Ana Sayfa Blog Sayfa 6340

Sinemilli Kültür Evi kongresini yaptı

Sinemilli Kültür Evi 2. kongresini yaptı. Divan seçimin ardından Sinemilli Kültür Evi Eşbaşkanı Efluz Genç açılış konuşması yaptı. Faaliyet raporu, mali raporun sunulduğu kongrede veda konuşması yapan başkanın sözleri duygusal bi rortam yarattı.  Üyelerin görüş ve önerilerinin alınıp, tartışıldığı kongre seçimle sonuçlandırıldı.
Seçimde 12 kişiden oluşan Yönetim kurulu seçildi. İlk kurucu üye ve ilk başkan Efluz GENÇ’e onursal başkanlık verildi.

Yeni yönetime seçilenler;
-HAYDAR TOLU
-ÖZLEM POLAT
-AYDIN HEZER
-GULBAHAR ALAGOZ
-TACIM OZCAN
-AYSE YILDIZ
-ALI KARAKUS
-ZEYNEP AYDIN
-IBRAHIM DAGDELEN
-HUSNE HEZER
-ALI RIZA OZCAN
-LEYLA KARAKUS

Denetleme ve Disiplin kurulu

-ALI SINER
-SUKRU GULSEN
-IMAM HUSEYIN KARALI
-SADIK KALA
-ISMAIL OZCAN
-IBRAHIM KARAKUS

Newroz ateşi Aleviler için hiç sönmedi

20 Mart’ta İstanbul’da yapılacak Newroz kutlamasına katılım çağrısı yapan Demokratik Alevi Derneği yöneticisi Mehmet GÜZEL, Newroz’un Aleviler için direniş günü olduğunu Newroz ateşi ‘nin Aleviler için hiç sönmediğini belirtti.

“Direnerek kazanacağız” sloganıyla bu yıl 20 Mart’ta Bakırköy Halk Pazarı’nda yapılacak Newroz kutlamasının hazırlıkları devam ediyor. Birçok halktan ve inançtan yüzbinlerin buluşacağı ve Kürdistan’da uygulanan katliamlara ve savaş politikalarına karşı direniş mesajı vereceği kutlama öncesi Alevi yurttaşlar ve kurumlardan da Newroz’a katılım çağrısı geldi.

‘Ezilen halklar ve inançlar Newroz alanında olmalı’

Newroz’a katılım çağrısında bulunan Alevi örgütlerinden Demokratik Alevi Derneği (DAD) yöneticisi Mehmet Güzel, Newroz’un Aleviler için de direniş günü olduğunu ve özgürlükleri için alanlarda olacaklarını söyledi. Ortadoğu’da DAİŞ barbarlığına karşı mücadele eden Kürtlerle birlikte Alevilerin de Newroz ateşini yakacağını belirten Güzel, “Ezilen tüm halklar ve inançlar Newroz alanlarına çıkmalı” diyerek Alevileri, Bakırköy Halk Pazarı’nda yapılacak kutlamaya davet etti. Newroz kutlamalarının birçok ilde valilik kararı ile yasaklanmasına dikkat çeken Güzel, yasaklara rağmen alanlarda olacakları mesajını verdi. Güzel, “Yasak var diye alanlara çıkmazsak bu kendi kimliğimizin inkarı anlamına gelir” dedi.

‘Aleviler için de Newroz ateşi hiç sönmedi’

Koçgiri Kültür Derneği üyesi Alican Şimşek, Newroz’un Alevi kültürünün de bir ritüeli olduğunu söyledi. Koçgiri bölgesinde Alevilerin geçmişten bu yana Newroz’u çıra yakarak ve ateşe demir koyup demiri döverek kutladıklarını hatırlatan Şimşek, “O ateş bir gün boyunca sönmezdi. Kawa’ya ait bu kültürü Kürt Kızılbaşları yüz yıllarca sürdürdü” dedi. İstanbul’da yaşayan Alevileri Newroz’a çağıran Şimşek, dernek olarak Newroz alanında olacaklarını söyledi.

‘Saldırıları kırmanın yolu Newroz alanını doldurmak’

Şehriban Güzel isimli Alevi yurttaş, savaşa ve zulme direnmek için Newroz’a katılma çağrısı yaptı. Güzel, “Newroz’u hep beraber kutlayalım. Barış olsun çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın, gençler ölmesin. Newroz barıştır. Bu bir barış mesajı olsun. Kadınlar, gençler, bütün canlar Newroz var. Erdoğan’ın inadına katılalım. Newroz pîroz be” diye konuştu.

Bir başka Alevi yurttaş Hüseyin Özyurt ise, Newroz’un halkların direniş ve mücadele bayramı olduğunu vurgulayarak Alevilere, Newroz alanlarını hınca hınç doldurma çağrısında bulundu. Özyurt, “Bu yıl halklar üzerinde ciddi oyunlar oynanıyor. Büyük baskı ve saldırılar var. Baskı ve saldırıları kırmanın yolu Newroz alanını doldurmaktan geçer” diye konuştu.

Alevi tiyatro oyuncusu Sevgi Fırat da, Alevi kadınlarına çağrı yaptı. Fırat, “Alevi kadınlar olarak yaşanan bu zulümlere inat ve biçilen katliamlara karşı alanlarda gür sesli olmamız gerekiyor. Bütün kadınları Newroz’a davet ediyoruz” dedi.

Küçükarmutlu’nun gerçeği: Ölüm ve yıkım

Günün yorgunluğu üzerinizde, akşam işten çıkmış eve gitmek için tıklım tıklım bir otobüstesiniz. Otobüs yine mahallenizin girişinde bırakıyor sizi. Şoför ‘buraya kadar, aşağı inmiyoruz’ diyor. Önünüzde eve varmak için sizi bekleyen uzun bir yol var ve bir akşam daha tabana kuvvet diyerek ve lanet okuyarak mahallenin durumuna yola koyuluyorsunuz.

Bu insanları televizyonlardan sürekli devlete karşı gelen isyancı, şiddet uygulayan insanlar olarak görüyoruz ve kimdir, nedir dertleri anlayamıyoruz çoğu zaman. Peki, siz işten evinize varmak için onlarınki kadar çok engeli aşmaya kaç gün boyunca sabırla katlanabilirsiniz? Rahat, huzurlu bir ortamda isyan etme şımarıklığı mı bu izlediklerimiz yoksa doğrular yamuk, gerçekler örtülü mü acaba!?

Burası Küçükamutlu…

Son günlerde ölümlerle gündeme geldi… Yıkımlarla, kentsel dönüşümle…. Önce evinde polis tarafından öldürülen Dilek Doğan ardından da, henüz çok yeni, evinin sokağında vurulan Yılmaz Öztürk… Burası Küçükarmutlu, yıllarca kentsel dönüşüme karşı mücadele etmiş, barınmanın bir hak olduğunu dile getirmiş bir mahalle.

2000’li yıllarda başlayan ölüm oruçlarıyla onlarca kayıp vermiş, devletin her türlü baskısına maruz kalmış bir semt burası…

Hikayesi uzun, yaşamları ağır… 18 Ekim 2015’de Küçükarmutlu’ya yapılan eş zamanlı operasyonda Dilek Doğan’ın evine giren özel harekat polisleri Doğan’ı vurmuştu.  Anında yalan yanlış haberler yayıldı, “polisle girdiği çatışmada öldü,” “elinde silah vardı”, “abisi vurdu…” daha akla hayale gelmeyecek onlarca yalan bir anda sıralandı! Ana akımın servis ettiği haberlere inanlar oldu, kolayca “terörist” damgasını yedi Dilek Doğan!

Günler sonra gerçekler ortaya çıktı; ama Dilek Doğan hayatını kaybetmişti. Küçükarmutlu gencecik Dilek için ağlıyordu,  Armutlu tüm gerçekleri biliyordu, kendilerini defalarca anlattılar ama olmadı!

Yine olmadı! Çünkü bu kez de Armutlu sokaklarında 20 yaşındaki Yılmaz Öztürk 20 Şubat’ta polis tarafından boynundan vuruldu.  Ertesi gün aynı haberlere uyandık;  “karakola bomba attı,”  “polisle çatışmaya girdi..” ve daha niceleri…

Dilek Doğan da Yılmaz Öztürk de komşularım! Küçükarmutlu’da yaşayan bir gazeteci olarak tüm bunları yazmak zor geliyor ama hem içeriden hem de dışarıdan bakmak için yazıyorum…

Yılmaz Öztürk’ün vurulduğu saatten yarım saat evvel aynı sokaktan geçip karakolun önünden evime gittim. Ne bir çatışma, ne de karakolda herhangi bir şey vardı. Evime vardığımda yarım saat sonra telefon geldi, “hemen durağa gel bir genci vurdu polis” diye, o mahallede gazeteci olmanın avantajı mı dezavantajı mıydı bilmiyorum, önce inanmadım, az evvel geldim hiçbir şey yoktu dedim inatla… Karşımdaki de inatla “burası çok kötü hemen gel” dedi… Evime kısa mesafede olan otobüs durağına vardığımda gözlerime inanamadım; onlarca toma, akrep…

Yılmaz Öztürk vurulmuştu ve yarım saat sokakta bekletilmiş, ardından hastaneye kaldırılmıştı.

Öztürk’ün  vurulduğu sokakta bulunan evlere sordum, şaşkındılar,  tanık olan H.M “tek başına yürüyordu sokakta, birden arkadan ateş edildi ve yere yığıldı” dedi. Ardından da ekledi “hiçbir şeyle ilgisi yoktu, anlamadım, herhangi bir çatışma da yoktu, durup dururken nasıl oldu anlamadım” diyordu şaşkın ifadelerle…

20 yaşındaydı Yılmaz, işten gelmiş, akşam saatlerinde arkadaşlarıyla buluşmuş sonrasında da evine doğru gidiyordu hepsi bu! Yere yığıldığında tek bir şey söyleyebildi polislere “beni niye vurdun abi, işimden geliyordum…”

O sokaktan geçen Yılmaz da olmayabilirdi, herhangi biri de olabilirdi ve ben de olabilirdim… Ölen Yılmaz oldu, ailesi Yılmaz’ı askere yollamamıştı, ertelemişlerdi ortam karışık diye… Ama Yılmaz kendi sokağının ortasında boynundan vuruldu…

Armutlu henüz yasını bile tutamadan bu kez de yıkım geldi kapılarına… onlarca TOMA ve akrepler eşliğinde…  Hem orada yaşayan biri olarak hem de gazeteci olarak yıkımı fotoğraflamak istedim. Ve bu olağanüstü hali anlamadım. Yıkım gerekçesi bile yoktu! Geldiler ve iki dernek binasını yıktılar… İşte o sırada sadece fotoğraf çektiğim için gözaltına alındım, gözaltına alınırken özel hareket polisleri halkın üzerine plastik mermi sıkıyordu; devletin acizliğine şaşkın şaşkın bakıyordum sadece! Ve Armutlu karakolunda beni görmek isteyen avukat Özgür Yılmaz onlarca polisin ayakları altında tekmeler yiyordu! O dayak yerken beni de apar topar Vatan’a götürdüler…

Armutlu’da neler oluyordu gerçekten! Polisin halka dönüp “hepinizi tek tek öldüreceğiz” diye bağırması neyin tezahürü! “Doğuda ne yaşanıyorsa burada da onu yaşayacaksın” demesi sıradan bir korkutmama yoksa Sur’un ayak sesleri Armutlu’da mı?

Evet, tek tek öldürüyor, sırt çantalı her genci takip ediyor şüphelenince arkadan ateş ediyor! Evet, tek tek öldürüyor; Armutlu halkı ise kendi gerçekleriyle çaresiz…

Peki bu kara topraklar bu ölümlerle birlikte gerçekleri daha ne kadar gömecek, hepimizi ‘terörist’ ilan eden bir anlayışa mı inanacağız yoksa bu mahallelere biraz kulak verip bir bir ölümlere ses mi çıkartacağız!  Yoksa gerçekler örtülü doğrular yamuk mu kalacak?

Alevilerin talep birliği

ALİ KENANOĞLU

Hükümetin 21 Mart tarihinde Aleviler için vaatlerini de kapsayan bir kanun teklifini meclise sunacağı bilgisi kulislerde dile getiriliyor. Bu kapsamda Hükümet birkaç defa kimi Alevi kurum temsilcileriyle bir araya gelerek onları dinledi ve taleplerini aldı. Aslında AKP Hükümetinin 13 yıldır en iyi yaptığı şey, Alevi kurum temsilcileriyle zaman zaman bir araya gelip, her defasında da sanki ellerinde hiçbir bilgi yokmuş gibi yeniden talepleri dinlemek oluyor.

AKP Hükümeti, bu görüşmeleri allayıp pullayarak kamuoyuna sunuyor ve kamuoyunda Aleviler için bir şeyler yapılıyormuş algısı yaratıyor. Hükümet 13 yıldır Alevilerin irili ufaklı bir çok kurumundan ve çok farklı kesimlerinden sürekli talepler alıyor ama sonuç yok.

Hükümet kime oynuyor, derdi Alevilerin sorunlarını çözmek mi? Böyle olsaydı 13 yılda birçok adımı rahatlıkla atabilirdi. Hükümetin derdi Alevilerin sorunlarını çözmek değil, çözüyormuş algısı yaratmaktır. Cumhurbaşkanı ve Hükümet tüm lafını, sözünü, eylemini kendi tabanına yönelik söylüyor, yapıyor. AKP, o yüzde 50 yi elinde tutmak, kendilerini o yüzde 50 ye karşı adaletli, merhametli, özgürlükçü göstermek üzerine kurulu bir politika izliyor. Bu durumu politik olmayan, konudan detaylıca haberdar olmayan halk arasındaki muhabbetlerden anlıyoruz. Klasik AKP seçmeni bu tür politikaları olmuş, bitmiş, Alevilerin istedikleri sağlanmış gibi okuyor. Bir kısım AKP seçmeni ise Başbakanın cemevi ziyaretini, Alevi kurum başkanları ile görüşmelerini bir lütuf olarak görüp Alevileri nankör olarak değerlendirmektedirler.

Hükümet burada istediği sonucu alıyor ve bu politikasını sürekli yineliyor. AKP seçmeni böylece adil, merhametli ve özgürlüklerden yana Alevileri dahi düşünen bir partiye tabi olmayı sürdürüyorlar. Peki, Aleviler cephesindeki durum nedir? Aleviler AKP ye hiçbir zaman güvenmediler, hiçbir zaman umut beslemediler, atacağı adımların dahi kendilerinin hayrına olmayacağını her daim gördüler, söylediler.

AKP’nin tüm manipülasyonlarına karşı kamuoyuna mal olmuş meşru taleplerini her koşulda dile getirmeyi sürdürdüler. Bu kapsamda geçen gün bir araya gelen Alevi kurumları Hükümete taleplerini bir kez daha ortaklaşa ilettiler.

Yaptıkları açıklamada Alevi kurumları “Başbakan 21 Mart 2016 tarihinde Nevruzla birlikte Alevilerin sorunlarının çözümüyle ilgili Parlamentoya bir kanun getireceğini kamuoyuna beyan etmiştir. Burada son bir kez daha içeriğini bilmediğimiz kanunun ve yasanın Alevilerle tartışılan, üzerinde görüşülen ve müzakere edilen konular olmadığını kamuoyuna beyan etmek istiyoruz.” Dediler ve ortaklaştıkları taleplerini şöyle sıraladılar;

1- Zorunlu Din Dersleri Kaldırılmalıdır,
2- Cemevleri Amasız Fakatsız İbadethanedir,
3- Dergâhlarımız Sahiplerine Teslim Edilmelidir,
4- Kamudaki Ayrıcılığa Son Verilmelidir,
5- Nefret Söylemini Kullananlara Karşın Yasalar Çıkartılmalıdır,
6- Alevi Köylerine Zorla Cami Yapımına Son Verilmelidir,
7- Diyanet İşleri Başkanlığı Kaldırılmalıdır,
8- Milli Eğitim Müfredatındaki Başka Topluluklara ve Alevilere Karşı Nefret Söylemleri Kaldırılmalıdır,
9- Madımak Utanç Müzesi Olmalıdır,
10- Hakikatler Komisyonu Kurulmalı ve Katliamlarla Yüzleşilmelidir,
11- Eşit Yurttaşlık Hukuku Oluşturulmalıdır.

Bu talepler, Türkiye’yi demokratikleştirecek taleplerdir. Bu talepler Türkiye’nin demokratik olmayışından kaynaklı olarak Alevilerin peşinden koştuğu, mücadelesini verdiği taleplerdir.
Gereği için Hükümete ve bilcümle siyasi partilere duyurulur.

Aşk ile!

Kadın din öğretmeni Karadeniz’i karıştırdı

Ordu’nun Fatsa ilçesinde görev yapan kadın din öğretmenin sözleri ilçeyi karıştırdı.

Ali Ekber ERTÜRK / Sözcü – Ordu’nun Fatsa ilçesindeki en büyük okullarından Sakarya Ortaokulu’nda skandal. Okulun kadın din dersi öğretmeni E.C, derste “Alevilik günahtır” dediği ve bu şekilde öğrencileri hedef gösterdiği gerekçesiyle hem İlçe Milli Eğitim’e hem de Başbakanlık BİMER’e şikayet edildi. “Bu konularda hassasız” diyen İlçe Milli Eğitim Müdürü ise, “O öğretmen hakkında soruşturma açılması talebinde bulunduk” açıklamasını yaptı.

“ALEVİLİK GÜNAHTIR” ŞİKAYETİ

Şikayet dilekçesine göre, okul yönetimine şikayet edildiğini öğrenen E.C, sınıfa giderek “Bu sınıfta kimler Alevi?” diye sordu. Bir öğrencinin, “Ben Aleviyim” diye cevap vermesi üzerine C.’nin, “Bu sınıfta konuşulanları ailenizle mi paylaşıyorsunuz?” şeklinde tepkisiyle karşılaştı. Öğrencinin de “Evet, ben her şeyi ailemle paylaşırım” demesi üzerine Öğretmen C.’nin, “Siz kelime-i şahadet getiriyor musunuz?” diye sorduğu dilekçede yer aldı.

Öğretmen C.’nin, ders sırasında “Bizde de 12 imamların resmi var ama biz Alevi değiliz” diyen bir öğrenciye ise ‘aferin’ dediği de şikayet dilekçesinde dile getirildi.

“SORUŞTURMA İSTEDİK”

Fatsa İlçe Milli Eğitim Müdürü Ekrem Cinoğlu ise Sözcü’nün sorusu üzerine, şikayetlerin kendilerine iletildiğini doğrulayarak, şunları söyledi: “Olayın içeriği açısında bu konu soruşturmalık bir konudur. Soruşturma başlatılması için İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yazı yazdık. Maarif müfettişlerinin görevlendirilmesini talep ettik. Biz bu konularda hassas davranıyoruz. Adı geçen öğretmenle de görüştük. Kendisi öyle bir şey demediğini söyledi ama sadece O’nun beyanıyla hareket edemeyiz.”

Cizre Duvar yazıları ve Faşizmin “Sıradanlığı”

Üzerine birçok tanımlama olmakla birlikte şiddet genel olarak gücün, otoritenin kötüye kullanımı olarak tanımlanabilir. Arapça köken itibariyle “bir gücün derecesi” ,”sertlik” “kasılma “olarak belirtilirken, yine Latince de “zarar verme, ihlal etme, kuvvet ve aşırılık” olarak ortaya konulmaktadır.

Ancak bütün şiddet tanımlamalarında açığa çıkan en önemli boyut, işaret ettiği  çağrışımlar itibariyle erkek cins ve cinselliğinin kendisidir.

İktidarın kendini kurduğu en temel alanlardan biri olan ve erk-erkeklik inşalarının da temeli olan cinsellik olgusu kadınlık-erkeklik, devlet-toplum arasındaki ilişkilerin formunun oluştuğu, zihniyetin cinsiyetlenen dil vasıtasıyla kurulduğu politik bir alandır.

Öfkenin, nefretin, aşağılanmanın, cezalandırmanın, tahakküm altına almanın, irade kırmanın bir aracı olarak öne çıkan şiddet bir kontrol kaybı değil, bilakis kontrollü, sistematik ve planlı olarak ortaya konulan bilinçli bir tercih ve iktidar aracıdır. Sistemle ya da egemen erke muhalif, çelişki içinde olan herkesi hedefler.

Şiddetin ideolojik kodları cinsiyetçilik ve milliyetçilik ile yoğrularak en örgütlü haliyle yani devlet olarak vücut bulur. Militarizm giydirilmiş erkeklik ise devletin günlük olarak kullandığı şiddetin yasalarla korunmuş iktidar organı, yani faşizmin postallı halidir.

Devlet ve politik ifadesi olan iktidarın cinsiyeti burada önemli bir faktör olarak karşımıza çıkar. Devlet ve iktidarın kurgulanması ve kendini gerçekleştirme biçimi kesinlikle erk-erkek renklidir. Uzun erimli olmasını ise egemen ideolojiyi toplumsallaştırmasına borçludur.

Devlete dayalı şiddetin hangi noktalara kadar varacağının en çıplak örneği ise Kürdistandır. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Cizre ve Sur ’da yaşananlar şiddetle bezenmiş devlet aklının varacağı son noktadır.

Kürdistan’a bir fetih-işgalci ordu olarak giren devlet, egemen erkekliğin tüm göstergelerini sergilemiştir. Talan etmiştir, yakıp, yıkmıştır ve yaptığı bütün uygulamalarla cinsiyetçi ideolojinin imzalarını atmıştır. Duvar yazıları erkek egemen faşizminin yalın birer halidir. Yalansız ve dolansızdır. Direk hakikatin kendisidir. “Devlet geldi” diye yazanlar elbette ki şahsi kanaatlerini değil, işgalci TC devletinin Kürdistan’daki tarihsel sömürgeci duruşunu özetliyordu. “Ne mutlu Türküm, Türksen övün değilsen itaat et” , “TC her yerde”, “Devletin var ihanet etme,” diyenler kaba bir tepkinin ötesinde geleneksel ırkçı ideolojinin hegomonik söylemlerini ifade ediyordu.

Duvar yazılarında “TC burada piçler nerede.”, “Kızlar geldik her yerde ininize girdik”, “Adam olun canımı yiyin, caniş” “biz geldik fistanlılar nerede” gibi yazılar, kadın, beden ve cinsellik gibi kavramların iğdiş edilmiş, dumura uğratılmış beyinlerce nasıl düşürüldüğünün ve iktidar aracına dönüştürüldüğünün ibretlik görüntüleridir.

Yıkılmış bir binanın üstüne “adını Cizre’ye yazdım yârim” diyen zihniyet lümpen, barbar ve maço erkek kültürünü yıkıcı bir hazla kutsarken, aynı zamanda o “yâre” erkekliğin yüceliğini göstermekte ve bir kadına ölümcül sevgisini kusmaktadır.

Yine Cizre’de özel timlerin kullandığı binalarda kadın iç çamaşırlarının yaygın olarak sergilenmesi, yazılan aşağılayıcı yazılar, bırakılan notlar, içine dışkı doldurulmuş kaplar gibi onlarca örnek, tecavüz kültürünün en açık haliyle vuku bulmasıydı. Burada aşağılanan, hırpalanan, tecavüz edilmek istenen sadece kadın değil, topyekûn Kürt halkının kendisidir. Çünkü devlet dışardan gelen işgalci bir güç olarak kendisini zaten erkek, Kürdistan’ı da feth edilmesi, talan edilmesi, ele geçirilmesi gereken bir “kadın” olarak tanımlamıştır. Havadan, karadan, bir çok vahşi yöntemle saldırmasının amacı bir kadın olarak tahayyül ettiği Kürdistan’ı fetih yoluyla zapt etmektir, ele geçirmektir.

Egemen devletin tüm amacı militarist yöntemlerle Kürdistan’ın iradesini kırmak, boyun eğdirmek, teslim almaktır. Tam da bu mesajı bütün Kürt halkına direk vermek için Sur’da devlet güçlerince yakalanan erkekler çıplak soyulmuş, bir duvar dibine dizilmiş, fotoğraflanmış ve kamuoyuna servis edilmiştir. Bu görüntü valinin iddia ettiği gibi bir “ihmalkârlık” sonucunda basına sızdırılmamış, bilakis özellikle sunulmuştur. Bu fotoğraflara bütün Kürt halkının bakması istenmiştir. Mesaj açıktır: “direnirseniz böyle olursunuz, kadın gibi size etek de giydiririz” . Bunu diyen zihniyet köleliği kadınla, biçimini de etek olarak simgeleştiriyordu. Yine Takvim gazetesinin HDP’li vekillere giydirdiği “fistanlı” manşeti de kadını sürekli aşağılayan cins faşizminin açık göstergesidir.

Talan edilen Cizre, sokaklarda çıplak teşhir edilen kadın bedenleri, cinsiyetçi yazılar, çıplak erkek fotoğrafları, günlerce sokak ortalarında bekletilen cesetler, yediden yetmişe hedef haline getirilip katledilen insanlarımızın oluşturduğu fotoğraf erkek egemen faşizmin varacağı doruk noktadır. Bundan ötesi de yoktur.

“Bodrumda aşk başkadır” diyen bir zihniyet günümüz dünyasının lanetidir.

Aynı zihniyet, Cizre’nin duvarlarına “Uzun adam seni seviyoruz” diye yazarken, egemen erkek aklı tarafından erkeğin yüceltilmesinin en çarpıcı örneğini sunuyordu. Çünkü faşizmin en önemli ayırt edici özelliği kadını, halkları aşağılarken erkeği de sürekli yüceltmesidir. Kontra güçlerin RT’ye olan bu “derin sevgisi” tesadüf değil, faşizmin erkek egemen ruh halinin yalın bir yansımasıdır. Bu bağlılık öldürme arzusuyla birleşince Cizre’de fotoğraflandığı gibi savaşın en acımasız hali ortaya çıkıyordu. Mussolini, “savaş erkeğe aittir” derken bu gerçekliğe işaret ediyordu.

Yine Türk ordusunun Cizre’ye girişini resmeden fotoğraflar tıpkı Hitler’in Moskova önlerindeki duruşuna benziyordu. Hitler Moskova’yı bir kadına benzettikten hemen sonra da işgal edilmesi, saldırılması emrini vermişti. Hitler böylelikle faşizmin cinsiyetçi karakterini de açık bir şekilde ifade etmişti.

Bir bütün Kürdistan’ı “kadınlaştırmak” isteyenlerin unuttuğu, zaten yüzyıllardır düşürülmek istenen Kürdistan’ın son kırk yıldır kadınlar şahsında onur kazandığı, özgürlük yolunda ilerlediği, bütün dünyanın gıptayla baktığı insanlığın aydınlık yüzleri olduğudur. Yine faşistlerin unuttuğu diğer bir hakikatte Hitler, Mussolini gibi diktatörlerin sonunu da direnenlerin belirlediğidir…

İstikrarlı şekilde direneceğiz!

Sonunda AKP’nin vaat ettiği, istediği ‘istikrarı’ yakaladık.

Artık Kürt illeri istikrarlı bir şekilde bombalanıyor. Gençler sorgusuz sualsiz istikrarlı kurşunların hedefi oluyor. Kadın, yaşlı, çocuklar istikrarla donatılmış, faşist çetelerin insafına bırakılmış, sokağa çıkma yasaklarına alıştırılıyor.

İstikrarlı bir şekilde cenazelerimizi sokaklardan almamıza izin vermiyor, defin işlerini yaptırtmıyor.

İstikrarlı bir şekilde halkların siyasal temsilcilerine “şafak operasyonları” yaptırıyor, siyaseti karartıyor.

İstikrarlı bir şekilde yakaladıklarını hapislere, sürgünlere gönderiyor.

İstikrarlı bir şekilde HDP milletvekilleri üzerinden, ona oy vermişlere saldırıyor.

İstikrarlı bir şekilde barış, demokrasi, eşitlik diyenleri hedef alıyor, fiziki olarak ortadan kaldırılması için çağrıda bulunuyor.

İstikrarlı bir şekilde önüne gelene hakaret ediyor, “Sen niye hakaret ediyorsun?” diyenleri hakaretten cezaevlerine atıyor.

İstikrarlı bir şekilde çocuk yaşta öldürdüklerinin yanına, çocuk yaşta tutuklattırdıklarını ekliyor. İstikrarlı bir şekilde cezaevleri yapıyor. Tutukladıklarının yetmediğini görüp tüm ülkeyi cezaevine çeviriyor.

İstikrarlı bir şekilde gazetecileri dövdürüp hizaya getiriyor!

İstikrarlı bir şekilde haber yapanları tutukluyor. Kirli işlerinin tümüne yayın yasağı getiriyor.

İstikrarlı bir şekilde mahkeme kararlarını tanımıyor. Anayasa mahkemesini hiç tanımıyor.

İstikrarlı bir şekilde Alevi’ye, Kürde, Süryani’ye, Laza, Ermeni’ye saldırıyor, hakaret ediyor, edenleri ödüllendiriyor.

İstikrarlı bir şekilde medya organlarına el koyuyor, el konanları tek elde toplanıp “çok yaşa padişahım” dedirtiyor.

İstikrarlı bir şekilde akademisyenlere hakaretler yağdırıp, haklarında davalar açıp, tutukluyor.

İstikrarlı bir şekilde protestoları, mitingleri, gösterileri yasaklıyor.

İstikrarlı bir şekilde Ortadoğu gericiliğiyle savaş mekanizmaları üretiyor. Suudi, Katar üçlüsüyle mezhepçilik yapıyor.

İstikrarlı bir şekilde Saadam Hüseyin gibi elinde “Kuran-ı kerim” sallıyor.

İstikrarlı bir şekilde IŞİD’i, El Nusra’yı destekliyor.

İstikrarlı bir şekilde Alevi düşmanlığı yapıyor.

İstikrarlı bir şekilde Kürt düşmanlığı yapıyor.

İstikrarlı bir şekilde “affedersiniz” her şey oluyor.

İktidarın, iktidarı elinde tutan erkin böylesine saldırısı altındayız. Halklarımız, inançlarımız saldırı altındadır. Kendimizi korumak için tüm farklılıkları bir yana bırakarak, birleşik mücadeleyi yükseltmek şarttır. Sorunların demokratik ortamda tartışılmasına izin verilmediği, tartışanların bir şekliyle ortadan kaldırıldığı ülkede, istikrarlı bir şekilde direniş kaçınılmazdır. Zalimin zulmüne karşı, mazlumun direnişinin de o kadar inatçı olduğunun bilinmesi gerekiyor. Onun içindir ki; Alevisi, Sünnisi, Kürdü, Türkü ile bu ülkede haksızlığa uğrayanlar da, haksızlık yapanlar kadar cesurdur…

Erdoğan’dan topyekun savaş ilanı!

NURAY BAYINDIR / İRFAN DAYIOĞLU

16 Mart günü muhtarlara seslenen Erdoğan „ya benden yanasınız ya da düşmansınız“ anlamına gelen çok sert bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmayla başta Kürtlere, ardırdan onları sözle de olsa destekleyen, iktidarı eleştiren herkese açık savaş ilan etti.

HDP’lilerin derhal parlementodan atılmasını isteyen aksarayın kara sultanı, HDP dışındaki  düzen partileri MHP ve CHP’ye de çağrı yaparak „millet Koalisyonu“ kurulsun dedi.  Bununla da yetinmeyen Erdoğan, Kürtlere karşı sürdürülen savaş politikasını desteklemeyen ve barış diyen herkesi de düşman ilan etti.

Anlaşılan Erdoğan’a AKP hükümetinin Kürdistan’da uyguladığı vahşet yetmemiş olacak ki, Düne kadar sadece PKK, PYD ve YPG’yi terörist gördüğünü söylerken, şimdi  bunlara ek olarak HDP başta olmak üzere Kürtleri destekleyen hangi örgütlenme varsa hepsini terörist ilan ediyor ve HDP milletvekillerinin meclisten derhal atılmasını emrediyor !

Bay  Başkan devam ediyor; „Dokunulmazlıklar meselesini süratle neticelendirmeliyiz. Parlamento bu konuda adımını süratle atmalıdır. Yani, bir kişi mi olsun, iki kişi mi olsun? Böyle bir şeyi konuşamayız. Biz, ortaya ilkeyi koymalıyız, ilkeyi. Nedir bu ilke? Benim Kürt kardeşlerimi, vatandaşlarımı sokağa dökmek suretiyle 50-52 kişinin ölümüne vesile olanlar bu ülkede teröre teşvik eden insanlar olarak yargılanmayacak da bu parlamentonun içerisinde gelip boy gösterecek ve bunları bu millet seyredecek öyle mi? Öbür tarafta, arkasında PKK’nın, PYD’nin, YPG’nin olduğunu çok açık net olarak söyleyenler bu ülkede temiz olacak öyle mi? Bunlara karşı parlamento eğer gerekli tavrı ortaya koymazsa bu millet ve bu tarih bu parlamentodan hesabını sorar.”

Erdoğan için Kürtlerin var olduğunu söylemek bile artık terörist olarak adlandırılmaya yeter hale geldi. Efendim kendileri artık HDP’yi meşru siyasi aktör olarak görmüyormuş Sultan hazretleri  “Terörle mücadelede yanımızda olan dostumuzdur, karşımızda olan da düşmanımızdır. Bunun bilinmesi lazım. Mesele bu kadar açık, bu kadar nettir.” diye devam ediyor.

Bay başkan hızını alamıyor „yeni bir terör tanımı“ yapılmalıdır diyerek, eylemi yapanlar dışında insan hak ve özgürlüklerini savunanları da, parlementer sistemi savunan siyasi partileri de, STK üyelerini de, yani daha açık bir söylemle kendisinden olmayan herkesi terörist ilan etmenin hukuki gerekçelerini  hazırlayın diye hükümete çağırı yapıyor.

Tarihte çokça örnekleriyle karşılaştığımız totaliter rejimlerin ayırt edici özelliklerinden biri, terör suçunun kapsamını siyasallaştırıp, esnekleştirmeleri ve iktidarın baskı ve sindirme aracı haline getirmeleridir. Erdoğan da tüm otoriter rejim liderlerinin yaptıklarını örnek alıyor ve tüm toplumsal kesimlere gözdağı vermeye çalışıyor.

Hızını alamayan Erdoğan kükrüyor; „Efendim, (köşe yazarıymış, düşüncesini belirtiyormuş), ne olursan ol, beni bağlamaz. Eğer senin kalemin teröristin yanında yer alıyorsa sen benim karşımdasın. Gün, mücadele günüdür, gün zalimlerin üzerine en sert şekilde gitme günüdür.”

Şimdi bu memleketin aklıselim insanları bu söylenenlere karşı susacaklar mı? Susarak onay verecekler mi?

Adam açıkça bir savaş ilanı yapıyor, bu ülkenin ulusalcı  sözde sol siyasi partileri,  sözümona kanaat önderleri ise sus pus olmuş bekliyorlar. Ankara olayında haklı olarak terör eylemine tutum alırlarken sıra Kürdistana ve oradaki katliamlara gelince, devlet terörüne, soykırım „çökertme ve göçertme“ amaçlı, insanları diri diri yakma eylemlerine gelince kafayı kuma gömüyorlar.

HDP Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız anlatıyor:  “Sağlam kalan evlerde operasyonları yapan birliklerin nasıl ruhsal sıkıntılar yaşadığını gördük. Kürtlüğü, Türklüğü, her şeyi bir tarafa bırakın, tüm erdemler yok edildi. Hiçbir etiğin hukukun, hassasiyetin gözetilmediği bir operasyondu. İnsanlığı bitirme operasyonu.“

Kürtler de, yarın şöyle derlerse „Ey  bu ülkeyi sevenler, bugün içinde bulunduğumuz kaos ortamının tek sorumlusu kendini yitirmiş gibi sağa sola saldıran, Kürt halkının onuru ve şerefini ayaklar altına alan bu sultan bozuntusuna tutum almayanların tümü bizim düşmanımızdır. Tümü halk düşmanıdır, haindir, işbirlikçidir.“ derlerse cevabınız olacak mı?

Işte böylesi kutuplaştırıcı bir gidişata dur diyebilmek için; artık tüm siyasal kaygılardan, örgütsel kaygılardan uzak, tamamen insani ve vicdani duygularımızla hareket ederek olaylara tutum almamız gerekiyor.

AKP iktidarının başı tarafından ilan edilmiş ve pratiğiyle Kürdistanda taş taş üstünde bırakmayan bir topyekün savaş gerçekliği var. Bu gerçeklik karşısında hala „biz iki tarafı da haklı bulmuyoruz“ diyerek bir üçüncü yol varmış gibi yaparak iktidarın yanında durduğunuzu gizleyebilir misiniz?

Bugün ülke, arkasına Ergenekon çetelerini almış Erdoğan tarafından bilerek ve isteyerek hızla bir kamplaşmaya sürüklenmektedir. Bu kamplaşmada sermayeden, zulümden, inkardan, imhadan, yok saymadan, toplumsal soykırımdan yana olanlar  Erdoğan’ın yanındadır. Bundan dolayı medya suskundur, bundan dolayı doğuda kan gövdeyi götürürken, batıda çıt çıkmamaktadır.

Şimdi asıl tutum belirlemesi gerekenler, insan hakları savunucuları, sosyalistler, devrimciler, çevreciler, müslümanlar, Aleviler, bilcümle ezilenlerdir. Bugün Kürt halkına savaş hukukuna bile sığmayan vahşeti uygulayan bu iktidar  siz sustukça, bazı kaygılardan dolayı „iki tarafa da eşit mesafede kalalım“ anlayışını aşmadıkça, açıkça mazlumun safında amasız, fakatsız yer almadıkça. Yarın sıra size geldiğinde haklı olsanız da,  „biz direniyoruz, Kürtler nerede?“  deme hakkını kaybedersiniz.

Ek olarak, suskunluğunuzdan dolayı daha fazla zulüm görmüş, katliama uğramış Kürt halkının evlatları  artık normal insandan beklenen tepkilerin dışında tepki vermekte haklı olurlar. Bugün iktidara ses çıkarmayanlar, Kürtlere sağduyu çağrısı hiç yapamazlar. Çünkü sağduyulu olması gereken zulüm uygulayanlardır. Zulme uğrayanlar, oturup toptan imha edilmeyi beklemezler. Kürtler de elbette eli kolu bağlı öldürülmeyi beklemeyeceklerdir. Yapabildikleri kadar kendilerini savunacaklardır.

Devrimciler elbette sivilleri hedef alan eylemleri onaylamazlar. Ancak devrimciler aynı zamanda bu tür olayların olmaması için önceden haklının yanında açıktan tutum alırlar. Devrimciler  iktidarın bir halkı toptan yoketmek girişimine engel olmaya çalışırlar. Güçleri oranında mazlumun safında faşizme karşı mücadele geliştirirler. Devrimciler, mücadeleye büyük bedeller ödemek gerektiğinin bilinciyle atılırlar.  Tarihsel koşulların dayatmasıyla, zaman ve zemin hazır olmasada devrimciler ; bazen faşizme karşı mücadelede kaybedebileceklerini bile bile savaşmayı göze alırlar. Çünkü devrimciler bilir ki, tarihsel an gelip çattığında „teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür.“

Bugün böyle bir süreçten geçilmektedir. Erdoğan’ı da teslim alarak yanına çeken derin devlet  kendilerine karşı mücadelenin en dinamik kesimlerini imha ile işe başlayarak adım adım faşizmi iktidarlaştırıyor.

Devrimcilerin görevi bu gidişe dur diyebilmek için en geniş muhalefet cephesini örmektir.

Faşizme karşı mücadele sisteme karşı mücadeledir.

AKP iktidarının değişmesi tek başına faşizmi ortadan kaldırmaz. Olsa olsa geriletir.

AKP iktidarı Erdoğan vasıtasıyla Kürt halkına ve dostlarına, Türkiyeli aydınlara, devrimcilere, demokratlara, tüm ötekileştirilen toplumsal kesimlere tek seçenek bırakıyor. Bu da „tartışmasız gelin teslim olun“ seçeneğidir.

Devrimciler bu gerçekliğin bilinciyle, faşizmin zulmüne karşın, aslında TC devletinin bölgedeki savaşta en büyük kaybeden olduğunu da akılda tutarak mücadeleyi yükseltmek göreviyle karşı karşıyadırlar.

Bugün Kürt halkına karşı topyekün bir savaş ilanıyla Kürdistan’da taş üstünde taş bırakmayanlar, Nato’nun ikinci büyük ordusuyla bir Kürt mahallesini ancak üç ayda ele geçirebiliyorsa kazandıkları zafer olsa olsa, Pirus zaferi olabilir.

Öte yandan Erdoğan’ın 16 Mart’taki savaş ilanına ek olarak 17 Mart günü başbakan Davutoğlu ; “Gelin dokunulmazlıkları hep beraber kaldıralım. Yani bugünkü çağrımız hiçbir parti ayrımı gözetmeden, şu anda Meclis’te dosya olarak bekleyen 506 dokunulmazlık fezlekesi var, hepsini birden kaldıralım. AK Parti’nin çekinecek hiçbir dosyası yoktur. Hiç çekinmiyoruz.”  Çıkışıyla yeni bir oyunu devreye sokmak istiyor.

İktidar Bu tür kurnazlıklarla HDP’li vekillerin vekilliğini düşürmeyi  amaçlıyor.  Açıklamadan hemen sonra CHP ve MHP „kürsü dokunulmazlığı hariç“  var olduklarını belirttiler.

Öte yandan T24’e değerlendirmelerde bulunan HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken de, “Bu konuda partimizin sunduğu iki tekliften birincisi zaten bu yönde bir karar alınmasıydı. O bakımdan Davutoğlu’nun çağrısını olumlu karşılıyoruz” dedi.

“Görüşülen dosyaların içeriğiyle ilgili kamuoyunun şeffaf bir şekilde bilgi alması sağlanmalı” diyen Baluken, “Bizim ikinci teklifimiz 550 milletvekilinin dokunulmazlıklarının tamamının kaldırılmasıydı. Bu konuda da ilerleyen günlerde bir adım atılırsa destek verilecektir” diye konuştu.

Bu fezlekelerin 278’si HDP’lilere ait. Bu fezlekeler aracılığıyla 41 HDP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması isteniyor. 134 fezleke CHP için, 40 AKP için, 14 MHP için ve 4 bağımsız için bulunuyor.

Erdoğan’ın „millet koalisyonu“ kuralım  çağrısına MHP zaten çoktan destek vermektedir. CHP ise AKP’ye geçmişte neden PKK ve Öcalan’la görüştün diye dava açmaya çalışmaktadır ve „hükümet teröre karşı (siz Kürtler anlayın)  ne yapacaksa biz açık çek veriyoruz“ diyerek „millet koalisyonu“nda yer alacaklarını beyan etmişlerdir.

Bugün TBMM zaten işlevsiz bir kurum haline getirilmiştir. Ülkeyi Erdoğan tek başına MGK ile ittifak içinde yönetmektedir. Bu ülkenin seçilmişlerinin iktidar üzerinde hiç bir yaptırım gücü bulunmamaktadır. Dolayısıyla tüm milletvekillerinin dokunulmazlığı kalksa da olur, kalkmasada.

Erdoğan’ın derdi „seni başkan yaptırmayacağız“ diyenlerledir.

Gündeme getirilen tüm gerekçeler aslında kürsü dokunulmazlığı çerçevesindedir. Zaten yarın göreceksiniz sıra HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmaya gelince tüm öteki partiler işbirliği yapacaktır. Ve bu meclisten sadece HDP’liler ihraç edilecek ve hapse gönderilecektir.

Davutoğlunun „restinizi görüyorum“ tavrı tamamen bir aldatmacadan  ibarettir.

Orta yerde giderek Kürt-Türk boğazlaşmasına kadar varabilecek bir savaş gerçekliği dururken, insanları sahte gündemlerle meşgul etmeden, bu kanlı savaş oyununu teşhir etmek ve Erdoğan ve iktidarını tecrit ederek bu savaşın önüne geçecek politikalar üretmek tüm devrimcilerin-demokratların birincil görevi olmalıdır.

Erdoğan savaşmadan iktidarda kalamayacağını iyi bildiğinden bu kaos ortamının devamını istemektedir. Bize düşen görev ise halkların eşit ve özgür koşullarda birlikte yaşamasını sağlayacak bir barışı tesis etmek için mücadele etmektir.

Barış Erdoğan’ın sonudur ve Erdoğan barışın önündeki en büyük engeldir. Bu denklemi çözmek ise biz devrimcilerin boynunun borcudur.

Alevi ovasına AFAD ‘truva atı’!

Maraş ve çevresinde yaşayan Alevilerin yaşam alanları, yeni tehditlerle karşı karşıya. Çöp tesisi planıyla başlayan ekoloji katliamı niyetinin ardından şimdi de Alevi köyleri ortasına 27 bin kişilik sığınmacı kampı ve çimento fabrikası yapılması planlanıyor. Maraşlı Aleviler ise kamp ve fabrika planlarından dolayı tedirgin. Özellikle kampın cihatçı çetelerin yatağı olacağı ve Alevi köyleri için ciddi tehdit oluşturacağı fikri, yöre sakinlerinin genel kanısı.

Maraş ve çevresinde bulunan en verimli tarım arazileri, Pazarcık ovasında. Ovadaki nüfusun neredeyse tamamı Kürt Alevi. Bu nedenle Türk devleti, bir süredir ovayı boşaltmaya çalışıyor.

2006 yılında yapılmaya başlanan çimento fabrikalarıyla ekolojik katliam başlatıldı. Daha sonra devreye giren Maraş’ın çöpünü ovaya getirme planı, tepkilerden dolayı geri çekildi. Şimdi de Maraş Organize Sanayi Bölgesi ve AFAD’a bağlı kampta kalan Suriyeli sığınmacılar, ovaya getirilmek isteniyor. Suriyeli 27 bin sığınmacının getirilmek istenmesi, bölge halkını tedirgin ediyor.

AFAD yetkilileri kampı, kent merkezine 20 kilometre uzaklıktaki Dulkadiroğlu ilçe sınırları içerisinde yer alan ve mülkiyeti Maraş Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan 37 hektarlık alana yapmak istiyor.

İmza kampanyası başlatıldı

Yapılmak istenen AFAD kampı, çoğunluğunu Alevilerin oluşturduğu bölgede huzursuzluğa neden oldu. 1978 yılında yaşanan katliamın travmasını üstünde atamayan Kürtler, yeni bir travmayla karşı karşıya getirilmek isteniyor. Zira halk, kampla niyetlenenin Pazarcık Ovası’nın Kürt Alevi demografisinin de değiştirilmesi olduğunu düşünüyor.

16 köy muhtarı ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile mahalle sakinleri, çeşitli etkinliklerle kamp planına karşı çıkıyor. Geçtiğimiz ay yapılan basın açıklaması ile kamuoyuna yansıyan tepki, şimdi de Maraş‘ta ve Avrupa’da yaşayan Maraşlıların başlattığı imza kampanyalarıyla devam ediyor.

Pazarcık köylerinde yaşayan Kürt Aleviler, kamp planını çimento fabrikası, sanayi bölgesi ve çöp tesisi gibi planlardan ayrı görmüyor; ardında Kürt Alevi nüfusun göç ettirilmesi niyeti olduğunu düşünüyor. Birçoğu, “Neden şehir merkezine yakın boş dağlık alanlara değil de bizim köylerimizin arasına yapılıyor” diye soruyor.

Sorularını ve tepkilerini ilettikleri kentteki yetkili merciler ise topu hep Ankara’ya atıyor, “işin orada bittiğini” söylüyor. 

Cihatçı AFAD kampında paşa!

HDP Antep milletvekili Mahmut Toğrul, Maraşlıların tepkisini şu sözlerle açıklıyor: “Silvan’dan Sur’a, Cizre’den Nusaybin’e, Kürtlere yönelik savaşın ideolojik harcı, yeni İslamcı ırkçılıktır. AKP’nin Kürtlere karşı savaşı, İslami argümanlarla sentezlenmiş Türklükle yapılıyor. AFAD kampları da bu paralelde çalışıyor. Bu kamplarda DAİŞ ve diğer Selefi gruplar örgütleniyor. AFAD kampında kalan bir cihatçı, Türkiye’nin yanlarında olduğunu ve Esad ile Aleviler yönetimden düşene kadar Suriye’ye gidip savaşacaklarını söylemişti. Yani Alevileri kesen, Kürtleri bombalayan, Êzîdîleri köleleştiren barbar örgütler, AFAD kamplarında paşa gibi karşılanıyor. Pazarcık’ta yaşayan Alevilerin tedirginliği bundandır.”

Pazarcıklıların Suriye halkına “Neden geliyorsunuz, burada barınmayın” gibi bir söylemle yaklaşmadığını ama kamplarda mağdurlardan çok cihatçıların kalacağına inandığını belirten Toğrul, “Alevilerin tek talebi, bu kampların evlerinin, köylerinin, mahallelerinin uzağına bir yere kurulması“ diyor.

‘Bölgesel referandum yapılsın’

Suriye’ye cihatçı çetelerin Türkiye eliyle gönderildiğine ve “barut dolu fıçıya koşulduğuna” dikkat çeken Toğrul, ekliyor: “Mülteci sorunu kamp yapılarak çözülemez. İçeride ve dışarıda kalıcı barışla çözülür. Demokrasinin özü de halka danışmaktır. Maraş’taki Alevilerin bu talebi için bölgesel referandum yapılması, demokrasinin özüne uygundur.”

AKP’den başka herkes karşı

Maraş Alevileri ve demokratik kurumların temsilcileri, AFAD kampı planını gazetemize değerlendirdi:

Çevre Hareketi avukatlarından Mehmet Horuş: Narlı Ovası’nda kurulan iki büyük çimento fabrikası ile ilgili açtığımız davaların bir bölümü şu anda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ve karar aşamasında. Bu fabrikalarla ilgili yöre yurttaşlarının tepkisine rağmen kapasite artışları gerçekleştirildi. Çimento ham maddesi almak için kurulan maden ocaklarına açtığımız davalar da devam ediyor. Yöre, öteden beri ciddi bir ekolojik tehdit ile karşı karşıya. Çevre ve yaşam hakkını savunma adına hukuk mücadelemiz sürüyor. Bu endüstri tesislerinin yörenin geçim kaynaklarını ve sosyal dokusunu olumsuz etkilediği açık. Yaşam alanlarına bu şekilde haksız müdahalelerin gündemde olduğu bir yerde yeni sanayi projeleri ve mülteci tesisi kurulmak isteniyor. Yani giderek yaşam koşullarının daha olumsuz, çekilmez hale gelmesi riski var. DAİŞ için göç ettirilme hissedilmeye başlandı. Yapılacak projeler için halkın görüşüne başvurulması bir yana halk, bilgi dahi almakta zorlanıyor. Bu da tedirginliği daha fazla arttırıyor.

16 köy muhtarı kampa karşı 

Sivricehöyük Muhtarı Mehmet Caner: Kampa ilişkin şu an itibariyle kesinleşmis bir durum yok. Ama keşif yapmaya geldiler. Biz Tevekkeli (Tawkoylon), Fituşağı (Fîton), Sivricehöyük, Çınarlı (Teron), Seyrantepe (Topolon), Alibeyuşağı (Olîbagon), Mahsutuşağı (Maxson), Doğanlıkarahaşan (Doxonon) başta olmak üzere toplam 16 köy muhtarının imzası ile valiliğe dilekçe verdik, böyle bir kampın yapılmasına karşı olduğumuzu söyledik. Valilik bunun Ankara’da hazırlandığını, kendilerinin yapacağı bir şey olmadığını söyledi.

Katil sürüleri gelecek

Pir Sultan Abdal Derneği Maraş Şubesi Başkanı Salman Akdeniz: Suriye’de savaş devam ediyor. Göç eden insanlara karşı duyarsız olunamaz. Ancak yapılmak istenen kampa El Nusra ve DAİŞ’in katil sürüleri gelecek. Kim kontrol edecek? Bu, ileride önü alınamayacak katliamlar doğurabilir. 16 yer söyleniyor. Çınarlı’ya yakın olan alan, şu anda netleştirilen bölge. Buna karşı imza kampanyası başlattık. Ancak hukuki değil siyasi bir durum var. İlerde bölge halkı ile farklı etkinlikler yapabiliriz. 78’in korku ve travması halen var. Böyle bir oluşum insanları daha da korkutuyor.

Müsaade etmeyeceğiz

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu: “Yaptığımız başvurular başbakan tarafından cevaplanmadı. Bir karar çıkmadan habersiz kamp yapılamaz. Burada yeniden bir vahşet yaratılmasına müsaade etmeyeceğiz, kamuoyu oluşturmaya çalışacağız, bölgeye gideceğiz. Maraş’ta 78’de yaşanan kıyım unutulmadı, travmalar atlatılamadı. Bugün Ortadoğu ve Türkiye’de yaşananlar ortada. Mezhepçi politikalar derin kaygılar uyandırıyor. İnsanların kaygıları haksız değil. Türkiye’de ve Ortadoğu’da bu iktidarın yaptıkları ortada.

Art niyetli bir girişim

Avukat Mehmet Carman: Kamuoyu ve devlet erki üzerinde bir baskı oluşturmak istiyoruz. Kampı istemiyoruz. Oluşacak bir kamp, etnik sorunları da beraberinde getirecek. Kamp neden verimli tarım arazilerine yapılmak isteniyor? İnsanların geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Bugün 78 acısı da unutulmuş değil. İnsanlarda halen bir korku var. Burada bir art niyet olduğunu düşünüyoruz. İnsanlarda örgütlülük yok. İmza kampanyaları ve dilekçelerle bir hareketlilik yaratmak istiyoruz.

Çatışma zemini hazırlanıyor 

HDP Parti Meclisi üyesi Aziz Tunç: Yapılmak istenen, 78 Katliamı’nın devamı; travma öngören bir planlama… Bu Maraş‘ta var olan toplumsal katliamların devamıdır. Bir kampın oraya taşınmak istenmesi, aslında tamamıyla teknik bir ayrıntı. Kampı niye Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgeye taşımak istiyorsunuz? Halklar arası bir çatışma yaratılmak isteniyor. Bugün DAİŞ’in toplumsal destek aldığı yerler belli. Bu kamp ile günlük hayatta kavgaların oluşmasına engel olunamayacak. Bölgenin sosyal dokusu tahrip edilecek. Bugün yerel yetkililer haberimiz yok diyor ama yerel yapı doğrudan bu işin içinde, hepsinin haberi var. Maraş katliamında da yerel yöneticiler işin içindeydi. Gelen tepkileri zayıflatmak için böyle söylemlerde bulunuyorlar. Zamanı geldiğinde de askeri müdahale ile kampı oraya kuracaklar. Bugün Türk devleti mültecileri kullanarak uluslararası alanda kazanç elde etmek istiyor. Maraş, AKP’nin en çok oy aldığı yerlerden biri. 7 Haziran seçimlerinde biz bunu biraz kırdık. Bu devleti rahatsız etti. Yürütülen demokrasi mücadelesinin önü kesilmek isteniyor.

Neden? Çünkü biz hantallaştık…

Terolar (Çınarlı) Muhtarı Mustafa Çılgı: 16 Aralık 1978’de Maraş ovasını boşaltmak için girişimde bulundular, 19 Aralık’ta katliamı başlattılar, 24 Aralık’ta durdular. Şimdi de kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bugün artık insanlarımızı ovadan sürmek için farklı yöntemler uyguluyorlar. Burada en büyük suç, kendi insanlarımızda. Niye? Avrupa’dan bizlere para geldi, bizler burada iyice hantallaştık. “Abim, kardeşim, bacım para gönderiyor” dedik. Kahveye oturduk, şehirlere gittik. Eskiden yamalı pantolon giyerken sonra markalı pantolonlar, elbiseler giydik ve lüks arabalara bindik. Kendi yöremizden, kültürümüzden tamamen uzaklaşarak boş bir toplum haline geldik. Bugün bizim köye ağır sanayi bölgesi kurulacak. İki yıl içinde bunu yapmayı planlıyorlar. Peki bu sanayinin zehri, çevre kirliliği, yaratacağı doğa katliamını kimse bilmiyor mu? Tabii ki biliyor ama düşünemiyor. Ağır sanayi bölgesi için insanlarımızdan arazi satın alıyorlar. Dönümüne biraz fazla para da verildi mi, insanlar seviniyor. Niye? “Fazla para kazandım, gider kendime lüks araba alırım, biraz gezerim” düşüncesinde. İleriyi düşünen yok.

Muhtarlar olarak valiyle görüşmeye gittik. Valiye, “Siz ve eşiniz yanınızda koruma olmadan sokağa çıkabilir misiniz” dedim, “Hayır” dedi. “Niye? Çünkü siz bu toplumu bu hale getirdiniz. Bugün Pazarcık ovasına bir de kamp kuracaksınız. Orada terör yuvası oluşturacaksınız. Bizler Alevi ve Sünni Kürtler iç içe yaşayan insanlarız. Buraya getireceğiniz kişiler ne yapacak? Alevi köylerden birkaç kişiyi ya da Sünni Kürtlerden birkaç kişiyi vuracak, sonra burada kaos yaratacaksınız” dedim. 1978’de katliam ile yapamadıklarını bugün bu tür projelerle yapacaklar. Önce “çöp” dediler başaramadılar, şimdi de sanayi ve kamp ile bizleri yok etmek istiyorlar. Sanayi de insanlarımızın “para kazanacağız” düşüncesiyle oluşuyor. Ne oldu işte, benim arsam verimsiz veya çok para veriyorlar diyerek hiçbir şey düşünülmeden insanlar arazilerini sattı ve organize sanayiyi buraya kuracaklar.

Özgür Politika/ ERDAL ALIÇPINAR / KÖLN

Yeter bu kanı durduralım

Her ne sebeple olursa olsun. Hangi gerekçeyle olursa olsun. Suçsuz, habersiz sivil insanları hedef alan hiç bir eylem haklı görülemez, gösterilemez. Ankarada meydana gelen patlamayı nefretle kınıyor. ölenlerin ailelerine baş sağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum.

Türkiye hızla görünmez bir el tarafından bir kaosun içine sürüklenmektedir. Ve ne yazık ki bu ülkeyi yönetenler boğanın kırmızı beze koştuğu gibi bu tehlikenin üstüne üstüne gitmektedirler. Toplum haketmediği bir savaşın içine sürüklenmektedir.

Bölgedeki kör savaş Türkiye’ye de yayılmaya çalışılmaktadır. Artık bu ülkede sağduyulu insanların gidişata dur demesinin zamanı gelmiş,  geçmektedir. Yoksa yarın bugünleri bile mumla arar hale geleceğiz. Oturup dizimizi döveceğimize bu zalimler iktidarını işbaşından uzaklaştıracak demokratik mekanizmaları harekete geçirmek gerekmektedir.

Terör kim tarafından yapılmış olursa olsun terördür. En büyük terör ise bu ülkede devletin kendi vatandaşını Sur’da, Cizre’de, Silopi’de ve yarın bir başka Kürt şehrinde  diri diri yakmasıdır aynı zamanda. Ankara’dakine  tutum alıp Kürdistan illerinin yerle bir edilmesine sesiz kalmak ikiyüzlü ve alçak bir tutumdur. Bugün rüzgar ekersen, yarın fırtına biçersin. Bu fırtınayı önlemenin yolu daha geç olmadan barış sürecinin yeniden başlatılmasıdır.

Bu kaos ortamından yararlanarak iktidarını sürdürmeye çalışan AKP aslında giderek sona yaklaşmaktadır. Bu sonu uzatmak için şiddete sığınan Erdoğan ise gün be gün kendisini işbaşına getirenlerin yanındaki kredibilitesini yitirmektedir. Gülen ile ittifaka zorunlu olarak, MGK’nin istemi ile son veren Erdoğan’ın ipleri, şimdi de dün Ergenekoncu diye hapislere tıktığı Pentagoncu ordunun eline geçti. Bilinenin aksine Erdoğan orduyu değil, ordu Erdoğanı ele geçirdi.

Bugün uygulanan savaş konseptinin mimarı sadece Erdoğan değildir. Bir bütün olarak Türkiye’nin egemen güçleri ve onların siyasal temsilcileri hep birliktedir. AKP’si, CHP’si ve MHP’si hep birlikte bugün için Kürt hareketini bitirmeye çalışıyorlar. Yine aynı güçler mevcut hükümete sözde teröre karşı açık çek verdiklerini belirtmekten çekinmiyorlar. Anlaşılan bu bir devlet konseptidir ve bu faşist devleti savunan tüm güçler hep birlikte bu oyunu oynamaktadırlar.

Bakınız, Kürdistanda taş üstünde taş bırakılmazken sesini çıkarmayanlar, Ankara’da patlayan bombadan sonra nedense çok duyarlı hale geldiler. HDP başta olmak üzere tüm Kürdistani kurumlar ve duyarlı devrimci-demokratik çevreler Ankara katliamını herkesten önce lanetlediler. Ancak söz konusu siyasal partiler Cizre’de, Sur’da, Silopi’de insanlar diri diri yakılırken seslerini çıkarmadılar. Kürde gelince her türlü alçakça davranışa maruz kalabilir, kızları çırıl çıplak edilip yerlerde sürüklenebilir, cesetlerinin üzerinde tankla geçilebilir. Mantık bu olunca daha çok Ankara yaşanır.

Unutmayın etki-tepki sorunudur bu. Kim Kürt halkını şiddet, baskı ve katliam ile bir kez daha esaret altında yaşatacağına inanıyorsa büyük yanılıyor. Elbette demokrasiden, özgürlükten yana olan herkes şiddetin her türlüsüne karşıdır. Ancak unutmayın ki, her ezilmek istenenin,  yok edilmeye çalışılanın da meşru savunma hakkı saklıdır. Diyalog yollarını kapatırsanız, demokratik tüm örgütlenmeleri işlevsiz hale getirirseniz, insanları diri diri yakmayı kendinize hak görürseniz ve toplumu bu kadar duyarsız hale getiriseniz. Bu zulme uğrayan topluluğun çocukları da boş durmazlar. Bu tehdit vesaire değildir. Bir fizik yasasıdır. Etki tepkiyi doğurur. Elbette biz bu tür eylemleri meşru savunma statüsünde göremeyiz. Ancak devletin terörüne ses çıkarılmadığı sürece, karşı terörü de engellemek olanaklı olmaz.

Devletin görevi vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Ancak bugün Kürdistan’da yapılan uygulamalara baktığımızda devlet vatandaşını artık tanklarla, helikopterlerle bombalıyor. Devlet her Kürdü potansiyel suçlu görüyor ve imha edilmesi gereken bir hedef haline getirmiş bulunuyor. Şimdi Ankara’ya haklı olarak ağlayanlar, biraz da Cizre için, Sur için, silopi için ağlarlarsa yarın Yüksekova’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de olacakları belki önleriz ve  dolayısıyla yeni Ankara’ların da önüne geçmiş oluruz.

Ankara için insanlığını hatırlayanlar  dün Kürt kızlarının ölü bedenleri teşhir edilirken de insan olarak tepki verebilselerdi zaten Ankara’lar olmayacaktı. Faşizmin bir kuralı var önce düşman gördüğü güçleri parçalara ayırır ve kendince en tehlikeli gördüğünden başlayarak tek tek yok eder. Bugünün faşist AKP iktidarı da aynı yöntemi izlemektedir. Önce Kürtleri yok edecek, sonra sıra Türkiyeli ilerici güçlere, Alevilere, sivil toplum örgütü mensuplarına ve en son da düzen içinde kendine muhalif olanlara gelecektir.

Eğer bu yukarda saydığım hedef güçler geç olmadan birleşebilirlerse, faşizmi döktüğü kanda boğabiliriz. Ya da daha açık deyişle daha fazla kan akıtılmasını önleyebiliriz. Bugün biz birleşebilirsek, ayırım gözetmeden katledilen her bir insanımız için aynı duyarlılığı gösterebilirsek, birbirimize empatiyle yaklaşabilirsek, bu kanlı iktidarın sonu da bir o kadar yakınlaşmış olacaktır.

Sözün özü Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı yıkılmadan ülke içine girdiği kaos ortamından kurtulamaz. Bugünkü mevcut devlet sistemi demokratikleştirilemeden de,  halkların bir arada eşit ve kardeşçe yaşama şansı  bulunmuyor. Bundan dolayı bugünkü AKP iktidarının işbaşından gitmesi birinci hedefse, ana hedefimiz Türkiye’nin demokratik bir sisteme kavuşturulması olmalıdır. Bunun yolu ise geniş bir demokrasi cephesinden geçiyor.

Bu söylediklerimizi başarabilirsek, Ankara’da Sur’da, Cizre’de olan ölümlerin bir daha olmamasını sağlamış oluruz. Kanı topyekün durdurmuş oluruz.

Demokratik bir sistem her türlü şiddetin panzehiridir. Yoksa tek başına terörü lanetlemek, terörü önlemez. Hele bugün ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya göz önüne getirilirse, işimizin ne kadar zor olduğunu görürüz. Yani anlaşılan o  ki, bugün izlenen politikalar değiştirilmeden ya da değiştirilmesini sağlayacak mücadele aygıtları oluşturulmadan “terörle birlikte yaşamaya” alıştırırlar bizi.