Ana Sayfa Blog Sayfa 6323

FUAF: Maraş’a gidiyoruz

Fransa’dan Maraş’a destek devam ediyor… “Maraş’a Gidiyoruz” adı altında bir araya gelen ve Fransa’da yaşayan Aleviler, 27-28 Nisan’da Maraş’ta olacak…

Açıklama yayınlayan Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) 27-28 Nisan tarihlerinde Maraş’ta olacaklarını duyurdu. Maraş’ta yapımı devam eden kampla ilgili kaygılarını dile getiren federasyon yaptığı açıklamada,  “Maraş’ta Alevi köylerine yakın mera alanı üzerine yapımı devam eden konteyner kentten dolayı tedirginiz. Bunun ülkedeki demografik yapıyı bozmaya yönelik AKP projesinin bir parçası olduğunu biliyoruz. Yöre halkının onayı alınmadan, yaşam alanlarına yönelik bu mudahale ve istilayı onaylamıyoruz”  dedi.

Maraş’a gitme gerekçelerini sıralayan Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu endişelerini ve kaygılarını şöyle açıklıyor:

Bölgede yaşayan Alevi-Sunni, Türk-Kürt, Sağcı-Solcu yurttaşlar kampı istememelerine rağmen, kamp yeri seçiminde başka amaçların olduğunu bildiğimizi göstermek,

Bölge halkının tarım ve hayvancılıkla geçinmesine rağmen, mera alanlarının gasp edilmesine, tarım arazilerinin yok edilmesine onay vermediğimizi belirtmek,

1978’de Kahramanmaraş’ ta yaşanan Maraş Katliamı benzeri acıların yeniden yaşanabileceğine dair endişelerimizi dillendirmek,

14 yıllık hükümet deneyimine dayanarak, AKP’nin projelerine güvenmediğimizi bir kez de bölgede söylemek,

Fransa’nın farklı şehirlerinde yapılan protesto yürüyüşlerinde AKP hükümetinin sesimizi duymamış olabileceği endişesi ile, bir kez de bölgeden sesimizi haykırmak,

Maraş’taki canlarımızın yalnız olmadığını göstermek,

“Alevi köylerinden ve kutsal mekanlarından ellerinizi çekin” demek,

Türkiye’de Aleviler için özgürlük ve adalet istediğimizi göstermek,

Direniş çadırında tutulan nöbete destek vermek için, Maraş’a gidiyoruz.

27-28 Nisan tarihleri arasında bizimle birlikte Maraş’a gitmek isteyen canların, bizimle iletişime geçmesini rica ediyoruz.

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF)

Tel : 00 33 (0)9 81 23 17 43

Mail : fuaf.alevi@gmail.com

Facebook : Ovama Dokunma Fransa

Tweeter : #OvamaDokunmaFransa

Hallâc-ı Mansûr -26 Mart 922

Hallâc-ı Mansûr veya Mansûr el-Hallâc (Farsça: منصور حلاج Mansūr-e Ḥallāj; tam ismi Abū al-Muġīṭ Husayn Manṣūr al-Ḥallāğ)
(d. Ağustos 858, Tûr – ö. 26 Mart 922, Bağdat) Zındıklıkla suçlanması ve uzun süren bir soruşturma neticesinde Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh‘ın emriyle idam edilmesiyle meşhur olan spiritüalist yazar ve mistik şâir.
Asıl adı “Ebû’l Moğıt Huseyn bin Mansûr bin Mehemmed Beyzâvvî” idi. Babasının mesleğinden dolayı “Hallâc” lakabını aldı.

Tahirîler devri İran‘ının günümüz Güney Horasan Eyaleti’ne bağlı Nehbendan şehristanı‘nın Meyghan Kırsalı’ndaki “Tûr” köyünde dünyaya geldi. Hallâc-ı Mansûr’un dedesi Mahamma Mecûsî, Beyazid Bistâmî’nin ki gibi bir Zerdüşt idi. Babası ailesiyle Dicle yakınlarına, Araplar tarafından kurulmuş bir yerleşim bölgesi olan Vasıt‘a taşındı. Mansûr, on iki yaşında burada hafız oldu.
Önceleri kısa bir süreliğine sûfî azizlerinden Beyazid Bistâmî’nin de mürşidî olan Zû’l-Nûn el-Mısrî’nin öğrencisi Sahl al-Tustarî’nin müridi olur. Yirmi yaşında Basra’ya geldi. Buradan Bağdat’a giderek tanınmış sufilerin sohbetlerine katıldı. Daha sonra ise Emr el-Mekkî ile Cûneyd-î Bağdâdî’nin talebesi olur. 896 yılında ilk haccını yapmak üzere Hicaz’a gitti. Burada vaktini ibadet geçiren Hallâc, daha sonra bir grup sufî ile birlikte Bağdat’a dönerek Cüneyd’in sohbetlerine devam etti. Fakat, hocalarıyla fikir ayrılığına düştüğü için onlardan ayrılarak Tüster’e döndü. Hallâc beş yıl sürecek bir yolculuğa çıkmak üzere Tüster’den ayrıldı. Horasan, Mâverâünnehir, Sicistan ve Kirman bölgelerini dolaştı. Fars’ta halka vaazlar verdi, onlar için eserler yazdı. Ardından Ahvaz’a geçti ve ailesini de buraya getirtti. Ahvaz’da meclis kurup vaazlar vermeye başlayan Hallâc halkın ve aydınların büyük teveccühüne mazhar oldu ve burada Hallâc-ı Esrâr diye tanındı. Daha sonra ailesini Ahvaz’da bırakarak 400 müridiyle birlikte ikinci defa hac yapmak üzere Basra üzerinden Mekke’ye gitti. Hac dönüşü Basra’da bir ay kaldıktan sonra Ahvaz’a gelen Hallâc, ailesini ve buranın ileri gelenlerinden bir grubu yanına alarak Bağdat’a geçti. Burada bir sene kaldı; ardından küfür ve şirk beldelerini Allah’ın dinine davet etmek için manevi bir işaret aldığını söyleyerek ailesini müridlerinden birine emanet edip deniz yoluyla Hindistan’a gitti. Horasan, Tâlekān, Mâverâünnehir, Türkistan, Maçin, Turfan ve Keşmir’i dolaştı. Gezdiği yerlerdeki halk için eserler yazdı; etkisinde olanlara Mansûrî deniliyordu. Bu durum kendisini büyük bir üne kavuşturdu.
Bu seyahatten dönünce aleyhindeki faaliyetler de tekrar başladı. 903 senesinde üçüncü defa hacca gitti ve burada iki yıl kaldı. Bazen ibadet ediyor, bazen de halk arasına karışıp hacda kesilen kurbanlar gibi Allah yolunda kendini feda etmeye hazır olduğunu haykırıyordu. Bir ara Arafat’ta kendisine hakaret ve işkence edilmesini istedi. Bağdat’a dönen ve bir ev satın alan Hallâc’da bir değişikliğin meydana geldiği farkedilmişti. Hakkında anlatılan bir hikayeye göre Bağdat’ta açıkça Hak yolunda canını feda etmek istediğini, kanının dökülmesinin halk için helal olduğunu ilan etti. İbn Dâvûd ez-Zâhirî öncülüğünde bir grup alim Hallâc’ın aleyhinde bir faaliyet başlattı; bazıları onun sihirbaz, şarlatan veya deli olduğunu ileri sürerken bazıları da keramet sahibi bir veli olduğunu söylüyordu. Aleyhindeki faaliyetler artıp bir kısım müridleri tutuklanınca kendisini de aynı akıbetin beklediğini anladı ve Ahvaz’a kaçtı. Sûs’ta bir dostunun yardımıyla Dânyâl peygamberin türbesi civarında bir yıl saklandı. 913‘ de yakalanarak Bağdat’a getirildi ve idam talebiyle mahkeme önüne çıkarıldı. Vezir Ali b. Îsâ el-Kunnâî onu üç defa siyaset meydanında teşhir ettikten sonra hapsedilmesini yeterli gördü. Sekiz yıl süren hapis hayatı, genellikle dostu Nasr el-Kuşûrî’nin evindeki bir odada göz hapsi şeklinde geçti. Bütün ihtiyaçları karşılandı; ziyaretçi kabul etmesine izin verildi. Hapiste bulunan Hallâc’ın Bağdat ve çevresindeki etkisi giderek arttı. Burada iken Kitâbü’t-Tavâsîn’in “Tâsînü’s-sirâc” ve “Tâsînü’l-ezel” bölümlerini yazdı.

Öğretisi ve fikirleri
Hallâc’ın Allah’ta eriyip yok olmak anlamında söylediği “En-el Hak“, yani “Ben Hakk’ım” (‏انا الحقّ‎ ‎, En el-Hakk) sözü bahane edilerek 912 yılında tutuklandı.

“Fî” ve “An” (O’nda ve O’ndan)
Hallâc’ın savunduğu Tâsîn tevhîd akîdesinin özü olan “Fî” ve “An” kavramı Vahdet-i Vücud’daki “Her şey Allah’tır” akîdesinden farklı olup, “Her şey Allah’tadır ve her şey Allah’tandır” anlamına gelmektedir.[3]

Ayrıca bakınız: En-el Hak, Mistisizm, Panenteizm, Tasavvuf ve Spiritüalizm
Diğer İnançlara Bakışı
Kendisinden sonra gelen ve “Yetmiş iki millete bir gözle bakmak” gibi sözlerle tüm farklı inanç ve kanaatleri ötekileştirmeyen Yunus Emre gibi sûfilerde gördüğüm kucaklayıcı, anlamaya dönük yaklaşımın kökleri Hallac-ı Mansur’a kadar uzanmaktadır. Ünlü Alman tasavvuf araştırmacısı Annemarie Schimmel‘in Hallac’dan aktardığı aşağıdaki satırlar onun farklı inançtan insanlara nasıl baktığını apaçık bir şekilde göstermektedir:

Öğrencilerinden biri bir Yahudi’ye hakaret eder ve Hallac’ın kızgınlığını üzerine çeker, bir süre sonra sakinleşen Hallac ona: “Sevgili oğlum. Bütün dinler, ulu Tanrı’nın dinleridir. Tanrı, her bir dini ile ayrı bir insan topluluğunu meşgul etmektedir. İnsanlar inandıkları dinleri kendileri seçmediler; bilakis Rahman ve Rahim olan Tanrı, insaları inandıkları dinler için seçmiştir. Eğer bir kimse başka bir kimseyi inandığı dinin doğru olmadığı iddiasıyla kınarsa, bu hareketiyle o insanın kendi iradesiyle bir tercih yapmış olduğu yolunda bir hüküm vermiş olur. Bu da aslında, Kadercilerin tarzıdır ve Zerdüştler böyle bir dini topluluktur (yani bunlar düalisttir). Bilesin ki Yahudilik, Hıristiyalık ve diğer dinler, sadece çeşitli sanlar ve farklı isimlerdir; fakat hepsinde maksat aynıdır, farklı değildir. Ben dinlerin ne olduğu konusunda çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır. Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin manasını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır”[8] der.

Herşeyin zıddı ile bilindiği ve ayakta durduğu bu ikilikler evreninde küfür-iman diyalektiği de gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Öyleyse kimse kendisini, kabullerini diğer herşeyi dışlayacak bir mutlaklık dairesi içinde görmemelidir Hallac’a göre. Hallac’a göre Tanrı dahi kulunun sınırlılığını bilip buna göre ona muamele edecektir. Yine ondan aktarılan şu satırlar onun Tanrı ve insan arasındaki ilişkiye bakışındaki geniş perspektifi ortaya koymaktadır: “Yeryüzünde hiçbir imansızlık yoktur ki, altında iman saklı olmasın; itaat yoktur ki, altında kendinden büyük isyan saklı olması ve kendini tamamen ibadete adama hali yoktur ki, altında saygıdan feragat hali olmasın; sevmek iddiası yoktur ki, altında edepsizlik saklı olmasın. Fakat ulu Tanrı, kullarına istidatlarına göre muamele eder.”[9]

Ölümü

Hallâc hapisteykende aleyhindeki faaliyetler bütün şiddetiyle devam ediyordu. Cezalandırılması yönündeki taleplerin artması üzerine Vezir Hâmid b. Abbas tarafından idam isteğiyle tekrar hakimler heyetinin önüne çıkarıldı. Delillerin yetersiz olduğunu söyleyen hakimler idamı için hüküm vermekten kaçındıklarından mahkeme uzun sürdü. Fakat Vezir Hâmid’in ısrarlı takibi ve baskısı karşısında Mâlikî kadısı Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf el-Ezdî idamına hükmetti. Hanefi kadısı İbn Bühlûl’ün muhalefetine rağmen bu hüküm diğer kadılara ve şahitlere imzalatıldıktan sonra Halife Muktedir-Billâh tarafından tasdik edilince Hallâc, 26 Mart 922 tarihinde Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlandı; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi. Başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu. Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldı.[7]

Hallâc’ın asıldığı yer zamanla önem kazanmaya, Hak şehidi bir velinin türbesi olarak ziyaret edilmeye başlanmıştır. Vezirliğe yeni tayin edilen Ali b. Mesleme’nin, görevine başlamadan önce Hallâc’ın kabri olarak bilinen yeri ziyaret ederek manevî huzurunda dua edip niyazda bulunması,
Abbasî Devleti
’nin ondan özür dilemesi ve itibarını iade etmesi anlamına gelmiştir. Hallâc adına burada türbe inşa edilmiştir.[7]

Hallâc’ın öldürülme sebebi
Hallâc’ın idam fetvası dini olmaktan çok siyasi bir karar olup ancak siyasi baskılar ve entrikalar sonucunda çıkarılabilmiştir. Onun büyük bir üne sahip olması, çevresinde çok sayıda mürid toplaması, sarayda ve yüksek rütbeli devlet adamları ve kumandanlar arasında bile taraftar bulması, Zenci Kölelerin İsyanı‘na sıcak bakması, “Mehdi olduğu ve Abbasiler’e karşı Karmatiler’le gizlice iş birliği yaptığı yolunda söylentiler çıkması devlet adamlarını endişelendirmiş, bu yüzden baskı altında çalıştığı ileri sürülen bir hakimler kurulundan fetva alıp idamı gerçekleştirmişlerdir.[7] Hallac’ın türbesi Bağdat’tadır. Birçok İslam ülkesinde türbeleri vardır. Bunların hepsi makamdır. Yedi adet olduğu söylenen bu türbelere Hallac-ı Mansur makamı denmektedir. Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde bulunan türbe de bu yedi makamdan biridir.

Eserleri
Ta’Sînû’l Ezel ve’l-Cevherû’l-Ekber ve’ş-Şeceretû’n-Nûr’iyye (Kitâb-ût Tavâsîn)
49 adet kayıp risaleleri[3]
Kaynakça
^ a b Glasse, Cyril, The New Encyclopeida of Islam, Alta Mira Press, (2001), p.164
^ a b Kitaab al-Tawaaseen, Massignon Press, Paris, 1913, vi, 32.
^ a b c Kaynak hatası: Geçersiz <ref> etiketi; HALL.C3.82CI_M.C3.82NSUR_2011 isimli refler için metin temin edilmemiş (Bkz: Kaynak gösterme)
^ John Arthur Garraty, Peter Gay, The Columbia History of the World, Harper & Row, 1981, page 288, ISBN 0-88029-004-8
^ a b Jawid Mojaddedi, “ḤALLĀJ, ABU’L-MOḠIṮ ḤOSAYN b. Manṣur b. Maḥammā Bayżāwi” in Encyclopedia Iranica [1]
^ Mason, Herbert W. (1995). Al-Hallaj. RoutledgeCurzon. s. 83. ISBN 0-7007-0311-X.
^ a b c d e İslam Ansiklopedisi, Süleyman Uludağ
^ Annemarie Schimmel, Hallac-“Kurtarın Beni Tanrı’dan”, çev. G.Ahmetcan Asena, Pan Yayıncılık, 2009, s.62
^ Annemarie Schimmel, a.g.e. s.63

Başvuru kitapları
E. G. Browne. Literary History of Persia. (Four volumes, 2,256 pages, and twenty-five years in the writing). 1998. ISBN 0-7007-0406-X
Herbert Mason. Memoir of a Friend: Louis Massignon. Notre Dame 1983: University of Notre Dame Press.
Louis Massignon. “Perspective Transhistorique sur la vie de Hallaj, ” in: Parole donnée. Paris 1983: Seuil, p. 73-97.
Jan Rypka, History of Iranian Literature. Reidel Publishing Company. 1968 OCLC 460598. ISBN 90-277-0143-1
Idries Shah. The Sufis. W. H. Allen: London. 1964
Annemarie Schimmel, Hallac-“Kurtarın Beni Tanrı’dan”, çev. G.Ahmetcan Asena, Pan Yayıncılık, 2009
Bibliyografya
Ateş, Süleyman, Cûneyd-î Bağdâdî: Hayatı, Eserleri ve Mektupları, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1969.
The Tawasin Of Mansur Al-Hallaj, Translated By Aisha Abd Ar-rahman At-Tarjumana (Author)Diwan Press (1974)
Louis Massignon, La Pasion De Hallaj Ediciones Paidos Iberica (December 23, 1999)
Louis Massignon, Hallâcı Mansur’un Çilesi: İslamın Mistik Çilesi, çev. İsmet Birkan, Ardıç Yayınları, 2006.
Louis Massignon and Herbert W. Mason, Hallaj: Mystic and Martyr [ABRIDGED] Princeton University Press; Abridged edition (June 19, 1994)
Herbert Mason, Al-Hallaj (Curzon Sufi), RoutledgeCurzon; 1 edition (July 20, 1995)
Yaşar Nuri Öztürk, Hallâc-ı Mansûr ve Eseri, Yeni Boyut, 1997.
Hasan Aktaş, Yeni Türk Şiirinde Hallâc-ı Mansur Okulu ve Misyonu, Yort Savul Yayınları, Edirne, 2003
Hasan Aktaş, Çağdaş Türk Şiirinde Mutasavvıflar, Yort Savul Yayınları, Rize, 2009
Mehmet Coral, Allah Benim En el Hak, Doğan Kitap, Mart 2011

‘Herkes suçlu değil, bu Alevi’yi sevmeyenlerin suçu’

EYLEM DÜZYOL

Devletin ‘tunç eli’nin tanığı Dersimli Hanım Teyze kan akan Munzur’u anlatıyor:  ‘ Ben Fevzi Çakmak’ı sevmem, kıyıma imzayı atanlar suçludur, yoksa herkes suçlu değil bu işte… Bu Alevi’yi sevmeyenlerin suçu’

“…Kırım’dan önce ne Türklük, ne Kürtlük vardı Dersim’de. Benim babam öldürüldü. Mezarı hâlâ yok. Ailemden 38 kişi kurşuna dizildi. Amcalarım, yengelerim, çoluk çocuk demeden öldürüldü. Alevi’yim, Şadilli Aşireti mensubuyum ve Cumhuriyet vatandaşıyım…”

“…1937 yılında 8 yaşındaydım. Yollar asker doluydu. Yol kenarlarında, elbiseleriyle üst üste yığılmış insan tepeleri oluşmuştu. Yüzlerinden acı okunuyordu. Hareketsizdiler. Sadece rüzgâr vurdukça saçları uçuşuyordu…”

“…Her kapının önünde ağıt yakılıyor, Munzur kan akıyordu. Amcamın sürdüğü atın arkasındaydım, üç gündür haber alamadığımız babamı arıyorduk, bayılmışım… Ne o gün, ne daha sonraki 78 yıl boyunca, ne babam Süleyman Arslan’ı ne de mezarını bulabildik…”

“…Biz bu ülke kurulurken şehitler vermişiz. Efendi Amcam Sarıkamış’ta, Hıdır Amcam Çanakkale’de öldü. Bu kıyıma imza atanlar suçludur, herkes değil. Alevi’yi sevmeyen insanların suçu. Bunu biz daha sonra da gördük, 12 Eylül’de, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta…”

Bu sözler, 8 yaşında ve sonraki yıllar boyunca tanık olduğu acıyı en ince ayrıntısına kadar hatırlayan bir “çocuğa” ait…

Dersim’de dört köyün ağası olan, 77 yıldır mezarı bulunamayan Şadilli Aşireti’nin lideri Süleyman Arslan’ın kızı Hanım Erdoğan’dan söz ediyorum. 1937-1938 yıllarında devletin “tunç elinden” sonra adı “Tunceli” olarak değiştirilen Dersim’de yaşanan, resmi tarihe “Dersim İsyanı” olarak geçirilen insanlık ayıbından söz ediyorum. 80 yıla yakın bir süredir gerçeğin gizlendiği, yüzlerce insanın mezarına dahi ulaşılamayan resmi bir insanlık dramından…

Tarihte yaşananlar, resmi ideolojiyle çarpıtılmaya ya da örtbas edilmeye çalışılsa da, trajediye tanıklık eden çocukların zihinlerinde ve yüreklerinde muhafaza ettikleri, acı gerçekleri birer birer ortaya çıkarıyor. Dersim’in kızlarından Hanım’ı, ilk olarak bundan 36 yıl önce, o 50 yaşındayken tanımıştım. Sonraki yıllarda pek çok kez gözünden yaş, hayatından acının hiç eksik olmadığına tanık oldum. Bir gün kendisini aradığımda, “Daha anlatmadıklarım var. Bir ayağım çukurda, gel bunları da dinle. Ben anlatayım sen yaz, herkes duysun, bilsin” dediğini duyunca, 86 yaşındaki Hanım Erdoğan’ın yaşadığı Elazığ’a hareket ettim.

Beni, Elazığ’da yalnız yaşadığı iki odalı evinde, gözlerinde yılların hüznü, dudaklarında bir dostu kucaklayan tebessümüyle karşıladı. Misafirliğim süresince, 8 yaşında ve sonrasında tanık olduğu trajediyi, babasına olan özlemini dinlerken, yüzünden de izledim yaşadıklarını. Şöyle anlatıyordu:

“Babam Süleyman Arslan, dört köyün ağası… ‘Ağa’ denmesini sevmezdi. Çünkü ağalık yapmamıştı. Çok yakışıklı, dünya güzeli bir adamdı. Şimdi bakıyorum da, hiç kimseyi babama benzetemiyorum. Boylu boslu… Vicdanı, merhameti yerinde…

‘Askere karşı değildik, vergimizi de alırlardı’

Doyamadım ya babama, ondan… Ben ve ağabeyim Rıfat, Elazığ’da enstitüde okurduk. İyi Türkçe konuşmayı burada öğrendim. Sonradan çok işime yaradı. Şilk Köyü’nde (Akkavak) büyük bir konağımız vardı. Kazanlar kaynar, ziyafetler verilir, misafirler ağırlanırdı.

Evimize paşalar, komutanlar konuk olur, yer içerlerdi. Uçsuz bucaksız topraklarımız vardı. Babam Şadilli Aşireti’nin lideriydi.

Askere karşı değildik, gençlerimizi gönderirdik. Vergimizi de toplarlardı. Dersim o zaman başkaydı. Cıvıl cıvıldı.”

‘Suçum yok ki kaçayım…’

“Yıl 1937… 8 yaşındaydım. Bizim köyün ortasından yol geçiyor. Babamla konağın balkonundan yola bakıyoruz. İnsanlar sırtlarındaki yüklerle yürüyerek, telaşlı Mazgirt’e doğru gidiyorlar. Çocuklar ağlıyor, kadınlar ağlıyor. Ben babamın yanındayım. Babamın amcası geldi, ‘Süleyman sen de git’ dedi. Babam da ‘Ben neden kaçayım, suçum yok ki kaçayım’ diye karşı çıktı. Mazgirt Kaymakamı Kemal, babamı kırımdan biraz önce silahını vermedi diye hapse sokmuş, kısa süre kalmış. Babam ‘Bir tane silahım var, onu da verdim’ demiş. Ama bir süre sonra köyün etrafını askerler sardı. Askerlerin başında bir paşa…”

Paşa: Baba bugün var, yarın yok  

Paşa köye girdi, babam paşayı çok güzel karşıladı. Hemen konağın bahçesine oturacak yerler hazırlandı, babam adamlarına ‘Üç davar kesin’ talimatı verdi. O sırada paşa ‘Ne telaştasınız?’ dedi. Babam, ‘Paşam askere yemek yaptıracağım, ondandır bu telaş’ dedi. Paşa hiddetle ‘Hayır, askere yemek verilmeyecek’ dedi. Rıfat Abim ve ben etrafta dönüp duruyoruz, paşa bize döndü, ‘Okuyun, baba bugün var, yarın yok. Siz hayatınızı kurtarmaya çalışın’ dedi. Anlam veremedik. Rıfat Abim ‘Babam bizim başımızda’ dedi. Komutan babama döndü ‘Hazır mısın Süleyman Ağa, gel ifaden var’ deyince, babam hazır olmadığını, yarın geleceğini söyledi. Paşa gitti. Babam üzgündü, bahçede sıcak su hazırlattı, banyosunu yaptı. Bizimle bile konuşmadı. Sabah oldu. Temmuz ayıydı. Salatalıklar çıkmış, tarlada mercimek sürüldüğü zamandı.”

‘Babam 46 süngü darbesiyle öldürülmüş’

“Babam yanındaki adamlarına ‘Atımı hazırlayın’ dedi, at hazırlandı. Çok güzel bir atı vardı. Atıyla köyden geçerken herkes sokağa çıkardı. O sabah kimseyle konuşmadı, kahvaltısını da yapmadı. Atına bindi. Halam eline biraz ekmek verdi, ‘Lokma seninle beraber olsun’ dedi. Babam gitti. Abim Rıfat da gitmek istedi. Babamın atının kuyruğuna yapıştı, peşinden koştu. Abim sanki düğüne gidiyor. O da gitti Mazgirt’e, yanımızda çalışan çoban Mehmet de katıldı onlara. 3 gün geçti. Ses yok. 3 gün sonra ağabeyimi ve babamın atını bırakıyorlar. O at kendini yere atıp başını yere vuruyormuş. Abim ağlıyor, o at ağlıyormuş. 3 saatlik yolu 8 saatte almışlar. Köye gelince herkes anladı. O zaman görenler anlatıyor. İlk posta götürülen 60 kişiyle birlikte öldürüldü babam. Babam Dersim’de ileri gelen biriydi. 46 süngü darbesiyle öldürülmüş. ‘Müslüman mısınız, bir silah sıkın başıma, can vereyim gitsin’ diye bağırıyormuş. Babamı acı çektire çektire öldürmüşler. Götürdükleri herkes can veriyor. Annemin büyüttüğü bir öksüz kadın vardı, o ‘Silah sesleri duydum. Baktım Süleyman Ağa hâlâ ölmemiş, bağırıyor. Kâfir hükümet, başıma sıkmazsanız can vermeyeceğim’ diye anlattı.”

‘O patiska babama elbise değil, kefenmiş’

“Ali Rıza Amcam, ‘Seni Mazgirt’e babanın yanına götüreceğim. Baban haber göndermiş gideceğiz’ dedi. Ben biraz şımarığım ya, ‘Yalan söylüyorsun’ dedim amcama. Amcam da ‘Sen bana hiç böyle konuşmamıştın’ dedi. ‘Sen beni üzdün, ondan böyle konuşuyorum’ dedim. Kaymakamın dairesine gittik. Kaymakam Kemal, ‘Çocuğu neden getirdin?’ deyince, amcam ‘Çocuğa cevap ver, onun için getirdim. Babasını almaya geldi. Süleyman Ağa senin gibi yalancı değil. Silah istedin, bir silahı vardı, onu da sana gönderdi’ dedi kaymakama. O da ‘Ama daha var, dediler’ dedi. İşte tam o sırada beni kucağına almak istedi kaymakam. ‘Babamı getir bana’ diye kaymakama bağırmışım… Şimdi bile düşünüyorum. Amcam da çok cesur biriydi, iyi ki onu orada öldürmediler. Ben ağlamaya başladım, babam ölmüş ama ben hapiste olduğunu sanıyorum, çocukluk işte. Kaymakam bana ‘Tamam baban gelecek’ dedi ve amcama mazbata verdi, bize zarar vermesinler diye. Çok ağladım çok… Amcam ‘Sana ne istiyorsan alayım’ dedi, ben de ‘Zıkkımın kökünü’ dedim, ‘Babam alsın, sen neden alıyorsun’. Bir dükkâna gittik, bir top patiska ve çivi aldı. ‘Babama elbise mi alıyorsun?’ dedim, meğer kefen içinmiş. Amcama o zaman dedim ki ‘Yalancının büyüğü kaymakam, sonra sensin’. Sonra amcam atın arkasına attı beni, yola çıktık. Asker gördüğümüz yerde amcam mazbatayı gösteriyor, geçiyoruz. Her yer asker dolu. Her yerde yaralılar var. Yol kenarları üst üste ölülerle dolu. 2 metre üst üste elbiseleriyle konulmuş cenazeler var. ‘Amca’ dedim, ‘onlar o şekilde mi yatıyorlar’…”

‘Yolda ölü genç insanlar, uçuşan saçları…’

“Aslında 8 yaşındayım ama yine büyüğüm. Akıl edemiyorum. ‘Boş ver onları’ dedi. Rüzgâr vurdukça, ölülerin saçları uçuşuyordu. Bizim köylü birini çukura atmışlar, onları görüyorum. Biraz ilerledik. Sonrasını hatırlamıyorum, atın arkasında bayılmışım. Ne güzel genç insanlardı hepsi. Ölmüşler. Bir köye geldik. Bizim köylerden biri. Amcam ‘Hadi iniyoruz’ dediğinde, bayıldığımı fark etmiş. Orada benim başıma su döküyorlar, uyandırıyorlar. Ben ağlıyorum, onlar ağlıyor. Hâlâ rüyalarıma girer o yoldaki ölen genç insanlar, uçuşan saçları… Burnumun direği sızlar, gözümden hep yaş akar. ”

‘Her kapının önü ağıt, Munzur kan akıyor’

Hanım Teyze, amcasıyla aramalarına rağmen babasının cenazesini bulamadıklarını söylüyor ve ekliyor: “Her kapının önünde ağıt yakılıyor, Munzur kan akıyor. 78 yıldır babamın bir mezarı yok.”

Acının ete kemiğe büründüğünü, insanın içine hiç çıkmayacakmış gibi yerleştiğini görmek için Dersimli Hanım’a bakmak yeterli. Süleyman Ağa’nın çocukları olarak, onlara artık sürgün yolu görünmüştü. Babası ölmüş, insanlar gözlerinin önünde katledilmiş. Artık dayanamaz olmuş Hanım Erdoğan yaşadıklarına.

‘Marş eşliğinde kadınların saçlarını kazıdılar’

Yetişkin birinden bahsetmiyorum. Yaşanan tüm acıları en ince detaylarına kadar hatırlayan küçük bir çocuktan… 86 yaşındaki Hanım gibi değil, 8 yaşındaki çocuk gibi anlatıyor:

“Bizi sürgüne hazırladılar. Analığım vardı. Rıfat Abim, ben ve kız kardeşimi önce Elazığ’a götürdüler. Şehrin dışında bir alanı tel örgülerle çevirmişler. İçlerinde de derme çatma çadırlar var. Çok kalabalık. Kadınlar ağlıyor, çocuklar ağlıyor. Bize ne olacağını bilmiyoruz. Ama tel örgüler içinde bizim dışımızda erkek berberleri de var. Bir yandan marş söylüyorlar, bir yandan da kadınların saçını kazıyorlar. O güzelim kadınların, yeni gelinlerin, herkesin saçını kazıdılar.

Bunlar unutulmuyor, ben bu kötü acıları yaşadım. Abim ve ben Türkçe bildiğimiz için, analığım (üvey anne) abimi çağırdı. Yanında getirdiği bohçadan altın mı, gümüş mü, bir tas verdi, ona, ‘Götür bunu berbere ver, benim saçımı kesmesin’ dedi. Ağa çocuğu olduğumuz için toplama kampında bizi herkes tanıyordu. Hatta Elazığ’dan tanıyanlar bize yemek getirirdi.

Yediğimizi yer, kalanı dağıtırdık. Ağa kızıyız ya… Onlar zamanında bize gelmişler, yedirip içirmişiz, şimdi onlar bize aynısını yapıyordu. Ne iyi insanlar vardı Eylem… 15 gün tel örgüler arasında tuttular bizi. Sonra hamama götüreceklerdi, kadınlar çok korkuyordu. Orada kendilerine bir şey yapılacağından korkuyorlardı. Kadınlar hamama gitti, yıkandı ve bilmediğimiz bir yolculuğa çıkarıldı…”

‘Analığım bir yaylaya gitti, gelmedi’

“Kara trene bindirdiler bizi. O kara vagonlarda beş aile üst üsteydik. Ne tuvalet var, ne su… Vagonda doğanlar oldu. Erkek fazla yoktu. Birkaç erkek küçücük bir taşla günlerce vagonun tabanını kazdı. Çocuklar tuvaletini yapar diye. O trenin kapısı bize 12 gün sonra açıldı.1938 yılının güzü… Biz Uşak’tayız. Oranın büyük bir hanı var. Bizi altında hayvanları tuttukları o hanın üst katına koydular. Bir hafta orada tuttular. Kuru ekmek verdiler, yedik. Sonra bizi köylere dağıttılar. Bir dağ köyüne gittik, analığım, iki ağabeyim ve küçük kız kardeşim. O kadar zavallıydı ki o köy. Çok fakirdi. Hiçbir şey yoktu. Adı Yenice’ydi. İki gece kaldık. Muhtar anons etti köylüye, ‘Göçmenler geldi, fakirler geldi, ekmek verin’ diye bağırdı. Kız kardeşim de ağlıyor, ‘Biz fakir değiliz, göçmen değiliz, o ekmeği ben yemem’ diye. Şımarık ağa kızı işte… Sürgünde de ağa kızı… Geldiğimiz günün ertesi günü Rıfat Abimle muhtara gittik, ‘Biz okuyoruz, bizi okul olan bir köye gönder’ dedik. Bir gece daha kaldık o yoksul köyde. Ertesi gün muhtar bizi Oturak Köyü’ne gönderdi. Orada okul vardı ve kaldık biraz burada. Bu köyde analığım bir yaylaya çalışmaya gitti, bir daha gelmedi. Artık biz üç kardeş yalnız kalmıştık. Oturak’tan sonra Banaz’a yerleştik. Abim, ben ve kardeşimi bırakıp Uşak’a çalışmaya gidiyordu. Sürgünle gelen çok tanıdık vardı.

Uşak’ta Dersim’den tanıdığımız bir ablamız vardı. Beni yine bizim gibi sürgün olan bir ailenin oğluna istediğini söyledi. Ben istemedim. Ama sonra 10 yıl kaldığımız Uşak’ta evlendim. 14 yaşındaydım. Evlilik nedir bilmiyordum. Kendimi öldürmek istedim. Eşim Baki Erdoğan da Dersim sürgünüydü. Ağabeyimle Uşak’ta okuduk. Çok iyi insanlar da vardı burada. ‘Kürt kızı’ derlerdi bana. Banaz’da çok iyi komşularımız vardı. Hep bize yardım ettiler.”

‘Bir gün duyduk ki bizim ceza bitmiş’

Hanım Teyze, çocuk yaşta gittiği sürgünde evlenmişti. İstememişti ama çaresi de yoktu. Hayalleri vardı ve o hayallerin hepsi birer birer yıkılıyordu. Dudaklarını sıkarak anlatmaya devam etti:

“Bir gün duyduk ki bizim ceza bitmiş, af çıkmış, memlekete dönebileceğiz. Herkes nasıl sevindi. Dersim’e döndük. Devlet bize Uşak’tayken öküz ve arazi vermişti. Onları elimizden aldı. 10 yıl sonra, 1948’de Dersim’e döndük. Konağımıza gittim. Evde bir şey kalmamış. Çok değerli eşyalarımız vardı. Bir gümüş sini vardı salonda, iki erkek taşırdı. Talan edilmişti her şey. Sürgünlerin malını toplayan eskiciler geziyordu, üç otuz paraya almışlar her şeyi. Ama kırımdan sonra eski hali kalmamış. 25 yıl kaldık köyde.

Hanım Teyze’den kocasına: Devletin dövdüğü yetmiyor mu!

Sürgün bittikten sonra Hanım Teyze, istemeden yaptığı evliliğin sıkıntısını da yaşıyordu. Kısa süre sonra eşi askere gitti. Baki Erdoğan 4 yıl askerlik yaptı. O dönemleri de şöyle anlatıyor: “Eşimin köyüne gitmek istemedim. Bana vurdu. Ona ‘Seni ayıplıyorum, devletin dövdüğü yetmiyor mu utanmaz herif’ diye çıkıştım. Bir daha bana tek fiske bile vurmadı. Köyüme gidip kız kardeşime baktım. Mektup yazardı eşim bana, kendi köyüne gideyim diye. Askerden geldi, ben de onun yanına döndüm.”

‘Dersim’i 12 imamın kırımına benzetiriz’

Hanım’ın acısı bununla da bitmiyor. Konuşurken, dayısı, teyzeleri ve onların çocuklarının Dersim’den kaçmaya çalışırlarken makineli tüfeklerle kurşuna dizildiklerini öğreniyorum. “Tam 38 kişi… Kurşuna dizmişler. O sırada yer gök kararmış. Ağlamış, kar yağmış, yağmur yağmış. Herkesi üst üste yığmışlar, sonra yakmışlar. 12 imamı da böyle kırdılar. Biz Dersim kırımını buna benzetiriz.”

Varlıktan, yoklukla geçen bir hayata… Şimdi kirada oturuyor. Hiç çocuğu olmadı. Eşi Baki Erdoğan’dan kalan emekli maaşıyla geçiniyor Hanım Erdoğan.

“Sürgün edilenlerin mallarını vermediler. Koca köyler gitti. Hiçbir şey kalmadı. Ne burada, ne de sürgüne gönderildiğimiz Uşak’ta. Devlet, haklarımızı vererek bizden özür dilerse, ancak öyle kabul ederiz. Ne halden ne hale düştük. Ne için? Bilmiyoruz. Eşim de ağa oğlu, herkese dağıttı. Eldekini de verdi. Böyle görmüşüz. İyi günde yaptığımız yardımlar, kötü günde bize döndü, sürgün yolunda hep korunduk. Kırımdan önce ne Türklük, ne Kürtlük vardı Dersim’de. Benim babam öldürüldü. Ailemden 38 kişi kurşuna dizildi. Amcalarım, yengelerim çoluk çocuk demeden öldürüldü. Ben Alevi’yim, Cumhuriyet vatandaşıyım, Şadilli Aşireti’nin mensubuyum.”

‘Herkes suçlu değil, bu Alevi’yi sevmeyenlerin suçu’

“Amcamlar seferberlikte öldü. Efendi Amcam Sarıkamış’ta kalmış, Hıdır Amcam da Çanakkale’de. Biz bu ülke kurulurken şehitler vermişiz. Asker ocağına evlatlarımızı göndermişiz. CHP bu kıyımda suçlanıyor, İnönü bile suçlanıyor. Ben Fevzi Çakmak’ı sevmem, kıyıma imzayı atanlar suçludur, yoksa herkes suçlu değil bu işte. Alevi’yi sevmeyen insanların suçu. Bunu biz sonra da gördük, 12 Eylül’de, Çorum ve Maraş’ta, sonra Sivas’ta… Biz devlete ve cumhuriyete itiraz ve isyan etmiyorduk, etmedik. Sürgünde ‘Allah belasını versin bu devletin, keşke evimizde olsaydık, burada açız’ diye kızmışımdır. Ama orası sürgün. Halkına kırım olmuş, sen de dersin. Her yerde olduğu gibi Dersim’de de namus için asker öldürülmüştür. Kadınlara kötülük yapan askerler cezalandırılmıştır ama bu bir isyan değildir.”

 

 

 

 

Dilek Doğan davasında, kardeşlere, saldırı gözaltı!

Armutludaki evinde polis tarafından öldürülen Dilek Doğan’ın davasına İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görüldü.

Dilek Doğan’ı vuran sanık polis Y.M.’nin katılmadığı duruşmayı, Dilek Doğan’ın avukatları, ailesi ile polis Y.M.’nin avukatlarının yanı sıra milletvekilleri Gamze Akkuş Hilmi Yarayıcı da yer aldı.

Duruşmada ilk tanık polislerin dinlendiği sırada salonda tepkiler yükseldi. Tanık polis, evden Dilek Doğan’ın odadan çıkarak, “Galoş giyin” dediğini ve bunun üzerine ailesinin de polislere laf ettiğini iddia etti. Bunun üzerine mahkemeyi izleyenler, polisin yalan ifade verdiğini belirterek, alkışlarla protesto etti.

Sözlü tartışmaların yaşanmasının ardından Doğan’ın avukatı Oya Aslan, tanık polise, “Polislere hakaret oldu demişsiniz daha önceki ifadede doğru mu?” diye sordu.

Bunun üzerine tanık polis, “Bize ‘Galoş giyin pisler’ dediler” dedi. Bunun üzerine salondaki izleyiciler alkışlarla protesto etti.

Bunun üzerine mahkeme heyeti davanın kapalı görülmesi kararı aldı. Mahkeme heyetinin duruşmaların kapalı görülmesi kararı alması salonda gerginliğe yol açtı.

Karara tepki gösteren, aralarında Doğan’ın kardeşleri ve avukatların da bulunduğu 20 kişi gözaltına alındı.

Verilen bu karar üzerine salonda bulunan Doğan ailesi, avukatları ve izleyiciler “Dilek için adalet istiyoruz” sloganı atmaya başladı.

Sloganlardan sonra mahkeme heyeti, duruşmaya ikinci kez ara verdi.

Salondaki izleyiciler ve avukatlar ise mahkemenin aldığı karara tepki göstererek salonu terk etmedi. Bunun üzerine salona giren polisler, aralarında Doğan’ın kardeşleri Mehmet, Emrah ve Mazlum Doğan ile aile avukatları Barkın Timtik ve Günay Dağ’ın da olduğu 20’ye yakın kişiyi gözaltına aldı.

Mahkeme sürerken adliye önünde bekleyenlere de polis saldırısı oldu. Dilek Doğana adalet pankartı açan ve slogan atan herkes darp edilerek gözaltına alındı. Gözaltına alınanları görüntülemek isteyen birkaç kişi de polis tarafından engellenerek GBT yapılmak üzere gözlem altına alındı.
Polis adliyenin bahçesindeki kafeler ve lokantalarda gbt işlemi uyguladı.

Gözaltına alınan kişiler, polis tarafından işkence edilerek gözaltı aracıyla vatan emniyete götürüldü.

Dava 30.05.2016 saat 10.00 tarihine ertelenirken gözaltına alınan avukatlar serbest bırakıldı.

Ezidiler Çarşema Sor’u kutluyor

Ezidilerin Meleke Tawisi’nin yeryüzüne indiğine ve böylece evrenin yaratılışının tamamlandığına inanılan Çarşema Sor bayramı ya da Tausî Melek bayramı, dünyanın çeşitli yerlerine dağılan Ezidiler tarafından bugün kutlanıyor.

Ezidilerin kutsal bayramları olan Çarşema Sor, bugün kutlanıyor. Ezidiler için önemli bayramlardan biri olan ve baharı müjdelediğine inanılan Çarşema Sor, Ezidilerin yoğun olarak yaşadığı Suriye Şengal’de olduğu gibi Almanya, Ermenistan, Türkiye gibi dünyanın farklı yerlerinde kutlanıyor.

Yıllardır Mezopotamya coğrafyasında Nisan ayının 13’ünden sonraki ilk Çarşamba günü kutlanan, dünyanın mayalandığı gün olduğuna inanılması dolayısıyla, doğanın canlanışı, yeni bir yılda güzel günlerin habercisi olan Çarşema Sor Bayramı, geçen yıl IŞİD’in Ezidilerin yaşadığı Şengal’e saldırması ve birçok Ezidi’yi katletmesi nedeniyle buruk kutlanıyor.

Sarkisyan’dan bayram mesajı

Çarşema Sor bayramı nedeniyle siyasetçiler de kutlama mesajı yayınladılar. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, Ermenistan’da yaşayan Ezidi halkı yayınladığı mesajda “Bu güzel ve aydınlık bayram, hem Ermenistanlı hem de Ermenistan’da yaşayan Ezidiler için savaşın karanlığı ile gölgeleniyor. Ermeni halkı, Ezidi kardeşlerinin sevincini olduğu kadar acılarını ve üzüntüsüne paylaşıyor. Umuyorum ki, bu bayram hepimiz için mutluluk, sevinç ve barış getirsin” dedi.

73. Ferman’a rağmen

HDP Diyarbakır milletvekili Ezidi Feleknas Uca da Çarşema Sor bayramını kutlayarak, bayramın Şengal’in yeniden inşası ve göç yollarına düşen binlerce Êzidînin topraklarına dönmesine vesile olmasını diledi. Uca açıklamasında “Son fermandan sonra Avrupa yollarına düşen, öldürülen, sularda boğulan, cenazelerine ulaşılamayan Êzidîlere rağmen, bugün Êzitxan’ın yaşamı Şengal dağlarında devam ediyor. Burada kendi kendilerini yöneten ve savunan Êzidîler, DAİŞ çetelerinin yakıp yıktığı Şengal’in yeniden inşası için mücadele ediyor. Evrenin oluşumunun tamamlandığı son gün, yaşamın başladığı ilk gün olarak kabul edilen Çarşema Sor, her yıl dünyanın her yerinde Êzidîler tarafından büyük bir coşku ve sevinç ile kutlanıyor. Şengal’i terk etmeyen halk, Êzidîlerin kutsal günü olan ÇarşemaSor’u bu sene yine Şengal dağlarında kutluyor. Çarşema Sor’un, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere DAİŞ çetelerinin elinde olan Êzidî halkının özgürleşmesini diliyor ve Êzidîlerin Çarşema Sor bayramını kutluyorum” dedi.

HDP Mardin milletvekili Ezidi Ali Atalan da yayınladığı kutlama mesajında şöyle dedi: “Bütün insanlığın tanık olduğu utanç verici katliamlar, sürgünler ve son olarak 2014 yılında Şengal’de imha amaçlı yaşatılan ‘73’üncü Ferman’ Ezidi toplumunun başına neler geldiği bağlamında dramatik bir  örnektir. Ezidi toplumunun inançlarını özgürce yaşayabilecekleri, hiçbir dışlanmaya uğramayacakları günlere kavuşmasını diliyor, gelecek bayramların Ezdîxan’da, Şengal’in  direniş ve özgürlük mücadelesi ruhuyla kutlanması temennisiyle Çarşema Sor’u içtenlikle kutluyorum.”

Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ertuğrul Kürkçü de bir mesaj yayınlayıp “Çarşema Sor’un, IŞİD’in elinde esir tutulan başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere tüm Ezidilerin özgürleşmesi ve bu vahşetten uzaklaşmak için göç yollarına düşen binlercesinin topraklarına dönmesine vesile olmasını diliyoruz. Tüm insanlık ailesini Ezidilere dayatılan bu 73’üncü kıyıma karşı duyarlı olmaya çağırıyoruz. Çarşema Sor Bayramını kutlarken Ortadoğu coğrafyasının Ezidi halkı başta olmak üzere tüm halkların özgür, eşit ve barış içerisinde yaşayacağı günlere kavuşmasını umut ediyoruz” açıklamasında bulundu.

Çarşema Sor nedir?

Ezidi inancında büyük bir yere sahip olan Çarşema Sor bayramını Nisan ayının 13’den sonra gelen ilk Çarşamba kutlanır. Nisan ayının 13’ünden sonraki ilk Çarşamba günü kutlanan ve Meleke Tawisi’nin yeryüzüne indiğine ve böylece evrenin yaratılışının tamamlandığına inanılan Çarşema Sor dünyadaki bütün Êzidîler tarafından Kürtlerin yeni yılı anlamıyla Tausî Melek bayramı olarak kutlanır. Nisan ayının doğanın bütün güzelliklerinin bir arada olduğu, Mezopotamya’da kışın yaşanan zor yaşam şartlarının bittiği ve yaşama şartlarının doğa tarafından yaratılan imkanlarla kolaylaştığı ve bundan dolayı yaşama sıkı sıkıya sarılmaya başlanan ay olduğuna inanılır. Bundan dolayı Ezidiler Nisan ayını yılın gelini olarak görürler ve Nisan’da düğün yapmazlar. Yaşamın kaynağı ve rengi olarak görüldüğü için Çarşema Sor’da yumurtalar kırmızıya boyanır ve tokuşturulur.

agos

Aleviler Cambridge’de cem olup, semah dönecekler

İngiltere Alevi Federasyonun organize ettiği 6. Alevi festivali, İngiltere’nin ünlü üniversitelerinden Cambridge’de yapılacak. 24 Nisan 2016, Pazar günü yapılacak olan festivalde, Pir Mehmet Yüksel’in katılımıyla, bağlama resitali, semah ve misafir sanatçılar dinleti verecekler.

Hasret Gültekin – Hasan Hüseyin Korkmazgil / ‘Canım Oğlum’

uyumayanlara GÜRÜN’den bi’şiir;
Acıtan gerçek

canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
ölümden
ölmekten
değil korkumuz

dalda yaprak
açar bir gün
güler bir gün
solar bir gün
savrulur
KARIŞIR TOPRAĞA TOZ OLUR GİDER

bunlar kırlangıç yavrum
güneyli güzellerimiz
gelirler bir gün bir fırtınayla
yazarlar mavimizi pırıltılarla
doldururlar mavimizi güneşli çığlıklarla
harmanlayıp yavruları ağustos kapısında
karalayıp mavimizi çılgınca
bir gün birdenbire bir fırtınayla
çekip giderler
karalanmış mavi kalır yukarda
çatılarda yuvalar
üşür bir gün
tozar bir gün
dağılır
KARIŞIR TOPRAĞA TOZ OLUR GİDER

ölümden
ölmekten
değil korkumuz
yaprak düşer
çiçek solar
soğur elbet yuvalar
taa eskiden
çok eskiden
binlerce yıldan beri
kırlangıçlar gibi savrulur günlerimiz
ve kim bilir
nerde
nasıl
ne biçim
çıkar bir gün karşımıza sonumuz

ölümden
ölmekten
değil korkumuz
daha güzel bir dünya
YAŞANILIR BİR VATAN
diye baslarken şarkımıza
vurulup kahpe tuzaklarda bir geyik gibi
düşmek boylu boyunca
cepte vergi makbuzumuz

bundan işte korkumuz
canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
bundan kaygımız!

Hasan Hüseyin Korkmazgil(cd)

Ozan Emekçi

Ozan Emekçi, devrimci halk ozanı. Asıl adı Ali Haydar’dır.
1 Ocak 1955’te Maraş’ta doğdu. İlk kasetini 1973, ilk plağını ise 1975 yılında çıkardı. 1970’li yıllarda en popüler sosyalist sanatçılarındandı. 1976 yılındaki bir konserinden sonra tutuklandı. Maraş Katliamı’nda babasını ve 17 akrabasını yitirdi. İddialara göre hakkında 300 yıla kadar hapis cezası isteniyordu.  Darbesi’nden sonra eşi ve iki çocuğuyla birlikte Almanya’ya gitti. 1980’den beri Almanya’da yaşayan ozan, Kanada’dan Avustralya’ya birçok ülkede konserler verdi. Son yıllarda değişik konularda türküler de yazan Emekçi’nin eserleri birçok sanatçı ve grup tarafından seslendirildi.

Türkiye’ yasağı
Emekçi, Türk Vatandaşlık Kanunu gereği, askerliğini yapmadığı gerekçesiyle 2004 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı. Türk Pasaport Kanunu’nun, “Türkiye Cumhuriyetinin emniyetini ve umumi nizamını bozmak niyetiyle veya bozmak isteyenlere ve bozanlara iştirak veya yardım etmek maksadıyla geldikleri sezilenler”e yönelik 5. maddesi gereğince de ülkeye girişi yasaklandı.

20 Nisan 2007’de konser için Atatürk Havalimanı’na geldi. Burada dört buçuk saat tutulup geri gönderildi. Kimi müzisyenler yurttaşlığa iadesi için imza kampanyası başlatınca sekiz gün sonra yeniden geldi. Bir hafta kalması koşuluyla kabul edildi. 2008 ağustos ve aralıkta 15’er günlük izinlerle Türkiye’ye alındı.

Ozan Emekçi, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Almanya’da yaşayan Kürt müzisyen Şivan Perwer’in Türkiye’ye davet edilmesi ve Paris’te ölen Ahmet Kaya’nın mezarının Türkiye’ye getirilmesi yönündeki önerisi karşısında çifte standarda uğradığını düşünmektedir ve bu durumu şöyle özetlemektedir:

“Perwer’e resmi davet yapılıyor, bana resmi yasak sürüyor. Türkü üretip icra etmekten başka ne yapmışsam söylemeleri lazım. İki hafta gelip terk et demek, işkencedir. Şivan da Almanya’da yaşıyor, biz de. Nispet olsun diye mi söylüyor bunu?
“Bu tip kinler kabile devletlerinin reislerinde bile yoktur. Kardeşimi kaybetsem cenazesinde olamayacağım”

Feyzullah Çınar

Feyzullah Çınar (15 Kasım 1937 – 26 Ekim 1983)

Feyzullah Çınar, 15 Kasım 1937’de Sivasın Divriği ilçesinin Sincan’ın (Çamşıxı) bucağına bağlı Gürpınar ( Çamağa ) Köyü’nde doğdu.

1950 yılında türkü söylemeye başladı. 1966 yılında ilk plağını çıkardı. Yaşamı sürecince; Alevi deyişleri ve toplumcu türkü sözleri nedeniyle hapse de girdi.

1969 yılında Fransa‘ya giderek, Alevi-Bektaşi kültürü ve müziği üzerine Irene Melikoff‘la birlikte konferanslara katıldı ve konserler verdi. Bu gezi sürecinde Fransa Radyo Televizyonu ve Unesco tarafından iki adet uzun çaları (long-play) yayınlandı.

Çınar, Ankara Belediyesi‘nde temizlik işçisi olarak çalışırken 1983 yılında 46 yaşında öldü.

Bilinen bazı türküleri: Siyah saçlarında hatem yüzlerin, Bu yıl bu dağların karı erimez, Geldim şu alemi ıslah edeyim.

Ali Ekber Çiçek

Ali Ekber Çiçek, (d. 1935, Ulalar Köyü-Erzincan – ö. 26 Nisan 2006 İstanbul).

1939 Erzincan depreminde babasını  yitirdi ve küçük yaşlarda rençperlik yapmaya başladı. Bu arada bağlamayı öğrendi ve cemlerde kulağı Alevi deyişleri ve ezgileriyle doldu. İlkokul öğreniminden sonra maddi olanaksızlıklar sonucu öğrenimini sürdüremedi, ancak ağır yaşam şartlarına karşın müzikten hiç kopmadı.

Müzik aşkı ağır basınca İstanbul’a göç etti ve halk müziğinin önemli isimleriyle tanıştı. Askerden sonra TRT’nin açtığı sınavı kazanarak, Muzaffer Sarısözen döneminde TRT Ankara Radyosu’na ve Yurttan Sesler Korosu’na girdi. 35 yılı aşkın bir sürede 400‘den fazla türküyü derleyerek geniş kitlelere ulaştırdı.

TRT arşivlerinde 54 kaseti bulunan Ali Ekber Çiçek’in Türkiye’deki bütün türkücüler tarafından derlemeleri söylenmektedir. 2003 yılının başlarında TRT Belgesel Programlar Müdürlüğü tarafından Ali Ekber Çiçek’in hayatını anlatan Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın isimli belgesel çekilmiştir.
Başta “Haydar Haydar” olmak üzere Türk halk müziğine birçok unutulmaz türkü armağan eden bağlama sanatçısı ve derlemecidir. Kendisi gibi sanatçı olan Cemile Cevher Çiçek ile evli olan Ali Ekber Çiçek yakalandığı pankreas kanseri’nden kurtulamayarak, 2006 yılında, 71 yaşında hayata veda etti. Kabri Balıkesir‘e bağlı Edremit‘ in Tahtakuşlar köyündedir.