Ana Sayfa Blog Sayfa 6343

Düşkünlükte sınır tanımayanlar…

İzzettin Doğan’a yakınlığıyla bilinen Eskişehir Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Cemevi bir soysuzluk ve düşkünlük örneği sergiledi.
Devrimci mücadele yürüten ve kabul edelim etmeyelim doğru gördüğü yolda yürürken hayatını kaybeden Çiğdem Yakşi’nin Cenazesini Cemevine kabul etmedi ve ortada bıraktı. Görüldüğü gibi dinci gericilik artık Alevilerin saflarında da kendine yer edinmiş görünüyor.

Dünya’nın hiç bir yerinde her ne sebeple ölmüş olursa olsun, ölen bir insanın mensup olduğu inanç merkezinde cenazesinin kaldırılmasına karşı durulmamıştır. Ancak bir gariplikler ülkesi olan Türkiye’de bu görev kendilerini Alevi sayan aslında yol düşkünü olan bazı iktidar işbirlikçilerinin yönettiği Cemevlerine verilmiş görülüyor. Bu alçakça ve soysuzca tutum Cem Vakfı’na bağlı cemevlerinin ilk tutumu değildir. Eğer başta Alevi inanç önderleri, Alevi kurumları ve Alevi canlar bu davranışlara tutum almazlarsa bu soysuz iktidar beslemeleri yarın tüm cemevlerinde aynı uygulamalarda bulunmaktan çekinmeyeceklerdir.

Bu düşkünce tutum yüzünden Bir Kızılbaş Alevi kızının Cenazesi mezarlıkta bir bez açılarak yıkanmıştır. Bu yapılan bırakalım Aleviliğe, İnsanlığa sığmaz. Vicdan sahibi Aleviler, Alevi Pirleri ve Alevi Kurumları bu tutumun hesabını bu soysuzlardan derhal sormalı ve gerekli tepkiyi göstermelidir.
Ey soysuzlar, yol düşkünleri ! unutmayın ki başında bulunduğunuz bu kurumların yaratıcısı bugün cenazesini içeri almadığınız bu yiğit kızlarımızın, oğullarımızın aileleridir. Siz neyinize güveniyor da bu adi tutumu alabiliyorsunuz? Unutmayın ki, iktidar, varlık, şatafat geçicidir. Baki olan insanlığa yaptığınız hizmettir. İnsanlığınızdan çıkmışsanız siz birer hiçsiniz. Hiç bir iktidar sizi halkların hesap sorucu adaletinden koruyamaz.
Bugün mevcut iktidar ilericilik adına, insanlık adına, hak ve adalet adına mücadele eden herkese saldırıyor. Kendi ulusal, inançsal, kültürel, siyasal ve sosyal kimlikleriyle yaşamak isteyenlere göz açtırmıyor.

Elbette halkların yiğit evlatları da bu zorbalığa ve zulme son vermenin kavgasını yürütüyor. Sizin göreviniz üstünüze düşeni yerine getirmektir. Bir Alevi kızının, bir devrimcinin cenazesinin mezarlıkta yıkanmasına yüreğiniz, vicdanınız nasıl dayandı?

Bilmiyor musunuz ? Alevilik’te zalimin zulmüne maruz kalmış mazlumu açıkta bırakmak yoktur. Katil, zalim bir iktidarın katlettiği, işkence yaptığı bir devrimcinin cesedini ortada bırakmanın adı ahlaksızlıktır. Düşkünlüktür.

Sizden, yiğit bir devrimci Alevi kızına karşı yaptığınız ahlaksızlığın hesabı sorulur. Halkımız sizi o cemevlerinin başında bırakmaz.

Bu tutumlarınızdan vazgeçmediğiniz sürece Alevi inancına göre hiçbir meşruluğunuz yoktur. Er geç bu halk sizin yüzünüze tükürecektir !

İki Bin Yıllık Kürtçe Avesta Bulundu

Kürdistan’da Zerdeştiler olarak da bilinen Bahdinilerden kalan ve Avesta’nın Gatalar bölümü olduğu sanılan iki bin yıllık bir kitabın bulunduğu açıklandı.

Eski Avestaca olarak bilinen Kürdçe’nin Ahuramî (Hawramî) lehçesiyle yazıldığı belirtilen kitabın ceylan derisine Arami harflerle yazıldığı ve 20 sayfadan oluştuğu belirtildi. Yapılan incelemelerde kitabın yaklaşık iki bin yıllık olduğu belirtildi.

Şûnwarên Kurdistanê (Kürdistan’ın Mirası) adlı internet sitesinde yer alan bilgiye göre Doğu Kürdistan’ın Hawraman İlçesi’nden bir aile, bulduğu kitaba İran Devleti’nin el koymaması için kitabı Britanya’ya götürdü.
Sitede yer alan bir açıklamada Kürdistan Bölgesi hükümetine çağrı yapılarak ‘Kitabın Kürdistan’a geri getirilmesi için gerekli girişimlerde bulunulmasını istiyoruz. Çünkü bölge hükümeti yasal olarak bütçe ayırarak kitabı satın alabilir’ ifadelerine yer verildi.

Bahdin Dini’nin Peygamberi olan Zerdeşt’e vahy edildiğine inanılan Avesta en eski kutsal tekstlerden olarak biliniyor. Avesta’nın orjinal versiyonunun Arap ordularının, İran ve Kürdistan’a girdiği 639 yılındaki Kadisiye Savaşı sonrasında yakıldığı biliniyor. Eldeki Avesta tekstleri Arap işgali sonrası Hindistan’a kaçan Bahdini din adamlarının ezberinde kalan bölümlerin yazıya dökülmesi ile oluşturulmuş, 19 yüzyılda ortaya çıkmıştı.

Avesta’nın en eski ve en orjinal bölümleri olduğuna inanılan Gata (Gotin) bölümünün M.Ö 7 YY’da yaşadığına inanılan Peygamber Zerdeşt tarafından söylenen şiirlerden oluşuyor. Bulunun kitabın bu şiirler olduğu düşünülüyor.

Alevilerin soy kodunu bilen var mı?

Devletin yıllardır uyguladığı ve halkının haberinin olmadığı SOY KODU uygulaması nihayet ortaya çıktı.

Bir Milletvekilinin yazılı sorusuna İçişleri Bakanı cevap vermiştir.”soy kodu uygulaması tüm vatandaşlar için uygulanıyor” diyerek bir gerçeği açıklamak zorunda kalmış ama eksik bir açıklama olmuş gibi. “Rumlar 1, Ermeniler 2, Yahudiler 3 ve Süryaniler 4” rakamı ile numaralandırılmış.

Alevilerin hangi rakamla kodlandığını yazmamış. Bunun ne önemi vardır denilebilir ama elbette vardır.

Devletin sırları insanlar tarafından tutuluyorsa bu insanlar bu sırrı bir başkası ile de pekala paylaşabilir.

Onlar bu sırrı  nasıl ve nerede kullanabilir sorusu da akla gelebilir. Bunu en iyi değerlendirecekler iktidarı ellerinde bulunduran siyasi partiler ve yöneticileri.

Uygulayacakları asimilasyon politikalarında tereyağından kıl çeker gibi istedikleri inanç veya ırkın mensuplarını ayırt edip istedikleri gibi değerlendirebilirler.

Ülke nüfusunun ne kadarının Müslüman,ne kadarının Gayrımüslüm (Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Alevi,) olduğunu devler çok iyi bilmektedir.

İşin aslı bundan sonra ortaya çıkmaktadır.

Diğer inanç ve Milliyetleri ile ilgili net bir dökümana sahip değiliz ancak Aleviler ile ilgili bilgiye sahibiz.

Sayı olarak en az yirmi milyon olan Alevilerin Devlet kademelerindeki özellikle Bürokrasideki sayıları çok net ortada.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Cumhurbaşkanı,Başbakan,Genel Kurmay Başkanı, Kuvvet Komutanı, Müsteşar, Anayasa Mahkemesi Başkanı bir Alevinin olmadığı dillendirilmektedir.

Ülke nüfusunun üçte birisini teşkil eden Alevilerden bu makam ve mevkilere gelebilecek zekada hiç mi Alevi yoktur acaba?

Mutlaka vardır ama belki de soy kodu bu anlamda birilerinin işine yaramış olabilir. Bu yüzden de Alevilerden bu makamlara kimsenin hak etse dahi taşınmadıklarının gerekçesi olabilir.

Aslında bu sorunun cevabını siyasilerin ortaya çıkartana kadar mücadele vermesi gerekir.

Belki de bunların hepsi bir tesadüf olabilir. Alevilerden yada diğer ırk ve inançtan olan vatandaşlardan bu makamlara gelebilecek yetenekte insan çıkmamıştır.

Kimsenin aklına “o halde Türk ve Müslüman olmayanlar geri zekalıdır” sorusu akla gelmemelidir. Tesadüftür diyenler de kendilerini aldatmamalıdır.

İş bununla da bitmiyor.

Yeni Nüfus Cüzdanları “CİP” sisteminde din hanesi yazılmayacakmış sorun çözülür mü diyeceklere bir bilgi daha vermekte yarar vardır.

Kodlama kimlik numaralarında yani Vatandaşlık numaralarında gizli imiş. Bundan böyle cipli kimliğin kullanıldığı her cihazdan tüm bilgiler başkaları tarafından da rahatlıkla kullanılacaktır.

Bırakınız devlet dairelerini,özel sektörde dahi asgari ücretli bir işçi işe alınırken de cip vasıtasıyla hangi ırktan,hangi inançtan olduğu ortaya çıkacaktır ve gereği yapılacaktır.

Akıllara takılan bir başka soru daha var.

Yukarıda sıraladığımız numaralar içerisinde Aleviler yoktur ve niçin?

Alevileri yok saymadıkları kesin ama Müslümanların içerisinde başka bir kodla mı saklıdır yoksa Alevilerin Kodu da vardır da İçişleri Bakanı açıklama gereği mi duymadı, sakladı mı unuttu mu?

Alevileri Müslüman olarak değerlendirecek olsalar bu da çok gülünç olur.

Bin yıllardır Aleviliğin İslamiyet ile ilgisinin olmadığını Devlet de kabul ediyor,Alevilerin büyük bir kısmı da.

Devlet adına Diyanet İşleri Başkanlığı İslamiyette ibadethane Cami ve mescittir, bunun dışındaki mekanlar İslamiyette ibadethane sayılmamaktadır demektedir.

Alevilerin İbadet ettikleri mekan Cemevi ise demek ki Alevileri İslam kabul etmemektedirler ve de doğru yapmaktadırlar ama kodlamadaki gizli sır önemli.

Devlet bu kodlama sonucu kimlere ne yaptığını siyasilerin ortaya çıkartması gerekir.

Siyasilere ve duyarlı insanlara düşen görev devletin bu ayrımcı politikasına karşı,Eşit Yurttaş mücadelesi verenleri desteklemeleridir.

Haklı mücadeleye destek vermek onurlu bir duruş olur.22.02.2016

Düşkünlük sınırında durmak!

Davutoğlu’nun Erzincan Cemevi’ni ziyaret etmesi Alevi Kurumları arasında sert tartışmalara vesile oldu. Düşkünlük olarak algılayan yaklaşımlar karşısında Cemevi yönetimi yaptığı yazılı açıklama ile bu ziyareti emrivaki bir durum olduğunu söyledi. Aleviler bu ziyareti ve ziyaretçiyi sahiplenmedi. Alevileri tanımamak olarak doğru okudu.

Şu kesin bir şekilde gözüküyor; AKP, Türkiye bir savaşa sürüklenirken, Suriye’deki Alevilere karşı cephe alıyor. Savaşın Sünni-Selefi tarafı olarak, Suudi, Katar üçgeninde dolanıyor. Alevilerin, varlığını ortadan kaldırılması üzerinde siyaset üreten güçleri destekliyor. Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ciddi bir savaş ve operasyonlar yapıyor. İnsanları çok vahşi bir şekilde öldürülmesine politik, siyasi ve askeri zemin hazırlıyor.

Böyle bir misyonla pozisyon almış Davutoğlu’ndan demokratik bir dönüşümü, adımı atmasını beklemek mümkün mü? Savaşın tarafı, savunucusu ve örgütleyicisi olan iktidardan, iktidar hırsına bürünmüş erkândan vicdanlı olmaları beklemek saflık olmaz mı?

Alevilerin böyle bir süreç içerisinde iktidar ve devletten bir beklenti içerisine girmeleri yanlış bir durum ortaya çıkarır. Davutoğlu’nun yüzüne daha önce söylenmiştik; “Cemevlerinin yasallaşması bizim için çok önemli bir durumdur. Ama Suriye’de namaz kılınacak cami mi kaldı ki insanlar ibadet yapsınlar”. Şimdi cemevini ibadet için istiyorsunuz, Suriye’de savaşta cami ayakta kalmamış, sen nasıl ibadet yapacaksın. Türkiye’nin savaşa girdiği bir yerde, Diyarbakır’da, Surda, Cizre’de, Silopi’de sen nasıl ibadetini yapacaksın. Bunun şartlarını ortadan kaldırmışsın, olurunu ortadan kaldırmışsın. Savaşın, çatışmanın olduğu bir ülkede kim, nasıl ibadetini yapacak?

Alevi hareketinin ciddi bir şekilde demokrasi cephesindeki yerini alması kaçınılmazdır. Devletin emrivaki bir şekilde yaratmak istediği pozisyona düşmemelidir, düşmemiştir. AKP’nin kirli siyasetinin Alevi kurumlarını bir birine yıprattırma, Alevi dedelerini, pirlerini birbirine düşürmek suretiyle yıpratma durumuna bir son vermek lazım. Nezaketi dostlara, dik duruşu dostluktan bihaber olanlara hatırlatmak gerekir.

Devlet bu oyunu sadece Erzincan’da oynamadı. Dün Dersim’de, Hacıbektaş’ta yaptı. Yarın Maraş’ta yapar. Bundan yola çıkarak söylemek lazım ki; bir birine karşı açıklamalarda bulunan Alevi kurumlarımız değişik dönemlerde, değişik düzeylerde ve gerekçelerle aynı duruma düşmüşlerdir. Kim görüşmüşse diğeri karşı açıklamada bulunmuştur. Görünen o ki devlet, Alevilerin hareketliliği karşısında önlemler geliştirmektedir. Bunun en temel nedeni Alevilerin gündemini değiştirmektir.

Kürt siyasetinin Ortadoğu’da yaratmış olduğu atmosfer ciddi bir birlikteliği de ortaya çıkardı. ABD Suriye’de çok isteyerek PYD’ye yardım yapmıyor, Rusya isteyerek yapmıyor. YPG’yi düşünelim etrafında toparlanmış Suriye’nin demokrasi güçleri var. Biz PYD’yi sadece Kürt siyasetin bir örgütü olarak görüyoruz ama orada etrafında kilitlenmiş demokratik Suriye muhalefetinin tümü vardır. İrili ufaklı demokrasi güçleri, sol, sosyalistleri vardır. Türkiye’de bunun karşılığı HDP’dir. HDP tüm demokrasi güçlerini etrafında toparlamıştır. 7 Haziran seçimlerinde rüştünü ispatlamıştır. Tüm demokrasi güçlerinin yan yana gelebileceğini, Alevi toplumunda kendi varlığını HDP şahsında, içerisinde ortaya koyabileceğini görmüştür. İlk kez Aleviler kendi adlarına, siyasette rol oynayabilecekleri bir fırsatı yakalayabilmişlerdir.

Bu durum demokrasinin karşısında olan güçlerinin saldırılarına maruz kalmasına vesile olmuştur. Türkiye reflekslerini, Kürt özgürlük hareketi ile ve Ortadoğu’daki demokrasi hareketiyle ittifak haline geçebilecek olan unsurların yan yan gelmesini engellemek üzerine kuruyor. Yoksa 12 yıldır AKP iktidarda. Bu 12 yık içerisinde Alevilerin kazanmış olduğu en az 12 dava var. AİHM davaları vardır. Bu davaların sonucunda verilen kararların tek bir tanesini dahi hayata geçirilmemiştir.

Cemevleriyle ilgili sadece AİHM’in değil, Yargıtay’ın vermiş olduğu karar var. Cemevlerinin ibadet yeri olduğu ve cemevi yapmak için dernek kurulmasını onaylayan kararı var. İktidar bunların hiç birini uygular pozisyonda durmadığı gibi karşı durmaya devam etmektedir.

Alevilerin bu pozisyondaki bir durumda kendi üzerlerinden siyaset üretilmesine bir dur demesi, AKP böyle bir siyaset uyguluyor ise bu siyasetin olmayacağının hatırlatılması gerekiyor.

Yeni Osmanlıcı gelenekte, eski Osmanlının tüm varyantları var. Yavuz Sultan Selim temelde neyi uyguluyorsa aynısı örgütlendiriliyor. Şimdi bizimkiler sanki Yavuz Sultan Selim bir tekkeye, dergâha girmemiş gibi davranıyor. Oysaki Yavuz Sultan Selim hem tekkeye girmiştir, hem dergâha girmiştir. Bununla ilgili birçok hikâyesi vardır. Biz Yavuz’u sadece Alevi katliamındaki rolüyle, katil sıfatındaki son versiyonuyla biliyoruz.

Yavuz hilafeti örgütlüyor, gasp ediyor. Hanif’i mezhebinin temsili olarak alıyor. Kendisi üstleniyor. Kürt ihaneti derinleştiriliyor. Bu ihanet sonrası Kürdistan tarihi ilk bölünmesini yaşıyor. Temsili Şeyh İdris-i Bitlisi’de buluyor. Üçüncü ayak olarak da, Hacı Bektaş Veli ile hiç bir alakası olmayan bir tarikatlaşmaya gidilmek suretiyle devletle Alevilerin bağlantısı sağlanıyor. Davutoğlu’nun Hacıbektaş’taki konuşmasında “1836’daki hatayı düzelteceğiz” dedi. Bugünkü yaklaşım budur. İrfanevleri bunun örgütlendirilmesidir. Tüm bu politik düzenlemeler Yavuz’dan kalma Osmanlı politikalarıdır. Ve anlamı Aleviler acısından belidir.

Bir taraftan saraylar inşa edilmek suretiyle Hilafet hikâyesi yenileniyor. Kürt ihaneti örgütlendiriliyor, derinleştiriliyor. Birçok Kürt kökenli insan televizyonlara ekranlara çıkarılıyor. Aydın sıfatıyla, vekil sıfatıyla, danışman sıfatıyla Kürtlerin aleyhine olabilecek her türlü beyanata rahatlıkla bulunabiliyorlar. Kürt özgürlük mücadelesinin ortadan kaldırılabilmesi için, demokrasi güçlerinin ortadan kaldırılabilmesi için her türlü yapılanma içerisine girebiliyorlar. Üçüncü ayak olarak ne geliştiriliyor, irfanevleri üzerinden kendilerince eksik kalan Alevi ayağının tamamlanmasına çalışıyor. Yeni Osmanlıcılık, Osmanlıyla aynı ayaklar üzerinden, modernize edilmiş, yeni dönemle de iç içe geçirilmiş bir şekillenme oluyor.

Davutoğlu’nun Erzincan cemevini ziyareti yeni Osmanlıcılığın kendisini daha ciddi bir şekilde ifade edeceğini gösteriyor.

Tamda bu noktada Gazi Cemevine saldırılıyor. Teslimiyet ve ihanet, Balım Sultanla sürüyor. Direnenler, direniş Kalender Celebiler şahsında kendisini Gazi’de ortaya koyuyor. İkiyüzlülük, günlük siyasetimize sirayet etmeye devam ediyor.

Alevi Pirleri ve Dedeleri: Elinizi ve dilinizi cemevlerimizden çekin

Alevi Pirleri ve Dedeleri, Gazi Cemevi’nin günlerdir polis kuşatmasına alınmasına tepki gösterdi. Yapılan açıklamada “Gazi Cemevi özelinde yaratılmak istenen, Alevi hareketinin direncini kırmaktır” denildi.

İstanbul’un Sultangazi ilçesinde bağlı Gazi Mahallesi’nde bulunan Gazi Cemevi’nin günlerdir polis kuşatması altında tutulmasına nedeniyle Alevi Pirleri ve Dedeleri, cemevinde düzenledikleri basın toplantısıyla kuşatmanın kaldırılmasını istedi. Toplantıda Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Demokratik Alevi Dernekleri, Alevi Dernekler Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi, Okmeydanı Cemevi yöneticilerinin yanı sıra Gazi Mahallesi halkı da katıldı.

‘Ötekileştirici yaklaşım Türkiye halklarını iç savaşa doğru sürüklüyor’

Toplantıda ilk olarak Gazi Cemevi Başkanı Veli Gülsoy, söz aldı. Mahalle halkının Kürdistan’da yaşanan katliamları protesto etmek üzere düzenledikleri yürüyüşün valilik ve emniyet tarafından engellendiğini söyleyen Gülsoy, Perşembe gününden bu yana cemevlerinin engelleme üzerine yaşanan olaylar sırasında polis saldırılarına maruz kaldığını ifade etti.

Yaşanan olaylar nedeniyle “Faşistler, şeriatçılarla ile birleşip ortak bir güç oluşturdularsa, biz de faşizme karşı ortak bir güç oluşturmalıyız” diyerek konuşmasına başlayan ABF Genel Başkanı Baki Düzgün ise Suriye politikasında iflas eden sistemin Türkiye’de ayrımcı, ötekileştirici ve provokatif uygulamalarla Türkiye halklarını iç savaşa doğru sürükleme hevesinde olduğunu söyledi

‘Gazi Cemevi özelinde yaratılmak istenen, Alevi hareketinin direncini kırmak’

Sur, Cizre, Silopi’de yapılan katliamlara karşı demokratik tepki eylemi gerçekleştiren kitle örgütlerine hedef gözetilerek saldırıldığını belirten Düzgün, Gazi Cemevi’nin ve diğer inanç kurumlarının marjinalleştirmeye çalışıldığını vurguladı. Düzgün, Hızır Cemi esnasında polis tarafından cemevinin bahçesine yapılan saldırıyı da “ibadet özgürlüğüne yapılmış bir saldırı” olarak gördüklerini kaydetti.

Düzgün, yaşanan kuşatma ve saldırıların son bulması için Kaymakam’la görüşmeye giden Alevi pirlerine de yine görüşme sonrasında polislerce plastik mermilerle saldırıda bulunulduğunu paylaştı
Gazi Cemevi özelinde yaratılmak istenenin Alevi hareketinin direncini kırma ve biat ettirme çabası olduğunun altını çizen Düzgün, “Gündüz pirlerimize hedef gözeterek saldıran zihniyet, demokratik hakkını kullanan gençlerimizden ikisi ağır yaralı olma üzere 3’ü de gerçek kurşunlarla yaralamıştır” dedi.

‘Devletin Alevisi olmayacağız’

Sözlerinin devamında bu zulüm yaklaşımını kabul etmeyeceklerini söyleyen Düzgün, Gazi Cemevi üzerindeki kuşatmanın inanç özgürlüklerini kısıtlanması nedeniyle derhal kaldırılmasını istediklerini bvelirttiği konuşmasını da “Devletin Alevisi olmayacağız, elinizi, dilinizi inancımızdan cem evlerimizden çekin” diyerek sonlandırdı.

‘Alevilik farklı bir kuşatma altındadır’

Pir Sultan Kültür Abdal Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan da cem evinin kuşatmaya alınmasının Türkiye’nin her yanında kınanması gerektiğini kaydetti. Kaplan, “Alevilik farklı bir kuşatma altındadır. Gün birlikte faşist iktidara karşı, mücadele etme günüdür” dedi.

Toplantı, konuşmaların ardından son buldu.

DİHA

Çıplaklık ve Özgürlüğümüz

Bir dönemler sayısı bilinmemekle birlikte binlerce Kürt kadını TC zindanlarından geçti. Özellikle de 1990 ile 2000’li yıllar arası bir çok kadın ve çocuk düştü zindanlara. Bunların kimisi ana, kimisi öğrenci, kimisi gerilla diyebileceğimiz kadınlardı. Hepsinin anlatacak veya anlatamayacak kadar derin hikayeleri vardı. Kimisi tüm cesaretini yüklenip dile getiriyor, kimisi de tarihin bütün yükünü omuzlamışçasına içine gömüyordu. Ancak ister ana, ister bir çocuk, ister genç bir kadın, ister bir gerilla kadın olsun. Hepsinin hikayesi bir birine benziyordu. Ve yaşadıkları onca acı, işkence sadece Kürt olmalarından kaynaklı değildi. Çünkü bütün Kürtler cinsiyetlerine bakılmaksızın işkence ve zulüm görüyordu. Ancak onlar zulmü  kadın kimliklerinen dolayı iki kat fazla yaşıyordu.

1993-94 yıllarında Türk devletinin emniyetinde sorguya giripte tecavüz yaşamayan, cinsel tacize uğramayan hiçbir kadın yoktu. 70’lik analar, henüz on sekizini doldurmamış çocuk kadınlar bu faşizmden nasibini aldı. Polisin tecavüzüne uğrayıpta hamile kalan kadınların durumunu anlatmaya ise hiçbir kelimenin gücü yetmez.

Bedenlerine dokunamayan binlerce kadının çığlığı kendinde saklı kaldı. Çok sonraları birer kadın olarak yaşadıklarını birbirine anlatabildiler. Çünkü yaraları aynıydı. Ağrıyan ruhları aynıydı. Her kadın diğer kadında kendini gördü. Birbirinin ruhuna dokunarak acılarını ve kanayan taraflarını onarmaya çalıştılar. Zor oldu. Gece boyunca süren kabusları, çığlık çığlığa uyanan kadınları, banyoya giremeyen hallerini, kendi bedenine dokunmayan anları, aynada kendine bakamayan psikolojileri yıkmak, aşmak zamanlarını aldı. Ağız dolusu gülebilmek, birazda olsun geçmişin gölgesinden çıkıp bu ana ve geleceğe odaklanabilmeyi yıllar sonra yoğun mücadeleler sonucu başarabildiler.

Binlerce özgürlük savaşçısı kadın olarak zindanlarda bu işkenceleri görürken aynı yolun yolcusu olan binlerce mücadeleci kadın da Türk devletiyle savaşırken, aynı zihniyetin sonuçlarını yaşıyordu. Katledilen onlarca kadının bedenine aynı şeyler yapılıyordu. Çırıl çıplak soyularak, tankların arkasına bağlanıp sürüklenerek, bedenleri parçalanarak, rahimlerine kurşun sıkılarak, memeleri bıçakla kesilerek tecavüz ideolojisi hayat buluyordu. Ele geçirilemeyen özgür kadın ruhunun intikamı kadın bedenlerinden alınıyordu. Bu öylesine bir intikamdı ki beş bin yıllık erkek egemen sistem adına saldırılıyordu. “bu sisteme başkaldıran kadınlar mısınız?” dercesine insanlık tarihinin en onursuzca saldırıları gerçekleştiriliyordu. Bütün bu vahşeti yapanlar tekil birer erkek olarak değil, erkek egemen ideolojinin gücüne dayanıyorlardı. Sadece devlet ve iktidarda vücut bulmuş egemen ideolojiye değil, toplumun içine sinmiş kadın-beden-namus üçlemesinin gücüne inanıyorlardı.

Kadın kimliği ve bedenine saldırılar sistematik olarak günümüze kadar hızından bir şey kaybetmeden devam etti. Sadece siyasal düşünceleri olan ve bu uğurda mücadele eden kadınlara değil bütün kadınlara dönük saldırılar topyekünleşti. Bu hayata ve erkek egemen zulme küçücük itirazı olan milyonlarca kadın şiddet gördü. Öldürülmüş kadın bedenleri binlerce kadının omuzunda taşındı.

Ve sonra tarih 2015’in temmuz ayını gösterdiğinde yine çırıl çıplak soyulan, sokak ortasında teşhir edilen, vücudu parçalanmış bir kadın daha gördük. Kevser Eltürk, yani Ekin Wan’ı. O mücadeleci bir kadındı. Özgürlük uğruna mücadele veren milyonlarca kadından biriydi. Bütün dünyada yaşayan milyonlarca kadının özgürlük sorununu yüklenmiş ve bu uğurda canını feda etmişti. Ekin Wan’da bize tanıdıktı, ona yapılan vahşette. En son yine Cizre’de aynı çıplak bedenleri gördük. Adını henüz bilmediğimiz bir kadın yerlerde çırılçıplak soyularak teşhir ediliyordu. Hafızamızda yılların biriktirdiği aynı kareler yeniden canlandı. Çırılçıplak bir kadın bedeni yine bir  meydandaydı. ve yine başında poz veren, bedenimiz ve çıplaklığımız üzerinden vurmaya çalışan erkekler. Görünüşe bakılırsa tarih tekerrür ediyordu. Oysa ki hiç bir şey tekerrür etmez. Sadece ettirilmeye çalışılır. Gaflette buradadır işte.

Çünkü bunu yapan erkek egemen aklın unuttuğu bir şey var. Zindanlarda tecavüze uğrayan, cinsel tacizin bin bir türlüsünü yaşayan, çırılçıplak sokak ortasında teşhir edilen binlerce kadın yaşadıklarından çok şey öğrendi. Erkek egemen sitemin kadın bedeni ve kimliğini köleleştirmek üzerinden nice uygarlıklar inşa ettiğini, kadının köleleşmesi ve bedenlerinin işgal edilmesi pahasına bu ataerkil kimliğin şekillendiğini biliyor. Kadınlar kendilerini  nasıl boyunduruk altına alındığını, beş bin yıldır insanlıktan sapma pahasına nasıl yaşatıldığını da biliyor. Peki erkek egemen akıl kadın bilincinin ne olduğunu biliyor mu? Tarihin ürettiği bütün ateşli silahlardan daha etkili bir şeyin farkına vardı kadınlar. Cins bilinci, yani kadın kimliğinin özgürleştirici farkındanlığı….

Ve bu kadınların hepsi topyekün mücadeleye dönüştü. Özgürlük uğruna savaşan kadınlar toplumun geleneksel olarak onların kimliklerine, cinselliklerine, bedenlerine yüklenen namus anlayışını, geleneksel algıları yerle bir ettiler. Bedene yüklenen cinsiyetçiliği paramparça ettiler. Kadınlar kendilerinde bütün sistemi yıktılar ve kendilerini aştılar. Ve bu ateş topuna dönüşen kadınlara dokunan herkesi, bütün egemen anlayışları yakıp geçtiler. tam da bunun için sanılmasınki ölen, yerde yatan çıplak kadın bedenidir.  Bilakis ölen onun başında bekleyen, can çekişen, çirkinlikte sınır tanımayan erkekliğin kendisididir. İşte bu yüzden tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Bir tek özgürlüktür baki olan. Oda kadınlar şahsında çoktan kazanıldı bile….

AKP’nin Alevi sevgisi!

HÜSEYİN ALİ

AKP demokrasi güçlerine karşı bir faşist cephe kurmuş durumdadır. Bu faşist cephe, demokrasi güçlerinin 7 Haziran’daki hamlesine karşı yapılmıştır. MHP de bu cephenin içindedir. 1970’li yıllarda böyle bir Milliyetçi Cephe (MC) oluşmuştu. 1990’lı yıllarda da benzer bir cephe Kürt halkına karşı oluşmuştu. AKP şimdi bir faşist cephe kurduğu gibi, demokrasi güçlerini zayıf düşürmek ve parçalamak için her yol ve yöntemi denemektedir. CHP üzerinde yoğun baskı kurarak demokrasi güçleriyle ortak hareket etmesini engellemeye çalışmaktadır.

AKP hükümeti, faşist cepheye karşı duracak demokrasi hareketini zayıflatmak için Alevilere de el atmıştır. Alevilerin konumları gereği demokrasi güçleriyle hareket edebileceğini düşünerek, bunu engellemeye çalışmaktadır. AKP şimdi Alevilere neden el atmaktadır? Alevilerin bu durumu iyi sorgulaması gerekir. AKP kendini güçlü göstermeye çalışıp, kuyruğu dik tutmaya çalışsa da en zayıf dönemini yaşamaktadır. Bu nedenle tüm faşist güçleri yanına almıştır. İşte AKP Alevileri, demokrasi güçlerinden koparıp bu cepheyi zayıflatarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Bazı keklik soylular, sığ düşünceliler ve çıkar hesabı yapanlar, AKP’nin bu oltasına kafalarını uzatmaktadırlar.

Aleviler, kimliklerinin varlığını sürdürmenin güvencesini ve haklarını sadece ve sadece demokratik bir ülkede kazanabilirler. Şu veya bu iktidarın vereceği sözler ya da atacağı palyatif adımlar Alevilerin varlığını güvenceye alamaz ve haklarını kazandırmaz. Yaşadıkları o kadar deneyden sonra bu anlaşılmamışsa kafayı kuma gömmek olur. Kaldı ki mezhepçi olan, Suriye ve Ortadoğu’da mezhepçi çatışmaların bir tarafı olan, en zalim faşist IŞİD ve El Nusra ile ittifak kuran bir AKP iktidarından Alevilerin hayrına bir şeyler beklemek büyük bir gaflettir; kendini kandırmaktır.

Aleviler siyasal duruma geniş bir perspektifle bakmalıdırlar. Kendi hakları ve hukuklarını Türkiye’nin genel siyasal yapısından ayrı ele alamazlar. Türkiye halkları ve demokrasisi için kötü olan bir iktidarın, Aleviler için iyi bir şey yapacağını sanmak körlükten öte bir şey olur. Aleviler, varlıklarını koruma, kimlik ve özgürlüklerini kazanmayı kesinlikle Türkiye’nin demokratikleşmesinde görmelidirler. Böyle yaklaşmayanlar, ne varlıklarını güvenceye alabilirler, ne haklarını kazanabilirler. Bu, Alevilerin temel duası olmalıdır.

Demokrasi güçlerinin en fazla ihtiyacı olduğu, demokrasi güçlerinin savunulması gereken en önemli süreçte AKP etrafındaki faşist cephenin asma yaprağı olmak en başta da kendi bindiği dalı kesmektir. Alevilerin varlığını tehdit edecek bir Türkiye yaratma peşinde olan AKP’nin masasına oturmak bile Aleviler için tarihi bir hata olacaktır.

AKP, Alevilerin demokrasi güçlerinin yanında yer almaması için böyle bir yaklaşım göstermektedir. AKP’yi biraz tanıyanlar bunu rahatlıkla görür. Erdoğan, önündeki engelleri aşmak ve iktidarını ayakta tutmak için herkesi kullanmış ve sonra bir tarafa atmıştır. En kolay atacağı da Aleviler olacaktır. Aleviler için neler söyledikleri, toplumda Alevilere yönelik var olan önyargıları nasıl siyasal olarak kullandıkları bilinmektedir. Mezhepçiliği iktidarının temeli yapanlardan bir şey beklemek gerçekten balık hafızalı olmaktır.

Ahmet Davutoğlu bir ceme katılmış, demagojik bazı şeyler söylemiştir. Tayyip Erdoğan da Alevilik Ali’yi sevmekse, biz de bu değerlere sahibiz diyerek Aleviliği nasıl kendine göre ele alıp inkar ettiği bilinmektedir. Bu zihniyet değişmemiştir.

Alevilerin şu anda yapması gereken, AKP’nin etrafında kurduğu faşist cephe karşısında demokrasi güçlerinin yanında yer almak olmalıdır. Nitekim Kerbela’nın güncellenmiş hali olan Cizre Katliamı’na karşı tutum alarak, çok önemli bir duruş göstermişlerdir. Daha doğrusu Aleviliğin göstermesi gereken tutumu takınmışlardır. Alevilerin yeri şimdi demokrasi güçleri ve çağdaş Yezid ve Muaviyelere karşı direnen Kürt halkının yanı olmalıdır.

Aleviler meşruiyetini demokratik toplum, demokrasi güçleri ve demokrasiye duyarlı devletten almalıdır. Meşruiyetini zalim iktidarlardan bekleyen bir Alevilik, en başta da kendine ihanet etmiş olur.

Bir de şunu vurgulayalım, Aleviliğin biçimsel olarak şu inanca, bu dine benzeme gibi bir kaygısı olmamalıdır. Aleviler eksik bir inanç değildir. Aksine özgünlükleriyle toplumsal işlevine uygun biçimde bozulmayarak, bugünlere ulaşmış bir inançtır. Bu nedenle sizin şu şeyiniz varsa, bizim de bu şeyimiz var gibi kendini ispatlamaya kalkışmak kadar yanlış bir şey olamaz. Aleviler, Alevi kurumları böyle bir komplekse girmemelidirler. Devletin, iktidarın yedeğine düşen bir inanç ve din haline gelmemişse bu eksiklik değil, bir yetersizlik değil, aksine Alevilerin olumlu ve güzel yanıdır.

Hristiyanlar her pazar kiliseye, Yahudiler her cumartesi sinagoga, Müslümanlar her cuma camiye gidiyorlar, biz de her hafta perşembe günleri cem yapmalıyız yaklaşımı da büyük bir yanlışlıktır. Kuşkusuz inançlarda ritüeller de önemlidir; birçok değer bu ritüellerle yaşamakta ve geleceğe taşırılmaktadır. Alevilerde cem ritüeli toplumsal, ahlaki, vicdani, kültürel boyutu önemli olan bir özelliğe sahiptir. Güzelliği de, üstünlüğü de bu karakterindedir. Şimdi bu özelliklerinden soyutlanmış, etkisi ve itibarı azalmış biçimde haftalık bir ritüele dönüştürmek aslında Aleviliğin içeriğini boşaltıp bir kabuğa dönüştürmek olur. Cemler, Alevilerin tarihinde nasıl rol oynamışsa öyle olmalıdır. Şu mahalle baskısı, şu modernizmin etkisiyle inanç mühendisliği yapmak, Alevilik değerlerini tarih içinde yaratmış pirlere, analara, atalara, inançlı topluma ve geleneğe ne kadar uygundur? Aslında bu makalede sadece bu konuyu işleyecektim, ama AKP iktidarı Alevileri ve demokrasi güçlerini parçalama gibi bir fesatlık içine girince makalenin esasını bu konuya ayırdım. Bu gazetede olmasa da başka bir yazıda Aleviliğe içeriden ve dışarıdan inanç mühendisliği dayatmaları konusunda düşüncelerimi ortaya koyacağım.

Alevi Türkmen Ocakları Dersimde!

ERDOĞAN YALGIN

Osmanlının son dönemlerinde ve gerekse Cumhurriyetin ilk yıllarından beri Dersim merkezli Kürt aşiretleri, bu aşiretlerin bağlı oldukları tarihsel Réya/ Raa Haq ocakları (dergah/ mekteb-i irfan/ okul) hakkında bir çok rapor/ lahiyalar hazırlanmıştır. Saha araştırmalarıyla bu raporlarda işlenen temel veriler arasında Ekrâd-ı Dersimlilerin, inançsal manada antik köklerine temas edilmiştir. Dolayısıyla “Dersimli Kürtlerin Müslüman olmadıkları“ sıkça dile getirilmiştir. Nitekim 1937-38 Dersim soykırımı, bunun en somut bir yansımasıdır. 1960‘lara kadar ortak hafızada mimlenmiş inancın teolojik ögelerinin içi, 1980 darbesiyle birlikte planlı bir şekilde boşaltılmış ve bu antik inanç, yaşayanlarına bile yabancılaştırılmaya çalışılmıştır. 1990’lı yıllarda, yakılan-yıkılan köylerin, kutsal ziyaretlerin sahipleri zorunlu kentleşmeye sürülmüştür. Dolayısıya ocak geleneginde yaşatılan Pir-talip ilişkileri bozulmuş, medyatik olma hevesiyle bazı ocak Pirlerinin (Filozof) konumları, maalesef devlet Dedeligine indirgenmiştir. Bütün bunlara, gayri ciddi akademik araştırmalar-çalışmalar eklenerek ortak hafıza dumura uğratılmıştır. Mezopotamyada antik Kürt klanlarının bir yaratması olarak gelişen ve Ebu’l Vefâ-i Kurdi (925-1017) süregiyle yayılan geleneksel Réya/ Raa Heq Aleviliginin içi boşaltılarak, bunun yerine Türk-İslam sentezi, gayri ciddi neşirlerle ikame edilerek bir algı operasyonuna gidilmiştir. Ama artık mızrak çuvala sığmamakta, güneş balçıkla sıvanmamaktadır! Genel olarak Alevi-Kızılbaşlık ve özel de ise Dersim merkezli Kürt Réya/ Raa Haq itikatı (Alevilik), iktidarların arka bahçesi olan Üniversitelerin sözde akademik çalışmalarına; Türk-İslam senteziyle göbek bağı olan resmi Türk tarih yazıcıları akademisyenlerin insafına bırakılmayacak kadar çok ama çok çiddi bir konudur. İnancımızı, biz yaşayanlar ve yaşatanlar (Réberler, Pirler, Mürşidler, Talipler Müsahipler, Kirveler) ancak bilir ve tanırız! Bu inanç mensuplarının “katline vacip“ fetvalar dizen bir devlet (Emevi, Abbasi, Selçüki, Osmani, Türki) geleneginin Üniversiteleri, resmi tarihin koruyucu akademisyenleri inancımızı, sözde bilimsel verilerle ele alıp bize tanıtamazlar! Dikkat! Tunceli Üniversitesi, yerelde yanına çektigi talipsiz/ yolsuz işbirlikçileriyle inancımızın ana merkezi olan Dersim’de, Kürt klanlarının bağlı olduğu Réya/ Raa Heq ocaklarının DNA’sını bozmak için faaliyetlerine hız vermişe benziyor!

Meselâ 11.02.2016 tarihinde; Tunceli Valiliği, Tunceli Üniversitesi ve Tunceli Cemevi tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinde yaşayan Türkmen Alevi Dede ve kültürüne mensup akademisyenlerin katıldığı, “İnançsal, Tarihsel ve Kültürel Boyutlarıyla Alevi İnancında Hızır” buluşması, Dersim’de bir otel’de gerçekleştirildi (11.02.16, Ferit Demir/ Tunceli DHA). Bu haberin üzerinde durulmalıdır! Dersimlilerin nasıl misafirperver oldukları, ilgili tarihi kayıtlarda da yer almıştır! Lakin gelen Türkmen misafirin; misafir bulunduğu hanenin Kürt, dilinin Kürtçe olduğunu asla gözardı etmemelidir! Dersim ocaklarıyla iletişim kurmak isteyen Türkmen ocakları, bu temel olguya ivedilikle dikkat etmelidirler! Her alanda inanç kardeşligini kullanan devletin, maddi-manevi destegiyle asimilasyonun birer aracı olmamaya özen göstermelidirler. Aksi halde, inancımızın yol süregine ters düşerler! Xızır’ın sırrına eremez ve ondan yardım dileyemezler! 1240’lı yıllardaki, yine Ebu’l Vefâ süreginin devamcıları olan Babailer isyanına-direnişine haksızlık etmiş olurlar! Hem kaldıki; Türkmen ocaklarının Pirleri ve talipleri; Dersim merkezli Kürt Ocaklarını, Pirlerini taliplerini devlet desteği ve aracılığı ile tanımamalıdırlar! Hele hele bu iktidar döneminde buna, asla ve asla tenezzül bile etmemelidirler! Öyle otel köşelerinde değil, Dersim’de Pirlerin taliplerin kutsal hanelerinde onurluca ağırlanmalıdırlar! Dersimliler misafirlerini otellerde ağırlamazlar, kendi hanelerinde, açık olan sofralarında misafirlerini baş tacı ederler! Bu türden misafirlik kültürünün bile kadim Dersim gelenegine ne denli yabancı olduğu, ne amaçla resmi kanallarla bu topraklara girdiği, aslında herşeyi anlatmaya yetmektedir. Kutsal toprafıyla-doğasıyla Dersim gibi bir inanç merkezinde Xızır, otel köşelerinde çağırılmaz, anılmaz! Dahası Türkmen ocaklarının Pirleri-talipleri; Dersim gibi bir antik kente adeta “su almaya gelir gibi“ iktidar yetkililerinin gölgesinde gelip-gitmemelidirler! Dersim merkezli Kürt ocaklarıyla tarihten var olan inanç kardeşliklerini, gençleriyle, çocuklarıyla birlikte müsahipliğe, kirveliğe çevirmelidirler! Hâsılı, Türkmen ocaklarının Pirleri ve talipleri asla ve kat‘a iktidara bulaşmamalıdırlar! İnançlarının tarihsel geçmişini; iktidarın yan aygıtı haline gelmiş üniversitelere, bunların resmi tarih yazıcısı, sözde akademisyenlerine hiç bir şekilde teslim etmemelidirler. Aksi takdirde, Dersim Kürt ocaklarının cümle mensupları; Türkmen Alevi kardeşlerini hak meydanında Mansur darına çeker, yolun gereklerini uygulamaya giderler! İktidar destekli bütün bu çalışmaların bir tek hedefi vardır! Türk-İslam sentezi ile Kal u bela’dan süzülüp gelen bu antik inancımızın; içinin boşaltılmasına ma’tuf yönelimler oduğu, asla unutulmamalıdır! Yani tehlike çok büyük!

Pir-i Sani Araboğlu ve hakikatliler

SEYDİ ÖZCAN

Alevilik, Emevilerle Abbasilerin şiddeti, yolsuzluğu ve ayrımcılığı Kur’an’in buyruğu olarak dayatan uygulamalarından mağdur olan kitlelerin kendilerini savunmak amacıyla geliştirdikleri dini ve siyasi tepkiler manzumesidir. Batınilik ile tasavvufun sentezinden oluşur.

Batınilik siyasi bir kavramdır. Kur’an ve Hadis’in Arapların çıkarına göre yorumlanıp uygulandığını ileri sürer, azınlığa zulmeden iktidarlara devrim yoluyla son verilmesini ister. Tasavvuf ise ahlaki bir kavramdır, hakça bir düzen için zalim yöneticilerin barışçı yöntemlerle değiştirilmesini ve insanların kulluktan kurtarılmasını amaçlayan felsefi bir inançtır.

Yöntemleri farklı olsa da amaçları aynı olan ve birbirlerini tamamlayan her iki inanç, Aşık Veysel’in ünlü deyişiyle “ince ve uzun bir yol”dur, çetin ve çetrefilli bir güzergahtır. Bu çetin yol, derin bir bilgi ve gelişmiş bir akıl ister. Yaşam boyu süren temiz bir ahlak ister. Sevgi ve sezgi, sabır ve metanet, özveri ve hoşgörü ister. Cömert olmak, olanını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak ister.

Hacı Bektaş’ın önderliğinde her iki inancın bağdaştırılmasıyla kemale ulaşan öğreti yaklaşık 200 yıl sonra Balım Sultan tarafından yeniden dizayn edildi. Bu düzenlemeyle Hacı Bektaş Tekkesinin dedelerle, dedelerin talipleriyle ilişkileri ayrıntılı bir biçimde belirlendi. İbadet biçimi yepyeni kurallara bağlandı. Dedelik tüm hak ve imtiyazlarıyla babadan oğula geçen bir yapıya dönüştü ve zaman içindeki uygulamalarla Alevilik, tasavvufi özünü yitiren bir seremoniler yumağı haline geldi.

Belirtilen nedenlerle 19. asrın ortalarından itibaren “Araboğulları” olarak anılan Süleyman ve Veyis kardeşlerin öncülüğünde, mevcut uygulamaya tepki olarak, sonradan “Hakikatlilik” adını alacak olan yepyeni bir akım doğdu. Araboğulları Baba Mansur ocağına mensuptu, dedeydiler. Dedelerin Aleviliği Osmanlı döneminde 500 yıl koruyarak 19. asra salimen taşıdıklarının bilincindeydiler. Bu yüzden eleştirilerini Dedelere değil, Aleviliğin tasavvufi özünü çürüten uygulamalara yönelttiler. Amaçları Hacı Bektaş öğretisini sözü ve özüyle yeniden canlandırmak, erdemli bir insanın niteliklerini öne çıkarıp bunları yoldaşlarının yaşam biçimine dönüştürmekti.

Araboğlulardan özellikle Süleyman büyüleyici, bilge bir kişiydi. Engin tasavvufi kültürü, akılcı ikna gücü ve sihirli hitabetiyle ağırlıklı olarak Kureyşan ocağına mensup yöre halkını derinden etkiledi. Dedeliğin bahşettiği maddi ve manevi olanaklardan uzak duran mütevazı yaşam biçimiyle de giderek efsanevi bir kimliğe büründü. Komşu ocaklardan bağlarını kestikleri için kendilerine “Prod” denilen ziyaretçilerin akınına uğrayan evi bir dergâha dönüştü. Hacı Bektaş’tan sonra ikinci pir anlamında Pir-i sani olarak anıldı.

Araboğluların dostlarından 90-95 yaşlarındaki Hemzo Kokımın (yaşlı Hamza’nın) 1940’lı yıllarda Aziz Babayla muhabbet ederken, henüz çocuk yaşta olan bu satırların yazarının dinlediklerine göre, cemaate mensup yetenekli şahsiyetler, sonradan “Hakikatlilik” adını alan Araboğluların düşüncelerini yayma görevini üstleniyorlar. Ancak eleştirilerini sadece uygulamalara değil, aynı zamanda dede ve dedeciliğe de yöneltiyorlar. Bunlardan Melulören (Orentaş) köyünden Hamo’nun oğlu Apseyd (1860-1932) Sarız, Afşin ve Elbistan yöresinde, Ali Dumke (İdamı: 1898) Akçadağ’ın köylerinde yaptıkları yoğun çalışmalarla Hakikatliliği halka benimsetmeyi başarıyorlar.

Hakikatlilerin önderleri bilgili, kültürlü ve inançlıydılar. Balım Sultan’in koyduğu biçimsel kuralları çoktan aşmış; Hacı Bektaş, Yunus Emre ve Mevlana’nın tasavvufi anlayışını diriltmeğe çalışıyorlardı. Kanaat ehliydiler, mütevazıydılar. Dayanışmacı ve paylaşımcıydılar.

Hoşgörülüydüler, ama düşkün kaldırmıyor, suçu ve suçluyu affetmiyorlardı. Ayrımcılık yapmıyor, fakir fukaraya el etek öptürmüyorlardı.

Özellikle ikinci kuşaktan Meluliler, Aziz babalar, Haydar Bayraklar, Mücrimiler, Ali Şükranlar, Haşimiler, Ali Kamkeler, İbretiler, İbrahim Erdemler, Ali Sayılırlar, Musa Hazarlar, Haydar Bulutlar… muhabbet ve deyişleriyle Araboğluların düşüncelerini sistematize edip kalıcı hale getirdiler. Alevilikte aydınlanma meşalesini yeniden tutuşturdular.

Babaganlık ve Dedeganlığın yanında Aleviliğin yeniden evrimleşmesine büyük katkılar sağlayan Hakikatlilerin “Pir-i sani”si Araboğlu Seyyid Süleyman’a sonsuz minnet ve şükran duygularıyla.

Not: Alevilik hakkında daha fazla bilgi için bakınız: “Alevilik ve Hakikatliler” adlı kitabımıza!

Seydi ÖZCAN

Hızır Ceminde Bir Yezid!

CİHAN DAĞ

Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi’ne bağlı olan Erzincan Cemevi’ni Davutoğlu, Binali Yıldırım ve bir kaç devlet adamı geçtiğimiz gün ziyaret etti. Şube yönetim kurulu başkanı Sadık Düzgün ve yönetim kurulu, Davutoğlu ve ekibini cemevinde ağırladı. Görünüşte hiçbir sorun yok sanki. Bir başbakan bir il ziyareti sırasında bölgede bulunan inanç kurumlarını ziyaret ediyor. Ne var ki bunda… Aleviler de her şeye laf ediyor. Gelseler bir dert, gelmeseler ayrı dert.

Değil işte!

Sen on küsür yıl yapımını engellediğin bir cemevine gövde gösterisi yaparak giremezsin. İbadethanelerine cümbüş evi dediğiniz, haklarında onlarla evlenilmez diye fetva verdiğiniz, kendinize benzettiğiniz zaman sevdiğiniz benzetemediğiniz zaman yok etmeye çalıştığınız bir halkı böyle aşağılayamazsın. Cemevinde ibadet sürerken destursuzca ve şov yaptığınız her halinizden belli iken rızalık almadan o cemi öyle bölemezsiniz.

Dersim, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi, Gezi… Ve daha birçok katliamın sorumlularını koruduğunuzu, makam mevki sahibi yaptığınızı biliyorken yüzümüze öyle Mickey Mouse gibi sırıtamazsınız. Beslediğiniz IŞİD hâlâ Suriye’de Alevileri katlederken bu kadar rahat bağdaş kurup, elinize mikrofon alıp Aleviliği Alevilere anlatmaya kalkamazsınız. Aleviliğin İslamın içinde mi dışında mı olup olmadığına Aleviler karar verir. Gelip insanları kendi ibadethanelerinde yoldan sapmış diye yargılayamazsınız.

Ama yaptınız!

Size bu fırsatı verenler, Yezid’in önünde semah dönenler, Hızır lokmasına leke sürenler, yüzyıllardır Alevileri kılıçtan geçiren zihniyeti kucaklayanlar, asi yanlarını törpüleyip şirin, rahatsızlık yaratmayan Aleviler isteyenlere kapılarını açanları elbet hep hatırlayacağız.

‘Şu kanlı zalimin ettiği işler’ ortada iken hoşgörü masallarının arkasına sığınıp ‘ama’ diyen cümleler ile baş etmek lazım en başta. Ne zamanki bu devlet tank ile  top ile iftira ile asimilasyon ile halkının üzerine üzerine yürümez, o zaman hoşgörüyü konuşuruz. Ama hali hazırda insanların cansız bedenleri paralı askerler tarafından soyulup teşhir edilirken, Berkin’in katilleri hala ‘meçhul’ iken olmaz o işler. O hoşgörü ülkesi çok uzak buraya, taksi çok yazar kusura bakmayınız!