Ana Sayfa Blog Sayfa 6326

Türkiye’de Alevilik: Sorun ve çözüm yolları; yedi talep, yedi öneri

ALİ KENANOĞLU

TÜRKİYE’DE ALEVİLİK: SORUN VE ÇÖZÜM YOLLARI; Yedi talep, yedi öneri |

­

Türkiye’de Alevilik, Müslümanlık dışında kendine özgü inanç ve ibadet esaslarına sahip bir din olarak teolojik bir tartışmanın parçası değil, bir güvenlik meselesi bağlamında ele alınmaktadır.. Creator: Şahan Nuhoğlu. All rights reserved.

Alevilik Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının kadim inançlarından olup, bugün İran, Irak, Suriye, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Saraybosna, Makedonya coğrafyasında yerleşik nüfus olarak yaşamaktadır. Yaşanan göçlerle birlikte başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde Alevi topluluklarına rastlamak mümkündür. Toplam nüfusun 50 milyon civarında olduğu varsayılmaktadır. 

Aleviliğin bulunduğu coğrafyalarda, hâkim inanç mensuplarınca baskı altında tutulmalarından kaynaklı olarak hâkim inanç lehinde değişikliklere uğradığını söyleyebiliriz.

Örneğin, İran’ın kuzeyinde yaşayan Alevilerin Şiilik etkisiyle yaşadıkları asimilasyon kendilerini Şiiliğe yakın bir Aleviliğe iterken, Arnavutluk’ta yaşayan ve Aleviliğin Bektaşilik koluna mensup olan Alevilerin geçirdikleri seyirler daha farklı olmuştur.

Alevi inancının temel yapısı

Aleviliğin ne olduğu, nasıl başladığı, nasıl oluşturulduğu bilim dünyasında bir tartışma konusudur.  Kimine göre Alevilik İslâm halifesi Hz. Ali ile başlarken, kimine göre bir Orta Asya Türk inancı olan Şamanizm’in Anadolu yorumudur. Kimine göre ise Zerdüştlüğün Anadolu’da yaşayan halidir. Kimilerine göre ise Alevilik Hititlerden bu tarafa varlığını sürdüren Anadolu coğrafyasının kadim bir inancıdır.

Bu tartışmalar bir taraftan sürüp giderken diğer taraftan da Aleviliğin İslâm ve Kur’an ilişkisi sorgulanmaktadır. Aleviler ibadet, inanç esasları bakımından kendi özgünlüklerini savunup bunu İslam’ın bir gereği olarak algılamakta ve şu an yaşanan İslâm’ı değiştirilmiş, dönüştürülmüş bir Emevi İslâm’ı olarak görmektedirler.

Aleviler bin yıldır Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına maruz kalmışlardır. Alevilerin Selçuklu İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti devleti süresince de rutin olarak katliamlara uğradıklarını ve sistematik bir asimilasyon politikasına tabi tutulduklarını görüyoruz ki bu halen sürmektedir.

Bu bakımdan günümüzde Alevilere yönelik inkâr, imha ve asimilasyon politikaları AKP hükümeti ve Erdoğan cumhurbaşkanlığındaki Türkiye Cumhuriyeti devletinin kısa süreli bir politikası olarak görmek doğru değildir. Alevilere ve Aleviler gibi Türk ve Sünni olmayan tüm topluluklara karşı yürütülen bu politikalar geçmişten günümüze devamlılık arz etmektedir.

Aleviler açısından bunun nedenini anlayabilmek için Alevilerin hâkim Türk ırkı ve hâkim Sünni İslam inancı karşısındaki tutumlarına bakmak gerekmektedir.

Alevi inancına mensup insanlar Türkiye’de Kürt, Türk ve az sayıda Arap etnik kimliğine sahiptir. Türkiye’de Türk kimliği Sünni İslâm ile özdeş görülmektedir.  Müslüman olmayan bir Türk, makbul bir Türk olarak kabul görmemektedir. O nedenledir ki, cumhuriyetin kuruluşunda yaşanan devletlerarası mübadelelerde Kırıkkale civarlarında yaşayan Hıristiyan Türkler sınır dışı edilerek yerlerine Müslüman Türk nüfus alınmıştır. Bu yüzden özgün halleriyle Türk etnik kimliğine sahip Aleviler de Türk olarak kabul görmemişlerdir.

Dolayısıyla, Alevilerin yok sayılmasına neden olan şey hâkim İslâm anlayışı ile olan sorunlarıdır. Bu durumu anlayabilmek için öncelikle Aleviler nasıl bir inanç sistemine sahiptir ve Sünni İslam anlayışıyla aralarındaki farklılık nedir, ona bakmak gerekmektedir.

Alevilere göre İslâm ve İslâm’ın kutsal kitabı Kur’an, Hz. Muhammed’ in hakka yürümesinden sonra müdahalelere uğramış ve aslının dışına çıkartılarak değiştirilmiştir.

Kur’an Ömer, Osman ve özellikle de Muaviye ile Yezit zamanında değiştirilmiş, birçok ayeti, sayfaları yakılmış, yok edilmiştir. Bu nedenle de Aleviler bizim Kur’anımız “Telli Kur’an” (saz – bağlama) ve “Kur’an-ı Natık” (Konuşan Kur’an) demektedirler. Ozanların, pîrlerin deyişleri, duaz imamları sözlerini Kuran’ın ayetleri olarak kabul etmektedirler.

Alevilere göre, Emeviler ve Abbasiler gerçek İslâm’ı yok sayıp dört mezhepten oluşan bir Sünni anlayış ortaya koymuştur. Hatta 1836’da idamla yargılanan ve Alevilerin Ser Çeşme mürşidi, inanç önderi Hamdullah Çelebi, Sünniliğe İslâm denilemeyeceğini ve Sünniliğin yapmış olduğu ibadet ve inanç esaslarının da İslâm inancı olarak kabul edilemeyeceğini söylemektedir.

Aleviler camiyi ve mescidi değil, cemevi ve dergâhları kendisine ait ibadethane olarak görmektedirler. Şekli anlamda bilinen ve camilerde eda edilen namazı değil, cemevlerinde ve dergâhlarında yaptığı cemi ibadet olarak kabul etmektedirler. Oruç olarak Ramazan orucunu değil, Hızır ve Muharrem orucunu kabul etmektedirler. Kâbe’yi, kıbleyi insanın cemali olarak gören ve bu sebeple de ibadetinde yönünü insana dönen, yaradılıştan ölüme kadar bütün yaşam ve uygulamalarında Sünni anlayışının belirlediği ve olmazsa olmazlarını reddeden bir toplumdur Aleviler.

Müziği reddeden bir İslâm anlayışı karşısında, bağlamayı ve kemanı ibadetin içine sokmuştur. Resmi kabul etmeyen, hele hele ibadet edilen yerde resme ve heykele kesinlikle yasak koyan bir İslam uygulamasına karşı tüm ibadethanelerinde kendince kutsal saydığı değerlerin resimlerini asmıştır, heykellerini yaptırmış, koymuştur.

İbadette kadınla erkeğin kesinlikle yan yana duramayacağını kabul eden bir İslâm inanışının aksine, tüm ibadetlerini kadın erkek aynı mekân içinde yapmaktadır Alevi toplumu.

Kimilerinin cümbüş, kimilerinin dans diye nitelediği semahı da inancının, ibadetinin bir gereği olarak kadınıyla erkeği birlikte dönmektedir.

İçkiyi, bırakın ibadetinde, günlük yaşamda bile haram kılan bir İslâm inancının aksine, “Dolu ve Dem” diye nitelediği içkisini dualayarak içmektedir Alevi toplumu. Kimi bölgelerde cem ibadeti esnasında da içki “dem, dolu” olarak alınmaktadır.

Aleviliği İslâm içinde gören Aleviler İslam’ın özünü taşıdıklarına ve yansıttıklarına inanmaktadırlar. Kırklar Cemi’nde kadınlarla erkeklerin birlikte can olduklarına ve ilk semahı, üzüm tanesinin ezilip engür eylenmesiyle oluşan “dem”i alan Hz. Muhammet Mustafa’nın döndüğüne inanmaktadırlar.

Aleviler İslâm’ı Hak Muhammet Ali inancı olarak görmektedirler. Bu İslâm’da ibadethane cemevi ve dergâhlardır. Yeryüzündeki her mekândır. Her alandır. Toplu ibadet cemdir. Alevilerin İslâm’ın’da kadın – erkek ayrımı yapılmaz ve herkese “can” gözüyle bakılıp birlikte ibadet edilir.

Enel Hak felsefesiyle, ölüm yoktur. Hakk’a yürümek, Hak katına ulaşmak vardır. Alevilikte cennet ve cehennem değil, onun yerine “devriye” (reenkarnasyona benzer) vardır.

Alevi kimliğini oluşturan inançsal yapı bunlardır. Bu topluluk bu şekilde inanıyor olmasından kaynaklı olarak yüzyıllardır yaşadığı topraklarda katliamlara uğramışlar, dışlanmışlar, baskı altında tutulmuşlardır.

Pîr Sultan’dan Hamdullah Çelebi’ye

Osmanlı belgelerine göre, Pîr Sultan Abdal’ın katlini vacip kılan resmi gerekçeler özetle şunlardır: Pîr Sultan dinsiz, namaz kılmıyor ve oruç tutmuyor, şeriata aykırı söz söylüyor ve davranış sergiliyor, Müslümanlara “Yezit” diyor ve şarap içiyor, Kur’an ve İslâm peygamberi hakkında uygunsuz sözler söylüyor, İslâmiyet’in ilk üç halifesine sövüyor, peygamber hanımı Hz. Ayşe’ye hakaret ediyor, cem ayini gibi gizli toplantılar yapıyor, Safevi taraftarı ve Kızılbaş taifesinden bir devlet düşmanı, Rafızî kitaplar bulunduruyor, okuyor ve okutuyor, saz ve çalgı çalıyor, törenlerde semah dönerek oyun oynuyor, törenlerde ve dışarıda haremlik selâmlık kuralına riayet etmiyor, Mehdi-i Zaman (Zamanın Mehdisi) gelecek propagandası yapıyor.

Pîr Sultan Abdal’ın katiline sebep olan bu sebepler Alevi toplumunun inanç, ibadet esaslardır.

1836’da idamla yargılanan ve idam kararı verildikten sonra sürgün cezası ile cezalandırılan Hâcı Bektaş Dergâhı mürşidi Hamdullah Çelebi’nin suçları ise şöyle sıralanmaktadır: Ehl-i sünnet yolundan ayrılmak, Alevilik-Bektaşilik gibi bir yol tutmak, Hak olan dört mezhep dışında başka bir yola sapmak, Muaviye ve Yezit’e lanet okumak, namaz kılmamak ve Hâcı Bektaş Dergâhı’nda toplu namaz kıldırmamak, Kur’an okumamak ve Türkçe dua okumak, Allah’a şekil vermek, insana benzetmek (Enel Hak), dergâhta deyiş söyleyen âşıkların Enel Hak diye deyişler söylemesi, tövbe ederek günahların af olacağına inanmamak, gayrı-müslimlerle iyi diyalog içinde olmak, onlarla dergâhta muhabbetler etmek,  boşanmanın şeriata aykırı bir şekilde düşkün diye cezalandırılmasını kabul etmek, Hac ibadeti, zekât, oruç ve namaz ibadetini şekil ibadeti olarak görüp kabul etmemek, hayrın Allah’tan geldiğine, ama şerrin Allah’tan gelmediğine inanmak.

Gerek Pîr Sultan Abdal’ın, gerekse Hamdullah Çelebi’nin idam kararına bakıldığı zaman bu maddeler Alevi toplumunun inanıp uyguladığı ve kutsal kabul ettiği inançlar ve ibadetlerdir. Bu iki şahsiyet bu ibadet esaslarını kabul edip, Sünni esaslar olarak tabir ettiğimiz şeriat hükümlerini reddettikleri için cezalandırılmışlardır.

Alevi kimliğini oluşturan inançsal esaslar bunlardır. Buradan yola çıkarak Alevilerin neden imhaya, inkâra ve asimilasyonlara uğratıldığını görebiliriz.

Osmanlı sultanlarından AKP hükümetine

Selçuklu’da, Osmanlı’da, Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevilerin bu inanç esasları kabul edilmemiş, Aleviler dönüştürülmeye çalışılmıştır. Bugün AKP hükümetinin uyguladığı Alevi politikaları 16. yüzyılda Osmanlı padişahları tarafından uygulanmaya başlanmış politikalardır.

Kendi kabul ettikleri İslâm esaslarına Alevileri inandırmak ve Alevileri dönüştürmek için Alevi inanç merkezlerine cami yapma, Sünni din adamları atama politikası 16. yüzyıl ortalarında başlamış ve halen sürdürülmektedir.

Avrupa’da yaşayan Aleviler, birçok ülkede Aleviliği müstakil bir inanç olarak kabul ettirmiş durumdadır. Aleviliğin kendine özgün bir ibadeti, bir ibadethanesi ve kendine özgün inançsal ritüelleri olması Aleviliğin kendine özgün bir inanç olarak kabul edilmesini kolaylaştırmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin makbul vatandaşlığı “Türk ve Sünni” olarak belirlediğini hatırlatırsak Aleviliğin Müslümanlık dışında özgün bir inanç olarak kabul edilmesi güvenlik konseptinde ele alınmaktadır. Bu nedenle de cemevleri ibadethane olarak kabul edilmemekte, hatta devletin din adamlarınca bu durum “kırmızı çizgi” olarak nitelendirilmektedir. Türkiye’de Aleviliği İslâm dışında müstakil bir inanç olarak tanımlayan Aleviler “bölücü” , “marjinal” , “dinsiz”, Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen Avrupa’nın iş birlikçileri olarak tanımlanmaktadır. Aleviliğin İslâm ile olan veya olmayan ilişkisi teolojik bir konu olduğu halde Türkiye’de bu konu “güvenlik” meselesi olarak görülmektedir.

AKP hükümeti ile Alevilerin sorunları iki kat daha artmıştır. AKP öncesinde Alevilik yok sayılmakta ve Aleviler inanç ibadet olarak kabul edilmemekte, Aleviler Sünni inanç esaslarına tabi olmaya zorlanmakta, kendi inançlarını gizlice yerine getirmekteydiler. AKP döneminde bunlara ilaveten Aleviler aş ve iş sorunu yaşamaya başladılar. Aleviler bu dönemde güvenlik kaygısı duymaya başladılar. Devlet güçleri Alevi yerleşim birimlerine çeşitli bahanelerle sayısız operasyonlar düzenleyerek demokratik eylemleri kanlı bir şekilde bastırmaya başladı.

AKP döneminde Alevi inanç kimliğine sahip kişiler, başta devlet bürokrasisi olmak üzere birçok alanda karar mercilerinden uzaklaştırıldılar. Okullar, belediyeler, polis teşkilatı vb. tüm devlet kurumları Alevileri işe almazken, Alevi iş insanlarına iş vermezken, mevcut Alevileri de ya emekliye sevk ettiler ya da pasif görevlere verdiler, çoğunun da işten çıkmasına neden oldular.  Devlet kademelerinde yapılan bu uygulama aynı şekilde özel sektöre de yansıdı.

AKP döneminde Alevi çalıştayları yapılarak Alevilerin sorunlarına çözüm bulunacağı söylense de, bu söylemden öteye gitmedi. Yapılan çok sayıda toplantı sonrasında okullarda anayasal zorunluluk olarak okutulan ve “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” adı altında verilen Sünni İslam derslerinin içine Alevilikle ilgili iki ünite bilgi eklendi. Bunlar da Alevi dünyasında tartışma yaratan bilgilerdi.

Bunun dışında, 2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta 33 Alevi canın katledildiği Madımak otelinin Avrupa’daki örneklerinde olduğu gibi bir “ibret müzesi” haline dönüştürülmesi talebi üzerine otel satın alınıp kamulaştırıldı. Madımak otelini Alevilerin talepleri doğrultusunda düzenlemek yerine  “kültür merkezi”ne dönüştürüp içine bir “anı köşesi” yapıldı. Bu anı köşesine ise katliamda Alevileri katletmek için otele giren ve orada yaşamını yitiren iki katilin ismi de katliam mağdurları ile birlikte aynı panoya yazıldı. Bu durumun kendisi Alevilerce tepkiyle karşılanmaya devam edip hükümetin Alevilere olan yaklaşımını sergilemesi açısından da hafızalara kazınmış durumdadır.

Alevi toplumunun talepleri ve çözüm önerileri

AKP hükümeti ile Alevi kurum ve aktivistleri arasında yürütülen görüşmelerde, benim de bizzat yer aldığım Alevi kanadı mutabakatla şu talepleri ve bunlara ilişkin çözüm önerilerini hükümete sundular:

1- Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir ve statüsü ibadethane olarak kabul edilmelidir.

2- Okullarda okutulan “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersi Sünni İslâm dersleridir ve Alevi çocuklarını Sünnileştirmektedir. Alevi çocukları muaf tutulmalıdır.

3- Pîr Sultan Abdal anma etkinliğine katılan 33 canımızın katledildiği Sivas Madımak Oteli “ibret müzesi” ne dönüştürülmeli, katliamı teşhir eden, lanetleyen görseller yer almalıdır.

4- Birçoğu devletin elinde veya başka kimselerce işgal altında bulunan, başta Hacı Bektaş Dergâhı olmak üzere, tüm Alevi inanç merkezleri, dergâhları Alevilere iade edilmelidir.

5- Alevilere yönelik her türlü ayrımcı tutumlar ortadan kaldırılmalı, ayrımcılık yapanlara karşı caydırıcı yaptırımlar oluşturulmalıdır.

6- Devletin resmi dini kurumu olarak görev yapan ve Sünni İslâm inancını devleti yönetenlerin hegemonyasına sokan ve Sünnilik dışındaki tüm inançlara karşı sistemli bir asimilasyon politikası yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır.

7- Alevilere yönelik her türlü asimilasyon politikalarına son verilmeli, bu bağlamda yürütülen Alevi köylerine cami yapma politikası derhal ve ilelebet durdurulmalıdır.

Alevi kurumlarının bu talepleri demokratik bir ülkede olması gereken talepler olduğu halde Aleviler bu taleplerin hayata geçirilmesi için yıllardır mücadele vermektedirler.

Bu talepleri hiçbir şekilde kabul etmeyen AKP ise bunun karşısında Alevi politikasını kendi çizdiği çerçeveler içerisinde çözme niyetiyle yola çıktı. Bu çizdiği yol Alevilerin kendi yürüdüğü yol olmayıp AKP’nin ve bir bütün olarak da Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevilere uygulamak istedikleri asimilasyoncu bir yoldur. AKP Alevileri Sünni İslâm hattında bir inanç ibadet yoluna çekmek istedi. Bunu ifade ederken de bizzat cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve başbakan Ahmet Davutoğlu kendilerini “dört dörtlük Alevi, en iyi Alevi” şeklinde tanımlamaya başlayıp adeta Alevilere “siz iyi bir Alevi olmak istiyorsanız benim gibi ibadet etmelisiniz” demeye getirdiler. Söylediklerinin tam olarak karşılığı buydu.

AKP hükümeti kendi politikasını kabul ettirebilmek için maddi olarak desteklediği kimi Alevi kurumlarını yanına alıp onlar üzerinden Alevi toplumuna ulaşmaya çalıştı. AKP’nin asimilasyoncu politikalarına karşı çıkan Alevi kurumları ise “marjinal Alevi” , “ateist Alevi” gibi tanımlamalara tabi tutuldular.

AKP ve Sünni İslâmcı cemaatler birçok yerde ise kendileri buldukları üç-beş kişiyle alternatif Alevi kurumları oluşturmaya başlayıp kendi muhatap Alevilerini oluşturma politikası izlediler.

Aleviler yaşanan tüm bu politikalara karşı itirazlarını yapıp demokratik yol ve yöntemlerle mücadelelerini sürdürdüler, sürdürmeye de devam ediyorlar. Bu dönemler içerisinde çok sayıda kitlesel miting, oturma eylemleri, yürüyüşler, açlık grevleri yapılıp davalar açıldı.

Açılan davalardan iç hukukta kaybedilip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınanlar oldu. Bu davalardan din derslerinden muaf tutulma, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ve diğer ibadethanelerle eşit uygulamaya tabi tutulması, nüfus cüzdanının din hanesine Alevi yazılması hususlarında açılan davalar Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde, Alevilerin lehinde sonuçlandı. Ancak, bu sonuçlardan hiçbirisi uygulanmadığı gibi, bu kararların yanlış olduğu da bizzat dönemin başbakanı Erdoğan tarafından söylendi.

Suriye politikası ve Alevilere yönelik ayrımcılık

Bu süreçte Türkiye’nin yanı başında sınır komşusu Suriye topraklarında çatışmaların başlamasıyla AKP’nin Alevi politikası da başka bir yöne evrildi. Suriye’ye karşı işgalci bir tutum sergileyen AKP hükümeti yürüttüğü politikanın Türkiye’de geniş kesimlerce kabul görmemesi üzerine Esad’ın Aleviliği üzerine oynamaya başladı.

Selefi grupları açıkça destekleyen AKP hükümeti Esad’ı düşman ilan etti ve her fırsatta “Suriye’de Alevi subaylar katliam yapıyor” söylemini öne çıkarttı. Yürütülen Suriye politikası nedeniyle Türkiye’deki Alevilere yönelik ayrımcı tutumlar had safhaya ulaşırken Tayyip Erdoğan da Alevi kimlikli siyasetçiler üzerinden Alevilere hakaretler etmeye başladı. Devletin zirvesinde kullanılan bu dil toplumun geniş kesimlerinde de yaygınlaştı. Birçok bölgede Alevi mahallelerinde Alevi evleri tehdit altında tutulup işaretlendi. Okullarda din dersi öğretmenlerinin ve diğer idarecilerin Alevi öğrencilere yönelik hakaretleri artmaya başladı. Birçok iş yerindeki Alevi işçiler işten çıkartıldı.

Alevilerin taleplerini ısrarla savunması, mücadelelerini yükseltmeleri ve AKP’ye karşı yeni ittifaklar içerisine girmesi AKP’nin Alevi politikasın yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinde Alevi kurumları ile Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) ortaklaşması, birçok Alevi kurum başkanının HDP’den milletvekili adayı olması ve seçilmesi, günümüzün devlet aklını temsil eden AKP’yi zor durumda bıraktı. Alevilerin de desteğiyle yüzde10 barajını geçen HDP, bir taraftan mazlumların zalimlere karşı ittifak gücü olurken diğer taraftan da AKP’nin tek başına iktidarına son verdi.

Bütün bu sonuçlardan sonra bölgesel etmenlerin ve gelişen olayların etkisiyle AKP Alevileri devletin yanında yedekleyebilmek ve Aleviler ile Kürtlerin büyümekte olan ittifakını kırabilmek için yeni politikalar geliştirmeye başladı. 1 Kasım sonrasında kurulan hükümet programına Alevilere ilişkin maddeler konuldu. Alevilerin ibadethanesine statü verileceği ve Alevi dedelerine maaş bağlanacağı, cemevlerinin giderlerinin kısmî olarak karşılanacağı ilan edildi.

Çözüm: Demokrasi ve laiklik

Bu yaklaşımlar öncelikle Alevilerin Kürt muhalefeti ile olan ittifakının önünü kesip Alevileri devletin yedeğine alma girişimi olmakla birlikte, Alevilerin taleplerini karşılayacak hamleler de değildir. Neticede bunlar Alevilerin istemleri değildir. Çünkü hükümet cemevlerini ibadethane olarak değil, “İrfan Merkezi” olarak tanıyacağını duyurdu. Dedelere maaş verilmesi, cemevlerinin kısmî giderlerinin karşılanması ise tıpkı camiler ve Sünni din adamları gibi cemevleri ve Alevi din adamlarını kontrol altına alma girişiminden başka bir şey değildir.

Alevilerin talepleri demokratik ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti talebidir. Geçmişten günümüze Alevilerin sorunları Türkiye’nin demokratik bir ülke olmayışından kaynaklıdır. Çözüm ne cemevlerine statü tanımakla, ne de dedelere maaş vermekle çözülecek bir sorundur. Sorunun çözümü Türkiye Cumhuriyetinin din – devlet ilişkilerinde konumlandığı yerdir. Çözüm devletin dinden elini çekmesiyle mümkün olacaktır. Çözüm dinin, inançların eğitim-öğretimi dâhil, tüm işleyişinin sivil hayata bırakılmasıyla çözülecektir.

Sorun Türkiye Cumhuriyeti’nin anti demokratik oluşu ise, çözüm de Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir devlet olmasıyla mümkün olacaktır.

Aşk ile…

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği tarafından yayınlanmıştır.
http://tr.boell.org/tr/2016/04/12/turkiyede-alevilik-sorun-ve-cozum-yollari-yedi-talep-yedi-oneri

Mülteciler için 3 milyar euroluk AB fonu bu cumartesi geliyor

Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye Suriyeli mülteciler için kullanılması amacıyla çıkarttığı ilk 3 milyar euroluk fon paketi cumartesi günü, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans’ın katıldığı törenle, Gaziantep’te uygulamaya girecek.

AB ve Türkiye’nin, Mart ayı içinde Brüksel’de vardığı mutabakat ile, Türkiye’den Yunan adalarına illegal yolla giden mültecilerin geri döndürülmesi ve AB’nin de bunun karşılığında Türkiye’den aynı sayıda mülteciyi kabul etmesi konusunda anlaşmaya varmışlardı. Mutabakat bu ay içerisinde uygulanmaya başlanmıştı.

AB, Suriyeli mültecilere harcanması koşuluyla Türkiye’ye 3 milyar eurosu bu yıl, geriye kalan kısmı 2018’e kadar verilmek kaydıyla 6 milyar euroluk bir kaynak sağlamayı da öngörmüştü.

Milliyet’in haberine göre, Başbakanlık kaynaklarından edinilen bilgide AB’nin 3 milyar euroluk ilk dilim fonunun uygulanması ile ilgili törenin, Davutoğlu, Merkel, Tusk ve Timmermans’ın da katılımıyla 23 Nisan Cumartesi günü Gaziantep’te saat 15.00’te başlaması planlanıyor.

Törende Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin şartlarının iyileştirilmesi için kullanılacak fondaki yatırımlar kamuoyuna duyurulacak.

Milliyet’in kaynaklarına göre, Gaziantep’teki törende, Suriyeliler için yapılacak okul, hastane gibi projelerin ilk örneklerinin açıklanaca, video bağlantılarıyla farklı mülteci kamplarındaki proje açılışları duyurulacak.

Davutoğlu, Merkel, Tusk ve Timmermans’ın bu törenin ardından Gaziantep’in Nizip ilçesindeki mülteci kampına geçeceklerini de belirten Başbakanlık kaynakları, bu dört ismin kamptaki incelemelerinin ardından ortak basın toplantısı yapacaklarını da belirttiler.

Müslüm Doğan’dan o bölgeler için soru önergesi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, Maraş ve Sivas’ın Alevi mahalleleri yakınına kurulacak mülteci kamplarıyla ilgili itirazları Meclis’e taşıdı. Doğan soru önergesinde Sivas ve Maraş’taki kampları hatırlattı.

 

Doğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığına verdiği soru önergesinde, kamp kurulacak bölgelerin halkının kaygılı olduğunu ve açıklama beklediğini belirtti.

Soru önergesinde olay şöyle açıklandı:

“Yakın zamanda Maraş’ta Alevi nüfusunun yoğun olduğu bölgede kurulmaya çalışılan çadır kent, bölge halkının tepkisini çekti, infiale yol açtı.

Bölge halkı çadır kent için bu bölgenin seçilmesini bir devlet politikası olarak yorumluyor. Alevi ağırlıklı bölgenin demografik yapısının değişmesinden endişe duyuyor.

Gazetelerde Sivas’ın İmranlı, Zara ve Divriği ilçelerinde de çadır kentler kurulacağı yazıldı. İmranlı, Zara ve Divriği de Alevi nüfusunun yoğunlukta olduğu bölgeler.Bu bölgelerin halkı da açıklama bekliyor.”

Sorular

Müslüm Doğan Ala’ya şu soruları sordu:

* Sivas’ın İmranlı, Zara ve Divriği ilçelerinde çadır kent kurulacağı iddiaları doğru mu? Doğru ise bu bölgenin seçilmesinin nedenleri nelerdir?

* Alevi nüfusunun yoğun yaşadığı bölgelerde yapılması planlanan çadır kentlerin yerlerinin belirlenme aşamalarında bölge halklarının görüşleri alındı mı?

* Gerek etnik gerekse inançsal açıdan sorunlar yaşanmaması için bu kamplar ve çevresinde ne gibi önlemler alınıyor?

* Türkiye’de mülteci, sığınmacı ve göçmenler için hangi şehirlere, kaç çadır kent kurulması planlanıyor ve bu merkezlerin kapasiteleri ne kadar olacak?

Maraş ‘Barbarları Beklerken’ CEMO DOĞAN

0

#Maraş Terolar’da süren zorla iskan mahali açmaya karşı halkın direnişi sürüyor; ‘Etrafı rahatsız ediyorsunuz, Devletin zamanını boşa harcıyorsunuz, iş makinaları çalışacak, çekilin! ‘ diyen jandarma çavuşlarının yerini, kara gözlükleriyle, sırıtkan polisler almış durumda. Müdürler takım elbiseli ve Vali gerekirse yetkileri anında askere devredilebilir bir koltuk pozisyonunda, ‘maraş‘ merkezden izliyor; Bu, savaştan kaçan insanların dıramıya paralel yürütülen insanlık ayıbını, rant ve arındırma operasyonunu;…

Çadır bekleyişinden Pazarcığa, Narlıya ve Maraş merkezine doğru itilerek büyütülen bu hak’lı mücadelede Aleviler yalnız değiller; Kurumlarıyla direniyorlar. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, bu ‘badembıyık‘ politikalar dağa, taşa, tarlaya, mısıra, buğdaya ve hububata da zarar veriyor;…

Sivasın Kangalı, Divriğisi, Ulaş Ovası ya da Yıldızelisi, Şarkışlağı , Tokatın Hubyarı ya da Gümüşhacı köyü Amasyanın; Erzincanın, Tercanı ya da Vartosu Taa Muşun; Dersim Dağlarının herhangi bir yeri ya da Karakoçanı Elazığın; Kısasın, Arabanın, Yavuzeliyle, İzmirin Fevzipaşasının;  Abdalın Çingenenin ötekinin, berinin her kiminse; herhangi birinin obasının, ocağının ortasına edeceğiniz bu zoraki iskana ‘HAYIR!’ diyip, direnecektir Aleviler;..

Kala kala kara örtüleriyle kalmış yaşlılarımızın da kaçışmalarını izlemeyeceğiz;…

Tüm bunlar bize, –Kültür Bakanı da dahil– bu politikacıların  evvel birer Alevi karşıtı olduğunu tekrar belletiyor; Sonra gelen savaş mağdurlarını da kullanmaktan ötürü halklar düşmanı; ezeli ise insanlık, tabiat ve yaşam düşmanı bir despotizme karşı ‘biz’leri sorumlu kılıyor.
Onur ve haysiyeti için yüreklenen tüm Maraşlılara selam olsun;…

Dünya tasavurlarında tüm canlılara aynı nazarla bakan insanlara da aşk olsun.

‘…neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
bugün barbarlar geliyormuş buraya
neden hiç kıpırtı yok senatoda?
senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
çünkü barbarlar geliyormuş bugün
senatörler neden yasa yapsınlar?…”
/Kavafis

Maraş’ta Alevilere polis saldırısı

Maraş’ta AKP tarafından AFAD eliyle Alevilerin yaşam alanlarına çeteleri yerleştirmek üzere yapılacak kampa karşı Maraş merkezde düzenlenen basın açıklamasına polis saldırdı

Maraş’ta AKP tarafından AFAD eliyle Alevilerin yaşam alanlarına çeteleri yerleştirmek üzere yapılacak kampa karşı düzenlenen basın açıklamasına polislerce saldırıldı.

Yaşam alanlarına yapılmak istenen AFAD kampına karşı mücadele eden Maraş Yaşam Platformu, bugün(19 Nisan) Maraş merkezde esnafın katılımıyla basın açıklaması yapılmak istendi. Terolar bölgesinden 26 mahalle muhtarının da katıldığı ve Bayındırlık önünde bir araya gelerek İl Özel İdare kadar yürüdükten sona basın açıklaması yapmak isteyen kitlenin önü çevik kuvvet polisleri tarafından kesildi.

Esnafında kepenk kapatarak destek verdiği eylemde, polis saldırısında çok sayıda kişi darp edilirken, 80 yaşlarındaki Sate Yılmaz isimli bir kadın da fenalaştı. Durumu ciddi olan Yılmaz, hastaneye kaldırıldı. Eyleme katılan çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Çankırı’ya sürgün edilen Eğitim-Sen’li Orak hedef gösteriliyor

MEB tarafından Çankırı’ya sürgün edilen Eğitim-Sen üyesi Ali Orak, yerel gazeteler tarafından hedef gösteriliyor. Haberlere tepki gösteren Orak, suç duyurusunda bulunacağını bildirdi. Eğitim-Sen MYK üyesi Ebru Yiğit, sürgün bölgelerinin özel olarak seçildiğine dikkat çekti, Orak’ın can güvenliğinden kaygı duyduklarını dile getirdi.
Eğitim-Sen üyesi Ali Orak, Gezi isyanı, 1 Mayıs, Soma, Özgecan, Berkin Elvan eylemlerinin de aralarında olduğu demokratik eylemlere katıldığı gerekçesiyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Çankırı’ya sürgün edildi. Orak, sürgün edildiği kentte yayın yapan yerel internet siteleri tarafından hedef gösterilmeye başlandı.

“Haberci18”, “HDP’den aday olan eğitimci Çankırı’ya kimya öğretmeni olarak atandı” başlığıyla yaptığı haberde, Orak’ı hedef gösterdi. Orak’ın 2014 yerel seçimlerinde HDP’den belediye başkan adayı olduğunu belirten haberde, “Çankırı’ya HDP’li öğretmen atanırken sorumlu sorumsuzlar, yetkisiz ve etkisiz yetkililer uyuyorlar mıydı?” cümlesi dikkat çekti.

“Çankırı Bülteni” adlı site ise “Çankırı’ya HDP’li öğretmen atadılar” başlıklı haberinde Kimya öğretmeni Orak’ın HDP üyesi olmasını krimalize etmeye çalıştı. Site Orak’ın demeçlerini yayınlayan ajansımıza da “PKK’ya yakınlığı ile bilinen ETHA” şeklinde yansıttı.

Haberlere ilişkin ETHA’ya konuşan Eğitim-Sen üyesi Ali Orak, “Beni açıkça hedef göstermeye yönelik haberlerdir bunlar. Sürgün edildiğim okul genç öğrencilerin bulunduğu meslek lisesi. Ders çıkışında koridorlarda beni gören öğrenciler “geliyor” diyerek, tekbir getiriyorlar. Olumsuz bir tepki oluştu” dedi.

Orak, “Haberci18” ve “Çankırı Bülteni” hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunacağını belirtti.

‘YAŞANACAK OLUMSUZLUKLARDAN MEB, VALİLİK VE EMNİYET SORUMLUDUR’
Eğitim-Sen Merkez Kadın Sekreteri Ebru Yiğit, son zamanlarda sendikaları ve sendika üyelerine yönelik baskıların arttığına dikkat çekti.

Daha önce “Polis” adlı bir sitede KESK üyelerinin resimlerinin “Terör örgütü üyeleri” başlığıyla yayınlanarak hedef gösterildiklerini hatırlatan Yiğit, Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikalarından beslenen bu tür sitelerin haber yaparak eğitimcileri hedef gösterdiğini söyledi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın haksız sürgün ve baskılarlara, bu tür haberlerin önünü açtığını vurgulayan Yiğit, “Kamu görevlilerinin seçme ve seçilme hakı vardır. Ali Orak da bu demokrati hakkını kullanarak HDP’den belediye başkan adayı olmuştur. 7 Haziran’dan sonra savaşı tırmandıran hükümet, üyelerimize karşı baskı ve soruşturma saldırısını arttırdı. Orak’la birlikte 7 KESK üyesi arkadaşımız, sürgün edildi dedi.

Çankırı‘ya gönderildiği günden beri Orak’ın can güvenliğinden kaygı duyduklarını vurgulayan Yiğit, “Endişeliyiz” dedi. Yiğit, Eğitim-Sen olarak, gerekli suç duyurusu ve başvuruları yaptıklarını bildirdi, “Yaşanacak olumsuzluklardan Milli Eğitim Bakanlığı, valilik ve Emniyet sorumludur” diye kaydetti.

Bu tür saldırılarla ilk kez karşılaşmadıklarını belirten Yiğit, daha önce Balıkesir‘de 2 Eğitim-Sen üyesinin can güvenlikleri kalmadığı için tayin istemek zorunda kaldıklarını, aynı şeyin Muş‘ta da yaşandığını hatırlattı. Yiğit, atama yapılan iller arasında Giresun gibi illerin de olduğunu anımsatarak, şunları söyledi: “AKP ve Milli Eğitim Bakanlığı, sendikal mücadeleyi yerellerde engellemeye çalışıyor. Çünkü baskı, sürgün ve soruşturmalara rağmen Eğitim-Sen üyeleri sendikal mücadeleden geri durmuyor.”

‘BASKILAR BİZİ DE ÜYELERİMİZİ DE YILDIRAMAYACAK’
Sürgün edilen illerin özellikle belirlendiğini kaydeden Yiğit, Eğitim-Sen üyeleri daha bu illere gitmeden “Terör nedeniyle sürgün geldiler” yönünde algı operasyonlarının gerçekleştirilerek, hedef gösterildiklerini söyledi.

Eğitim-Sen Merkez Kadın Sekreteri Ebru Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı: “Baskı ve sürgünler bizi de, üyelerimizi de yıldıramayacak. Gittiğimiz her yerde mücadelemizi sürdüreceğiz. Saldırılarla bizim üzerimizden tüm kamu emekçilerine gözdağı verilmek isteniyor. Bunun farkında olan Ali Orak ve diğer tüm üyelerimiz bütün haklarınını kullanarak, başvuru yapacak.”
Etkin Haber Ajansı

Maraş Narlı esnafı kepenk kapattı

Maraş’ta yapılması planlanan kapma karşı tepkiler sürürken çadır nöbetinin devam ettiği bölgede Narlı esnafı  bugün boykot kararını gerçekleştirdi. Esnaf direnişe destek vermek için kepenklerini kapattı.

Maraş’ta yapılmak istenen kampa karşı günlerdir devam eden çadır eylemi devam ediyor. Avrupa’dan ve Türkiye’den binlerce kişinin destek verdiği direnişe Pazarcık Narlı esnafı kepenk kapatarak ‘kampı’ boykot etti.  Alınan boykot kararı bugün sabah 11:00 sularında gerçekleşti ve tüm gün devam edecek. Maraş/Pazarcık/Narlı’da eş zamanlı olarak esnaflar dayanışma amacıyla kepenklerini kapatırken Pazarcık halkı hala yapımı devam eden kampın yapılmaması için direnişi her geçen gün artıracaklarını da ifade ediyorlar.

Öte yandan karşı oluşlarının mülteci kampına değil Alevi köylerinin ortasına kurulan cihatçı gruplar için yapılan kampa karşı olduklarını da her fırsatta dile getirerek, “bir kez daha 78 katliamını yaşamak istemiyoruz, daha kaç kez sürgün edileceğiz…” diyorlar.

Maraş’ta soykırım anlayışı devam ediyor

Maraş’ta Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Sivricehöyük Mahallesi’ne Suriyeli mülteciler için kurulması planlanan “sığınmacı kampı“ Avrupa’da yaşayan Alevileri harekete geçirdi.

Mustafa Akpolat- Süheyla Kaplan

Almanya’nın Hamburg kentinde faaliyet gösteren Alevi Kurumlarından Geesthacht Alevi Kültür Derneği, Hamburg Alevi Kültür Merkezi, Avrupa Maraşlılar İnisiyatifi ve Hakevi’nin yanı sıra diğer sivil toplum kuruluşları konuya yönelik ortak basın açıklaması yaptılar.

Geesthacht Alevi Kültür Merkezi Başkanı Yusuf Çetin, Hamburg Alevi Kültür Merkezi Başkanı Nurali Demir ve Hakevi Başkanı Fethi Özdemir yaptıkları ortak basın açıklamasında şöyle dediler:

“Yüzyıllardan günümüze dek Alevilere inkar ve soykırım politikaları, akla ve hayale gelmeyecek yöntemlerle bir devlet politikası olarak kurumsallaşmış vaziyettedir. Yakın geçmişte Ermeniler’e ve diğer etnisitelere de uygulanan soykırım, Türk-İslam sentezi anlayışı ile Kürtleri, Kürt coğrafyasını, köyleri, şehirleri de imha ederek ülkeyi kan gölüne çevirmiştir.

SOYKIRIMCI ANLAYIŞ DEVAM EDİYOR

Soykırımcı ve inkarcı anlayış, zamana, padişahlara, paşalara, ittihat ve terakicilere, generallere ve iktidarlara göre değişerek, hız kesmeden sistematik olarak devam etmektedir.

Alevileri ortadan kaldırmak için binlerce kez soykırım girişimleri yapan bu anlayış, yüzbinlerce Alevi’yi katletmiştir. Ancak, tek tek ya da toplu halde sonunu getirmeyeceğini gördükten sonra, Alevi inancını yasaklayarak, asimilasyon ve sünnileştirmeye tabi tutma yöntemleri ile de soykırıma başka boyutlar kazandırmıştır.

Alevileri ve Alevi inancını ortadan kaldırmak için her türlü yöntemi deneyen soykırımcı anlayış, katliam, asimilasyon ve sürgün politikalarından sonra ise, yeni bir soykırım yöntemi ile baraj-inşaatı ve ipe sapa gelmez gerekçeler öne sürerek “Alevi Coğrafyasını“ ortadan kaldırma girişimlerine başlamış ve Alevileri yerlerinden yurtlarından etmiştir. Mevcut faşist ve şeriatçı AKP iktidarı ise 600 yıllık Osmanlı ve 93 yıllık Cumhuriyet döneminin tüm inkar ve soykırımcı tecrübesinden de yararlanarak, soykırım sürecini daha da hızlandırmıştır.

Katliamlar, sürgünler, sünnileştirmenin bin türlü yöntemi ve coğrafya imhaları devam ederken, mülteci kampı kurma bahanesi ile, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı yerleşim yerlerine, köylerine, Maraş’ta, Sivas’ın Zara ve İmranlı ilçelerine şeriatçı IŞİD çetelerini yerleştiren AKP iktidarı, Alevileri eritip, sindirip, yerlerinden, yurtlarından etmeyi hedeflemektedir. Bu soykırıma karşı biz Aleviler, Kürtler, aydınlar ve tüm yurtseverler olarak faşist AKP’nin tüm uygulamalarına karşı ve bu faşist-şeriatçı anlayışı, tarihin çöplüğüne atmak için var gücümüzle mücadele edeceğiz“.

SIĞINMACI KAMPI AKP’NİN BİLİNÇLİ POLİTİKASI

Avrupa Maraşlılar Komitesi adına konuşan Ali Köylüce ise mültecilerin Türkiye’ye yerleşmesine karşı olmadıklarını ancak özellikle Maraş gibi Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgede çoğunluğu selefilerden oluşan mülteci grubuna yönelik sığınmacı kampının kurulmasının AKP’nın bilinçli politikasından kaynaklandığını söyledi. Köylüce, önümüzdeki günlerde Avrupa’daki siyasi parti yetkilileri ve sivil toplum kuruluş temsilcilerinin bölgeye giderek tepkilerini göstereceklerini duyurdu.

HAAK-BİR VE BAKM BİLDİRİYE İMZA ATMADI

Öte yandan Hamburg’da faaliyet gösteren Bergedorf Alevi Kültür Derneği, HAAK-BİR ve Harburg Alevi Derneği sözkonusu sivil toplum kuruluşlarının, hazırlanan ortak bildiriye “radikal“ olduğunu ileri sürerek imza atmadıkları açıklandı. Bergedorf Alevi Kültür Merkezi Başkanı Alper Doğan, “açıklamayı çok radikal ve politik buldum. Tarihte neler olduğunu zaten herkes biliyor. Tarihin bu derinliklerine girmeden daha kısa ve öz bir açıklama yapılabilinirdi. Daha güncel bir konuda ortak tavır alabilirdik. Ancak bu şekilde hazırlanmadı“ şeklinde açıklamada bulundu.

 

Alevilere yönelik sistematik bir nefret üretiliyor

Haberdar yazarı Murat Aksoy Türkiye’yi terk eden insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı. İşte onlardan biri Emrah Aslan. Aslan Suriye Savaşıyla Aleviliği keşfeden çok sayıda insan olduğunu söylüyor.

 

Emrah Aslan (Doktora adayı, Almanya’da özel bir bankada çalışıyor.)

Almanya’da yüksek lisansını bitirdikten sonra özel bir bankada çalışmaya başlayan Emrah Aslan aynı zamanda doktoraya hazırlanıyor. Aslan da, Türkiye’ye dönüşünü erteleyenlerde. Aslan; “Suriye’de Alevilerin iktidarda pay sahibi olmaları üzerinden Alevilere dönük sistematik bir nefret üretilmesi ve bu nefretin iç-dış politika ayrımı gütmeden sıkça karşımıza çıkması, kimliğe dönük bir sahiplenmeyi beraberinde getirdi.” dedi

 Kısaca seni tanıyabilir miyiz?

1986 yılında Berlin’de doğdum. 1970’lerin başında Almanya’ya göç etmiş bir ailenin çocuğuyum. Ailem ben henüz 1 yaşındayken, 1987’de Türkiye’ye kesin dönüş yaptı. İstanbul’da büyüdüm.

Eğitim durumun…

İlk ve orta öğrenimimi İstanbul’da tamamladım. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler okudum, 2009 yılında mezun oldum. Mezuniyetimin ardından, Alman Akademik Değişim Servisi  (DAAD) Basarı Bursu`yla Hamburg Üniversitesi-Akdeniz Üniversitesi’nin ortak diploma programı Euro Master AB Çalışmaları Bölümü’nü bitirdim. Staj, dersler ve seminerlerle birlikte 2014 yılında Yüksek Lisans eğitimimi tamamladım.  Üniversiteye başladığımdan itibaren akademisyen olma yönünde bir eğilimim oldu. Bir yandan farklı üniversitelerin doktora programlarına başvururken, bir yandan da hayatımı idame ettirmek için de bankada çalışıyorum.

Neden akademisyenliği tercih ediyorsun?

Akademisyenlik benim için bir nevi öğrenci kalma tercihi. Akademisyen adayıyım, bir şeyler anlatmak, üretmek ve aktarmak;  ama aynı zamanda o öğrenci kalma isteğim anlamına da geliyor bu.

Kaç yıldır Almanya’dasın?

Almanya’da 4. yılım bitti.

SOSYAL MEDYA İLK KAYNAĞIM

Türkiye’yi nasıl, hangi araçlarla izliyorsun?

En çok sosyal medya üzerinden izliyorum. Daha çok güncel bilgilere buradan ulaşabiliyorum. Haber siteleri ve gazetelerin pek çoğunun yanlı haber yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden alternatif haber mecraları bulmaya çalışıyorum. Sosyal medyada fikirlerini ve verdiği bilgilere güvendiğim insanları takip ediyorum.

Hangi alternatif mecraları izliyorsun?

Genellikle T24, Bianet ve Cumhuriyet`i takip ediyorum, zaman zaman İMC TV’yi izliyorum. Hoş artık internetten yayın yapıyor.  Radikal’i takip ediyordum ama kapandı. sendika.org sitesi var, özellikle çalışma ve eğitim hayatıyla ilgili merkez medyaya yansımayan konuları işleyebiliyorlar. Bunlar dışında yerel medya organlarını da takip ediyorum. İktidara yakın kanalları da, gündeme nasıl yaklaştığını görmek için zaman zaman izliyorum. Öte yandan, Deutsche Welle ve BBC de sıkça takip ettiğim yabancı mecralar.

Kendini siyaseten nasıl tanımlarsın?

Dar bir ideolojik çerçeve içerisinde tanımlamıyorum kendimi. Özgürlüklerden ve çoğulcu bir toplum tasavvurundan, hukukun üstünlüğünden yanayım. İnsanların birbirlerinin hayatlarını kolaylaştırması taraftarıyım. Bunu ideolojik bir çerçeve içinde tanımlayacaksak buna en yakın, en uygun duran yer sosyal demokrasi. Kendimi sosyal demokrat olarak görüyorum.

Gündelik hayatında öne çıkan bir kimliğin var mı?

Aile köklerine bakarsak; baba tarafım Muş Vartolu, anne tarafım da Erzincanlı. Hayatımda iki tarafın da etnik kimliği belirleyici olmadı hiçbir zaman. Sadece etnik kimlik değil, inanç kimliği de çok belirleyici olmadı. Sözgelimi kendimi bildim bileli, çekirdek ailem içerisinde etnik bir tasavvurla Türk olmak da Kürt ya da Zaza olmak da, bize uzak şeylerdi. Hiçbir zaman bir Kürt gettosunda yaşamadık, ağırlıkla orta sınıf Sünni – Türk çevrelerde sosyalleştik. Dolayısıyla etnik bir bilincin gelişmesini tetikleyecek ortamlardan uzaktaydık. Fakat kültürel form olarak Alevilik belirleyici oldu hayatımda.

SURİYE’DEKİ SAVAŞ İLE ALEVİLİĞİMİ YENİDEN KEŞFETTİM

Ne demek kültürel form olarak Alevilik?

Aleviliğin insan hayatıyla ilgili, toplumsal hayatla ilgili, bireysel ilişkilerle ilgili verdiği öğütlerden tutun; Aleviliğin müzikle alakalı formları, deyişleri, türküleri, şiirleri bu tür şeylerin toplamı Alevilik oldu benim için. Kültürel form dediğim bu. Aleviliğin ibadet pratiklerini, yani dinsel boyutunu ise epey geç keşfettim. Mesela Cem törenine ilk kez 24-25 yaşlarımdayken katıldım. Ancak son yıllarda Alevilik benim için kültürel form olmaktan çıkıp, dinsel ve siyasal bir pozisyona dönüştü.

Ne demek bu, açabilir misin?

Suriye İç Savaşı ile başlayan süreçte, AKP iktidarının mezhepçi bir iç ve dış politikaya yönelmesiyle beraber daha çok kültürel formda hissettiğim Aleviliğin, dinsel boyutunu da merak etmeye başladım. Çünkü karşımda sabahtan akşama benim kültürel form olarak benimsediğim bütünlüğü, dinsellik üzerinden yeren bir güç vardı ve ben de Aleviliğin bu boyutuna giderek ilgi duymaya başladım. Bu sadece bende değil aile bireylerinde de oldu. Daha önce olmayan şekilde Alevilik konuşmaya başladık. 27-28 yaşından sonra Alevi olmak daha önemli olmaya başladı benim için.

Suriye’deki iç savaş nasıl etkiledi Alevi kimliğini daha çok keşfetmeni?

Suriye’de Alevilerin iktidarda pay sahibi olmaları üzerinden Alevilere dönük sistematik bir nefret üretilmesi ve bu nefretin iç-dış politika ayrımı gütmeden sıkça karşımıza çıkması, kimliğe dönük bir sahiplenmeyi beraberinde getirdi. Tabi bu gözleri kapayıp edinilen bir sahiplenmeden çok, öğrenerek ve anlamaya çalışarak gerçekleşen bir süreç oldu, oluyor.

AKP SONSUZA KADAR İKTİDAR OLACAĞINI SANIYOR

Türkiye’de yaşananlar hakkında ne düşünüyorsun?

Ben yaşananlara tarihsel bir perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye iyi kötü, yaklaşık 120-130 yıllık bir anayasa geçmişi olan bir coğrafya. Bu coğrafyada, özgürlük isteriz deyip, padişah devirip ardından gerçekleştirdikleri seçimlerde sandıkların başında sopalı nöbetçiler diken bir gelenek var. İttihat ve Terakki’den bahsediyorum. Yani hürriyet isteriz diye gelenlerin daha sonra baskıcı bir şekilde iktidara hükmettiği bir gelenekten, siyasal kültürden geliyoruz. İttihat Terakki öyle, CHP tek parti dönemi öyle, DP böyle, AP böyle, ANAP böyle. Bu açıdan AKP’nin yaptıkları beni şaşırtmıyor.

Modernleşme tarihi boyunca kamusal alandan dışlanmış bir kesimin kapsamlı ve yaygın bir demokratikleşme iddiası ile iktidara gelip, ardından otoriterleşmesi beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan insanların buna şaşırması. Buna şaşırmak ancak bu tarihsel perspektiften yoksun olmakla mümkün. Benim açımdan Türkiye’de olan tarih tekerrür etmesidir, yeni bir şey yok yani.

Sonu ne olacak bu sürecin?

Türkiye etnik olarak, politik olarak bölünmüş bir toplum. Toplumda farklı fay hatları var. Dolayısıyla gücün tek elde toplanması pek mümkün değil. Sadece belli dönemlerde, belli bir gruplar gücü elinde topluyor ama bu kalıcı olmuyor. Sıkıntı şu ki toplumsal ve tarihsel bellek zayıf olduğu için gücü eline geçiren bunun sonsuza kadar süreceğini düşünüyor. Oysa tarihsel perspektife sahip olsalar bu gerçeği görecekler. Şu an AKP, bu gücü ele geçirmiş halde ve bunu sonsuza kadar elinde tutacağını sanıyor. Bu süreç geçecek ve ardından muhtemelen Türkiye uzun bir koalisyonlar dönemiyle yönetilecek. Bugün AKP ile özdeş pek çok insanın orta veya uzak gelecekte, AKP`li olduğunu dahi anımsamayacağız belki de.

OTORİTERLEŞME DEĞİL TOTALİTERLEŞME VAR

 AKP’nin gücü, iktidarı gündelik hayatlarını nasıl etkiliyor?

Karşımızda her iki kişiden birinin oy verdiği ama diğer birinin oy vermediği bir parti var. Güçlü iktidar partisinin olduğu dönemlerde insanlar kendilerini baskı altında hissederler. Bu normal. Ama ben ülkenin freni boşalmış bir kamyon gibi diktatörlüğe sürüklendiğini de düşünmüyorum. Bugüne baktığımda geçmişten tek fark, Erdoğan’ın daha önceki iktidarlardan daha fazla otoriterleşme imkanı bulabilmesi. Bugün Türkiye’de hissedilen baskı bu. Diğer yandan toplumda genel bir muhafazakârlaşma olduğunu görmek gerek. Fakat ben umutluyum, çünkü Gezi bize her an her şey olabileceğini gösterdi. Ve otoriterleşme arttıkça Gezi benzeri eylemler yeniden ortaya çıkabilir.

Genel dediğin muhafazakârlaşmayı açabilir misin?

Şunu bir kez daha ifade edeyim; Türkiye’de bir otoriterleşme eğilimi var, buna şüphe yok. Ama ben ülkenin tek parti diktatörlüğüne gittiği tezlerine katılmıyorum. Ülkenin mesela bir Saddam, bir Kaddafi rejimi gibi bir yere gittiğimi düşünmüyorum. Türkiye`de şüpheye yer düşmeyecek şekilde otoriterleşme ve aslında bir adim ötesinde, totaliterlesme var. Bu gidişatın boyutunu sözgelimi basında görebiliyoruz. Gazetecilerin, yazarların gelecekleri bir kişinin iki dudağının arasında ve o kişi ne gazetenin patronu değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan. Erdoğan olmazsa Davutoğlu oluyor, Davutoğlu olmazsa bir bakan oluyor.

Bununla birlikte ülkede genel bir muhafazakârlaşma eğilimi de söz konusu. Ben bu muhafazakârlaşmanın çok kalıcı olacağını düşünmüyorum. İki nedenden dolayı. İlki Türkiye çok hızlı kentleşti. Bu hızlı kentleşmeyle beraber köyden kente göçen insanlar, gelenekselliklerini muhafazakârlıklarını büyük şehirlere taşıdılar ve kente, kentin dönüştürücü gücüne karşı bu muhafazakârlıkları ile direndiler. AKP’nin beslendiği damar da bu. Bu zaman içinde normalleşecektir. Toplumsal değişim budur.

AKP MUHAFAZAKÂRLIĞININ KARŞILIĞI YOK

İkinci neden…

Şu da var, AKP’nin topluma dayatmaya çalıştığı muhafazakârlık var. Bunun kalıcı olmamasının nedeni de; bu pratiğin entelektüel ve düşünsel zemininin zayıf olmasıdır. Bu muhafazakârlık Selçuklu mimarisiyle yapılan binalardan öteye gitmiyor. Ya da Karacaahmet Mezarlığı’nın karşısına modern tarzda cami yapmaktan öteye gitmiyor. Bu muhafazakârlığın sanatta, müzikte, edebiyatta, mizahta bir karşılığını göremiyorsunuz. Bu muhafazakârlık köksüz, temelsiz ve sadece görsellik üzerine bina ediliyor. Sığ bir muhafazakârlık var ve Erdoğan var oldukça olacak bu, zaten meşruiyetini de Erdoğan`ın bireysel karizmasından alan bir iktidar AKP.  Erdoğan gittiğinde bunların hepsi azalacak.

Tekrar Aleviliğe gelelim. Suriye’deki iç savaştan sonra bu kimlik daha mı belirgin hale geldi senin ve ailen için?

Ben 2010 yılına kadar AKP’nin Alevilerin sorunlarını çözme konusunda samimi olduğunu düşünüyordum. 2010’da önemli bir kırılma oldu. İlki, Dersimli bir Alevi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması. İkincisi de Arap Baharı ve 2011’de Suriye’de iç savaşın başlaması. Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması AKP’nin Alevilerden destek almasının imkansız olacağını görmesine yol açtı. Kemal Kılıçdaroğlu hem Alevi, hem Aleviler için önemli bir sembol olan dedelik makamında birisi. Bu pek çok Alevi’nin söylem ve politikalardan bağımsız olarak CHP’ye oy vermesine vesile oldu. Bununla birlikte Erdoğan`in, Arap Baharı ile beraber Ortadoğu’da Sünnilik üzerinden mezhep dayanışması ile bölgesel güç olma yönünde izlediği politika, Alevilere mesafe almasına yol açtı.

AKP’nin Aleviler/Alevilikle ilişkisi ne?

AKP’nin Alevilerle diyalog kurmaktan anladığı şey, Alevileri eşit yurttaş kabul etmeksizin can ve mal güvenliklerinin sağlamak. Aleviler yerine Aleviliği tanımlıyorlar, Aleviler yerine Cemevlerini tanımlıyorlar, Aleviliğin sınırlarının ne olması gerektiğini söylüyorlar. Buna bir de Alevilere dönük agresif söylemler eşlik edince; Alevilik bir zihinsel direniş hattı kuruyor. Ve siz de Alevilik nedir sorusu başta olmak üzere bir keşfe çıkıyorsunuz. Yani baskıyı yediğiniz yerden direnişi kuruyorsunuz.

Kendi adıma söyleyeyim, ben Aleviliğin dinsel boyutuna ilişkin öğrendiğim şeylerin çoğunu son üç-dört seneki okumalarımdan öğrendim. Bir nevi ne olduğunu yeniden keşfettim. Keza Almanya’da konuştuğum bir Alevi dedesi, ki kendisi Türkiye’den gelmiş birisiydi, Türkiye’de özellikle 18-30 yaş arası grupta Cemevlerine dönük ilginin müthiş artığını söyledi bana. Daha önce hiç Cemevine gitmemiş insanların, Cemevine gitmeye başladığını, Alevilikle ilgili kitaplara dönük ilginin arıttığını anlattı. Bu açıdan AKP iktidarı, Alevilere Aleviliklerini hatırlatma gibi bir işleve sahip oldu. Suriye ve Esad’a yaklaşımı bunu pekiştirdi. Ki ben yüksek lisans tezinde CHP çalıştım, doktora sürecinde Alevilerin oy verme davranışları üzerinde çalışmayı planlıyorum. Bunların hepsi son yıllarda oldu. Ve bütün bunlar Türkiye’ye dönüş planlarımın değişmesine neden oldu.

ALEVİ KİMLİĞİMLE AKEDEMİDE İŞ BULAMAM

Nasıl bir değişim oldu?

En başta akademisyenliğe ve doktora çalışmalarıma Almanya’da devam etme kararı aldım ve Türkiye’ye dönme fikrini bir süre erteledim. Aklımda hep şu var; acaba Türkiye’de olsam bu doktora konusu ve bu master tezi ile bir kadroya talip olsam, şansım olur mu?

Olmaz mı?

Olacağını düşünmüyorum. Sırf benim çalışma konularıma bakıp CHP ve sosyal demokrasi,  Alevilerin oy verme davranışlarını çalışmış biri olarak kadro bulmakta şansım olacağını pek düşünmüyorum. Bu yüzden doktoramı burada yapıp ardından postdoc’u da Avrupa`da gerçekleştirmek istiyorum. Türkiye belki ondan sonra. Bir de doktorayı Almanya’da yapmayı önemli de buluyorum.

Daha önce Türkiye’ye dönme fikrin var mıydı?

Türkiye’den 2011’de ayrıldım. AKP iktidara geldiğinde ben 17 yaşındaydım. 2002 yılında AKP’nin Avrupa Birliği üyeliği hedefini, demokratikleşme perspektifini oy vermesem de uzun yıllar destekledim. Benim için kopuş, 2010 yılındaki anayasa referandumunda oldu. Çünkü 2010 yılında anayasa referandumu olduğunda, yeni bir anayasanın pek de mümkün olmayacağını o zaman anlamıştım. Yeni bir anayasa sözü verilmişti, fakat parçalı anayasa değişikliği yapıldı. 2007’deki seçimlerle askeri vesayeti gerileten iktidarın, 2010’daki referandumla sivil vesayeti gerileteceğini ve bundan sonra da hızla otoriterleşmeye gideceğini öngördüm ve maalesef bu öngörü gerçekleşti. Dolayısıyla 2010’dan itibaren ülkenin daha kötüye gideceğini öngördüm. Bu, bir faktördü benim için. Onun dışında en azından birkaç sene yurt dışı deneyiminin iyi olacağını düşündüm. Çünkü bir çevre ülkesinde yaşıyorum, Türkiye’deyken böyle düşünüyordum ve akademisyen olmak isteyen biri olarak Avrupa’da, merkezi bir ülkede olmayı önemli buldum.

Türkiye neden çevre ülke?

Türkiye sadece siyasi açıdan değil özellikle düşünsel ve entelektüel ortam açısından bir çevre  ülkesi. Dünya ölçeğinde yaşanan pek çok düşünsel ve siyasal tartışma ne yazık ki Türkiye’de tartışılamıyor. Sadece akademik yetersizlikten değil, siyasi baskılar da bunda etkili. Son yıllarda düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar bu tartışmaları da önlüyor. En son akademisyenlerin imzaladıkları bildiri nedeniyle başlarına gelenleri düşündüğünüzde tablo ne biçimde ortaya çıkacaktır.

Kısaca hem politik ortam hem de Alevi kimliğim beni biraz daha burada kalmaya itiyor. Diğer yandan Almanya hep benim için ikinci vatan oldu. Muhakkak. Ama şimdi olmasa bile bir gün Türkiye’ye döneceğim. Ama şu an o cesaretim yok.

NORMALLEŞMEYE OLURSA DÖNERİM

Hangi şartlarda Türkiye’ye dönersin?

Bir devrim olması, iktidarın değişmesi, iktidarı elinde tutanların yargılanması gibi büyük beklentilerim yok. Beklentim ülkenin normalleşmesi. Yani iktidarda AKP olsa bile kendini eleştiren insanlara normal tepkiler vermeleri. Ülkenin normalleşmesi.

Ne demek bu normalleşme, açabilir misin?

Yani bir tivit atarken, “Acaba bu yüzden göz altına alınır mıyım?” diye korkmamak ya da yolda yürürken bir polis arabası gördüğünüz zaman, kimlik kontrolü yaparlar mı diye korkmamak mesela. Veya bir gazetecinin eleştiri dozu yüksek bir yazısını okurken, bu gazetecinin bir daha yazısı yayınlanır mı diye düşünmemek. Yani iktidarda AKP’nin olup olmamasından bağımsız bir şekilde özgürlüklerin gerçekten Anayasa da ifade edildiği şekilde somut ve anlamını hakkını verecek şekilde kullanıldığı bir ortam normalleşme.

Bugün doktoran bitmek üzere olan biri olsan Türkiye’ye döner misin?

Sanırım dönmem ve doktora sonrası süreci bir biçimde uzatırım sanırım.

 

 

 

Neden Alevi yerleşim yerleri?

“Mülteci kampları neden Alevilerin yoğun yaşadığı yerlere yapılıyor?” diye soran Terolar direnişinde ortak yaşamı örgütleyen yurttaşlar, kendi topraklarında mülteci olmak istemediklerini söyledi. Gurgum (Maraş) Yaşam Platformu öncülüğünde merkez Dulkadir ilçesi Terolar (Sivrice Höyük) Mahallesi’nde yapılmak istenen 27 bin kişilik mülteci kampına, yaşam alanlarını daraltacağı ve DAİŞ, El Nusra gibi çetelerin yetiştirileceği nedeniyle Alevi yurttaşların başlattığı direniş 27’nci gününde sürüyor. Jandarma saldırısının ardından Terolar Cemevi’nde devam eden direnişte kolektif komünal yaşamı örgütleyen Aleviler, destek için gelen misafirlerinin tüm ihtiyaçlarını gideriyor.
Direnişin ilk gününden bu yana direnişte yerini alan mahalle sakinleri Mehmet Deliter ve Veli Deliter, direniştekilerin yemek, çay gibi temel ihtiyaçlarını karşılarken, her direnişçi çevre temizliği dahil birçok görevi paylaşmış. Meralar, hayvanlar, tarım arazileri yok olacak Direnişçi Mehmet Deliter, kamp için mahallelerinin uygun olmadığını belirtti. Alevi mahallelerinin bulunduğu Pazarcık Ovası’nın bitkisi, hayvan türleri ile koruma altında olduğunu söyleyen Deliter, “Köyümüz merası ile hayvanlarımızın barınacağı tek yerdir. Birinci sınıf tarım arazileri ile verimlidir. Bu kamp kurulduğu zaman bölgemizin tamamını tahrip eder” dedi. 360 dönümlük arazinin üzerine yapılacak olan kampa 27 bin kişinin yerleştirilmesinin bölge halkı açısından kaygı uyandırdığını ifade eden Deliter, Suriyeli mültecilere karşı olmadıklarını, ancak hem kamp yeri seçiminin yanlış olduğunu, hem de gelecek kişilerin kim olduklarını bilmediklerini söyledi.
Neden Alevi bölgeleri?
Kendi toprağımızda mülteci olmak istemiyoruz” diyen Deliter, Maraş Alevilerinin katliamından kaynaklı mülteci olduklarını ve nüfusun yüzde 90’ının Avrupa’da olduğunu ifade etti. Kampın daha uygun, daha geniş ve daha güvenlikli bir yere kurulması gerektiğini dile getiren Deliter, “Köy sorunundan çıkıp toplumsal bir mesele haline gelmiştir. Sivas’ın Zara bölgesindeki Alevilerin arasında da kamp kurulmak isteniyor. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde kamp kurulması insanların kafasında soru işaretleri oluşturuyor.
Bu kamplar neden Alevilerin yoğun yaşadığı yerlere yapılıyor?” diye sordu. Deliter, herkesin kampın yapılmaması için başlattıkları direnişe destek olmaları çağrısında bulundu. Okul yerine direnişe Okuduğu üniversitede sınav dönemi olmasına rağmen okula gitmeyip direnişte yemek ve çay dağıtımı yaparak yerini alan Veli Deliter de, kampın yapılacağı alanın uygun olmadığını ve Alevilerin yoğun yaşadığı alana kamp yapılmasını istemediklerini ifade etti. Deliter, Gezi ve Cerattepe direnişlerinin 14 yıllık AKP iktidarına karşı patlama noktaları olduğunu aktararak, Terolar direnişinin de bundan farklı olmadığını vurguladı.
/DİHA