Ana Sayfa Blog Sayfa 6341

Gazi ve Qamişlo Katliamlarını Unutmadık Unutmayacağız

Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ertuğrul Kürkçü’nün Gazi ve Qamişlo Katliamları’nın yıldönümünde yayınladıkları mesaj

Gazi Katliamı

Bugün 21 yıl önce 22 kişinin öldürüldüğü, 155 kişinin yaralandığı Gazi katliamının yıldönümü. 12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da çoğunlukla Alevilerin yaşadığı Gazi Mahallesi’nde dört kahvehane ve bir pastahane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybetti, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. 13 Mart’ta saldırıları protesto etmek için yürüyüşe geçen İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişinin üzerine ateş açılması üzerine çatışma başladı. 15 Mart’a kadar süren ve İstanbul’un Ümraniye ilçesine de sıçrayan çatışmalar sonunda 20’den fazla kişi hayatını kaybetti.

Gazi katliamının aydınlatılması için mücadele veren ailelerin bütün çabalarına rağmen ne katliam aydınlatılabildi ne de ölümlere sebep olanlar cezalandırılabildi. Toplam 6 yıl süren dava bir kentten diğerine sürgün edilerek 2 polis memurunun dörder yıl hapis cezası aldığı Trabzon’da sonuçlandırıldı. Bu katliam da tıpkı Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas’ta olduğu gibi doğrudan Alevileri hedef alan bir saldırı olarak tarihin ve hukukun karanlık sayfalarında yerini aldı. Ne var ki, katliamlarda da cezasızlığın kural haline gelmesi katilleri sonraki katliamlar için cesaretlendirmeye devam ediyor. Maraş, Çorum, Sivas Katliamlarıyla hesaplaşılmaması Gazi katliamının gerçekleşmesinde özendirici oldu. Katliamın gerçekleştiği dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak hiçbiri istifa etmedikleri gibi Ağar, Kozakçıoğlu ve Menzir de sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldular.

Halklara karşı işlenen insanlık suçlarını aydınlatmadan ve sorumlularını yargı önüne çıkarmadan, halklar arasında kalıcı bir barış ve kardeşliğin tesisi edilmesinin mümkün olmadığını biliyor, Gazi katliamı’nda kaybettiğimiz yurttaşlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Onların anılarını barış, adalet ve özgürlük mücadelemizde yaşatacağımıza söz veriyoruz.

Qamişlo katliamı

12 Mart 2014’te Rojava Kürdistan’ın Qamişlo kentinde Suriye Baas rejiminin baskı ve asimilasyon politikalarını protesto eden 29 Kürt katledildi. Baas rejiminin amacı, kimliği, onuru ve statüsü için mücadele eden Kürt halkının özgürlük arayışını bastırmak, halkı sindirmek ve teslim almaktı.

O gün bütün dünyanın sessiz kaldığı bu insanlık suçuna, Kürt halkı ve dostları dışında kimse tepki göstermedi, uluslararası güçler çıkarları gereği baskıcı rejimle işbirliğine devam etti. Bugün Suriye’de yaşanan kanlı çatışma ve kayıplar nedeniyle Esad yönetimine büyük tepki gösteren, bütün dünyayı sessiz kalmakla eleştiren AKP Hükümeti de 2004’teki Qamişlo saldırısı karşısında sessizliği seçen hükümetlerden biriydi. Erdoğan hükümeti katliam sonrasında Baas rejimiyle yeni ticari anlaşmalar imzalayarak ikili ilişkileri daha da derinleştirmişti.

Bugün Qamişlo, Kürt halkının bedeller ödeyerek verdiği özgürlük mücadelesi sonrasında Rojava Devrimi’yle özgürleşmiş, Rojava’da hayata geçirilen demokratik özerk yönetimle Kürt halkı bir kez daha, tarih sahnesinden silinmeyeceğini, onurlu bir halk olarak, eşit ve özgür bir biçimde varlığını sürdüreceğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

Bütün baskıcı, otoriter, inkarcı rejimlere karşı içeride ve dışarıda süren Kürt halkının bu onurlu özgürlük mücadelesinin yanında olmak ve bu mücadeleye eşlik etmek Qamişlo katliamında kaybettiğimiz kardeşlerimize tarihsel borcumuzdur.

12 Mart 2016

Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri

Gülistan Kılıç Koçyiğit-Ertuğrul Kürkçü

İran: Gorani Kürtleri, Pirler’in Düğünü

Zagros Dağları’nın derinliklerinde, vadilerin dik yamaçlarında taraçalar halinde yükselen köylerde, her yıl ocak ayında sevinçli bir telaş hüküm sürüyor; bin yıl önceki bir düğün yeniden yaşanıyor. Yüzlerce kişi ziyafet, ibadet ve zikir için toplanıyor. İran’ın Kürdistan eyaleti, Hewraman bölgesinde yaşayan Gorani Kürtleri, düğün vesilesiyle kutsal saydıkları bir âlimi, Pir Şaliyar’ı anıyorlar.

Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar

Geniş düzlükler son bulup ulu dağlara doğru yol almaya başladığımızda İran’ın Kürdistan eyaleti sınırlarına girdiğimizi anlamıştım. Eyaletin kuzeyindeki ilk Kürt kenti olan Saqqez’den geçmiş, Irak sınırına yakın, kaçakçılıkla bilinen bir diğer kent Baneh’te soluklanmıştık. Kentin merkezinde yer alan park alanını dolduran insanlar önlerindeki küçük tezgâhlarda basit elektronik eşyaların yanında birbirinden farklı tespihler satıyorlardı. Tezgâhların önüne birikenler upuzun tespihleri inceliyor, birbirlerine gösteriyorlardı. Dervişlerin yaşadığı, çok eski zikir ritüellerinin gerçekleştiği, pirlerin yâd edildiği birbirinden farklı törenlerin yüzlerce yıldır süregeldiği bir coğrafyada olduğumu zikir tespihlerini görünce hissedebilmiştim. Biz daha güneye, Irak sınırı boyunca uzayan Zagros Dağları’nda yer alan Merivan kentine bağlı Hewraman bölgesine gidecek, bin yıldır hiç aksamadan devam eden Pir Şaliyar merasimine katılacak ve çevredeki inanç ritüellerine tanık olacaktık. Daha uzun bir yol bizi bekliyordu.

Toprak kendi rengini terk edip yerini yükseklerde bembeyaz kar örtüsüne bıraktığında dağları saran dar yollarda ilerlerken sessizliğe bürünmüştük. Sessizliği bozup şoförümüz ve rehberimiz Hamed’e bu dağların Zagroslar olup olmadığını sormuştum. Hamed gözü yolda ağır ağır yağan karların arasından pürdikkat ilerlerken “Daha ne olsun beyim bu dağlar Zagroslar’dan başkası olamaz” deyip kısa kesmişti. Karşımıza çıkan köyler derin vadilerin yamaçlarına kurulmuştu. Taşlardan yapılma evler basamakları andıran bir yapıdaydı. Hewraman bölgesinde olduğumuzu anlamıştım. T. F. Aristova Kürtlerin Maddi Kültürü isimli kitabında, İran Kürdistan’ının dağlık Hewraman bölgesindeki yerleşim yerlerinin nehir kenarlarından vadilerin tepelerine doğru taş yapılarla kurulu olduğunu anlatmıştı. Yol boyunca karşılaştığımız köyler neredeyse aynı yapıdaydı. Vadilerin derinliklerinden tepelere doğru basamakları andıran biçimde yükselen taşlardan yapılma evlerin yer aldığı bölge adeta bir taş ülkesini andırıyordu. Her evin damı aynı zamanda bir üstteki evin avlusunu oluşturuyor, sokaklar ise yine damların avlu olduğu yerlerde uzuyordu.
Bir süre sonra daha büyük bir yerleşim yeri olan Hewraman bölgesinin merkezi sayılan Uraman Taht’a varmıştık. Yolculuğa çıkmadan önce tanıştığım Zanyar Omrani’nin salık verdiği Parviz Rüstemi’yi bulmuş, misafiri olmuştuk. Daha Pir Şaliyar merasimine bir haftadan fazla bir zaman vardı. Öncesinde bölgeyi tanımak, köyleri görmek, dervişler ve pirler diyarı Hewraman ve çevresinde zaman geçirmek istiyorduk. Hem olur da yollar kapanırsa çok uzaklarda kalıp merasimi kaçırmak istemiyorduk. Doğru ya mevsim kıştı ve biz Zagros Dağları’ndaydık. Parviz Rostami, köyü gezerken bölgenin geçmişi hakkında ilginç detaylar vermişti.

“Taht, merkez anlamına gelir. Hewraman büyük bir bölgeyi, bu dağları ve çevresini kapsar. Kültürel anlamda Hewraman özelliklerini taşıyan üç yer vardır. Biri Irak tarafında, biri geride Caverud adında bir yer. Burası merkezdir. Eskiden burası bölgenin de yönetim merkeziydi. Yöneticiler de burada olurdu. Köyün tam karşısındaki yüce dağın da ismi Taht diye bilinir.”

Nüfusu üç bin civarında olan Uraman Taht’ı saran dağlarda kutsal sayılan mağaralar da yer alıyor. Hewraman bölgesi geçmişte Zerdüştlük açısından da önemli bir merkezdi. Halkın konuşma dili ve Kürtçenin eski bir lehçesi olan Goranice ile yazılmış Zerdüşt metinleri, bu bölgede çok yaygındı. Rostami anlatmıştı: “Burası aynı zamanda eskiden Zerdüştlerin sığındığı, kendilerini güvende hissettikleri bir yerdi. Goranicede Hewraman ‘bulutlu-yağmurlu-bereketli’ yer anlamına gelir. Aslında halk ağzında Huraman diye anılır. Zerdüştilikte ise ‘hur’ ateş, ‘aman’ da yükselmek, kalkmak anlamındadır. Bölgeye ‘Ateşin Yükseldiği Yer’ anlamı atfedilmiştir. Ateşin Zerdüşlük için kutsal olduğu bilinir. Bu bölge de Zerdüştlük açısından önemli bir yerdi.”

Taş Ülkesi
Eskiden Hewraman bölgesinin merkezi olan Uraman Taht, Zerdüştlerin sığınağıydı. Günümüzde 3 bin nüfusa sahip köy, aynı zamanda Pir Şaliyar’ın evinin ve türbesinin bulunduğu yer. Derin bir vadide basamaklar halinde yükselen taş evleriyle bir taş ülkesini andırıyor. Her evin damı aynı zamanda bir üstteki evin avlusunu oluşturuyor, sokaklar bu avlular aracılığıyla birbirine bağlanıyor.

Pir Şaliyar da 11. yüzyılda Hewraman’da yaşamış, Zerdüşt bir âlimdi. Miladi takvime göre 21 Ocak-20 Şubat arasına tekabül eden, Kürt takviminin rebendan ayında Pir Şaliyar anılmaya başlanır. Rebendan ayının onuncu günü ise Pir Şaliyar merasimi yapılır. Merasim esasen Pir Şaliyar’ın düğününün Uraman Taht’ta hâlâ ayakta duran ve kutsal sayılan evinin önünde canlandırılmasıdır.

Düğünün de bir hikâyesi vardır. Derler ki; Buhara kralı konuşmakta ve duymakta güçlük çeken dünyalar güzeli kızı Şah Bahar Hatun’u tedavi etmesi için Pir Şaliyar’a gönderir. Kız eğer iyileşirse Pir Şaliyar’ın onunla evlenmesine de müsaade edilecektir. Uzun süren tedavi sonucunda kız iyileşir ve Pir Şaliyar’a gelin olur. Fakat münzevi bir hayat yaşayan Pir Şaliyar’ın düğün yapacak bir şeyi yoktur. Tüm Hewramanlılar bir araya gelir, saygı duydukları ve çok sevdikleri pir için dillere destan bir düğün tertiplerler.

Bin yıldır gerçekleştirilen temsili düğün merasimine daha günler vardı. Aslında biz oradayken merasimin hazırlık aşamaları başlamıştı. Çünkü düğün merasimi kış ve bahar dönemi olmak üzere her dönem içinde üç haftayı kapsayan ritüellerle gerçekleştiriliyordu. İlk hafta çocuklarla birlikte evlerden ceviz dağıtımı yapılıyordu. Düğün günü ikinci hafta yapılacak, üçüncü hafta cuma günü ise Pir Şaliyar’ın yine Uraman Taht’ta bulunan kabrine ziyaret gerçekleşecekti. Aynı gün buğday ve cevizden yapılan, güneşi simgeleyen sarı ekmekler Pir Şaliyar’ın evine getirilip dağıtılacaktı. Sadece temsili düğün merasimi rebendan ayının ikinci haftası yapılıyordu. Diğer ritüeller bahar gelince tekrarlanıyordu. Düğünün gerçekleştiği gün ise çevredeki tüm yerleşim yerlerinden köye dervişler, ziyaretçiler gelecek, yemekler yapılacak, sonrasında ise evlerin önünde tefler çalınıp kol kola geçilip düğünün hayırlara vesile olması dileğiyle zikirler yapılacaktı.

Temsili düğün gününe kadar çevredeki diğer köyleri ve önemli kentleri geziyorduk. Uraman Taht’tan geçen ve güneye doğru vadi boyunca akan Sirvan Nehri’ni takip ediyorduk. Yine nehir kenarına kurulu Selin köyünde mola verdiğimiz kahvede söz Pir Şaliyar’dan ve dervişlerden açılmıştı. Kahvedekiler merasim günü yapılacak zikire benzer bir ritüelin şimdi daha ileride Nav köyünde yapıldığından bahsedince toparlanıp yola düşmüştük. Şaho Dağı’nın tam karşısındaki vadinin yamaçlarına kurulu Nav köyüne girer girmez köyün mescidinden gelen zikir seslerini duyunca koşar adımlarla mescide yönelmiştik. Mescidin ortasında insanlar kol kola girip halka oluşturmuş, köşede çalınan teflerle kendilerinden geçmişlerdi. Ortada uzun saçlı dervişler halkadan bağımsız, kendilerini kaybetmiş, başlarını öne arkaya sallayıp duruyorlardı. Tef sesleri ve kendilerini kaybetmiş dervişlerin nidaları derin vadide yayılırken dışarıdaki köylüler mescidin önündeki büyük kazanlarda yemek pişiriyorlardı. Zikir bitiminde konuştuğumuz mescidin hocası Hacı Halil Seyyidiyan bu ritüelin Hz. Muhammed’in yaklaşan doğum haftasına ithafen yapıldığını anlatmıştı. Sabah dokuzda başlayan ritüel Kuran okunmasıyla başlıyor, ardından vaaz veriliyor ve sonrasında çalınan tefler ve söylenen ilahilerle zikire geçiliyordu. Yapılan yemekler de köylünün nezir dediği ve tutulan dileklerin kabulü sonrası verilen adaklardı. Adak sahibi kişiler böyle ritüellerin sonunda verilecek yemekten sorumlu olurlardı.

Hewraman bölgesinde yaşayanlar çoğunlukla Şafii mezhebine bağlı. Tarikat olarak da Kadirilik ve Nakşibendilik hâkim. Zerdüştlükten sonra bölge İslamiyete geçmiş olsa da özellikle Irak’ın kuzeyini de kapsayan ve İran Kürdistan’ının neredeyse tamamında etkili olan Yaresan inancı uzun bir dönem bölgede varlık göstermiş. Yaresan cemaatine aynı zamanda Ehl-i Hak da denir. Dost-yoldaş anlamına gelen “yar” ile yaygın olarak sultan anlamında kullanılan “san” kelimelerinden oluşan Yaresan cemaatin bölgedeki genel adıdır. Cemaat üyeleri ise Ehl-i Hak adını kullanır. İran’da uzun bir dönem hâkim olan Zerdüştlük, İslamiyet sonrası bu bölgede İslami figürlerle karışıp Yaresan inancı ortaya çıkmış. Yaresan cemaati üzerine yıllarca araştırma yapmış M. Reza Hamze’ee Yaresan (Ehl-i Hak) isimli kitabında cemaatin tam anlamıyla beş dönemde şekil aldığını anlatır. Miladi 8. yüzyılda yaşamış Behlül ile ortaya çıkan bu inanç Şah Fezl, Baba Serheng, Şah Hoşin ve son olarak 15. yüzyılda Sultan Sehak ile birlikte dinsel örgütlenmeyi tamamlamış. Cemaatin filizlendiği yer ise şimdiki Kürdistan eyaletinin güneyinde yer alan Kermanşah ve çevresiydi. Esasen “Tenasüh” yani yeniden doğuş ve reenkarnasyon düşüncesi üzerine kurulu Yaresanlıkta Tanrının evreni yarattıktan sonra sırasıyla Hz. Ali’de, daha sonra da ismi geçen cemaat önderlerinin bedenlerinde tecelli ettiğine inanılır. Tüm yaratılış konularının, cemaate ait kuralların ve vecizelerin toplandığı “Serencam” isminde bir kitapları da vardır. Serencam, Yaresanların geçmişte yaşamış önemli önderlerinin, pirlerinin sözlerinden, beyitlerinden ve vecizelerinden oluşur. Başka irili ufaklı Yaresan dini metinleri olsa da hemen hepsinin toplandığı yegâne kitap Serencam’dır. M. Reza Hamze’ee, Serencam’da anlatılanların, Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’da anlatılanlarla da benzerlikler taşıdığını söyler.

Bölgede yaygın bir şekilde kullanılan Goranice, Serencam’ın da dilidir. Bu kitapta metinler Gorani nesir biçiminde başlar, nazım olarak devam eder. Yaresan metinlerindeki şiirlerin çoğu, her bir mısrası on heceli beyitlerdir. Başlangıçta yedi kola ayrılan cemaat daha sonraları dört kolun eklenmesiyle on bir koldan oluşmuş. Sayıları eskisine göre azalsa da bölgede hâlâ Yaresan cemaatine bağlı gruplar bulunuyor. Hatta birçok kaynakta Türkiye’deki Zazaların ve Kürt Alevilerinin Yaresan cemaatinden kopup gelen topluluklar olduğu söylenir.

Kermanşah eyaletine bağlı Sahneh kentinde Yaresan’ın Ali-Elahi koluna mensup olan Derviş Ramtin ile sohbet ederken cemaatin dervişlerinin anlatıldığı bir kitapta Dersim piri Seyit Rıza’nın fotoğrafını da görmüştüm. Derviş Ramtin kendileri için kutsal sayılan dervişleri, pirleri anlatırken Seyit Rıza’ya da değinmişti. Zikirlerinde tambur ve tef çalınan bu grup İran’da mürtet yani dinden çıkmış kimseler olarak ilan edilip hep tehlike altında yaşamış. Ali-Elahiler için büyük öneme sahip dervişleri de geçmişte hâkim yönetimler tarafından öldürülmüş. Kendi içinde kapalı bir topluluk olarak yaşadıklarını söyleyen Derviş Ramtin, baskılardan ötürü zikirlerini de gizli bir şekilde gerçekleştirdiklerini, zikir sırasında önce Serencam’da yer alan vecizelerin ve büyük dervişlerin kelamlarını tekrarladıklarını, sonrasında tambur ve tefle beraber yine derviş kelamlarından oluşan ilahilerle kendilerinden geçtiklerini anlatmıştı.

İnanç biçimleri değişse de en eski kültürel unsurların sürdürülmesinde İran’ın güçlü kültürel geçmişinin de etkisini unutmamak gerek. Uraman Taht köyünün idari anlamda bağlı olduğu Merivan kentinde misafiri olduğum Sosyolog Dr. Masoud Binandeh’le de bu konu üzerine konuşmuştuk. Giyim kuşamın, yaşam biçimlerinin, hemen hemen bütün kültürel unsurların pek değişmediğinden bahsetmişti Binandeh. Geçmişte Zerdüşti din adamlarının meczup görünüşlü, uzun saçlı ve sakallı oldukları, İslamiyet sonrası da dünyadan elini eteğini çekmiş dervişlerin neredeyse aynı görünüşe sahip oldukları da ayrı bir detay. Merivan’dayken yine peygamberin doğum haftasına ithafen kentteki birçok tekkede zikir yapılmıştı. Şeyh Abdulkadir Kesnezan Tekkesi’ni dolduran Kadiriler arasındaki dervişler zikirin en coşkulu anında, yerlerinden kalkıp başlarını saran sarıkları ve takkeleri bir tarafa atıp kol kola geçmişlerdi. Uzun saçlı dervişlerin huşu halleri diğer insanların da kendilerinden geçmelerini sağlamıştı.

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kermanşah ve Kürdistan eyaletine ve genel olarak Batı İran’a geçmişte Medler, Akameniler, Partiyalılar ve Sasaniler gibi birçok başka halk ve kültürler egemen olmuştu. Çok eski zamanlardan 7. yüzyıldaki Arap işgaline kadar Kürtlerin çoğu Mezopotamya ve yerli Zagros dinlerinden etkilenen Mazdaizmin versiyonlarından birini takip etmekteydiler. Sasanilerin resmileştirdiği Zerdüştiliğin, imparatorluğun bu kısmını ne ölçüde etkilediğini kestirmek kolay değil. Fakat Doğu İran’a kıyasla Mecusi unsurlar, Zerdüşt inanışları bu bölgede İslamiyet sonrası da bir dönem etkiliydi.

Yaresan’ın büyük din adamı Şah Hoşin bir şiirinde Pir Şaliyar adında birine Zerdüştlükte önemli bir mabet olan Anahita Mabedi’nin yıkılmasından söz eder. Aslına bakılırsa Pir Şaliyar, Hewramanlı Camasp’ın oğlu Hodadad’ın takma adıydı. Yaresan’ın başlıca kitabı Serencam’a göre genç Şaliyar, Şah Hoşin’le görüşmeye gitti ve yaklaşık otuz sene Delfan ve Lekistan’da Yafteh-e Kuh dolaylarında yaşadı. Şah Hoşin, onu Yaresan inançlarını yaymak üzere Hicri 5. yüzyıl sonlarına (11. yüzyıl) doğru öleceği yer olan Hewraman’a gönderdi.
Pir Şaliyar’ın kendi şiirlerinden, vecizelerinden oluşan bir kitabının olduğunu da farklı kaynaklardan okumuştum. Kendisi de Gorani olan, 19. yüzyılın ilk yarısında yaşamış tarihçi Rashid Yasemi, bir araştırmasında, Kürt âlimlerinden duyduğu kadarıyla, Pir Şaliyar’ın ardında bir kitap bıraktığını belirtir. Yasemi araştırmasında Marifet-ül Pir Şaliyar (Pir Şaliyar’ın Bilgeliği) adıyla bilinen kitabın yabancılara gösterilmediğini, kitapta geçen vecizelerin farklı ortam ve zamanlarda kullanıldığını ekler. Yine aynı dönemlerde yaşamış başka bir tarihçi Mardux Kordestani de benzer bilgiler sunup Pir Şaliyar’ın şiirlerinin güzel ve arı bir Kürtçeyle yazıldığını söyler. Gittiğim hemen her yerde bu kitap hakkında sorular sorup araştırmalar yapsam da ne kitabın varlığına, ne de pirin şiirlerine dair sağlıklı bir bilgiye ulaşabildim. Bazı kişiler böyle bir kitabın olmadığını, kitapta yer aldığı söylenen vecizelerin yörede kullanılan atasözleri olduğunu, bazı kişiler de kitabın çok önceleri Avrupa’ya kaçırıldığını söylemişti.

Merasimin gerçekleşeceği gün gelip çatmıştı. Merivan’dan yola çıkıp yine karlı Zagros Dağları’nın yolunu tutmuştuk. Yola çıkarken yolların kapandığını, çığ tehlikesinin olduğunu haber alsak da kararımızdan vazgeçmemiştik. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra akşama doğru tekrar Uraman Taht köyüne varmıştık. Köyün girişindeki, özellikle baharda ve yaz aylarında doğal güzellikleriyle de ünlü köyü gezmeye gelenler kışın ise Pir Şaliyar merasimine katılan ziyaretçiler düşünülerek yapılan otele yerleşmiştik. Merasim güneş doğmadan başlayacaktı. En küçük ayrıntıyı bile kaçırmak istemediğimizden, erken kalkmak için bu taş ülkesinde uykuya dalmıştık.

Uyandığımızda güneşin doğmasına daha iki saat vardı. Karlı dağların ortasında Uraman Taht hâlâ uykudaydı. Gecenin karanlığında sokak görevi gören evlerin avlularından Pir Şaliyar’ın evine geçmiştik. Kısa süre sonra karanlık, çocuk sesleriyle dağılmaya başlamıştı. Alacakaranlıkta küçük gruplar halinde sayısız çocuk, ellerinde poşetleriyle önce evlerin kapılarını çalıyor ve yüksek sesle müjde anlamına gelen “kote kote” nidalarıyla evlerdeki insanları uyandırıyordu. Pir Şaliyar’ın düğünü böylelikle bütün evlere müjdeleniyor, müjdeyi alan ev sahipleri çocuklara karşılığında şeker, ceviz dağıtıyordu. Gün aydınlanırken köylüler evlerinden çıkmış, kimi büyük mescidin önünde, kimi damlarda, kimi de Pir Şaliyar’ın evinin avlusunda birikmeye başlamıştı. Düğün sevinci herkesin yüzünden okunuyordu.

Önce kurbanlar kesilecek, sonrasında düğün yemeği yapılacaktı. Nereden geldiklerini anlamama fırsat olmadan bir anda onlarca insan önlerinde büyükbaş hayvanlar, koçlar ve keçilerle Pir Şaliyar’ın evinin önüne gelmişlerdi. Hayvanların etrafını saran köylüler kurban kesimine geçmişti. Kurbanlıklar yine köylülerin adaklarından oluşuyordu. Hatta Merivan’da, Baneh’te ve Hewraman’ın diğer köylerinde adak adayan insanların Pir Şaliyar merasiminde kesilmek üzere kurbanlıklarını Uraman Taht’a gönderdikleri bile anlatılmıştı.

Pir Şaliyar’ın evinin dışında kurban töreni yapılırken evin içinde ise ateş yakılıp kazanlar yemek için hazır hale getiriliyordu. Dışarıdaki hengâmeden uzaklaşıp rehberim Hamed’le birlikte evin içine geçmiştik. Kazanların başında ateşle meşgul olanlarla konuşma fırsatı bulmuştuk. Bundan bin yıl önce, Pir Şaliyar’ın gerçek düğününün düzeninden ve organizasyonundan sorumlu iki ailenin hiç değişmediğini öğrenmiştim. Rüstemzade ve Bakşi ailelerinin şimdiki fertleri aynı heyecan ve sevinçle yemeği organize ediyor, havas dedikleri seçkin kişiler de onlara yardımda bulunuyorlardı. Kurban kesimi bitmiş, etler ayıklanmaya başlanmış, gücü kurbanlığa yetmeyen ama adağını türlü hububat vererek ve yemeğin çeşnisine katkıda bulunarak gerçekleştirmek isteyen köylüler ellerinde küçük çuvallarla Pir Şaliyar’ın evine doluşmuşlardı. Kaynayan kazanlara evvela et, sonra dövülmüş buğday, nar, alıç, türlü baharat bırakılmış, güzel koku versin diye yöreye özgü kurutulmuş bitkilerden ceferi, şembelile, merze, reyhan katılmıştı. Birkaç saat sonra “aş-e torş” dedikleri yemek hazır olmuş ve dağıtımına geçilmişti. Bütün köylü ellerinde tencereler, kovalar ile düğün yemeğinden nasiplenmek için bekliyorlardı. Yemeğin dışında kurbanlıklardan kalan etler de fakire fukaraya dağıtılıyordu. Diğer evlerde ise çevreden gelenleri misafirperver Hewramanlılar evlerine davet ediyor, sofralar kurulup düğün yemeği sunuluyordu.

Pir Şaliyar’ın evinin önü öğlen namazı sonrası yapılacak zikir için temizlenip hazır edilmişti. Sabah kurban töreni öncesinde olduğu gibi üst üste kurulu evlerin avlularında ve damlarında insanlar birikmeye başlamıştı. Kalabalık giderek artmış, birazdan başlayacak zikir törenini izlemek için yer tutan insanlarla evlerin damları dolup taşmıştı. Pir Şaliyar’ın evinin önündeki geniş avluda toplanan insanların arasında, ellerinde teflerle bekleyen başka bir grubu seçebiliyordum. Köyün yaşlıları, yemek sonrası kıyafetlerini değiştirip keçeden yapılma, adına “feresi” dedikleri kalın ve kahverengi yeleklerini giymişlerdi. “Takile” denilen başlıklara “kiş” dedikleri sarıkları dolamışlardı.

Bir süre sonra ellerinde tef olan köylüler halka kurup ritim tutmaya başlamışlardı. Geride kalan genç yaşlı bütün köylüler, dervişler, civar köylerden ve kentlerden Pir Şaliyar’ı yâd etmeye gelenler kol kola geçip tef çalan grubun çevresinde geniş bir halka kurmuştu. Zikir başlamıştı. Uraman Taht’tan yükselen Allah nidaları tüm Zagroslar’a yayılıyor, derin vadiden süzülen Sirvan Nehri sanki zikire uyup daha coşkulu akıyordu. Pir Şaliyar’ın evinin avlusundaki zikir halkası büyüdükçe büyüyor, diğer evlerin damlarına taşıp başka halkalar oluşuyordu. Tef çalmaktan yorulanların yerini başkası alıyor, ritim hiç susmuyordu.

Saatlerce süren zikir akşama doğru son bulmuştu. Pir Şaliyar’ın temsili düğünü coşkulu bir zikir merasimiyle tamamlanmış, yapılan dualar ve çekilen hu’lar ile pir yâd edilmişti. Merasime katılanlar evlerine dönmüş, Uraman Taht Zagros Dağları’nın ortasında sessizliğe gömülmüştü. Köyün dışına doğru bir tepelikte yer alan mezarlıkta, rengârenk çaputlarla bezenmiş yeşil kubbeli kabirde uyuyan Pir Şaliyar yine çok sevdiği dağlarla baş başa kalıp inzivaya çekilmişti…

ATLAS MART 2013/SAYI:240

 

Yaresan cemaatinin büyük dervişlerinin anlatıldığı kitapta Dersim piri Seyit Rıza da yer alıyor. Seyit Rıza cemaatin pirlerinden sayılıyor

 

Bölgede bir dönem sayıları daha fazla olan Yaresan cemaati 11 koldan oluşuyor. Bu kollardan biri Ali-Elahiler. Müzik onlar için hem zikir törenlerinin, hem de günlük hayatlarının vazgeçilmez bir parçası. Derviş Ramtin müzikle iç içe yaşıyor; bölgede özel bir önemi olan tar, tambur ve tef çalıyor.

 

Kermanşah eyaletine bağlı Sahneh kentinde, yörede “kargâh” denilen enstrümanın yapıldığı atölyeler bulunuyor. Burada yapılan tar, tambur ve setarlar dünyaca biliniyor. Kargâh-e Nekisa’nın sahibi Said-e Zolnuri 20 yıl önce tar ve tamburun ortak seslerini veren bir çalgı üretmiş. O enstrüman UNESCO’nun Geleneksel Müzik Koleksiyonu’na kabul edilmiş.

Firaz Baran’ın Pazarcık Mutfağı kitabı çıktı

Hêl yayınevi “Pazarcık Mutfağı” isimli bir kitap yayınladı. Firaz Baran’ın hazırladığı kitapta toplam 119 tarif yer alıyor.

Yazar, kendisi aşçı değil. Bu nedenle tarifleri bilenlerle söyleşiler yapmış ve onların anlatımlarını düzenleyerek yayınlamış. 49 tarif Şêxo İnanma‘dan, 26 tarif de Songûlê Rîvon‘dan alınmış.

Kitapta Pazar­cık‘ta yenilen doğal otlar, yapılan tatlılar, soğuk ve sıcak yemekler ile kış hazırlıkları anlatılıyor.

Örneğin kışın kullanmak için onlarca doğal ot, sebze ve meyve ile et kurutuluyor. Sîramok, çoyê çê, dolmalık patlıcan, çîr, tu, durma gibi… Bunların nasıl kurutulduğu ve nasıl yemek yapıldığı işleniyor.

Pazarcık’ta 100 bini aşkın fıstık ağacı var. “Kitapta fıstık nasıl yetiştiriliyor ve fıstıkla neler yapılıyor” soruları da yanıtlanıyor.

Aşçı Şêxo İnanma’nın Tespiti

Tariflerin çoğunu veren aşçı Şêxo İnanma ise çocukluğu ve gençliğini yaylada geçirmiş. Daha sonra ise yıllarca modern restorantlarda aşçılık yapmış. Kitaba bir önsöz yazan İnanma şöyle diyor:

“Bölgemiz bitki, meyve ve evcil hayvanlar bakımından zengindir. Önemli olan bu zenginliği mutfağa yansıta­bilmek ve kültürün bir parçası haline getirebilmektir. Bu zenginliği mutfağa yansıtan insanların içinde büyü­düm. Verdiğim tarifleri de yaşayarak öğrendim.”

Kitapta Pazarcık yöresinin en sevilen yemekleri lozık, içli köfte, kilor, katma ve tarhana da anlatılıyor.

Yazar, “Tarifleri belgelemek için hazırladım. Ama kitaptaki tariflere bakarak ben de yemek hazırlıyorum” diyor.

Firaz Baran, sitemize yaptığı değerlendirmede ayrıca şuna vurgu yaptı: “Bölgemizde 40’ı aşkın doğal ot ve yabani meyveyle yiyecekler, kahveler, ekşiler hazırlanıyor. Ancak bu kültürü göçten sonra doğan çocuklar bilmiyor. Bunun kaybolmaması için bu çalışma iyi oldu. Bir de şunu gördüm ki, zamanında yazmadığımız için bunun sağlık sektörüne etkisini ve ticaretini de düşünmemişiz. Oysa yaylalarımız ve dağlarımız kendine özgü, başka yerde olmayan sayısız vitamine sahip doğal otlar barındırmaktadır.”

Firaz Baran Kimdir?

1975’te Pazarcık’ın Pulyone Jêri köyünde doğdu. 1997-2007 yılları arasında Med, Medya ve Roj TV’de muhabir ve seslendirmen olarak çalıştı. Bugüne kadar yayınlanan kitapları şunlardır:

  1. Hunerkom Akademî Mîr (Antoloji ve Araştırma, 2007)
  2. Mehmet Bayrak (Biyografi, 2008)
  3. Pazarcık (Araştırma, 2012)
  4. Neden Ali Değil de Zerdeşt (Ethem Xemgin ile uzun söyleşi, 2013)
  5. Bêrîvan –Binevş Agal- (Biyografi, 2014)
  6. Pazarcık Mutfağı (Yemek kitabı, 2016)

 

‘Tek devlet, tek millet ve tek medya istiyorlar’

“Biz Türkiye’de yapılmayanı yapıyoruz, yani haber. Diğerleri hükümet bülteni gibi. Çok iyi biliyoruz ki, hükümetin yalanlarını ortaya çıkaran haberler yaptık. Mesela, teröre karşı mücadele ediyoruz diye bir savaş yürütülüyor Cizre ve Şırnak’ta. Sivillerin ölmediği iddia ediliyor. Yandaşlar ‘teröristleri sivil diye gösteren kanal bunlar, RTÜK uyuyor musun?’ diye hedef gösterdi bizi. Yaptığımız haberlerin, ister savcılık, ister RTÜK, ister medya tetikçileri yalan olduğunu ispatlasın, biz bu kanalı kapatırız. İMC tüm bu süreçte göze batan bir diken oldu. Özü bu.” İMC TV’nin genel yayın yönetmeni Eyüp Burç. 26 Şubat’ta Türksat uydusundan ‘atılmaları’nın sebebini böyle anlatıyor.

Burç’a göre haksızlık ya da usulsüzlük burada bitmiyor. Çünkü İMC TV,  yayından RTÜK kararıyla değil, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gönderdiği ve “PKK/KCK propagandası” yaptığı iddiasıyla çıkarıldı. Ki bu prosedür olarak da ‘normal’ değil. Burç devam ediyor: “Aslında bunun RTÜK üzerinden yapılması lazımdı ama buna bile sabredemediler. Temel sıkıntı şu: Kuruluş olarak, Türkiye izleyicisine hitap etme hedefimiz vardı, o yüzden Türksat’tan yayın yapıyorduk. Türksat yayıncı kuruluş olarak ticari bir anlaşma yapar, bir şirkettir. O hizmeti bize vermekle mükelleftir, biz de onlara her ay para öderiz. Yayın içeriğimizle ilgili kurum Türksat değildir, karışamazlar. Yayın içeriğinin denetlendiği yer RTÜK’tür. Terör propagandası yaptığımıza dair kararın RTÜK tarafından alınması gerekiyordu.” Bu nedenle savcılık yazısının da sorunlu olduğunu ve savcılığın kendini RTÜK’ün yerine koyarak yetki gaspı yaptığını ve suç işlediğinin altını çiziyor. Yine usule göre Türksat, İMC ile yaptığı sözleşmeyi ancak önceden ve noter tasdikli bir ihbarnameyle iptal edebiliyor. Oysa İMC’ye sözleşme iptali yazısı ancak uydudan düşürüldükten beş gün sonra ulaşıyor. İşin tuhafı, İMC tv’nin daha bir ay önce Türksat’la sözleşmesini yenilemiş olması.

Yeni adres, Hotbird

İMC TV, Türksat’tan çıkarılmasından hemen sonra Hotbird uydusuna geçti ve akabinde hukuki mücadeleye başladı. Burç, “Tabii ki her sözleşmenin bir ticaret hukuku zemini var. Biz de mahkemeye gittik, tedbir kararı için başvuru yaptık. Ayrıca idari, ticari ve siyasi mahkemede hukuk yollarını kullanacağız. Maddi ve manevi tazminat davaları da açtık. AİHM’e kadar yolu olan bir süreç bu” diyor ve Türksat’ın Telekom’dan doğmuş, denetimini Sayıştay’ın yaptığı bir monopol yani tekel olduğunu hatırlatıyor. “Bu nedenle” diyor, “Bir monopol sözleşmeleri rahatlıkla feshetme hakkında sahip olmamalı çünkü alternatifi yok. Özel şirketiz, kamu şirketi değiliz diyorlar ama bütün bunlar mahkemede ortaya konacak şeyler.”

Öte yandan hızlıca Hotbird uydusuna geçmek, yayına devam ettirmeyi sağlasa da, izleyici ve ticari olarak ciddi zararları var. İMC’nin Kürt izleyicilerinin yüzde 90’ı zaten Hotbird üzerinden yurtdışı kanalları izlediği için Kürt izleyicilerde fazla kayıp yaşanmamış. Ama Türkiye genelinde ciddi kayıp var. Burç, “Hotbird’e geçince İMC izleyicisinin yüzde 50’sine ulaştık. Ama diğer yüzde 50’sini kaybetmiş durumdayız” diye anlatıyor.

Burç şöyle anlatıyor: “Reyting ölçümlerini dikkate alıyoruz ve bizim gördüğümüz, İMC haber kanalları içerisinde ilk 5’te. Bir sürü dezavantaj içeren duruma rağmen. Nereden bakarsan bak, izleyici ve bilinirlik açısından iyi durumdayız. Kadın, ekoloji haberleri veren bir televizyonuz. IŞİD’in Türkiye sınırından Suriye sınırına geçişini canlı veren televizyon biziz. Dünyada birçok televizyon bu görüntüleri kullandı. Bütün bunlar marka değeridir. Şu anda itibarsızlaştırılma ve kriminalize etme söz konusu. Bütün bunlar manevi zararlar.” Bir diğer zarar da bütün reklam gelirlerinin bir anda yok olması.  Yine de yayında ısrarlılar. 100’e yakın çalışanı ilk şoku atlattıktan sonra işe daha fazla sarılmış. İMC TV’nin haber koordinatörü ve yanı zamanda Basın-İş Sendikası başkanı Faruk Eren, “İzinde olan arkadaşlarımız geri geldi hemen. Bazı arkadaşlarımız maaş almasak da olur dediler. Arkadaşlarımız moralli ve şevkle sarıldılar işlerine. Çünkü biliyoruz ki biz doğru habercilik yapıyoruz” diyor. Burç da bu dönemde, özellikle Kürt iş insanlarından İMC’yi kendi gelecekleri açısından da “bir demokratikleşme platformu” olarak gördükleri için destek teklifleri aldıklarını vurguluyor.  Cemaat medyasına yapıldığı gibi İMC’ye kayyum atanması ihtimalini de akılda tutuyorlar. Burç “Korkuyor değiliz ama kaygılıyız” diyor.

“Kürt seçmeni kaybetmenin sorumlusu”

İMC TV’nin özellikle 7 Haziran’dan sonra ‘rahatsız verici’ bulunmaya başladığının altını çiziyor Burç. Sebepleri muhtelif:  “Sokaklarda ölü insanlar var, bu insanlar sivil. Onları almaya giden siviller de var. Bunları çekerken taranıyor kameramanımız ve yaralı halde hepsini çekti. Anadolu Ajansı ‘terör örgütü üyesi kameraman da vuruldu’ diye haber yaptı. Ayrıca neredeyse totaliter bir rejim haline geldik. Tek millet, tek devlet, tek dil, tek dinden sonra tek medya istiyorlar. Bir başka mesele tam totaliterleşme çabası: İMC hem HDP hem de AKP’nin Kürt seçmeni içerisinde bir numara. Bizim öğrendiğimiz bir şey de şu: 7 Haziran seçimleri sonrası Saray’da ‘Kürt seçmenimizi nasıl kaybettik?’ sorusuna cevap aranırken bir faktör olarak da İMC TV söylenmiş. O gün İMC TV’nin ipinin çekildiğini biliyoruz.”

Nazan Özcan

Çevrecileri Aydın’a davet ediyoruz!

CHP Aydın İl Gençlik Kolları Başkanı Av. Yılmaz TİLKİ yazılı bir açıklama yaparak Menderes nehrine jeotermal firma artıklarının dökülmesine dikkat çekti. “Jeotermal firmalarının yıllarca avukatlığını yapan Aydın AKP Milletvekili Mehmet Erdem’i” bu frmaların avukatlığını yapmayı bırakmaya çağırdı. İşte o açıklama;

Değerli Basın Emekçileri ve Kamuoyu;

Jeotermal firmalarının yıllarca avukatlığını yapan Aydın AKP Milletvekili Mehmet Erdem; Aydın’da onlarca jeotermal firma atık sularını Menderes Nehrimize, derelerimize, ovalarımıza ve ülkemizin en verimli topraklarına bırakırken neden sesini çıkarmıyordu? O zaman neredeydi? Havamız kirletilirken neredeydi? İncir ve zeytin ağaçlarımıza zarar verilirken neredeydi?

Aydın Büyükşehir Belediyesi ve Sultanhisar Belediyesi 1200 m²’lik sera alanını ısıtırken kanun ve yönetmeliklere göre hareket etmiştir. Mehmet Erdem her zamanki gibi doğruları söylememektedir.

Mehmet Erdem, çevrecileri Aydın’a davet etmekte, bizde aynı şekilde çevrecileri Aydın’a davet ediyoruz. Aydındaki tüm jeotermal firmalarının neler yaptıklarını gelip kendi gözleri ile görsünler. Ayrıca çevreciler Sultanhisar Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesinin sahip olduğu seranın da faaliyetlerini inceleyerek sonucunu Aydın halkı ile paylaşsın.

Mehmet Erdem’e; jeotermal firmalarının avukatlığını yapmayı bırakmasını, Aydının mallarının Ankara’ya verilmesine karşı çıkarak Aydında kalması için çaba göstermesini ve Aydın için çalışmasını tavsiye ediyoruz.

Av. Yılmaz TİLKİ

CHP Aydın İl Gençlik Kolları Başkanı

Koçgiri’nin Onurlu Direnişi

ERDAL YILDIRIM

Çı bejnik le ye / We ki reyhan e /
Navé wî Alîşer e / Him mér e him reyber e/
Li çiyaye Koçgîriyê zulfîkare

Öncelikle bilinmelidir ki, 1921 yılında Koçgiri (2), 1930 da Zilan ve 1937-38 de Dersim’de yaşananlar, resmi tarih belgelerinde tahrif edilerek gösterilmeye çalışıldığı gibi bir isyan değil, birer katliamdır. Hatta Dersim 1937-38 bir soykırım girişimidir. Koçgiri’de Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal’in inkârcı, yok saymacı, uluslararası antlaşmalarca tanınmış hakları dahi kabul etmeyen baskıcı tavrına  karşı, siyasi, bağımsızlıkçı bir karşı duruş sergilenmiş ve bu duruş bir katliamla sonlanmıştır.

Selçukluda, Osmanlıda defalarca denenen katliam ve soykırım uygulamaları ne yazık ki, Cumhuriyet rejiminde, “laikliğin uygulanacağı”, “demokrasinin geleceği” umuduyla Kurtuluş Savaşına maddi, manevi, askeri tüm güçleriyle katılan ve Cumhuriyetin kurulmasına büyük katkı sunan Alevi ve Kürtlere karşı aralıksız sürdü. Yani Aleviler ve Kürtler daha önceki inkâr, dışlanma ve aşağılanma politikalarıyla yüzyüze kalmaya devam ettiler.

Oysa 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, kimi etnik yapılar, ulusları ve de Kürtlerle Alevileri de kapsayan, “bağımsızlık”, “siyasal” ve “kültürel” özerklik koşulları imza altına alınmıştı(3). Anlaşma koşullarına uymayan, “tek dil, tek din, tek millet”(4) düsturuyla hareket eden İttihat ve Terakki Fırkası, Kürtleri Türkleştirmek, Alevileri ve Aleviliği İslamlaştırmak, islam içinde eritmek politikalarıyla hareket ediyordu.

Kurtuluş Savaşı sonrasında imzalanan Sevr’in uygulanmasını, anlaşmadan doğan “Kürt özerkliğinin kabulü”, “Zindanlardaki Kürtlerin serbest bırakılması”, “Kürt illerindeki Türk görevlilerin geri çekilmesi”, “Kürt Valiler atanması”, “Kürtçe eğitim veren okulların açılması” talepleri Ankara Hükümetince reddedilince Koçgiri, yani Kuzey Batı Dersim Bölgesindeki Alevi Kızılbaş Kürtler, gelecekleriyle ilgili planlar yapmaya başladılar.

Ama genlerine işleyen “Osmanlıda oyun bitmez” özelliği, Ankara hükümetinde de etkindi ve Koçgiri Bölgesindeki Kürt ve Alevilerin bertaraf edilmesi için, 9 Aralık 1920 de Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusuna, Koçgiri’yi, tenkil etme (bastırma, katliam) emri verildi. O Nurettin Paşa ki, 1915 yılında Ermenileri hunharca katlettikten sonra şöyle diyordu: “Zo” diyenleri temizledik. Şimdi “Lo” diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim”.

Nurettin Paşa ile birlikte görevlendirilen bir kişi daha vardı. Bu kişi 1914-1915 yıllarında Karadeniz’de Pontus Rumlarını ve Erzurum Kars yöresinde Ermenileri öldürme, tecavüz etme, yağma yapan, bu başarılarından ötürü ödüllendirilip Muhafız Alayı komutanı yapılan Giresunlu eşkıya katil Topal Osman’dı. Ve o kişi şimdi de bizzat Mustafa Kemal Hükümetinin talimatıyla Koçgiri bölgesinde cinayetler, tecavüzler işlemek, evleri, köyleri yakmak, köylülerin her türlü ziynet eşyasını yağmalamak, hatta hayvanlarını öldürmekle görevlendirilmişti.

Bu ortamda Koçgirililer, Ankara’nın Osmanlı’dan farksız entrika, inkâr, oyalama taktiklerine karşı, ya teslim olup onursuzca yaşamayı, ya da en doğal hakları olan özerklik, bağımsızlık talepleriyle bir direniş sergileyeceklerdi. İşte bu Koçgirililerin onurlu direnişiydi..

Ve katliam sürecinde hem Sakallı Nurettin, hem de Topal Osman, alçakça, kalleşçe onlarca Koçgiriliyi katlettiler..Topal Osman ve itleri kadınlara, kızlara tecavüz etti.  Atalarımızın evleri yakılıp yıkıldı, tarlaları, mal davarları bile imha edildi. Çengelli, Kızıldağ ve Beydağı’nın birçok yerinde, derelerde, tepelerde günlerce çatışmalar devam etti. Bir tarafta “ikrârından vazgeçmeyen (bazı iç ihanetler olsa da), onurları, vatanları, aileleri, çoluk çocukları için ölümü hiçe sayan Koçgirililer”, diğer tarafta alçakça, hayasızca öldürmeye, tecavüze, çalıp çırpmaya, yağmaya gelmiş Sakallı Nurettin ve Topal Osman ile katil köpekleri… İkrâr verenlerin bir kısmının çeşitli nedenlerle yardıma gelmemiş olmasına rağmen, Alişan, Haydar Beyler, Alişer ve Zarife Xanım ile Filik Ali, Kızıltepeli Rıfat, Karamanlı Nuri ve Koçgirili isimsiz kahramanlar, Koçgiri yiğitleri, hem sayıca, hem de askeri teçhizat ve silah açısından çok fazla sayıdaki güçlere karşı yiğitçe bir direniş sergiledi. Katliamda yaklaşık olarak 500 Koçgirili öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı ve yaklaşık 2.000 kişi başka şehirlere sürgüne gönderildi.

Koçgiri katliamı bizim acılarla örülü tarihimizin en önemli tarihi dönemeçlerinden birisidir. Dününe sahip çıkmayanlar, geçmişte çekilen onca acıyı, zulmü, akan kanı görmezden gelenler yarınlarına, geleceklerine de asla yön veremezler. Geçmişi unutanlar her zaman yeni felaketlerle yüz yüze kalacaklarını unutmamalıdırlar.

Gelecekte buna benzer acıları yeniden yaşamak istemiyorsak tarihimize, kültürümüze ve değerlerimize dört elle sarılmalıyız. Biliyoruz ki, unutmak yeni felaketlere davetiye çıkarmak, göz yummaktır. Ki, unutmak sadece geçmişe değil, gelecek kuşaklara da ihanet etmek demektir.

Günümüzde ve gelecekte Koçgirililerin tarihlerine, inançlarına, atalarına ve tüm değerlerine sahip çıkacaklarına olan inancımı koruyor ve 95.yılında Koçgiri katliamında yitirdiğimiz tüm yiğitlerin, ana-babaların, çocukların anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.    

1 Mart 2016

Notlar:

1-) Alişer  : Cihan Çelik – Emmanın Emmanın

2-) Koçgiri: Sivas – Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kangal, Gürün,  Tunceli – Hozat,  Kayseri – Sarız, Sarıoğlan, Develi, Adana – Tufanbeyli,

Kahramanmaraş – Göksun, Erzincan – Refahiye, Kemah, Tokat – Almus, Zile, Adıyaman – Kahta,

Malatya, Pütürge, Arguvan, Darende, Hekimhan’ı da içine alan coğrafya

3-) Sevr Antlaşması: (62. ve 64. Madde)

– İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak.

– Bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek

3-) Tek Dil: Türkçe, tek Din: İslam, tek millet: Türk

Aleviler; bilgimiz yok!

Alevi kurumları HBVAKV genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Alevi kurumlarının başkanları katıldı. Yapılan ortak açıklamada AKP tarafından 21 Mart’da açıklanması beklenen düzenlemeden haberleri olmadığını belirttiler. Alevi kurumlarının yaptığı açıklama şöyle;

BASINA VE KAMUOYUNA

2009 yılında başlayıp dokuz kez yapılan Alevi Çalıştayları’nın neticesinde, hükümet Alevi sorunu çözmekle ilgili kararlı adımlar atacağını hem Türkiye Kamuoyu hem de Alevi Toplumu ile paylaşmıştır. Biz de Alevi Örgütleri olarak hükümetin yapmış olduğu bu çalıştayların, Cumhuriyet Hükümetlerinin ilk kez doğrudan Alevileri, Alevileri temsil eden Alevi Örgütlerini dinlemeye ve anlamaya çalışması bakımından önemli bir dönüm noktası olduğunu beyan etmiştik. Ancak yıllar içinde giderek karmaşıklaşan bir sorun, sorunun asıl taraflarını dinlemeden istemleri üstünde tartışmadan çözülmeyeceği gibi salt tek yönlü bir dinlemeyle ve sorunun doğrudan tarafı olan Aleviler ve Alevi Örgütleriyle çözüm önerileri hakkında bir diyalog geliştirmeden üstesinden gelinmeyeceğini de belirtmiştik. Bu bağlamda bizler atılan bu adımın bir ilk adım alarak olumlu bulmakla birlikte sorunu gerçekten çözmek isteyen bir iradenin karşılıklı olarak geliştirilmesi ve sürdürülmesi bakımından kimi noktalarda görüş, itiraz ve önerilerimizi belirtmeyi kendimize topluma karşı bir sorumluluk olarak kabul ettik.

Geçen yıllara rağmen diyalog kapısını açık tutarak, görüşlerimizle ilgili olarak ve sorunun çözümü ve sorunun nerden kaynaklandığı ile ilgili olarak Hükümete ve Hükümet Yetkililerine raporlar sunduk. Bu raporlar doğrultusunda sorunların çözülebileceğini beyan ettik.

Ama ne Hükümet ne de Hükümet Yetkilileri bizim bu önerilerimizle ilgili olarak sorunların nasıl çözüleceğine dair Alevi Örgütlerine herhangi bir yazılı görüş sunmadıkları gibi sadece kamuoyunda sorunu farklılaştırarak, sorunun kaynağının Aleviler ve Alevilik olduğu yönünde başkalaştırarak toplumun Sünni hassasiyetini dikkate alarak çözülebileceği yönünde beyanda bulunmuşlardır.

Bu bağlamda hükümetin Alevilerin sorunlarını çözmek bir yana, sorunu yeniden inşa ettiğine ve esasta dinsel bir topluluk olarak Alevilerin sorunlarıyla ilgilenmek yerine, kendi siyasal çıkarları doğrultusunda mevcut toplumu biçimlendirmeye, biçimlendiremediğinin varlığını yok saymaya, bununla da yetinmeyip çeşitli kesimlere hedef göstermeye devam edeceğine tanık olabiliriz.

Başbakan 21 Mart 2016 tarihinde Nevruzla birlikte Alevilerin Sorunlarının çözümüyle ilgili Parlamentoya bir kanun getireceğini kamuoyuna beyan etmiştir. Burada son bir kez daha içeriğini bilmediğimiz kanunun ve yasanın Alevilerle tartışılan, üzerinde görüşülen ve müzakere edilen konular olmadığını kamuoyuna beyan etmek istiyoruz.

Hükümeti ve Hükümetin başı olan Başbakan ve onun adına konuşan yetkilileri bir kez daha uyarmak toplumsal sorumluluğumuz ve görevimiz olduğunu Alevilerin sadece kendisi için değil her kes için yıllardır dillendirdikleri Eşit Yurttaşlık Kavramını bir kez daha hatırlatıp, kamuoyunca bilinen Alevilerin sorunlarını yasa yapanlara tekrar hatırlatmak istiyoruz;

1- Zorunlu Din Dersleri Kaldırılmalıdır,
2- Cemevleri Amasız Fakatsız İbadethanedir,
3- Dergâhlarımız Sahiplerine Teslim Edilmelidir,
4- Kamudaki Ayrıcılığa Son Verilmelidir,
5- Nefret Söylemini Kullananlara Karşın Yasalar Çıkartılmalıdır,
6- Alevi Köylerine Zorla Cami Yapımına Son Verilmelidir,
7- Diyanet İşleri Başkanlığı Kaldırılmalıdır,
8- Milli Eğitim Müfredatındaki Başka Topluluklara ve Alevilere Karşı Nefret Söylemleri Kaldırılmalıdır,
9- Madımak Utanç Müzesi Olmalıdır,
10- Hakikatler Komisyonu Kurulmalı ve Katliamlarla Yüzleşilmelidir,
11- Eşit Yurttaşlık Hakkı İstiyoruz.

Kamuoyuna saygılarımızla beyan ederiz.
Alevi Bektaşi Federasyonu
Alevi Kültür Dernekleri
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği

Alevilerde yol ayrımı!

Alevi hareketi, bir yol ayrımına daha geldi. Zalimin zulmünün en derinden yaşatıldığı, korkunun ve teslimiyetin dayatıldığı, ihanetin örgütlendirildiği, buna karşı direnişin ve kahramanlığın destanının yazıldığı, Kerbela günleri gibi.

İşte o günde saraylar kurup içinde sefa edenler, Yezit Bin Muaviye şahsında, insani değerleri hiçleştirerek, iktidarın gözleri kör eden hırsı etrafında toplanan çıkar çevreleriyle birlikte zulmü örgütlediler.

Buna karşı direniş bayrağını, mazlumun emeğini, hakkını şehitlerin şahı, Hüseyin omuzladı. İktidarın sunduğu tüm nimetleri geri çevirerek, binlerce kişilik zulüm ordularına bir avuç inanan ile karşı koydu. Her şart altında direnmenin resmini, teslim olmayan inancın temsiliyetini, Kobanê’ye, Sur’a, Cizre’ye miras bıraktı. Onu yendiklerini sananlar, tarihin en büyük yenilgisini yaşadı. 1400 yıldır Hüseyin’e gülbankler, dualar, mersiyeler düzülüp, ismi dilden dile, nesilden nesile yaşarken, zulmün temsilcilerinin bu dünya üzerinde bir mezar taşları dahi kalmadı.

Ve gafleti yaşayanlar; onlar ki Zeyneb’in beddualarıyla lanetlendi. Yüzlerce yıldır bedenlerinde kan kalmayıncaya kadar kendilerini dövmektedirler. İhanetin, iktidardan pay almak için sessizliğin bedelini ödemektedirler.

İçinden geçtiğimiz günler bizleri böylesine tarihi bir süreçle kesiştirmiştir. Ya Yezit’in, ya Hüseyin’in, ya da Küfelilerin yanında yer alacağız.

Ülkemizin her yerini şiddet sarmalamış bulunuyor. Her gün linç, tutuklama ve ölüm haberleriyle uyanıyoruz. Resmi açıklamaların gölgesinde ölümleri kanıksayan bir tempoda yaşıyoruz. Kelimeler içinde bulunduğumuz durumu izahata yetmiyor.

Kim nereden hangi cepheden olursa olsun sesini çıkaran, görüşünü söyleyen tüm kesimler üzerinde devlet terörü esiyor. Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Asuri, Ermeni fark etmiyor.  Herkes suçlular potası içerisinde tek kişilik iktidar sevdası için saldırıya maruz kalıyor. Devletin tüm imkanları şahsi hırsın bir aleti haline geliyor.

Sokakta halka yapılan zulümden, medyada nasibini en sert şekilde alıyor. Medya kuruluşu çalışanları sokak ortasında mafyaya dövdürülüyor. Irkçı faşist gerekçelere sığınılarak davalar açılıyor. Tutuklamalar yapılıyor. Yetmiyor, farklı cepheden muhaliflerin TV kanaları başta olmak üzere gazeteleri kapatılıyor. Hukuksuzluk temel bir davranış biçimi haline geliyor. Dün İMC Tv, Bugün Tv, Samanyolu, Gün Tv şahsında yaşatılanlarla, Zaman, Cumhuriyet Gazetesine yaşatılanlar bir bütün parçaları olmaktan öteye gitmiyor.

Kanunsuzluğun hakim kılındığı ortamın doğurduğu sonuçlara korkarak bakıyoruz. İnsanlarımız diri diri yakılıyor. Gencecik çocuklar öldürülüyor.  Cesetlerimiz sokak ortasında çırılçıplak soyularak teşhir ediliyor.

Korkutarak teslim almak isteyen zihniyete karşı, her kesimden demokrasi güçlerinin yan yana gelerek durması, Alevilerinde bu duruşun Hüseyin’i çimentosu olması artık hayati bir anlam ifade etmektedir. Farklılıkları zenginlik olarak gören, zenginliğimizi geleceğimizin teminatı haline getirmek isteyenlerin birlikte dayanışma içine girmesi acil bir görevdir. İktidarın dayattığı ve haramdan pay almak üzerine ürettiği siyasetin karşısında durmak, Alevi olmaktır. İnsan olmaktır.

Bu anlamda biz Aleviler, bize, Kürtlere, demokrasi güçlerine, medyaya yapılan hukuksuz saldırılara karşı daha çok sesimizi çıkarmalıyız. Demokrasiye ve birlikte yaşama kültürüne yönelik saldırılara dur demek için tereddütsüz birlikten, birlikte mücadele cephesinden yana tavrımızı koymalıyız. Zalimin zulmünün tavan yaptığı günümüzde, nasıl bir yol alacağımıza tüm kurumlarımızla yan yana gelerek karar vermeliyiz.

Her zamankinden daha çok ortaklaşmaya, birlikte hareket etmeye ihtiyacımız var. Yezit düzenin bizleri bir birimizin karşısına çıkarmak suretiyle bizleri bölmesine, ayrıştırmasına müsamaha göstermemeliyiz. Onun için, kongreleri olan kurumlarımızın yapacağı en temel şey, tüm farklılıklara rağmen, yan yana gelerek ortak yönetimler oluşturmak olmalıdır. Tüm kesimden temsilcilerin, grupların, şahısların, fikirlerin yer aldığı yönetimler oluşturmak suretiyle birliğimizi güçlendirmeliyiz.

Kerbela gibi olmalıyız. Olanlara eyvallah..

Koçgirî’den Dersim’e

ERDOĞAN YALGIN

Tarih sayfaları Alevi katliamlarıyla doludur. Hele Kürt Rêya/ Raa Heqi-Alevilerinin katliamı ise soykırımla sınırsız bir boyut kazanmıştır. Emevi, Abbasi, Selçuki, Osmanlı dönemlerini (661-1918) bir kenera bırakacak olursak; sadece Cumhurriyet döneminde Kürt Alevilerine yönelik katlaim ve soykırımlar gerçekleştirilmiştir. Bunlardan birisi de Koçgirî bölgesinde Kürt Alevilere karşı yapılan katliamlardır. Osmanlı’nın resmi kayıtlarında kullandığı bir idari isim olarak Koçgirî; Kürtçe bir tanım olup, “göçedenlerin yeri, göçebeler alanı“ anlamına gelir.

16. yüzyıldaki idari merkez; önce Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Koçgirî-Gümüşkar bucağı idi. 1516 yılındaki Osmanlı tahrir defterlerinde, Hıristiyan olarak gözüken bu köyün nüfusu 8 haneydi. Daha sonraki tarihlerde (1591), bu rakam 19 haneye yükselmişti. Koçgirî-Gümüşkar köyü, 19. yüzyılda Sivas Zara’ya taşınmıştı. Zaman içinde literatürdeki Koçgirî adı, coğrafi alanını genişleterek Zara, Suşehri, İmraniye, Hafik, Refahiye, Kemah, Kurucay ve toplamda 350‘ye yakın bölge köylerinin tümüne verilmişti. Anlatımlar muhtelif! Bu bölgeye ilk göçün, Çaldıran savaşından hemen sonra, Yavuz döneminde (1515) gerçeklerştirildigi sanılmaktadır! Zaman içinde bu alan, Kürt Alevi aşiretlerin sürgün veya zorunlu iskanıyla doldurulmuştur.

1970’lerde istihbari bilgiler doğrultusunda hazırlanan “Aşiretler Raporu”nda “Sıvas ili bölgesindeki aşiretler” tasnifinde bölgedeki Kürt Alevi aşierteri hakkında bazı bilgiler vardır. İlgili raporda; 1917 yılında başlattıkları isyanın, 1921 yılında bastırıldığı belirtilmektedir. Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında Koçgirî aşiretlerinin ulusal bilinci kamçılanmıştı. Dolayısıyla Ankara hükümetinden, Kürtlerin özlük haklarının tanınması istenmekteydi. M. Kemal önerliğindeki Ankara hükümeti ise buna asla razı olmayıp, oyalama taktikleriyle Koçgirî’ye, kapsamlı bir harekat yapılmasının planlarını geliştirmekteydi. Bütün ayak-oyunlarıyla hazılıklar tamamlandıktan sonra, Merkez Ordusu Kumandanı Arnavut kökenli, Bursa doğumlu Nureddin İbrahim Konyar, namı diğer Sakallı Nurettin Paşa (1873-1932), Koçgirî aşiretlerini ve lider kadrolarını ortadan kaldırmak maksadıyla tam yetkiyle bölgeye gönderildi. Buna ek olarak; daha sonraları M. Kemal’in muhafızlığını da (1920-23) yapan, cezaevi kaçkını Giresunlu Topal Osman Ağa’nın (1883-1923) yönetiminde 42. ve 47. Gönüllü Alayları kuruldu.

Gönüllü Laz Birlikleri oluşturulup, Koçgirî’ye gönderildi. Topal Osman ve birlikleri; daha önceleri Karadeniz’de; Rum ve Ermenilere yaptıklarını şimdi Koçgirî’de Kürt Alevilere yapacaktı. Osmanlı’nın son yıllarında başlayan ve Cumhurriyetle devam eden Kürt Alevi katliam ve soykırımlarında, yönetici elitlerin izlediği bir ortak hafıza hep göze çarpar. Meselâ Müşir (Mareşal) İbrahim Paşa; 1908-1909 yıllarında Dersim’e, Kürt Alevilerine karşı altı tabur kahredici ve korkutucu bir kuvvetle yapılan askeri tedip harekatını yöneten bir Osmanlı kumandanıdır. 1921’de ise Müşir (Mareşal) İbrahim Paşa’nın oğlu Sakallı Nurettin Paşa, Koçgirî’deki Dersimli Kürt aşiretlerine karşı savaşmaktadır.

Tarih, 1938’i gösterdiğinde yine Dersim’de; bu defa da Sakallı Nurettin Paşa’nın Vali ve Umum Müfettişi olan damadı General Hüseyin Abdullah Alpdoğan Paşa (1878-1972) Dersimli Kürt Alevilerine karşı savaştadır. Bütün bu yaşanan süreçler bir araya getirildiğinde, Osmanlı’nın Kürt Alevilerine karşı geliştirdiği katliam ve soykırım politikaları, yine aynı aile içerisinde, Cumhurriyet döneminde de aynı devamlılığını korumuştur. Bu durum, devletin ortak hafızasına, bir üst aklına işaret etmektedir. Müşir İbrahim Paşa’nın Kürt coğrafyasına ve Kürtlere karşı geliştirdiği bilgi ve tecrübeleri, miras yoluyla oğlu Nurettin Paşa’ya, ondan da damat General Hüseyin Abdullah Alpdoğan Paşa’ya intikal etmiştir. Bu miras, Kürt Alevilerinin nasıl imha edileceklerine yönelik geliştirilen bir devlet politikasıdır. Bu politikaların, günümüzde de aynen devamlılığı sözkonusudur. “Devlette, devamlılık esastır” sözü boşa söylenmemiştir!

Alevi kurumlarından basına çağrı

Alevi kurumları ortak yaptıkları yazılı açıklamayla basını 11 Mart’da yapacakları basın açıklamasına davet etti. “kaygılarımızı ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile yeniden paylaşmak üzere” denilen açıklamada, hükümetin kendilerini hiç bir şekilde bilgilendirmediğine vurgu yapıldı. İşte Alevi kurumlarının çağrısı;

Gazete ve Televizyonların değerli temsilcilerine,

Hükümetin bir süredir yürütmüş olduğu ve 21 Mart 2016 tarihinde kamuoyu ile paylaşmayı planladığı Alevilerin yaşadığı sorunlar ve çözüm önerilerine yönelik olarak yapılan görüşmelerde biz Alevi kurumları olarak sorunlarımız ve çözüm önerilerimizi bir rapor halinde sunmamıza rağmen, hükümet ve temsilcileriyle yapmış olduğumuz görüşmelerde hükümet cephesinden sorunların çözümüne yönelik somut hiçbir bilgi tarafımıza yansıtılmamıştır. Bu sebeple taşımış olduğumuz kaygılarımızı ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile yeniden paylaşmak üzere 11 Mart 2016 Cuma günü Saat:11:00 ‘de Sokullu Mehmet Paşa Caddesi İğde Sokak No: 24 Dikmen adresinde bulunan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi’nde basın açıklaması yapılacaktır.

Katılımlarınızı önemle rica ederiz.

Alevi Bektaşi Federasyonu
Alevi Kültür Dernekleri
Hacı Bektaş Veli Anadolu kültür Vakfı
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği