Ana Sayfa Blog Sayfa 6331

Gün ortasında geceyi yaşıyoruz

NURAY BAYINDIR

Uzun bir süredir elim kaleme gitmedi. Bazen insan tanık olduklarına, yaşanmakta olan yoksunluklara, adaletsizliklere, katliamlara ve sürekli çatışma, savaş ve kaostan beslenen dünyanın şu haline anlam verememekten yoruluyor. Evrensel bir yok olma durumuyla, (yoklukla) karşı karşıya olduğunuzu hissettiğiniz nokta tam da burası. Sesiz kalırsınız… Yaşanan acıların geride kalanlara bıraktıkları karşısında nutkunuz tutulmuş gibi kalırsınız. Anlamını yitirmiş anlar zincirlemesidir ki bu durum, sadece olmakta olanı düşünür, uzun bir süre düşünme eylemine isteseniz de ara veremezsiniz.

Neyin, nasıl var olduğunun önemini yitirdiği bir süreci yaşıyoruz. Öyle ki, zihnimiz, anlamını yitirmiş kavramlar kargaşasının sürüp gittiği, sürekli bir altüstlüklerin, yaşama sinmiş her türlü şiddetin, kişiliksizleştirilme ve nefessiz bırakılmanın yaşandığı bu dünyayı kavrayamıyor.

Gün ortasında geceyi yaşıyoruz. Sanki ‘’ortadan kaldırılamaz olana’’ katılmamızı isteyen gerçek anlamda dünya olmaktan çoktan çıkmış bir dünya ile karşı karşıyayız. İnsanı kendi cenderesine sıkıştırmış bu kayboluş çağında sürekli yinelenen iktidar mekanizmalarıyla duygularımız, hayallerimiz, iç dünyalarımız yok olup gidiyor. Çoğumuz dışımızdaki hayatın bize değen yanlarından habersiz, siyasal gelişmelerden bihaber, sokaktan, gündelik hayattan kopuk, dakikada bir güncellenen şiddet atmosferi etkisinde kendi içine kapalı bir hayat sürdürüyoruz.

İnsanlar bu kayboluşun çağında imajlar gibi yaşıyor. Bir yanıp bir sönüyor. Kürt illeri ve ilçelerinde yaşanan insanlık dışı katliamlar karşısında insani duyarlılıkları olan kesimler dışında çoğunluğun olan bitene çok az tepkilerinin bile bazen yön değiştirerek bir yanıp bir sönmesi belki de onları zamanla zamanın da imaj gibi algılanmasına götürecek.

Faşizmin klasik eylemidir. Korku toplumu yaratılarak diğerlerinin yaşadıklarına duyarlılık törpüleniyor.

Daha fazla kar hırsıyla sistemin genelinde yaşanan kayboluş sadece şeylerin değişim ve dönüşümündeki doğal özelliklerin deforme edilmesinde yaşanmıyor, bu kayboluş aynı zamanda insanlığın gerçeklik bilinci kendi varoluşsal içeriğinden deforme edilerek bütün toplumsal yaşam kesitlerine empoze ediliyor.

İnsanın maddeleşme süreci işte böyle yüzyıllarca sinsice işletildi. Halk direniş odakları dışında erdemin alaya alındığı, gerçek dostlukların, yoldaşlıkların mumla arandığı, çürümenin, yozlaşmanın diz boyu yaşandığı ve hiç ironi yapmadan söyleyebiliriz ki, Sinop’lu Diyojen’in, ‘’Günün aydınlığında niye elinde fenerle dolaşıyorsun?’’ diye soran İskender’e ‘’gölge etme başka ihsan istemem ‘’ diye seslendiği çağdır bu çağ.

Bilincin önemini vurgulamaya gerek duymuyoruz. Bilinçli olmak, olmakta olanın içinden çıkma becerisini gösterme bir yana, öznel bir varoluşa sahip olmayı da gerekli kılar. Öznellik, özne olma, yani yaşamında kendi olmadır. Sürüklenmediğimiz, kişisel var olma gücümüzü kullandığımız alandır bu alan. Özgürlüğün alanıdır. ‘’Ve bu, diyor Macbeth, cinayetin kendisinden daha gariptir.’’ Cinayetin yarattığı hiçlikte, olmak(insanı) soluksuz bırakırcasına yoğunlaşır ve bilinci sığındığı yerden çekip çıkarır.’’ Böyle bir sürece girmek Gordon Childe’nin ‘’insan tarihini yaparken nasıl kendini yapabilir?’’ sorusuna cevap olmakla mümkün gibi görünüyor.

Peki toplumsal ve bireysel yaşamı egemenliği altında tutan, bunca kurumsallaşmış geleneksel iktidarlar silsilesi altında özneliği nasıl kurabiliriz?

Hiç şüphesiz işe yolunda gitmeyen her şeye resti çekmekle başlamak en uygunudur. Edinilmiş kimlikleri bir tarafa bırakıp hayatımızı yeniden özgürlükçü temelde kurmalıyız. Politikamız da bu içerikte olmalı. ‘’Arendt’e göre politik varoluş, veri olan halden çıkılması, içine doğulan niteliğin değil, kurulan edinilen bir niteliğin yaratılması demek’’. Demek ki politika insanın özgürlükçü varoluşunu engelleyen, onu tali durumda bırakıp işlevsiz kılan temelde olmamalı.

Politika insanın kendini geliştirdiği içinde kendini bulduğu bir eylem durumu yaratmalıdır. Sistemin insanı cenderesine alan kalıpları ancak böyle kırılır. Özgürleştirici olmayan ve insanı araç olarak kullanan ‘’politika’’nın insani olmadığını kanıtlayan yeterince veri varken sisteme karşı mücadele verdiğimiz alanlarda ortaya çıktığında da aynı direnci göstermek varoluş hakkımız olmalı.

Özgürlükçü politika mücadele verdiğimiz alanlarda herhangi bir soruna el çabukluğu ile el atmak değil onu hayatımızla bağını kurarak ele almaktır. Başka türlü özne olmak, özgürleşmek ve özgürleştirmek mümkün olmamaktadır.

Yüzyıllardır siyaset sahnesinde verili kalıplar içinde yapılan‘’politika’’yı onların elinden alarak hayatın içine taşımak, kadın erkek hepimizin varlıksal görevidir. Gelenekçi siyaset, iktidarcı siyesetten radikal bir şekilde kopulmadığı sürece karşıtına dönüşme riski her zaman vardır.

Hayatın dışından sürdürülen ataerkil siyasetle bağlarını hakikatçi temelde kesmeden özgürlükçü mücadele sürdürmek olası değildir.

Geleneksel kalıpların dışına çıkıldıkça özgürlük alanları genişliyor. Rojava deneyimi incelendiğinde bunun bariz örneklerini bulabiliriz.

Frankfurt’tan Maraş için çağrı

Maraş Girişimi 9 Nisan Cumartesi günü Frankfurt Türk Konsolosluğu önünde saat 13:00’de “Pazarcık’a IŞİD kampı istemiyoruz” sloganıyla bir araya gelecek. 10 Nisan’da da yine  Paris’te Maraşlılar Gare Del Est RÉPUBLIQUE meydanında toplanarak saat 12:00-ile 15:00 arası bir miting düzenleyecekler.

Avrupa Maraş için ayağa kalkıyor. Paris’te Maraşlılar büyük yürüyüşe hazırlanıyor. Pazar günü Gare Del Est’te,  Cumartesi ise Frankfurt’ta miting yapılacak. Maraş Girişimi’nin çağrısıyla yapılacak olan Frankfurt’taki miting saat 13:00’de Frankfurt Türk Konsolosluğu önünde gerçekleşecek.

“Terolar yalnız değildir, ovama ve onuruma dokunma, Pazarcık’a IŞİD kampı istemiyoruz” sloganıyla yapılan çağrıya Avrupa’daki Maraşlıların geniş katılımı bekleniyor.<

***********

Avrupa’da yaşayan Maraşlılar bu hafta sonu bir dizi etkinlik gerçekleştirerek Pazarcık’ta uygulanan devlet politikalarını protesto edecek. Maraş’ın Dulkadiroğlu ilçesine bağlı Aşağı Terolar olarak bilinen Sivricehöyük Mahallesi sınırları içerisinde, 27 bin mültecinin barındırılması planlanan AFAD Mülteci Kampını istemeyen bölge halkı, AKP’nin mülteci kampı adı altında DAİŞ çetelerini yerleştirmek istediğine dikkat çekerek herkesi eylemlerine katılmaya çağırdı. Avrupa Maraş Girişimi ve Birçok kurumun desteğiyle yapılacak olan mitin ve yürüyüşler “Kimliğime, onuruma, toprağıma dokunma, Sur’dan Maraşa Soykırıma hayır” şloganıyla yapılacak.
Etkinliklerin tarihleri şöyle:

Etkinlik: miting
Tarih:9 Nisan 2016
Yer: Frankfurt
Yer: Frankfurt Türk Konsolosluğu önü
Saat: 13:00

Etkinlik: yürüyüş ve miting
Yer: Zürich
Adres: Helvetiaplatz
Tarih: 9 Nisan Cumartesi
Saat: 14:00

Etkinlik: yürüyüş ve miting
Yer: Paris
Tarih: 10 Nisan 2016
Adres: Gare de L’est
Saat: 12:00

Etkinlik: halk toplantısı
Yer:Strasbourg
Tarih: 10 nisan 2016
Saat: 14:00
Adres: sahin events vogensenstra.43
77933 Lahr
#Maraş #OvamaDokunma

Maraşlılar, itirazlarını anlattı: Aleviler mültecilerden değil, IŞİD’den korkuyor

Kahramanmaraş’ta 24 Alevi köyünün bulunduğu Sivricehöyük mevkine Suriyeliler için konteyner kent yapılmasına Aleviler tepki gösterdi. Aleviler mültecilere karşı olmadıklarını, ancak olası mezhepsel çatışmanın güvenliklerini tehlikeye atacağını söylüyor.

Cumhuriyet tarihinin en büyük Alevi katliamının yaşandığı Maraş’ta, 1978’te yedi gün süren olaylar sırasında 105 Alevi öldürüldü. Yüzlerce dükkan yakıldı, Aleviler göçe mecbur bırakıldı. Bölgede o günün anıları hala diri ve mültecilerin yerleştirilmesi için neden Maraş’ın seçildiği merak konusu. Yeni bir mezhep çatışması hem Alevi hem de Sünnileri ürküten temel neden.

Geçtiğimiz günlerde konuyu gündeme taşıyan ve kamp önünde eylem yapan Alevilere jandarma gazla saldırmıştı. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, çıkan tartışmayı savuşturmak için ‘yeni kamp yapılmadığını, mevcut kampın konteyner kente çevrildiğini’ söylemişti.

Dulkadiroğlu ilçesine bağlı mevkide yapılacak konteyner kent 27 bin kişi kapasiteli olacak.

Hürrriyet gazetesinden İdris Emen’in görüştüğü Sivricehöyük Köyü Muhtarı Mehmet Caner, itirazlarının nedenini şöyle anlattı: “Biz Suriyeli mültecilere karşı değiliz. Hatta köyümüzde bir Suriyeli aile yaşıyor. Ancak çoğu mülteci Suriye’de yaşanan iç savaştan Alevileri sorumlu tutuyor. Mezhepsel çatışmalar yaşanabilir. Kampa daha sonraları IŞİD, Nusra benzeri örgütlere bağlı kişiler yerleşirse ne olacak? O zaman ne güvenliğimiz ne huzurumuz kalır. Buradaki 24 Alevi köyünün nüfusu 6 bin civarında. 27 bin nüfusluk bir kamp kurulursa asıl biz kendimizi kampta hissederiz. IŞİD’liler yerleşirse can güvenliğimiz kalmaz.”

Köylüler bu kaygılarını yetkililerle paylaşmış, ancak kendilerine kamp için 16 farklı noktada keşif yapıldığı, en uygun yerin burası olduğu söylenmiş. ‘Neden 16 bölge içerisinde Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgede kamp kurulduğu’ köylülerin cevabını aradığı sorduğu sorulardan biri.

Kampın amacı ucuz işgücü

Kamp inşaatının durdurulması için 24 Mart’ta çadır kurduklarını, jandarma tarafından yapılan müdahale sonucu çadırlarının kaldırıldığını ve bu nedenle cemevinde nöbet tuttuklarını söyleyen Sivricehöyük sakinlerinden Hasan Yıldız ise “Suriyelilere karşıymışız gibi bir algı oluşturuldu. Oysa biz Suriyelilere elimizden gelen yardımı yapmaya hazırız. Biz sadece huzurumuzun kaçmasını istemiyoruz” dedi.

Yıldız’a göre, kampın yakınında ikinci bir organize sanayi bölgesi kurulacak ve asıl amaç burası için ucuz işgücü temin etmek.

Sünni köyleri de karşı

Alevi Kültür Derneği Maraş Şube Başkanı İbrahim İnçoğlu ise, ilde Alevi ve Sünnilerin barış içinde yaşamayı öğrendiğini, bunu tehdit edecek faaliyetlerden kaçınılması gerektiğini söyledi: “Mültecilere karşı değiliz. IŞİD ve El Nusra militanlarının kampa sızıp bölgedeki Alevilere zarar vermesinden korkuyoruz.”

Kampa Sünni köylerinde yaşayanlar da karşı. Nitekim köy sakinlerinden Halil İbrahim Tara “Kamp kurulması planlanan bölge yedi köyün merası. Ekonomik sıkıntılar çıkacak” derken Yeniyurt sakinlerinden Hasan Taramış ise “Alevi, Sünni yıllardır huzur içinde yaşıyoruz. Ufak bir provokasyonla huzurumuz kaçabilir” diye konuştu.
diken.com.tr

 

‘Mağdur edebiyatı’ bahane rant şahane

#Maraş ’ta inşası için ısrar edilen konteyner kentin arka planından rant çıktı. Kampın yanına kurulacak sanayi bölgesi ile mülteciler ucuz işgücü olarak kullanılacak.

‘Kamp oyununu’ sadece demografik yapının bozulması ve bölgenin Alevilerden arındırılmak istenmesiyle değerlendirmek eksik kalıyor. Maraş’ın, Aşağı Terolar (Sivrice Höyük) köyünde 13 gündür ”Cihatçı kampı istemiyoruz” haykırışıyla eylemler sürerken, 25 bin kişilik konteyner kentin, neden bölgeye yapılmak istendiğine dair ayrıntılar da bir bir ortaya çıkıyor. Bölgede, Alevi nüfusunu bitirmeye yönelik olduğu düşünülen projenin öncelikle rant amacı taşıdığı da anlaşılıyor. İnşası planlanan kampın sadece bin 500 metre karşısında bir organize sanayi bölgesi kuruluyor. 4 bin 200 dönüm alan içerisinde tamamlanacağı iddia edilen sanayi bölgesi için önce büyük bir alan istimlak edildi. Ardından da 3 bin 200 dönümü büyük sermayeye yok pahasına satıldı. Şimdi yakına kurulması planlanan sığınmacı kampıyla bölgenin ucuz işçi cennetine dönüştürülmesi hedefleniyor. Kamptan, hemen yanı başında faaliyette olacak sanayi bölgesine ucuz işçi taşınacak. Böylece hem servis masrafı ortadan kalkacak hem de mağdur durumdaki sığınmacı karın tokluğuna çalıştırılacak.

TOKİ’den Kalyon’a

Bilgi aldığımız Maraş Yaşam Platformu üyeleri konuyu şöyle özetliyor: “Ranta doymuyorlar. Olayı sadece demografik yapının bozulması ve bölgenin Alevilerden arındırılmak istenmesiyle değerlendirmek eksik kalır. Ova üzerinde daha büyük ve çıkara dayalı planlar var. Maraş Ticaret Odası temsilcileri bölgeyi ziyaret edip yöre halkına, ‘kampa karşı çıkmayın, bizlere, iş insanlarına destek olun‘ diyerek hayata geçirilmesi düşünülen büyük projeyi ağızlarından kaçırdılar.

“Burada sığınmacı kampı istemiyoruz” diyen köylülere destek veren hukukçular da kamp pojesinin yasal olmadığını şu ifadelerle dile getiriyorlar: Mera alanı, köylüye bildirilmeden, usülsüz olarak hazineye devredildi. Hazine ise ihale sürecinde kamuoyu ile veri paylaşmadan yine kanunsuz bir biçimde kamp alanını TOKİ’ye devretti. TOKİ ise ihale kanunu ve yönetmeliğine aykırı şekilde konteyner kentin yüklenici firması olarak Kalyon İnşaat‘ı görevlendirdi.”

Dalga geçiyorlar

Kamp alanı ile ilgili olarak 18.03.2016 tarihinde Maraş Valiliği‘nin imzaladığı belge adeta köylülerle alay edildiğini de ortaya koydu. Maraş Valisi Mustafa Hakan Güvençer tarafından imzalanan belgede, ‘Mera Kanunu ile Mera Yönetmeliği hükümleri aksine hareket edilmesi durumunda işlemlerin iptali’ isteniyor. Yani önce “Mera amacına uymayan şekilde kullanılamaz” deniliyor sonrasında ise projede ısrar ediliyor.

Sadece Aleviler değil

Ova köylülerinin direnişi sürerken, bölgede büyük bir algı operasyonu da yapılıyor. Şöyle ki, projeye sadece, ‘kamp cihatçı merkezi olacak‘ diyen Aleviler değil Maraş’ın geneli de karşı çıkıyor. Ova, hali hazırda Türkiye’nin bir arada yaşayan en büyük Alevi nüfusunu barındırıyor. Merkezler, gurbetçi köyü niteliği taşıyor. Alevi yakınları, “Buraya bir kamp yapılırsa bir daha Maraş’a adımımızı atmayız” diyor. Bu, şehirde özellikle yaz döneminde turizmin tamamen biteceği anlamına geliyor. Sadece Pazarcık’a yakın köyler değil, Maraş esnafı da kampa tepki gösteriyor. Hatta bunun için Kapalıçarşı esnafının imza topladığı biliniyor.

***

Susuz kalacaklar

Pazarcık Ovası köylüleri ortak bir depodan hem tarım alanlarını suluyor hem de günlük su ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Ancak müstakbel kampın su ihtiyacını karşılamak için 8 kuyu açılması hedefleniyor. Bu kuyulardan biri açıldı ve inşaat alanında kullanılıyor. Yeni kuyular halkın susuz kalması ve tarım alanlarının kuruması demek. Öte yandan sığınmacı kampının içine bir askeri alan da inşa edilmesi düşünülüyor. Proje gerçekleşirse bölge kültürel, ekonomik, manevi bir erozyona uğrayacak. Bunula birlikte Habitat Bölgesi olan Pazarcık aynı zamanda birinci dereceden de deprem alanı. Aşağı Terolar köyüne kurulan çadırlar jandarma tarafından iki kez sökülüp atıldığı için yurttaşlar direnişi, cemevi çevresinde sürdürüyor.

Çobana yurt dışı yasağı

Pazarcık’ın Demirciler Köyü çobanı Zeynel İ., önceki gün direnişe katıldığı ve jandarmaya saldırdığı gerekçesiyle savcılık tarafından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Direniş sırasında koyunları otlatmaktan gelen Demirciler köyü çobanı, kalabalığın arasına karıştı. Üzerinde kırmızı bir kazak vardı. Başka bir kırmızı kazaklı eylemci zannedilerek gözaltına alındı. Sonunda mahkeme kırmızı kazaklı kişinin ‘o çoban’ olmayabileceğine karar verdi. Buna rağmen mahkeme, çobana haftada üç gün en yakın karakolda imza atması koşuluyla denetimli serbestlik verdi. Çobana aynı zamanda yurt dışı yasağı da getirdi.
ERK ACARER / birgun.net

Aleviliğin bilinmeyen yönleri bu etkinlikte

Alevi Kültür Dernekleri Beylikdüzü Şubesi, ‘Bilinmeyen Yönleriyle Alevilik ve Kültürlerarası Kardeşlik’ etkinliği düzenliyor. Etkinlikte, ‘Bilinmeyen yönleriyle Alevilik ve Kültürlerarası Kardeşlik’ anlatılırken Eda Alakuş’un müzik dinletisi de etkinliğe katılanları farklı bir yolculuğa çıkaracak.

 

10 Nisan pazar günü Beylikdüzü Kültür Merkezi’nde yapılacak etkinlik saat 18:00’deki kokteylin ardından başlayacak. Etkinlikte,Yön Radyo Yönetim Kurulu Başkanı Yüksel Mansur Kılınç, siyasi, sosyal ve kültürel yönleriyle  Aleviliği anlatacak.

Nurtepe Cemevi  Dedesi Zeynel Şahan ise Aleviliğin inanç yönünü anlatan bir konuşma yapacak. Konuşmalardan sonra Alevi inancının önemli bir yönünü temsil eden “semah” dönülecek.

Etkinlik Eda Alakuş’un müzik dinletisiyle son bulacak.

AAGB: Kirli oyunlarınıza gelmeyeceğiz

Maraş’la ilgili tepkiler gelmeye devam ediyor. Dünyanında gündeminde olan ve Maraş’ta yapılması planlanan kampla ilgili bu kez Avrupa Alevi Gençler Birliği tepki gösterdi. Gençler tepkilerinde, “Bir Maraş katliamına daha izin vermeyeceğiz!” dedi.

Avrupa Alevi Gençler Birliği bu kez de Maraş Terolar köyünde yapılmak istenen mülteci kampı ile ilgili bir basın açıklaması yayımladı. Daha önce de pek olayla ilgili tepkileri dile getiren gençler Maraş’ta yapılmak istenen kampa da sessiz kalmadı.

Dünyanın gündemine oturan ve Alevileri imha politikası olarak değerlendirilen kampla ilgili gençler, “Sizi tanıyoruz.. kirli oyunlarınıza gelmeyeceğiz.. Bir Maraş katliamına daha izin vermeyeceğiz!” dedi.

Meclis Araştırma Önerisi Reddedildi! #Maraş

#Maraş’taki kamp için HDP’li Baluken’in Meclis Araştırma Önerisi Reddedildi!
Maraş’ta Alevi köylerinin merasına 27 bin kişilik mülteci kampı kurulmasına tepkiler sürerken HDP MV.  Baluken‘in Meclise verdiği  araştırma önerisi reddedildi.
HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Maraş’ta yapımına başlanan AFAD kampıyla ilgili bölgedeki Alevi halkının talepleriyle birlikte bölgenin yapısının araştırılması için Meclis Araştırması açılmasını istedi. Baluken’in önerisi reddedildi.
HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Maraş’ta yapımına başlanan 25-27 bin kişilik AFAD kampının, yapım amacının, bölgenin ekolojik, etnik, mezhepsel ve demografik yapısına etkilerinin ve böge halkının kamp ile ilgili taleplerinin tüm boyutlarıyla araştırılması amacıyla Meclis Araştırması açılmasını istedi.

Tüm denetim mekanizmalarına kapalı olan ve IŞİD, El Nusra ve diğer selefi cihatçı çetelerle anılan AFAD kamplarından birinin Maraş’ta Alevi yurttaşların yoğun yaşadığı köylerin  ortasına yapılmak istenmesinin halkta büyük bir tedirginliğe neden olduğunu belirten Baluken, Meclis Araştırması gerekçesinde, “Kampın şehir merkezine yakın boş dağlık alanlara değil de, verimli tarım alanları olan Alevi köylerinin arasına yapılıyor olması, Silopi’den Maraş’a ve Antep’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada Selefi Kemeri oluşturulmak istendiği yönündeki iddiaları desteklemektedir” dedi.

Geçmişte asimilasyonu hızlandırmak maksadıyla demografik yapı ile oynanarak Koçgiri, Dersim, Maraş gibi coğrafyalarda benzer politikaların izlendiğini belirten Baluken,“Maraş’ta şimdilerde yapılan da bu politikaların devamı şeklinde yorumlanabilir”dedi. Baluken’in önerisi reddedildi.

Araştırma önerisinin tam metni şu şekilde:
Suriye’de yaşanan iç savaştan dolayı yaşam alanlarını terk eden milyonlarca Suriyeli Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Birleşmiş Milletler Yüksek Mülteciler Komiserliği (BMMYK) veri tabanı 2.715.789 Suriyeli mültecinin Türkiye makamları tarafından kayıt altına alındığını göstermektedir. Geri Kabul Anlaşması’yla birlikte Türkiye’ye gönderilmesi planlanan, yaklaşık 1 milyon göçmeni de ilave ettiğimizde bu sayı 4 milyona yaklaşacaktır.

Türkiye’nin mülteciler konusunda Avrupa ile yaptığı anlaşmaya dönük yoğun eleştiri ve tepkiler güncelliğini korurken, mültecilerin dış politikada olduğu gibi iç politikada da hükümet tarafından araçsallaştırıldıkları yönünde iddialar gündeme gelmektedir. Bu iddialar; Suriyeli mültecilerin, AB fonları ve yerli kaynaklarla yapılacak yerleşim planlamalarında, ağırlıkla Doğu-Güneydoğu illerinde yerleştirilmelerinin düşünüldüğü yönündedir. Her ne kadar gerekçe olarak, mültecilerin yaşam tarzı, kültür, dil vb. konularda, bu illerde daha kolay uyum sağlayabilecekleri yönünde söylemler geliştirilse de, bu yerleşim planlamasının ardındaki asıl amaç, bölge illerindeki Kürt nüfusunun dengelenmesi, demografik yapıyla oynanarak, Suriyeli- Iraklı, Arap mültecilerle, Kürt il ve ilçelerinde yeni bir iskân politikasının hedeflendiği açıkça görülmektedir. Yaşanan savaş ve çatışmalardan kaynaklı Sur, Cizre ve Silopi gibi ilçelerde, az hasarlı yapıların dahi ağır hasarlı olarak kaydedilerek yıkılması planlanmaktadır. Acil kamulaştırma ile söz konusu tüm yapıların yıkılıp yerine TOKİ konutlarının yapılacağı hükümetin diğer yetkilileri tarafından da sıkça dile getirilmektedir. Ayrıntısı açıklanmayan bu tarz bir iskan politikası, kamuoyunda var olan kaygıları derinleştirmektedir.

Hükümetin bu yeni yerleşim planı yani iskân politikası ile Suriyeli ve diğer mültecileri dağıtarak demografik değişime gitmeyi amaçladığı, yerleşik yurttaşları göç etmeye zorlayacağı ve yerleşik nüfustan daha fazla sayıda mülteciyi yerleştirerek Türkiye’de yeni bir asimilasyon politikasını uygulamaya başladığı yönündeki kaygıları artırmaktadır.

Bunun son örneği Maraş’ta yirmiye yakın Alevi köyünün bulunduğu, aynı zamanda Maraş’ın en verimli mera alanı ve Habitat Koruma alanı olan bölgeye 360 dönümlük araziye, 600 konutluk, 25 ila 27 bin kişilik bir AFAD kampı/ konteyner kent kurulmak istenmesidir. Türkiye’de tüm denetim mekanizmalarına kapalı olan ve IŞİD, El Nusra ve diğer selefi cihatçı çetelerle anılan AFAD kamplarından birinin Maraş’ta Alevi yurttaşların yoğun yaşadığı köylerin ortasına yapılmak istenmesi, halkta büyük bir tedirginliğe neden olmuştur. Çünkü bölgede yaşayan 3 bin civarında Alevi yurttaşa karşın 25-27 bin arası mülteci adı altında selefi grubun yerleştirilmesinin yeni iskân politikasından bağımsız olmadığı ve tıpkı Sur, Nusaybin, Silopi, İdil ve Cizre gibi diğer ilçelerde olduğu gibi kampla niyetlenenin Maraş’ın ilgili bölgesinde demografinin değiştirilmek istendiğini göstermektedir.

Kampın şehir merkezine yakın boş dağlık alanlara değil de, verimli tarım alanları olan Alevi köylerinin arasına yapılıyor olması, Silopi’den Maraş’a ve Antep’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada Selefi Kemeri oluşturulmak istendiği yönündeki iddiaları desteklemektedir.

Geçmişte asimilasyonu hızlandırmak maksadıyla demografik yapı ile oynanarak Koçgiri Dersim, Maraş gibi coğrafyalarda benzer politikalar izlendiği düşünüldüğünde, Maraş’ta şimdilerde yapılan da bu politikaların devamı şeklinde yorumlanabilir.

Bu politikalar geçmişte olduğu gibi bugün de etnik ve mezhepsel çatışmaları derinleştirmekten başka bir sonuç üretmeyecek, coğrafyamıza hükümetin sosyal mühendislik projesi olarak acıdan başka bir şey getirmeyecektir.

Bu bağlamda; Maraş’ta yapımına başlanan 25-27 bin kişilik AFAD kampının, yapım amacının, bölgenin ekolojik, etnik ve demografik yapısına etkilerinin ve bölge halkının kampla ilgili taleplerinin tüm boyutlarıyla araştırılması amacıyla Anayasa’nın 98’inci İçtüzüğün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederim.

Fataraş

ELİF SONZAMANCI

Bundan birkaç yıl önce bir stantta gördüğüm bir kitap hemen dikkatimi çekmiş ve alıp karıştırmaya başlamıştım. Karıştırdıkça heyecanlandığımı, özellikle bir ismin dikkatimi bir hayli çektiğini hatırlıyorum.Sözünü ettiğim kitap, Mehmet Bayrak’ın Geçmişten Günümüze Kürt Kadını isimli kitabı idi. Dikkatimi çeken isim ise Fataraş, batılıların deyimiyle “Kürt Amazonu” ya da prensesi Kara Fatma’dan başkası değildi. Çocukluğumdan bu yana “erkek Fatma” söylemi kafamda bir soru işaretiydi. Hatta hep düşünürdüm “Neden Ayşe değil de Fatma derler bu erkek görünümlü kadınlara”? Yıllar önce kafamda takılı kalan bu sorunun yanıtı idi aslında “Fataraş” karakteri. Tarihçi Ayşe Hür de Mehmet Bayrak’ın kitabına dayanarak çeşitli Kara Fatma karakterlerini 08.03.2009 tarihli Taraf gazetesindeki köşesinde irdeleyerek “Sizin kahramanınız hangi Kara Fatma?” diyerek sormuştu.

Tarihin yaprakları arasında karşımıza çıkan kara Fatma’nın hakikisi işte bizim burada tanıtacağımız Kara Fatma namı diğer Fataraş’tır.   Bayrak’ın söylemine göre batılı kaynaklarda kendisinden en çok söz ettiren kadın ünvanına da sahip. Her ne kadar özellikle Cumhuriyet sonrasında karartılmaya çalışılsa da bu dünyadan Pazarcıklı yiğit bir kadın Fataraş geçmiş.

Fataraş, Maraş yöresinde yaşayan Sinemilli aşiretinin önde gelenlerinden. Ne doğumu ne de ölümü hakkında net bir bilgi yok. Mehmet Bayrak, Fataraş ile ilgili detaylı araştırmalar yapmış, yazılı belgelerin yanı sıra sözlü kaynaklara da yer vermiş kitabında. Fataraş’ın akrabalarının verdiği bilgilere göre Sinemilli aşiretinin reisi Kara Bilal’in kızkardeşidir. O’nu 1820’li ya da 30’lu yıllarda Emiran (Emiruşağı) köyüne gelin verirler. Bu bilgiler arasında çok ilginç noktalar da bulunuyor. 1839’daki Nizip Savaşı’ında Alevi Kürtlerin bir bölümü Osmalı’nın yanında yer alıyor ve Osmanlılar Mısır ordusunu yenince Fataraş Pazarcık’a gelip Tabya köyüne yerleşiyor. 1840 yılında Kara Bilal ölünce yerine Beko Ağa getiriliyor. Aşirette çok zulüm yaptığı için ağalıktan indirilen Beko Ağa’nın yerine bu kez oğlu Ali Ağa getiriliyor. Ali Ağa da beş yıl sonra ölünce, aşiretin en yetkin insanı olan Fataraş, Ali Ağa’nın yerine getiriliyor.

Batılıların romantizmine ters düşen bir kadın karakteri

Özellikle batılı kaynaklarda adından Kürt Amazonu ya da Kürt Prensesi olarak kendinden söz ettiren Fataraş, 1853-56 yılları arasında yapılan Kırım Savaşı’ında Osmanlı’nın yanında yer alınca batılı kaynaklardan adından bir hayli bahsettirmiş. Hatta Bayrak’la bir sohbetimizde; Fataraş’ın Osmanlı kadınını batı literatürüne en çok sokan kadın olduğunu söyledi.

Örneğin İngiliz gazetesi The Illustrated London News, Fransız yayın organları Illustration, Journal Universel ve Le Tour du Monde, Alman dergisi Globus, İsveç gazetesi Svenska Family-Journalen, Fataraş’ın İstanbul’a geldiği dönemde haber ve gravürlerine yer vermişler. Fataraş İstanbul’a gitmeseydi aslında hakkında bu bilgileri de edinemeyecektik desek yanlış olmaz. O dönemde Fataraş, 300 kadar süvarisini alarak İstanbul’a gidiyor ve Sultan’ın huzuruna çıkarak bu savaşta yanlarında olduğunu belirtiyor. At üstünde gösterişli süvarilerle İstanbul semalarında boy gösteren bu kadın, batılı gazetecilerin ilgi odağı olur o dönemde. Zira Fataraş zihinlerdeki narin ve güzel kadın imajını, sert ve onların deyimiyle çirkin bir kadın olarak yerle bir eder. Bugüne kadar gerek gravürlerde gerekse fotoğraflarda gördüğümüz kadınlar hep alımlı ve dikkat çekici kadınlar değil midir? Hele ki bu, anı şanı olan bir kadın karakteri ise.

Mehmet Bayrak, kitapta batılı kaynaklardaki anlatımları da sunmuş.  Bu ilginç anlatımlardan bazılarını vermekte Fataraş’ın kimliğini daha iyi anlamak açısından fayda var. İngiliz gazetesi The Illustrated London News, Fataraş hakkında şu bilgileri veriyor: “Bir söylentiye göre kadın kahramanı bu tehlikeli işe yönelten etken eş sevgisidir. Eşi kötü davranışlarının cezasını bir Girit zindanında çekiyor ve bağlılığının bazı kanıtları olmadan isteklerinin Sultan üzerinde az etkisi olacağından çekinen Fatma Hanım, üçyüz savaşçısını Ruslara karşı savaşmak için getirdi.” Sözü geçen gazetede Fataraş’ın kıyafeti hakkında ise şunlar yazılıyor: “Fatma’nın kıyafeti; geniş kollu çok kirli bir palto, kirli beyaz pantolon ve sarı çizmeler, belinde uzun namlulu tabancalar ve yatağan, elinde ise ucundaki koyu renkli bez parçası ile bir flama havası veren mızrak olarak belirtilmektedir. Baş örtüsü; kafasına sarılı ve boynu etrafında dolandırılmış fakat yüzünü tamamen açıkta bırakan uzun bir tül parçasıdır. Üstünde hiçbir takı yoktur.”

At üstünde çirkin bir prenses

Yine o dönemlerde İstanbul’da bulunan Osmanlı ordusunda müşavir-subay olarak görev yapan İngiliz Amiral Slade’in gözlemleri, O’nu tanımak açısından oldukça dikkat çekici. Slade, Fataraş’ın Dımışk çeliğinden bir süvari zırhı giyinmiş, iki yanında iki yaşlı adam olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: “Belinde kılıç ve tabanca vardı. Halis Arap kanından olan atı, uzun Anadolu yolculuğunda hiç yorulmamış gibi görünüyordu. Hiç şüphesiz ki o sırada kendilerini seyircilerden daha gerçek Müslüman saydıkları için gönüllerinde bir gurur da duymaktaydılar ki, bunda da haklıydılar. Seyircilerde bu manzaradan çok hoşlanmışlar, yalnız bir Müslüman kadının böyle çıplak gibi, erkek gibi dolaşması oldukça tuhaflarına gitmişti.” Alman dergisi Globus’ta yayınlanan bir yazıda Fataraş’ın pek güzel olmadığı, fakat yanındaki süvarilerle çok etkileyici gözüktüğü ve kitleyi etkilediği yazıyor. Dergide ayrıca Fataraş’ın bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra dağlarına geri döndüğü ve bir daha da haber alınamadığı yazılır. Oysa Mehmet Bayrak verdiği ek bilgide, Fataraş’ın gönüllü birliği ile Sivastopol Cephesi’nde çarpıştığını, kardeşinin öldüğünü, kendisinin de yaralandığının bilindiğini belirtmektedir.

Avusturyalı araştırmacı Amand Freiher von Schweiger-Lechenfeld’in gözlemleri ise, tarihte kadına verilen rol beklentisini tersine çeviren Fataraş’ın fiziksel yapısını daha iyi kavramamızı sağlıyor. Lechenfeld, Fataraş’ın dağlık bir alan olan Revandiz’den (Rewanduz) geldiğini belirtmektedir. Devamında ise şunları söylüyor: “Erkeksi giyinmişti ve beyaz bir at üzerinde kararlı bir aşiret reisi gibiydi. Gençliğinden beri iyi bir usta savaşçıydı ve kendisini tamamen bir erkeğe benzetmişti. Her türlü hava koşullarına dayanıklıydı ve insanlar onu ömür boyu bir kadın olarak tanımamıştı. Arap ordusunu kaplayan Hatice büyüsüne hiçbir şekilde sahip olamadığı halde, hiçbir kadınsı yanının olmaması nedeniyle romantik anlatımlara malzeme oluşturmuyordu.” Lechenfeld’in bu belirlemeleri aslında kadınların tarih içerisinde başarıları değil de kadınsı yönleriyle ön plana çıkarıldığının ve aslında beklentilerininde bu yönlü olduğunun bir ıspatı. Batılı kaynaklar kısaca bunları anlatıyordu.

Erkeklere Mehmetçik kadınlara Kara Fatma

Kuşkusuz Fataraş Türk kaynaklarında da geçiyor, fakat kökeninden dolayı hep arka planda bırakılmış. Osmanlı yayınlarında Fataraş’a bir Amazon olarak ilk değinen kişi Ahmed Mithat Efendi’dir. Namık Kemal ise, Fataraş’ın yanında Osmanlı-Rus Savaşı’na katılan başka bir Kürt kızına da değinir. İttihat ve Terakki döneminde ise Kürt olan Fataraş’ın kökeni Türk olarak belirtilir ve aslının Kürt olmadığının altı çizilir. Ayrıca Bayrak, Fataraş’ın bir gravüründe onun Cerid aşiretinden Çukurovalı Kara Fatma’ya dönüştürüldüğünü ve bunun bir fotoğraf olarak sunulduğunu belirtir.

Cumhuriyet dönemi yayınlarında Fataraş’ın gerçek kimliği ve kişiliğinin karartıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca Bayrak, bu ismin Milli Mücadele’ye katılan kadınlara verilen ortak bir isme dönüştüğünün altını çiziyor. Fataraş’ın daha önemli bir kişilikken Florance Nightingale’in isminin ön plana çıkarıldığını söyleyen Bayrak, devamında şunları belirtiyor: “Aynı isim Mustafa Kemal tarafından birçok kadına mansıp olarak verilir. Dolayısıyla Cumhuriyet döneminde yayımlanan kadınlara ilişkin eserlerin hemen tamamında Milli Mücadele’nin bu kadın kahramanları üzerinde durulur.”

‘Kürtçe bilseydiniz, Türkçe bilmenize gerek kalmazdı’

Bayrak, Fataraş’ın Kürt literatüründeki yansımasının da göreceli ve yetersiz olduğunu ifade eder. Meşrutiyetten sonra bazı kadın dergilerinde çıkan yazılar, daha çok 1877-78 Savaşı’ndaki Malatya Aladağlı Kara Fatma ile ilgilidir. Kürt literatüründe Cumhuriyet’ten sonra Fataraş’tan ilk söz eden Kamuran Bedirxan’dır. Bedirxan, Alman yazar Herbert Örtel ile birlikte yazdığı Kürdistan Kartalı adlı çalışmada Kara Fatma’dan şöyle bahsetmektedir: “Padişah kara Fatma’ya sorar: ‘Senin gibi böyle kahramanlıklar gösteren birisi, nasıl olurda Türkçe bilmez?’ Bu soruya karşılık Kara Fatma şu yanıtı verir: ‘Padişahım eğer siz Kürtçe bilseydiniz, sizin Türkçe bilmenize gerek kalmazdı.'” Bayrak bu anektodun kaynağının bilinmediğini ve bir kaynağa bağlı ise mutlaka günyüzüne çıkarılması gerektiğini belirtiyor.

Tarih, özelde Kürt tarihi kilidi çok zor açılan bir hazine sandığı misali, ama kapısı şöyle hafifçe aralandığında insanın gözleri kamaşıyor. İşte Fataraş gibi karakterlerin gün yüzüne çıkarılıp tartışılması da bu hazine sandığının aralanmasına benziyor, insanın gözleri ve yüreği kamaşıyor. Asimilasyon politikalarının bir sonucu olarak, yapılan karartma ve yok sayma, tarihteki her Kürt karakteri için böyle bir kayıp yaratmış. İşte bu nedenle Fataraş gibi karakterlerin daha çok ayyuka çıkması gerekiyor. Zira tarihten bir Fataraş geçtiğini kaç Maraşlı biliyor?!

Erdoğan tehditte sınır tanımıyor

MHP lideri geçtiğimiz gün Nusaybin ile ilgili yaptığı bir açıklamada “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın” diye kükredi. 6 Nisan tarihinde ise Erdoğan yine muhtarlarla birlikte yaptığı saray toplantısında “Türkiye’de yaşayan herkesin ‘Türk milleti mensubu’ olduğunu ileri sürerek, Kürdistan’da Nusaybin başta olmak üzere, direnişin sürdüğü yerlerin ‘boşaltılıp binaların uzaktan bombardımanla yıkılabileceğini’ söyledi. Erdoğan’ın her iki söyleminin de MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin ‘iç savaş kışkırtıcısı ve ırkçı’ söylemleriyle birebir örtüşmesi, Erdoğan-MHP ittifakının açık işareti olarak görülüyor.

Erdoğan coştukça coşuyor, düne kadar “Kürt gerçeğini” kabul eden, çözüm masaları kuran Erdoğan, şimdi iktidarda kalmak için uzlaştığı ordu ile birlikte olmanın gereklerini yerine getirmeye çalışıyor. Tekçi cumhuriyet zihniyetine bağlılıkta kusur etmiyor.

“Tek vatan diyoruz, bu ülkede 79 milyon insan var.” diye konuşan Erdoğan “Ben Kürdüm, ama ben Türk milletindenim, Boşnak’ım ama ben Türk milletindenim. Böyle denmeli. Tek vatan, bu vatanda kimse operasyona kalkışmasın, kalkışırlarsa şu anda ödedikleri bedelin kat be kat fazlasını ödeyecekler, bunu herkes kabullenecek. Biri çıkmış paralel, öteki çıkmış bilmem ne devleti. Türkiye Cumhuriyeti olarak ya varsın ya yoksun, bu olay böyle. Hep birlikte Türkiye olarak hedeflerimize ulaşacağız, onun için parçalanmayacağız. Birbirimizi Allah için seveceğiz, birilerine prim vermeyeceğiz” diye devam etti.

Hızını alamaya sultan çok sayıda asker kayıplarının önlenmesi için; “gerekiyorsa operasyon yürütülen yerlerin tamamen boşaltılması, kullanılamaz hale gelmiş binaların uzaktan yıkılması yoluna gidilebilir.” talimatı verdi.

Erdoğan tek kişilik iktidarı ile aslında AKP’den daha çok MHP zihniyetine yakın duruyor. Artık tekçi cumhuriyetçilerin çizgisi ortaktır. CHP’nin başına bela olmuş ulusalcılar, Vatanperver Doğu ve avenesi, MHP ve AKP’liler omuz omuza Kürt halkına, Alevilere, devrimcilere, emekçilere “teröre” karşı mücadele adı altında soykırım uygulamada ittifak içindeler.

Erdoğan artık geçmişte gizlediği İslamo faşist programını uygulamaya sokmuş görünüyor. Türk ırkçılığında MHP’yi sollamış bulunmaktadır. Bu zihniyet ile nereye varmak istediğini kestirmek zor olsa da, kendince kurduğu sisteme engel olarak gördüğü Kürt halkını, demokratik-devrimci örgütlenmeleri ve Alevileri tehlike olmaktan çıkarmayı amaçladığı aşikardır.

Siyasetten nasibini almış herkes bilir ki bir ülkede farklı anlayışlar, farklı ideolojik akımlar, ulusal, sınıfsal, inançsal örgütlenmeler olacaktır. Ancak sarayın sultanı hiçbir farklılığa tahammül edememektedir. Kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmeyi kendine hak saymaktadır.

Kürt şehirlerini yok etme talimatı verirken sığındığı argümanlar da giderek renklilik gösteriyor. Efendileri “daha çok şehit vermemek için önce kentleri boşaltın, sonra da uzaktan yıkın,  zaten buraların alt yapısı yok daha iyisini kurmak için zaten yıkılmalıdır” emri veriyor. Burada duramıyor, geçtiğimiz günlerde şöyle diyor; “gerekirse teröre destek verenler vatandaşlıktan çıkarılır.”

Kimlerin teröre destek verdiğini zaten kendileri belirlediğine göre, herhalde Erdoğan, tüm AKP muhaliflerini vatandaşlıktan atar ve tekçi devletin tepesinde ölünceye kadar kalır. Zaten amaçta budur ve diktatörlük özlemlileri için; amaca giden yolda her türlü uygulama, insani olsun olmasın, silahlı veya silahsız olsun, toplu katliam veya kültürel soykırım olsun, demokrasi olsun, faşizm olsun mubahtır.

14 yıla yaklaşan AKP iktidarları süresinde Erdoğan, gün oldu en ileri demokrat oldu, gün oldu Kürt kimliğini tanıdı, gün oldu Dersim katliamı için devlet özür dilemelidir dedi.  Anlaşılan o ki, bütün bunlar amaca giden yolda araç olsun diye söylendi.

Erdoğan Kürt sorununu çözme oyununun kendisine artı getirmediğini gördüğü 7 Haziran seçimlerinde yaşadığı yenilgiden sonra bütün bu söylediklerini unuttu. Bugüne kadar yaptıklarının yanına kar kalmayacağını, iktidarı kaybettiğinde başına gelebilecek olanları bildiği için, kurulabilecek bir koalisyon hükümetini engelleyerek bir erken seçime yol açtı ve aynı anda Kürdistan’da toplu bir imha savaşı başlattı.

Geldiğimiz noktada artık savaşı başlatmanın sebepleri yerine tartışılması gereken, yapılan tahribattır, soykırımdır, zihinlerde bir arada yaşamanın ortadan kalkmasıdır. Artık gelinen noktada Kürt-Türk kardeştir, bin yıllık birliğimizi kimse bozamaz söylemleri anlamını yitirmiştir.

Erdoğan iktidarını sürdürmenin biricik yolu olarak korku toplumu yaratmayı ve bu vesileyle toplumsal biatı dayatıyor. Konuşurken artık bin yıllık kardeşlik edebiyatı yerine,  “başkaldırarak bir şeyler elde etmeyi düşünenler bu toprakların altına baksınlar, kendileri gibi hak isteyenleri göreceklerdir” diyor.

Geçmişte yapılan zulümleri kutsayarak, ötekileştirilenlere karşı tarihte uygulanan zulmü örnek göstererek toplumsal korku psikolojisi yaratmaya çalışıyor.

Erdoğan’a hatırlatmak isteriz, sende dön tarihe bak senin gibi ali kıran baş kesenlerin esemesi bile okunmazken, zulüm yapanlara başkaldıranlar kahraman olarak yüreklerde, beyinlerde yaşamaya devam ediyor.

Bu durumu gördüğümüz halde itiraz edilemezse, onların yarattığı sahte gündemlerin yerine halkların çıkarına doğru gündemler yaratılamazsa, topyekün bir yıkım savaşı yürüten AKP iktidarına karşı topyekün bir direniş cephesi örülemezse, Erdoğan’ın diktatörlük yolunda hızla ilerlemesine engel olunamaz.

Erdoğan 1 Kasım’da Devlet Bahçeli sayesinde güçlenerek çıktı.  Şimdi de Kürdistan’da yürüttüğü yıkım savaşında tam desteğini almış görünüyor. Halklara ve ezilen tüm kesimlere karşı yeni bir Milliyetçi Cephe kurulmuş görünüyor. Bize düşen bu gerici, faşist halk düşmanı cepheye karşı yeni bir Direniş Cephesi kurmaktır.

Başını HDP ve CHP’nin çektiği devrimci, demokrat, sosyal demokrat, Türk, Kürt, Alevi, Roman, Ermeni, Asuri örgütlenmeler, örgüt hesaplarını bir kenara bırakarak, arkalarına tüm ötekileştirilen toplumsal kesimleri, sivil toplum kurumlarını alarak, Erdoğan diktasına son verecek bir direniş cephesi kurabilirler.  Bunun dışında bir başka alternatif bulunmuyor.

Bu yapılamazsa, tek başına direnişe devam eden Kürt halkı, kendisini bu kanlı hesaplaşmada yalnız bırakanlara bir kez daha el uzatmayacak ve birlikte yaşamak dışında arayışlar içine girecektir. Oysa Türkiye’nin çıkarı birlikte özgür ve eşitçe yaşamaktan geçiyor. Türkiye’nin çıkarı bölgede ve ülkede barışın tesis edilmesinden geçiyor.

Ancak Erdoğan Kürt halkının temsilcilerinin kendisine sunduğu fırsatları da heba ederek halklar arasına aşılmaz duvarlar örmeye devam ediyor. Bize düşen bu diktatörü adaletin karşısına çıkaracak bir mücadeleyi geliştirmektir.

 

Sinemilli Ocağı Kantarma köyü dedeleri Tacım Bakır (Büyük Tacım)

SEYİT RIZA BAKIR

TACİM BAKIR DEDE (Büyük Tacim)

Sinemilli Ocağına bağlı dede Tacim Bakır , rumi takvime göre  1321 tarihinde Kantarma Köyün de doğdu. Kantarma ; Kahraman Maraş ili Elbistan ilçesine bağlı alevi köyüdür. Atalarının; Güneşin doğduğu yer anlamında Horasan’dan geldiğini söylerdi. Tacim Dede burada doğdu ve burada hakka yürüdü. Türkiyenin çeşitli il , ilçe ve köylerinde alevi kültürünü yaymak için dolaştı, dedelik yaptı. Eski  arapça okur ve yazarlığı olduğu gibi, yeni türkçe okur ve yazarlığı vardı. Aleviler arasında cem bağlar, saz çalar ve hoş sedasıyla deyişler ve gülbenkler okurdu.

Babasının adı Şığo dede, annesinin adı Güley anadır. Kardeşlerden en büyüğü İbrahim (İBO DEDE=KAÇİ İBİK) dededir. 1968 yılında Kantarma Köyü’nde hakka yürüdü. Ondan sonra abisi Şeyğo dede gelir. Hakka yürüdü. Sonra ablası Hatice ana (ĞACE ANA) gelir. Gücük Köyü’nde hakka yürüdü.Diğer ablası;  Mehmet Mustafa Dede ve Mehmet Yüksel Dede’nin anneleri Selver(Save) anadır. Kantarma Köyü’nde hakka yürüdü. Kendisinden sonra Güle Ana gelir. Hakka yürüdü. Daha sonra Kardeşi Bektaş Dede gelir. 1959 yılında hakka yürüdü. Daha sonra kardeşi AliGül Dede gelir. AliGül Dede ; 23 Ağustos 1999 günü K.Maraş Elbistan yolunda geçirdiği bir trafik kazası sonucu, eşi Save Ana ile birlikte hakka yürüdü.

Tacim Dede’nin eşinin adı Fadime Ana’dır. Rıza Dede’nin kızı Fadime ana 18 Nisan 2002 yılında Kantarma Köyünde hakka yürüdü. Yaşamı boyunca hiç türkçe konuşmadı.Çünkü kürt kızı idi, türkçe bilmiyordu.

Tacim Dede  ve Fadime ana dokuzu erkek, beşi kız olmak üzere on dört evlat sahibi idiler. Şu an evlatlardan beş erkek ve üçü kız olmak üzere sekiz  evladı hayattalar. Evlatlardan Ali Ekber Bakır , babasından el alarak alevi erkanını ve kültürünü devam ettiriyor.Ali Ekber Dede halen Kantarma’da ikamet etmektedir.

Tacim Dede; yaşamı boyunca örnek kişiliği , önderliği ve aleviliği yayma ve tanıtarak geliştirmede büyük çapta çalışmaları ile isim yapmıştır. Aleviliği yaşatmak , halka ve hakka olan inancını şu sözlerle özetlerdi: «  Kapun terkeylemek yoktur, eğer hak canım almazsa, Kapunda ölmektir kastım, felek bir yana salmazsa”.

O , aynı zamanda bir doğa aşığı idi. Ağaç diker, ağaçların aşısını bizzat eliyle yapardı. Arta kalan zamanlarında Kızılkandil köyündeki tarla ve bahçe işleriyle uğraşırdı. İçinde kin-nefret barındırmazdı. Kendine ait bazı deyişleri Aşık Mahzuni ve ozan Arif Sağ tarfından derlenip seslendirilmiştir. 1988 yılının Ekim ayının 6. günü bir öğlen vakti Kantarma Köyü’ nde kendi mekanında hakka yürüdü. Türbesi Kantarma Köyü mezarlığındadır.Eşi Fadime ana ile yanyana öteki yaşamlarını sonsuza kadar sürdürmekteler…
GÜZEL   SÖZLERİ
-Yoldaki taşları temizle, bu bile bir hizmettir.
-Yarım kalan duvara bir taş ekle, boş oturmaktan iyidir.
-Kendin yapacağın işleri, başkasına yaptırma.Bir yükten farkın kalmaz.
-Alçak gönüllü ol, insanları sev, iyi anlat, iyi dinle.
-Sevgi en büyük hizmettir.
-Büyüklerine saygıda kusur etme, saygıyı sende hak edersin.
-Boşta gezmek, tespih çekmek, zaman harcamaktır, avareliktir.
-Bir ağaç dik, gölgesi bile faydadır.
-Kötüye gaybet olmaz, iyi ol, iyilik yap.
-Boş oturan , hoş olmaz. Dedikodudan başın kaldırmaz.
-İyi bildiğini sakınma, başkalarınada anlat, faydan olsun.

DOST SENMİ GELDİN

Hasretin beni hasta eyledi
Halimi sormaya dost senmi geldin
Bu garip gönlümün bağı bostanı
Ayva turuncu dost senmi geldin

Bülbüller ötüyor dostun bağında
Arzumanım kaldı göğsun dağında
Ellerim kelepçe cellat uğrunda
Kollarım çözmeye dost senmi geldin

Abdal Pir Sultanım seni sen düşün
Güzelsin sultanım bulunmaz eşin
Giyinmiş kuşanmış türlü kumaşın
Bezenmiş bedestan Şah senmi geldin ( kaynak:  Tacim Dede)

SÖZÜNDEN BELLİ
Güruh-ı Naciye ereyim dersen
Bu yola girenleriİzinden belli
Can verip cemalin göreyim dersen
Cemalin görenler gözünden belli-efendim tabibim

Kamildir mürşidin gerçek haberi
Al-i Abanın çoktur hüneri
İşi sağ yüzü ak erlerin eri
Gezdiği yerlerde izinden belli -efendim tabibim

Beden aleminden ruha erişen

Sırr-ı hakikata katıp karışan
Güruh-ı Naciye yetip yetişen
Muhabbet ehlini nazından belli
Yüzünden belli sözünden belli

Turabi Babanın sözüne inan
Zülfikar kuşanıp düldüle binen
Hazırdır nazırdır gönülde her an
O gönül sahibi yüzünden belli -efendim tabibim

kaynak:  Tacim Dede

SENDEN AYRILALI

Senden ayrılalı ağlar gezerim
Hamdu selam olsun gelip kavuştuk
Hasretin bağrımı ezdi ezeli
Hamdu selam olsun artık görüştük, gelip kavuştuk

Senin nur cemalin bana cennettir
Ayrılıp kavuşmak büyük nimettir
Niyaz alıp niyaz vermek murattır
Hamdu selam olsun artık görüştük, gelip kavuştuk

Yarinden ayrılan gülemez olur
Gözünün yaşını silemez olur
Mecnun gibi karar kılamaz olur
Hamdu selam olsun artık kavuştuk, gelip görüştük

Yari arz eyleyen hey dost kuş gibi uçar
Ah ettikçe gözden kanlı yaş saçar
Hal pazarı edip yar yar badeler içer
Hamdu selam olsun artık görüştük, gelip kavuştuk

Dosta teslim olan namus ar etmez
Meyli ağlayanların yanına gitmez
Yardan ayrılana ilaç kar etmez
Hamdu selam olsun artık kavuştuk, gelip görüştük

Ey pirlerim ben yar ile buluştum
Arzulayıp ne güzelce kavuştum
Güzel güzel tatlı tatlı konuştum
Hamdu selam olsun artık görüştük, gelip kavuştuk

Yürü Tacim Dede çareni ara
Gönülden sevenler hiç düşmez dara
Tatlı muhabbetin söylersin yara
Hamdu selam olsun artık görüştük , gelip kavuştuk,

Tacim Dede

GÖZLEYİ GÖZLEYİ

Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu.
Alim ne yatarsın car günün geldi.
Karalar kalmadı kara yurt oldu.
Pirim ne yatarsın car günün geldi.

Yezit lahnet gömleğini giydiler.
Sene tamam olduğunu bildiler.
Güzel dostlarıma nasıl kıydılar.
Alim ne yatarsın car günün geldi.

Kızıl ırmak gibi bendinden boşan.
Düldül eğerlensin Zülfükâr kuşan.
Halep’ ten Mardin’ den Sivas’a döşen.
Alim ne yatarsın car günün geldi.

Sancak kalksın kaz ovaya dikilsin.
Mümün olan kullar şaha çekilsin.
Mazlumlar zalımdan hakkını alsın.
Alim ne yatarsın car günün geldi.

Abdal PİR Sultan’ım nefesim haktır.
Hak diyen kullara şüpemiz yoktur.
Şimdi ki talibin înkârı çoktur.
Alim ne yatarsın car günün geldi.

kaynak: Tacim Dede

                                BÜLBÜL OLUP

Bülbül olup beni derde düşüren.
Derdimin dermanı sensin ya Ali.
Yolcu edip beni yola düşüren.
Derdimin dermanı sensin ya Ali.

Mahrum etme bizi güle eriştir.
Yolda koyma bir menzile ulaştır.
Bir kadreyim bir ummana kavuştur.
Derdimin dermanı sensin ya Ali.

Pervaz edip oda yandıran sensin.
Gene bu devranı döndüren sensin.
Susuz olanları kandıran sensin.
Derdimin dermanı sensin ya Ali.

Tacim Dedem hey pir yola varınca.
Dost elinden nasibini alınca.
Gurbet diyarında dostlar görünce.
Derdimin dermanı sensin ya Ali.

Tacim Dede

NOT: Büyük Tacim Dede’ye ait başka deyişlerin olduğunu biliyorum. Bu kaynakları elde ettikçe bu sayfalara aktaracağım. Saygılarımla…

Seyit Rıza BAKIR=(oğlu)

emekli öğretmen

TACİM DEDE VE FADİME ANA KIZILKANDİL TOPRAKLARINDA

Her konan göçer bir gün, akıbet dünya fani.
Bakın şöyle etrafa,  ağalar beyler hani !
Zamansız bir veda ile ayrıldım aranızdan,
Üzmeyin insanları , unutun hırsı kini. (TACİM  DEDE=