Ana Sayfa Blog Sayfa 6342

Karabağ ‘seçim kaybettiği’ cemevi derneğine yıkım darbesi!

Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karabağ Yamanlar Cemevi’nde gerçekleşen başkanlık seçimini desteklediği aday kaybedince kazanan yönetimi cezalandırmayı tercih etti. Belediye, cemevi derneğinin işlettiği düğün salonuna önce 110 bin TL ecrimisil çıkarttı, sonra da yıkım kararı verdi.

Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karabağ’ın adayının da yarıştığı Karşıyaka Alevi Kültür Dernekleri Yamanlar Cemevi geçtiğimiz günlerde yeni başkanını seçmişti. Başkan Karabağ’ın adayı Abidin Yücesoy ile Mehmet Bozkurt arasında geçen yarışı Bozkurt kazandı.

Cemevi yönetimi ile ters düşen Karabağ, gereken çalışmaların yapılması talimatını verdi. Belediye yapı kontrol müdürlüğü ekipleri cemevi derneğinin yıllardır gelir kapısı olarak kullandığı Can Dost isimli düğün salonu ile ilgili işlem yapma kararı aldı.

Belediye ekipleri ilk olarak 2011-2015 yılları arasında bir bedel olan 110 bin TL rakam çıkartarak bunun “ecrimisil” olarak ödenmesini istedi. Toplam 348 metrekare alan için belirlenen rakamın kısa sürede emlak istimlak müdürlüğüne ödenmesi istendi.

Daha sonra da belediyenin ilgili diğer müdürlüğü ise harekete geçerek iki hafta süre içinde kapalı alanın boşaltılmasını yıkım kararı olduğunu bildirdi. Düğün salonunun kapalı alanının otopark alanında kaldığı belirtildi. Öte yandan cemevi yönetimi ise hukuki süreç başlatarak yıkımın durdurulmasını istedi.

‘Maraş’ta işkence yapacaklar’ dedi, gittiği gün öldürüldü

Kahramanmaraş’ta 12 Eylül’den sonra işkencede öldürülen Mehmet Ceren’in “iki bildiri dağıtmak” ve “lisede İstiklal Marşı’nı okumamak” suçlarından ötürü arandığı ve bizzat gidip teslim olduğu ortaya çıktı. 24 yaşındaki Ceren, alınan son ifadesinde, Kahramanmaraş’ta işkence görmekten korktuğu için Adana’da teslim olduğunu söyledi. Ceren bu ifadesine rağmen sorgusunun yapılması için Kahramanmaraş’a gönderildi. Burada, teslim olduktan iki hafta sonra işkencede öldürüldü. Ailesine Ceren’in “intihar ettiği” söylendi.

12 Eylül’den sonra Kahramanmaraş’ta Ali Ekber Yürek, Mehmet Ceren, Fehmi Özarslan ve Cennet Değirmenci’nin işkencede öldürülmesine ve çok sayıda yurttaşın işkence görmesine ilişkin 2010 yılında soruşturma başlatılmıştı. Afşin’de başlayıp Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nda devam edilen soruşturmada geçen yıl takipsizlik kararı verilmişti. Yürek ve Ceren aileleri, avukat Hüseyin Aygün aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvuru için harekete geçince soruşturma dosyasının bir örneği kendilerine verildi. Bu dosyanın açılmasıyla, Mehmet Ceren’in öldürülmesine ilişkin 1981 ve 2012 yılına ait evraklara ulaşılmış oldu.

12 Eylül’den sonra yakalama kararı çıkarılan Ceren, 6 Ekim 1981’de Adana’da Askeri Savcılığa teslim oldu. Adana 1 No’lu Askeri Mahkemesi’ne sevk edilen Ceren, “Herhangi bir örgüt kurmadım, örgüte üye olmadım. Arandığım zaman evde yoktum. Sonradan kendim giderek teslim oldum” şeklinde ifade verdi. Gıyabi tutukluluk kararı yüzüne okunan Ceren, Adana Cezaevi’ne gönderildi.

Ceren, 7 Ekim’de Adana Askeri Savcılığı’na tahliye dilekçesi sundu. Dilekçede “Tutuklanmama neden olarak Devrimci Savaş örgütüne üye olmak ve Anayasa’yı cebren ilgaya teşebbüs etmek suçlaması gösterildi. Gerçekte benim söz konusu örgütle ve isnat edilen suçla uzaktan yakından ilgim yoktur. Bu nedenle tutukluluğuma itiraz ediyorum. Dosyamın tekrar incelenerek, kendi teslim oluşum göz önüne alınıp tahliyeme ve mahkemenin tutuksuz olarak yürütülmesine karar verilmesini arz ederim” dedi. Ne var ki tahliye edilmedi.

MARAŞ’TA İŞKENCE VAR DİYE ADANA’DA TESLİM OLMUŞ

Bu arada Adana Askeri Savcılığı 13 Ekim 1981’de Ceren’in ifadesini aldı. Ceren, kayıtlara geçen bu son ifadesinde “Ben Devrimci Savaş isimli örgüte girmedim, örgüt doğrultusunda çalışmalar yapmadım. Eğitim ve seminerlerine katılmadım. Ben 1979’dan 1980 Temmuz ayına kadar Afşin’de iş yerinde çalıştım. Ancak örgüte zorla para topladım. Örgüte mensup herhangi bir şahsı tanımam” dedi. Arandığından haberdar olmadığını kaydeden Ceren, bu süreçte Karabük’e gittiğini ve bu arandığını burada duyduğunu belirtti. İşkence görmekten korktuğu için Kahramanmaraş’a gitmeyip Adana’da teslim olduğunu belirten Ceren, “İşkenceden korktuğum için Maraş’a gidip teslim olmadım. Adana Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na teslim olmayı yeğledim. Bana isnat edilen örgüte girmek, pankart asmak suçunu işlemedim” dedi.

İKİ HAFTA SONRA ÖLDÜRÜLDÜ

Ancak Ceren’in teslim olduğu bilgisi Sıkıyönetim Komutanlığı Kahramanmaraş Komutan Yardımcısı Tuğgerenal Yusuf Haznedaroğlu’na ulaşmıştı.

Haznedaroğlu, 12 Ekim’de Adana Sıkıyönetim Komutanlığı’na yazı yazıp “Adı geçen şahsın irtibatlı olduğu örgüt mensuplarını yakalamak için soruşturmaya ihtiyaç duyulmuştur” dedi ve Ceren’in Kahramanmaraş’a gönderilmesini istedi. Yazı ekinde, Ceren’in karıştığı iddia edilen üç “suç” gösterildi. Bunlardan ikisi, 1979’da Afşin’deki santral inşaat sahasında bildiri dağıtmak; diğeri ise 1980’de Afşin Lisesi’nde İstiklal Marşı okumamaktı. Bu amaçla Ceren, 20 Ekim’de Adana’dan Kahramanmaraş’a gönderildi. Ceren, geldikten bir gün sonra, 21 Ekim’de hayatını kaybetti.

Sıkıyönetim Komutanlığı Adana Askeri Savcılığı, 11 Mart 1982’de kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Kararda, Ceren’in “yolda sık sık öksürdüğü, ikram edilen sigarayı içmeyip elmayı almadığı, gece yatırılmak istendiğinde ‘Üşüyorum, başım dönüyor, öleceğim’ dediği” savunuldu. Sabah teşhis için beklenirken aniden rahatsızlandığı iddia edilerek, ani kalp yetmezliği sonucu öldüğü iddia edildi. Vücudunda bulunan kabuk bağlamış yaraların ise teslim olmadan önceki bir tarihe ait olduğu ileri sürüldü.

‘BİLMİYORUM, HATIRLAMIYORUM’

Soruşturmanın yeniden açılması üzerine Haznedaroğlu‘nun ifadesi alındı. Haznedaroğlu, 9 Ekim 2012’de alınan ifadesinde, “O dönem sorgulama işlemi polisler ve savcılar gözetiminde yapılırdı. Biz sadece nasıl sorgulama yapıldığını, işkence edilip edilmediğini ara sıra kontrol amacıyla bulunduk” dedi. Ali Ekber Yürek’in kendi yetki alanı dışında bir yerde öldürüldüğünü savunan Haznedaroğlu, “O konuyla alakalı bir bilgim yoktur” dedi. Fehim Özarslan’ın ölümünün ne şekilde olduğunu bilmediğini iddia eden Haznedaroğlu, “Üzerinden zaman geçmiş olmasından dolayı pek hatırlamıyorum” dedi. Mehmet Ceren’in ölümüne ilişkin otopsi raporları ve polislerin ifadelerini sunan Haznedaroğlu, “Hiçbir suretle gözaltında bulunanlara şiddet uygulanması için talimat vermedim. Hiçbir rütbeli asker de böyle bir talimat vermemiştir. İşkence yapılmasına dair polislere talimat verilmemiştir. O dönemde sorguya katılan görevlilerin sayısı 15 civarıydı. Çok zaman geçtiği için bunların isimlerini hatırlamıyorum. Gözaltında ölenlerle alakalı bir talimatım yoktur” dedi.

İSMAİL SAYMAZ – radikal

Gündoğan: Surlu çocukların yurda verilmesi Dersim uygulaması gibi

“İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselinin yönetmeni Nezahat Gündoğan, Surlu çocukların ailelerinin rızası olmadan yurda verilmesinin Dersim soykırımını hatırlattığını söyledi, “Bu bir asimilasyondur” dedi.

Dersim soykırımı üzerine araştırmalar yaparak belgeseller hazırlayan Nezahat Gündoğan, özyönetim ilan edilen bölgelerde halka yönelik olarak gerçekleşen saldırıları Dersim soykırımına benzetti, “Zihniyet devam ediyor” dedi. Gündoğan, annesi ve babası tutuklanan çocukların, Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmesini de, soykırım zihniyetinin bir uygulaması olarak tanımladı, “Bu bir asimilasyon biçimidir. Asla kabul edilemez” dedi.

Bombardıman altındaki Sur’dan hayatta kalarak çıkan siviller üzerindeki baskı devam ediyor. Kendi evlerinde kalmaya devam ettikleri için tutuklanan anne ve babalar, bu kez çocuklarından koparılarak da baskı altına alınmaya çalışılıyor.

Sur’daki evlerinde kalmaya devam ettikleri için tutuklanan ailelerden bugüne kadar 7 çocuk, savcılık kararıyla Çocuk Esirgeme Kurumu’na teslim edildi.

4 çocuğun annesi serbest bırakıldığı için çocuklar yeniden annelerine kavuştu. Ancak 3 çocuk ailelerinden uzakta. Çocuklar, ailelerinin rızası olmadan yurda verildi.

Mevzuata göre, ya ailenin isteği ile ya da çocuğun aile ortamında zarar görmesi durumunda, çocuk yurda veriliyor. Ancak Sur’daki ailelerin durumu, bu mevzuatın dışında. Yasaya uygun olmayan bir durum yaşanıyor.

‘DERSİM’DEKİ ZİHNİYET AYNEN UYGULANIYOR’

Yıllardır Dersim soykırımı üzerine araştırmalar yaparak “İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselini hazırlayan Nezahat Gündoğan, özyönetim ilan edilen kentlerde yaşananların tamamının Dersim soykırımını çağrıştırdığına dikkat çekti ve ekledi: “Zihniyet, mantık aynı. Sadece araç ve biçimler bakımından sürece uygun hale getirilmiş durumda.”

“Osmanlı’dan bu yana tektipleştirme politikası devam ediyor” diyen Gündoğan, çocukların ailelerinden alınarak Çocuk Esirgeme Kurumu’na devredilmesinin de aynı mantığın bir sonucu olduğunu vurguladı.

Nezahat Gündoğan şöyle konuştu: “Her şeyden önce Sur’da bir katliam yapıldı ve çocuklar bunlara tanık oldu. Çocuklar öldürüldü. Çocukların anne ve babaları öldürüldü, ailelerinden ayrı düştüler. Sağ kalanların da bir kısmı zorla ailelerinden alınıyor. Bunun öncelikle insanlık vicdanında yeri yoktur. Hukukta da yeri yoktur. Ailesinin rızası olmadan bir çocuğun devletin kurumunda alı koymak hiçbir durumda meşru sayılmaz. Dersim’deki zihniyet aynen uygulanıyor. Çocukları ailelerinden koparmak asimilasyonun bir parçası. Çocuklar bu şekilde kendilerine yabancılaştırılmak, kendi kültürüne yabancılaştırılmak isteniyor.”

Söz konusu uygulamanın bölgenin kültür ve aile yapısına da aykırı olduğunun altını çizen Gündoğan, “Bir çocuğun anne ve babası olmasa bile o çocuğa batacak akrabaları, yakınları vardır. Toplumuzun gelenekleri ve kültürü bakımından çocuklar ortada bırakılmaz. Bu Dersim için de böyleydi. Bugün hala kayıp yakınlarını arayan akrabalar var. Çünkü sağlam bir akrabalık ilişkisi mevcut” dedi.

Çocukların yaşadığı ve tanık olduğu vahşetin derin travmalara yol açacağına dikkat çeken Gündoğan, “Yaratılan tahribatın kısmen iyileşebilmesi ya da daha derin travmalara yol açılmaması için akrabalarının, tanıdıklarının yanında olmaları çocuklar için bir şifa olacaktır” dedi.

‘DERSİM TRAVMASI HALA SÜRÜYOR’

Dersim soykırımına tanık olan ve bugün yaşları 80’leri aşan kişilerle yaptığı görüşmeleri anımsattı ve ekledi: “O insanlarda bile çocukluğun izlerinin ne kadar derin olduğunu, travmanın giderilemediğini gördük. Bu çocuklar bakımından aynı durum söz konusu olacak. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda çalışanları kastederek söylemiyorum, bir kurumsal işleyiş bakımından söylüyorum. Çocukların ailelerinden koparılması yaşadıkları travmayı derinleştirecektir.”

Çocukların ailelerinin rızası dışında yurtlara verilmesinin hiçbir meşru dayanağı olmadığının altını çizen Gündoğan, “Bu çocukların, sevgi ve şefkate diğer çocuklardan daha çok ihtiyacı var. Kendilerini güvende hissetmeleri gerekiyor. Onlar o çocuk hallerine rağmen asker ve polisin şiddetine gördüler. Ve şimdi yine resmi bir kuruma gidecekler ve aynı travmayı yaşamaya devam edecekler” dedi.

Araştırmacı Nezahat Gündoğan, çocukların yaşadığı travmanın daha da derinleşmeden ailelerinin yanına verilmesini istedi.

ANF – ARZU DEMİR

Pardon Alevi misiniz acaba?

CELAL FIRAT
Tüm Canlarımız bu soruyu yaşam boyu duymuştur bu soru bazen sende bizdensin sevincinin kaynağı bazen de tüh buda aleviymiş pişmanlığının bize yaşatıldığı bir süreci oluşturmuyor muydu? Yolda, takside, toplu taşıma araçlarında, fatura ödeme sıralarında, hastanelerde sıra beklerken, uzun yolculuk yaparken okula çocuğunu bırakırken, veli toplantılarına katılırken, üniversiteye başlarken, iş yerinde işe başlarken bu soruyu bazen Alevilerde sorarlar ama kendisine yakın bulmadığı sürece kişiye sırrını vermezlerdi gizli ve suç sayılan bir inancın mensubuydu dolayısıyla soru soran taraf genelde Sünni taraf olurdu biz bu sürecin devam ettiğini hatta bu ötekileştirmenin doruğa çıktığını biliyoruz bunun nedeni de
– Alevi -Sünni halk kardeşliğinden yola çıkarak yöneticiler barışı inşa etmiyorlar ve etmeleri mümkün olmuyor çünkü çatışmalı bir tarih sürecinden gelen Aleviler yöneticilere güvenmiyor ve inanmıyorlar her defasın da bu doğrulanıyor örneğin Alevilerin derin kırgınlık, öfke duyduğu tarihi kişiliklerin adları kamusal alanlara veriliyor Alevilere sürekli gözdağı verircesine bu tekrarlanıyor yakın zamanda Alevilerin tüm mücadelesine rağmen 3. Köprünün adına Yavuz Sultan Selim adı verildi. Tüm Aleviler buna kırgın ve yok sayıldıklarını bir kez daha görmüş oldular

– Yakın coğrafyamızda mezhep savaşları yaşanırken yöneticilerin Alevi toplumunu yok saymaları eşit yurttaşlık temelinde devam ediyor hatta bu hakları tartışma konusu yapıp kendi din ulemalarının fikrini topluma dayatmaktadır.

– Aleviliğin tüm inanç esaslarını teolojik gerçekliğini hiçe sayıp siyasi, ideolojik tartışma konusu haline getirerek Sünniliğe benzetme çabaları da hız kesmiyor

– Hem hukuki hem fiili olarak Alevilerin kamusal alanlarda ilerlemesine önemli yerlerde görev yapmalarının önü de sürekli kesilmekte yani devletin kademelerinde Alevilerin statü sahibi olması imkânsızlaştırılmakta.

– Farklılıklarımız zenginliğimizdir gibi içi boşlatılmış demeçleriyle verilirken sıra eşitliğe gelince çok farklı olursanız kırmızı çizgiyi geçersiniz söylemleriyle durdurulmaktadır

İşte bu süreç devam ederken Alevilerin birer özgür vatandaş olmaları imkansızlaşır.

Semah dergisinin yeni sayısı çıktı

Avrupa’daki Alevilerin sesi olan ve iki ayda bir yayımlanan Semah dergisinin 26. sayısı okuyucusuyla buluştu.

Genel yayın yönetmenliğini Erdoğan Yalgın’ın yaptığı ve Demokratik Alevi Federasyonu’nun (FEDA) yayına hazırladığı Semah’ın yeni sayısı “Günümüzün Kerbelâsı Cizre” kapağıyla çıktı.

Semah dergisinde, Dersim’deki Rêya Heqi itikatının “Pirler Çalıştayı” ve “Xızır” konuları işlenirken, Kurêşan ocağının Pirlerinden Bava Rıza Arca ile yapılan bir söyleşi yer alıyor.

Derginin bu sayısına, Şenol Hantekin, Aysel Öztürk, Halil Dalkılıç, Polat Şahin, Hüsnü Çavuş, Murat Işık, İrfan Dayıoğlu, Erdoğan Yalgın, Songül Çelik, Bülent Felekoğlu, Ezeli Doğanay, Can Kasapoğlu katkı sundu.

Derginin mizanpajını Gürhan Öztürk ve kapak tasarımını ise Osman Oğuz tarafından hazırlandı.

İçtorosların kadın ozanı

Halk şiirinin en önemli döl yataklarından biri olan İçtoroslar bölgesinin Alevi kadın ozanlarından Fidan Çolak, çağdaş halk ozanlığının tipik temsilcilerindedir.

Bugünkü Aleviliğin gerçek adlandırması olarak kabul ettiğim Yaresan dininin en eski ozan ve âşıkları arasında birçok kadın şair bulunuyordu. Öyle ki, en eski Türk Alevi şairi olarak bilinen Yunus Emre’ye gelinceye kadar 10’u aşkın Yaresan-Kürt kadın şâir bulunuyor ve bunların yarısı bir “tambur” eşliğinde eserlerini terennüm ediyorlardı.
Sonraki yüzyıllarda, kadın cinsinin İslamiyet karşısında ikinci plana düşmesi ile kadın şair ve ozanlardan sözedilmez oldu. Alevi-Bektaşi şairleri, ancak son yüzyıllarda “kadınlar” adına şiir yazmaya başlamış ve daha sonra da kadın şairler kendi adlarına ortaya çıkmaya başlamışlardır. Cumhuriyet döneminde yazılan Kadın Şairleri Antolojilerinde, sadece öne çıkabilen kadın şairlerin yer aldığını, geride kalan nice gizli şairin ortaya çıkmadığını tahmin etmek zor değildir.
Çünkü, hayatın her alanında “şiirle düşünüp, şiirle konuşmayı” bir gelenek hâline getiren, çeşme başında, yün eğirirken “kılam, stran ve durik” söyleyen kadının; ancak “şîn kılamları” söylerken bilince çıktıkları, bilinmeyen birşey değildir. Bu nedenle en az erkekler kadar yetenek ve duygu sahibi olan kadın şairlerin gecikmeli olarak ortaya çıkmasını anlamak hiç de zor değildir.

İçtorosların Fidan’ı
İşte, tam da bu nedenlerle yakın yıllarda tanıdığım Fidan Çolak’ı, İçtoroslar’ın bir kadın ozanı olarak önemsiyorum. Çünkü, Alevi toplumundaki kadının göreceli özgürlüğüne rağmen, bu toplumda da kadın ezilen bir cinstir ve hâlâ bir kimlik sorunu vardır.
Fidan Çolak’ın çıktığı İçtoroslar bölgesinde, son yüzyıllık süreçte çok sayıda önemli şairin, ozanın ve âşığın yaşadığı bilinen bir gerçektir. Birçoğu Hakikatçı Alevilik ekolüne bağlı olan bu akımda kimi kadın şairlerin de yetiştiği bilinmektedir. Ancak, bunların bölge kadın şair ve âşıklarının gerçek boyutlarını gösterdiğini sanmıyorum. Çünkü, Meral Akkent tarafından, “İçtoroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler” kitabımdan yola çıkarak, literatüre “İçtoroslar’ın en eski Alevi-Kürt kadın âşığı” olarak sunulan Afê Ana’nın da “en eski kadın âşık” olduğu kuşkusuz şüphelidir.
Alevi-Kürtler’in en yoğun olarak yaşadıkları İçtoroslar bölgesine ilişkin inceleme-antoloji çalışmamda, birçok kadın ozana yer vermiştim. Ancak, sonraki araştırmalarımda bu sayı daha da arttı. Nihayet, İsviçre Basel’deki bir gecede, daha önce tek kitabını edindiğim yeni bir ozanla, Fidan Çolak’la tanıştım ve yeni kitaplarını edindim.
Alevilikte kadın-erkek eşitliği önemli bir ilke olarak yer aldığı için, Fidan Çolak’ı tanımam önemli ve kıvanç verici olmuştu. Yöredeki birçok Alevi-Kürt ozan gibi o da şiirlerini genellikle Türkçe yazıyordu. Türkiye’deki yüzlerce halk ozanı gibi o da Türk dilinin gramer kurallarını yeterince bilmese de, duygu ve düşüncelerini bu dilde ifade etmeye çalışıyordu. İnanıyorum ki, o da benzerleri gibi Kürtçe düşünüp, Türkçe yazıyordu. Çünkü bir ozan “Kürdî” düşünse bile, Kürtçe yazmak, bu dilin gramer ve ses değerlerini bilmeyi gerektiyordu.
“İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat” çalışmam dolayısıyla, kendisinden yöre Kurmancisiyle şiir örnekleri istediğimde ve bunları edindiğimde, onun özgün konumunu daha iyi anladım…

Halk ozanlığının temsilcilerinden
Halk şiirinin en önemli döl yataklarından biri olan İçtoroslar bölgesinin kadın ozanlarından Fidan Çolak, çağdaş halk ozanlığının tipik temsilcilerinden biridir. Kendi toplumsal yapısını kuşatan tüm güncel sorunlar, onun şiirinin dağarcığındadır. Önceki kitaplarında bunu sergilediği gibi, bu kitabında da daha erginleşmiş olarak sorgulayıcı bir yöntemle benzeri temaları işlemektedir.
Sözgelimi, “bir müsibet bin nasihatten evladır” kabilinde, Onur Öymen gibi bir devlet temsilcisinin “Dersim”le ilgili söylemi ve kimi Dersimliler’in soruna yaklaşımı Fidan’ın şiir gündemindedir.

Bâtınilik ekseninde felsefi konular, Fidan Çolak’ın vazgeçilmezlerindendir:
Sana nasihatım var insanoğlu
Kendini nefsine satma ha satma
Yanlışın içinde bulunmaz doğru
Yanlışı doğruya katma ha katma

Başka bir felsefi şiirinde ise şöyle diyor:
Yürüdük yüksek dağlara
Nefsimizi attık nâra
Bizim ile kızgın kora
Basanlara inanırız.

Ve zorunlu olarak gurbet êle çıkmış nice insan gibi, ozan duyarlığıyla Fidan Çolak da, geldiği yere geri dönmenin özlemiyle kavrulmaktadır:
Bundan böyle Çiftlik köyde kalalım
Kalan insanlarla birlik olalım
Fidan’la beraber yuva kuralım
Sılada yaşamak daha güzeldir…

İçtoroslar’dan bir kadın ozan olarak duygu ve düşüncelerini şiirsel anlatımla bilince çıkaran Fidan’ın, bundan sonra ana dilinde şiire de yönelmesi büyük önem taşımaktadır. İnanıyorum ki, cedlerimin yaklaşık 200 yıl önceki uğrak yeri olan Çiftlik/Nergele; Fidan ve benzeri şairlerin yöresel dil ve anlatımıyla yeniden hayatiyet kazanacaktır…
Fidan Çolak
Can Yayınları
Bir Dünyadan Öbürüne

MEHMET BAYRAK

Aleviliğin Sosyal-Siyasi ve Hukuk Kurumu Kırklar Meclisi – (Cemi)

ALİ KÖYLÜCE

Kırklar Meclisi’nin ve Cemi‘nin Sosyal ve Tarihsel Temeli.

Alevi toplumu ve inancının ,geçtiği zaman tünelinden ,büyük saldırılar altında ,ağır yaralar alarak günümüze kadar ulaştığını belirmek abartı olmaz.

Yaşanan katliyamlar, sürgünler, saldırılar,saklanmalar ve acımasız gasp, tecavüz ve zorla asimilasyon uygulamaları günümüze kadar devam etmiştir.

Yaşanan ağır travmaların gölgesinde gerçekleşen ağır asimilasyon ile bir çok değer alt üst olmuş ve alevi toplumsal –sosyal kurumu ve inanç felsefesi , bazen takkiye yapmak veya bazende osmanlı- safeviler döneminde ki secereler ve bugün kine benzer ,içerden satın alma politikası sebebiyle ,önemli bir bellek ve hafıza kaybı ve karartması yaşamaktadır.

Bunlardan birisi de Kırklar Meclisi ve Cem’i kurumudur. Bu kurumun varlık işlevine baktığımızda ,dinsel bir tapınmadan öteye, sosyal ve siyasal ihtiyacın tezahürü olarak ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu kurumun kadimden gelen tarihsel seyrini biraz irdeliyelim.

İnsan dâhil her canlının varlığını devam ettirebilmesi için beslenme, barınma ve üreme gereksinimini karşılayacak doğal bir dürtüyle hareket ettiği bilinen bir gerçek.

İlkel insan ihtiyaç duyduğu maddeyi bulma, kullanıma uygun hale dönüştürme eylemi (iş) içinde ve yaşam sürecinde edindiği deneyim ve bilgilere, daha da gelişmiş yeni deney ve bilgiler ekledi. Yaşamsal faaliyet içinde sürekli artan deney ve bilgi sarmalında belli bir zihinsel gelişme seviyesine ulaşan insanoğlu, insanlığın temel, ilk ve en büyük devrimi olan toprağı besin değeri üretimi için kullanmasını, yani tarım

kültürünü yarattı.

Tarım kültürünün insanı yerleşik yaşama zorlamasıyla kalıcı barınak üreten ve böylece toplu yaşam birimi köyler, süreç içinde de daha geniş yerleşim alanı siteler (şehir) inşa ettiler. Nüfusun yoğunlaştığı sitelerde toplu barınabilmenin önkoşulu barış ortamı, ancak, gelir kaynağı toprağın mülkiyetinin topluma, üretimin kolektif, paylaşımın adil, sosyal yapının sevgi temelli kardeşlik örgütlenmesi, bunları meşru sayacak eşitlikçi hukuk anlayışına, tüm bu yapılanmayı düzenleyecek ve yaptırım gücü olan siyasi bir erk’e gereksinim vardı.

Aleviliğin siyasal (yönetsel) kurumu olan Kırklar Meclisi (cemi), tarihin böyle bir evresinde insanlığın ilk siyasi ve en demokratik kurumu olarak tarih sahnesine çıktı. Söz konusu çağda ki insansal yaşam ve gereksinimleri incelendiğinde; günümüzdeki gibi ihtiyaç yelpazesinin geniş olmadığından insanın salt beslenme, barınma ve üreme doğal refleksiyle hareket ettiği kolay anlaşılır bir durumdur.

Üretimin ihtiyaca yetmediği kıt kaynak koşullarında insanoğlu, ekilebilir toprakta ortak mülkiyet, üretime gücü ve yeteneği oranında katılma, paylaşımın ihtiyaca göre olması, eşitliği sağlayan hukuk kurumu ve barış içinde bir sosyal yapılanma insan doğasıyla örtüşmektedir. Bu mülkiyet sistemini, üretim ve paylaşım tarzını, hukukun eşitlikçi niteliğini koruması ve devamını sağlaması için yaptırım gücü olan siyasi yapılanmanın üyeleri, site nüfusunun kadın-erkek katılımıyla seçilmekteydi.

Söz konusu dönemde toplumsal yaşamı düzenlemenin siyasi erki olarak yetenekli kadın ve erkeklerden oluşturulan Kırklar Meclisi, Aleviliğin temel kurumlarından olan Görgü Cemi geleneğini, toplumsal barışı sağlamanın aygıtı olarak sürekli icra etti. Anadolu’nun bilinen ilk halkı Luvi‘ler’den beri, toprak mülkiyetinin zaman içinde adım adım nitelik değiştirerek özel mülkiyete dönüşmesine, üretim ve paylaşım tarzının yozlaşmasına, Bizans’ın Hıristiyanlığı, Osmanlı’nın İslam’ı dayattığı ve katliama varan baskı ortamında, Kırklar Meclisi’nin temel ilkelerinin özünün korunmasına karşın, söylem düzeyinde önemli değişikliğe uğradığı biliniyor. Alevi yaşam tarzının olmazsa olmazı cem törenlerinde töre halinde devam eden Kırklar Meclisi ve Görgü Cemi, şekillendiği çağın ortakçı mülkiyetinin hukuksal mirası olarak günümüz Alevi toplum yaşamındaki önemli işleviyle toplum içindeki ilişkilerde bağlayıcı özelliği görece korunmakta, değeri ve geleneksel varlığı sürdürülmeye çalışılmaktadır.

Her ne kadar daha sonradan kırklar meclisi ve cem’i ,arabistana taşınıp ,islamın muhalif bilgelerinin gizemli sır kurumu olarak anlatıldığı, başta İmam Ali ,selman-ı Farisi ve bezeri dönemim bilge ulemasınıın bulunduğu o ünlü hikayedeki anlatımlarda ,Miraç dan dönen islam Peygamberi Muhammedin ,peygamberlik sıfatı ile giremediği kırklar meclisi ve cemi’nin hikayesini her alevi duymuştur.

Bu hikayede bile tarihsel öz yok edilememiştir. Kırkların meclisindeki birinin ,kırk’ı temsil ettiği ve kırkın da biri temsil ettiği açıkca ifade edildiği gibi, o mecliste hiç bir ünvan,yetki,mevki ve makam geçerli değildir. Geçerli olan değerler,doğal insani,sosyal etik ve toplumsal ahlaki değerlerdir.

Kızılbaş ,Reya Hakk Alevilerin ,Son bin yılın zorlu geçen tarihi halen devam etmektedir. Emevi,Abbasi, Selçuklu, Osmanlı,Safevi ve Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki tüm baskı ve asimilason politikaları hala devam ederken ,Kızılbaş aleviler büyük yaralar alsa da, hala direniyorlar

Türkiye Cumhuriyet’inin Aleviliği Asimile Etme Planı ve Projesi

İttiat ve Terakicilerden devralınan ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte, bir Türk ulusu yaratmak amacıyla,Anadoluda yaşayan tün etnik ve İnanç kültürlerini , Türk- İslam sentezi içinde eritmek için uygulanan Etno-Dinsel arındırma politikası ilk Ermenilere uygulandı.Ermenilerin hem etnik hemde dinsel kimlikleri ve ayrıca toplumsal yaşamının sosyal ilişkilerinin Türklük ve islama çok uzak oluşu,tarihdeki bilinen ermeni katliamının en önemli nedenlerinden dir. Salt asimilasyon politikası ile türkleştirilmesi zor olan etnisitelere ve inançlara benzer uygulamalar Koçgiri,Ağrı,Zilan,Şeyh Said,Dersim katliamları ile devam etti. Kürt ve Alevi-Kızılbaş/

Reya Hak, inanç mensubu olan bu kesimin sesi 1940 dan 1960-70 li yıllara kadar kesildi. 1970 li yıllarda dünya ve ülkemizde yükselen sosyal mücadeleler ,bastırılmış bu etnik ve inanç kimliklerinin yeniden hak arama ve gün yüzüne çıktıklarını görüyoruz.Bu yeni uyanışa da Kırıkhan,Elbistan,Malatya,Maraş,Çorum katliamları ile müdahale edilerek, Sıkıyönetim ve akabinde 12 Eylül Askeri darbesi ile tüm siyasi ve sosyal hayat yeniden dizayn edilerek ,tehlikeye giren Türk-İslam politikasına yeniden avantaj sağlanmaya çalışıldı.

Toplumda Türk milliyetçiliği ve İslami kültürün yaşam tarzı etkin hale getirilip, günümüzdeki AKP iktidarının altyapısı hazırlandı.1990 yıllara geldiğimizde yeniden hareketlenen Kürt halkının kimlik mücadelesi, sistemi endişelendirmeye başlamıştır.Kürt kimliğinden sonra ülkedeki en büyük inanç kimliği olan Alevilerin kendi dinamikleri ile harekete geçmesinin ve muhtemel kürt özgürlük mücadelesi ile buluşmasının önüne geçmek amacıyla Özal hükümeti döneminde bilinen 1986-87 çeşitli toplantılar ki, en bilineni Ankara gölbaşı toplantısı ile devletin tez elden bir alevi politikası ve projesi oluşturulmaya karar verildi.Bu politikanın ideolojik ve politik amacı Alevileri Türk- islam sentezi içinde tanımlayarak ,bunu alevi toplumuna aleviler eliyle sunmaktı. Cem Vakfı,Ehlibeyt vakfı,ve diğer bir çok alevi derneği hızla kuruldu. Devletin sağladığı örtülü ödenekler ile finanse edilen bir çok konferans ,panel , Türkiye ve avrupada organize edildi.Rıza Zelyut,Cemal Şener ,İzettin Dogan gibi kişiler ,kitaplar,dergiler konferanslar ile Alevilerin Türk ve Müslüman olduklarını yaymaya çalışmışlardır.Bu propaganda hala da devam etmektedir. Kızılbaş-Alevilerin büyük bir bölümünün Kürt olduğunu göz önüne aldığımızda bu politika ile nelerin hedeflendiği daha iyi anlaşılmaktadır.

Aleviliği Asya Türk Şaman dininin Anadolu İslam versiyonu olarak takdim eden ırkçı Türk yazarlara, İslam’ın Türk yorumu olarak gören Alevi kökenli sözde araştırmacı, ufku dar çıkarcı esnaf takımına, yine İslam’ın sapkın bir mezhebi diye tanımlayan sunni yazarlara inat Alevilik, maddi alt yapısı bozulmasına, yazılı tarihi olmamasına karşın, kültürel değerlerini sözlü geleneğiyle cem ritüelleri içinde özüne sadık söylemleriyle, Anadolu ve Mezopoyamya halklarının tarihi – kültürel geleneğini hala sosyal yaşamında devam ettirmektedir.

Bu durum, Alevi gerçeğinin inkâr edilmesiyle yok olmadığının, yazılı yalan ve sözlü soyut beyandan öte yaşayan somut kanıtıdır.

Cumhuriyet döneminde rahat bir nefes alacağını zanneden Alevilerin tüm dergâhları, siyasi bir yaklaşımla, “Tekke ve Zaviyeler yasası” hükmüyle kapatıldı. Alevi Yol önderleri; üfürükçü, falcı, muskacı vb. gibi aşağılık suçlu kapsamına alındı. İstikbalini (geleceğini) burjuva siyasette gören Alevi kökenli bazı kurnaz, çıkarcı simsarlar kimliklerini dillendirmeden, çoğu kez gizleyerek çoğunluğu CHP de olmak üzere değişik siyasi partilerde kariyer ve rant peşinde politikaya atıldılar.

Alevi toplumunun siyasi ve demokratik sorunlarını dikkate almadan bu toplumu faşist yönetimlerin oy deposu haline getirenler, Alevilerin barışçı, eşitlikçi ve özgürlükçü tutkularıyla siyasete müdahale etmesini istemediler. Aleviliğin, siyaset dışı bir cemaat

yapılanması olduğunu vaaz edenler, “Devlet politikası” olan bu anlayışın hamileri, Alevilerin haklı ve meşru talepleriyle politik arenaya çıkmasından rahatı ve çıkarı bozulacak olan kesimdir.

Burjuva anlamda da olsa Evrensel İnsan Haklarının savunulduğu, kısmi demokratik ortamda iletişim ve bilgi edinme araçlarının yaygın kullanıldığı, okuyan, araştıran, entelektüel birikim sağlayan ve akademik kariyer yapan ,ancak mevcut siyasal sistemin

parçası olmayan, Alevi gençliğinin toplumsal yapı içinde önemli potansiyele sahip olduğu bir gerçek. Bu gençlik, tarihsel kökeni olan Babai, Şeyh Bedrettin, Kalender Çelebi ve Bozoklu (Yozgat) Celali hareketlerinde olduğu gibi, ezilen toplumun tüm katmanlarıyla aynı duygu ve duyarlılık içinde insanın, insanlığın ve doğanın düşmanlarına karşı yürütülecek siyasi eylemlerde yerini alacak, Alevilikle ilgili söylenmiş yalanları, inkâr edilmiş gerçekleri açığa çıkaracaktır.

Tarihi Gerçek Ve Güncel Görevler.

Bu kısa tarihi,felsefik ve inançsal analizden sonra,günümüz görevlerinin başında Alevilerin ve kurumlarının birlik içinde hareket ederek toplumsal hak mücadelesine daha etkin ve aktif katılmak zorundadır. Türkiyedeki siyasi atmosfer ve yönetsel uygulamalar, her geçen gün Alevi toplumunun aleyhinde gelişmektedir. Aleviler ve alevilik giderek daha fazla ötekileştirilmektedir.

İçinden geçtiğimiz şu günlerde , Devletin sopa havuç politikasını etkin bir şekilde kullanmaya ağırlık verilmiştir. Bir yandan saldırı,katliyam ve sindirme ; diğer yandan ,açılım, çalıştay ve restorasyon faaliyetleri ile , Türkiyenin Ulus devlet politikasının temel doktirini olan Türk-İslam sentezi’nin eritmekte ve asimile etmekte zorlandığı hatta başaramadığı Kürt etnik ve Alevi inanç kültürel kimliklerini sindirmek için ,bir çok farklı politika uygulaması ,her geçen gün farklı uygulamalarla devam etmektedir.

AKP ve Devletin Suriye politikasının yarattığı algı ile Alevilerin ne kadar endişeli bir sürece girdikleri kapı ve ev işaretleri , İşid/Daiş gibi örgütledikleri vahşet gruplarına yaptırdıkları Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliyamları ile giderek saldırı ve hedef haline gelmeleri, başta Diyanet kurumu olmak üzere ,sünni din ulemalarına yaptırdıkları aşağılayıcı,ötekileştirici açıklamalarla , fiziki şiddetin yanı sıra manevi şiddet de yoğunlaşmaktadır.

Üç yılı aşkın bir süre devam eden Kürt sorununu çözme beklentisi ve çözüm projesinin ne kadar sahte bir tezgah olduğu, 7 haziran seçimlerinde HDP nin % 13 ü aşkın oy oranı ile parlamentoya 80 vekil göndermesinden sonra bir anda sona erdirilmiş ve aylardır ,Diyarbakır Sur’da ,Silopi,Cizre ve Nusaybin gibi il ve ilçelerde devam eden savaş ile gerçek niyetin çözüm değil ,çökertme ,tasfiye olduğunu devlet ve AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı açıkca itiraf etmiştir.

Alevi sorunu için de benzer bir yaklaşım devam etmektedir.Bir yandan İŞİD ve benzeri vahşet çetelerini kullanarak tehdit ve sindirme politikaı, diğer yandan kadrolu dedeler ve islami formatta İrfan merkezleri projeleri ile diyanet tarafından

pişirilip kotarılan asimilasyon ve tasfiye planları devam etmektedir. Bütün bu tuzak ve saldırılara karşı,Türkiyede geniş bir demokrası cephesine ihtiyaç olduğu, her geçen gün daha da aciliyetini hisettirmektedir.Alevi toplumu ,inançsal haklarına ancak öz savunma tedbirleri yanında ,böyle bir demokrasi platformunun mücadelesi ile kavuşacaktır.

Kaynak: Anadoluda Parlayan Işık ALEVİLİK – Bekir Özgür , El yayınları. İst.

 

Mutlu erkek yoktur

“Kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki
görüntüsü küçülmeye başlar…” Wiginia woolf

Kalabalık kadınlı erkekli bir grup halinde oturmuş, 8 Mart vesilesiyle toplumsal dönüşümde sorunlarımız ve geldiğimiz aşamayı tartışıyoruz. Tahmin edileceği üzere böylesi bir karma tartışma gurubunda bakışlar her zamanki gibi biz kadınların üzerinde odaklanıyor. Şiddet ve ataerkil ideolojinin değerlendirme alanı sanki salt kadınlara dönükmüş gibi bir algı daha ilk andan itibaren kendini ele veriyor. Merakla, kimi zaman kendini uzakta gören kimi zaman anlamaya çalışan bakışların varlığını her daim hissediyoruz. Erkek arkadaşların genelde şiddet, özelde de erkek egemenliği üzerine ne düşündüğü merak duygusunun da ötesinde başlangıç, tespitler ve kendini sorunun parçası olarak görme itibariyle de gayet önemli bir hal alıyor. Aslında tartışmalar toplumsal cinsiyetçilik konusunda ne kadar farkındalık yaratabildiğimizin de yanıtı gibi.

Ön sırada oturan bir ana “hani cennet anaların ayağı altındaydı, eğer öyleyse bu kadınlar neden bu kadar zulüm görüyor” diyor. Tabi bu tepkiyi gören gruptan diğer bir kadın da “güya biz kadınlar cennetin sahibiyiz ama cennet fikri kadar özgür değiliz” diyor. Grupta bulunan genç bir kadın ise “erkekler ‘8 Mart sizin olsun, nasıl olsa yılın diğer günleri bizim” diyorlar. Ve ekliyor “oysaki yanılıyorlar. Onların dayandığı zemin çoktan kaymaya başladı ama onlar farkında değil” diyor.

Zaman ilerledikçe tartışmanın yörüngesi Kürt toplumunda nelerin değiştiğine odaklanıyor. İşin rahatlatıcı kısmı geçmişe nazaran sorunu dile getirmede daha rahat ve özgüvene dayalı tartışmaların olmasıdır. Tabi geçmişi ifade ederken özellikle kadınlar şiddet ve baskı biçimlerini çözümledikçe nesne olmaktan çıkıp özne haline gelişin paralelliğine dikkatimizi çekiyor.

İktidar-erk, devlet gibi kavramlar sorunun babası olarak ele alınıyor. Cinsiyet özgürlükçü yaklaşım her cümlenin bir yerine sinmiş şekilde görünür oluyor. Ancak aynı şeyleri erkek arkadaşların diyalogları ve analizleriyle ilgili söylemek zor. Bu beden diline de sirayet ediyor, gerginlik ve kasılma hali oldukça belirgin. Kendini bu iktidar ve egemenlik ilişkilerinin bir öznesi olarak görme durumu sınırlı. “Biz” diye söze başlayamamak, egemenliğin eril cinsiyetini çözümleyememek hakim anlayış olarak duruyor. Yanısıra kamusal ve “özel alana” ilişkin güçlü tespitlerden kaçınmak tercih edilen eğilim oluyor. Bu yaklaşımlar beraberin de ‘’erkek sorunu’’ olarak nitelendirilen ataerkil ideolojinin bir zihniyet olarak açığa çıkmasını da öteliyor. Erkek egemen kimliği çözümlemeye dönük beklentiler karşısında ise “egemen taraflarımız var ama sonuçta bizi de bir kadın doğurup yetiştiriyor” noktasına geliyoruz. En fazla varacağımız sonuç yine bir kadının suçlanması oluyor. Bu durum görünürde ifade edilen “özgürlükler sorununun” özde dönüşüme yol açmayan zayıf hali oluyor.

Özgürlük kavramına dönük algılarda da erkek ve kadınların farklı anlamlar yükledikleri ilk elden göze çarpıyor. Kadınlar kendi kölelik düzeylerini belli oranlarda çözümlerken ya da özgür olmadıklarını söylerken, erkekler özgürlük olgusunu esasta kadınının varması gereken bir eşik olarak ele alıyor. Cümleler genelde “kadınlar kendilerini geliştirmeli, özgürleştirmeli” gibi “meli-malı” söylemlerle başlıyor. Bu algı özgürlüğün kadın sorunu olduğunu açık bir şekilde dile getiriyor. Erkek egemen hiyerarşi içinde erkeğin de kendi yarattığı sistemin tutsağı ve kölesi olduğu görülmüyor. Yani bu ele alışa göre erkekler kendilerini özgür görüyor.

Bir kısım kadın için kadının tarihsel ve güncel olarak yaşadığı köleliği dönük bir ön kabul olmakla birlikte kısmi bir gelişmeyi özgürlük için yeterli görme tuzağına da rahatlıkla düşülebiliyor. Her iki zihniyet de “egemen erkek-köle kadın” ikileminden kendini kurtaramıyor. Hatta tartışmayı biraz daha zorladığımızda belli bir sosyal ve ekonomik refaha ulaşan aile modelini “mutlu aile” olarak sunabiliyor. Sadece kadınlarda değil erkeklerde de “mutluluk” ölçüleri mülkiyet sınırlarına takılıyor. Mutluluk her açıdan özelleştirilen mülkiyetin tuhaf bir kılıfı oluyor. “Daha ne istenebilir ki” diyen bir bakış açısının gelişmeye ket vurduğu görülüyor.

Tabi gelişme derken farklı kulvarlarda çatallaşan sosyal eğilimleri de söylemek lazım. Kadınların bir kısmı gelişmeyi muhafazakâr değerlere sarılma olarak algılarken bir kısım kadın da kapitalist modernitenin sunduğu kadın algısıyla karışık bir kadın profili sunuyor. Gelişmeyi ve özgürlüğü salt ekonomik bağımsızlıkta gören bir algı özgürlüğü de bu sınırlara çekerek aslında kendi handikabını da oluşturmuş oluyor. Birçok kadının özgürlük algısı ve tarifi liberal sınırlara takılmaktan kurtulamıyor.

Tartışmalar bir adım daha ileriye giderek toplumsal cinsiyetçiliğin en önemli kavramsal ifadesi olan “ayıp” olgusunda odaklanıyor. Kadınlar ayıp kavramının toplum tarafından ağırlıklı olarak kadınla özdeş tutulduğunu dile getirirken erkekler ayıp denilince direk “namus” kavramıyla özdeş tutuyor. Aslında erkekler fark etmeden bilinçaltlarına yerleşen “namus, ayıp, mahrem” gibi olguların kadını ifade ettiğini dile getirmiş oluyor. Ayıp veya namus kavramının kadınlar açısından sayılamayacak kadar ölümcül anlamları varken, erkekler için bir korunma zırhı, güçlü bir egemenlik halkasına dönüşüyor. Dolayısıyla bakış açılarındaki makaslaşan farklılıklar aynı zamanda özgürlüğünde açılarını ortaya koyuyor. Çünkü “ayıp” kavramı halen geleneksel toplumun en etkili silahı olarak canlılığını koruyor.

Bu kısa ama anlamlı tartışmalar göstermiştir ki özgürlük, etik, estetik, ahlak gibi kavramların daha fazla irdelenme ihtiyacı vardır. Bu bağlamda Kürdistan devrimi eğer bütün Ortadoğu’yu etkiliyorsa bu gelişmeyi kadın eksenli bir devrim olmasına borçludur.

Günümüzde Sur’da, Cizre’de, Rojava’da, Şengal’de bilcümle bütün Kürdistan’da verilen bunca bedel, Seveler, Sakineler ve binlerce kadın şehidin mücadele mirası tam da özgür bir toplum, özgür erkekler ve özgür kadınlar yaratmak içindi. Özyönetim dediğimiz olay tamda özünde sosyal ve toplumsal devrimi başarmış bir toplum gerçekliği demekti. Bunun için yarın ülkemizde savaş bitebilir, Kürt sorunu kendi mecrasında çözülebilir. Ancak özgür toplum, özgür doğa, özgür kadınlar ve erkeklere ulaşma ideali sürekli ve kesintisiz bir devrim olarak yol almaya, mücadele etmeye devam edecektir. Kürdistan özgürlük devrimi esasında köle kadından, egemen erkekten kurtulma devrimidir.

Bu ideal uğruna canlarını feda eden milyonlarca kadın, bu çelişkiler çözümlendikçe huzur içinde uyuyacaktır.

Özgürlükler ve demokrasi herkes için gereklidir

Zaman gazetesine kayum atanması sonrasında, okurlarına yönelik saldırılarla ilgili açıklama yapan Gazeteci Şükrü Yıldız, “Özgürlükler ve demokrasi herkes için gereklidir” dedi. Yıldız’ın çağrısı şöyle;

Özgürlükler ve demokrasi herkes için gereklidir.

Ülkemizin her yerini şiddet sarmalamış bulunuyor. Her gün linç, tutuklama ve ölüm haberleriyle uyanıyoruz. Resmi açıklamaların gölgesinde ölümleri kanıksayan bir tempoda yaşıyoruz. Kelimeler içinde bulunduğumuz durumu izahata yetmiyor.

Kim nereden hangi cepheden olursa olsun sesini çıkaran, görüşünü söyleyen tüm kesimler üzerinde devlet terörü esiyor. Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Asuri, Ermeni fark etmiyor.  Herkes suçlular potası içerisinde tek kişilik iktidar sevdası için saldırıya maruz kalıyor. Devletin tüm imkânları şahsi hırsın bir aleti haline geliyor.

Sokakta halka yapılan zulümden, medyada nasibini en sert şekilde alıyor. Medya kuruluşu çalışanlarına sokak ortasında mafyaya dövdürülüyor. Irkçı faşist gerekçelere sığınılarak davalar açılıyor. Tutuklamalar yapılıyor. Yetmiyor, farklı cepheden muhaliflerin TV kanaları başta olmak üzere gazeteleri kapatılıyor. Hukuksuzluk temel bir davranış biçimi haline geliyor.

Kanunsuzluğun hâkim kılındığı ortamın doğurduğu sonuçlara korkarak bakıyoruz.

Bugün Zaman Gazetesi şahsında medyaya yaşatılanlar, dün İMC Tv, Bugün Tv’ye yaşatılanlarla, Cumhuriyet Gazetesine yaşatılanlar bir bütün parçaları olmaktan öteye gitmiyor.

Korkutarak teslim almak isteyen zihniyete karşı, her kesimden demokrasi güçlerinin yan yana gelerek durması artık hayati bir anlam ifade etmektedir. Farklılıkları zenginlik olarak gören, zenginliğimizi geleceğimizin teminatı haline getirmek isteyenlerin birlikte dayanışma içine girmesi acil bir görevdir.

Bu anlamda biz Aleviler medyaya yapılan hukuksuz saldırıları kınıyoruz. Demokrasiye ve birlikte yaşama kültürüne yönelik saldırılar olarak algılıyoruz. Kimden nereden gelirse bu saldırıların karşısında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.

Şükrü Yıldız

Gazeteci-Yazar

 

 

AB parlamenterleri Alevi kurumlarını ziyaret etti

Avrupa Parlamentosu, Türkiye’deki Alevilerin yaşadıkları sorunları ve hak ihlallerini yerinde incelemek üzere Avrupa Birleşik solu üyeleri Takis Hadjigeorgiou, Marie Christine Vergiat, Miguel Kentsel ve Javier Couso, Türkiye’ye gönderdi. Alevi örgütlerinin temsilcileri, Türkiye’nin vahabi bir anlayışla yönetildiğini ve üzerlerindeki baskının artırıldığını söyledi. Avrupa Birliği’nin mülteci sorunu nedeniyle iki yüzlü davrandığını söyleyen Aleviler, hazırlanan raporların artık Türkiye’de ciddi ile karşılanmadığını belirtti. Avrupalı parlementerler ise taleplerin ilk AB raporunda yer alacağını söyledi.

Avrupa Parlementosu üyeleri, dün Gazi Mahallesi Cemevi’nde Gazi Cemevi Başkanı Veli Gülsoy, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Yardımcısı Hıdır Çam, Fransa Strasburg Alevi Birlikleri Federasyonu 2. Başkanı Veli Güneş, Eski Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı ve eski HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenenoğlu, eski CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün ile görüştü. Veli Gülsoy, Gazi Cemevi’nin 20 gündür polis tarafından sürekli gaz altında tutulması nedeniyle inanç hizmetlerinin durma noktasına geldiğini ve inanç özgürklüklerinin tehlike altında olduğunu söyledi.

Alevi inancında kimsenin dili, dini, ırkı, mezhebi ve rengine bakılmadığını anlatan Gülsoy, “Aleviler, vahabi bir düşünceye sahip olmadığı içinde hep gericilerin ve faşist düşüncelerin hedefi olmuştur. Avrupa’da polis inanç merkezlerine 500 metreden yakın mesafeye yanaşamazken bizi 20 gündür gaza boğuyorlar. Cemevinin ibadethane kabul edilmesi için de tekke ve zaviyeler yasasının içine sokmaya çalışıyorlar. AİHM’de kazandığımız davaların sonucu bile yerine getirilmiyor. Malesef Avrupa’nın da Türkiye Cumhuriyeti üzerinde bir yaptırımını göremedik. Hazırlanan raporlar sadece kağıt üzerinde kalıyor” dedi.

Devlet savaşa girdi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin Sünni-İslam anlayışını kabul etmeyen Alevilere karşı kendini savaşa konumuna soktuğunu söyleyen Ali Kenanoğlu da “Sünni-İslam anlayışında Cemevi diye bir ibadethane ve cem adında bir ibadet yok. Alevilerin inancını reddeden bir anlayış var. Devlet bunu kabul etmediği için bugün cemevlerimiz baskı altında. Türkiye’nin altına imza atmasına karşı, zorunlu din dersi ve Cemevi’nin ibadethane olarak kabul edilmesi gibi AİHM ve Türkiye’de kazınılmış davaların kararları uygulanmıyor. AB’nin Türkiye ile özellikle mülteci konusundaki ikili ilişkileri nedeniyle iki yüzlü davranıyor. AB raporlarının hiç bir ciddiyeti kalmadı” diye konuştu.

Bizde sıkıntı içindeyiz

Avrupa Parlemontosu üyesi Marie Christine Vergiat ise İnsan Hakları Komisyonu’nda Türkiye’nin sorunlarını yakından takip ettiklerini, Aleviler üzerindeki baskının ve şiddetin arttığını daha yakından gördüklerini söyledi. Sol üyeler olarak Avrupa’nın iki yüzlülüğünden kendilerinin de rahatsız olduklarını söyleyen Vergiat, “Avrupa’nın iç sorunları var ve dinamiklerinde bazı sıkıntılar yaşanıyor. İnsan Hakları Mahkemelerinde önem taşıyan bazı kararların bile Fransa’da zaman zaman yetirince uygulanamadığını görüyoruz. Bugün sizlerden aldığımız notlarla Alevilerin taleplerini ilk raporda ele alarak Avrupa gündemine getireceğiz” dedi.

Takis Hadjigeorgiou da cemevine gelirken sokakta çok sayıda gaz fişeği gördüklerini bunu anlayamadıklarını söyledi. Hadjigeorgiou, Kürtlerin silah kullanmasından dolayı devletin bakışını anlayabildiklerini Alevilere karşı olan şiddete ise anlam veremediklerini kaydetti. Heyet, cemevindeki görüşmenin ardından Armutlu’ya giderek Dilek Doğan’ın annesi Aysel ve babası metin Doğan ile görüştü. Heyet daha sonra Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan ile de bir süre görüşerek dava sürecine ilişkin bilgi aldı.