Ana Sayfa Blog Sayfa 6344

Cizre’de vahşice katledilen 115 kişiden sadece 10’nun kimliği tespit edildi

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 3 ayrı bodrumda vahşice katledilen 115 cenazeden şimdiye kadar sadece 10’u aileleri tarafından teşhis edilebildi.  Cizre ilçesinde günlerce top atışları ve ağır silahlarla saldırı altına alınan Sur ve Cudi mahallelerinden çıkarılan, çoğu yakılmış haldeki cenazelerden Silopi, Antep, Urfa ve Mardin’e götürülen, vücut bütünlükleri bulunmayan veya yakılan cenazelerin teşhisi için yapılan DNA işlemleri devam ediyor. Şırnak’ın Silopi ilçesi ile Mardin, Urfa ve Antep’e sevk edilen cenazelerin teşhisi yapılamadığından DNA incelemesi için ailelerden örnekler alındı.

Katledilenler tespit edilmeyecek durumda

28 cenazenin bulunduğu Urfa’da, şu ana kadar Sultan Irmak, Fehmi Dinç ve Mesut Arsin’in cenazeleri otopsi işlemlerinin ardından aileleri tarafından teşhis edilerek alınabildi. Otopsi işlemleri tamamlanan diğer 25 cenazeden 6’sı Balıklıgöl Devlet Hastanesi’nde, 13’ü Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, 6’sı ise Siverek İlçe Devlet Hastanesi morgunda bekletiliyor.

Antep’e götürülen 20 cenazeden ise sadece 4’ü teşhis edilebilecek halde. Geri kalan 16 cenaze ise vahşice yakıldığı için tanınmayacak durumda. Yine Cizre’deki vahşet bodrumlarından çıkarılarak Silopi’deki Habur Sınır Kapısı’nda kurulan geçici Adli Tıp Kurumu’na (ATK) getirilen cenaze sayısı ise 50. Bu cenazelerden Abdulselam Turgut ile Murat Kazıcı’nın kimlikleri tespit edildikten sonra aileleri tarafından alındı. 48 kişiye ait cenazenin ise çoğu vücut bütünlüğü olmadığı veya yakıldıkları için teşhis edilemedi.

Yine Mardin Devlet Hastanesi’nde bekletilen 17 cenazeden Ekrem Sevilgen, Tajdin Merse, Mehmet Dalmış, Serdar Özbek ve Mehmet Benzer’in cenazeleri aileleri tarafından teşhis edilerek alındı.

Cizre’de iki ayı aşkın bir süre devam eden sıkıyönetim saldırılarında vahşet bodrumlarından çıkarılan 115 cenazeden önce de 84 kişi devlet tarafından katledilmişti.

Gazi’de Pir Celal Fırat’a polis saldırısı

Gazi Cemevi’ne yönelik saldırıları görüşmek üzere kaymakamlıkla görüşen heyete dönüşte polis saldırdı.

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün Dede ve Garip Dede Dergahı Başkanı Celal Fırat Dede ve Gazi Cemevi Başkanı Veli Gülsoy dedeyle kaymakamlıkla görüşme sonrası Gazi Cemevi girişinde akrepten üzerlerine plastik mermilerle ateş açıldı. Garip Dede dergahı başkanı, Pir Celal Fırat’ın ayaklarına onlarca plastik mermi kısa mesafeden sıkıldı. Saldırıda yaralanan Fırat, “böyle bir saldırıyı beklemiyorduk” dedi.

Alevi kurumları yaptıkları açıklamada “Katliam hazırlığı yapan bir anlayışla karşı karşıyayız halkımızı duyarlı olmaya çağırıyoruz.”denirken, saldırıyı kınadıklarını belirtiler

 

‘’Alevilik İslam Dışıdır’ veya ‘Allah var mı yok mu?’ tartışması üzerine

CAN KASAPOĞLU

‘’Alevilik İslam Dışıdır’ diyerek ‘kervan’a yeni-yeni katılanlara son olarak söyleyeceğimizi ilk baştan söyleyelim;

Alevilik, Aleviliktir ve kendi başına, özgün, özerk, komünal bir inanç, bir yaşam biçimi bir felsefedir. Biz Alevilerin tarihten günümüze miras kalmış yığınla sorunu var. Soykırım, katliam, baskı, asimilasyon ve yasaklardan dolayı, egemen inanç sistemleri ile devletlerinin mensuplarının inançlarını tek ve doğru inanç diye dayatmalarından dolayı da yığınla sorunlarımız var.

Kişisel olarak böyle bir tartışmadan rahatsız olmadığımı ancak Aleviler ve Alevilik aççısından ele alındığında bunun farklı yorumlara neden olduğunu vurgulamak gerekmektedir.

Burada ‘yeni’ olanın, bazı çevrelerin, Pir-Dede veya bilim insanı, akademisyen vb bu tartışmalara ‘henüz’ katılmış olmalarıdır. 20-25 yıl önce tartışılıp bir biçimde sonlandırılan-noktalanan tartışmaları ‘yeni’ gibi sunmak yada yeni bir şey keşf edilmiş gibi sunup-algılamak ya Aleviliği bilmemek yada yerli-yersiz bir tartışma aşlatarak esas olarak Alevilerin sinerjisini bir noktada tüketmektir..

Şimdi gelelim bu konudaki yazımıza;

‘’Alevilik İslam Dışıdır’ veya ‘Allah var mı yok mu?’ tartışması..

Son dönemlerin moda deyimi yada tartışmalarından biri ‘’Alevilik İslammıdır değilmidir, içimidir-dışımıdır ?’ tartışmalarıdır..

Bu yaklaşım vb tartışmalar önemli olsada, dönem itibarı ile Aleviler açısından bir anlam ifade etmemekle beraber bir dönemi hatırlatıyor.

Özellikle 70’li Yılların Türk Solunun bazı fraksiyonlarınca ‘’Allah varmıdır yokmudur ?’’ tartışmaları zaman zaman dışa yanısıyor ve sanki bu konuyu tartışıp netleştirmek devrimin bir parçasıymış gibin lanse ediliyordu..

Böyle bir tartışma gereklımiydi bilinmez ama dışa yansıyan boyutuyla biraz böyle idi..

Zaman zaman aşırı derecede tartışılan bu türden konular sol, sosyalist ve devrimciler için dışarıdan, git-gide birde alay konusu olmaya başlamıştı..

Öyleki bazı kesimler ‘’Siz tartışadurun ama, sağcılar, muhafazakarlar, tutucular, dinciler ve milliyetçiler işi götürüyor yoldaşlar’’ demeye başlamıştı bile..

Tartışmanın götürüsü, getirisinden fazla idi ancak bir kez ‘’Allah varmı yokmu ?’ tartışması başlamış ve işin içinden çıkılamıyordu..
12 Eylül darbesiyle birlikte tartışma bitmiş, Allahın varlığı silah zoruyla kabul edilmişti.

Elbette sol’un, nedenleri başka olan farklı sorunlarıda vardı ama sonuç olarak sol hem bu sığ tartışmaya takılıp kaldı, hemde sınıfta kaldı..

Daha doğrusu birileri işi alıp götürdü. Hatta ne onlar nede sol, işi götüremedi de denilebilinir….

Son bir-kaç yıldır ise dikkat edilirse bir çok aydın ve yazar araştırmacı(lar) Alevi olsun yada olmasın, bilim insanı sayın İsmail Beşikçi’ de dahil bir çok kesim bu alanda bir tartışma başlattılar..

Tartışmaların ana eksenini ise ‘’Alevilik İslammıdır, Alevilik İslamın neresindedir, Ne kadar İslamdır yada etkilenmiş, etkilemiş vs’’ oluşturuyor.

Aslında bu kesimler zannediyorlarki tartışmayı kendileri başlattı ve cümle-alem bu tartışmayla yatıp kalkıyor.

Aslinda “Alevilik Aleviliktir” denilse mesele kapanacak…

Yani başlatılan, biten ve netleşmiş bir tartışmayı nedense ‘’sanki yeni başlamış gibi’ yeniden tartışmaya açtılar..

‘’Kah çıkarım gökyüzüne seyrelerim alemi, Kah inerim yer yüzüne alem seyreyler beni’ diyen Nesimi, bundan Yüzyıllar önece bu tartışmayı noktalamiştır.

Yine Halla-cı Mansur’un ‘’Enel-Hak’ belirlemesi bu tartışmaları gereksiz kılmıştır.

Zaten sorunun kendisi ‘’Alevilik İslammıdır ‘’? sorusu gereksiz ve kafa karıştıran bir sorudur.

Nasılki İslam için ‘’İslam Aleviliğin içindemidir ?’’ sorusu saçma gelir ise Alevilik için de, şumudur, bumudur tartışması yada sorusu gereksizdir..

Bir başka deyimle Alevilik, aleviliktir.

Cepheden yapılan değerlendirmeler, sorular mevcut durumda Alevilerin sorunlarına çözüm getirmeyeceği gibi sonuçta yukarıdaki örneğe ve akıbetine de dönebilir..

Alevilerdeki kafa karışıklığı ile Aleviliğin ne olup-olmadığı konusunda ince çizgiyi iyi göremeden yapılan bu türden değerlendirmelerin kıymeti-harbiyesi yoktur.

Aleviliğin tanımını ve statüsü konusunda söyleyecek sözü olan(lar) yine Alevilerin kendileridirler.

Alevilerin temel hak talepleri salt inançsal değil aynı zamanda siyasaldır.

Dolayısıyla bu türden tartışmalara katılanlar belkide kendileri bir takım şeylerin farkına henüz varmaktadırlar.

İlk bakıldığında ‘’Alevilik İslammıdır, İçimidir, kenarında yada ortasındamıdır’’ tartışması çok önemli ve mutlaka olması gereken bir tartışma gibi görünebilir.

Ancak Alevileri bu süreçte böyle bir tartışmanın içine çekmek bir zamanlar Türk solunun ‘Allah varmı-Yokmu tartışması’ sürecine benziyor.

Bu durum ise Alevilerin davalarına sahip çıkma temelinde, esas olarak siyasal, demokratik hak taleplerini isteme noktasını ikinci plana itebilir.

Aleviler elbette her türlü tartışmayı yapmalıdırlar. Tarihiyle, coğrafyasıyla, kimliğiyle, buluşurken dili, kültürü, değerleri üzerindeki bütün çarpıtmalara karşı gelerek reddi red etmelidir ancak dersimiz, varmıdır-yokmudur yada içimidir-dışımıdır değildir.

Alevilerin baba-dede toprakları ve kutsal ocakları yok olmakla karşı karşıya iken hem kendilerinin ve hemde Türkiyenin birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarına nasıl katkı sunmaktan başka bir tartışma dönem itibarı ile birincil sorun değildir…

Nesimi, “İnsanın özü ruh değil maddedir. Ruh, maddenin bir niteliği, anlamı durumundadır.” diyordu ve Nesimi’nin söylediği bu sözler tümüyle Kuran’a aykırıydı. Kuran’a göre ise: “bizzat tanrının sözlerine göre nitelik ve öz, birbirinin aynıdır ve tanrının nitelikleri vardır.”

Aslinda “Alevilik Aleviliktir” denilse mesele kapanacak…

Dün, varmıdır-yokmudur tartışmasını yapanlar bu gün Alevilere dönük benzer bir tartışmayı yapmak yerine Kürtlerin, Emekçilerin, Alevilerin ve ötekilileştirilen kesimle bir olup ’Mazlumların Birliği’ için çaba ve emeğin içinde olsunlar..

16 Mart 2010 tarihli ancak ‘güncel’ olması açısından paylaşma gereği duyduğum bir yazı;
”YOL AYRIMI” Kitabımdan; Sahife, 60, 61, 62 RAST Yayınları, İstanbul 2014 yayınlanmıştır..

Alevi pirleri ve anaları Cizre katliamını kınadı

Devlet güçlerinin kuşatma ve katliamına karşı direnen halkın yanında olmak için Nusaybin’e gelen Dersim Alevi pirleri ve anaları, Cizre’deki vahşeti kınadı.

Dersim Alevi pirleri ve anaları, halkın direnişine destek vermek amacıyla geldikleri Mardin’in Nusaybin ilçesinde düzenledikleri basın açıklamasıyla Cizre’de gerçekleştirilen katliamı kınadı. Geceyi Nusaybin’in saldırı altındaki Dicle Mahallesi’nde geçiren Alevi pirleri ve analar, sabah ise barikatların ardında açıklama yaptı. Açıklama yapan Alevi pirlerinden Hasan Genç, Nusaybin’e yaşananları yerinde görmeye geldiklerini söyledi. Kürdistan’da halka dönük yaşatılan soykırım saldırılarının insani bir tarafının olmadığını kaydeden Genç, “Buradan sesleniyoruz. Artık barışı sağlayın. İnsanlar ölmesin, analar ağlamasın. Cizre’de yaşananlar hiç bir zaman insanlığın ve vicdanın kabul etmeyeceği şeylerdir. Bedenleri çıplak olmuş kadınları görüyoruz. Bu insanlık dışı bir olaydır. Hukuki ve insanı bir tarafı yoktur. Bütün insanlığa ve bütün dünyaya diyoruz ki gelin yerinde görün. Burada yaşanan zulme ve zalimliğe dur demenin zamanı gelmiş geçmiştir. Özüne dönelim ve sözümüze dönelim. Bu ahlaksızlık son bulsun. Barış olsun ve analar ağlamasın” dedi.

‘Karar verenler imana gelsin’

Daha sonra konuşan annelerden Menşure Doğan ise anaların üzerine defalarca zulüm yağdırıldığını ifade ederek, insanlığa dair bir şey bırakmadıklarını söyledi. Doğan, “Çocuklarını öldürmekle övünüyorsun. Yetmiyor ölüleriyle uğraşıyorsun. O zaman da insanlığı öldürüyorsun. Bu emri verenlerin çocuklarının babalarına sormasını isterim, ‘siz kahraman olmak için ne yapıyorsunuz’ diye. Çocuklarının yüzüne bakarken övünebilecekler mi yaptıklarından. Dünya bütün zulümleri görüyor da Kürtlere yapılan zulmü görmüyorlar mı? Vicdanı olan kimse bunu kabul etmemelidir. Karar verenler imana gelsin” diye konuştu.

Açıklamanın ardından pirler ve analar mahalledeki yurttaşlar ile sohbet etti.

(mo/eb/ns)

diha

Cehennem ülkesi

Savaşın içinde, savaşa bakarak ve onun insanlıktan bizleri uzaklaştıran atmosferiyle geçiyor günlerimiz. Derin dondurucuda annelerin çocuklarını sakladığı, altı aylık bebeklerin başından vurulduğu, çocuklarına ekmek almak için ölümün kucaklandığı, yaşlıların sokak ortasında cesetlerinin alınamadığı günlerden, bodrum katlarında insanların diri diri yakıldığı süreci yaşıyoruz.

İnsan vicdanın, ahlakının kabul etmediği durumu, sinema sahnesindeymişiz gibi seyrediyoruz. Kelimelerin artık anlamını yitirdiği bu ortam içerisinde, halen demokrasiden, kardeşlikten ve yeni anayasadan bahsedenlerin olması da pişkinliğin ne boyuta vardığını göstermekten başkaca anlam ifade etmiyor. Utanmazlığın boyutu o kadar ileri gidiyor ki; Nobel’e bile başvuracak kadar kendinden memnun katiller ülkesine dönüşüyoruz.

İktidarın ve iktidar hırsının ne demek olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz. Neron’un, Hitlerin, Musolini, Franco’nun ülkesine taş çıkartıyoruz. Kin ve nefreti örgütlemede, saldırganlığı bir yaşam biçimi haline getirmede artık ilk sıralarda yer alıyoruz. Diriye de, ölüye de işkence etmekten çekinmiyoruz. Gizli saklı yapmıyoruz, tüm insanlığın gözüne sokarak bunu yapıyoruz.

Diktatörü mutlu etmek için duvar yazıları yazıyoruz. Yazıların önünde pozlar veriyoruz. Öldürmeyi kutsuyoruz. Katiller de duygusal anlar eşliğinde bu resimlere övgüler yağdırıyor. İnsanlığımızdan unutamıyoruz…

Dönüp kendimize bakamıyoruz…

İnsani gelişim, eğitim, hak ve özgürlükler, basın özgürlüğü gibi endeksler de ülkemiz son sıraya yerleşmişken, kahramanlıktan bahsediyoruz. Hakların gasp edildiği, insanların günlük olarak öldürüldüğü, kadınların her yerde tacize, katliama maruz kaldığı, inançların ve halkların her gün aşağılandığı bir ülkenin vatandaşı değilmişiz gibi davranıyoruz.

Cehenneme dönmüş bir ülkenin vatandaşları olmaktan da gocunmuyoruz. “Bu kadar kin ve nefretle nereye varılır” diye sormuyoruz. “Çocuklarımız niye ölüyor, öldürdüklerimiz kimlerdir” demiyoruz. Histeriye tutulmuş, iktidar hırsına kapılmış, kendinden geçmiş bir kişinin, seksen milyonun kaderine, yetmedi Ortadoğu’daki halkların kaderine müdahil olmasını yadırgamayacak kadar, kendinden bihaber bir resim çiziyoruz.

Bugün yaşanılanların faturasının bizlere çıkarıldığını görmüyoruz. Her katledilen Kürt, her aşağılanan Alevi, her küfredilen Ermeni geleceğimizi elimizden alıp gidiyor. Birlikte yaşam umutlarımızı ortadan kaldırıyor. Bölgedeki her baskıcı düzenleme batıda kendisini hissettiriyor. Savaş korkuyu büyütüyor. Korku, sokakta yürüyen herkesi şüpheliler haline getiriyor. Konuşan herkesi savaşın potasında yargılıyor. Savaşı destekleyenler ve karşı duranlar ayrımı içinde işçiler, işverenler, memurlar konumlandırılıyor. Kısacası bizden uzak dediğimiz savaş bizleri çoktan içine almış bunuyor.

Gazetecileri içeri atan, aydınları hain ilan eden sürecin kendisini örgütlüyor. Komşularla olan ilişkileri belirliyor. Kirli ve gerici ittifakların içinde bir Türkiye resmine vesile oluyor. IŞİD ile resmedilmiş bir gelecek örülürken, çocuklarınıza, torunlarımıza nasıl hesap vereceğimizi bilenimiz var mı?

Utanmayacağımız bir geleceği çocuklarımıza bırakmak için şimdi birlik olma, birlikte katliamlara karşı koyma zamanında bulunuyoruz. Hz. Ali’nin söylediği gibi ““Haksızlığın önünde eğilirseniz haklarınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz”. Gün haksızlığın karşısında direnme günüdür. Direnişle, onurlu bir yaşamı evlatlarımıza bırakma günüdür. Aşk olsun o direnişi gösterenlere, aşk olsun Hallac-ı Mansur gibi dara duranlara. Aşk olsun Cizre’de haq ile haqikate ulaşanlara…

Babamansur Ocağı Pirlerinden, Mazlum Doğan’ın babası Kazım Doğan hakka yürdü

Kürt siyasetinin tanınmış isimlerinden ve PKK kurucularından Mazlum Doğan’ın babası Pir Kazım Doğan, Kocaeli’nde bir haftadır tedavi gördüğü Seka Devlet Hastanesi’nde hakka yürüdü. Doğan’ın cenazesi, Kocaeli’nin Derince ilçesi Esentepe Mahallesi’nde bulunan cemevinde gerçekleştirilecek törenin ardından Teman köyüne yolculanacak..

Doğan, Mazgirt’in Yaşaroğlu (Teman-Goman) köyünde toprağa verilecek.

Mazlum Doğan, 1982 yılında Diyarbakır Cezaevinde kendisini ateşe vererek yaşamını yitirmişti.

Alevi Sekretaryası toplandı

Britanya Alevi Federasyonu’nun 2. Olağan Genel Kurulundan seçilen Genel Başkanı İsrafil Erbil, Yönetim Kurulu üyelerinden Savaş Hurman, Zeynep Demir, Haydar Ulus, Hüseyin Üzüm, Maksut Demir, Kenan Ekiztaş, Türkiye’den Hüseyin Gazi Metin Dede, Araştırmacı-Yazar Turan Eser, Federasyonun İnanç Kurulundan Mehmet Yüksel Dede, BAF Genel Başkanı İsrafil Erbil Başkanlığında heyet olarak 4 Şubat 2016 Perşembe günü İngiltere Parlamentosunda Alevi Sekretaryasının İngiltere İşçi Partisi milletvekillerinden Joan Ryan, Kate Osamor, David Lammy ve BAF ile Sekretarya arasındaki koordinasyonu sağlayan Alevi gençlerinden Ergin Erbil ile toplandı.

Genel olarak Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan Alevilerin durumunun ele alındığı görüşmede, İngiltere İşçi Partisi Milletvekili ve Alevi Sekretaryası Başkanı Joan Ryan kuruluşundan bugüne kadar Alevi Sekretaryasının parlamento içi çalışmaları hakkında bilgi verdi.

Ryan “Farklı partilerin milletvekillerinin birlikte oluşturduğu İngiltere Parlamentosu Alevi Sekretaryasında şu an sekiz milletvekili görev yapıyor. Bunların altısı İşçi Partisi, ikisi ise Muhafazakar Parti milletvekilidir” dedi.

Alevi Sekretaryası adına konuşan Joan Ryan, Maraş valiliğine mektup yazarak, Maraş katliamının 37. yılında mağdurların yaslarını yaşamalarına yönelik yasakların kaldırılmasının talep edildiğini belirtti.

Görüşmelerin devamında Alevi Sekretaryasının önümüzdeki süreçteki çalışmaları için bir eylem planı ve takvimini oluşturulmasının gerekliliği vurgulandı. Alevilik resmen bir inanç olarak kabul edildiğinden dolayı, İngiltere Kiliseler Birliği Başpapaz ile resmi görüşmenin yapılması ve Alevilerin diğer inançlarla eşit haklara kavuştuğu için, bu eşit haklardan faydalanmanın başlatılması için ön açıcı adımların atılması ifade edildi. İngiltere parlamento kabinesindeki gölge bakanlar ilgili bakanlarla görüşmek ve onlara soru önergeleri yazmak için Britanya Alevi Federasyonun kendilerini bilgi ile beslemesi gerektiği ifade edildi.

Joan Ryan konuşmasında “bir kaç yüzyıldır baskılardan dolayı başını aşağı eğmiş Aleviler şimdi başını yukarıya kaldırmalıdır” diyerek, İngiltere Vakıflar kurulu tarafından resmen kendine özgü olarak tanınmış olan Alevilik inancına mensup “Alevi toplumun parlamento içinde ve dışında tanıtmak” gerektiğini belirterek, İngiltere Parlamento Genel Kurulda ve genel olarak parlamento çalışmalarında her ay 90 dakika“Alevi Gündemi” için görüşme zeminlerinin ve gündemlerinin açılacağı ifade edildi.

Türkiye’de Alevilere yönelik hak ihlalleri konusunda parlamenterlerin bilgilendirildiği görüşmede, bu konuda Parlamentoda Alevilerin kendilerini açıkça ifade etmesi ve tanıması için çalışmaların başlatılacağı sözü verildi. Ayrıca İngiltere Parlamento binası giriş salonunda tüm milletvekillerinin görmesine olanak sunacak bir üç günlük “Alevilik Tanıtım Günleri” resepsiyonu kapsamında enformasyon stantlarının açılması önerisi için çalışmaların başlatılması kararı alındı.

Arap Alevilerinden birlik çağrısı

Samandağ Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği üyeleri, Yeni Akit Gazatesi’nin Arap Alevileri hedef göstermesini kınayarak, halkı kendi güvenlikleri için bir olmaya çağırdı.

Samandağ Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği üyeleri, Yeni Akit Gazetesi’nin Arap Alevileri hedef göstererek, Alevilerin yaşadığı mahallelerin listelerini haberleştirmesini Abdullah Cömert Parkı’nda protesto etti. Samandağ Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği üyesi Süleyman Sayar, Yeni Akit Gazetesi’nin Alevi düşmanlığı yapmaya devam ettiğini söyledi.

Arap Alevileri güvende değil

Reyhanlı patlamasında sonra AKP’li yetkililerce Arap Alevilerin sürekli hedef gösterildiğini belirten Sayar, Arap Alevilerin Suriye’de savaş başladığı günden beri kendini güvende hissetmediğini söyledi. Sayar, şunları söyledi: “Buradan yetkilileri uyarıyoruz. Bu provokatif girişimlere son versin. Ayrıca milletvekillerinden de talebimiz bu saldırıların mecliste dille getirilmesi ve hesabının sorulmasıdır. Suriye’deki yeni gelişmelerden sonra cihatçı çeteler kalabalık gruplar halinde Hatay sınırından geçiş yapmaktadır. Bu süreçte bu haberin hedef göstererek yapılması halkta ciddi kaygı ve güvensizlik yaratmaktadır. Tarih boyunca değişik uygarlıkların beşiği olmakla beraber dört dinin ve farklı mezheplerin bir arada yaşadığı memleketimizde herhangi bir huzursuzluk istemiyoruz. Biz barış isteyenler olarak her yerde savaşların karşısındayız. Halkımızı kendi güvenliği için birlik olmaya çağırıyoruz.”

(öb/hk/sd)

DİHA

 

Pforzheim Alevi Kültür Merkezi 27 yaşında!

Muzaffer Çetin-PFORZHEİM

Pforzheim Alevi Kültür Merkezi ‘PAKM’ Dernek binası toplantı salonun’da ‘AABF’nun 27 yılı’ sohbet toplantısı organize ettiler. Sohbet toplantısan Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu ”AABF ve AABK” Başkanı Hüseyin Mat, AABF yönetim kurulu üyesi Adnan Önder, Dr. Süleyman Davulcu ve yeni yönetim kurulu Başkanı Bayram Özdemir katıldılar. Sohbetin açılış konuşmasını yapan Dr. Süleyman Davulcu, PAKM kurulduğundan beri çatı örgütümüz AABF üyesi olarak çalışmalarımızı sürdürdük ve federasyonumuzun desteklerini sürekli yanımızda hissedik. Bundan da son derece kıvanc ve gurur duyduk. Federasyonu başkanımızın, 27. Yıl kuruluşunda bizleri ziyaret edip bu onurlu günü bizlerle paylaştığı için onur duyduk ve mutlu olduk dedi. AABF Başkanı Hüseyin Mat, 152 derneğin catı örgütü AABF üyesi olarak PAKM’nin yeri çok farklı. Sizlerin çabalarınız ve gayretlerinizi hep başka derneklere örnek gösteriyor anlatıyorum. Çalışmalarınızı takdir ediyor saygı ile eğliyorum diyerek, 1960 yılların da büyüklerimiz, babalarımız Almanya’ya göçmen iş gücü olarak geldiler. Amac beli idi biraz para kazanmak ve geri dönmek. Ama bu ülkede kaldılar Avrupanın bir parcası oldular. Burada kalıcı olacaklarının bilinci ile dernekleştiler. 1989’da AABF kurularak derneklerimiz bir catı altında toplandı.

Federasyonumuz neler yaptı?

”Biraz kendimizi tanıtıp anlamaya, anlatmaya, tanıtmaya çalışalım. Bizim deyimimizde Dara çıkmak varya gelin hep birlikte ‘Dara’ çıkalım. 1989 yılında Aleviler bir araya gelip örgütlenirken doğru yapmışlarmı? Bu kadar emek bu kadar çaba hedefine uluştımı. Kendimizin bir analizini yapalım sorgulayalım. 27 yıllık Alevi harekatının çalışmaları ve elde edilen üç önemli kazanımları; ‘Almanya’da ilk kez Hamburg eyaletinde Müslümanlar ve Alevilere hukuki alanda diğer topluluklarla eşitlik sağlanması konusunda ‘Hak eşitliği Antlaşması’ , Hamburg Üniverstesinde Dünyada ilk olma özeliğini taşıyan ‘Alevilik kürsüsü’ açılışı, BW Weingarten Eğitim Fakültesin de ‘Alevilik din pedagojisi anabilim dalı’ açılışı. Bu çalışmalarımızla Alevi inancın tanınması, cem evlerinin tanınması, elde edilen hakların ve kazanımların korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması olarak” açıkladı.

post

Böyle olur Saray tarihçisi: ‘Aleviler Yavuz Sultan Selim’e ne kadar teşekkür etse az’

AKP’li tarihçi, yazar Mustafa Armağan Alevilerle adeta ‘alay eden’ açıklamalar yaptı. Armağan; 9. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim dönemine dair yaptığı araştırmalarda ‘Alevi Katliamı’ yapıldığına dair somut bir ize rastlanmadığını öne sürdü ve Alevilerin teşekkür etmesi gerektiğini söyledi.

Gericiler tarafından tarihçi olarak pazarlanan Mustafa Armağan 9. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim dönemine dair yaptığı araştırmalarda “Alevi Katliamı” yapıldığına dair somut bir ize rastlanmadığını belirterek, “Anadolu Alevileri, Sünni Osmanlı Devleti’nin kanatları altında kalabildikleri için Safevilerin Kızılbaş katliamından kurtuldular. Bunun için Yavuz’a ne kadar teşekkür etseler azdır” dedi.

AA muhabirine yaptığı açıklamada Armağan, Yavuz Sultan Selim’in, Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan Süleyman arasında “biraz gölgede kalmış” olduğunu söyleyerek, “Benim de genellikle mağdurlara karşı zaafım olduğu için onun hakkında bir kitap yazmaya karar verdim” açıklamasında bulundu.

Araştırmaları sırasında Yavuz Sultan Selim’in 8,5 yıl süren padişahlığı döneminde yaşanan birçok olayın bugün yanlış anlaşıldığını ve aktarıldığını gördüğünü öne süren Armağan, tarihi tekrar yazdı:

“Okumalarım devam ettikçe kendime dedim ki, ‘Benim Yavuz Sultan Selim’i aklamak değil ama bu yanlış bilgilerin enkazının altından onu çıkarmak gibi bir görevim var’. Mesela bugün Türkiye’de, Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Aleviyi katlettiği yönünde bir bilgi dolaşıyor. Buna kaynak olarak da yazdığı kitap ilk Osmanlı tarihi sayılan İdris-i Bitlisi gösteriliyor. Bu kitapta, 1513’te, Çaldıran Seferi’nden bir yıl kadar önce bir fişleme yapıldığı, 40 bin kişinin katledildiği yazılı. Ne var ki o dönemin başka hiçbir kaynağında, İran kaynaklarında dahi buna dair bilgiye rastlanmıyor.”

Armağan, “Bu çok tuhaf. İranlıların buradaki adamları öldürülecek, fakat hiçbir İran kaynağı böyle bir olaydan bahsetmeyecek” diyerek, konuya dair araştırması olduğunu iddia ettiği şu sözleri aktardı:

“Mesela aynı dönemde, Venedik elçileri burada dolaşıyorlar, gördüklerini, hatta dedikoduları bile yazıyorlar o dönemde, onlarda da bu meseleye dair hiçbir veri yok. Ne yabancı, ne yerli başka hiçbir Osmanlı tarihçisi Bitlisi’nin kitabında olduğu iddia edilen bu olay hakkında hiçbir şey yazmamış. Osmanlı arşivinde de bu olaya dair belge yok. Ben bunu araştırdığımda şu ortaya çıktı ki, İdris-i Bitlisi, Osmanlı’dan önce, Safevilerin sık sık Diyarbakır ve civarını işgalinden, katliamlarından çok çekmiş. Kürtler de çok çekmişler ve artık bizar olmuşlar. Hatta Şah İsmail’in yanına gitmişler, ‘Bize bunları yapmayın, ne istiyorsanız verelim’ demişler fakat Şah İsmail onları prangaya vurdurup, zindana attırmış.”

Bitlisi’nin bu yaşananlar üzerine Şah İsmail’e kinlendiği yorumunu yapan Armağan, “Nitekim, Bitlisi Şah İsmail’in Tebriz’de ve diğer yerlerde yaptığı katliamları da yine 40 bin rakamıyla bize anlatıyor. Diyor ki, ‘Şah İsmail Tebriz’de 40 bin Sünni’yi kılıçtan geçirdi’. Fakat Tebriz o zaman, evet kalabalıkça bir şehir ama o kadar insanın katledilmesi orada da mümkün değil, Şah İsmail bir katliam yapmış ama bu kadar insanın öldürülmesi orada da mümkün değil” dedi.

Armağan, “Bitlisi’nin Safevi hükümdarı Şah İsmail’e ve Şah İsmail taraftarları olan Kızılbaşlara kini” olduğunu savunarak, şunları ifade etti:

“Dolayısıyla Bitlisi, olayı abartarak ‘onlardan intikamımızı Yavuz aldı’ demeye getiriyor, asıl maksadı bu. Dönemin nüfus bilgilerine bakan araştırmacılar, Sivas’ın nüfusunun o dönem 10 bin olduğunu söyler, 40 bin kişi için dört Sivas şehri yok edilmiş olmalı derler. Dolayısıyla bu kadar kalabalık bir kitlenin yok edilmesi halinde mutlaka ve mutlaka bunların tahrir defterlerine ya da başka kayıtlara yansıması lazımdı. Hiçbir şey olmasa miras davalarına konu olması lazımdı. Mesela nadiren ele geçen bir belgede yargılama sonunda 70 küsur Rafızi’nin idam cezalarının yargılama sonunda infaz edildiği” yazılı.

“Aleviler taziye, ağıt kültürü en kuvvetli sosyal gruplardan. Fakat Yavuz’la alakalı bir tane ağıt yok, bu garip değil mi? Yavuz 40 bin Aleviyi kesecek, sonraki ozanlar, mesela Pir Sultan Abdal bile bir tane olsun Yavuz’dan bahseden, ‘katil Yavuz’ diyen tek mısra yazmayacak. Geleneksel yollarla, edebiyatla, kültürle bugüne hiçbir kaynaktan ulaşmayan bu olayın, Alevilerin nasıl gündemine geldiğine baktığımızda ise ortaya başka durumlar çıkıyor.”

Armağan, “Yavuz’un Alevileri katletmesinin’, Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer’in yazdığı “Osmanlı Tarihi”nin Ata Bey tercümesinin 2 ciltlik özetinin 1966 yılında Abdülkadir Karahan tarafından Osmanlıcadan yeni harflere aktarılmasıyla gündeme geldiğini öne sürerek; “Tam da sol ve Alevi hareketlerinin rönesansının yaşandığı bir dönemde, 1966’da, Türkiye’nin sol aydınları doğru olup olmadığı araştırılmayan ‘Yavuz 4o bin Aleviyi katletti’ bilgisini kullana kullana bugüne kadar getirdiler. Yaptığım araştırmalarda, 1966 yılından önce hiçbir Cumhuriyet devri kaynağında bu hadiseden bahsedildiğini görmedim.” dedi.

“Aleviler gerçekleri dile getiremiyorlar” diyen Armağan, şu yorumu yaptı:

“Eğer Çaldıran’da kaybeden Yavuz Sultan Selim olsaydı, bugün Türkiye’de Alevi diye bir şey de kalmayacaktı. Çünkü “Sünniler Alevileri kesti” diyenler, bugün İran’da neredeyse hiç Alevi olmadığı gerçeğini görmüyorlar. Eğer Çaldıran’ı Şah İsmail kazanmış olsaydı, Anadolu’yu ve İstanbul’u ele geçirseydi, bir kaç kuşak sonra Safeviler Alevileri kıtır kıtır keseceklerdi. Tıpkı İran’daki korkunç Türkmen katliamının aynısı Anadolu’daki Alevilerin de başına gelecekti. Gariptir, Anadolu Alevileri, Sünni Osmanlı Devleti’nin kanatları altında kalabildikleri için Safevilerin Kızılbaş katliamından kurtuldular. Bunun için Yavuz’a ne kadar teşekkür etseler azdır.”

birgun