Ana Sayfa Blog Sayfa 6328

Soma Yırca, Artvin Cerattepe, Pazarcık Terolar

Halkın düşüncesi ve öncelikleri hiçe sayılmış, iradesi çiğnenmiştir. Bu yörenin halkı etnik köken ve inanç farklılığı nedeniyle hor görülmüş, dışlanmış, hayal ürünü iftiralara uğramış ve hatta katledilmiştir. Dolayısıyla bu insanların duyarlılıklarının/ kaygılarının iktidar olanlar tarafından dikkate alınması elzemdir

Mustafa Kalay

Doğada kalıcı değişiklikler yapanların, çevreyi deforme ederek kirletenlerin muhatabı orada yaşayan tüm canlı türleridir. İnsanoğlu bu türlerden sadece birisidir. İnsan, kendisinin dışında kalan milyonlarca tür ile paylaştığı doğa ve yaşam ilişkisi sayesinde varlığını sürdürmektedir. Büyümeyi ve meta üretmeyi kutsayan kapitalist ekonomik model, insan ve diğer türlerin yaşam hakkı yerine, doğa tahribatı (sağlıklı canlılık ortamının/koşullarının yok edilmesi) ve emek sömürüsü özelliği gereği sermayeye hizmet etmektedir. Doğa tahribatı ve emek sömürüsü düzeyi ülke yönetiminin demokratikleşme derecesine bağlı olarak farklılıklar göstermektedir. Örneğin; hiyerarşik, merkeziyetçi, yerel demokrasisi zayıf ülkelerde doğaya karşı daha fazla suç işlenebilmektedir. Bu tip ülkelerde, diğer meselelerde olduğu gibi, doğanın kullanımı konusunda da halkın iradesi dikkate alınmamakta, birileri onlar adına en iyisini yaptıklarını düşünmektedirler. Kaldı ki, orada yaşayan insanlar doğalarına ve diğer türlere karşı daha duyarlı ve itinalı bir tutum sergileyeceklerdir. Kızılderililerin doğa ve diğer türlerle olan ilişkisi bu durumun tipik örneğidir. Onlar doğanın efendisi değil, bir parçasıdırlar. Dolayısıyla doğadan faydalanırlarken diğer türlerin yararlanma hakkını da gözetirler.

Ülkemizde neoliberal politikalara abanan AKP hükümetleri, insan emeğini ve doğayı sömürgeleştirme/talan etme konusunda yüksek performans sergilediler. Artı değeri yüksek, yandaş sermayedarlar yaratan projelere ağırlık verdiler. İnşaat ve enerji sektörleri en gözde kar alanları oldu. Mevcut sermayedarlar kârlarına kâr katarken, yeni yetme sermaye sahipleri de vitrindeki yerlerini aldılar. Evet, birileri büyüyüp palazlanırken, onların büyümesi bizim/hepimizin ortak büyümesi gibi gösterilerek bildik bir yanılsama yaratıldı. Gerçeklik oldukça farklı idi. Bir avuç sermayedarın, siyasetçinin ve bürokratın gayrimenkul sayıları artıp, banka hesapları kabarırken, sessiz çoğunluğun emeğinde ucuzlama, doğada ise talan yaşandı. Tüm canlı türlerinin ortak kullanım alanı olan dağlar, ormanlar, dereler, meralar sermayenin hizmetine sunuldu. Halklar örgütlülükleri oranında yaşananlara karşı dirense de, siyaset-sermaye cephesi direnenlere karşı şiddet kullanmaktan geri durmadı. Ülkemizde bunun yüzlerce örneği yaşanmıştır/yaşanmaktadır.

Soma’nın Yırca Köyü’nde termik santral kurmak için 6000 zeytin ağacı kesildi. Her zaman olduğu gibi halkın iradesi hiçe sayılmıştı. Yırca halkının konu ile ilgili değerlendirmesi/kararı önemli değildi, önemli olan siyasi iradenin ve sermayenin ne düşündüğü ve neyi uygun gördüğü idi. Üstelik, Yırca halkı zeytin ağacı katliamını engellemek için, önceden yargı yoluna gitmişti. Acelesi olan sermaye-siyaset koalisyonu yargı kararını beklemeden bu katliamı karanlık bir geceye sığdırdı. Yırcalılar katliama direnince de resmi ve/veya özel güvenlik güçlerinin hışmına uğradılar/uğratıldılar. Yargı Yırcalılardan ve doğadan yana karar verdiğinde, geçmişi ve geleceği bir arada barındıran/temsil eden zeytin ağaçları çoktan yok edilmişti. Karşımızda yargı kararını beklemeden zeytinleri kesen bir şirket, şirketin bu kadar keyfi davranmasına göz yuman bir iktidar, şirketleri koruma adına halka saldıran güvenlik güçleri vardı. Bu ve benzeri durumlar göstermektedir ki, bu hali ile devlet toplumun kurucu teklerinden ziyade, sermayenin ve şirketlerin hizmetindedir.

Ülkemizde çok sayıda HES, RES, termik santral, otoyol ve maden çıkarma projesi Yırca’dakine benzer koşullarda yürütülmüştür/yürütülmektedir. Artvin Cerattepe’de de benzer bir durum yaşanmıştır. Artvinlilerin iradesi hiçe sayılarak, patronu milletin anasını bellemeye pek hevesli, bir şirketin Cerattepe’den altın madeni çıkarmasına izin verilmiştir. Artvin halkı yapılanı kabullenemeyip direnişe geçince, başta cumhurbaşkanı olmak üzere, hükümet mensupları ve havuz medyası tarafından komplo senaryoları devreye konmuştur. Tıpkı Gezi Sürecinde olduğu gibi (dış güçler, paralel, bölücüler, solcular, yerli ve milli olmayanlar, ülkemizin öncü güç olmasını hazmedemeyenler) genellikle suçlananlar, taraf olanın ezberini harekete geçirecek kesimlerdir. Halkın itirazını-direnişini muhatap almak yerine, topu taca atma misali, muhalif kesimler hedef gösterilerek özne durum (yaşananın kendisi) gözden kaçırılmaktadır.

Suriye planları önemli oranda suya düşen AKP hükümeti, dezavantajlı durumunu avantaja çevirmeye çalışmaktadır. Normal koşullarda 2,5 milyon Suriyeli göçmeni barındırmanın, ekonomik yükünden ziyade, siyasal ve sosyal dezavantajları bulunmaktadır. Hükümet, uluslararası ve bölgesel kimi aktörlerle birlikte önemli oranda sorumlusu olduğu göçmen trajedisini, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde muhataplık pozisyonunu korumaya yönelik bir kaldıraç olarak kullanmaya çalışmaktadır. Hükümet açısından izlenen politikanın en önemli kazanımı mali destek değildir. Daha önemlisi, Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalara ve Kürt illerindeki trajediye sessiz kalınmasıdır. 2,5 milyon Suriyeli göçmen Avrupa ile ilişkilerin şekillenmesinde etkili oldu ise, içeride de çeşitli amaçlar doğrultusunda daha işlevsel hale getirilebilir. Örneğin; demografik yapıyı değiştirmek, tampon alanlar oluşturmak üzere belli bölgelere yerleştirilebilirler. Devletin geçmiş uygulamalarına dayalı deneyimler, belli bölgelerin ağırlıklı olarak etnik ve inançsal azınlıkların yaşam alanları olacağını göstermektedir.

Cerattepe’de yaşananlardan hemen sonra, Suriyeli mülteci kamplarının kurulacağı alanlara ilişkin tartışmalar gündemleşti. Bu kapsamda, Dikili (İzmir) ve Pazarcık (Maraş) tartışmaların odağındadır. Dikili ile ilgili somut bir durum yaşanmazken, Pazarcık’ta konteyner kent kurma çalışmaları devam etmektedir. Bu durum karşısında Pazarcık halkı oldukça endişeli ve tepkilidir. Mülteci kampı, Kürt-Alevilerin yaşam merkezine kurulmaktadır. Bu yörenin Kürt-Alevileri göçmenliğin, bir ülkede yabancı olmanın ne olduğunu iyi bilen bir kesimdir. Zira Maraş Katliamı’ndan sonra, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyanın birçok yerinde göçmen/sığınmacı olarak yaşadılar. Yaşamaya da devam etmektedirler. Savaş mağduru göçmenlerden ziyade, tepkileri Suriye savaşını körükleyenleredir, Avrupa ile para karşılığı göçmen pazarlığı yapanlaradır, defalarca katliama uğramış bir halk olarak duyarlılıklarını/endişelerini/korkularını dikkate almayanlaradır, karar-yetki bir yana kendilerine söz hakkı dahi vermeyenleredir. Evet, Pazarcıklıların özel bir durumu bulunmaktadır. Onlar, tüm Alevilere reva görülen Sünni-İslamcı baskıların yanı sıra, devletin gözetiminde uygulamaya konan 1978 Maraş jenositini yaşamışlardır. Yaralıdırlar ve yaraları kanamaya devam etmektedir. Kanamanın devam etmesinde, devletin katliam sonrası tutumu da etkili olmuştur. Devlet, katliama ilişkin ketum ve yanlı tutumunu sürdürmektedir. Katledilenlerin nereye gömüldüğü, bir mezarlarının olup olmadığı dahi bilinmemektedir. Yine, bu insanlara uğradıkları katliamı Maraş kent merkezinde protesto etme hakkı dahi verilmemektedir. Bu insanların acılarını yaşamaları, acıları ile yüzleşmeleri engellenirken, diğer taraftan katliama iştirak etmiş “Karanlık”-Maraşlıların da utançları ile yüzleşmeleri, olayın pişmanlığını yaşamaları engellenmiş olmaktadır.

Suriyeli mültecileri barındıran kamplara ilişkin şaibeler bilinmektedir. Hatırlanacağı gibi kimi mülteci kamplarına ana muhalefet partisi milletvekilleri dahi girememiş, bu durum günlerce tartışma konusu olmuştu. Göçmenleri zan altında bırakmak istemem ama kamplarda barınanların yüzde kaçı selefi anlayıştadır veya bu anlayışa sempati ile bakmaktadır? Selefi cihatçıların kamplara sızmalarını önlemek için gerekli önlemler etkili şekilde alınmakta mıdır? Bir süre öncesine kadar, güvenlik güçleri ile IŞİD mensuplarının sıcak diyalog ve pozlarına bakılırsa, bu sorulara olumlu yanıtlar vermek oldukça zordur. Bu durumda Pazarcık halkı kaygılanmakta haklı değil midir? Suriyeli göçmenlerin kampları bir yana, Türkiye toplumunda IŞİD’e sempati duyanların oranı yüzde 8 düzeyindedir. Ne dersiniz, sizce Suriyeli mülteciler arasında bu oran nedir? 27.400 kişilik göçmen kampında en iyi ihtimalle birkaç bin IŞİD sempatizanı bulunma olasılığı oldukça yüksektir. Kısacası Pazarcık halkı hangi saiklerle karşı çıkmaktadır?

Yöre halkının diline tercüman olmak ve yanlış anlamaların önüne geçmek adına bir kez daha tekrarlamak gerekirse; mera olan bir alanın/arazinin yöre halkının iradesi hiçe sayılarak önce Hazine’ye, Hazine’den TOKİ’ye, TOKİ’den de özel şirkete devredilmesi. Bu mera orada yaşayan insanlara aittir, onlar bundan faydalanmaktadırlar. Böyle olması işin tabiatı gereğidir. Demokratik yönetimler bu alana ilişkin kararları halkla birlikte alırlar. Merkezi otorite kendi başına belirleyici olamaz. Olur ise bunun ismi demokratik yönetim yerine başka bir şey olur. Burada halkın düşüncesi ve öncelikleri hiçe sayılmış, iradesi çiğnenmiştir. Bu yörenin halkı etnik köken ve inanç farklılığı nedeniyle hor görülmüş, dışlanmış, hayal ürünü iftiralara uğramış ve hatta katledilmiştir. Dolayısıyla bu insanların duyarlılıklarının/ kaygılarının iktidar olanlar tarafından dikkate alınması elzemdir.

Burada tam tersi bir durum yaşanmaktadır. Demokratik tepkisini gösteren halk, güvenlik güçlerinin kuşatması ve gazı ile karşılaşmaktadır. Bu kampa yerleştirilecek olan Suriyeli göçmenler arasında IŞİD, El-Nusra gibi selefi gruplara mensup militanların bulunma olasılığı yüksektir. Bu gruplar Alevilerin katlini vacip görmektedirler. Irak ve Suriye’de vahşet niteliğindeki pratiklerini defalarca sergilemişlerdir. Bu durumda yöre Alevileri endişelenmekte haklı değiller mi? Hükümet yetkilileri istedikleri kadar “Biz vatandaşımızı ayrım yapmadan koruruz” söylemini tekrarlayıp dursunlar. 10 Ekim Barış Mitingi’ne katılanları IŞİD saldırısına karşı nasıl koruduklarını hep beraber gördük! Kimse kusura bakmasın, tarihsel ve güncel olarak yaşananlar devlete olan güveni sıfırlamıştır. Pazarcık-Terolar tartışması devam ederken, Sivas’ta Kürt-Alevi köyleri arasına benzer kampların kurulabileceği bilgisinin sızması demografik yapı ile oynama ve asimilasyonu çağrıştırmaktadır. Böyle bir uygulamayı kabul etmek mümkün değildir. Bu, Alevilere karşı suç işlemektir. Pazarcık halkı, bu uygulamaları demografik yapıyı değiştirmeye yönelik hamleler olarak değerlendirmektedir. “Zorunlu İskan” yasaları ile yapılanlar bu halkın hafızasına kazınmıştır ve nesilden nesle taşınmaktadır.

Yırca’nın zeytinleri, Artvin’in Cerattepe’si, Pazarcık’ın merası… Doğanın üç farklı noktasında, farklı kaygılarla halk hükümetle-devletle karşı karşıya gelmiştir. Her üç alanda yaşananların en belirgin ortak noktası, devleti yönetenlerin halkın iradesini hiçe sayan, dikkate almayan bir tutum sergilemeleridir. Sizin dışınızda birileri (siyasiler, bürokratlar ve sermaye sahipleri), şaibeli ilişkileri çerçevesinde, yaşam alanınızdan (dereniz, dağınız, tepeniz, ormanınız…) kimin, nasıl, ne kadar rant sağlayacağına karar vermektedirler. Bu durum, izniniz olmadan hanenize girilerek talan edilmesine benzemektedir. Zira, o yaşam alanı, insan dahil, orada yaşayan tüm türlerin habitatı/adresi/evidir. Yaşam alanının kararı, orada yaşayanlara ait olmalıdır. Bu, bir yönüyle kendi geleceğinizi kendinizin planlamasıdır. Örgütlü olmayan toplumlar bunu başarabilirler mi? En demokratik çözüm yolu halkın/orada yaşayanların kendi öz örgütlülükleri kanalıyla karar vermesidir.

Köln’de Maraşlılar AFAD kampına karşı yürüdü

Köln’de bir araya gelen yüzlerce Maraşlı ‘ikinci bir Maraş katliamına izin vermeyeceğiz’ mesajını verdi.

NRW Avrupa Maraş girişimi, NAV-DEM, ABDEM, Güç Birliği, Feda ve Koçgirililer İnisiyatifi’nın yaptığı çağrının ardından bugüm saat 16:00’da Ebertplatz Meydanı’nda toplanmaya başlayan yüzlerce Maraşlı, AFAD’ın Aşağı Terolar köyüne yapmak istediği kampa sert tepki göstererek, ‘Maraş’ta çeteleri istemiyoruz’ dedi. Yürüyüşte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterleri, TJK-E, FEDA ve YPJ flamaları yanısıra ‘Maraş’ta DAİŞ kampı istemiyoruz’ pankartı da açan kitle, sık sık Erdoğan ve Türkiye aleyhine sloganlar attı.

Maraş Girişimi Türkiye Temsilcisi Şükrü Yıldız, Maraş Girişimi Eşsözcüsü Elif Son zamancı ile Dortmund Alevi derneği Eşbaşkanı Tahir Gürkan’da yürüyüşte yerini alarak, AKP’yi Alevi halkı üzerinde oynanan oyunlara son vermeye çağırdı.

Maraş’ta AFAD’ın bilinçli bir şekilde Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapmak istediğine dikkat çeken Gürkan, bunun karşısında sonuna kadar direneceklerini söyledi. Gürkan, “çocuklarımıza bırakacağımız bir toprağımız vardı, onu da bize çok görüyorlar” diyerek bu kampın yapılmaması için herkes elinden geleni yapmaya çağırdı.

Yıldız ise Maraş’ta halka yaşatılanlar bir siyasi soykırım, bir etnik arındırma operasyonu olduğunu belirterek şunları söyledi: “bu kamp ve benzeri kamplar üzerinde Kürt Alevi nüfusunu dağıtarak, Şark Islahat Planını hayata geçirmektir. Bu bir Cumhuriyet projesi. Bu Cumhuriyet projesi bugün AKP tarafından daha açık ve görünür bir şekilde yapılıyor. O anlamda şu anda Türkiye’deki siyasal yapının, iktidarın yaklaşımını ve savaş politikasının dışlanılmaması ve buna karşı durulmadığı bir atmosfer içerisinde bu mücadeleden sonuç almak mümkün değildir. Kürtlere ve demokratik güçlere yönelik saldırılara karşı tüm kesimlerin yan yana gelerek bir direniş ortaya koyması gerekiyor. Kürt halkı nasıl Cizre ve Sur’da kendi mahallesi ve toprağına sahip çıkıyorsa, aynı şekilde Alevilerinde yaşadıkları yaşam alanlarını sahip çıkması ve iktidarın yapmak istediğine karşı bunu yapamayacaksınız diyebilme pozisyonunda olmalı” dedi.

Terolar’daki direnişe destek vermek için alanlara çıktıklarını söyleyen Sonzamancı, Avrupa’da yaşayan halkı Maraş’ta halkın ortaya koyduğu direnişe destek vermeye çağırarak, bu süreçte herkesi sorumluluk almaya davet etti. Kürdistan’da yürütülen savaştan ayrı görmemesi gerektiğini de aktaran Sonzamancı, ikinci bir Maraş katliamına izin vermeyeceklerini söyledi.

Maraşlılar yürüyüş boyunca ‘direne direne kazanacağız’, ‘terörist Erdoğan’ sloganı attı. Bir saatlik yürüyüşün ardından Dom Meydanı’na varan kitle, slogan, döviz ve pankartlarla Terolar direnişine destek verdi. Yürüyüşe Alman Sol Milletvekili Andrej Hunko da katıldı. Miting sloganlarla son buldu.

ANF

AKP’nin amacı Aleviliği bitirmek

AKP’nin başta Maraş’a bağlı Pazarcık ilçesinin Terolar, Sivas, Tokat ve Adıyaman’da Alevilerin yoğun yaşadığı yerlerde yapılmak istenen DAIŞ kamplarına yönelik ANF’ye konuşan Serhat Engizek; “Türk devleti, AKP eliyle oluşturulmak istenen politika Alevileri ya Sünni çizgisine çekmek ya da katletmektir” dedi.

Durumun Aleviler açısından çok ciddi olduğunu ve Alevilerin kendi kimliği ve inancıyla yaşamak istiyorsa ciddi bir örgütlenme ve direniş gerektiğini belirten Engizek konuşmasının devamında şunları belirtti; “Başta Maraş’taki Alevi halkına, yine tüm Kürt, Türk ve Arap Alevilerine seslenmek istiyorum. Durum Aleviler açısından çok ciddidir. Türk devleti, AKP eliyle oluşturulmak istenen politika, Alevileri ya asimile etmek ya Sünni çizgisine çekmek ya da katletmektir. Zaten Sünni çizgisine çekmek için büyük bir çaba veriliyor. Katletmek için de bu son süreçte özellikle DAIŞ eliyle baskı uygulayarak ve korkutarak bir kısmını katlederek diğer kısmını da teslim almak istiyorlar. Aslında Sünni İslam politikasını AKP eliyle çok etkin bir biçimde yürütülmek istendiğini görüyoruz. Alevi halkı, durumun çok ciddi olduğunu bilmeleri gerekir. Onun için de çok ciddi bir direniş örgütlenmeleri gerekiyor. Bu kutsal inanç topraklarımızda bir toplum olarak kendi kimliğimiz ve inancımızla yaşamak istiyorsak bunun karşısında ciddi bir direniş sergileyerek kazanabiliriz.”

ALEVİLER YA SİNDİRİLMEK YA DA GÖÇERTİLMEK İSTENİYOR

Bunun karşında ciddi bir direniş sergilenmezse hem inanç alanlarını hem de toplumsal varlığını kaybedebileceğini belirten Engizek konuşmasının devamında şunları belirtti; “Terolar’da ortaya çıkan durum ve yine Sivas, Adıyaman ve Tokat birçok Alevinin yaşadığı kentlerde DAIŞ kampları oluşturularak Alevileri ya sindirmek ya da göç ettirmek istiyorlar. Buna karşı sadece pasif eylemlerle sonuç almak mümkün değildir. Onun için daha ciddi örgütlenmek ve eylemler yapmak gerekir. Yoksa hem inanç alanlarımızı hem de toplumsal varlığımızı kaybedebiliriz. Böylesi ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.”

BU BİR GÖÇMEN OLAYI DEĞİLDİR

“Bu bir göçmen kampı olmadığını devletin uzun vadeli bir politikası olduğunu ve devletin niye başka şehirlere değil de Alevilerin yaşadığı yerlerde kamp yapıyor?” sorusunu soran Engizek konuşmasının devamında şöyle belirtti; “Türk devleti niye bu politikaları uyguluyor? Göçmen politikası göçmenler sıkışıp kaçtılar. Kaçarak gelip kendileri bir toprağa yerleşseler insan buna anlam verir. O zaman sahiplenirsin. Ama bu bir göçmen kampı değil. Çünkü devlet kendisi yapıyor. Niye devlet gidip Konya’ya yerleştirmiyor? Konya ovası çok geniştir. Götürsün oraya yerleştirsin. Ankara ve Kayseri’ye niye yerleştirilmiyor? Niye Alevilerin yaşadığı yerin tam ortasına yerleştiriliyor. Burada ciddi bir siyaset var. Alevilerin bunu anlaması gerekiyor.”

AİLELER SAVUNMA GÜÇLERİNİ OLUŞTURMALILAR

Orada iş makineleri harıl harıl çalışırken sadece protestonun yetersiz olduğunu ve Alevi gençleri ve kadınlarının daha aktif katılması gerektiğini ve Alevilerin savunma birliğinin oluşturmaları gerektiğini belirten Engizek konuşmasında şunları belirtti; “Sadece protesto ya da basın açıklamasıyla çağrılar yaparak bundan sonuç alınamaz. Çok ciddi bir direniş gerekiyor. Orada iş makineleri harıl harıl çalışıyor. Sadece oturup protesto ediliyor yani bu yetersizdir. Bu protestolu direniş tarzıyla sonuç alınamaz. Daha ciddi bir direniş örgütlenmesi gerekiyor. Özellikle Alevi kadınları ve gençleri, bu direnişe daha aktif katılmaları gerekir. Kendi topraklarının ve yaşadıkları yerlerin savunma güçlerini oluşturmaları gerekiyor. İlla ki eline silah alması gerekmiyor ama o iş makineleri durdurulması için bir savunma gücü oluşturulması gerekiyor. Kendi toprakları üzerindeki işgali durdurmaları gerekiyor. Şöyle bir yaklaşım içerisinde olmaması gerekiyor; işte bunlar göçmendir, zor durumda kalmışlar, bunlara karşı gelinmemeli diye bir yaklaşım içerisine girmek doğru değildir. Bir daha tekrarlıyorum. Bunda bir amaç var. Bu amaç da Alevileri bitirmektir.”

DİRENİŞE AKTİF KATILMALI VE DİRENİŞİ BÜYÜTMELİLER

Bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketinin her alanda güçlendiğini ve Alevilerin de bu saldırılar karşısında pasif kalmaması gerektiğini ve büyük bir direniş sergileyerek devlete geri adım attırmalarını gerektiğini belirten Engizek konuşmasının devamında şunları belirtti; “Özellikle özgürlük hareketinin Kürdistan ve her alanda daha da güçlendiği bir süreçte, Alevilerinde pasif kalmaması gerekir. Bu anlamda da tüm Alevilere çağrımdır; direnişe daha aktif katılmalı ve direnişi büyütmeliler. Öyle bir direniş olmalı ki devlet geri adım atmalıdır. Slogan atılarak ve çağrılar yaparak bunu durduramazlar. Tüm Alevilerin ciddi bir tehlike altında olduğunu ve bu tehlike karşısında ciddi bir örgütlenme ve direniş örgütlenmesi bilincine varılması gerektiğini anlamaları gerekir. Kürtlere yapılıyor ama Kürtler büyük bir direniş ile karşılık veriyorlar. O zaman Alevilerde bu durum karşısında büyük bir direniş ile karşılık vermelidirler.”

Suni mültecilikten Sünni-Türk kuşağa…

RIZA ALTUN

Suriye savaşı ile ortaya çıkan mülteci krizini, salt bir mülteci sorunu olarak ele almamak gerekiyor. Sadece rejime karşı ortaya çıkmış bir ayaklanma ve saldırılar sonucu mağdur olmuş bir mültecilik varmış algısı hakim. Bu algı, içinde belirli doğruları barındırsa da bir yanıyla eksiktir.

MÜLTECİLİĞİ OLUŞTURAN ESASLAR

Mültecilikte belirleyici rol oynayan iki temel faktör var:

* Daha çok dışarıdan beslenip Suriye’ye sokulan selefi hareketi dediğimiz DAİŞ, Nusra, Ehrar El Şam vb. hareketlerin geliştirmiş olduğu politikanın bir ürünü olarak görmek çok önemlidir. Rejime karşı mücadelesinde/savaşında mülteciliği ortaya çıkarmayı kendisine bir siyasal avantaj olarak görüyor. Yaratmış olduğu mülteci dalgası ile aslında rejime karşı savaşını meşrulaştırmak ve yine mülteciliğin ana kaynağı rejim olduğu görüntüsünü vererek, yani adeta uluslararası bağlantılarına belirli bir güç kazandırmak istiyor. Olayların gelişimi iyi takip edilirse mülteciliğin büyük bir bölümü bu politikalarla ilgilidir. Her ne kadar rejimin bunda payı olsa da esas olarak bunlarla ilgilidir. Dikkat edilirse DAİŞ, Nusra gibi örgütlerin ele geçirdiği yerlerde, daha çok bunların taktikleri ve yöntemleri bu sonuca yol açtı. Altını çizmek gerekiyor, bölgedeki etkinliği için bu tür yöntemleri uyguluyorlar.

* Türkiye, Suriye’de mülteciliğin oluşmasında temel rol oynayan; uluslararası cihadın buraya taşınmasında belirgin politikalar geliştiren bir devlettir. Daha çok selefi hareketlere dayanarak kendi Sünni mezhepçi politikalarını Ortadoğu’da etkin kılmak için bunu yaptı. Diğer taraftan Suriye rejimini yıkarak, kendisi ile stratejik işbirliği içerisinde olabilecek yeni bir rejim kurma politikasıyla hareket ett. Türkiye’nin bu politikası mülteciliğin Suriye’de ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadı.

TÜRKİYE’NİN ÖZEL AMACI

Fakat Türkiye ve iktidar partisi AKP, sadece bununla yetinmedi. Mülteciliğin ortaya çıkmasında özel olarak bir amaç da takip etti. Hem rejimi sıkıştırma hem de Suriye’deki krizi bölgesel ve küresel politikalarında hissettirmek için araçsallaştırdı. Bunun için Suriye’de adeta mülteciliği teşvik etti. Hem desteklediği selefi grupları körükledi hem de rejime karşı geliştirmiş olduğu politikalarla derinleştirdi. Adeta şuna davetiye çıkardı; Suriye’de ne kadar mültecilik ortaya çıkarsa, ve Türkiye’ye gelirse, Türkiye mültecilere dayanarak Suriye politikalarına meşruiyet sağlayabilir.

Türkiye başka yerde mağdur olmuş insanların sığındığı bir ülke değildir. Tersine Türkiye daha çok yürütmüş olduğu siyaset ile adeta davetiye çıkararak gelmesini sağlamış ve mültecileri kendi politik emelleri için kullanmayı esas almıştır. Yani selefiler ile birlikte oraları yaşanmaz hale getirirken, diğer yandan mültecilerin kurtarıcısıymış gibi onu kendi içine çekmek için zemin yaratıyor. Kendi içine çektiği bu mültecileri, hem dünya siyasetinde pazarlamak hem de bölgede kurulacak yeni dengelerde ve özellikle Suriye’de kurulacak rejimde kendisine dayanak yapmak için araçsallaştırıyor. Bu noktayı görmemiz gerekiyor. O zaman şunu açık söyleyebiliriz; Suriye’de oluşan yoğun mülteciliğin önemli bir parçası, Türkiye’nin takip ettiği Suriye ve bölgedeki siyasetidir. Bu politikalar sonucunda bu mültecilik ortaya çıkmıştır. Türkiye gelen veya getirtilen mültecileri ise kendisine siyasi bir malzemeye dönüştürüyor.

TÜRKİYE’NİN KONUMLANMALARI

Türkiye’deki mültecilerin durumuna baktığımız zaman, Suriye’den savaş ortamından kaçan, kendini kurtarmak isteyen görüntüyle gelmelerine rağmen onların konumlandırılmaları ve kurulan kamplardaki faaliyetlere dikkat edildiğinde söylediğimiz kanıtlanıyor.

Yakın bir zamanda açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye’deki Suriyeli göçmen sayısı 2 milyon 733 bin. Fakat bunların ise ancak onda biri mülteci kamplarında olduğu söyleniyor. Bu kamplar AKP’ye bağlı AFAD denetimindedir ki, örneğin buralara gazeteciler bile giremiyor. Kimlerin bu kamplarda kaldığını, ne yaptıklarını öğrenmek başlıca bir sorundur. Çünkü varolan kamplar, selefi örgütlerin örgütlenme merkezi halinde. DAİŞ, Nusra ve benzeri selefilerin mücadelesinde kadro kaynağı haline getirildi; bunlar kullanıldı.

AFAD KAMPLARI ÜSTÜR

Görüntüde mülteci kampıdır ama esas olarak bunların yürüttüğü çalışmaları, örgütlenmeyi, askeri eğitimleri, gidiş-gelişlerde oynadığı rolleri, personel temini açısından üstürler. Urfa ve Antep’teki, sınır boyundaki bütün kamplar deşifre oldu, basında yoğunca işlendi. Bu anlamda AFAD kampları kesinlikle Suriye’deki kaosta daha çok selefi çizgisinin beslendiği, örgütlendiği alanlardır.

AVRUPA SİYASETİNİ TESLİM ALDI

Suriye’den aldığı yoğun mülteciler ile adeta Avrupa siyasetini teslim almak için bir politik malzemeye dönüştürdü. Ya kendisinin Ortadoğu ve Suriye politikalarını desteklemelerini ve mali yardım sağlamalarını ya da bütün mültecilerin yönünü Avrupa’ya çevirip bir mülteci akını ve kaosu ile karşı kalmasını hedefledi. Bunu dayattı ve belirli oranda da başarı sağladı. Dolayısıyla bir taraftan büyük bir mali destek aldı; diğer taraftan Avrupa’nın kendi Suriye ve Kürdistan’da yürüttüğü politikalar ve savaş karşısında sessiz kalmasını sağladı. Dolayısıyla Batı’nın TC ordusunun Sur, Cizre, Silopi gibi Kürdistan’da yürüttüğü katliamlara sessiz kalmaları bununla bağlantılıdır. Bir nevi yürüttüğü şantaj politikası tuttu. Bugün bütün başvurulara ve oluşan kamuoyuna rağmen Avrupa’nın Kürdistan’daki katliam ve devlet terörüne karşı sessiz kalması ve Türkiye’yi destekliyor gibi açıklamaları bununla bağlantılıdır.

TÜRKİYE İÇİNDEKİ ROLLERİ

AKP eli ile Türkiye içerisinde de mültecilere oynatılmak istenen bir rol var. 3 milyona yakın mülteci varsa, bunların önemli bir kısmına, mülteci statüsü karşısında iktidar partisinin kendilerini erken seçimde, eğitim ve benzeri alanlardaki çalışmalarda kullanması söz konusudur. Erdoğan’ın 20 Mart günü TRT’de “Suriyelilere vatandaşlık” açıklamasından sonra da Kürtleri vatandaşlıktan çıkarmakla tehdit etti.

AKP, Türkiye ve Kürdistan’da bunların hem Kürt mücadelesine karşı kullanılması hem de Anadolu ve Mezopotamya’nın Sünnileştirilmesi yönündeki ideolojik çalışmanın malzemesi haline getirmek istiyor. Suriye’deki çatışmalarda hakim olmak isteyen selefiliğin, Türkiye’de de AKP’nin ideolojik yaklaşımları paralelinde benzeri rol oynatılmak; Kürdistan Özgürlük Mücadelesine karşı güce dönüştürülmek isteniyor.

PAZARCIK SOMUT ÖRNEKTİR

Maraş’a bağlı Pazarcık’ta kurulmak istenen ‘mülteci kampı’yla ilgili gelişme, bunun en somut örneklerindendir. Maraş’ın zaten jeopolitik bir durumu var:

* Bir yanıyla Sünni ve faşist eğilimin ağırlıklı olduğu merkezdir. Geçmişten beri de bu temel esas üzerinde hakimiyet kurulmaya çalışılıyor.

* Diğer yandan da Pazarcık ve Elbistan merkezli olan Kürt Alevi topluluğu bulunuyor. İnançsal ve mezhepsel açıdan Sünniliğin kendisini hedef aldığı, asimile edilmesi ve hatta imha etmesine kadar varacak politikalar söz konusudur. Bu politika zaman zaman katliamlar ve göçertme biçiminde kendisini dışa vurdu. Şimdi de Pazarcık’ta böyle bir kamp kurulması ve Sünni ağırlığın, selefi hareketlerinin ortaya çıkması ve örgütlenmesi bununla birleşince, Alevilerin burada yaşayamayacağı durumunu ortaya çıkaracaktır.

KÜRT ALEVİLİĞİN HAVZASI

Kürt Aleviliğinde Dersim bir merkezdir. Ama Dersim’in, Aleviliğin tarihsel gelişimdeki önemi ne kadar büyükse Güneybatı Kürdistan dediğimiz bölgenin de bir o kadar Kürt Aleviliğinin oluşmasında rolü vardır. Bağlantıları açısından düşündüğümüzde; Antep’e, Adıyaman’a, giderek Malatya’ya, Kayseri’nin Sarız ve oradan Koçgiri’ye uzanan hat olarak etkisi vardır. Dolayısıyla bu bölge Alevi inancı için için ne kadar önemliyse Kürt ulusu için de benzer öneme sahiptir. Burada sadece Aleviliği ortadan kaldırılmasıyla sorun bitmiyor. Aleviliğin etnik kimliği olan Kürtlüğün de burada temizlenmesi sonucunu beraberinde getiriyor. Alevilerin bu topraklardan sökülmesi Kürtlerin de sökülmesidir. Kürdistan’ın diğer bölgelerinde yaptıkları katliam politikalarını farklı biçimde bu bölgesinde uygulanması anlamını taşıyacaktır. Dolayısıyla Alevilik ve Kürtlük temel hedef haline getirilmiştir.

CİDDİ KATLİAM TEHLİKESİ

Kürdistan’ın değişik şehirlerinde hendek, barikat gerekçeleriyle devlet terörünün hedefi haline getirdi. Fakat aynı yıkım politikasını bu anlamda hiçbir şeyi olmayan Maraş’ta geliştirmeye başladılar. Orada bu kamp kurulduğunda Alevilik kalmayacak, Kürtlük de kalmayacaktır. Kürdistan’da genelindeki göçertme politikası orada da devreye konulacak. Mevcut Erdoğan-AKP iktidarının uzun vadeli politikaları arasında Kürt tasfiyesi geliyor. Yani devlet terörüne dayalı katliamlar, şehirlerin yıkımla göç ettirme siyasetine dayalı bir ajandaya sahiptir. Bunu, aynı zamanda Alevilerin de tasfiye etme politikalarının önemli bir adımı olarak görmek gerekiyor.

Kamp adı altına bu politikaların Maraş ve ardından Koçgiri’ye taşınmak istenmesi, Kürt Aleviler için ciddi katliam tehlikesini ortaya çıkarıyorsa, Türkiye genelinde de bütün Aleviler için aynı oranda bir tehlike teşkil ediyor. AKP, iktidarını korumak için ideolojik olarak inançsal ve mezhepsel merkezini kurmayı da hedefliyor. Bu yüzden kamplar, bölgedeki insanlar için varlık yokluk meselesidir. Bu proje gelişirse o coğrafyada yaşamak da mümkün olmayacak; katliamlar, asimilasyon geliştirilecektir.

BÜYÜK DİRENİŞ GELİŞTİRİLMELİ

Bu proje başta olmak üzere benzer girişimlere karşı ciddi tutum geliştirilmelidir. Buyük bir direniş geliştirilmelidir. Fakat şunu da görmemiz gerekiyor, o bölgeden olan Kürt ve Alevi topluluklarının hem bölgedeki varlıkları hem de dünyanın bir çok yerine dağılmaları, avantaj ve dezavantajları ortaya çıkarıyor.

Şimdiye kadar ki örgütlülükleri gerçekten de ne kadar yeterlidir; mevcut imkanların ne düzeyde kullanılıp kullanılmadığı tartışmalıdır. Bölgenin şimdiye kadarki yaklaşımlarıyla daha çok vakıf, köy dernekleri biçimimde örgütlenmesi vardı. Kendi kimliğini, kültürünü, birlikteliğini bunlarla ifade etmesi için önemliydi. Artık AKP’nin mülteci politikası karşısında bununla karşı durmak yeterli değildir. Bugünkü örgütlülük düzeyi, direniş yöntem ve taktikleriyle bu politikaların önünde durulamaz. Sıradan protestoyu aşan durum gerekiyor. Çünkü gelişmeler çok köklüdür. Çok daha ileri düzeyli protestolar ve örgütlülüğe gitmek gerekiyor. Hem bölgedeki parça parça örgütlülüklerin birleştirilerek buna karşı tavra dönüştürülmesi hem de kendilerini savunabilecekleri -bizim ‘öz savunma’ dediğimiz- savunma sistemlerine kavuşmaları gerekiyor.

Sıradan protestolarla AKP’yi politikalarından vazgeçirmek mümkün görünmüyor. Ciddi direniş içine girerek bu politikalar boşa çıkarılabilir.

ÜLKE DIŞINDA YAŞAYANLAR

O bölgedeki insanların dünyanın her yerine yayılması, bu bakımdan avantaj da oluşturabilir. Bölgedeki direnenler kadar aktif olabilecekleri direniş süreci ve siyaset ile diplomasisini yürütecek çizgiye sahip olmaları gerekir. Neye mal olursa olsun, direniş merkezine; Kürdistan’a, Pazarcık’a, Koçgiri‘ye giderek varlıklarını orada ifade etmeleri gerekiyor. Avrupa’da yaşayabilirler ama Pazarcık’taki  direnişin içerisinde yer almaları birincil görevleridir. Direnişi kendi merkezinde geliştirmek önemlidir; bu olmadan, Avrupa’da yaşayan Maraşlılar, Kürdistanlılar rollerini oynayamazlar. Avrupa’daki demokratik eylemlerini de sürekli ifade ederek olayı gündemde tutmaları gerekiyor. Avrupa’da ciddi siyaset ve diplomasi yapmanın imkanlarını geliştirip kurumsallaştırabilirler. Çünkü bunun imkanları da var. Yerel derneklerin hepsi böyle bir faaliyete girerse, o zaman sonuç alınabilir. Direnişle, eylemlerle, diplomasiyi birleştirmek gerekiyor. Bunun için de Avrupa belirleyici rol oynayabilir.

ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİYLE BAĞ

Kürtlerin özgürlük mücadelesiyle bağını da kurmak gerekiyor. Aleviliğin kısmen ayakta kalmasının, 40 yıldır sürdürülen özgürlük mücadelesiyle bağı kurulmalıdır. Alevilik ya da Kürtlük bu bölgede kendini ifade edebiliyorsa bu mücadeleyle bağı iyi değerlendirilmelidir. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesiyle ilişki içinde böyle bir direniş geliştirilebilir; yaygınlaştırılabilir.

MARAŞ İLK ADIMDIR

Türkiye’deki mevcut mültecilik üzerinde iktidarın yürüttüğü politikanın Aleviler için tehlike arz edeceği konusunda uyarmıştık. Sanki sadece Kürtlere karşıymış gibi gösteriliyor ama Aleviler içinde büyük bir tehlikedir. Maraş bunun ilk adımıdır. Maraş’a yapılmış kampın çevre ilişkisine bakınca, selefilerin yapacağı örgütlenme, kendisini belirttiğimiz tüm bu alanlara taşıyıp varlık haline getirecektir. Bu da inkar ya da katliamdır. Mültecilere insani açıdan bakıp “yer açıyoruz” demek, kendilerini gelecekte mülteci haline getirmeye yol açacaktır. Bunun arkasında ciddi demografi mühendisliği yattığını görmemiz gerekiyor.

TÜRK ALEVİLERİ DE DUYARLI OLSUN

Herkesin direnişte daha aktif olması, güç birliğine gitmesi gerekiyor. Bunun için kadınlar, gençler ve çocuklarda yer almalı ve mücadele etmeleri gerekiyor. Dikkat edelim, devletin tüm inkar ve imha politikalarına rağmen Kürtler tasfiye olmuyorsa geliştirdikleri topyekün direniş haliyle ilgilidir. Bu yüzden yenilmez güç olmuşlardır. Türk Alevileri, farklı Alevi inançlarının; Türkiye’deki devrimci, demokrat, sol kesimlerin de duyarlı olması gerekiyor. Maraş’ta yapılan Kürt Aleviler için bir adım olarak ortaya çıksa da Anadolu’da Türkmen Aleviliğin tasfiyesine de yol açacak durumdur.

MARAŞ KATLİAMI UNUTULMAMALI

1978’de Maraş Katliamı’yla katlettiğini katletti, kalanları ya sindirmeye çalıştı ya da değişik teşviklerle göç ettirdi. Katliam ile Kürtsüz ve Alevisizleştirmeye çabaladığını unutmamak gerekiyor. Pazarcık’taki Kürt Alevi köylerinin ortasına; nüfuslarının neredeyse on katı düzeyinde Suriyeli mülteciyi yerleştirmeyi hedeflediği kampın kurulması bu politikanın devamı niteliğindedir. Yarım kalmış projelerini tamamlama girişimidir. Yani mültecilerin oraya yerleşmesi Kürt Aleviliğin sonu ve tasfiyesi demektir. Pazarcık’ta kampın kurulması demek Elbistan, Malatya, Adıyaman, Antep, Kayseri-Sarız ve giderek Koçgiri’ye kadar uzanan hattın bütünü olarak hem Türkleştirişmesi hem de Sünnileştirilmesini ortaya çıkarır. Tehlike bu boyuttadır.

BU GİDİŞATI DURDURALIM

Maraş Katliamı sürecinde de ciddi bir direniş yürütüldü. O direniş ruhu şimdi özsavunma temelinde canlandırılmalıdır. Özgürlük Mücadelesi içerinde vermiş oldukları değerli katkıları, örgütlülüğe dahil olmaları, bedel vermeleri bugün bunu daha üst bir boyuta taşınmassını gerektiriyor. Bese Anuşlar, Ayşe Göçerler, Cennet Dirlikler, Mustafa Yöndemler, Şıho Dirlikler, Erdal Sincerler, Hasan Kızılerler, Mustafa Candemirler, Hüseyin Maturlar ve tüm diğer Özgürlük Şehitlerinin direniş ve mücadele geleneği buna davet ediyor. Eğer direniş gelişmezse kurbanlık koyun muamelesi yapılacaktır. Gelişmeler, DAİŞ’in Suriye ve Irak’ta kafa kesmeye görüntülerine kadar ilerleyebilir. Finalini böyle uygulayabilirler.

Maraş Narlı esnafından boykot kararı

Maraş’ta yapılması planlanan kapma karşı tepkiler sürüyor. Çadır nöbetinin devam ettiği bölgede Narlı esnafı da 12 Nisan’da kepenklerini kapatarak direnişe destek verecekerini duyurdu.

Maraş’ta yapılmak istenen kampa karşı günlerdir devam eden çadır eylemi 22. gününe girdi. Kampın yapılmaması konusunda kararlılık devam ederken, alınan boykot kararıyla 12 Nisan Salı günü saat 11.00’den sonra tüm gün Maraş/Pazarcık/Narlı’da eş zamanlı olarak esnaflar dayanışma amacıyla kepenk kapatma eylemi yapacak.

Bu boykot kararıyla tepkilerini dile getirecek olan Pazarcık halkı hala yapımı devam eden kampın yapılmaması için direnişi her geçen gün artıracaklarını da ifade ediyorlar.

Öte yandan karşı oluşlarının mülteci kampına değil Alevi köylerinin ortasına kurulan cihatçı gruplar için yapılan kampa karşı olduklarını da her fırsatta dile getirerek, “bir kez daha 78 katliamını yaşamak istemiyoruz, daha kaç kez sürgün edileceğiz…” diyorlar.

 

 

 

Türk-İslam sentezinin devamı projesi!

Baki Düzgün, Maraş’ta mülteci kampının Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerde yapılmak istenmesinin yeni bir katliam hazırlığı mı yapılıyor sorusunu akla getirdiğini belirtti.

ZEYNEP KURAY/BirGün

zeynokuray@gmail.com/ @zeynokuray

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, Maraş’ta Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Pazarcık’ta AFAD Mülteci kampının yapılmasının Sünnileştirme projesi olduğuna dikkat çekti. BirGün’e konuşan Düzgün, konunun Cizre, Sur, İdil, Nusaybin, Yüksekova’da yaşanan gelişmelerden bağımsız olmadığına vurgu yaptı. Düzgün, Bölge’de uygulamaya konulan acele kamulaştırmalar ve ilçelerin boşatılmasıyla dayatılan zorunlu göç politikasının aynısının Alevilerin oturduğu bölgeler için de geçerli olduğunu söyledi. Bu zihniyetin 12 Eylül’de yürürlüğe konulan Türk-İslam sentezi bir devam projesi olduğuna dikkat çeken Düzgün, “ Muhalefeti bastırarak, Kürt bölgelerini Kürtsüzleştirip , Alevi bölgelerini ise Sünnileştirmeyi amaçlıyorlar. Böylece yıllarca başaramadıkları asimilasyon politikalarını sistematik olarak uygulamaya sokacaklar. Zaten Türkiye genelinde kamplara yerleştirilen toplam 3 milyon Suriye mülteci Türkiye vatandaşı yapılmak isteniyor ki bu hazır oy deposu potansiyeli demek , o zaman bu vesileyle proje de hayata geçirilmiş olacak” diye konuştu.

Yeni bir katliam mı?

Maraş’ta 1978 yılında büyük bir katliamın yaşadığını hatırlatan Düzgün, bu katliamın sorumluları henüz yakalanmamışken, yaşanan yoğun travma atlatılmamışken, ssbugün aynı zihniyeti taşıyan ve mülteciler kamplarını bir araç olarak kullanan IŞİD’cilerin Alevi köylerine yerleştirilmesinin kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Kampın yapılacağı Pazarcık’ta tam 3 bin Alevi yurttaşın yaşadığını belirten Düzgün, kampa yerleştirecek mültecilerin sayısının ise 27 bin olduğuna dikkat çekti. Mülteci kamplarının yapımın sadece Maraş ile de sınırlı olmadığını, Sivas Divriği ve Zara ilçelerinde , yine Tokat’ta Alevilerin yaşadığı bölgelerini de kapsadığına işaret eden Düzgün, bu kampların özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerde yapılmak istenmesinin yeni bir katliam hazırlığı mı yapılıyor sorunu akla getirdiğini belirti.

Kan hiç durmadı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sevdası uğruna kutuplaşmayı derinleştirerek ülkeyi bir iç savaşa sürüklediğini ifade eden Düzgün, “Dolmabahçe ‘de 10 maddelik barış deklarasyonu açıklandıktan hemen sonra masa birden devrildi. Ne oldu? O gün bugündür kan hiç durmadı. Gerek asker, gerek gerilla, gerek polis ülkenin dört bir yanına her gün cenazeler gidiyor. Hepsi bu coğrafyanın insanı. Bundan kim, nasıl kazanç sağlayabilir?” diye sordu.

**********

Maraş’ın Terolar bölgesinde, özellikle Alevilerin yaşadığı mahalleye mülteci kampı yapılacak olmasına karşı bölgede yaşayan Alevilerin başlattığı çadır nöbetini sürüyor. Direnen bölge halkına, jandarma gazla saldırmış, çok sayıda çocuk ve yaşlı gazdan etkilenmişti. Gazdan etkilenen 82 yaşında bir yurttaş da gece rahatsızlanarak hayatını kaybetmişti. Çok sayıda insan da gözaltına alınmıştı.

Servet Demir: Dava insanlık davasıdır

Alevilerin ve ‘öteki’ konumuna dönüştürülmek istenilenlerin sesi olan alevigazetesi.com Maraş’ın nabzını tutmaya devam ediyor. Yazı dizimizin 3. Bölümünde Servet Demir değerlendirmelerini aktardı. Demir,  “korkuyu yenmek insani bir görevdir, dava insanlık davasıdır” diyor.

 

Maraş Terolar’da yaşanan dünya gündemine otururken alevigazetesi.com olarak çadırdaki nöbete destek olmak için orada bulunanlarla konuştuk. Alevi önderlerinden Servet Demir nöbet sırasındaki gözlemlerini aktarırken AKP’nin hukuksuzluğuna değindi. Demir, “ Pek çok açıdan değerlendirmek mümkün, birincisi Türkiye Cumhuriyeti  devleti buradaki yöre halkına karşı bir adaletsizlik ve hukuksuzluk içindedir. Danışmadan, paylaşmadan köyün mal varlığına el koymuş, satmış,özelleştirmiş sonrada rant elde etmiştir” diyor.

AKP’nin iflas eden Suriye politikasını kullanarak mazlum halkların dramını kullandığını ifade eden Servet demir;  “Türkiye devleti  Suriye politikasından iflas eden siyasetini  buradaki savaştan zulüm gören insanların göçe zorlanmasından dolayı bu dramı da kullanarak kendi iç politikalarından, diğer mazlum haklar  üzerine baskı kuran bir siyaset geliştirmek istiyor. Bunu Kürtlere yönelik yapıyor, Alevi toplumuna yönelik yapıyor,  kendisine uygun olmayan toplumlar üzerine yapıyor. Burada da bir adaletsizlik var.  Hoşgörüsüzlük ve haksızlık var” diye konuştu.

Demir mağdur olan insanların sorunu çözme yerine onların yaşam alanlarının olmadığı, gettolaşan, açıkhava hapishanesine dönüşmüş, sosyal hayattan uzak bir alana yerleştirilmeye çalışıldığını ifade ederken,  bunun üzerinden de dram politikası yaptığını söylüyor.

Servet Demir, savaştan dolayı yardım etmek insanidir, devletlerin de görevi olduğunu savunurken şunları ifade ediyor:   “Sonuç olarak burada bir yandan sorunu çözmüyor, toplum dışına sosyal  hayattan uzaklaştırıyor,  bir yandan da  sosyal gruplara karşı bir baskı aracı olarak kullanıyor. Dolayısıyla burada bu halk toprak alanlarını sahipleniyor. Mağdur olan halka karşı bir eylem değil bu… AKP’nin ayrımcı politikasına karşı bir eylemdir. Haksızlığa karşı bir eylemdir. Bu direniş kendi haklarını savunmak içindir ve bu yüzden de anlamlıdır. Direnirse bu halk kazanır.

Şunu da biliyoruz AKP direnişleri zorla bastırma yöntemi kullanıyor, biliyoruz, Kürdistan’da ki durumlar, kadın hareketleri, akademisyenler vs… Ama korkuyu yenmek insani bir görevdir. Dava insanlık davasıdır. Herkesi bu onurlu mücadeleye davet ediyoruz.

Gülşen İşeri/alevigazetesi.com

Alevi Kurumları Garip Dede Dergahında #Maraş için toplandı

Maraş’ın terolar köyü merasında Alevi köylerinin ortasına kurulan Mülteci Kampına tepkiler sürüyor. Tüm çabalara rağmen ısrarla çalışmaları sürdürülen kamp için yurt içi ve yurt dışından durdurma kampanyaları devam ediyor. Bir çok kurumm kuruluş ve siyasal temsilcinin ziyaret ettiği Maraş Narlı ovası nöbet çadırında direniş sürerken İstanbul garip Dede Dergahında Maraş Girişimi’nin çağrısıyla geniş katılımlı bir değerlendirme toplantısı düzenlendi. Maraş Girişimi ve Alevi Kurumlarının, Maraş’taki direniş için neler yapılabileceği noktasnda fikir alışverişi yaptığı toplantıda ortak bir deklerasyonla Alevi Asimilasyonu ve Alevileri yaşam alanlarından göçertme politikalarına karşı sonuna kadar direnileceği duyuruldu. Maraş Girişimi Türkiye sözcüsü Şükrü Yıldız, ‘ Bu zoraki kamp inşası durdurulana kadar her alanda ve dünyanın her yerinde eylem ve  etkinliklerimiz devam edecek’ dedi.

Celal Fırat : Hakkımızı sonuna kadar savunacağız

Terolar direnişi devam ederken alevigazetesi.com olarak yazı dizimizin 2. Bölümünü Garip Dede Dergahı Başkanı Pir Celal Fırat ile gerçekleştirdik. Fırat, “Buralar kanımızın akıttırıldığı, acılar çektirildiği yerler.Kutsal topraklarımız, asla vazgeçmeyeceğiz…”

 

Maraş Terolar’da mücadele devam ederken alevigazetesi.com olarak yazı dizimizin 2. Bölümünü Celal Fırat ile gerçekleştirdik. Tanıklık ettiğimiz Maraş Terolar direnişini değerlendiren Fırat, “Bu bölgede yaşayan bu bölgenin insanları gerçekten acılar yaşadı. Osmanlı döneminde de günümüzde de yaşadı. Yerlerinden yurtlarından edildiler. Aynı şey bugünde yaşanıyor. Coğrafyalarından edilme gibi bir durum söz konusu… Buradaki halkı sürgün edip başka bir topluluğu getirme çabası var. Zihniyet geçmişte olduğu gibi aynı!” diyor.

Sur ve Cizre’yi de örnek veren Celal Fırat yapılan TOKİ konutlarının da bu amaca hizmet ettiğini vurguladı.

Bundan sonraki süreçte nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini ise şöyle açıklıyor: Bizlerin yapması gereken çok şey var. Hep diyoruz ya gelenek göreneklere sahip çıkalım. Onurlu duruş diyoruz ama bunu hayata geçiremiyoruz. Bizler ezilen halklar olarak kol kola girmek zorundayız. Mücadele etmemiz gerekiyor. Burası kutsal yerler, kanımızın akıttırıldığı, acıların çektirildiği yerler. Türbeler var,  yağmur yağdığında toprak kokusunu içimize çekiyoruz… Bu toprakların belleğinde, hafızasında tarihimiz var. Bu tarihe bakıp ders çıkartmalıyız….  H.Z  Ali’nin bir sözü vardır, “geçmişinden ders alamayanlar yok olmaya mahkumdur. Biz geçmişimizden ders almak zorundayız.

Yanlış anlaşılan algıya da değinen Celal Fırat, “sanki Aleviler mültecileri istemiyor gibi bir algı yaratıldı. Oysa ki, biz bütün cemevilerimizi mültecilere açtık. Tırlar dolusu yardımlar yolladık. Çünkü biz de önce insandır. Kaldı ki biz de mülteci konumundayız. Bizi de topraklarımızdan sürdüler, Onları da kendi topraklarından sürdüler. O yüzden de onların yaşadığı acıları yüreğimizde hissediyoruz” diye konuştu.

Mücadeleye devam diyen Fırat, “sistem bizi eziyor, benim gibi düşüneceksin, benim gibi konuşacaksın diyor. Biz de buna karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Pirlerimizin önemli bir sözü vardır; “bir yerde haksızlık varsa, ses çıkartmıyorsan, hakkınla beraber şerefin ve namusunu da kaybedersin” der… Biz de sonuna kadar hakkımızı savunacağız. “

Gülşen İşeri/alevigazetesi.com

YARIN: SERVET DEMİR

 

Korkakların saldırganlığı inancımızadır

Terolarda 20. gününe giren direniş, gençlerimizin özverili çabaları, halkımızın derin inancı ile devam etmektedir. Her gün artarak devam eden bu kararlı duruş, dünyanın dört bir yanına dağıtılmış, göçertilmiş, topraklarından edilmiş Maraşlıları da kapsayarak uluslararası bir sorunsallığa doğru ilerlemektedir. Hakkın ve haklının duruşu, her yerde karşılığını bulmakta, demokrasi güçlerinin desteğini arkasına almaya devam etmektedir. Bu durum, varlığını selefist, cihatist güçlerin varlığıyla devam ettirmek, onların varlığı üzerinden şahsi geleceğini örgütlemek isteyen kesimleri ürkütmektedir. Korkakların saldırganlığı ve kiniyle saldırmaktadır.

Terolarda iki hafta önce yapılan, halkımızın büyük bir özveriyle katıldığı yürüyüşte, halkımızın güvenliğini, yürüyüşe katılanların düzenli bir şekilde demokratik taleplerini dile getirmelerini sağlayan, bu konuda kendisini sorumlu hisseden Maraş’ın güzel çocukları, gençlerimizden önce 6 tanesi önceki gün gözaltına alınmış, dün de birçok gözaltı olmuştur. Gözaltına alınan tüm gençlerimiz, şartlı denetim ile serbest bırakılmıştır.

Halkımızın yaşam alanını ortadan kaldırmaya yönelik devlet politikası karşısında halkımız sesini yükseltmiştir. Medyaya yansıdığı gibi, halkımıza, gençlerimize, kadın ve çocuklarımıza karşı, kin ve nefretle hareket edildiği görülmüştür. Gandi gibi alanda yatan, hiç bir durumda mukavemet göstermeyen gençlerimiz elleri kolları tutulup, yumruklanmışlardır. Hakarete, saldırıya maruz kalmışlardır. Bu saldırıların tümü medyaya yansıdığı gibi, iktidarın ve Saray’ın bekçilerinin halkımıza, insanımıza bakış açısını ortaya koymuştur.

1978’de mazlum, masum insanlarımızı hangi zihniyetin hedef aldığını gösteren bu kareler karşısında, halkımızın derinden gelen, geleneğinde var olan direniş devam edecektir. Bu anlaşılmalı bilinmelidir. Biz Aleviler o topraklarda evliyalarımız, pirlerimiz, derviş ve rehberlerimizle kendimiz olmak için binlerce can verdik.

Bir yanında Elif Ana’nın olduğu, bir yanında Ali Kute, Hemi Tazi, Mame Zilfe’nin yattığı bu mekan, aynı zamanda itikadımızın vazgeçilmez parçasıdır. Cemin, semahın, sazın yurdudur. Hüseyin Sadık dedenin, Mustafa Maniş Dede’nin, Mami Cure’nin, Mami Şakır’ın, Mamo Temiz’in, Mehmet Mustafa Yuksel’in nefes alıp, can verdikleri yerdir.

Bizler biliyoruz ki; saldırılan, vurulan, hırpalanan, hakarete uğrayan, inancımızdır.

Bizleri sindirmek, korkutmak ve teslim almak isteyenlerin, savaş mağdurlarını bahane ederek, cihatist, selefist kesimleri buraya yerleştirmesi, kimliğimize, varlığımıza ve inancımıza yönelik bir operasyondur. Üç yüz yetmiş dönümlük bir alana 27 bin kişinin yerleştirilmesi demek, kişi başına düşen alanın on üç metre kare olmasıdır. Hiçbir yaşam alanın olmadığı görülen böylesine bir kampın, askeri bir kamp olmaktan başkaca anlamı olmadığı netttir.

Arap kemeri kurma girişimi başkaca neyle izah edilebilinir. Maraş’ta uygun yer aranacaksa, çok yerin olduğunu söylemek mümkündür. Fakat coğrafyayı bilenler bilir ki, seçilen yer Suriye’ye açılan kapıdır. Koridorun parçasıdır. Onun için savaş politikalarının bölgeye taşınması, etnik arındırmadır. 1915’te yaşanan Ermeni Katliamı, göçünün tekrarlanmasıdır. Kürt Alevilerinin uzun yılardır Fırat’ın batısından asimilasyonla, göç ettirmek suretiyle bölgenin bizlerden temizlenmek istenmesidir.

Bilineni biliyoruz. Yapılmak istenileni biliyoruz. Şark Islahat Planı’nı ve sahiplerini tanıyoruz.

Buna karşı halkımızın direnişi anlamlıdır, umut vericidir. Avrupa’daki Maraşlıların örgütlüğünün görülmesi açısından da yeni bir dönemi haber vermektedir. Maraş güzeldir…