Ana Sayfa Blog Sayfa 6327

Genelkurmay’ın Kılıçdaroğlu ayarı

FERDA ÇETİN

“Dokunulmazlıkların kaldırılması anayasaya aykırı” dedikten sonra, “ama biz dokunulmazlıkların kaldırılması için evet oyu vereceğiz” demek tartışmasız bir suçtur.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu suçu işleyeceğini kamuoyu önünde açıkladı. Böyle bir açıklamadan sonra, Ahmet Davutoğlu’nun Kılıçdaroğlu’na teşekkür etmesi beklenirdi. Ama tam tersi oldu.
Davutoğlu 14 Nisan günü, AKP Kocaeli Gençlik Çalıştayı’nda; “Kılıçdaroğlu bize destek vermek zorunda kaldı“ dedi.
Davutoğlu’nun sözünü ettiği zorunluluğun, Kılıçdaroğlu’nun, “…anayasaya aykırıdır ama biz evet diyeceğiz” cümlesindeki “ama” ile bir bağlantısı var mıydı?
Bu sorunun cevabı da Davutoğlu’nun konuşmasında saklı; “dokunulmazlıklar konusunda önce itiraz ettiler, kaçacak delikleri kalmayınca kabul etmek zorunda kaldılar.”
CHP ve Kılıçdaroğlu kimden kaçıyordu? “Kaçacak delik”ten kastedilen neydi?
Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi, seçim döneminde yapmadığı muhalefetin daha sertini son birkaç aydır yapıyor.
Erdoğan’a, Davutoğlu’na ve diğer icracılara yönelik, “hırsız bunlar, şeref yoksunu, tecavüzcü ve ahlaksızlar yönetimi bunlar” sözleri Kılıçdaroğlu’na ait.
Peki nasıl oldu da Kemal Kılıçdaroğlu bu kadar keskin bir “U” dönüşü yapıverdi?
HDP milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Mithat Sancar, Genel Kurmay Başkanı’nın CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’na müdahale ettiğini açıkladılar.
Peki bu iddia kolay bir itham veya bir spekülasyon mudur?
Bu süreç Can Dündar ve Erdem Gül’ün 24 Mart’taki duruşması ile başladı. Birçok CHP milletvekili Dündar ve Gül ile dayanışmak için mahkemeye gitti.
Tayyip Erdoğan, AB ülkelerinin konsolosları ve kalabalık milletvekili grubunun Dündar ve Gül’e destek vermesinden büyük bir rahatsızlık duyuyordu. Bu rahatsızlığını Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a da iletti.
Türkiye, “içeride ve dışarıda büyük bir savaş içindeydi. MHP bu savaşta hükümete tam destek verirken CHP yaptığı muhalefet ile ‘devletin bekası’nı ve milli birliği bozuyordu” bu duruma müdahale edilmesi gerekiyordu.
Kemal Kılıçdaroğlu 30 Mart Çarşamba günü Genelkurmay Başkanlığı’na çağrıldı. Kürdistan’da sürdürülen savaş, Can Dündar davası ve MGK kararları konusunda Kılıçdaroğlu “brife” edildi. Bu görüşme, ana muhalefet partisini bilgilendirmekten daha ziyade, CHP’yi devlet politikalarına aykırı davranmama konusunda bir “kulak bükme” toplantısıydı.
Davutoğlu’nun, “Kılıçdaroğlu bize destek vermek zorunda kaldı” dediği görüşmeydi.
Bu görüşmenin ertesi günü Kılıçdaroğlu bir milletvekilini görevlendirdi. Bu milletvekili 31 Mart Perşembe günü Can Dündar-Erdem Gül duruşmalarını izleyen milletvekillerini tek tek arayarak 1 Nisan’da yapılacak duruşmaya katılmamaları uyarısı yaptı.
Dokunulmazlıklar konusu gündeme geldiğinde de Kemal Kılıçdaroğlu CHP MYK’sini topladı. Toplantıda dokunulmazlıkların kaldırılmasına “hayır” denilmesi kararı çıktı.
Fakat Kemal Kılıçdaroğlu bu toplantı yapılmamış ve bir sonuç çıkmamış gibi dokunulmazlıkların kaldırılmasına “evet” diyecekleri açıklaması yaptı.
Bu açıklama CHP milletvekilleri arasında büyük bir huzursuzluk yarattı. Nitekim Sezgin Tanrıkulu, İlhan Cihaner, Fikri Sağlar, Mahmut Tanal, Hilmi Yarayıcı, Mehmet Tüm, Barış Yarkadaş ve Eren Erdem başta olmak üzere birçok milletvekili dokunulmazlıkların kaldırılmasına “hayır” oyu vereceklerini açıkladılar.
Genelkurmay Başkanlığı’nın Kılıçdaroğlu üzerinden CHP’ye müdahalesi, Kürdistan’da yürütülen işgal ve istila savaşının bir parçası ve bir devlet operasyonudur. Devletin Kılıçdaroğlu operasyonu ile Kürt milletvekilleri ve legal siyaset alanı etkisizleştirilirken, diğer yandan şimdiye kadar AKP uygulamalarına karşı çıkan CHP, topyekün savaşa uygun hale getiriliyor.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 20 Aralık 2014 tarihinde, CHP’nin içini karıştırmak amacıyla MİT’in dışında bir ekip kurulduğunu, bu ekibi MİT’ten bir ismin koordine ettiğini açıklamıştı. Eğer bu bilgiler doğru idiyse bundan sonra artık bu türden bir “karıştırıcı”ya gerek kalmayacak. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın koruma polisi konumundaki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu işi ziyadesiyle yapıyorlar.

Malatya katliamının 38. yılında tanıklar anlatıyor

Bugün Malatya katliamının 38. yılı. 18 Nisan’da başlayan ve üç güm süren katliamda 8 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişide yaralanmıştı. Bu katliam, tarihe yine Alevi katliamı olarak geçti!

Tarihe Malatya katliamı olarak geçti… Tarihler 18 Nisan 1978’i gösteriyordu. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yapılan suikastı gerekçe gösteren faşistler Bilim ve Kültür Derneği adlı kuruluş adı altında Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıttı. Tarihte yaşanan diğer katliamlar gibi zemin hazırlanıyordu. Günler geçtikçe  gerginlik artıyor, Alevilerin bulunduğu evler işaretleniyordu…

18 Nisan günü, Malatya’da saldırı başladığı saatlerde Belediye hoparlöründen Kuran okumaya başlandı. Kuran’ın okunmasından sonra faşist bir grubun hoparlörden yaptığı “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor..” anonsları aralıksız akşama kadar sürdü. Böylece halkın dini duyguları kışkırtılarak katılımın çoğaltılmasına, saldırıların yaygınlaştırılmasına çalışılmıştı. “Güçlü devlet”in Malatya’daki temsilcileri ise bu tahriklere seyirci kalmıştı. Bu katliam üç gün aralıksız sürdü, 8 kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralandı…

İşte Tanıkların anlatımından Malatya katliamı:

18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştı. Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü de Samanpazarı’nda toplandı. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aştı. Çoğu 15-20 yaşlarında gençlerdi. Ellerinde özel hazırlanmış sopalar, zincirler, nacak gibi saldırı aletleri bulunuyordu. Yüzleri maskeli olan çok sayıda kişi de toplanan grupların önüne geçtiler. Bir kol, Cezmi Kartay Caddesi’ne yöneldi. Burada bulunan işyerlerinin çoğunluğu Alevilere aitti. Bir kol, Fuzuli Caddesi’ne, bir kol Akpınar, Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesi’ne; bir kol da Turan Emeksiz Caddesi’ne doğru ‘Kahrolsun Komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Dan dan Hamido’ya intikam!’ sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçtiler.

Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından gaz dökerek yakıyorlardı. Yanan yağların, mobilyaların, halıların, deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya’yı sardı.

Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (CHP, TÖB-DER, TÜM-DER, Tütüncüler Derneği) merkez binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş Gazetelerinin matbaa ve idarehaneleri, Tekel bayileri, gazete bayileri yerle bir edildi. Rakı, şarap ve benzeri içkilerin satıldığı lokantaların, Tekel bayilerinin ve marketlerin önü kırılmış şişelerle, masalarla birbirine karışmıştı. Ateşe verilen yerlerden çıkan kokular insanları sersemletiyordu. Malatya’nın üstüne pis kokulu kara bir duman çökmüştü. Alçaktan uçan jetlerin sesleri karmaşa havasını artırıyordu.

Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Denetim elden çıkmıştı. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştu. İşaretlenmiş işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe veriliyordu.

Katliam Bilançosu

17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma; 20 Nisan akşamına kadar sürdü. Bu süre içinde sekiz kişi ölmüş, yirmisi ağır olmak üzere yüz kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut tahrip edilmiştir. Olaylar sırasında onlarca oto da zarar görmüştür.

Bazı işyerlerinde yangının halen devam ettiği 20 Nisan günü şehir merkezindeki enkazı kaldırma çalışmaları başlatıldı. Cadde ve sokaklar ancak iki günde temizlenebildi. Bir yandan enkaz kaldırılıyor bir yandan da mahkeme kanalıyla hasar tespiti yapılıyordu. Hasarın o dönem rakamlarıyla 100 Milyon TL olduğu belirlenmiştir.

Yapılan inceleme sonucu bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ADMMA yakınlarında atılarak beş kişinin yaralanmasına neden olan bombalarda kullanılanla aynı olduğu belirlenmiştir. Bu türden patlayıcıların ancak Atom Enerjisi Araştırma Merkezi’nde yapılabileceğini belirtmişlerdir. Bunun üzerine Ankara Nükleer Araştırma Merkezi’nde arama yapılmıştır. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu faşist Ülkü Ocakları üyesiydi. Ülkü Ocakları’nın eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek de burada çalışmaktadır. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatılır. Muharrem Şemsek ve arkadaşları daha sonra mahkemece serbest bırakılır.

Malatya’da meydana gelen olaylar sırasında polislerin büyük bölümü müdahale etmemiştir. Saldırganlara engel olmaya, maskeli öncülerini yakalamaya çalışan POL DER üyesi bazı demokrat polisler ise diğer bazı polislerin sert ve küfürlü tepkileriyle engellendiler.

12 Eylül 1980’de gelen faşist cuntadan sonra, demokrat, devrimci ve Alevilere yönelik faşist baskılar yoğunlaştı. Neredeyse her gün evleri, işyerleri aramadan geçirilen bu insanlar, uyduruk gerekçelerle gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyordu. Bunca baskıyla karşılaşan demokrat, devrimci ve Aleviler, sonunda Malatya’yı terketmek zorunda kaldılar. İş sahibi olanlar, işyerlerini günün değerinin çok altında fiyatlara satarak Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi kentlere göç etmeye başladılar. Ekonomik gücü olmayanlar da köylerine döndüler. Böylece Malatya’nın etnik ve kültürel mozaiği, siyasal yapısı esaslı bir değişime uğratılmış oldu…

AKP, CHP ve MHP’nin Dokunulmazlık Kardeşliği

İBRAHİM GENÇ

Türkiye’de bugün normal bir süreci yaşamıyoruz. Yani siyasi zemin inanılmaz şekilde kaygan. Böyle anormal bir dönemde dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla AKP’nin bunu muhalefeti susturmak için kullanmayacağının garantisi yok.

AKP’nin geldiği damarın yıllarca ötekileştirilmesinden dolayı Kürtlerle ittifakı lazım geliyordu. Böylece ortak mağduriyetlerle birlikte AKP geniş yığınların desteğini almayı başardı. Ama AKP büyüdükçe adeta Kürtlere “Bizim gölümüzde balık büyümez” dedi. Böylece Kürtleri her zaman kontrol edilebilir seviyede tutmaya çalıştılar. Yani kendi hegemonyalarını tehdit etmediği ölçüde Meclis’te bir Kürt varlığına da razıydılar.

Buna göre Kürt siyasi hareketinin 2007 seçimlerinde bağımsız adaylarla seçime girip 22 milletvekiliyle Meclis’e gitmesi AKP için sorun teşkil etmiyordu. Aynı şekilde 2011 seçimlerinde 36 milletvekiliyle Kürtlerin Meclis’te bulunması da sıkıntı yaratmıyordu. Ama HDP’nin parti olarak 2015 seçimlerine girip 80 milletvekili çıkararak Meclis’e girmesi tabii ki arıza çıkaracaktı. Çünkü sırtını %10 seçim barajına dayayıp fazladan milletvekili çıkaran AKP’nin hesabı bu sefer tutmamış, bunun yanında iktidarı da yıkılmıştı.

TIKLAYIN – 129 VEKİLİN 567 DOKUNULMAZLIK DOSYASI VAR

Kürt siyaseti tasfiye mi edilecek?

Aynı şekilde HDP’nin ülkenin her köşesinde varlık göstererek Meclis’e girip ana muhalefet gibi çalışması da bir tehdit olarak görüldü. Her gün bir şehirde HDP’lilerin gözaltına alındığı veya tutuklandığı haberleri geliyor. DBP’li belediye başkanları görevden uzaklaştırılıyor, tutuklanıyor. Atanmışlar, bölgede seçilmişler üzerinde her türlü tahakkümü sergiliyor. Sanırım “HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması” Kürt siyasetini tasfiye sürecinin son aşamasını oluşturuyor. Aklı başında herkes dokunulmazlıkların kaldırılmasının amacının Kürt siyasi hareketi olduğunu dile getiriyor.

MHP’nin “HDP’lilerin dokunulmazlığı kaldırılsın” çağrısı, ideolojileri itibariyle anlaşılabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da dokunulmazlıkların kaldırılması için her gün AKP’ye çağrıda bulunuyor. AKP de bu konuyu ele aldığı MYK’sından sonra bir sessizlik dönemi oldu. Konu da soğumaya bırakıldı gibi bir hava oluştu. Tabii kulislere, AKP içinden birçok milletvekilinin bu adımla AKP’li vekillerin bölgede siyaset yapamaz hale geleceklerini rapor ettikleri yansıyordu. Buna karşın AKP imzaları tamamlayarak anayasaya geçici bir madde eklemek suretiyle fezlekesi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına olanak tanıyan kanun teklifini Meclis Başkanlığına sundu.

HDP, kanun teklifinin anayasa ve iç tüzüğe aykırı olduğunu söyleyerek “7 Haziran sonrası devreye giren darbe sürecinin devamı olduğunu” belirtiyor. Aslında CHP’de de eğilim, kürsü dokunulmazlığı dışında tüm milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması yönündeydi. Ama AKP’nin baskısına dayanamayarak “Günahına ortağım” dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına bakılırsa “HDP’lilerle kol kola” denilmesinden çekinmiş. Ama Kılıçdaroğlu “Anayasaya aykırı ama destek vereceğiz” diyerek CHP için “AKP’lilerle kol kola” dedirtti. Sanırım anayasanın uygulanmadığı, mevzuatın kenara atıldığı, hukukun ehlileştirildiği döneme çabuk alıştı sayın Kılıçdaroğlu. Şimdi CHP içi kaynıyor…

Dokunulmazlığın asıl görevi

Aslına bakılırsa toplum için dokunulmazlıkların kaldırılmasının temel nedeni; dokunulmazlıkların yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırmak, görevi kötüye kullanmak, rüşvet ve torpil vb. suçlara kalkan olarak görülmesidir. Çünkü yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı esasında kamu yararı taşıyan objektif bir temele sahiptir. Bu temel de; milletvekilinin temsil ettiği irade doğrultusunda herhangi bir şeyden çekinmeden konuşabilmesini ve hareket edebilmesini sağlayan hukuki güvencedir. Hatta yasama dokunulmazlığının gelişimi sürecinde; esas amacının meclis üyelerini kral veya monarşik yapılara karşı koruduğu görülüyor. Dokunulmazlık sürecinin İngiltere ve Fransa’da gelişim sürecinde amaç; gücü elinde tutan iktidara karşı muhalefeti korumak olmuştur.

Bu konuda 1961 anayasasının hazırlandığı süreçte dokunulmazlıklarla ilgili dikkat çekici bir anekdot paylaşmak istiyorum. Anayasa yapmakla görevlendirilen Temsilciler Meclisi’nde dokunulmazlığı düzenleyen madde üzerine Sırrı Atalay bir önerge veriyor ve gerekçesini şöyle açıklıyor: “Asıl maksat siyasi iktidarlar karşısında milletvekilini baskıdan korumaktır, teşrii mesuniyetin (yasama dokunulmazlığı) maksadı ve hedefi de işte budur. Siyasi iktidarın karşısında milletvekilinin baskıdan uzak tutulmasını hedef tutan teşrii mesuniyettir. Eğer bu hak bir iktidarın elinde olur ve kötüye kullanılırsa muhalefet mebuslarını Meclise sokmamak için kafi silah olabilir ve bu silah en kolay işleyebilen en tehlikeli bir silahtır.”

Dokunulmazlıklar kaldırılmayabilir

Anlaşıldığı üzere, Türkiye’de milletvekilli dokunulmazlığı yanlış ele alınmaktadır. Dolayısıyla toplum biraz da iktidarın manipülasyonuyla dokunulmazlığı sübjektif algılıyor. Çünkü bunun objektif temelini, milletvekilinin iktidara karşı korunması oluşturuyor. Özellikle bugün, bir an fezlekesi bulunan tüm milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırıldığını düşünün. AKP’nin bunu, muhalefeti Meclis’ten göndermekle kullanacağı bir silaha dönüşmeyeceğinin garantisi var mı? Peki çoğunluğu elinde bulundurarak dokunulmazlıkları kaldırma gücü olan İktidar karşısında bir milletvekili neyi, nasıl, ne kadar savunabilir?

Yasama dokunulmazlığının çıktığı ülkelerde kapsam daraltılabiliyor. Hatta dokunulmazlık kaldırılabiliniyor da. Bunun sebebi; oturmuş bir hukuk sisteminde keyfi tutuklamaların olmayışı ve ilerlemiş kişi hürriyetidir. Ama Türkiye’de bugün normal bir süreci yaşamıyoruz. Yani siyasi zemin inanılmaz şekilde kaygan. Böyle anormal bir dönemde dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla AKP’nin bunu muhalefeti susturmak için kullanmayacağının garantisi yok. Esasında da konuşmalarından dolayı HDP’lileri hedef aldığı için Meclis’te yasama sorumsuzluğu büyük darbe alacaktır. Böylece Meclis’te kimin neyi ne kadar söyleyebileceği çoğunluğun insafına kalacaktır.

Peki gerçekten AKP Hükümeti, ülke için bir gram faydası olmayan böyle bir sürece girer mi? Objektif çerçeve bunun gerçekleşmeyeceğini söylüyor. Çünkü Türkiye şu an hem dış siyasette hem de iç siyasette bir tıkanmanın eşiğindedir. Dolayısıyla AKP Hükümeti, iç kamuoyuna geniş medyası üzerinden bir siyaset pompalayacaktır. Ama HDP’nin aktif ve etkili muhalefeti, CHP’nin içinden ortaya çıkacak etkin “hayırcı” muhalefet ve MHP kendi iç tartışmalarının etkisiyle yaşanacak tıkanma sonucu bu konu soğumaya bırakılabilir. Tabii Başbakan Davutoğlu muzaffer bir komutan edasıyla “Biz hodri meydan dedik; ama onlar cesaret edemedileeerrrr…” demekten geri durmayacaktır…
bianet.org

 

Terolar, kadınlar ve toprağın anlattıkları

“Başlangıçta ilkesel deniz vardı gök ve yerin birliğinden oluşan” der Sümer yaratılış mitosu. Sonrasında ise gök eril olur yer dişil. İkisinin buluşması ise bereketi doğurur. Yazılı tarihte doğa-insan, kadın-erkek kutuplarının bilinen ilk duailistik anlatımıdır bu. Toprak ve yeryüzü kadın olarak cinsiyetlendirilir. Gök erilleştirilir.

Doğanın toplumsal cinsiyet yoluyla ikiye ayrılış süreci aynı zamanda insanlık tarihi açısından derin izler bırakır. Doğa-insan, kadın erkek arasındaki ikililik bir tamamlayıcılık ilişkisinden çıkıp cinsiyetçi bir ayrıma dönüştürülür. Bu değişim tarihsel süreçlere de damgasını vurarak günümüze kadar kadın ve doğanın kırımı olarak varlığını sürdürür.

Toprak ve kadın arasında gelişen bu süreç elbette ki rastlantısal değildir. Bu nedenle toprak ve kadın iktidar yapılarının doğrudan hedefidir. Toprak üzerinde yaşayanlar ve yaşam ilişkileriyle bütünsellik oluşturduğundan aidiyettir, tarihtir ve gelecektir. Egemenler ve işgalciler bu ilişkinin bir kültürel yatak olduğunun bilinciyle aynı anda ikisine de göz koyarlar. Bu anlamda işgal, talan, el koymak gibi olgular erkek egemen iktidarı besleyen cinsiyetçi kodlardır.

Şimdilerde Maraş’ta yaşanan kırımın tam olarak böylesine bir sömürü ilişkisiyle ilgisi vardır. Ancak egemenlerin göz diktiği sadece topraklar değildir. Tarihsel örneklerde görüldüğü gibi o topraklar üzerinde varlığını koruyan bütün değerleriyle birlikte yok edilmek istenmektedir.

Terolar’daki direnişin 22. gününü izlerken o fotoğraf karelerine yansıyan kadınların duruşu bizlere tarihin derinliklerinden gelen bir hakikati yani kadın ve toprak ilişkisini anlatmak ister gibidir.

Toprağın üstünde sıra sıra oturan kadınların yüz ifadelerine yansıyan ise derin bir acıdır. Arkalarında dizilmiş postallar toprağa saplanmış bir hançer gibidir. Toprağın kanayan yönü o kadınların yüz hatlarına işlenmiş tarihsel acının simgesel ifadesidir. O köyde direnişi ilk başlatanların kadınların olması tesadüf olmasa gerek. Koşa koşa postallıların önüne kendilerini atan bu kadınlar kendilerinde saklı olan bir tarihsel aklı dinleyerek direnişe duruyorsa elbette ki toprağın seslenişine kulak verdiklerindendir.

O kadınlar ki, Kızılbaş Kürtlüğün kültürel değerlerini ve yol-erkânın geleneksel temsili olan Ate Elifi içlerinde taşıyanlardır. Kendi kökleri üzerinde yükselen tarihsel değerler karşısında, kadın rızalık vermeden hayatın akışının ters gittiğine inanan bir algıydı onlarınki. Toprak savunulmalı, korunmalıydı. Üstünde temsil ettiği kutsal mekânlarıyla, ziyaretleriyle, taşlarıyla, ağaçlarıyla, kuşları ve ekinleriyle toprak kendisi gibi kalmalıydı. “Ana, lokma ve ocak” olarak kutsadığı üçlerle, kadını, toprağı ve emeği özdeş kılan, semah ile evrenle bütünleşen tarihsel bir ana geleneğinin hakikatiydi burada direnen.

O postalların önünde duran kadınların içinde geçmiş yüzyıllarda yaşayan “Kürt Amazonu” Fate Raş’ın isyankar ve kendine güvenen seslenişi vardı.

Adının Eme Ana olduğunu öğrendiğimiz o yaşlı kadının oturuşunda, bu topraklar için isyan etmiş Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilk kadın gerillalarından Bese Anuşların “toprağınıza, ovanıza, kimliğinize sahip çıkın” diyen tarihsel mirası taşınıyordu.

Kadın şahsında sınanan insanlık bir kez daha toprakla özdeşleşen tarihsel belleği hatırlatıyordu. Terolar, yani Pazarcık’ta yapılmak istenen “mülteci kampına” karşı ayakta duran onlarca polisin önünde oturan yaşlı anamız Eme ananın hakikatidir bizi köklerimize çağıran. Geçmişte Kızılbaş ve Kürt olduğu, tarihinin uzun bir zaman dilimini iktidar ve devlet dışı yaşadığı için onlarca kırım yemiş bu topraklar, şimdilerde egemen aklın uzun soluklu planlarının parçası haline getirilmek istenmekte. İşte Eme ananın devletin işgalci güçleri önünde oturduğu o fotoğraf karesi kelimelerin beceriksizliğini örtmek ister gibi “Ben buradayım” demektedir. Tek başınalık, çoraklaşmış bir yüz ve uzaklara bakan gözlerin geçmişi arar gibi işgalcilerle ayrı yönlere bakması hepimize yapılmış “kökler” adına derin bir hatırlatmadır.

Bu “an” sadece direnişin değil, aynı zamanda kaygının, tarihsel hafızanın, zulmün, barbarlığın da simgesidir. Yaşlı haliyle bir karış toprağa oturan ana, derin bir hüznün, acının da anlatıcısıdır. Bu coğrafyada yaşamış, yüzyıllarca köyünü, toprağını, tarlasını ekmiş, mezarlarını yapmış, hayatı burada öğrenmiş nice topluluğun yok oluşuna, kırımdan geçirilmelerinin de fotoğrafıdır. Eme ana, bu toprakların son kadim halkı olan Kürt-Kızılbaşlar adına, kendilerinden önce kırımdan geçirilen Ermenilerin, Süryanilerin tarihsel acılarını da yüklenmiş, soykırımlara karşı direnişin ve haykırışın da son halkası gibidir. Kızılbaş Kürtlük adına birçok değerin saklı tutulduğu, devlet ve iktidar dışı kalmış, egemenliğe karşı sürekli kendi toplumsallığını koruma mücadelesi vermiş bu insanlar, Maraş kıyımından sonra parçalanmış, örselenmiş hakikatleri için direnmekte. Doğaya, kuşa, otlara, ağaçlara, taşa, toprağa niyaz ederek evrenle uyumlu olmayı benimseyen, “can” olma felsefesiyle kadın ve erkeği eşitleyen, kıblesini insana dönmüş ve yüzünü sevgiye sürmüş olan bir inancın tarihsel var olma mücadelesidir anlatılmak istenen.

Doğal toplumun mirası

1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce Kızılderililerden topraklarını beyaz yerleşimcilere vermelerini istemesine karşılık Kızılderililerin “beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. O’nun bu ihtirası toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir. Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz ki?” diyen doğal toplumun mirasıdır anlaşılmak istenen. O topraklar erkek egemen akıl tarafından bir kez daha gasp ve talan edilirken, saldırı altında olan doğanın, toplumun ve kadının hakikatidir. Elbette ki her zulüm kendi karşısında dün olduğu gibi bugün de kendi direnişçisini de yaratacaktır…

Malatya Katliamı -2-

Malatya Katliamı–2

TÖB-DER’in Raporu

15-16 Şubat 1975 olaylarını yaşayarak tanık olan TÖB-DER Şube Yönetimi, ayrıntılı bir rapor hazırladı.Rapor, Malatya Valisi’ne, İçişleri Bakanlığı’na ve Milli Eğitim Bakanlğı’na gönderildi. Raporun bazı bölümleri şöyle:

Saldırının birinci günü: “TÖB-DER Malatya Şubesinin düzenlediği kapalı salon toplantısının saatleri yaklaşırken, toplantıya katılacak öğretmenler gelmeye başladı. Diğer yanda irtica ve saldırı olayına katılacaklar da sabahın erken saatlerinde Malatya’ya akın ediyorlardı. İlk grup (40-60 kadar kişi) Akpınar Semtinin Samanpazarı Alanında ellerindeki sopalarla, demir çubuklarla ilahiler okuyarak toplanıyorlardı. Önlerinde Şerif Dursun bulunuyordu. Giderek kalabalık büyüdü. Hamit Fendoğlu (Hamido) ve Dr. Muhittin Turgut da katılarak omuzlara alındılar. Saat 10.00 sıralarıydı. Ellerinde bulunan başı çivili coplar, demir çubuklar, tahralar gibi saldırı gereçlerini havaya kaldırarak ilahiler söyleyip Kelime-i Şahadet getiriyorlar, Allahuekber, Müslüman Türkiye, Şeriat İsteriz, Komünistlere Ölüm, Cihad gibi sloganlarla tansiyonu yükseltiyorlardı. Saldırı olaylarının açıklamasına geçmeden bu tahrikçi başlarının durumuna değinmekte yarar görüyoruz.

* Hamit Fendoğlu (Hamido): Demokrat Partili olup, 27 Mayıs darbesiyle Yassıada’ya götürülmüş, cezaya çarptırılmıştır. Daha sonra 1965-1969 yılları arasında AP Malatya Milletvekili seçilmiş, Meclis’te Tabii Senatör Sıtkı Ulay’ın kulağını ısırarak yaralamış, 1973 seçimlerinde DP Milletvekili adayı olmuşsa da seçilememiştir.

* Hacı Şerif Dursun: Büyük Doğucu’lardandır. 1951 yılında Malatya’da Gazeteci Ahmet Emin Yalman’a yapılan suikasta, 1971’de Kırıkhan’da 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan kanlı olaya karışmıştır, MHP’lidir.

* Dr. Muhittin Turgut: Malatya’daki Doğu Özel Hastanesinin sahibi olup, Hastanenin her tarafı Bozkurtresimleriyle donatılmıştır. MHP’lidir.

Hamido ve Şerif Dursun, Malatya’nın merkezine bağlı 15-20 köyün birleşmesinden oluşan İzollu Aşiretinin ileri gelenlerindendir. Bu aşirete egemendirler. Saldırıya katılanların büyük çoğunluğu bu aşirettendir. Diğerleri Elazığ’ın Palu ve Baskil ilçesinden getirilmiştir. Malatya’nın diğer ilçelerinden de katılanlar vardır.Buraya kadar yapılan açıklamalardan akla şöyle bir soru gelebilir. “Peki polis hiç bunları önceden sezinlemedi mi, toplanırken görmedi mi?” Saldırganların toplandığı yerin 100 metre uzağında Merkez Polis Karakolu, 50 metre doğusunda Toplum Polisinin binası, 30 metre güneyinde Hükümet binası (Hükümet binasında Vali, Jandarma İl Komutanı, Savcı ve Emniyet Müdürü) bulunmaktadır. Toplandıkları yer, şehrin ana caddesinin üzeri olup, merkezi yerdir.

Toplantı saati yaklaşmaktadır. ‘Allahuekber’ sesleri Malatya’yı çınlatıyordu. Gittikçe çoğalan saldırganlar, kollara ayrılarak yağmalamaya, tahrip etmeye ve yakmaya başladılar.

Malatya Emniyeti, TÖB-DER’in bulunduğu Fuzûli Caddesinin giriş-çıkış yollarında barikat kurarak saldırganların gelişlerini önlemeye çalıştılar. Bir polis ekibi de TÖB-DER Lokali önünde görev almıştı. Bir ara Emniyet 2. Şube şefi, TÖB-DER’e geldi. ‘Toplantınızı ya öne alın, yahut iptal ediniz. Güvenliği sağlamamız zorlaşıyor. Cezmi Kartay Caddesi curcunaya döndü’ diyordu. Diyordu ama, paneli öne almanın veya iptal etmenin önemi kalmamıştı. Çünkü her taraf sarılmıştı. Samanpazarı, Belediye önündeki alanda toplanan saldırganlar, tahralarını, nacaklarını, çivi başlı sopalarını, demir çubuklarını havaya kaldırarak ‘Şeriat isteriz, Müslüman Türkiye, Komünistlere ölüm, cihad’ gibi sloganlarla bağırıyorlardı. Saldırı ve tahribat başlatılmıştı. Saldırganların bir kolu, Cezmi Kartay Caddesine doğru harekete geçmiş, 50. Yıl Kahvesine saldırarak tüm camlarını kırmışlardı. Bu cadde üzerinde ve Alevilere ait birçok işyeri tahrip edilerek yakılmıştı. Saldırganların diğer bir kolu, Kışla Caddesinde aynı sloganlarla saldırılarını sürdürüyorlardı. Vali konağının camlarını da kırmışlardı. Vali ve eşi dışarı çıkarak ‘Biz de Müslümanız’ diye şahadet parmaklarını havaya kaldırarak kelime-i şahadet getirmişlerdir.

Saldırganların başka bir kolu, İstasyon Caddesinden Sıtmapınar Semtine doğru saldırılarını sürdürüyorlardı. İş Bankası önünde Cafer Erkul’a ait gazete kulübesine saldırarak tahrip etmişler. Cafer Erkul’u da ağır biçimde yaralamışlardır. Sıtmapınarında Dursun Erkul’a ait gazete bayii tahrip edilmiş ve yakılmış, sahibi feci şekilde dövülmüştür. Keza hükümet binasının bitişiği ve toplum polisi binasının önündeki sinema reklamlarının yerleri tamamen tahrip edilmiş. Aynı yerde Haydar Karagöz’e ait gazete kulübesi de tahrip edilerek dağıtılmıştır. Böylece saldırının birinci günü 9 kişi yaralanmış, 7 işyeri tahrip edilerek yakılmıştır.
Saldırının ikinci günü: “16.02.1975 günü ‘Nasıl olsa Emniyet kuvvetleri durumu kontrolleri altına aldı ve artık bir şeyler olmaz’ düşüncesiyle herkes şehir merkezine geliyor, işyerlerini kontrol ediyordu. Halkı köylerden toplayıp getiren tahrikçiler ise, amaçlarını yeterince gerçekleştirmemişlerdi. Çünkü TÖB-DER ve Alevilerin birçok işyeri hala sapasağlam duruyordu. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için uzak yerlerden, köylerden getirdikleri saldırganları bırakmadan evlerinde, çeşitli yerlerde konuk ederek saklamışlardır.16.02.1975 Pazar günü erken saatlerde (saat 10.00) belediyenin önündeki alanda, bir gün önce kullandıkları saldırı araç ve gereçleriyle toplanıyorlardı. Belediye ile hükümet binasının arası 20-30 metre ya var, ya yoktur.

Öğretmenler kendi lokallerinde gelişmelerden habersiz oturuyorlardı. Saat 12.00 sıralarında iki sivil polis geldi, Şube Başkanı Tuncay Ünlü ile TÖB-DER Bölge Temsilcisi H. Nedim Şahhüseyinoğlu’nun Emniyet Müdürlüğü’nce çağrıldığını söylediler. Her iki yönetici birlikte Emniyet Müdürlüğüne gitti.

Hükümet binasının önüne gittiklerinde, tahrikçi ve saldırgan bir grubun toplanıp beklediğini görmüşlerdir.Polis ise, hükümet önünde bekliyordu. Emniyet Müdürü, ‘Hocam, sizden rica ediyorum, sizler dünkü olaylara karşı bir yürüyüş düşünüyormuşsunuz. Bu nedenle karşı grup yeniden toplanmış. Bir olay çıkarılmaması için lokalinizi boşaltarak dağılınız. Yoksa çıkacak herhangi bir olayda koruma gücümüz olmayacaktır dedi.

Emniyete giden yöneticilerimiz ise, ‘Bizim yürüyüşümüz yoktur, böyle bir şeyi düşünen tek üyemiz dahi yoktur. Uydurmadır. Ancak emniyet bizi korumakta güçsüzse, müsaade buyurun biz kendi güvenliğimizi kendimiz alalım’ yanıtını vermiştir. -Biliyorum sizin yürüyüşünüz olmadığını, ama halkı öyle kandırmışlar. Olayı görüşüyoruz, önlememiz zordur, lütfen dağılınız…

-Ama onlar iki gündür yasadışı toplanıyorlar. Suç işliyorlar. Dağılması gerekenler onlardır. Biz lokalimizde oturuyoruz. Karşılıklı tartışmalardan sonra anlaşıldığı kadarıyla bir oyun düzenlenmiş. Bu oyunda hem saldırıya uğramamızı, hem de suçlu duruma düşmemizi istiyorlardı. Yönetim Kurulumuz ve avukatlarımız birlikte olayı değerlendirdi. En uygun çözümün TÖB-DER’i boşaltmak olduğu kanaatine vardık ve lokalimiz boşalttık… Eğer emniyet kuvvetleri (polis) içtenlikle ve yansız davransaydı, saldırganlar ilk anda ve hiçbir güçlükle karşılaşmadan dağıtılabilirlerdi. Müdahale edilmemesi, saldırganları daha da cesaretlendirmiştir. Saldırının ikinci günü, aynı topluluk ilahilerle ve bir gün önceki sloganlarla saptadıkları semtlere doğru harekete geçti.

Önce sinema reklamları (bir gün önce tahrip edilmişti, yeniden .yapmışlardı) yeniden tahrip edilerek parçalandı. Oradan CHP binasına, gazetelerin bulunduğu bürolara saldırdılar. Büroları tamamen tahrip ederek yaktılar. Sonra TÖB-DER’in lokaline saldırdılar. Lokalin tüm kapıları, pencereleri, içindeki eşyaları tahrip edildi, yakıldı. Altta bulunan 3-4 dükkan da camları tahrip edilerek yağmalandı. Başka bir kol da İstasyon Caddesinden hareketle, bu cadde üzerindeki Malatya Basın Galerisi ve gazete başbayii gibi birçok işyerini tahrip etmiştir. Diğer bir kol da Kışla Caddesi üzerinde bulunan ve içki satan birçok dükkanın camlarını kırmıştır. Keza bir gün önce tahrip edilen ve hemen camları takılan 50. Yıl Kıraathanesine yeniden saldırarak tüm camlarını, eşyalarını tahrip ettiler.

Sokaklarda rastladıkları solcu ve saçı uzun, bıyıkları kaba olanlara da feci şekilde işkence etmişlerdir. Bu sırada saçı uzun olan bir genci döverek öldürdüler. Avukat Süleyman Efe de aynı biçimde dövülerek ağır yaralanmıştır. Süleyman Efe’yi dövenler polistir.

Böylece iki gün süren saldırının bilançosu, 60 işyerinin tahrip edilmesi, yüzlerce insanın yaralanması, bir ölü ve yakılan Malatyadır.

Polis, olanları engelleyeceği yerde, işyerlerini korumak zorunda kalmış olanları, lokantada yemek yiyenleri, kahvede oturanları toplayarak gözaltına aldı… (6)

Basında 15 – 16 Şubat olayları

Cumhuriyet (16. 2. 1975): “Malatya’da TÖB-DER’in toplantısını protesto için 2000 kişi yürüyüşe geçmiş, bu arada Vali Lojmanını taşa tutmuşlardır. Saldırganlar daha sonra sol eğilimli kişilere ait bazı işyerlerini ve gazete bayilerini tahrip etmişlerdir.”

Cumhuriyet (16. 2. 1975): “Malatya’da bir çatışma oldu, bir kişi öldü. TÖB-DER’in önceki gün yapılan toplantısından sonra başlayan olaylar dün büyümüş, ‘Müslüman Türkiye’ diye bağırarak tekbir getiren sağcı bir grup, solcu diye tanınan kişilerin işyerleri ile CHP ve TÖB-DER merkezlerini taşlamışlardır.

Malatya sokaklarında ‘Komünist avına’ çıktıklarını ilân eden bazı sağcıların kanlı saldırıları polisin yetersiz kalması karşısında askeri birliklerce süngü takarak önlenebilmiştir…

Samanpazarı mevkiinde önceki gün toplanarak, ellerinde Türk Bayrağı olduğu halde halkı kışkırtan grubun başlarında AP Eski Malatya Milletvekili Hamit Fendoğlu ile Şerif Dursun’un bulunduğu ve tüm olayların bunların direktifiyle başlayıp, genişleyerek kanlı bir biçime dönüştüğü…

“Sağcılar, şehirde giriştikleri güya ‘Komünist avı’nda uzun saçlı gençleri toplayarak dövmüşlerdir. TÖB-DER üyesi öğretmenler sokak aralarında feci şekilde dövülmüşlerdir.

Oktay Akbal’ın yazısı, Cumhuriyet (19. 2. 1975): “Pazar günü yurdun birçok ilinde yapılan TÖB-DER kapalı salon toplantıları gözünü kan bürümüş daha doğrusu bürütülmüş insanlar tarafından baskına uğradı. İzin alınmıştı, kapalı salon toplantısı yapmak için. Faşist örgütler günlerce önceden hazırlıklarını yapmışlar, bu toplantıları kurmak için… Açık bir gerçek bu. Bir İstanbul gazetesinde çıkan yazılarla daha da belirginleşen bu işlerin ardında kimin, kimilerin bulunduğunu gözler önüne seren bir gerçek… CHP Genel Merkezinden yapılan bir açıklamaya göre, bu gazete birkaç gün önce şöyle yazılar yayınlamıştır: ‘Kavgayı halkı yanıltıcı mekanlarda ve şartlarda yapmak yerine, halkın içinde, cesur, daha iyi göreceği yerde yürütmeliyiz. Bir Taksim hadisesi halkın kuralların niyeti ve eylemi hakkında tam ve kesin fikir sahibi olmasına neden olmuştur. Tarihi bir pazar gününün hatırası üç solcu eşkıyanın Taksim civarından bile korkarak geçmesini sağladı.’ “’

Ergün Göze, Tercüman (21.02.1975): “Böylece TÖB-DER, Türk Öğretmenine, Türk Milletine, Türk Gençliğine tamamen ters düşmüştür. TÖB-DER, bugüne kadar Türk Öğretmenine yapılan en büyük kötülüğü yapmış. Onu Stalin’le bir hizada görmüştür. Sayın Ecevit de “Her ne kadar TÖB-DER’i tasvip etmemekle beraber faşizan baskılardan söz ettiğini” söylemekle partisini Stalin’le aynı noktaya getirmiş bulunmaktadır.”

Alpaslan Türkeş’in basın açıklaması, Tercüman (23. 2. 1975): “Türk Milliyetçiliği herkesten önce ve herkesten çok sömürüye karşıdır. Emperyalizmin kökünü kazıyacağız. Adana’da işçi Hüseyin’in öldürülmesinden de bizi mesul tutan Ecevit’e hatırlatırım. Eğer biz öldürmeye niyetli olsak, işçi Hüseyin’e sıra ne zaman gelir düşünmesi gerekir… Halkın en meşru tepki hakkını kullanmasını devlete isyan diye jurnallamaktan utanmayan adamın kişiliğine bakın… Ve olayların devlete karşı değil, sadece TÖB-DER’ekarşı olduğunu görmemezlikten gelmektir.”

Hürriyet (18. 02. 1975): “Malatya’da Pazar günü çıkan olaylar sırasında sağcı oldukları öne sürülen eli sopalı topluluk 300 işyerini tahrip etmişlerdir. İki kişinin öldürülmesi ve 100 kişinin yaralanmasından sonra, askeri birliklerin müdahalesiyle güçlükle bastırabilen olaydan sonra 224 kişi gözaltına alınmıştır.”

Milliyet (16. 02. 1975): “Malatya’da, saat 11.00’de ellerinde özel olarak yapılmış sopalar olduğu halde yürüyüşe geçen bir grup, vilayet önünde ‘Yaşasın Müslüman Türkiye, Kahrolsun Komünizm’ diye bağırmışlar. Yürüyüşçüler sol yayınlar sattığı ileri sürülen Cafer Erkul’un satış barakasını tahrip etmişlerdir. Sinema afişlerinin asılı bulunduğu camekânları parçalamışlardır.

Bir içkili lokanta, üç kahve ve iki kitabevi taş yağmuruna tutularak camları kırılmış… olaylarda 18 kişi yaralanmış, ikindi ezanının okunmasıyla yürüyüşçülerin büyük bir bölümü camilere girmişlerdir.

Deniz Baykal’ın Meclis’te yaptığı konuşma, Milliyet (18. 2. 1975): “Cepheleşme hareketiyle birlikte, Ülkü Ocakları Derneği saldırgan bir politika içinde girdi. Sağ terörizm dönemi başladı. Hükümet süratle açıklamalıdır. Adana’daki işçiyi öldürenler, afiş asan genci üç yerinden vuranlar, Şahin Aydın’ı, Kerim Yaman’ı öldürenler, TÖB-DER toplantılarını basarak isyan yaratanlar kimlerdir? Bunların siyasal nitelikleri nedir? Bütün bu olaylarda yer alanların aynı siyasal kampta yetiştirilmiş olmaları basit bir rastlantı mıdır? Bu olayların sorumluları kimlerdir? Tetiği çeken parmaklar mı, yoksa o parmaklara hükmedenler mi? Hükümetin suçlu ile haklı karşısında tarafsız kalmaya çalışmasını anlamak mümkün değildir.”

Olayın hukuki boyutu ve sonucu

Olaylar denetim altına alındıktan sonra 400 kişi gözaltında alındı. Gözaltına alınanların yüzde 90’ını, işyerleri saldırıya uğrayanlar ile TÖB-DER Şube Yöneticileri, Malatya Yüksek Öğretim Derneği’nin ve Devrimci Gençlik Birliği’nin yöneticileri oluşturuyordu. Binlerce saldırgandan yalnızca 40 kadar kişi gözaltına alınmıştı.

Resmi yetkililerin anlatımlarına göre, saldırı TÖB-DER’e yönelikmiş. 57 il merkezinde kapalı salon toplantısı düzenlemiş olan TÖB-DER’in toplantısı yasal izinlidir. Saldırı ise Alevilerin yoğun olduğu(Malatya, Erzincan, Adıyaman, Amasya, Tokat, Turhal, Elazığ vb.) bölgelere yönelikti. Alevilere ait işyerleri tahrip edilmişti. Eğer saldırı TÖB-DER’e yönelikse, Alevilere ve solculara ait işyerlerini niye yağmalayarak tahrip etmişlerdir? Alevilerin ve solcuların işyerlerini önceden kim belirleyerek işaretlemiştir? TÖB-DER’in konuşmalarının sonucu halkın tahrik olduğu söylendi. Oysa TÖB-DER’in toplantıları kapalı salonlarda yapılıyordu. Görüntü ve ses dışarıya verilmiyordu. Kaldı ki, daha toplantılar başlamadan saatler öncesinden saldırı başlatılmıştı. Bu ve benzeri sorular yanıtlandığında saldırının perde arkası ortaya çıkacaktır. Kim ne zaman yanıtlayacaktır? Olay sonrası İçişleri Bakanı Mukadder Öztekin, Jandarma Genel Komutanı Org. Orhan Yiğit ve Emniyet Genel Müdürü Celal Öztüfekçi beraberlerindeki heyetleMalatya’ya geldiler. Bu yetkililer, Malatya Emniyetinin önceden belirlediği kişilerle görüştürüldüler.Saldırıya uğrayan, işyerleri tahrip edilenler dinlenilmedi, görüşülmedi…

Adana DGM’nin üç savcısı, olayları soruşturmak üzere Malatya’ya geldi. Gözaltında bulunanların ifadeleri alındı. Saldırıya uğrayanlarla saldırganlar ayrımı yapılmadan; sanki birlikte saldırı düzenlenmiş gibi, savcılar ortak dava açılmasına karar vermişlerdir. Olayların başladığından beri saldırganlar korunuyordu. Kimi polislerin olay sırasında yakaladıkları, gözaltına alınmadan bırakılmışlardı. Ortada ölen ve yaralanan insanlar ile tahrip edilmiş işyerleri bulunmaktadır. Bunlar için de bir suçlu bulunmalıydı. Ama emniyetin yanlı tutumu nedeniyle gerçek suçlular ortalıkta yoklardı. DGM’nin savcıları da bu doğrultuda yürüttükleri soruşturmanın sonunda dengeyi sağlamak amacıyla hareket ettiler ve saldırganlardan kaç kişi tutuklanmışsa; saldırıya uğrayanlardan da o kadar kişi tutuklandı.

Tutuklananlar: Saldırıya uğrayanlar: Tuncay Ünlü (TÖB-DER Şube Başkanı), Kasım Demir (TÖB-DER Yöneticisi), Mehmet Hatip Özer (TÖB-DER Yöneticisi), Aziz Maho (TÖB-DER Yöneticisi), Haluk Türkşen(TÖB-DER Yöneticisi), Veli Yılmaz (TÖB-DER Üyesi), H. Nedim Şahhüseyinoğlu (TÖB-DER Üyesi, Bölge Temsilcisi), Nevzat Yıldırım (TÖB-DER Üyesi), Kemal Kırlangıç (TÖB-DER Üyesi), Murtaza Akgül(TÖB-DER Üyesi), İhsan Pektaş (Sol görüşlü), Nurettin Eren (Sol görüşlü), Ali Arı (sol görüşlü), Hadi Kepenç (Sol görüşlü), Cemalettin Doğan (Sol görüşlü), Adem Özcan (Sol görüşlü), Orhan Apaydın(Gazeteci), Ünal Nebioğlu (CHP’li), Talat Ertuna (Sol görüşlü işçi), Ömer Kral (Sol görüşlü öğrenci),İsmet Günay (Sol görüşlü), Rıza Karaca (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Hasan Karaca (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Cemil Çimen (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Hüseyin Bezek (Sol görüşlü).

Saldırganlar: Orhan Menekşe, Yaşar Bozkurt, Recep Mesut Samanlı, Ekrem Berber, İhsan Memiş, Şerif Dursun, Hamit Fendoğlu, Timurtaş Uçar, Muhittin Turgut, Abdullah Yılmaz, Zeki Öz, Ramazan Temur, Mehmet Ali Diri, Hüseyin Şen, Aziz Moran, Haci Doğru, Mehmet Polaloğlu, Ali Ercan, Abuzer Karagöz, Nail Çelebi, Temur Altınkaya, Yusuf Kantıya, Haşim Karaaslan, Hüseyin Çekin, Bedri Öner. (7)

Adana DGM savcılarının hazırladığı iddianamede, saldırıya uğrayan ve işyerleri tahrip edilen TÖB-DER,Malatya Yüksek Öğrenim Derneği, Devrimci Gençlik Birliği yöneticileri hakkında şu görüş ve değerlendirmelere yer verildiği görülmektedir:

TÖB-DER Malatya Yönetim Kurulu üyeleri, MAYÖD Malatya Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri DGB Malatya Şubesi müteşebbis heyeti üyeleri olan sanıklar ile 02. 02. 1975 tarihinde Malatya Merkezinde tertip edilensessiz yürüyüş tertip komitesinin üyeleri ve 15. 02. 1975 tarihinde TÖB-DER tarafından tertip edilen kapalı salon toplantısında konuşmalar yapan sanıkların cümlesinin kül halinde aynı maksat ve gaye uğrunda zaman zaman birleşerek ve birbirlerinin fiillerini aynı amaç uğrunda bulundukları bu suretle TÖB-DER, MAYÖD, DGB derneklerinin yasal birer kuruluş olmalarına rağmen tüzüklerinde yazılı uğraşı amaçları haricinde gizli kasıt ve gayelerini gerçekleştirmek için legal görünüm altında illegal cemiyet olarak çalışmalar yaptıkları, 02. 02. 1975 tarihli sessiz yürüyüş tertip heyetinin ve 15. 02. 1975 tarihli TÖB-DERMalatya Şubesi kapalı salon toplantısında konuşma yapan sanıkların da aynı gizli kasıt ve gaye uğrunda birleştikleri ve bu suretle gizli cemiyet olarak bu sanıkların 1961 tarihli Anayasamızın getirmiş olduğu sosyal ve iktisadi nizamı yıkmak, sosyal sınıflar üzerinde tahakkümü tesis etmek, memleket içinde müesses iktisadi, sosyal nizamları yıkmaya matuf 1-2-3-4-5 numaralı bentlerde yazılı olduğu şekilde çalışmalar yaptıkları, bu çalışmalar cümlesinden olarak yayınladıkları bildirilerle, yaptıkları konuşmalarla gayelerine erişmek için işçi ve köylü sınıfını oluşturmak ve eyleme hazırlamak maksadıyla muhtelif vesilelerle, muhtelif zamanlarda aynı sanıkların komünizm propagandası yaptıkları, cemiyetin muhtelif sınıflarını kanunlara itaatsizlik ve umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda kin ve adavete tahrik eyledikleri tüm bildiri münderecatları, 28. 12. 1974 tarihli gecedeki konuşmalar, 02. 02. 1975 tarihli sessiz yürüyüşsırasında geçirilen pankart münderecatları, bu konuşmaları ihtiva eden bantların tape edilmiş suretiyle, emanete alınan bant ve matbu evrak münderecatı 15. 01. 1975 tarihinde Malatya merkezindeki toplum olayları, şahadet ve tekmil dosya münderecatıyla sabit olmuştur.”

İddianamenin saldırganlarla ilgili bölümünde ise şu değerlendirmeler yapılmaktadır:

“Malatya Merkezi Ülkü Ocakları Şubesi Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerinin Malatya’da vuku bulan toplum olaylarından birkaç gün evvel evrak arasında mevcut (Yüce Türk Milletine) başlıklı bildiriyi teksir ettirip halka dağıttıkları, bu bildiri münderecatında ileri sol temayüllü şahıslar tarafından söylendiği anlaşılan (Memleketin ovasından en yüksek tepesine kadar kızıl bayrak çekeceğiz. Mescitleri ve Kâbe’yi yıkıp yerine bostan ekeceğiz… Kıpkızıl komünistim… istediğim bir zaman sana gelirim… atarak kızıllığımı karanlıklara… dışarıdan bir ezan sesi geliyor… tıpkı köpek havlamasını andırıyor) cümlelerini bu bildiri münderecatına yazdıkları ve bildirinin son kısımlarına da (…nesillerimizi milliyetçi yetiştirerek komünizmi, masonizmi ve vatanımızı hiçbir menfaate dayanmadan yüceltmek ve yükseltmek olmalıdır…Ülkü Ocakları) cümlelerini yazdıkları;

Bu suretle milliyetçilik grubun sapık ideolojiye sahip olduklarını kabul ettikleri karşı gruptaki şahısları bizzat ezeceklerini beyan etmek ve bu hususu bildiri şeklinde kaleme alarak 15-16. 02. 1975 günü Malatya Merkezinde vuku bulan toplum olaylarından birkaç gün evvel teksir ettirerek halka dağıtmak suretiyle, halkı bu olaylara tahrik ve teşvik ettikleri; bu suretle cemiyetin muhtelif sınıflarını umumun emniyetleri, elde edilen bildiri, bu bildirilerin dağıtıldığına dair tevilli ikrar ve şahadet ile sabit olmuştur…” (8)

İddianamede, TÖB-DER, MAYÖD, DGB yöneticileri için ileri sürülen gerekçeler, onlarca yıldan beriSıkıyönetim Mahkemelerinin, DGM’nin iddianamelerinde kalıplaşmış suçlamaların tekrarı ve benzeridir. İddianamenin düşündürücü yanı; Malatya’da sağcıların başlattığı saldırı sonucu öldürülen kişilerin, yaralanan yüzlerce kişinin, yağmalanarak tahrip edilen yüze yakın işyerinin suçlularının nerede olduğuna, suçluların kimler olduğuna dair bir “iddia”nın olmamasıdır. Bu saldırı örgüt işi değil midir?

Bir süre sonra Adana DGM’de duruşmalar başladı. Tutukluların bir bölümü hemen ilk duruşmada, geri kalanlar ise sonraki duruşmalarda tahliye edildiler. DGM ile ilgili yasa, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Dava dosyası Malatya Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. Malatya Ağır Ceza Mahkemesi de davanın Sıkıyönetim kapsamında olduğunu belirterek dosyayı Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesine gönderdi. Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesi de davanın sıkıyönetimin ilanından önce işlendiğini belirterek dosyayı yeniden Malatya Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi.

Sonuçta Yargıtay, davaya Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesinin bakacağına karar verdi. Bu gel-gitlerle dava zaman aşımına uğradı. Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesi, 1983 / 8826, E: 1983 / 220, Karar No: 1984 / 38kararıyla davanın zamanaşımına uğradığını belirterek tüm sanıkların beraatine karar verdi. Böylece 15-16 Şubat 1975’te gerçekleşen saldırılar, suçluları ortaya çıkarılmadan örtbas edildi ve dava dosyası tarihin yargısına havale edildi.

Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975)

Akçadağ İlçesinde 17 Nisan 1940’da Akçadağ Köy Enstitüsü açıldı. Daha sonra, Köy Enstitüsü’nün yerleşim yerini belirlemek üzere araştırmalar yapıldı. Malatya-Adana demiryolunun otuzuncu kilometresinde bulunan Akçadağ İstasyonunun güneydoğusuna düşen arazi saptandı. Enstitü’nün yeri için belirlenen araziler, Karapınar, Kırlangıç ve Onatlı Köylerine aitti.

Köylüler, üç bin dönümlük arazinin bir bölümünü düşük bir bedel karşılığı, büyük bölümünü de bağış yoluyla verirler. O dönem karayolları yeterli değildi ve hatta yoktu. Bu nedenle, Darende ve Akçadağ ilçeleriyle çevre köylerin ulaşımı Enstitü’nün bitişiğinde bulunan tren istasyonundan yapılıyordu. Okul yönetimi, Enstitü arazisinin tam ortasından geçen on metre genişliğinde, 2 km uzunluğunda bir yol açtı. Bu yolu çakıl ve kumla da döşetti. Çevrenin tüm ulaşımı bu yol üzerinden yapılmaya başladı.

Akçadağ Köy Enstitüsü’nün yöresinde 15 Alevi köyü bulunmaktaydı. Enstitü Yönetimi, bu köylerle ve diğer komşu köylerle ilişkileri oldukça sıcak, neredeyse bir aile gibiydi. İmece yoluyla bölgenin köylülerine kayısı, elma, kavak, bağ dikiminde yardımcı olunuyordu. Enstitü’de milli bayramlarda ya da diğer günlerde düzenlenen temsillere, eğlencelere ve törenlere tüm köylerin halkı çağrılırdı. Enstitü ile halk arasında dostluk ve işbirliği sağlanıyordu. Yöre köyleri de düğünlerine Enstitü’nün öğretmenlerini, yöneticilerini, folklor ve müzik ekiplerini çağırırlardı. 1950’de Köy Enstitüleri kapatıldı. Yerine Öğretmen Okulları açıldı. Akçadağ Köy Enstitüsü’nün yerine açılan Öğretmen Okulu da, yöre halkıyla devraldığı gelişmiş ilişkileri pekiştirerek sürdürdü.

Böylece 1970’lere gelindi. 1974’de CHP ile MSP’nin ortak hükümeti düşünce, AP, MSP ve MHP’nin ortaklaşa hükümeti (I. MC) kuruldu. MC Hükümeti, yatılı okulların yönetiminde bulunan demokrat yönetici ve öğretmenleri okuldan uzaklaştırmaya; yerine ülkücü öğretmenler ve yöneticiler atamaya öncelikli olarak yöneldi. Böylece yatılı okullar, ülkücülerin kurtarılmış bölgeleri oluyordu. Akçadağ Öğretmen Okulu’na da Cafer Toksun adında bir müdür atandı.

Cafer Toksun, Sivaslı bir Alevi ailenin çocuğudur. Yoksuldur, yatılı okula zorlukla girmiştir. Öğretmen olduktan sonra ırkçılarla ilişkilerini sıklaştırır. Yeni müdürün Alevi bir aileden geldiğini öğrenen komşu köyler halkından Aleviler, “Bizden de bir müdür çıktı” diye sevinmişler, hediyelerle kutlamaya gitmişlerdir. Cafer Toksun, ziyaretine gelen köylüleri soğuk karşılar. Hatta bir ara, sorguya çekercesine “Bu köylerin oylarını hep CHP’ye verdiklerini öğrendim. Doğru mu?” diye sorar. Köylülerin, “Müdür bey, faşistlere verecek değiliz ya…” yanıtı üzerine, Cafer Toksun’un rengi sararır, gözleri döner ve “Bir daha bu okulun toprağına ayak basmayacaksınız” diye gelenleri odasından kovar.

Şeyh Mano, Kırlangıç Köyündedir. Pir Sultan Abdal hayranıdır. Pir Sultan Abdal hakkında bilgi edinmek için Sivaslı olduğunu öğrendiği Cafer Toksun’a gider. Cafer Toksun, Şeyh Mano’nun kılık kıyafetine, kaba bıyıklarına bakar ve küçümseyerek “Senin ne isteğin var, söyle bakalım” diye sorar. Şeyh Mano, “Beyefendi, siz Sivaslısınız, Pir Sultan Abdal hakkında bilgi öğrenmek için geldim” dediğinde, Cafer Toksun’un tepesi atar ve “Komünistler sizi yoldan çıkarmışlar. Senin o sorduğun aptal da sapkının biriydi” yanıtını verir, konuğunu kolundan tuttuğu gibi dışarıya çıkarır. Şeyh Mano, “Orası Sivas’tır, Pir Sultan da çıkar, Hızır Paşalar da çıkar. Seni Pir Sultan sanmıştım” yanıtıyla ayrılır.

Bir süre geçmiş ve Cafer Toksun, yöre halkı ve okul hakkında yeterli bilgiyi edinmiş, kadrosunu oluşturmuş, saldırı planlarını hazırlamıştır; sıra uygulamaya gelmiştir. İlk iş olarak, okulun üç bin dönümlük arazisinin etrafını dikenli telle çevirdi, böylece yöre köylerin Akçadağ’a ulaşmak için 35 yıldan beri kullandığı yolu kapatmış oldu. Yolun girişine bir kulübe yaptırdı. Kulübeye silahlı bekçi yerleştirdi ve telefon bağlattı.

Bununla da yetinmedi, okul arazisine eli silahlı bekçiler yerleştirdi ve yaklaşanlara ateş ettirmeye başladı. Böylece okulla yöre halkının ilişkilerini kesti Eğer biri okula gidecekse, nöbetçiler önce ziyaretçinin kimliğini kontrol ediyor, sonra okul yönetimine telefon edilerek verilen bilgilere göre işlem yapılıyordu. Okulun demokrat öğretmen ve çalışanlarına baskı yaparak onları uzaklaşmaya zorluyordu. Cafer Toksun’un baskılarından öğrenciler de paylarına düşeni alıyordu. Sol görüşlü öğrencileri baskıyla yıldımaya, kimi zaman da derslerden çıkararak dövmeye giriştiği şeklindeki haberler giderek artıyordu. Faaliyetlerinde,Malatya Ülkü Ocaklarından getirdiği ve özel yetiştirilmiş militanları da kullanıyordu. Okulun salonlarında asılı sanat değeri yüksek tablolar indirilmiş, yerine MHP’nin propaganda resimleri yerleştirilmişti. Atatürk’ün resminin de indirildiği, yerine Ergenekon Destanıyla ilgili bir tablonun asıldığı haberi, basın organlarında yayımlanmıştı.

Akçadağ Öğretmen Okulu adeta askeri bir kamp, Cafer Toksun da kampın komutanı gibiydi. Rastladığı Alevi kadınlara “Alevileri yaşatmayacağım. Sizi kocasız bırakacağım” dediği, baskılarını artırdığı görülmekteydi. Gelişmeler üzerine, yöre halkı ve öğrenci velileri, durumu Malatya Valisine bildirirler. Vali, şikayetleri dikkate almamakta, müdürden yana tutum sergilemektedir.

Saldırı ve baskılarla ilgili basın haberi şöyle:

“Dün öğleden sonra Akçadağ Öğretmen Okulu’nda meydana gelen çatışmada birkaç öğrenci yaralanmış, okul binasının ön tarafındaki bütün camlar kırılarak okul büyük ölçüde hasara uğratılmıştır. Olay üç solcu öğrencinin dövülmesi üzerine, okulda bulunan 500 kadar solcu öğrenci idarenin bu tutumunu protesto ederek derse girmişlerdir. Faşist öğrenciler, idarenin bıraktığı boşluktan faydalanarak ellerine geçirdikleri taş ve sopalarla birbirlerine girmişlerdir. Olay yerine jandarma birlikleri getirilmiş, okulda bulunan öğrenciler ise derslerine devam etmişlerdir.” (9)

Akçadağ Öğretmen Okulu’nda ülkücülerin silahlı eğitim yaptıklarına; öğrencilere, öğretmenlere yönelik baskıların giderek arttığına, bu baskıların yöre halkına da yöneldiğine tanık olunmuştur.

Gelişmeler somut meyvelerini vermekte gecikmez ve nihayet, 7 Kasım 1975 gecesi, önceden hazırlanmışeli sopalı ülkücüler, aniden yatakhaneleri basar. Öğrenciler yatmaya hazırlanmaktadır ve kimisi pijamalı, kimisi de don-gömlekledir. Ani baskın ve bedenlerine inen sopaların tesiriyle ne yapacaklarını şaşıran 600 öğrenci, can korkusuyla dışarı fırlamışlardır. Bir kovalamaca başlamıştır. Baskı ve saldırıdan kaçan 600 öğrenci, okulun üst tarafında bulunan dağ ve tepelere sığınırlar. Mevsim yağışlı ve soğuk, öğrenciler çıplaktır. Saldırı haberi Malatya’da CHP İl Başkanı Turan Fırat’a ulaşır. CHP İl Yönetimi, TÖB-DER ve basın organları mensupları ortaklaşa tuttukları birkaç otobüsle dağlara sığınan öğrencileri toplamaya gider ve megafonla öğrenci aramaya koyulurlar. Kayaların kovuklarına sinmiş ve korkuyla bakışan henüz 15-16 yaşlarındaki çocukların büyük bölümü toplanarak Malatya’ya getirilir. O gece evlere dağıtılan öğrencilerin soğuktan donmaları önlenmiş olur.

Meydana gelen olaylardan dolayı 600 öğrenci okuldan uzaklaştırılmıştır. Okuldan uzaklaştırılan öğrencilerin velileri tarafından hazırlanan ve yetkililere ulaştırılan belge şöyle değerlendirilmektedir: “ ‘Atatürkçü öğretmen ve öğrencileri okuldan uzaklaştırmak için çok öncelerden Okul Müdürü Cafer Toksun,Eğitim Şefi Fazlı Aktaş öğretmenlerden Mehmet Yıldırım, Halit Karadağ, Remzi Sağıroğlu, Züleyha Cömert, Celal Aydoğmuş, Mehmet Kara tarafından hazırlığı yapılan ve ortamı oluşturulduktan sonra meydana gelen olay esnasında, 700 öğrencinin dolaplarının tahrip edilerek eşyalarının, kitaplarının ve paralarının talan edildiği, talan edilen paraların ve eşyaların bu öğretmenlerce Ülkü Ocaklarına teslim edildiği, Atatürkçü öğrencilerin okulun bodrumuna konularak işkenceye uğradıkları ve günlerce ekmek verilmediği gibi, şimdi de olayı saptırmak için olaya mezhep, dil ve bölgecilik gibi bölücülük niteliğinde olan suçlamalarda bulundukları, böylece korkunç bir bölücülük yaptıkları, bütün bu olaylardan haberli olanMalatya Valisi ve Milli Eğitim Müdürünün olaya yeteri kadar eğilmedikleri, hatta olayla ilgili tanıklar ve mağdurların kimisinin dini görüşlerinden, kimisinin politik görüşlerinden dinlenilmedikleri, sadece olayı yaratanlar ve onların gösterdikleri tanıkları dinleyerek tek taraflı kovuşturma yaptıkları, Vali ve Milli Eğitim Müdürünün adeta onların koruyuculuğunu yaptığı’, ileri sürülerek Cumhurbaşkanına, Senato ve TBMM Başkanına, Parti Genel Başkanlarına ve Parlamenterlere durum bildirilmiştir. Olaya eğilmelerini, bülücülük niteliğini taşıyan bu tutumun önlenilmesini, ilgililer hakkında kovuşturma yapılmasını, gerçeğin ortaya çıkması için ilgilerini istemişlerdir…”

Malatya Milletvekili Celal Ünver, demokratik kitle örgütleri temsilcileri ve basın mensuplarından oluşan bir heyetle Akçadağ Öğretmen Okulu’na gider. Olayı incelemek üzere Akçadağ Cumhuriyet Savcısı ile İlçe Jandarma Komutanı da o sırada okulda bulunmaktadır. Okul Müdürü Cafer Toksun, Milletvekili Celal Ünver’in okulu gezmesini, gözaltına alınan öğretmen ve öğrencilerle görüşmesini, olayın neden kaynaklandığını öğrenmesini engellemeye çalışır. Bunun üzerine Celal Ünver sert bir tepki gösterir ve Savcının araya girmesiyle olay büyümeden yatışır. Dönemin yerel basın organlarında, Okul Müdürünün olumsuz tutumu şöyle anlatıldı: “İlimiz Akçadağ Öğretmen Okulu’nda son çıkan olaylardan sonra 20 kadar öğrenci velisi ile okula giden CHP Malatya Milletvekili Celal Ünver, Okul Müdürü ile görüşürken, bir süre önce duvara asılan bozkurt resmi hakkında bilgi istemiş ve bunun üzerine Okul Müdürü Cefar Toksun,zile basıp çağırdığı birkaç öğretmen ve öğrenciyle CHP Milletvekili Celal Ünver’in üzerine yürümek istemiştir. Bu arada CHP Milletvekili Celal Ünver odaya gelen kalabalık bir öğretmen topluluğuna, ‘Siz kim oluyorsunuz ki beni dışarı atmak istiyorsunuz’ demiş ve bunun üzerine orada bulunan jandarma üst çavuşunun müdahalesiyle olay büyümeden önü alınmıştır…”

Akçadağ Öğretmen Okulu’nda meydana gelen olayların sonucunu merak etmeyiniz. Hiçbir şikayet ve soruşturma sonuç vermedi. 600 öğrenci, 20 öğretmen okuldan uzaklaştırıldı. Okul, tamamen Ülkü Ocaklarının karargahı haline geldi.

Parlamento üstü bir örgüt

Devletin ekonomik ve politik desteği ve korumasıyla güçlendirilen Ülkü Ocakları, kendilerini devlet yerine koyuyorlardı. Dokunulmazlıkları vardı. Devletin en üst organı olduklarını her yerde ve ortamda açıkça söylüyorlardı. Nitekim Ülkü Ocakları Malatya Şube Başkanı, yaptığı bir basın açıklamasında bakın ne diyor:

“… büyük Türk Milletine ve onun yetkililerine şunu bilhassa ifade etmek istiyorum. Ülkücüler parlamento dışı parlamenterlerdir. Yani ülkücüler milletin seçilmemiş milletvekilleridir. Ülkücüler bulundukları yerlerde millete hizmet ederler. Ülkücüler milletin bir yön ve hedef tayin etmeye çalışan öncüleridir, önderleridir. Hareketimiz meşrudur. Herkese açıkça şunu hatırlatırız ki, bizim Allah, Vatan, Millet, Devlet, Bayrak ve insanlığa hizmetten başka bir aşkımız yoktur…” (12)

Görüldüğü gibi, Ülkü Ocakları kendilerini ülkenin en üst kurumu olan parlamentonun da üstünde bir kurum olarak görmektedirler. Bu özellikleri nedeniyle, her türden katliam, tahrip ve yağma onların gözünde meşruydu. Evet Ülkü Ocaklarının dokunulmazlığı vardır. Kuruluşundan günümüze değin gerçekleştirdikleri onlarca katliamın, öldürdükleri yüzlerce aydının, bilim adamının hesabını vermemişlerdir. Onlardan herhangi bir hesap sorulmamıştır da. O tarihlerde Başbakan Süleyman DEMİREL’in, “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz…” demeci ve söylemi; kurdurduğu, koruduğu örgütle karşı karşıya gelmek istemediğindendir.

1970-1980 arasında Malatya’da bine yakın olay oldu, yüzün üstünde öğretmen, genç, memur, esnaf öldürüldü. Dokunulmazlıkları nedeniyle, bunca olaya karşın, Ülkü Ocakları yakayı ele vermemişlerdir. Malatya Emniyet Müdürlüğünün basına verdiği bilgilere göre, 1976’da 980, 1977’de 891 olay olmuştur. Yani iki yıl içinde Malatya’da meydana gelen olayların toplamı 1871’dir. Bu rakamlar, Malatya’da terörün nasıl tırmandırıldığının kanıtıdır.

DİĞER YAZILAR :
MALATYA KATLİAMI -1-
MALATYA KATLİAMI -3-

“Kutlu doğum haftası” ve Muaviye soylu Yezit siyaseti

Muaviye Soylu Yezit düzeni Muhammet Mustafa Habibullah’ın DOĞUM GÜNÜNÜ Kutluyormuş…!!!

Öncelikle “Doğum Günü Kutlaması” İsevi bir gelenektir. Hristiyan toplumunun İsa Mesih Ruhullah’ın doğum gününü kutlamasıyla, giderek dünya genelinde bir gelenek haline gelen doğum günü kutlaması son derece insani bir durum olup, değerlidir.

 

Ancak;

İslam Hakikatinden, mazlum ve masum duygu ve düşüncelerden uzak; egemen, inkarcı, ırkçı, faşist zihniyetle her türlü zulüm ve katliamı yapanlar “Kutlu Doğum Haftası Kutlaması” adı altında;

İnkar ve asimilasyona devam ettikleri gibi;

“Kutlu Doğum Haftası” gibi kutsal bir değeri kullanarak kirli ve kanlı uygulamalarını sürdürmek istiyorlar…

Bunca TECAVÜZ…

Bunca KADIN KATLİAMI…

Bunca YOKSULLUK…

Bunca YOLSUZLUK…

Bunca HIRSIZLIK…

Bunca DOLANDIRICILIK…

Bunca KİRLİ SİYASET ve DÜZENBAZLIK…

Bunca İNKARCILIK, IRKÇILIK…

Bunca KUTSAL DEĞERLERİMİZE SALDIRI…

Bunca KİRLİ SAVAŞ…

Bunca SOYSUZ ve YALANCI SİYASETÇİ…

Bunca KİRLİ ve KANLI İKTİDAR… varkeeeeeeeennnnn;

 

Ey İnananlar;

Ey İslam Hakikatini ibadet bilip Hak ve Hakikat menziline vasıl olmaya çalışanlar;

Bu gün “Kutlu Doğum Haftası” için meydanlarda nutuk atıp;

“İslamda birleşelim” diyenler;

İslamı kullanan Muaviye Soylu Yezit siyaseti güdenlerdir.

Muhammet Mustafa Habibullah yaren ve yoldaşlarını Mazlum ve masumlardan seçmişti.

İşte Muhammet Mustafa Habibullah’ın Yarenleri…

Şahı Merdan Ali

Fatma Ana

Bilali Habeşi

Selmanı Farisi

Abuzer Gıffari

Mahmut’ül Ensari

Veysel Karani

Rabiyat’ül Adevi……!

Ve Ehlibeyt…

 

Şimdiiiiiii;

Muhammet Mustafa Habibullah’ın yaşadığı dönemde ona her türlü zulüm ve baskıyı yapanların takipçileri KUTLU DOĞUM HAFTASI kutluyorlar… Bu ne garabettir.

Ebu Süyfyan’ın, Muvayiye’nin, Yezit’in kirli, kanlı, hile ve oyun dolu siyasetini kullanarak iktidar olanlar bu günü/haftayı kutluyorsa;

Tersine “MUHAMMET’TEN KURTULUP İKTİDAR OLDUK” diyedir.

Ebu süfyan, Muhammet Mustafa Habibullah’a karşı kirli oyun ve kirli siyaset yürüttü.

Muaviye, Şahı Merdan Ali’ye karşı kirli siyaset yürüttü, katliam yaptı, Şahı Merdan Ali’ye karşı savaş açmak gibi alçakça bir yönteme başvurdu.

Yezit ise Hakkın ve hakikatin, mazlum ve masumların nazarında Kainatın LANETİDİR…

LANETİN SİYASETİNİ Temsil eden, yürüten, katliamcı, ırkçı, inkarcı, hırsız, dolandırıcı ve bu tecavüzcü sistemi sürdürenler;

İslam Hakikatini veya Muhammet Mustafa Habibullah’ı TEMSİL EDEMEZ…

“Kutlu Doğum Haftası Kutluyoruz!” diyerek İslam Toplumunun en kutsal değerlerini kirletemez…!

Sevgi ve saygılarımla

Bu saldırı toprakla birlikte kadının da varlığınadır

Terolar’da süren direnişin 4. bölümünde kadınlar vardı. Kadınların gözünden bu direnişi anlatan Ayten Şimşir: Ana eğer ki topraktan uzaklaşırsa toprağın o eşitlikçi yanını da koruyamaz.  O yüzden de Buradaki saldırı toprakla birlikte kadının da varlığınadır.

 

Maraş Terolar’da AFAD kampına karşı sürdürülen direniş devam ediyor. Günlerce çadırda nöbet tutan direnişin en başından bu yana hep kadınları gördük. Tıpkı Yırca’da, Cerrattepe’de olduğu gibi kadınlar bu kez Terolar’da direniyordu. Toprağına, suyuna, geleceğine sahip çıkmak için direniyordu. O toprağa saplanan kepçelerin ciğerlerini deldiğini söylüyorlardı her fırsatta.

Demokratik Alevi Dernekleri adına bulunan Ayten Şimşir de kadınlarla birlikte direniyordu.  Neden kadınların en önde mücadele ettiğini şöyle özetliyordu:  Burada analar toprağın önemini biliyorlar. Toprağın onur olduğunu, toprağın dil olduğunu, toprağın kültür olduğunu biliyorlar.  Tıpkı özenle büyüttükleri çocuklarının da geleceği olduğunu bildikleri gibi. Şunu gözlemledik, kadınların yaklaşımı farklı direngenler, öndeler..

İlk kamp kurulma kararı alındığında, inşaatın yanı başına çadırı kuran analardı, çadıra sahip çıkan, analardı, ayakta zor duruyordı ama direniyorlardı diyen Şimşir, sadece buradaki sorun zorda kalan mazlaumların sorunu değil, buradaki sorun toprakla birlikte kadınların, toprağın özüne saldıran zihniyeti burada hakim kılanlara karşı çıkmaktır. Çünkü biz şunu biliyoruz, inancımızda bunu gerektiriyor:  Yolun sahibi ana kadındır. Yolu yürüten, ocağa sahip çıkan,  ocağı tüttüren kandındır. Ana eğer ki topraktan uzaklaşırsa toprağın o eşitlikçi yanını da koruyamaz.  O yüzden de Buradaki saldırı toprakla birlikte kadının da varlığınadır” diye konuştu.

78 katliamını hatırlatan Ayten Şimşir, “78 sonrası birlikte hareket etmekte dahi zorlanan  insanlar burada… Geçmişi tamamlanmamış travmalarını yaşıyorlar. Ve kadınlar daha çok yaşıyor. Buna yönelik çalışmalarımız devam edecek.  Tüm Alevi kurumları öncelikli olmak üzere,  mevcut durumdan rahatsız olan tüm sivil toplum kuruluşlarını, tüm asimilasyona, tekçi zihniyete karşı olanları buraya destek olması, güç vermesi gerekiyor.  Bu yanıyla da burada olmak gerekiyor.  Çünkü insanlar burada destekleri gördükçe, daha bir moral buluyorlar ve motivasyonu artıyor.  Bu yanıyla da tüm duyarlı halkı buraya çağırıyoruz.” İfadelerini kullandı.

Gülşen İşeri/alevigazetesi.com

Malatya Katliamı -1-

Malatya Katliamı 18 Nisan 1978

Malatya’da meydana gelen olayları değerlendirmeden önce, bu kentin siyasi ve inançsal yapısının bilinmesinde yarar vardır. 1990 genel nüfus sayımına göre Malatya’nın nüfusu 702.055’dir. Kent nüfusununyüzde 30’unu Alevi, yüzde 70’ini Sünni topluluğu oluşturmaktadır. Alevilerin yoğunlukta olduğu ilçeler Arguvan, Arapgir, Doğanşehir, Akçadağ, Hekimhan’dır. Yeşilyurt ve Darende ilçelerinde ve köylerinde yerleşik Alevilerin sayısı azdır. Pütürge’de ise Alevilerin yerleşik olduğu yalnızca dört köy bulunmaktadır. Malatya merkezinde Alevilerin yoğun olduğu mahalleler, Başharık, Gürsel, Çavuşoğlu, Özalper (Samanharkı), Çilesiz, Fırat, Küçük Mustafapaşa, Samanlı, Ata, Aşağıbağlar’dır. Diğer mahallelerde az sayıda Alevi yerleşiktir.

Malatya’nın siyasi yapısının zaman dilimi içinde önemli değişimler yaşamış olduğunu görürüz. 1946’da çok partili döneme geçilmiştir. Kurulan siyasi partilerden biri DP’dir. DP halka yapılan baskıların ve yoksulluğun karşısında olduğunu belirterek özgürlüklerin savunuculuğunu yapıyordu. Aleviler, Osmanlı’dan beri horlanmışlar, baskı ve katliamlarla karşılaşmışlardır. DP’nin özgürlük söylemlerine inanan Aleviler, 1950, 1954 ve 1957 yıllarında yapılan milletvekili genel seçimlerinde oylarının yaklaşık olarak yüzde 70’ini DP’ye, kalanını da CHP’ye veriyorlardı. Sünni topluluğunun büyük çoğunluğu (yüzde 70) ise, İsmetİnönü’ye tutkularından dolayı oylarını CHP’ye veriyorlardı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle DP kapatıldı.1961 Anayasası hazırlandı. 1961 Anayasası bazı yenilikler, temel hak ve özgürlüklere ilişkin önemli düzenlemeler içeriyordu. Buna bağlı olarak memurlar örgütlenmeye başladılar. Sivil örgütlerin içinde nicel ve nitel olarak en önemlisi, öğretmenlerin kurduğu TÖS’dü. TÖS’e üye öğretmenlerin tümüne yakını solcu ve demokrattı. Köylerde genellikle TÖS üyesi öğretmenler çalışıyordu. Bu arada, demokrasi ve emek yanlısı TİP’in de yandaşları çoğalıyordu. 1950’li onyıl boyunca DP’ye oy veren Aleviler, bu kez sol partilere yöneldiler. 1965 milletvekili genel seçimlerinde Alevilerin çoğunluğu CHP’ye, bir bölümü de TİP’e oy verdi. Önceki seçimlerde CHP’ye oy veren Sünni topluluğu, bu kez DP’nin devamı olan AP’yi ve diğer sağ partileri desteklemeye yöneldi. Böylece Malatya’da siyasal yapılanmanın üzerinde bulunduğu zemin sürekli değişiyordu.1973 milletvekili genel seçimlerinde MSP, 29.139; AP, 20.224; MHP, 2.686 ve CHP, 64.442 oy almışlardı. Görüleceği üzere, çalkantılı yılların başlarında, siyasal İslâmcıların ağırlıklı olduğu MSP kentte önemli ölçüde taban oluşturmuştu. Bu siyasal gelişmeler sağ-sol ayrışımını da birlikte getirdi.

Sağ siyasi iktidarların (1950’den günümüze sağ partiler iktidardadır) desteğiyle kurulan ve korunarak geliştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ dernekler güçlenirken; karşıt sol örgütler de oluşuyordu. Bu ideolojik örgütlenmeler, giderek karşılıklı çatışmalara dönüştü. Sağ örgütler, genellikle dini kullanarak karşıtlarına saldırıyorlardı. Sol örgütler ise, “Demokrasi, eşitlik ve özgürlük” söylemiyle taban oluşturmaya çalışıyorlardı. Siyasal ayrışım körüklendikçe Aleviler sol partilere, özellikle CHP’ye blok halinde oy vermeye yöneldiler. 1977 milletvekili genel seçimlerinde CHP,99.107; AP, 32.224; MSP, 38.516; MHP, 17.371 oy aldılar. (1) Bu seçimlerde MHP ve MSP’nin oyları büyük artış göstermiştir. Türkiye genelinde sağ siyasal iktidarlar tarafından körüklenerek geliştirilenideolojik ayrışımın yoğunlaştığı illerden biri Malatya’dır. Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımı yaratmak amacıyla “Mum söndü” tiyatro getirerek Aleviler küçük düşürülmeye çalışıldı. Nitekim Alevilerin bu oyuna tepkileri sert olmuştu. Camilerde de Alevilere yönelik horlayıcı, suçlayıcı vaazlar veriliyordu. “Türk-İslam sentezi” doğrultusunda konferanslar, paneller düzenleniyor, ırk ve inanç ayrılığı körükleniyor, bu ayrımlar üzerinden saldırılar tertiplenmeye çalışılıyordu.

Gelişmelerde, ABD’nin gönderdiği “Barış Gönüllüleri”nin de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD, Sosyalist Blok’un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış, bunun karşısında da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayı amaçlamıştı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle karadan ve denizden komşuydu. Bu yüzden, Türkiye ABD için önemli bir ileri karakol işlevi üstlenebilirdi, ancak bunun için Türkiye’nin Sovyet nüfuzuna girmesini önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye’deki devrimci gelişmeler ve örgütlenmeler, bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçı örgütlenmelere yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD, özel yetiştirilmiş uzmanlarını Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin, Türkiye’deki feodal, etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni, Kürt-Türk) ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde (Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu) çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış Gönüllüleri, istenilen bölgelerde görevlendirildiler.

Barış Gönüllüleri, Türkiye’de ne iş yapacaklardı? Gelişlerinin nedeni gerçekten barış için olamazdı, çünkü Türkiye’de o dönem iç savaş yoktu. Eğer barış istiyorlarsa öncelikle kendi ülkelerine baksınlardı. ABD’deki Kızılderililere yönelik baskı ve soykırımına engel olsunlar, kendi ülkelerinde iç barışı sağlasınlar, Vietnam’a ve Kore’ye asker gönderilmesini engellesinlerdi. Elbette, kendi ülkelerindeki olumsuzlukları görmezlikten gelerek Türkiye’de barışı sözümona sağlamaya gelmelerinin altında gizli bir amaç bulunmaktaydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD, bu bölgelerdeki aşiretler, inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri saptamaya çalışıyordu. Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya’da çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalışmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ’ın köylerinden bir grup (Süleyman Kırteke, Reşoali Erdoğdu, Köse Polat, Teslim Töre ve arkadaşları) ortakbildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak cezaevine konuldular. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde, 1969/158 nolu dosyayla yargılanan bu kişiler, daha sonra beraat ettiler. Malatya’daki gerici ve ırkçı saldırılar, Barış Gönüllülerinin Malatya’da çalıştıkları dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya dönüştü. Aşağıda, bu saldırılardan birkaç örnek, çeşitli boyutlarıyla ele alınacak.

Kemal Abbas Altunkaş olayı (1968)

Kemal Abbas Altunkaş, 27 Mayıs 1960′da Tunceli’de Milli Eğitim Müdürüdür. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrası Nevşehir’e öğretmen olarak atanır. Bir süre sonra Malatya Turan Emeksiz Lisesineedebiyat öğretmeni olarak gelir. Kemal Abbas, güzel şiir okur, hoş sohbetlidir. Nurculara karşı tepkiseldir ve tepkisini her ortamda çekincesiz göstermektedir. Malatya’da kısa sürede çevre edinir. En yakın arkadaşlarından biri, CHP İl yönetiminde bulunan Turan Akyol’dur.(Daha sonra MSP’den Malatya milletvekili seçildi.) Kemal Abbas, Turan Akyol’un babasına ait Fırat Palas Oteli’nin boş bir odasında özel ders vermeye başlar.

1967-68′de Malatya’da sağ-sol ayrışımı keskinleşmeye, saldırılar yaşanmaya başlar. Kemal Abbas, hemTÖS’ün üyesi, hem Tuncelili ve Alevi kökenlidir. Sağ örgütler, Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımını körüklemek için her yöntemi denemektedirler. Kemal Abbas’ı hedefleyen bir plan hazırlanır. Kemal Abbas’ın özel ders verdiği öğrenciler arasında sağ görüşlü, Yakınca kasabasında yoksul ve problemli bir ailenin çocuğu olan Kenan Çırak da bulunmaktadır. Irkçı örgütler çıkar karşılığında Kenan Çırak’ı piyon olarak seçerler. Kamuoyunu etkileyecek olayın senaryosu hazırlanır. 18.01.1968 günü akşamıdır. Kemal Abbas, özel ders verdiği öğrencileri için otele gelir, ders notlarını alarak odasına çıkar. Kenan Çırak da gelmiştir. “Hocam kahve mi, çay mı içersiniz?” diye sorar. Kemal Abbas, “Sade bir kahve ve su getir” yanıtını verir. Tepsi üzerinde kahve ve su gelir. Kemal Abbas, bir yandan kahvesini yudumlamakta, bir yandan da o günün ders konusunu anlatmaktadır. Kahve bitmiştir, Kemal Abbas derin bir dalgınlığın içinde uyur gibidir. Bir süre sonra Kenan Çırak, Kemal Abbas’ın kesik erkeklik organını elinde sallayarak dışarıya fırlamış ve “Bana tecavüz etmek isterken uzvunu kestim…” diye sokakta bağırmaya başlamıştır. Bunun üzerine otel katibi Kemal Abbas’ın bulunduğu odaya girer. Kemal Abbas, somyanın üstünde dalgın dalgın oturmaktadır; yere akan kan pıhtılaşmıştır. Gel gör ki Kemal Abbas, acı duyduğuna ilişkin herhangi bir belirti vermediği gibi, yerinden dahi kıpırdamamıştır.

Otel katibi karşılaştığı acılı olayı polise ve ailesine bildirir. Kısa bir süre içinde Kemal Abbas, Kayseri Tıp Fakültesine yetiştirilmek üzere karayoluyla yola çıkarılır. dört saat sonra Kayseri Tıp Fakültesine ulaştırılır. Olayın üzerinden beş saat gibi uzun bir süre geçmiştir. Bunca süreye karşın Kemal Abbas halen baygın ve gelişmelerden habersizdir. İlk müdahale sırasında yapılan tahlil sonuçlarına göre, uyuşturulduğu ve halen uyuşturucunun etkisinin geçmediğini belirten rapor verilir. Kayseri’de, İstanbul’daki Tıp Fakültelerinden birine acilen yetiştirilmesi gerektiği söylendiği için, hemen karayoluyla İstanbul’a hareket edilir. İstanbul’da da, uyuşturulduğuna dair rapor verilir. Fırat Palas Oteli’nde meydana gelen olaydan 15-20 dakika sonra yüzlerce sağ görüşlü kişi hükümet binasının önünde gösteri yapmaya başlamıştır. Aynı anda, olayın ayrıntılarıyla yer aldığı sağ görüşlü Beydağı Gazetesi de mahallelerde, kahvelerde dağıtılmaktadır. Oysa, Beydağı Gazetesinin matbaasının makinesi eski tip, el dizgilidir. Böyle bir haberin elle dizgisinin yapılması için en azından 5-6 saat zamana gereksinme vardı. Demek ki, hazırlanan

senaryonun doğrultusunda haber çok önceden dizilerek hazırlanmıştır. Sağ örgütler, olayı protesto etmek amacıyla bir miting düzenleme kararı alır. Bu yönde hazırlıklar sürerken; Alevilere ait ev ve işyerlerinin işaretlendiği görülür. Saldırı duyumunu alan Aleviler, güvenlikleri için belirli noktalarda nöbet tutmaya başlar. Malatya’nın cadde ve sokakları insanlarla dolmuştur.

En ufak bir kışkırtma ve tartışmanın yüzlerce insanın ölümüne neden olabileceğı bir gerginlik hüküm sürmektedir. Mitingin iptali için, Malatya Valiliğine, Savcıya, Başbakana, Cumhurbaşkanına ve İçişleri Bakanına telgraflar çekilmeye, telefonlar edilmeye başlanır. Şehir merkezinde alınmış olan olağanüstü güvenlik önlemleri de artırılmıştır. Valilik, mitingin güzergahını değiştirerek şehir dışına taşır. Bu gerginlik birkaç gün devam eder.

Malatya’da bu olumsuz gelişmeler olurken; Milli Eğitim Bakanı, Kemal Abbas’ı açığa alır. Kemal Abbas’ın avukatları, açığa alınmanın yanlı bir soruşturmanın sonucu olduğunu ileri sürerek Danıştay’a dava açarlar. Danıştay 5. Dairesi, gerekli belgeleri değerlendirerek E:1969/2553, K:1970/1957 ve 05. 05. 1970′de, olayın tertip olduğunu belirtir ve açığa alınma kararını iptal eder.

Kemal Abbas’ın davası, güvenlik gerekçesiyle Samsun’a nakledilir. Samsun sorgu yargıcı, E:1969/22, K:1969/216 sayılı ve 18. 11.1969 günlü kararıyla olayın komplo olduğuna karar verir. Daha sonra Samsun Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Kenan Çırak ağır hapis cezasına çarptırılır.

Hekimhan Olayı (1968)

Hekimhan’ın AP’li Belediye Başkanı Ali Akyüz ile AP İlçe Başkanı ve İl Genel Meclisi Üyesi Turan Garipağaoğlu’nun öncülük ettiği sağcı militanlar, 15 Aralık 1968′de Hekimhan Lisesi’nde görevli sol görüşlü öğretmenlere ve öğrencilere “vurun Alevilere, komünistlere” sloganı eşliğinde, cop ve şişelerle saldırırlar. Çok sayıda öğrenci yaralanır. Lisede görevli 13 öğretmen, jandarmanın gözetiminde okuldan alınarak Malatya’ya götürülür. Daha sonra bu öğretmenlerden solcu ve Alevi olanlar kar-kış demeden değişik yerlere sürgün edilirler. Birçok öğrenci de okuldan uzaklaştırılır. (2)

2 Şubat Mitingi (1975)

Devlet destekli ırkçı-şeriatçı örgütlerin mensuplarının, gözlerini kırpmadan karşıtlarını öldürdüğü yıllardı 1970’ler. Bireysel saldırılar ve öldürmeler giderek toplu saldırılara dönüşüyordu. Yoğunlaşan faşist saldırıları kınamak, devlet yetkililerini uyarmak amacıyla Malatya’daki demokratik kitle örgütleri bir araya gelir ve “Faşizmi protesto” adıyla bir miting düzenleme kararı alırlar. Gerekli yasal işlemler tamamlanır ve izin alınır.

2 Şubat 1975 günü İnönü Caddesi’nin üzerinde bulunan Kız Meslek Lisesi’nin önünde on bin kişitoplandı. Yürüyüş sırasında yolda katılanlarla yürüyüşçülerin sayısı 30 bine ulaşmıştı. Yürüyüş halindeki kitle, güzergah üzerindeki binalarda oturanlar tarafından alkışlanıyordu. Disiplinli, sessiz ve çok katılımlı yürüyüş korteji Atatürk Anıtı’nın önüne geldi. Saygı duruşundan sonra dağılınacağı sırada, ortaya Ülkü Ocaklı bir grup çıktı. Tahrik edici slogan ve küfürlerle hakaret etmeye başladılar.

Bu sırada emniyet güçleri dağılmakta olan topluluğa copla saldırarak miting alanını savaş alanına dönüştürdüler. 22’si ağır olmak üzere aralarında kadın ve çocukların da olduğu yüzlerce kişi yaralandı. Saldırı sonrası ülkücüler polisleri omuzlarına almış alkışlıyorlardı. Polislerin saldırısında ağır yaralananlar şu isimlerden oluşuyordu: Aziz Maho (öğretmen); Aziz Takçi (öğretmen), Ali Şahabettin Aktaş (ilköğretim müfettişi), Ramazan Şimşek (öğretmen), Şeyho Kızıldağ (öğretmen), Yusuf Bayram (öğretmen), Hasan Doğan (öğretmen), Hüseyin Nacar (öğretmen) Hasan Sönmez (öğretmen), Hasan Çınar (öğretmen), Hüseyin Gökbulut (öğretmen). Selahattin Toy (halktan), Erdal Bozkurt (halktan), Mustafa İçöz (halktan), Yusuf Akdağ (halktan), Hüseyin Özçelik (halktan), Mustafa Yılmaz (avukat), Mehmet Balarısı (köylü), İlyas Zengin (köylü), Kemal Atalay (köylü), Ali Kaya (köylü). (3)

15–16 Şubat olayları (1975)

TÖB-DER, öğretmenlere yapılan baskıları, sürgünleri ve öğretmenlerin özlük sorunlarını görüşmek amacıyla 15 Şubat 1975′de 57 ilde kapalı salon toplantısı yapılmasını kararlaştırır. Kapalı salon toplantılarının yasal kurallara uygun izinli yapılması da TÖB-DER’ce karara bağlanır. Alınan kararlar, şubelere bildirilir. TÖB-DER Malatya Şubesi, bu karar doğrultusunda valiliğe başvurarak gerekli izni alır. Hazırlıklara başlanır.

Devletin siyasi güçleriyle iyi ilişkiler içinde olan ve her yerde taşeron olarak kullanılan ırkçı-şeriatçı örgütler, TÖB-DER’in toplantılarını engellemek, olay çıkarmak, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrışımı yaratmak amacıyla planlar hazırlamaya koyulur. Faşistlerin saldırı hazırlıklarıyla ilgili bilgiler ve haberler yaygılaşınca; TÖB-DER Malatya Şubesi yöneticileri, Malatya Barosu Başkanı Turan Fırat, CHP İl Başkanı ve bazı duyarlı kişiler, Vali Sadullah Verel’i ziyaret ederek duyumlarını, kaygılarını iletirler. Vali, “Ben on ayrı kaynaktan bilgi topluyorum. Böyle bir saldırının olacağına dair en ufak bilgi edinmedim. Böyle bir saldırının olması düşünülemez. Devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir” yanıtını vermiştir.Malatya Valisine ne gibi bilgilerin verildiği bilinmiyordu; ama TÖB-DER toplantısının yapılacağı 15 Şubatgünü, faşistlerin kentin belirli semtlerinde toplanmaya başladığı görüldü. Toplananlar bir süre sonra saldırıya geçtiler. Saldırganların bir kolu, Elazığ Caddesi üzerinde bulunan vali konağını sarar. Taşlarla konağın camlarını yerle bir ederler. Valiye ve eşine yakışıksız sözler edilir. Vali Sadullah Verel ve eşi, konağın balkonuna çıkarak ellerinin başparmağını havaya kaldırır ve “Biz de Müslümanız!” diye bağırırlar. Saldırganlar bu “itiraf”la yetinmez ve Vali ile eşinin kelime-i şahadet getirmesini isterler. Bunun üzerineVali ve eşikelime-i şahadet” getirirler, hem de birkaç kez tekrarlayarak…

Saldırganların eylemlerinde kararlı olduğu görülür. Oradan şehir merkezine doğru yürüyüşe geçerler. Karşılarına çıkan ve solcu bildiklerine ait olan işyerlerini yağmalarlar ve yakıp yıkarlar. Saldırganların bir kolu, Belediye binasının önüne toplanmıştır. Bu grup, yürüyüşe geçtikleri Fuzuli Caddesi üzerinde bulunanCHP İl binasına, bazı basın organlarının bürolarına ve TÖB-DER binasına saldırırlar. Aynı cadde üstünde karakolu bulunan Toplum Polisi, barikat kurarak saldırının yaygınlaşmasını engellemeye çalışıyordu. Saldırganların başka bir kolu da,

Samanpazarı denilen meydanda toplanarak Cezmi Kartay Caddesi üzerinde bulunan Alevilere ait işyerlerini yağmalamaya, yakmaya yöneldi. Başka bir kol da PTT binasının bulunduğu yöne doğru yürüyüşe geçti. Saldırı ancak akşama doğru askerlerin müdahalesiyle denetim altına alınabildi. Saldırının birinci günü böyle noktalandı. Saldırı, ikinci gün olan 16 Şubat’ta, daha acımasız ve daha yıkıcıydı. Birinci gün yağmalanan ve yakılan işyerlerinin sahipleri, zararlarını tespit etmeye, kırılan ve yıkılan yerlerini onarmaya çalışıyorlardı. Saldırganlar da yeni bir saldırının hazırlığı için Belediye ve Samanpazarı Meydanında toplanmaya başladılar. Ortalıkta polis görünmüyordu. Toplanan saldırganlar, yine kollara ayrılarak yürüyüşe geçtiler. Önceden belirlenen solcu ve Alevilere ait işyerlerini yakmaya giriştiler.

Bir gün önce saldırma imkanı bulamadıkları CHP ve TÖB-DER binasının kapılarını, camlarını ve tüm eşyalarını yerle bir ettiler. Saldırı giderek mala zarar vermekten cana zarar vermeye dönüşüyor, çatışmalar ve yaralamalar görülmeye başlıyordu. İşte ancak o zaman askeri birliklerden yardım istendi. Akşama doğru saldırı güçlükle denetim altına alınabildi. İki günün bilançosu, bir ölü ve 29 ağır olmak üzere 220 yaralıydı. Yaralananların çoğunluğu Alevi ve sol görüşlü işyeri sahipleriydi.

Tanıklar anlatıyor:

Hasan Bozkurt (işçi): “Saat 16 sıralarıydı, evime gidiyordum. Cezmi Kartay Caddesinde, karşıdan gelen büyük bir kalabalıkla karşılaştım. ‘Kahrolsun Ecevit, komünist Ecevit, başbuğ Türkeş’ diye bağırıyorlardı. Hızla geldiler, ben de bunların arasında kaldım. Bu sırada karşı bir grup belirdi ve Cezmi Kartay Caddesi, birden bire cehenneme döndü…Kalabalığın arasında, şimdi burada çiftçilik yapan eski AP Milletvekili Hamit Fendoğlu’nu gördüm. MHP İl Başkanı Şerif Dursun’la birlikteydiler. Kavgalara bunlar da katıldılar. Kalabalıktan bazı kişilerin elinde kurt resmi vardı.

Ortalık makineli tabancaların sesiyle yankılanıyordu. Çatışmaya başladılar. Caddede korkunç bir kavga başlamıştı. Tabanca mermileri ve taşlar yağıyordu. Sopalar inip kalkıyordu. Bu sırada bir grup, Doğan Palas ve Tüccarlar Klubü Oteli’ne yöneldi. Sahipleri CHP’li olan bu oteller kısa zamanda tamamen tahrip edildi. Bir başka grup da TÖB-DER merkezi ile altında bulunan beş dükkanı aynı şekilde tahrip edip, içeride taş üstünde taş bırakmamışlardı. Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin idarehaneleri de aynı akıbete uğradı. Çoğunu tanımıyordum. Ben Malatyalıyım, hemşehrilerimin çoğunu tanırım. En azından aşinalığım vardır. Bu memlekette herkesin birbirine göz aşinalığı vardır. Fakat, hadiseyi çıkaranların çoğunu tanımadım. Bunlar, herhalde Malatyalı değillerdi. Başka yerlerden gelmişlerdi…” (4)

Cafer Erkul (35 yaşlarında gazete satıcısı): “Bildiğiniz gibi benim kulübem İş Bankasının tam önünde, karşımda Ziraat Bankası var; şu kenardaki de Garanti Bankası, PTT binası da karşımda. Emniyetin en çok güvence altında bulundurması gereken bir alan. İşte burada saldırıya uğradım. Ben Malatyasporluyum ve aynı zamanda CHP’liyim. Kulübemde Ecevit’in resimleri ve kitapları vardı ve satıyordum. Saldırıdan önce bana geldiler ve ‘Sen şu kitap ve resimleri satma. Sana istediğin kadar para veririz’ dediler. ‘Ben inancımı parayla satacak adam değilim‘ dedim.

Nihayet 15. 02. 1975 günü saat 13-14 sıralarında 06 plakalı beyaz bir arabayla Dr. Muhittin Turgut, yanında bulunan birkaç kişiyle geldi. Şu kenarda durdular. Ben de yeni yemek getirtmiştim, daha bir lokmasını ağzıma almadan kulübe taş ve sopalarla sallanmaya başladı. Kafama, sırtıma bıçaklar inip kalkıyordu. Kulübe dar olduğu için çıkamıyordum. Tahrayla kapıları kırarak beni dışarı çıkardılar. Elden ele verdiler. Tam 17 bıçak yemişim. Nasıl kurtulduğumu bilmiyorum. Bir uyandım ki Sigorta Hastanesinde serum veriliyor. Yanımdaki karyolada da anam yatıyordu. Anam benim öldüğümü duyunca kriz geçirmiş ve komaya girmiş

—Emniyet’te kimse yok muydu?

—Tek kişi olsaydı onların hepsini yakalardı. Kimse ortalıkta yoktu.

—Zararın ne kadar?

—Biz 4–5 kardeşiz. Çok fakiriz. 28 yıllık emeğimizi bu kulübeye yatırmıştık. Daha o gün 3500 TL borç ederek Tekel’den sigara almıştım ve satıyordum. Şöyle böyle 28-30 bin lira kadar zararım oldu. Oldu değil yok oldum. İnan ki tek çivi dahi bırakmamışlar. Sigara, para, kitap, dergi ne varsa hepsini alıp götürmüşler, yırtmışlar.

Anlamadığım nokta, bunu Müslümanlık adına yapıyorlarmış. Müslümanlıkta böyle talan, hırsızlık var mı ki? Kıbrıs’taki EOKA’cılar dahi bunlardan merhametliydiler. Bunların gözleri dönmüştü, talancıydılar. Bir yanda Müslüman Türkiye diye bağırırlarken, diğer yanda hırsızlık, talan, adam öldürmeye girişiyorlardı.

Ata Yıldırım (50 yaşlarında berber): “Benim dükkânım Fuzuli Caddesinin üzerinde ve Hükümet Binasının arkasındadır. Karşımda ve caddenin öbür kenarında da Toplum Polisinin binası var. Ayrıca dükkânımın önünden bir yol da CHP binasına doğru gider. Yani dört yol ağzındayım.

“Babam imamdı. Ben de uzun süre imamlık yaptım, sonra berber oldum. O saldırıyı görünce her şeyimden utandım. Hiçbir din bu çapulculuğa, tahribe ve ayrıcalıklara müsaade etmez. Bunların yaptıklarının din ve insanlıkla ilgisi yoktu. Gözleri dönmüştü, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.

“Dükkanımda oturuyordum. 16. 02. 1975 günü saat 13 sıralarında Belediyenin önünde bir grup saldırgan bağırarak Fuzuli Caddesinden yukarıya doğru (TÖB-DER Lokaline) yürümeye başladılar. Tam Toplum Polisinin binası önüne gelince içlerinde birisi bağırarak ‘Önce şu solcu CHP binasını tahrip edelim, sonra TÖB-DER’e gidelim’ dedi. Ve kalabalık, CHP binasının, Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin camlarını kırdıktan sonra geri döndü. Aynı polislerin yanından geçerek TÖB-DER Lokaline doğru gittiler. Bu kalabalık içinde Paşa Camii’nin imamı da vardı. Ve bağırıyordu. Hatta bir jandarma astsubayının, durumu görünce polislere dönerek ‘Utanmıyor musunuz, bu nedir?’ diye bağırdığını duyduk, tabii polisler de duydu. CHP binasıyla Hükümetin arası 29-30 metre bile yok.

“Gördüklerimi Malatya Milletvekillerine anlattım. Halkı tahrik edenlerin başında bazı imamlar geliyordu.Emniyet ve Vali tamamen göz yumuyordu. Yoksa 10-15 polis hepsini dağıtabilirdi.“

Haydar Karagöz (20-25 yaşlarında, gazete satıcısı): “Benim kulübem belediyenin bitişiğindedir. 15 metre yukarımda Toplum Polisinin binası ile 20 metre karşımda Hükümet binası var. Saldırganlar, Belediyenin önünde toplandılar. Yani benim kulübemin bulunduğu yerde toplandılar. Resmi ve sivil polisler buralarda geziniyorlardı. Saldırganlar, ‘Allahuekber, Müslüman Türkiye’ gibi sözler söylüyorlardı. Sanki sinema dağılmıştı. Her biri bir tarafa doğru gitmeyi söylüyorlardı.

“Halbuki 20-30 polis bunları rahatlıkla dağıtabilir ve hatta hepsini Emniyete götürebilirdi. Çünkü çoğunluğu çocuktu.

“Ben fakirim, bu kulübedeki gelirle geçiniyorum. Böyle insanlık olur mu? Onlar kim, ben kim? HepimizTürk’üz, Müslüman’ız ve insanız. Ama bunlar, bunlardan uzaktır. Polis hiç engel olmuyordu. Ne yapayım, zararım 7-8 bin liradır. Borç ederek yeniden kulübeyi yaptım…”

Adını söylemek istemeyen bir cami imamı: “Kardeşim, siz bir defa görüyorsunuz. Bunlar her gün camilerde bölücü konuşmalar yapıyorlar. Sanki cami değil, bir parti binası. Bunları, Emniyet de, Vali de, öğretmen de ve halk da iyi biliyor, dinliyor. Müslümanlıkta bölücülük yoktur. Talan yoktur. Dükkanın sahibi olmadığı halde tahrip ediyorlar ve mallarını götürüyorlar. Bu hırsızlıktır, zorbalıktır. Elhamdülillah Müslümanlıkta bunlar yasaktır. Affedilmeyen günahlardandır. Sonra Alevi kim, Sünni kim? Hepsi kardeştirler. Cephede birlikte savaşıyorlar, fabrikada birlikte çalışıyorlar, bu ayrım nedir? Çok ayıptır. Dine yakışmaz. Ne bileyim, bu dünyadaki suçu hemen kanun vermelidir. Yoksa memlekete yazıktır. Camilere saldıracaklar demişler. Müslüman yalan söylemez. Düpedüz yalandır. Şimdiye kadar camiye saldırma görmedim. Velev ki saldıracaklarını biliyorlardı, niye Emniyet’e haber vermeden halkı toplayarak saldırganlığa geçmişlerdir. Yalandır kardeşim yalandır…

Süleyman Efe (Avukat): “Olayı açıklamadan önce derinlemesine incelemek ve değerlendirmek gerekiyor.

“Tarihimizi incelediğimizde görüyoruz ki, ileriye ve halka yönelik her girişim karşısında mutlaka irtica olayının varlığına tanık olmaktayız. Bilindiği gibi, ekonomik, politik, siyasal ve kültürel yönden geri kalmış toplumlarda halkın tüm emeği sömürücülerin ipoteğine girmiştir. Ellerinde yalnız inançları kalmıştır. Bunu da vermemek için canlarını vermektedirler. İşte halkın bu can alıcı noktasını iyi bilen ve değerlendiren sömürücü güçler; halkı bu yönüyle tahrik ediyorlar.

“İlericilere düşen en büyük sorumluluk; halkı, bu etki alanından çıkarmaktır. Bu sorumluluk ödünsüz olarak demokratik yollarla yapılmalıdır.

“Bu açıdan olaya bakıldığında, dinin ne kadar sömürüldüğü, sorumluların kimlerden yana olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. “

15. 02. 1975 günü evde oturuyordum. Evim Turan Emeksiz Caddesi üzerindedir. Dışarıdan gelen bağırtı ve gürültüler duyduk. Çocuklarım pencereye koştular. ‘Baba, baba gel…’ diye heyecanla seslendiler. Pencereye gittim. Çok kalabalık bir grup, önlerinde öğrenci oldukları belli olan çocuklar vardı.

Ellerinde değnekler vardı. ‘Müslüman Türkiye, Allahuekber, ölüm…’ gibi sesler çıkarıyorlardı. Bir şeylerin olduğunu anladım. Yanımda yeğenim İbrahim vardı. Durumu öğrenmek için çarşıya gönderdim. Gitti geldi. Birçok işyerinin tahrip ve talan edildiğini, bir kişinin yaralandığını söyledi. “O gün TÖB-DER’in kapalı salon toplantısı vardı. ‘Acaba öğretmenlere bir şeyler oldu mu?’ diye ben de çıktım. Hükümetin arkasından geçerek gitmek istedim. Hükümetin ve belediyenin arası çok kalabalıktı. Bağırıyorlardı. Polis azınlıktaydı. Ses çıkarmıyorlardı. TÖB-DER’e giden yolda polis barikat kurmuştu ve kimseyi bırakmıyordu.

Oradan yazıhaneye gittim. Yazıhanem Mecidiye İş Hanının 4. katındaydı. Bitişiğinde Samanpazarı Alanı vardır. Bu alan da hiç tanımadığım insanlarla doluydu. Tekbir getiriyorlardı. Oradan Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine saldırdılar. Camlarını kırdılar, biraz sonra askeri birlik geldi. Birkaç saldırgan, yanına gittikleri bir üsteğmenin ellerini öptüler. Sonra dağıldılar…

“Daha sonra Tüccarlar Kulübüne gittim. Orada; Malatya Beden Eğitim Bölge Müdürü Osman Çağlar olduğunu öğrendiğim bir kişi, konuşuyor ve olayı anlatıyordu. ‘Bir grup kalabalık geldi, burada toplantı varmış dediler. Yok dedim. İçlerinde tanıdığım sakallı ve hacca gitmiş bir şeyh vardı. Kendisine, bu iyi bir şey değildir dedim. O da, hayır, din için her şey yapılır dedi ve geri döndüler. Şehre doğru gittiler. İçlerinde Şerif Dursun da vardı. Biraz ötede topluluğu durdurdu ve ‘Ölüme hazır mısınız?’ dedi. Onlar da ‘evet’ diyorlardı. ‘Böylece gittiler…’ diyorek anlatıyordu…

“Ertesi gün (16.02.1975) TÖB-DER’e gittim. Herkes üzücü olayı anlatıyordu. Bir aralık iki polisin geldiği veTÖB-DER başkanını emniyete götürdüğünü ve dönüşünde ‘Emniyet Müdürünün emniyetini sağlamayacağız, lokalinizi boşaltınız’ dediğini anlattı. Öğretmenler dağılarak lokali boşalttılar.

“Ben de Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine gittim. Biraz oturdum. Sonra kıraathanenin alt katındaki Kent Lokantasına inerek yemek yemeye gittim. Dışarıda oldukça kalabalık vardı ve bağırıyorlardı. Lokantada, Turan Emeksiz Lisesi Müdürü de vardı. Kalem şefi Hüseyin Özcan ile Mehmet Guguk ve Ali Zeynel adlarındaki öğretmenler de oradaydılar. Onlar da kalabalığı görünce şaşırdılar. Ali telefonla valiliği aradı ve Valiyi evinde buldu. Durumu anlattı. Vali de ‘Bir şey olmaz. Yürüyüş varmış, seyire gelmişler. Tedbir alınmıştır’ dedi. Daha sonra saldırı başladı. Camlar, kapılar kırılmaya başlandı. Korkuyla dışarı çıkan işyeri sahiplerinin üstü polisçe aranıyordu. Ben de, ‘Ne oluyor, önce olayı yaratanları önleyin’ dedim. Bunun üzerine polisler üzerime atılarak coplarla vurmaya başladılar. Bir arabaya koydular. Her tarafım kan ve yara içindeydi. Hastaneye götürdüler. Doktorun yanında da vurmaya başlayınca doktor ve bazı hemşireler engel oldular. Yaralarım sarıldı. Eve döndüm. Kısacası olay,önceden hazırlanmış ve bilinen bir şeydi. Çünkü polis taraf tutuyordu. Ancak askeri birlikler gelince önlenebildi. Olay bir irtica hareketiydi.”

Mehmet Ali Yılmaz (65 yaşlarında, seyyar yumurta satıcısı): “Ben seyyar yumurta satıcısıyım.Geçimimi bununla sağlıyorum. Cezmi Kartay Caddesindeyim. Saldırı başladı. Polis yoktu, olanlar da seyirciydi. Tekbir getiriyorlar, ilahiler okuyorlardı. Saçlı, bıyıklı kimi görseler dövüyorlardı. Bu sırada dükkanların camları kırıldı. Ateş açıldı. Ortalık toz dumana döndü.

Saldırganlardan biri bana ateş etti. Sağ kulağımın altından bir kurşun girdi ve dilimin bir kısmını ve takma üst dişlerimi parçalamak suretiyle dışarı çıktı. Ağzım kan içerisindeydi. Bu sırada bir grup beni yakalayarak ‘kelime-i şahadet’ getirmemi istedi. Ben de getirdim. Bıraktılar. Ötede başka bir grup tuttu, yine ‘kelime-i şahadet’ getirmemi istediler. Sonra ‘yanlış okudu’ diyerek dövdüler.

********************************
DİĞER YAZILAR :
MALATYA KATLİAMI -2-
MALATYA KATLİAMI -3-

Terolar direnişine destek büyüyor

Maraş Dulkadiroglu ilçesine bağlı Aşağı Terolar bölgesine yapılması planlanan AFAD Kampı’na karşı direniş 23’üncü gününde devam ediyor. Dîlok (Antep), İzmir, Adana ve Hatay gibi illerden Alevi Kültür Dernekleri ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği temsilcileri Terolar direnişi için bölgeye geldi.

Alevi örgütleri adına açıklama yapan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile yaptıkları görüşmelerden herhangi bir sonuç alamadıklarını söyledi. Demir, “Neden Maraş ve Sivas seçiliyor? 38 yıl önce nasıl ki katliamları yaşadıysak bunlar yine birilerinin eliyle yapılmak isteniliyor. Hükümet bir an önce bu yanlıştan dönmeli” diye konuştu.

Ellleri öpülesi Emine Ana!

Ali ERDOĞAN

Aleviler, günlerdir Maraş-Pazarcı’ğın Terolar köyünde devletin Suriye’li IŞİD sempatizanlar için kurmak istediği Konteyner kenti için direnişteler. Aleviler diyorlar ki: biz burada Sunni komşularımızla huzur içinde yaşıyoruz yıllardır. Sizler çıkarlarınız için huzurumuzu bozamazsınız.

Aleviler, bu direnişe, yurt içinde ve yurt dışında destek eylemlerine devam ediyorlar. Her demokratik tepkide olduğu gibi, polisin gaz bombalarında ve cop darbelerinde bolca nasipleniyorlar. Birçok da göz altına alınanlar var. Aleviler ilk şehidini verdi. Basından öğrendiğimize göre: Terolar köyünde 82 yaşındaki Mor Ali Kabayel, atılan gaz bombasıyla fenalaşmış, hastahaneye götürülmüş ama kurtarılamamış.

Bir hafta önceydi, halkın verdiği direniş mücadelesinde Emine Teyze, isminde ki Alevi anamız damgasını vuruyor. Olay şöyle gelişiyor: Direniş alanına gelen Emine teyze, doğruca temel eşen dojerin önüne oturuyor. Görevlı subay, Emine teyzenin yanına gidiyor: “Teyze savaşa mı gidiyorsun?” diye soruyor. Emine teyze sakin bir edayla: “Yok oğlum barışa gidiyorum. İstersen çantama bak içi boş. Silah yok.” diyor ve ekliyor: “Benim oğlumda sizin gibi askerlik yaptı evladım. Biz barış istiyoruz. Bunca zülüm niye?” deyince, Görevlı subay yanındakilere emir veriyor: “Teyzeye dokunmayın” diyor. Daha sonra, direnişteki halk Teyzeyi yanlarına çağırıyor. Emine Teyze, tüm direnişçilerin arzu ve isteklerine tercüman oluyor sade, sakin bir dille. Böyle ananın eli öpülmez mi? Ne yazık ki çok uzaktayım.

Devletin ne maksatla bu yerleşim alanını açmak istediğini bir kez daha vurguluyalım: Buradaki yapıyı sunni lehine değiştirmek. Yörede yaşayan Alevileri göçe mecbur ettirmek. Senede 3-4 mahsül veren araziyi oldu bittilerle Suriyelilere vermek. Karşılığında 2023’te yapılacak seçimde

oylarını alarak başkanlık seçimini garantilemek. Ülke Statüsünü Türk İslam Cumhuriyeti haline getirmek.

Kürdistan bölgesinde, İsrail’lerin Filistin halkına uyguladıkları vahşetin ondan beterini uyguluyorlar. “Omuz üstünde baş” ve içinde barınacak bina bırakmıyorlar. İstedikleri binaları içindekilerle, uzakta bombalayarak imha ediyorlar. O bölgede hareket eden her canlıyı yok ediyorlar / yok etmek istiyorlar. “Ya baş eğeceksiniz, ya da başınızdan olacaksınız” diyorlar.

Pazarcık ovasının işini bitirdikten sonra sıra, Elbistan’a, Kırıkhan, Sivas,…. ve Dersim’e gelecek. Hedefleri: tüm ülkedeki Kürtleri ve Alevileri dize getirmektir. Deniliyor ki: Yaşamak istiyorsan, Aleviliğini ve Kürtlüğünü inkar edeceksin. Türk ve Sünni olacaksın.

Türkiye’de yaşayan Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Çerkez, Laz ve tüm halkların anaları babaları birer Emine teyze gibi davranmalı. Demokratik davranışlar içerisinde tepkisini göstererek ölümlerin, yıkımların ve göçlerin son bulmasına mani olunmalı. Bu ülke hiç kimsenin değil hepimizin.