Mustafa Ağa, Ahmet Ağa, Hacı Mehmet Ağa

Mal Kalemi: Mal Müdürü Muhittin Efendi, yardımcısı Ali Avni Efendi, Refiki Arif Efendi, Sandık Emini Ohannis Efendi

Nüfus Memuru Vasıf Bey, Katibi Hacı Ali Efendi

Tapu Katibi Abdullah Bey

Bidayet Mahkemesi: ( Naib Halil Efendi başkanlığında), Başkatip Şakir Efendi, Katip Abdullah Efendi, Müstantık Muavini Sadık Efendi; Şeriye Mahkemesi ise, Naip Mehmet Salih Efendi ve diğer görevlilerden teşekkül etmektedir.

Ziraat Bankası Şube Meclisi : Reşid Efendi başkanlığında, üyeler, Hüseyin Ağa, Süleyman Ağa, Vakkas Ağa ile Sandık Katibi Ali Rıza Efendi’den kurulmuştur.

Hicri 1312(M. 1894) tarihli Halep-Maraş) Salname kayıtlarında:

Kaymakam: Mehmet El Esiri Efendi

Kaza İdare Meclisi:

Tabiî Üyeler: Naip Hacı Yahya Efendi, Müftü, Malmüdürü Ahmet Efendi, Tahrirat Katibi Hüseyin Bey

Seçilmiş Üyeler: Mustafa Ağa, Mehmet Ağa, hacı Mehmet Ağa, Mehmet Ağa

Mal Kalemi:

Malmüdürü Ahmet Efendi, Muavini Emin Efendi, Refiki Arif Efendi, Sandık Emini Nezaret Efendi

Bidayet Mahkemesi:

Reis Naip H. Yahya Efendi, Üyeler Ali Efendi ve Salih Efendi, Bidayet kalemi; Başkatip Halil Efendi, İkinci katip Abdullah Efendi, Mustantık Muavini Şükrü Efendi

Nüfus İdaresi:

Memur Vekili Mustafa Efendi, Katip Ökkeş Efendi

Ziraat Bankası Şube Meclisi:

Reis Re(a)şit Efendi, Üyeler Ahmet Efendi, Hüseyin Ağa, Süleyman Ağa, Vakkas Ağa, Katip Ali Rıza Efendi

H.1313( M.1895) tarihli Halep-Maraş Salname Kayıtlarında:

Kaymakam : Mehmet El Esiri Efendi

Kaza İdare Meclisi:

Tabiî Üyeler: Naip Ahmet Reşit Efendi, Müftü, Malmüdürü Ahmet Efendi, Tahrirat Katibi Ahmet Zahit Efendi

Seçilmiş Üyeler: Mustafa Ağa, Hacı Ağa, Hasan Ağa, Salman Ağa

Mal Kalemi:

Malmüdürü Ahmet Efendi, Muavini Emin Efendi, Refiki Arif Efendi, Sandık Emini Yahya Bey

Bidayet Mahkemesi:

Reis Naip Ahmet Reşit Efendi, Üyeler Ali Efendi ve İbrahm Efendi, Bidayet kalemi; Başkatip Muhittin Efendi, İkinci katip Abdullah Efendi, Mustantık Muavini Şükrü Efendi

Nüfus İdaresi:

Memur Vasıf Bey, Katip Ökkeş Efendi

Tapu Katibi Abdullah efendi, Yoklama katibi Salih Efendi, Reji Memuru Hamdi bey

Ziraat Bankası Şube Meclisi:

Reis Re(a)şit Efendi, Üyeler Hasan Efendi, Muhsin Ağa, , Vakkas Ağa, Katip Ali Rıza Efendi

Şeklindeki yönetim ekibinden bahsedilmektedir.
1891 tarihli Salname de Aksu çayının (30) un üzerinde değirmeni döndürdüğü, aynı yerden doğan Göksu çayından ise bölgede bol miktarda yetişen, ardıç, kamalak(sedir) ve çam kerestelerinin Birecik taraflarına taşındığından bahsedilmektedir. 1918-1920 tarihli Halep-Maraş Salnamesinde, Pazarcık Kazasının, 10901 erkek, 10271 kadın olmak üzere, toplam (21172 ) nüfusa sahip bulunduğu, bunlardan sadece 12 kişinin gayri müslüm(ermeni) olduğu nufus kayıtlarına dayalı olarak verilmiştir. Bütün salnamelerde, kazada (1) mekteb, (1)camii ve çeşitli dükkanlar bulunduğu belirtilmektedir

Pazarcığın 1877 yılında kaza teşkilatı kurulmuştur. 1877-1887 tarihleri arasındaki görev yapan Kaymakamların isimleri tespit edilememiştir. Ancak 1877 tarihinden itibaren Osmanlı Arşiv belgeleri incelendiğinde Halit Efendi’nin Hicri 1304 yani Miladi 1886 tarihinde Kazaya kaymakam olarak atandığı görülmektedir. Yine aynı arşiv belgelerinden farklı tarihlerdeki fermanlarla( Padişah emri) Pazarcık Kazasına Osmanlı Devleti döneminde atanan kaymakamlar şöyledir:

1886-1887 : Halit Efendi

1888-1891 : Hakkı Bey

1891-1893 : İsmail Hakkı Bey ( Halep Salname kayıtlarında da adı geçmektedir)

1894-1895 : Mehmet Esiri Efendi ( “ “ “ )

18996-1897 : İsmail Şükrü Efendi(vekalet)

1897-1898 : Nuri Efendi

1898-1899 : Sabir Efendi ( Rumkale(Halfeti) Kaymakamlığından nakil)

1899-1900 : Halil Rahmi Efendi (Kızıl Kilise eski kaymakamı)

1901-1901 : Ali Rıza Efendi

1902- 1904 : Mehmet Şerif Bey

1904-1905 : İzzet Bey

1906-1907 : Hüseyin Fehmi Efendi

1908-1910 : Mehmet Efendi

1910-1916 : Halil Şahap Bey(Paksoy)

Kurutuluş Savaşı Dönemi:

30 Ekim 1918 de imza edilen Mondros Ateşkes Antlaşmasına dayanarak İngilizler 1919 Şubat ayında Antep’i işgal ettikten sonra Maraş’ı de işgal etmeye kalkarlar. Bunu sezen Pazarcık ve Narlı köylüleri Aksu Köprüsünü(halen Narlı’daki bu adla anılan köprü) yakarak İngilizlerin Maraş’a girmesini engellemeye çalışmışlardır. Ancak İngilizler 22 Şubat 1919 da Narlı’ya gelirler. Köprünün tahrip olduğunu görünce yeniden geçebilecekleri bir köprü kurarlar ve ertesi gün Maraş’a girerler. Başta Zeytin deki Ermeniler olmak üzere diğer Ermeniler bando eşliğinde İngilizleri karşılarlar. İngilizlerin çekilmesi ile Fransızlar 29-30 Ekim 1919 da Maraş’ı işgal ederler. Yine yerli Ermeniler tıpkı İngilizleri karşıladıkları gibi hatta daha taşkın bir şekilde Fransızları da karşılarlar.

Kurutuluş savaşı yılarında Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal başkanlığındaki Temsil Heyeti, bölgenin Fransızlara karşı savunulmasını örgütlemek için Yüzbaşı Kurtoğlu Yörük Selim Bey ile Üsteğmen Asaf( Kılıç Ali Bey)’ı görevlendirmiştir. Elbistanda karargah oluşturan Kılıç Ali ( Yüzbaşı Ali Asaf), Maraş’ın Fransızlarca işgalini Pazarcık Jandarma Kumandanı Ramazan Bey’den haber alınca iki mitralyöz, piyade ve süvariden oluşan müfrezesini Pazarcık’a göndermiş, Pazarcık işgale uğramadığı ve Antep ile Maraş arasında önemli bir stratejik merkez olduğu için karargahını buraya nakletmiştir. Pazarcık’ta üst kuran Kılıç Ali bey, kendisini Elbistanda bir heyetle ziyaret eden Batumlu Ali Efendi ile burada da görüşerek kısa zamanda teşkilatlanmanın tamamlanmasını istemiştir. Maraş Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin Başkanı Komiser Arslan Bey’i buraya çağırmış ve gerekli talimatları vermiştir. Pazarcık’ta da derhal bir Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurularak Batumlu(Muhacir) Ali Efendi başkanlığında çalışmalar başlatılmıştır.

Bu arada Maraş, Antep ve Urfa bölge komutanı Fransız general Keret 6 Aralık 1919 da Maraş’ta bir toplantı düzenleyerek, Pazarcık’ta faaliyet gösteren Kılıç Ali’nin yakalanarak kendilerine teslim edilmesini istemiştir. Ancak asla bu istek yerine gerilmeyecektir..

PAZARCIK KUVAY-İ MİLLİYE CEMİYETİ

Cemiyet Başkanı:

Batumlu Ançeloğlu Muhacir Ali Efendi

Üyeler:

1. Tilkiler aşiretinden Kara Silo Ağa,

2. Atmalı Aşireti Reisi Paşa Yakup Hamdi

3. Sinemilli Aşireti Reisi (Halil)Tapo Ağa,

4. Göynük Çerkezlerinden Uzun Yusuf Ağa (şehit olmuştur),

5. Büyük Nacar Köyü’nden Kara Ali Ağazade Hasan Efendi,

6. Beşenli Cuma Kahya,

7. Ufacıklı Köyü’nden Mahmut Ağa’nın oğlu Büyük Mehmet Ağa,

8. Ufacıklı Köyü’nden Ali Ağazade Ali Efendi,

9. Helete (Düzbağ) Köyü’nden Mahmut Ağa’nın oğlu Büyük Mehmet Ağa,

10. Helete (Düzbağ) Köyü’nden Hocazadelerden Büyük Salman Ağa,

11. Helete (Düzbağ) Köyü’nden Vakkasoğlu Salman Çavuş,

12. Pazarcık Savcısı Abdullah Beyazıtoğlu,

13. Jandarma Kumandanı ( Teğmen) Mehmet Ramazan Efendi, (Konya Seydişehirli)

14. Ziraat Bankası memuru Alim Efendizade Muhlis Efendi (Şimdiki soyadları Bilgin’dir.)

15. İskilipli olan Muallim Mehmet Fevzi, (Cebe)

16. Helete Köyü Jandarma Karakol Kumandanı Hafız Mehmet Efendi.

17. Nüfus Katibi Mülazimzade Mehmet Sait Efendi.
Pazarcık Kuvay-ı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mustafa Kemal ve bölgedeki sorumlularla irtibata geçerek bölge müdafaasında düşmana karşı direnişte fiilen görev almışlardır. Özellikle Maraş-Antep arasındaki Fransız kuvvetlerinin ikmal yollarını keserek etkili olmuşlardır. Topaktaş ve Akçakoyunlu mevkilerinde Antep’ten Maraş’a askeri mühimmat taşıyan bir müfrezenin imhasında Pazarcık Kuva-i Milliye çeteleri etkin bir rol oynamıştır. Ancak Çerkez Yusuf şehit olmuştur. 19 Ocak 1920’de Sögütlü Tepesi’nden ilçeye girmek isteyen Fransızlar geri püskürtülmüştür.

TBMM’nin 23.05.1926 tarihli oturumunda Pazarcık Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri üstün hizmetlerden dolayı “Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası” ile taltif edilmişlerdir.
Milli Mücadelenin başladığı yıllarda Kuva-i Milliye’nin bu bölge komutanı Kılıç Ali Paşa, Atmalıların Reisi Yakup Hamdi Paşa ve kayınbiraderi Sinemilli Aşireti Reisi Tapo Ağa ile irtibata geçmiş bu bölgedeki Fransızların temizlenmesinde Kahramanmaraş ve Gaziantep’te mücadele vermişlerdir. Büyük başarılar elde ederek bu topraklardan Fransızlar temizlenmiştir. Bu mücadele ile ilgili Kılıç Ali Paşa, Amerikan Koleji (Kahramanmaraş’ta) Biyokimya Öğretmeni Stanley Kerr, bu bölgeye yollanan Binbaşı E.W.C. Noel (Ortadoğu İngiliz Gizli Servis ajanı ve Güney Anadolu, İran, Irak ve Suriye bölgesinde Kürdistan kurmak için görevlendirilen ajan ), Fransız komutan Abadi, anılarında Milli Mücadele yıllarında Atmalı Reisi Yakup Hamdi Paşa ve Sinemilli Aşireti Reisi Tapo Ağa’nın mücadelelerini şu şekilde anlatmaktadırlar:
“…..Kılıç Ali Paşa ilk olarak Döşeme’deki Ağa’nın Yurdu denilen yerdeki çadırlarında Yakup Hamdi Paşa ve Tapo Ağa ile irtibat kurarlar. Mücadelenin şekli belirlenir. Atmalılara ve Sinemillilere düşen görevler belirlenir. Gerekli silahların Kılıç Ali Paşa tarafından temin edilmesine gidilir. Bu dönemde yukarıda ismi geçen İngiliz Gizli Servis Ajanı Edvart Covbertin Noel, aşiretleri Milli Mücadeleye ve Atatürke karşı ayaklandırmak ve olası bir İngiliz işgalini benimsemeleri için, Yakup Hamdi Paşa ve Tapo Ağa ile irtibata geçer. Tapo Ağa ve Yakup Hamdi Paşa Kuva-i Milliye karşıtı gözükerek İngiliz ajanından silah temin ederler. Silahlar temin edildikten sonra iki aşiret reisi Sivas’ta yapılan kongreye bağlılık telgrafı çekerler.
Bu alanda vereceğimiz ilk belge 15 Ocak1920 gün ve 1 no’lu Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanmıştır. Buna göre Pazarcık’ın ileri gelenlerinin “Milli Kongre riyaseti”ne çektikleri telgrafın altında Sinemilli ve Atmalı aşireti mensuplarına ait altı imza bulunmaktadır.
Bu telgraf metni aşağıda görülmektedir :
Fransız işgal güçlerinin komutanları anlaşma hükümlerini her gün biraz daha bozuyor. Maraş’ı aldıklarının birinci günü İslam kadınlarına saldırıldı. Depolardaki silahlar ve bombalar Ermeni vatandaşlarımıza dağıtıldı. Geceleri polis ve jandarma devriyelerimiz öldürüldü. Bazı aşiret reisleri para ve rütbe ile aldatılıp ayaklanmaya çağrılarak toplumlar arasına nifak ve birbirini öldürme tohumları ekilmeye başlandı. Yapılan saldırılar katlanma gücümüzü aşıyor. Yinelenen el koymalar, genel vicdana baskı yapıyor. Ülkemizin uygar dünyasını viraneye çevirmek, masum ve mazlum mezarına döndürmek, tüm insanlık bir cinayet tablosuna tanık olmak istemiyorsa;
Ey tüm insanlığın vicdanı !
Bu vicdanları yakan zulme bir son veriniz. Yoksa, süt emen çocuklarımıza kadar bütün varımızı verip kanlarımızı akıtmaya hazırlanmış bulunuyoruz.
İş bu reddiyemizin bir örneği Beyrut’taki Fransız generali Gouraud’ya bir örneği Adana İşgal komutanlığına bir örneği itilaf mümessillerine verilmiştir.
Atatürk’e ulaşan haber ile Kılıç Ali kanalıyla bölgenin yardımına koşulmuştur. Kılıç Ali tarafından Pazarcık Müdafaa-i Hususi Cemiyeti başkanına çekilen telgrafın metni aşağıya alınmıştır.
Mühim ve gayet aceledir.
Pazarcık Müdafaa-i Hususi Cemiyeti
Mahreci (çıkış) Konya, Numara:690, kelimesi:70
Bir süvari müfrezesi ile hareket ettim. Yanınıza geliyorum. Fransız, bildiğimizden daha zayıf bir haldedir. Bunlara son ve kati bir darbe indirme zamanı gelmiştir. Bu hususun temini için mühim ve büyük kuvvetlerin işgal mahallerine sevk etmek de yakındır. İhlas’ı Vatan (Vatanın kurtarılması) uğrundaki azminizde sabit kaldığınıza eminim. İltimas etmek ve melun Fransızlara büyük bir darbe indirmek üzere .…bütün mücahitlerimize..…ikinci kolordu komutanlığı nezdine gelip vürudumu intizar etmenizi (gelişimi beklemenizi) bekliyorum. Cenab-ı Allah bizimledir kardeşlerim.
Kılıç Ali
Yine Pazarcık Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin işgali protesto amaçlı çektiği telgraf metni şöyledir:
PAZARCIK PROTTESTONAMESİ
FRANSIZ İŞGAL KUVVETLERİ KOMUTANLIĞINA
Fransız Kuva-yı İşgaliye kumandanları ateşkes hükümlerini bozan her gün bir hatve daha tecavüz eyliyor. Maraş işgalinin birinci günü İslamın namusuna tecavüz edildi. Depolardaki silahlar ve bombalar Ermeni vatandaşlarımıza dağıtıldı. Geceleri polis ve jandarma devriyelerimiz öldürüldü. Aşiret reisleri para ve rütbe ile iğfale, ayaklanmaya davet edilerek beyne’l anasır tohm-ı nifak-u kıtal ekilmeye başlandı.Kanun ve hükümet her dakika bir müdaheleye uğradı. Zade-i teşvikleri olan cinayatı havsala-i sabr-u tahammül ihata edemez oldu. Bu defada Maraş’a gelen bir Fransız generali büyük toplar getireceğini, hükümete el konulacağını, bir takım adamların hapis ve nefyedileceğini beyan etti. İstanbul’da Fransız Fevkalade komiserliği tarafından hükümet-i metbuası namına Hariciye nazırımıza Maraş, Ayıntap, Urfa livalarının işgali sırf bir karakol tebdili makamında olduğu ve işgalin muvakkat bir mahiyette bulunduğunu beyan etmiş ve bu beyanat senet kabul olunmuş iken, her gün memleketimize asker, top, bomba sevkinden geri durmuyorlar. Halbuki hükümeti tamme içinde yaşıyan biz İslamlar hiçbir fikri tecavüz perverde etmediğimiz gibi bütün anasır beyninde demütemadi bir rabıta-i ittihad-u imtizac hüküm-ferman iken tecavüzatın tevalisi, sevkiyatın temadisi ve beyn-el anasır nifak ve ihtilale karşı ba’dema lakayt kalmakta mazuruz. Biz şimdiye kadar İngiltere, Amerika, Fransa ve İtalya’nın masum ve necip milletlerinin şeref ve namusları adına verilen mevaid-i kaviyeye itimaden sükunetle muamele etmiştik.
Fakat yapılan tecavüzler hudud-u tahammülümüzü geçiyor. Tevali eden müdaheleler vicdan-ı umumiyi tazyik ediyor. Cihan-ı medeniyet mülkümüzü harabezara çevirmek, masum ve mazlum mezarına döndürmek menafi-insaniyet bir levha-i cinayata şahit olmak istemiyor ise, elhak ve adaletin penahı olan vicdan-ı umumiyi beşer, bu mezalimi vicdan-suza nihayet veriniz. Aksi takdirde tıfl-ı şir-harlarımıza kadar son varımızı vermiş ve kanlarımızı isare hazırlanmış bulunuyoruz. İş bu protestomuzun birer sureti Beyrut’ta bulunan Fransız generali Gouraud’e bir nüshası Adana işgal kumandanlığına, birer nüshası da itilaf mümessillerine verilmiştir.
Eşraftan Batumlu Ali, Pazarcık Müftüsü Veli, Sinemilli Aşiret Reisi Tapo Ağa, Mücahidinden Silo, Atmalı Aşiret Reisi Paşa Yakup, Belediye Reisi Hacı Mehmet.
Bu telgrafın bir nüshası da Milli Kongre Riyasetine gönderilmiş ve Hakimiyet-i Milliye nr. 1, 15. Kanun-ı sani (Ocak) 1336 / 1920 tarihli nüshasında neşretmiştir
Gelişen hadiseler üzerine Pazarcık’tan Antep’teki işgal komutanlığına aşağıda metni bulanan bir protesto daha gönderilir.
Pazarcık Protestonamesi(6 Ocak 1920)
1.Fransızlar, Ermeni haydutları ile birlikte top ve diğer silahlar ile Ceceli Köyü’nü yakarak kökünden harap ettiler. Buradaki zayiat pek büyüktür.
2.Karabıyıklı’dan gelen Fransız süvarisi zorla ve parasız zahire aldı. Buna engel olmak isteyen ahali dövüldü ve hakarete uğradı.
3.Maraş’a giden Fransız süvarisi, Karabıyıklı’daki evine gitmekte olan Kara Ali ismindeki namuslu bir adamı öldürdü. Öteki iki kişide beraber götürüldü. Bunların sağ ve ölü olduğu hakkında şimdiye kadar hiçbir bilgi alınamadı.
4.Ahır Dağı dolaylarında bulunan Fransız askerleri ormana giden iki müslümanı şehit ettiler.
5.Fransızlar Ermenileri iki aydan beri silahlandırmaktadırlar. Bunlara top, cephane ve başka silahlar verildi. Ermeni evleri ile kiliseleri müdafaa haline kondu. Bunların hepsi Müslümanları öldürmek maksadıyla yapılan işlerdir. Bundan dolayı herkes hayatından emin değildir.
6.Burada ve civarda eşkıya yoktur. Eşkıya dediğiniz adamlar milli hukukumuza karşı olan tecavüzlere karşı koymak maksadıyla silahlanmış millet efradıdır.
7.Bunlara haydut adı vermenizi ve yukarıda saydığımız vahşilikleri protesto ederiz.
8.Bu duruma son verilmesini isteriz.
9.Mesuliyeti milli hukuku yaralayanlara ait olmak üzere bundan böyle millet haklarına zararlı olan hareketlere karşı hareketlerle mukabele edeceğimizi son defa olmak üzere bildiririz.
Memur ve Eşraf
Yedi imza
Ayrıca, o dönemde Milli Mücadelede Pazarcık’la ilgi olarak belgelerde şu bilgiler yer almaktadır:
7 Ocak 1920 Çarşamba
Şehrin yüksek ve hakim mıntıkalarını bilhassa vaktiyle bir maksat-ı hayinane ile pek muhkem bir surette yapılmış olan kiliseleri, hanları tahkim ve takviye etmişlerdi.
Türkler, bir taraftan teşkilatlarını tamamlarken diğer taraftan “Sivas’tan Kızıl Ordu, Yeşil Ordu geliyor” diye şayialar çıkararak Fransız ve Ermenileri telaşa düşürerek kuvve-i maneviyelerini kırmaya çalışıyordu. Bundan korkan Ermeniler, şehrin muhtelif noktalarından bilhassa Abara Başı Kilisesinin çan kulesinden dışarıdan Türklere yardım için kuvvet gelip gelmediği anlamak maksadıyla etrafı gözetlemeye başladılar.
Kılıç Ali bey, Pazarcık’tan gönderdiği telgraflarda; Maraş Ovasına dörtbin çadır kuracağım, Fransızları kana boyayacağım gibi ağır tehditlerde bulunuyordu. Telgraflara “ferik” (Paşa) imzasını atıyordu.
Şüphesiz ki bu telgrafta Kılıç Ali’nin gücünü ve yetkisini abartılı olarak bildirmesindeki amacı işgalcilere gözdağı vermekti.
8 Ocak 1920 Perşembe
Beş Ocak’ta Ceceli Köyü’nü tahrip eden kuvvetler Maraş’a giremediklerinden geri Antep’e döndüler. 10 Ocak’ta Antep’e vasıl olabildiler. Fransızların Maraş’a devamlı takviye kıtaları salmaları üzerine yolu kapamak icap etti. O civarda bulunan Beyazıtoğlu Zafer ve Muharrem beyler ile Muallim Hayrullah Efendi’ye Türkoğlu-Maraş yolunun kapatılması emri verilmiş, ayrıca Dehliz’de bulunan Yakup Hamdi Müfrezesi de Atmalı Aşireti Kuvvetleri ile birlikte Bababurnu’na doğru kaydırılmıştı. Bu hazırlık yapılırken Fransızların İslahiye’den bir taburlarının gelmekte olduğu görüldü. Derhal Beyazıtoğlu Zafer ve Muharrem Beyler komutasındaki milli kuvvetler taarruza geçtiler….
Milli Mücadele yıllarında Fransızlarla Ermeniler birlikte hareket ederler. Bölgedeki Ermeni halkının lideri olan Agop Hırlakyan, Engizek Yaylası’nda komşusu olan Tapo Ağa ile irtibata geçer. Kendilerini desteklemelerini ister. Tapo Ağa ve Yakup Hamdi Bey, çadırda Fransız ve Ermenilerle görüştükten sonra dışarı çıkarlar. İkisi de Fransız görüşmeciler ile Agop Hırlakyan’ın tekliflerinden rahatsız olduklarını, böyle bir teklifin kendilerini rencide ettiğini, bu nedenle Agop Hırlakyan’ı ve Fransızları öldürmek istediklerini ancak bu kişilerin çadırlarında misafir olduklarından dolayı geleneklerinde misafir öldürülmesi olmadığını kararlaştırarak gelen görüşmecilere tekliflerinin yanlış olduğunu Milli Mücadele’nin yanında olmanın namus meselesi olduğunu söyleyerek Fransızlar ve Ermeniler geri yollanır….”
Pazarcık civarında Milli Teşkilat kurulması için çalışan Mehmet Cebe hatıralarında ise; Pazarcık’a görünüşte meb’us seçimi için gittiklerini ancak asıl amaçlarının Milli Teşkilatı kurmak olduğunu, bu amaçla büyük bir aşiretin oturduğu köye arkadaşı Muallim Hayrullah Bey ile birlikte gittiklerini ve köyde büyük nüfuzu olan aşiret reisini milli cepheye kazandırmak için çalıştıklarını fakat bir türlü ikna edemediklerini belirterek, aşiret reisinin annesinin kendilerini dinlemiş olduğunu ve içeri girerek şu sözleri söylediğini kaydetmektedir :
“Evlatlarım! Bütün konuşmalarınızı yandaki odadan dinledim. Evet, haklısınız. Biz yarın Türk memuru, Türk jandarması yerine Ermeni veya Fransız memuru ve jandarması görecek olduktan sonra varlığımızın hiçbir kıymeti kalmaz. Siz bana bakın! Benim de bu aşiretin üzerinde hatunluk hükmüm sürer. Mademki millet bu işgali istemiyor, biz de düşmana karşı gelmek isteyen bu milletle beraberiz. Harp ise harp, kan ise kan, mal ise mal…? Her ne lazımsa kurtuluncaya kadar bütün aşiretle fedaya hazırız.”
Bu vatansever annenin sözleri üzerine Ağa, tereddütten kurtuldu ve milletle birlikte düşmana karşı koyarak büyük faydalar sağladı.
Fransız Generali Abadi, Pazarcık’taki iki büyük aşiretin kendileri ile olan mücadelelerinin en önemli kısmı olan ikmal yollarının kesilmesi ve takviye birliklerinin Kahramanmaraş’a gelmesini engellemelerini şu şekilde anlatmaktadır.
“Gaziantep’e gelen ve Kahramanmaraş’a yardım etmek için gelecek takviye Fransız gücünde bulunan Cezayirli lejyonerler Müslüman olduklarından, savaş taraftarı değildirler. Kahramanmaraş ve Gaziantep’teki Kuvay-ı Milliye güçleri ile irtibata geçerler. Fransız taburunun Kahramanmaraş’a intikalinde pusuya düşürülmesi görevi Atmalı ve Sinemilli aşiretlerinin reislerine verilir. Yakup Hamdi Bey komutasındaki Atmalı gurupları Balkayası’nda, Tapo Ağa komutasındaki Sinemilli grupları ise Aksu Köprüsü’ne pusu kurmuşlardır. Böylece Kahramanmaraş’a gelen Fransız taburunun yok edilmesi sağlanmıştır. Kahramanmaraş’ın kurtuluşu sağlandıktan sonra Pazarcık’taki milli kuvvetler Gaziantep savunmalarında aktif rol almışlardır.”
Bekir Sami Bayazıt ise Kahramanmaraş’ta Bayazıtoğulları isimli eserinde bu konuda aşağıdaki anlatımda bulunmaktadır:
“Evet komşu şehir Antep mücadelesinde Pazarcıklı aşiretler vardır. Bayazıtoğlu Muharrem ve Bayazıtoğlu Zafer Beyler ile Küçük Abdullah beyler vardır. 1.Dönem Antep mebusu Abdurrahman Lami efendi ilk Türkiye Büyük Millet Meclisinde söz alarak “Ayıntap bu gün müdafaa edilmeyecekse, yarın edilecektir. Evvelemirde ahalinin kuvvei maneviyatını yükseltmek lazımdır. Bugün Maraş’la Ayıntap arasında ikibin haneli köyler vardır. Bunlar son zamanlarda çetelik yapmışlardı. Pazarcık’tan altıbin kuvvet geldi. O zaman daha fazla kuvvet de yoktu. Her bir neferi bir mücahit bir kale idi. Hiç hükümetten para istemediler. Çünkü bunlar gönüllü neferlerdi. Ayıntap ahalisi kendi imkanlarıyla bu gönüllü askerlerin dört ay süreyle iaşelerini temin ettiler.”
Pazarcık Jandarma Komutanı Ramazan Bey komutasında yaklaşık 400 mevcutlu Kuvay-i Milliye müfrezesi Maraş’a hareket ederek Fransızlara karşı mücadeleye katılır. Antep’ten Maraş’a yardıma gelecek Fransız kuvvetlerinin önü Pazarcık Kuvay-i Milliyecileri tarafından kesilir (16 Ocak 1920). Fransızların,50 ölü ve bir o kadarda yaralı bıraktıkları Kılıç Ali Paşa’nın aynı tarihli 29 sayılı raporunda yer almaktadır. Ayrıca Karabıyıklı ve Aksu Köprülerindeki çatışmalarda milli çete kuvvetler de kayıp vermiştir(Uzun Yusuf-Benli Ahmet). Bunun üzerine Fransızlar Kılıç Ali Paşa ve Pazarcık milli kuvvetlerini yok etmek için,bir taburu yola çıkarırlar.İki süvari bölüğü de güneyden Pazarcık üzerine yürüyüşe geçer.Bunu haber alan Kılıç Ali Paşa, Pazarcık’ın batısında Hacı Ahmet mevkiinde(bugünkü mezarlık) pusu kurar,diğer milli kuvvetler de Pazarcık’ın batısında Söğütlü köyü civarında yerleşirler. Pazarcık’a girmeye çalışan Fransızlar Aksu köprüsündeki Ali Rıza Pişkin komutasındaki müfreze tarafından püskürtülür, Ayrıca Eloğlu(Türkoğlu) yönünden gelen Hüseyin Efe komutasındaki müfrezenin baskınına uğrarlar ve Pazarcık’a girme hayalleri bitince Maraş’a doğru kaçmak zorunda kalırlar(19 Ocak 1920). İşte bu tarih Pazarcık’ın işgalden önlendiği tarih olarak kabul edilir.

Bazı söylentiler İlçe teşkilatının geçici olarak, bir ara Narlı ve Ufacıklı’da bulunduğu şeklinde ise de bu konuda tarih ve belgeye rastlanmamıştır. Ancak yaz aylarında bazen sıcak nedeniyle idari kadronun Nacar’da oturduğu bilinmektedir. 1941 tarihine kadar İlçe Teşkilatı Yukarı Pazarcık’ta kalmıştır. 1940-41 yıllarında tren istasyonunudan yararlanma düşüncesinden hareketle bu günkü yerine taşınması kararlaştırılmıştır. Zira Fevzipaşa-Malatya demiryolu 1928 yılında hizmete girmiştir. O zamanki Kaymakam Nurettin AYDIN döneminde, kaymakamlık başta olmak üzere resmi kurumlar sırayla yeni yerleşim alanına taşınmışlardır. 1960 yıllara kadar bazı resmi kurumlar hala Yukarı Pazarcıkta hizmete veremeye devam etmişlerdir( Tekel, Jandarma vb). 1941 yılında Kaymakamlığın yeni ilçe merkezine taşınması halk arasında Yukarı Pazarcık-Aşağı Pazarcık şeklinde isimlendirmiştir. Hatta köyler Yukarı Pazarcık’a “ Merkez” Aşağı Pazarcık’a ise “ İstasyon” şeklinde isim vermiştir.

Pazarcık Adı Nereden Gelmektedir.

Pazarcık adının ne zamandan beri kullanıldığı tam olarak bilinmemektedir. 1563 tarihli Maraş Tahrir Tefterinde “ Pazarcık Nahiyesi” şeklinde kayıt bulunması en azından bu tarihden önce de bu ismin kullanıldığının kesin olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Narlı veya Demirciler tarafında kurulan alış veriş ve pazar yerine izafeten bu bölgeye ‘Pazarcık’ ismi verilmiş, bu yüzden resmi kayıtlarda Pazarcık ismi kullanıla gelmiştir. Bu gün dahi Narlı ovasına genel olarak ‘Pazarcık Ovası-Pazarcık Yazısı’ hatta kısa olarak ‘Pazarcık’ denildiği. başka bir ifadeyle yörenin genel isminin “Pazarcık” olduğu bilinmektedir. İlçe merkezinin Yukarı Pazarcıkta bulunduğu yıllarda kayıtlarda ve özellikle haritalarda Bağdın-ı Sagir olarak da yer aldığı görülmektedir. Ama nahiye ve ilçe adı olarak hep Pazarcık kullanılmıştır. Bu nedenle İlçeye Pazarcık isminin verilmesinin sebebi bu olmalıdır.

Bölgedeki Göç ve İskan Hareketleri:

Osmanlı Devletinin duraklama ve gerileme dönemlerinde devlet otoritesinin zayıflaması, vergi yükü, bazı aşiretlerin yerleşik halka şekavette( baskı ve zorla mallara el koyma) bulunmalarından dolayı , bu aşiretlerin padişah fermanı ile yerlerinden sürülerek başka bölgelere zorla iskan edildiği devlet kayıtlarında mevcuttur. Özellikle Kırım Savaşından (1853-1856) sonra orduya asker kaynağı sağlamak ve isyan eden aşiretleri ıslah etmek için 1865 yılında “ Fırkay-ı Islahiye “ isimli askeri birlikler oluşturulmuş ve başınada Derviş Paşa getirilmiştir.

Özellikle Pazarcık bölgesindeki konar göçerlerin bu gün Suriye sınırları içinde bulanan Rakka, Menbiç ve Halep taraflarında iskan edilmiştir. Rakka eyalatinde iskan edilen Türkmen İlbeyli aşireti Pazarcık Ovasına yerleşmişler, ancak burada yerli halka zulüm yaptıklarından dolayı eski yerlerine gönderilmeleri için 1703 yılında Rakka Beylerbeyi Elhac Mehmet Paşaya ferman gönderilmiştir( MAD. Num.8458- sa.181)

Engizek dağında yaylayıp, Pazarcık’ ta kışlayan İl beyli( ilbeylü) aşireti ahali üzerinde yaptığı baskılar karşısında önce Suriye deki Menbiç’e iskan edilmesine rağmen, sonradan Maraş ve çevresinde oturmak ve oturdukları bu yerleri şen ve abadan(mamur) etmek üzere, 1704 tarihinde Maraş Beylerbeyine ve kadısına izin verilmiştir(Maliyeden Müdevver Defteri num. 8458-sah. 98). Yine Cengiz Orhonlunun eserinde belirtildği gibi; Kuşcu Ceridi( Çağlyan Cerit-Küçük Cerit ve Yumaklı Cerit köyü yerleşik halkı) ile Kılıçlı Aşireti Pazarcık’a yerleştirilmiştir.

Bu tür yer değiştirmeler ve zorla iskan edilme olayları özellikle 1691-1696 tarihleri arasında sistematik olarak gerçekleşirken aralıklarla devam etmiştir.. Pazarcık yöresindeki Türkmen aşiretleri ve cemaatlerinin bir çoğunun bu şekilde sık sık zorla iskan edildiği ve buna rağmen güneydeki Suriye topraklarında su ve yaylak yetersizliğinden dolayı hayvancılıkla geçinen aşiretlerinin devletin bütün önlemlerine rağmen yine Anadolu’ya göç ettiği bilinmektedir. Bu göçler sonucunda, Pazarcık’a( Bağdını Kebir ve Bağdını Sagir) yerleşenlerin Oğuzların Bayat Boyuna bağılı İl Beyli oymağı(aşireti) olduğu bilinmektedir.

Tarihi Sosyal Yapı:
Pazarcık yöresindeki yerleşimle ilgili 1526 tarihine kadar önemli bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak 1526 kayıtlarda görülen nüfus ve sosyal yapının, daha önceki yıllarda bir benzerlik göstereceği kabul edilmektedir.

1526 ve 1563 tarihli kayıtlar incelendiğinde; Pazarcık ve çevresinde oturan boy ve cemaatler :

1. Anamuslu-Karacalu oymağı

a) Karacahamzalu cemati

2. Cerit oymağı( en kalabalık oymaklardan birisidir.Yaklaşık 285 hane)

3.Dokuz-Beşenlü oymağı

a) Dokuz ve İbrahim Hacılu cemati. (Yaklaşık 50 hane)

b) Evci(Avcı) ve İbişlü cematleri ( yaklaşık 70 hane)

4.Eymirli Oymağı

a) Bulanıklu cemati

b) Eymür

c) Tahirlü, Kurdegün

5. Kızıllu ve Alibeylü taifesi(oymağı)

a) Kızıllu ve Karadedelü

6. Küşne taifesi-oymağı (kalabalık bin oymak olup yaklaşık 310 hanedir.)

7. Avşarlu oymağı

Tahrir Defterlerinde belirtilen cemaat ve oymakların tamamına yakının doğal olarak göçebe ve çadır halkından meydana geldiği unutulmamalıdır. Bu yerleşim yerlerinden nahiye merkezini oluşturan Bağdını Kebir ve Bağdını Sagir köyleri başta olmak üzere diğer bazı köyler(Osmandede, Kirni vs) ve nahiyeler( Ufacıklı-Göynük) büyük ölçüde yerleşik hayata geçtikleri görülmektedir. Zira cami kalıntıları, mezarlıklar, pamuk ve diğer ürün ekimleri yapıldığına dair vergi kayıtları buna en güçlü delil gösterilebilir.

Bunların dışında, Dermek, Karahamzalu, Karahasanlu, Elçi, Kızuklu, Ağce Atlu ( Ağca atlı), Sakalu, Ethemlü,Adillü,Dönenlü, Göce Hacılu, Kürklü, Kızı Hakku, Cökskilü, Kızılcuklu, Köpeklü, Kara Ekinciler, Musa Fakihlü, Yuvalu cemaleri de bu bölgede geçici veya sürekli olarak iskan etmişlerdir.

Hicri 1309( 1891) tarihli Halep Salnamesi(Maraş Sancağı) ve daha sonraki salnamelerde; Pazarcık ve çevresinde oturan, göçebe ve çiftçilik yapan aşiretler İlbeyli aşireti ( daha çok merkez iki köyde-Bağdını Sagir-Bağdını Kebir) başta olmak üzere, Cerit , Sinemilli, Atmalı, Kılıçlı, Deregezenli ve Çerkez aşiretleri olduğu görülmektedir. Daha sonraki yıllarda da bu yapı devam edegelmiştir. Tarihçi Niebuhrun tespitlerine göre bu bölgede yerleşen İl beylü aşireti 2000 çadır halkından meydana gelmektedir. Elbeyli aşiretinin bazı kaynaklarda Beydili boyuna bağlı olduğu zikredilmekle beraber esas olarak Bayat Boyuna bağlı oldukları doğru olarak kabul edilmelidir.

Tarih ve aşiret araştırmacılarının büyük çoğunluğu, hanefi-sünni inanca bağlı olarak bilinen Kürt Aşiretleri ile Alevi inanca bağlı Kürt aşiretlerinin “Kürtleşmiş Türkler” olduğunu dile getirmektedirler. Özellikle Süleyman Sabri Paşa’nın ( Van Tarihi ve Kürtleşmiş Türkler Hakkında İncelemeler) adlı eserinde “ Maraş-Pazarcık yöresindeki Atmalı Aşiretinin bu değişime en belirgin örnek olarak göstermektedir”.

Şüphesiz ki, 1691-1695 yıllarında devlet tarafından uygulanan aşiretlerin yerleşik hayata geçirilerek boş arazı ve köylerin(abat edilmesi-şenlendirilmesi) faaliyetlerinden Pazarcık yöresi de nasibini almıştır. Bu gün İlçe genelindeki sosyal yapının oluşmasında bu iskan politikasının da önemli etkisi olduğu açıktır.

Osmanlı dönemi padişah ve saray iradelerinden(yazılı emir) Pazarcıkla ilgili olanlarından bazıları şöyledir:

1. 1814 yılında Mürsel oğlu Haydar isimli eşkiyanın Pazarcıkta ki bazı köylere saldırması üzerine asker gönderildiğine dair irade;

2. 1827 tarihli irade; Pazarcık Büyük Bağdın da(Bugünkü Ulubahçe) firari Seyit Mehmet’ten boşalan kalma tımarın( görevlilere verilen toprak geliri) Mustafa oğlu Mülazım Osman’a verilmesi.

3. 1885 yılında Pazarcık Hükümet konağının tamiri ile ilgili irade;

4. 1886 yılında Pazarcıktan gelen muhacırlerin Halepte Orhaniye isimli köy kurularak yerleştirilmelerine dair irade;

5. 1886 yılında, Pazarcık Kaymakamı İsmail Efendinin kanuna aykırı davranışlarının araştırılması,

6. 1887 yılında Pazarcıktan bazı köylerin alınarak Besniye bağlanması

7. 1887 yılında Yozgat Rışvan aşiretinin hayvanlarından Pazarcık taraflarına bulaşan hastalık için baytar gönderilmesi.

8. 1887 yılında Pazarcıkta bulunan aşiretlerin yerleşik hayata geçirilmesine dair irade;

9. 1888 yılında Maraş Mutasarrıfı( vali) Dede Paşanın Pazarcık kazasında Kılınçlı ve Çakallı aşiretlerine tahsis edilen araziyi çiftlik yapmaya çalıştığı iddiasının araştırılması. (Bu günkü Dede Paşa Köyünün bulunduğu topraklar kastedilmekte olup, köyün ismi de buradan gelmektedir)

10. 1888 yılında Pazarcık’ta görülen sıtma ve ateşli hastalık için iki doktor gönderilmesi.

11. 1890 yılında Pazarcıkta çıkan kolera için önlem alınması.

14. 1891-1892 yıllarında Pazarcıka iskan edilen muhacirlerin Hamidiye isimli köy kurularak yerleştirilmeleri hakkında irade;

15 . H.1322 (M. 1904)yılında Pazarcıkta Mekteb-i İbtadiye( ilkokul) nin kurulması ve okula Padişahın adının( Hamidiye) verilmesi hakkında irade;

16. Pazarcıkta telgrafhane kurulması hakkında irade H 1326 (M.1908)

17. H 1328 ( M.1910)Elbistan Kaymakamı Halil Şahap Bey ile Pazarcık Kaymakamı Mehmet Efendinin beçayişi(karşılıklı değişimi) hakkında irade;

18. H 1331 ( M. 1913) Pazarcık Sulh Hukuk Hakimliğinin Antep – Kilise nakledilmesi hakkında irade;

19. H 1336 (M. 1916-17) Kaymakam Halil Şahap Beyin tayini hakkında irade;

20. 1908 tarihinde, Pazarcık Hırlakyan Çiftliği öşür mültezimi( vergi toplayan) hakkında verilen karara itiraz eden Agop Hırlakyanın talebinin Pazarcık Mahkemesinde incelenmesi.

21. 1908 tarihinde, Karabıyıklı Derbendi( Geçit) karakoluna yol yapılması;

22. 1908 tarihinde Pazarcıkta bazı ahalinin hükümet görevlilerine ve bazı memurlara saldırısı nedeniyle Halep ten bir heyet oluşturularak kazaya gönderilmesi ve elebaşılarının cezalandırılması:

23. 1917 tarihinde Pazarcık Malmüdürü Mümtaz Efendinin yolsuzluğu nedeniyle azledilmesi.

24. 1917 tarihinde Pazarcık Kaymakamı ve arkadaşları ile ileri gelenlerin eşya ve mallarını gasp eden şerli kimselerin cezalandırılması için gönderilen telgraf.

25. 1722 tarihli irade: Pazarcık Nahiyesi Bağdın-ı Kebir (Ulubahçe) isimli köyde terk edilen tımarın Mustafa isimli şahsa verilmesi.

26. 1730 tarihli irade; Pazarcık Nahiyesinde Osman Dede Zaviyesinin Vakıflarının sahiplerine iade edilmesi.

27. 1818 tarihli irade: Pazarcık Nahiyesine bağlı Karaöyük köyünde İbrahim oğlu Ahmet’den boşalan tımarın Velioğlu Hüseyine verilmesi.

Cumhuriyet Dönemi Pazarcıkla ilgili bazı kararlar:
1. 16 Haziran 1923, Pazarcık’a muhacir( göçmen) yerleştirilmesi,

2. 26 Eylül 1934 ; Pazarcık’a bağlı Rumoğlu, Kuyumcular, Tahtalı Dedeler, Çolak Ali Çiftliği, Mustafa Çavuş Çiftliği, Kocalar köylerinin Maraş’a bağlanması. Yukarı Höcüklü, Bediran, Gelin Buğday, Dağdancık, Sarıl, Terbizek, Ardıl köylerinin ise Pazarcık’a bağlanması.

3. 1940 tarihinde Çataltepe köyünün Pazarcıktan, Perveri nahiyesine( bu günkü Gölbaşı- Harmanlı Beldesi bağlanması.

4. 17 Ocak 1940 tarihinde Pazarcık Kaymakamı Nurettin AYDIN’ın merkeze alınması,

5. 13 Kasım 1941 Pazarcık Kaymakamlığına Abdullah Parla’nın atanması.

6. 13 Mayıs 1950 “ “ Lüfi ÖZDEMİR’in atanması

7. 1936 yılında Pazarcık’taki meydana gelen ve pilotun öldüğü uçak kazasının araştırılması.

Kaynaklar:

1. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) TD.998 s.430-431

2. H.1309(1891), H. 1312(1894) ve H.1313( 1895) tarihli Halep-Maraş Sancağı Salnamesi

3. 1918 Halep-Maraş Salnamesi

4. Cevdet TÜRKAY; Osmanlı İmp.da Oymak,Aşiret ve Cemaatlar

5. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskan Teşebbüsleri

6. Dulkadirli Beyliği; Editörler: Yaşar Alpaslan, Mehmet Karataş ve Serdar Yakar

7. Yusuf Hallaçoğlu, XVIII. Yüz Yılda Osmanlı İmparatorluğunun İskan Siyaseti ve

Aşiretlerin Yerleştirilmesi

8. Refet Yinanç- Mesut Elibüyük 1563 Tarihli Maraş Tahrir Defteri Cilt I

9. Türkiye Coğrafyası Dergisi sayı 32, İstanbul 1997

10. H. Halil Karaboran , Hatay Maraş Çöküntü Yerleşimi….Fırat Üniversitesi Sosyal

Bilimler Dergisi 1994.

11. Besim ATALAY; Maraş Tarihi ve Coğrafyası

12. E.W.C.Noel; 1919 Yılına Ait Gezi Notları. Çeviri: Bülent Birer
Notlar:

Naip: Yardımcı, vekil

Bidayet mahkemesi: İlk mahkeme, davaları birinci derecede

Gören, çözümleyen mahkeme

Halil ARIK

M.E.B

Kaynak : www.pazarciklilardernegi.com