Ana Sayfa Blog Sayfa 6352

AKP faşizmi ve Alevi hakikati

DILZAR DÎLOK

Yılan hikayesi deyimi belki de Türkiye’nin son yıllar içindeki siyasal istikrarsızlığının yansıdığı meclis hareketliliğini anlatmak için yerinde bir tercih olabilir. Seçimler oldu ancak barajları yıkan ve AKP’yi sular altında bırakan, AKP iktidarını boğan bu seçimler yok sayıldı. Sonuçları ve kazanımları da aynı mantıkla yok edilmeye çalışıldı. Bu doğrultuda başta Kürdistan halkı olmak üzere tüm demokratik, özgürlükçü ve devrimci kesimlere yönelik saldırılar geliştirildi. Türkiye devletinin, akli muvazenesi yerinde olmayan cumhurbaşkanının elinde nereden çözüleceği pek belli olmayan bir yumak konumuna düştüğü aşikardır. Her an her şeyi “sil baştan” yapabilen, bir ülkenin, bir toplumun siyasal iradesini, mücadelesini, demokratik yaşam umutlarını kendi dimağında yaptığı kumdan kalelerden ibaret sanan bir cumhurbaşkanının, gücü yettiği yere kadar, her an her şeyi yapması mümkün. Tek çare, o gücü elinden almak, o gücü onun değil de gücü; demokratik ve özgür yaşamı kurma temelinde toplumun kullanabilmesini sağlayacak bir sistemi hızla inşa etmektir.

Seçimler de sil baştan oldu. Müzakereler; barış grupları, demokratik adımlar, görüşmeler, ateşkesler, eylemsizlik süreçleri gibi seçimler de sil baştan edildi. Öncekilerde cumhuriyet tarihi boyunca inkar edilen Kürt halkı vardı ve sil baştan edilmesi o kadar da kimseyi rahatsız etmiyordu. Çünkü küresel güçler de buna izin veriyordu ve ülkedeki kamuoyu da buna göre hazırlanıyordu. Oysa bu defa tüm Türkiye toplumlarının katıldığı ve tam olarak demokratik sayılmasa da büyük bir mücadeleyle sonuçları halklar lehine oluşturulan 7 Haziran seçimleri sil baştan edildi. Kazandığınız sınavı hocanın “Bunu saymam, bir daha sınava gireceksin” demesi gibi bir şey. Zira Türk eğitim sistemi böyle saçmalıklara da açık kapı bırakacak kadar anti demokratiktir.

Öyle böyle savaş kararı alındı. Sil baştan edilmeyen tek şey, Kürtlerin inkar ve imhasına dönük kararlardır. Bir tek bu faşist uygulamalar yenilenmekte, sil baştan edilmeden uygulanmakta ve kirli savaş başka örtülerde, başka şekillerde sürdürülmektedir. Türkiye toplumu da demokrasi umuduna seçimlere endekslenmekte ama seçimlerde de bir demokrasi çıkmayınca umutları kırıla kırıla özgürlük ve demokrasi iradesine sürekli saldırılan bir kitleye dönüştürülmektedir.

Bu kararın ardından oluşturulan geçici hükümete MHP ve HDP’den vekiller de çağrılarak uçlar AKP’de törpülenmeye ve bağlı toplumsal kesimler ve güçler de AKP’ye kanalize edilmeye çalışılmıştır. Yaşanan tüm faşist, inkarcı imhacı uygulamalara rağmen demokratik mücadeleye verilen öneme atfen iki HDP’li vekil bu hükümete katılmıştır ancak çok kısa bir süre içinde şu anlaşılmıştır: Hiçbir şekilde AKP ile birlikte eşit koşullarda sayılacak adımları atmak mümkün değildir. AKP için güç demek ölüm demektir. Güç demek; faşizmdir, kandır, saldırıdır, tecavüzdür, insan haklarına hakarettir, çocuk katliamıdır, Kürdistan’daki ormanları yakmaktır.

Kurulan geçici hükümetin örtüsü haline getirilmeye çalışılan HDP’li vekiller tüm iyi niyetleriyle sürece katılma eğilimi gösterdilerse de mevcut oluşumu, savaş hükümeti olmaktan çıkaramamıştır. En son şehitliklere, kutsal mekanlara yapılan saldırılar, savaş hükümetinin pervasızlığını bir kez daha kanıtlayınca hükümette yer alan HDP’li vekiller istifa ederek en doğru ve demokratik tutumu sergilemiş oldular. AKP ne yaparsa yapsın, savaşta, faşizmde ve saldırganlıkta ısrarında tek kalmaya mahkumdur. Tekçi zihniyetle çoğulcu sistemler kurulamaz. AKP, azınlık pozisyonundaki farklı siyasal kesimleri geçici hükümete katarak kendi tekçi zihniyetini daha da benimsenir kılmak istemişse de bu yalancı siyaset ancak şehitliklerin kapısına kadar gelmiştir. Ancak Türkiye’deki hiçbir demokratik, devrimci ve özgürlükçü güç, parti ve hareketin kendisine koltuk değneği olmayacağını bir kez daha görmüştür. AKP’nin Alevi toplumuna yönelik politikasındaki inkar ve imhacı, yok edici, nefret söylemini ve saldırılarını teşvik eden, aynı zamanda sahtekar, yalancı politikaları sürmektedir. Ve bu yalanlar Hz. Ali’nin suretinin ayaklar altına alınmasına kadar gelip dayanmıştır. Alevi toplumu, AKP’nin gerici ve anti demokratik İslamcı politikalarına hiçbir şekilde kanmayacaklardır.

Alevilerin bu dönemde son yıllardaki politik durumu bir kez daha tartması, ölçüp biçmesi gerekmektedir. Gerçek şu ki, AKP iktidarı boyunca Hz. Ali’nin sadece sureti değil, Hz.Ali ile sembolleştirilen tüm alevi toplum değerleri ve anlamları ayaklar altına alınmıştır. Hiçbir şekilde yan yana gelmez denilen kesimleri bir araya getirmenin demokratikleştirmekten öte törpüleme ve sistem içileştirme yanı vardır AKP’de ve bu görülmek durumundadır. AKP’nin faşist İslamcı siyasetinin gölgesinde Aleviliğe dair tüm değerler inkar edilmiş, katliamlardan geçirilmekle birlikte katliam tehdidi altında tutularak iradesizleştirilmeye çalışılmış, Alevi kültür ve inancının özgür-demokratik yaşamı engellenmiştir. Aleviler, tüm iyi niyet ve çözüm çabalarına rağmen AKP zihniyetinin katliamcı, faşist dinci yüzünü bir kez daha görmüştür.

AKP’nin tüm geçmişi boyunca yaptığı en istikrarlı eylem; yalan, kandırma, oyalama ve toplum özgürlüksel dinamiğini statize etmek olmuştur. Alevi toplumuna da yaklaşım aynı bu temelde olmuştur. Alevi kökenli vekillerini hükümete tabi kılarak bu toplumsal kesimi iktidar kılmaktan ziyade, bu toplumsal kesimin özgürlüksel dinamizmini yok etmek amaçlanmıştır. AKP’nin yanında yöresinde görünen herhangi bir demokratik gücün, kendi öz iradesiyle durmadığı ve her an kılı kırk yararcasına bir özgür irade mücadelesi yürütmediği müddetçe, hiçbir demokratik dinamiğinin kalmayacağı kesindir. Zira AKP karadelik misali tüm demokratik dinamiği yutma uzmanıdır. Ancak son istifalar da göstermiştir ki, AKP faşizmi Alevi hakikatini yutamamıştır.

Okul boykutu

HÜSEYİN ALİ

Türkiye’de bayramdan sonra ilkokullar açılacak. Tabii ki yine Türkçe dışında hiçbir çocuk anadilde eğitim görmeyecek. Yani çocuklar asimilasyon değirmeninin içine atılacaklar. Bundan daha büyük bir cinayet ve soykırım olabilir mi? Ama Türkiye’de bu uygulama normal bir şeymiş gibi izleniyor. Buna karşı büyük bir mücadele içinde olunmuyor ama kendisine aydınım, vicdanlı insanım, demokratım denilebiliyor. İşte bu gerçeklik bile Türkiye’nin sağlıklı insanlar ülkesi olmadığının kanıtıdır. Ya da hastalıklı insanlar ülkesidir. Çünkü Türkiye’deki sistem herkesi hastalıklı insan haline getiriyor. Buna yok demek, yaşadığı gerçeklikten haberi olmamaktır. Türkiye’de Türk’ten başka herkesin asimile edilmesi, kültürel soykırıma uğratılması normaldir. Bunu görmek normal bir insan olmaksa, buna bir şey de diyemeyiz. Ama biz Türkiye’deki insanların büyük çoğunluğunun insani açıdan hastalıklı olduğunu iddia ediyoruz. Aziz Nesin, Türkiye’de yaşayanların yüzde 60’ının aptal olduğunu söylemiş. Aptal mıdır, değil midir buna bir şey diyemeyiz, ama insani, ahlaki, vicdani ve evrensel açıdan Türkiye insanının sağlıklı olmadığı kesindir. Bunu da yaratan, Türkiye’deki siyasi, sosyal ve kültürel sistemdir. Bu sistemin yarattığı insanlar da, partiler de, kurumlar da birbirini tamamlamaktadır. Amiyane deyimle tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur.

Dünyada en büyük cinayet, bir çocuğun anadilini, kimliğini, kültürünü unutturup onu başkalaşıma uğratmaktır. Bu cinayet ve suç başta Türkiye olmak üzere bölgenin diğer ülkelerinde işlenmektedir.

Bakurê Kurdîstan’da Kurdî-Der ve DTK bir haftalık okul boykotu çağrısı yapmış. Esas çağrının okul sisteminin tümüne olması gerekir ama ne acıdır ki, mevcut durumda ancak bir hafta yapılabiliyor. Biz Kürt’üz diyorlar ama çocuklarını da tıpış tıpış okula gönderiyorlar. Bu tabii ayrı bir tartışma konusudur. Ama çocukların kültürel soykırım değirmeninin ağzına atıldığı bir gerçektir. Bunun için çok yazılabilir, çizilebilir. Kuşkusuz Kürtler buradan kurtulmak istiyorlar. Zaten özyönetim ve özerklik inşalarının en temel amaçlarından biri de anadilde eğitimin Kürt halkının kendi kurumları tarafından yapılmasıdır.

Okul boykotunun bir hafta yapılması iyi bir uyarıdır. Aynı zamanda dünya tarihinin en haklı ve en demokratik eylemidir. Bundan daha meşru ve masum tutum olamaz. Hatta böyle bir boykota mecbur olmak ve yapmak bile bir trajedidir. Zaten Kürt sorununun en trajik yanı budur. Ev sahibinin Yavuz hırsızı protesto etmesi gibi bir şeydir. İnsanlık tarihinde Kürtler gibi dilini isteyen başka bir halk yoktur. Türk devletinin ne kadar zalim olduğunu buradan anlamak yeterlidir. Başka hiçbir şeye bakmadan da Türk devletinin ne kadar zalim ve insanlık dışı olduğu Kürt dilinin durumuna bakılarak anlaşılabilir. Tarihte Kürtler kadar dili yok edilen başka bir halk olmamıştır.

Kürtler çocuklarını bir hafta okula göndermeyerek bu gerçekliği ortaya koymuş oluyorlar. Türk devletinin en büyük zalimliği ve ayıbı gözler önüne serilecektir. Bu okul boykotu tabii ki çok meşrudur; ancak tarihin en büyük siyasal eylemidir de. Çünkü Kürtleri kültürel soykırıma uğratıp Türkleştirmek Türk devletinin değişmez politikasıdır. 90 yıldır her konuda politikaları değişir, ama bu konuda değişmez. Kürtlerin asimile edilip yok edilmesi değişmez bir anayasa maddesidir. Zaten her fırsatta değişmez anayasa maddelerinden söz edilmektedir. Bunların hepsi de Kürtlerin yok edilmesiyle ilgilidir.

Kürtler her eylemden ve her siyasi tutumdan önce bu boykotu yapmalıdırlar. Bu boykota katılmayanın bırakalım yurtseverliğinden, Kürtlüğünden bile şüphe edilmelidir. Hiçbir siyasi görüş ayrılığı bu boykota katılmama gerekçesi olamaz. Çünkü Kürt dilinin yok edilmek istenmesi protesto edilmektedir. Analar babalar bu konuda çocuğun iradesine karışamaz denilemez; ana babanın birinci görevi çocuğuna anadilini öğretmektir. Çocuğunu asimilasyondan koruyamayan aileler görevini tam yapamıyordur. O nedenle analar ve babalar çocuklarına ilk görevleri gereği bu bir haftalık okula çocuklarını göndermemelidirler.

Türkçe eğitim veren okulların amacı çocukları eğitmek değildir. Asıl amaç, kendi kimliğinden, kültüründen uzaklaştırmaktır; kimliğini inkar ettirerek kendine ihanet eder hale getirmektir. Hiç kimse kendini aldatmasın, Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi olmasaydı Kürtlük bitmişti. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi bu amaçla gerçekleştirilmişti. Ancak Özgürlük Hareketi 15 Ağustos’la 12 Eylül’e karşı mücadeleyi geliştirince bu plan bozuldu. Asimilasyon sürse de Kürtlük bilincinin gelişmesi, insanların utanmadan dilini konuşması bu faşist darbenin hedefine ulaşmasını engelledi. Ama tehlike zamana yayılmış biçimde sürmektedir.

Bu açıdan her yerde okullar boykot edilmelidir. Bir hafta okullar boş kalmalıdır. Böylece demokratik özerklikle birlikte anadilde eğitim de gündeme konulmalıdır. Zaten anadilde eğitimle demokratik özerklik birbirinden koparılamaz kadar bir bütünü ifade etmektedirler. Anadilde eğitim olmadan demokratik özerklik, demokratik özerklik olmadan anadilde eğitim anlamlı hale gelmez.

Anadiline sahip çıkmayan onuruna da, geleceğine de sahip çıkamaz. Anadil onurdur, namustur diyerek bir hafta çocukların okula gönderilmemesi Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü açısından da gösterilmesi gereken bir tutumdur. Kuşkusuz özyönetim ilanı ve demokratik özerkliğin inşa edildiği yerlerde çocukların tümden anadilde eğitim yapacağı okul sistemine geçilmesi gerekmektedir. En azından birinci sınıftan başlayarak bu yapılabilir.

Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik

Kızılbaş Alevi tarihine ilişkin her geçen gün yeni kaynaklar çıkıyor. Yalçın Çakmak ile İmran Gürtaş’ın derlediği “Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik” kitabı Aleviliği tarih, kimlik, inanç ve ritüelleriyle ele alan araştırmacıların yazılarına yer veriyor. Kitap, homojen olduğu zannedilen Alevi inanç geleneğine ilişkin yeni bulguları da okuyuculara sunuyor. Kitap, Alevi-Kızılbaş-Bektaşi tanımları ve aralarındaki ayrımlar dahil olmak üzere, terminolojiden başlayan anlaşmazlıklar veya belirsizlikleri ortaya koyuyor.

İslam içi tartışmaları

Alevilik sadece güncel politik değil, teolojik ve tarihsel bağlamda da üzerine hala çok tartışılan bir olgu. İslam içi mi, kendine mahsus bir inanç mı olduğu bahsinde hararetlenen yorum farkları, Doğulu-Batılı, Türk-Kürt gibi ayrımlarla çeşitleniyor. Suavi Aydın’ın sunuşta bir etno-dinsel kimlik olarak tanımladığı Aleviliği üç düzlemde ele alıyor: Tarih, Kimlik, İnanç ve Ritüel. En geniş bölümü oluşturan tarih bölümü, özellikle Aleviliğin tanımının gelişimi yanında, iç ayrımlarına ışık tutuyor. Kimlik bölümündeki yazılar, Alevilerin ve Alevi hareketinin güncel gündem konularına odaklanıyor. İnanç ve Ritüel bölümü ise, canlı bir gelenek tablosu sunuyor. Derleme, Türkiye’den ve yurt dışından bilinen araştırmacıların yanı sıra, yeni kuşak araştırmacıların özgün çalışmalarını bir araya getiriyor.

Katkıda bulunanlar

Tanıl Bora’nın editörlüğünü yaptığı ‘Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik (Tarih-Kimlik-İnanç-Ritüel)’ kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kitaba makaleleriyle katkı sunan yazarlar ise şunlar: Alişan Akpınar, Gürdal Aksoy, Murat Alandağlı, Suavi Aydın, İbrahim Bahadır, Mehmet Bayrak, Yalçın Çakmak, Yavuz Çobanoğlu, Ercan Geçgin, Erdal Gezik, İmran Gürtaş, Ayfer Karakaya,  Ahmet Karamustafa, Hans Lukas Kieser, İlker Kiremit, Robert Langer, Fahri Maden,  Ahmet Yaşar Ocak, Dilek Kızıldağ Soileau, Martin Sökefeld, Gülay Tulasoğlu, Erdoğan Yalgın, Ali Yaman, Rıza Yıldırım, ve Besim Can Zırh.

Aleviler açlık grevine başladı!

Dersim ‘de Alevi dedeleri, çatışmalı ortamın son bulması ve ” Çözüm Süreci ‘nin” yeniden işler hale getirilerek, bölgeye “barış” gelmesi talebiyle 4 gün süreyle dönüşümlü olarak açlık grevi başlattı.

Dersim’deki Alevi toplumunun önderleri olan Alevi dedeleri, Seyit Rıza Meydanında yaptıkları ortak basın açıklamasıyla bayram süresince “barış” için dönüşümlü olarak açlık grevi yapmaya başladı.

Alevi dedelerinden İbrahim Kete, grup adına yaptığı açıklamada, bayramda dahi bölgede kan ve gözyaşının hakim olduğunu ifade ederek, “Kan dökülen yerde bayram olmaz, olsa olsa yas ve gözyaşı olur. Bundan dolayıdır ki biz Dersim ocak pirleri ve evlatları olarak bayramlaşma yapmıyoruz. Bayram süresince bu meydanda dönüşümlü olarak 4 günlük açlık grevine başlıyoruz” diye konuştu.

Çözüm Süreci’nin kaldığı yerden devam etmesini istediklerini ifade eden Kete, “Biz bu durumu kabul etmiyor ve rızalık göstermiyoruz” dedi.

Meydanda toplanan Alevi dedeleri, konuşmaların ardından “barış” için mum yakıp lokma dağıttı.

Baki Düzgün; Alevi olmak suç mu?

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün’ün Aksiyon dergisindeki röportajı:

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün, eşi ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, geçen haftalarda silahlı saldırıya uğradı. Bu, Suruç katliamından bu yana Alevileri hedef alan üçüncü saldırıydı. Baki Düzgün, bugünkü kaos ortamına Alevilerin de çekilmek istendiğini ama Alevilerin bu oyuna gelmeyeceğini düşünüyor. Ahmet Davutoğlu’nun bazı Alevi kanaat önderlerini toplamasını ise seçim girişimi olarak yorumluyor. Kardeşinin cenazesinde çözüm sürecini eleştirdiği için Yarbay Mehmet Alkan’a ‘Alevi’ denmesine ise tepki gösteriyor.

-Son zamanlarda Alevilere yönelik saldırılar artmış durumda. Siz de silahlı saldırıya uğradınız. Aleviler üzerinden yeni bir plan mı devreye girdi?
Eşimle birlikte Ankara’ya gitmek üzere yola çıkmıştık. Yanımızda Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de vardı. Bolu’dan sonra Ankara’ya 70-80 kilometre kala yüzü bize dönük duran bir aracı fark ettik. Önce radar zannettik. Bir kilometre geçtikten sonra ateş açıldı. Ama ateş araçtan açılmadı. Belli ki pusu kurulmuştu. 25 kilometre sonra dinlenme tesisinde bekledik. Bu arada bizi plakasız bir aracın takip ettiğini gördük. Ankara şehir merkezine girdiğimizde de plakasız gri bir aracın olduğunu gördük. Bizden önce de Sultangazi Cemevi Başkanı’na saldırı olmuştu. Bizim üzerimizden Alevileri korkutma, sindirme gibi bir çaba var. Eğer o gün orada bir kaza olsaydı bugün Türkiye’nin gündemi çok daha farklı olurdu. Türkiye’yi tamamen karıştırmak, ülkede Alevi-Sünni çatışması çıkarmak isteyenlerin bir planıydı bu.

-Sizi kim hedef gösteriyor?
Sosyal medyada hep tehdit, hep küfür var. Melih Gökçek, Akit’in yayımladığı “Suruç’un sorumlusu kimdir?” yazısını paylaşarak Alevi kurumların başkanlarını hedef gösterdi. Habere göre öğrenci grubunu Suruç’a ben göndermişim. Bu ülkeden 1995’te ayrılmıştım zaten. Yıllarca Almanya’da yaşadım. Esnaftım. Benim üzerimden “Bu işin arkasında dış güçler var.” diyerek algı oluşturuluyor.

-Ülkeden ayrılma sebebiniz dönemin siyasi konjonktürü müydü?
Gazi katliamı olmuştu. Alevi dedesi olarak bu katliamların olmaması için Gazi Mahallesi’ndeydim ben de. Hem ulusal hem de yabancı basına mahallede olanları anlatıyordum. Bu benim görevim sonuçta. O dönem tutuklandım, Gazi olaylarını organize etmekten. 160 yıl ceza talep etti savcı. Daha sonra çıktım, yurtdışına gittim. Evlendim, orada yuva kurdum. Ayrılma sebebim tamamen dönemin siyasi konjonktürüydü. Bu ülkede bu senaryo hep devam etti. Gazi’den sonra Sivas katliamı senaryosu devreye girdi. Birileri ne zaman bu ülkeyi yönetemez hâle geliyor, Aleviler üzerinden kaos planı devreye giriyor. Bu ülkede hâlâ inançlar üzerinden siyaset yapılıyor. 2015’te Alevilik, Sünnilik, kimlikler ve diller üzerinden siyaset yapılıyorsa, bu, ülkenin 90’lardan çok daha geriye gittiğini gösterir.

-Aleviler planlanan  kaosa alet olur mu?
Aleviler hiçbir zaman bu kaosa ortak olmadı.  Bu ülkede halkların, inançların ortak yaşaması noktasında duruşları netti. Bize yapılan suikast girişiminden sonra bütün dernek ve vakıflarımız aradı basın açıklaması yapıp sokağa çıkmak için. Ama izin vermedik. Provokasyona alet olmamak için canlarımıza sağduyu çağrısında bulunduk. “Ülkeyi yönetiyorum” diye düşünenlerin hesabı bu çünkü. Bugün ülkeyi yönettiğini zanneden dört isim var. Erdoğan, Efkan Ala, Hakan Fidan ve Yalçın Akdoğan. Biz Alevi toplumu olarak bu hesabı güdenlere nasıl güvenelim? Bugün ülke yönetilemiyor, yönetilenler yönetenlerden memnun değil. Ortada şu an bir hükümet yok. Bir yürütme yok. Tek adam diktatörlüğünde yönetiliyor ülke. Tarih boyunca bu tür haksızlıkların karşısında olduk. Bugün de bu ülkede Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Abaza, Çerkes bütün insanlar birlikte yaşayabilir. Yeter ki yönetenler iyi niyetli ve vicdanlı olsunlar.

-Davutoğlu bir grup Alevi kanaat önderiyle bir araya geldi. Siz neden davet edilmediniz?
Siz bir toplum adına konuşacaksanız, orada bir kurumsal kimliğiniz ve yönettiğinizi iddia ettiğiniz kitle ile bir bağın, desteğin olması lazım. Alevi Bektaşi Federasyonu, 400 bin üyeli bir kurum. Alevi toplumunun büyük çoğunluğunu temsil ediyor. Bu görüşmenin bizde hiçbir karşılığı yok. İçeriği boş olan, görüşme anlamında hiçbir yetki ve sıfatı olmayan bireylerin bir araya gelip sohbet etmesi. Çağıran başbakan değil. Yetkiyi teslim etmiş. Gidenler de kendilerini temsilen gitmişler. Ülkede 7 tane Alevi çalıştayı yapıldı. Yapılan bütün görüşmelerde sorunlar bütün çıplaklığıyla anlatıldı. Seçim dönemlerinde tekrar tekrar Alevileri ya da bu isimleri çağırmanın bir anlamı yok. Her seçim döneminde çağırıp “Bakın biz Alevileri seviyoruz, düşünüyoruz.” diyorlar. “Eğer 7 Haziran’da bana yetki verilmiş olsaydı bu sorunu çözerdim.” diyor. Bir kere 13 yıldır ülkeyi siz yönetiyorsunuz. Ayıp değil mi bu cümleyi kuruyorsunuz.

-“Sizi temin ederim ki sizi toplamış olmam art niyetli değil.” demiş Ahmet Davutoğlu…
Ben inanmıyorum samimiyetine. Yine bir seçim öncesi girişimi. 7 Haziran’dan önce bizim kurum başkanlarımız çağırıldı ve iyi niyet adımı olarak arkadaşlara gidebileceklerini söyledik. Kurum başkanları gittiler ve Davutoğlu şu cümleyi kurdu: “Ben bu sorunu çözmek istiyorum ama tabanıma bunu anlatamam. Bu dönemde sizden zaten bize oy gelmiyor. Biz bu sorunu çözemeyiz.” Oy karşılığında Alevilerin sorunlarını çözmeyi vadediyorlar. Ne olursa olsun davete gidenlerin, oraya gitmemesi gerekiyordu. Başbakan olmayan zat onları kandırdı, kullandı. 13 yıldır ne değişti Aleviler adına? Cemevleri ibadethane olarak kabul edildi mi, Madımak utanç müzesi oldu mu, Aleviliğin ders olarak okutulması konusunda bir adım atıldı mı? Her seferinde çağırıp oynuyorlar. Alevilerin bu oyuna gelmemesi lazım. Alevileri böl-parçala-yönet çabası bunlar.

-Yarbay Mehmet Alkan,  şehit kardeşinin cenazesindeki sözlerinden dolayı “paralel, hain, PKK’lı”, son olarak Alevi ilan edildi…
Alevi olmak suçmuş gibi gösteriyorlar. Bu ülkede Aleviler tüm yurttaşlık görevini yapıyor, vergi ödüyor, askere gidiyor. Çocuğum Alevi olarak doğuyor, okula Alevi olarak gidiyor, askere Alevi olarak gidiyor. Orada çatışmada şehit düşünce cemevinden zorla camiye götürüp devlet erkânı yapıyorsun. Şehit Aleviyse, şehit olmuyor mu? Bu bizim ölümüze saygılarının olmadığını gösteriyor. O zaman biz de çocuklarımızı askere göndermeyeceğiz. Bugüne kadar Aleviler hırsızlığa, yolsuzluğa bulaşmadı. Ayakkabı kutularında paraları götürmedi. Alevilerin tek suçu bu ülkenin demokratik ve özgür bir ülke olmasını talep etmeleri oldu. Cumhurbaşkanı, bir genel başkanı Alevi olduğu için yuhalatıyor. Demokratik bir ülkede bunu yapamazsınız. Bu ülkede bir zafiyet var. O da bizden rahatsız olmayan Sünni vatandaşların bu ayrıştırmalara tepki vermemesi.

Yargıtay 3. Dairesi, AİHM kararına dayanarak “Cemevi ibadethanedir” kararı verdi. Bu kararın uygulanması için çalışmalarınız olacak mı?
8 ay önce sivil itaatsizlik çalışması başlattık. Sebebi de cemevlerine su ve elektrik borcundan dolayı hacizler gelmeye başlamasıydı. Biz de “Camilerden, kiliselerden, sinagoglardan alın su parasını, biz de ödeyelim.” dedik. AİHM’nin aldığı “Cemevleri ibadethanedir” kararına dayanarak Yargıtay 3. Dairesi de aynı kararı aldı, su ve aydınlatma giderlerinin ödenmesi gerektiğini beyan etti. Ama şu an olmayan hükümet bu kararı tanımıyor. Riyakârlık burada devreye giriyor. Alevi kanaat önderlerini çağırıyorsunuz, sorunlarını çözmeyi vadediyorsunuz ama Yargıtay’ın aldığı kararı görmezden geliyorsunuz. Biz sizin neyinize inanacağız? Alevi kanaat önderlerini toplarken hükümet var, ama Yargıtay’ın kararını tanımak söz konusu olunca hükümet yok.

-Yaptıklarından hesap sorulmasın diye, kaos tetikleniyor diyorsunuz…
Alevilerle uğraşmadan önce çaldıkları paraların hesabını versinler. Adı geçen dört bakanı Yüce Divan’a göndersinler. Ayakkabısı yırtık gelen bir adam, dünyanın en zengin liderlerinden biri nasıl oluverdi bunun hesabını versin. Bugün yaşanan kaos bu hesaplar verilmesin diye. Sağlık Bakanı’nın dediği gibi başkan seçilseydi bunlar olmayacaktı. Kendilerinden hesap sorulmasın diye, Alevileri de kaosa çekmeye çalışıyorlar. 13 yıldır mazlum ve mağdur edebiyatı yapıyorlar. 7 Haziran’dan sonra ne oldu da bu kadar insan hayatını kaybetti? Anaların yüreklerini yaktılar. Adamın her şeyi yalan.

Alevi kurumları: Kutsal değerlere saldırı faşizmdir

Muş’un Varto ilçesi Kulan köyü yakınlarındaki “Şehit İsmail ve Şehit Ronahi Şehitliği’ndeki gerillalara ait mezarlıkların tahrip edilerek, cami ve cemevini de yıkılmasına bir tepki de İzmir’de bulunan alevi derneklerinden geldi. Alevi kurum temsilcileri, inanç yerlerine yapılan saldırılarının savaş ortamlarında bile yaşanılmadığına dikkat çekerek, topyekûn saldırılar karşısında topyekûn direniş çağrısında bulundu.
‘Savaş ortamında bile yaşanmaz’
İzmir Demokratik Alevi Dernekleri (İ-DAD) Yöneticisi Hüseyin Ozan, yapılan saldırının insanlık dışı bir saldırı olduğunu belirterek, cemevi ve camii gibi ibadet yerlerinin halk için kutsal yerler olduğunu söyledi. Yaşamını yitiren insanların yattığı yerlere bile saldırı yapıldığına dikkat çeken Ozan, bunun en kötü savaş ortamlarında bile yaşanılmadığını vurguladı. AKP iktidarını Sünni bir iktidar olarak görmedikleri ifade eden Ozan, AKP’nin alevi düşmanlığının yanında Sünni halkın değerlerine de saldırdığını belirtti.
Saldırılar karşısında topyekûn direniş çağrısı
Alevilerin AKP iktidarı öncesinde böyle açıktan hedef gösterilmediğini belirten Ozan, bunun çok yıkıcı sonuçlara yol açacağını söyledi. Ozan, “İktidarın alevi düşmanlığı en baştan beri bellidir. Tek tipçi bir zihniyetle tüm farkları yok etmek üzerine oturmuş bir zihniyetten söz ediyoruz. Bütün etnik kimlikleri bütün inanç kimliklerini farklılık arz eden bu ülkenin gerçeği olan bu toprakların kadim kültürlerini yok etmek üzerine kurulmuş bir politikayı sürdürüyor” dedi.
‘Topyekun saldırıya karşı topyekun direniş’
Karabağlar Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Elif Bakır ise cami ve cemevine yapılan bu saldırının kabul edilemez olduğuna belirterek, Alevilere yüz yılardır topyekûn bir devlet saldırısı olduğunu bu saldırılara karşısında ise Alevilerin topyekûn direniş göstermesi gerektiğini söyledi.
‘İnanç merkezlerine yapılan saldırı faşizmdir’ 
Mezopotamya ve Anadolu’da Ermenilere yapılan soykırımın aynısını Alevilere de yapılmak istendiğine işaret eden Bakır, “Biz aleviler olarak bu soykırıma ve imha politikalarına güçlü bir tepki koyamadık. Bunu artık aşmak gerekiyor. İnsanlar katlediliyor. İnançlara saygı kalmamış. Bu saldırgan ve faşist bir devlettin ürünüdür. Hangi iktidar gelirse gelsin bu sistem değişmedi. Ama biz bu sistem karşı güçlü olmalıyız” dedi.
‘Cami ve cemevine saldırı faşizmdir’
Çiğli Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Cuma Kuzu da, cami ve cemevine yapılan saldırıyı “faşizm” olarak değerlendirerek, “AKP iktidarı ve devlet, din, inanç, kimlik fark etmeksizin kendisinden olmayan her şeye saldırıyor. Sadece kendi dinamikleri üzerinde bir sistem kurmak isteniyor” diye konuştu. Bu saldırıları gerçekleştirilenleriler Dersim, Maraş’a ve Madımak saldırıları gerçekleştirilenlerle aynı zihnin ürünü olduğunu kaydeden Kuzu, “Bugün de Kürt halkı üzerinde Cizre’de Lice’de Silvan’da saldırlar devam ediyor. Toplumu terörize etmek toplumu bastırmak için devlet her yere saldırıyorlar. Bu saldırılar karşısında tüm mazlum halklar birleşmelidir. Toplum ortak hareket edip, bu faşist saldırıları boşa çıkartmalıdır” dedi.
‘AKP inançları ayırt etmeden topyekûn saldırıyor’
Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği Başkanı Mustafa Aslan, bir ülke de kendi yurttaşların kutsal mekânlarına saldırıyorsa bunun o ülke yönetecilerinin vicdanlarını kaybettiklerinin göstergesi olduğunu söyledi. Cemevine yapılan saldırının sadece cemevine değil tüm inanç merkezlerine yapılan bir saldırı olarak değerlendiren Aslan, “Aslında tüm halkların bilmesi gereken bir şey var. Bu savaş Tayyip Erdoğan savaşıdır. AKP iktidarı ve Erdoğan, orayı almadığı için hem Müslümanları hem Alevileri ve hem de diğer inançları ayırt etmeden saldırıyor. Cemevine yapılan saldırı Recep Tayyip Erdoğan’ın zihniyetidir.7 Haziran’da Kuran’ı eline alıp miting dolaşıp bak biz ‘Kürtçe kuran bastırdık’ diyen Erdoğan bugün cami, cemevini ve mezarlıkların bombalıyor” ifadeleri kullandı.

AABK: HDP’ye destek verelim, sivil darbeye engel olalım

Almanya’daki en büyük Alevi örgütü olan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) bir açıklama yayınlayarak 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye destek çağrısında bulundu.

AABK, 7 Haziran seçimlerinde Alevilerin mevcut taleplerini ‘noktasına, virgülüne dokunmadan kabul eden ve parti programına koyan’ HDP’yi 1 Kasım seçimlerinde de destekleye devam edeceklerini bildirdi.

AABK’nin ‘1 Kasım’da Saltanatı Yıkalım’ başlığıyla yayınladığı basın açıklaması şöyle:

Parlamenter sistemi yıkmak ve meşru olmayan Başkanlık sistemiyle sultanlığını ilan etmek uğruna 7 Haziran seçimlerinde 400 milletvekili isteyen Erdoğan, bunu başaramayınca o çılgın projesini devreye soktu.

Saltanatını engelleyen kim varsa, kim muhalefet yapıyorsa, kim karşı çıkıyorsa yok etmek için devletin tüm imkanlarını seferber etti. 7 Haziran’da emellerine ulaşamayan diktatör mazlum halklara karşı savaş ilan etti. Bu savaş birçok masum insanın, çocuk, kadın, yaşlıların katledilmesine kadar vardı. İşte bu bir diktatörün, kendi çıkarlarını koruyabilmesi için yapabileceği en çılgın projesi oldu.  Diktatör durdurulamazsa daha büyük felaketlerle, acılarla karşı karşıya gelineceği çok aşikârdır.

7 Haziran seçimlerinde, “seni başkan yaptırmayacağız” diyen başta Kürtler olmak üzere, Alevilere, Sosyalistlere, tüm masum ve mazlum halklara yönelik diktatör ne yapması gerekiyorsa onu yapmaya başladı. Haksız tutuklanmalar, gözaltına alınmalar, basına yapılan baskın, işverenlere yönelik tehdit ve şantajlar, sivil toplum kuruluşlarını ve yöneticilerini hedef göstererek baskı altına almak adına her türlü işkence, Saray tarafından uzaktan kumandayla yönlendirilen hükümsüz bir hükümet tarafından bizzat acımasızca uygulanmaya başlandı.

13 yıldır durmadan, usanmadan, bıkmadan Erdoğan ve AKP’ye güvenilmemesi, çok dikkatli olunması gerektiğini her fırsatta, her platformda dile getiren Avrupa Alevi Hareketi, 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olmasını engelleyecek en doğru ve en gerçekçi yol ve yöntemin 4. bir partinin %10 barajını aşarak meclise girmesiyle mümkün olacağı gerçeğinden yola çıkarak, HDP ile stratejik işbirliği yapma kararı aldı. Alevilerle birlikte birçok toplumsal dinamik HDP’nin barajı aşabilmesi ve ilkesel bir düzlem yakalanabilmesi için tüm gücüyle destek verdi. HDP’nin barajı aşmasıyla meclis 4 partili bir döneme girmiş oldu. Bu sonuç AKP’nin tek başına iktidar olmasını engelleyen tek güç olmuştur.

Erdoğan’ı çıldırtan da budur. Bu sonuçtan dolayı silahların sustuğu bir süreci buzdolabına kaldırarak, yine kirli savaşı başlattı. Bu nedenden dolayı birçok insan yaşamını kaybetti. 1 Kasım’da Erdoğan, AKP cenahı; 7 Haziran seçimlerinde aldığı yenilgiyi bertaraf etmek için akla ve vicdana sığmayacak yalan, iftira ve her türlü ahlaksızlık sergilenmektedir. Özellikle Selahattin Demirtaş’a yönelik kampanya ile HDP’nin başarısını engelleyip, baraj altında bırakarak sonuca varmak istiyorlar. 7 Haziran seçimlerinde o çok sevdikleri Kur’an’ı eline alarak Kürtlerden oy alma sahtekarlığı para etmeyince, bu sefer eline Bayrak alarak Türklerden oy alma peşinde. Bütün bu şiddetin, ölümlerin, kaosun, her türlü baskı ve tutuklamaların, ortalıkta ölüm kusan, linç girişimlerini örgütleyen Osmanlı Ocakları, gazetelerin basılması, parti binaların yakılması, resmi ve sivil vurucu gücün ortaya çıkması tesadüf değildir. Cizre, Varto gibi yerlerde aslında Kürtlere, bize oy çıkmazsa 1 Kasım’dan sonra vay halinize diyerek, tehditle oy almaya yönelik senaryolardır. Aslında bütün yaşananlara bakıldığında, Türkiye 7 Haziran’dan daha kötü ve tehlikeli bir durumda. Bunu herkesin görmesi, vicdani muhasebe ile bu oyunu bozması gerekmektedir.

Sadece Erdoğan’ı durdurmak değil, 13 yıllık iktidarı boyunca yaptığı katliamların, hırsızlıklarının, hakaretlerin de hesabı sorulmalıdır. Bunun tek yolu Erdoğan’ın kaçak Saray’ını yıkmak ve saltanatına son vermektir. Fiili olarak başlattığı başkanlığını sonlandırmak, sivil darbeye hayır demektir.

Roboski, Gezi, Reyhanlı, Suruç, Rojava, Şengal, Kobani, Cizre, Varto gibi bölgelerde yaşattığı katliamların hesabını mutlaka vermelidir. Biz bu hesabı sorana dek kararlılıkla mücadele edeceğimizi bir kez daha yineliyoruz.

Avrupa Alevi Hareketi olarak; Diyanet ve zorunlu din dersleri kaldırılsın, Cemevleri ibadethane olarak tanınsın, Alevi köylerine cami yapılması ve imam gönderilmesi durdurulsun, Alevilere yönelik yapılan hakaret ve katliamların hesabı verilsin, Alevi Dergah ve kutsal değerleri işgal altından kurtarılsın ve Alevilere geri verilsin… gibi olmazsa olmaz taleplerimiz hangi parti noktasına, virgülüne dokunmadan, amasız, fakatsız kabul eder ve seçim programına alırsa destekleyeceğimizi ilan ettik.

Alevilerin olmazsa olmaz taleplerini noktasına, virgülüne dokunmadan kabul eden, seçim programına alan ve Alevi temsilcilerine parlamentoda kendilerini temsil etmesine olanak sağlayan Halkların Demokratik Partisi ile 7 Haziran seçimlerinde ittifak yapma kararı almıştık.

7 Haziran seçimlerinde mevcut olan tüm koşul ve süreç, 1 Kasım seçimlerinde de mevcutiyetini korumaktadır. HDP ile olan ilkesel ve stratejik eylem birliğini, 1 Kasım seçimlerinde de devam ettirilmesini, 13 Eylül 2015 tarihinde genel merkezimizde yaptığımız yönetim kurulu toplantısında kararlaştırdı.

1 Kasım seçimlerinde barajın aşılması ve HDP’nin en iyi oy düzeyiyle başarılı olması için, tüm kurumlarımızı ve üyelerimizi destek vermeye ve çalışmaya davet ediyoruz.

1 Kasım 1922’de saltanat yıkıldı. 1 Kasım 2015’de Erdoğan’ın saltanatını hep birlikte son vermek zorundayız. Türkiye başka türlü kurtulmaz.

Başkan olamadı, Sultan da olamayacak.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu

Barışı, halkların direnişi getirecek…

Türkiye’nin acil barışa ihtiyacı var. İstisnasız tüm kesimler, sosyal ve siyasal çevreler akan kanın durması için çağrılar yapmaktadır. Herkes kendi penceresinden barışı ifade etmeye çalışarak, süreci kendi lehinde bir siyasal kazanım olarak yazmak istemektedir. Fakat barış kimsenin siyasi egemenlik alanı değildir. Halkların birlikte eşit ve özgür yaşama biçiminin kendisidir. Birinin hakimiyeti, diğerinin inkarı üzerinde barış sağlanamaz. Birilerinin ortadan kaldırılması ve yok edilmesi barış değildir. Bunun adı inkar ve imhadır. Savaştır.

İnkâr ve imhada direten devlettir, hükümettir.  Bunun karşısında halkın direnişi barış direnişidir. Barışın sağlanması, eşit ve özgür bir ortamın yaratılması, herkesin kendisini, kendisi olarak ifade edebileceği bir demokrasinin kurulması için halklar büyük fedakârlıklar göstermektedir. Fedakârlık bugün Cizre halkının şahsında kendisini ortaya koymaktadır.

Cizre’deki direniş Türkiye’deki tüm ezilen kesimlerin yükünü yüklenmiştir. Kurulmak istenen diktatörlüğe karşı kadını, yaşlısı, genci, çocuğu kendisini siper etmiştir. Nasıl ki 1990’lı yılların Cizre’si Kürt Özgürlük Hareketi’nde yeni bir süreç başlatmış ise bugünkü duruşuyla da yeni bir dönmenin başlangıcını ortaya koymuştur.

BM, AB gibi kuruluşlar başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun dikkatini bir kez daha Kürdistan’a ve özgürlük mücadelesine çekmiştir. Yaratılmak istenen özgürlükçü demokratik birlikte yaşama kültürüne karşı devlet ve hükümetin katliamcı yüzünü teşhir etmiştir. Türkiye içerisinde değişik kesimlerden ezilenler, bir araya gelerek demokrasi cephesinin güçlenmesinde rol almıştır.

Cizre göstermiştir ki saldırılar, katliamlar ne kadar büyük olursa olsun direniş de o kadar derin ve fedakarlıklarla doludur. NATO’nun ikinci büyük ordusuna karşı bir avuç genç halkıyla birlikte nasıl direneceğini göstermiştir.

Bilinmelidir ki artık savaşla Kürt meselesinin çözülmesi mümkün değildir. Direnen Kürt halk gerçekliği kendi barışını da getirecek güçte olduğunu göstermiştir. Barış ancak eşit demokratik ve özgürlükçü bir anayasa etrafında toplanabilme iradesine bağlıdır. Halkların, demokratik haklarının tanınmadığı hiçbir yaklaşım barışı getiremez. Türkiye’de Kürtlerin Alevilerin kadınların kısacası tüm ezilen kesimlerin sorunlarını çözmeyi hedef alan bir anayasa olmadan barış sağlanamaz. Ve yapılan tüm çabalar ateşkesin ötesine geçemez. Ateşkesin sağlanması silahların susması barışa denk gelen bir durum değildir. İlk başlangıcı ifade edebilir…

Barış, savaşa sebep olan sorunların ortadan kaldırılacak düzenlemelerin yapılacağı iradenin ortaya koyulması ile olacaktır. Türkiye’deki içselleşmiş faşizan yaklaşımlarla hala Kürt meselesini, demokratikleşme ve özgürleşmesi meselesinin “terör meselesi” olarak yansıtılması; sorunun ağırlaşarak devam etmesi ve iç savaşın derinleştirilmesi manasına gelmektedir. Türkiye’deki ilkel gerici faşist unsurların harekete geçmesi “demokratik tepki” biçiminde yansıtılması faşizmin kendisidir. Hiçbir gerekçe faşizmi ırkçı milliyetçi faşistleri tolere etme gerekçesi yapılamaz.

İnsanlığa karşı işlenmiş olan suçlar hiçbir gerekçeyle örtülemez. Koçgiri, Dersim, Zilan, Ağrı, Maraş, Sivas, Roboski, Suruç katliamlarını meşru gösterecek bir yaklaşım içerisinde olamaz. Onun içindir ki kimi kurum ve kuruluşların başkanlık uğruna başlatılmış katliamların arkasına sığınarak ‘terörü lanetlemek’ kisvesi altında Kürt, Alevi sol-sosyalist kesimlere karşı düşmanlığı kin ve nefreti örgütleyemez. Gazete basanlar, siyasal parti binaları yakanlar, insanların kimliğinden dolayı sokakta ava çıkanlar hangi demokratik yaklaşımın temsilcileri olabilirler! Hangi demokrasinin savunucusudurlar! Bunun içindir ki bu tür örgütlenmeler ve örgütleyenler demokratik bir etkinliğin savunucuları değil, bizzat savaşın ve imhanın tarafındadır.

Onun içindir ki; biz Alevilerin yaklaşımı özgürlük ve demokrasi cephesinde olmaktır. Cizre’de direnen halkın acısına ortak olmaktan yanadır. Tüm kurum ve kuruluşlarımız bu hassasiyet içerisinde soruna bakmaktadır. Kürt düşmanlığı üzerinden faşizmi kalıcılaştırmak, diktatörlüğü yeni bir dizayna kavuşturma çabaları içerisinde olanlara karşı mazlumların cephesindedir. Farklılıkların bir güç olduğu HDP şahsında ortaya çıkmıştı. Bugün bu farlılıkların kendisini iktidara taşıdığı kalıcı bir barışı yaratacağı bir sürece girilmiştir. 1 Kasım bunun adı olacaktır…

Kürtlerin Türkiye’deki kristal gecesi

HÜSEYİN ALİ

Kürtlere ve bir siyasi partiye bir kampanya biçiminde ve Türkiye’nin her tarafında bu düzeyde bir saldırı ilk defa görülmektedir. Bu saldırıların bu düzeyde gerçekleşmesi, cumhurbaşkanı, başbakan ve AKP’li bakanların açıklaması sonrası olmaktadır. Bu, sadece bir partiye saldırı değildir. Kürtlerin her yerde sindirilerek kültürel soykırımcı sisteme teslim olmaları hedefleniyor. Bu sisteme boyun eğmekten ve Türkleşmekten başka seçeneğiniz yok deniyor. Saldırıların olduğu her yerde Kürt evlerine ve işyerlerine de zorla bayrak astırılıyor. 1955 6-7 Eylül olaylarında da Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler yağmadan ve zulümden kurtulmak için evlerine bayrak asmışlardı. Kürtlere boyun eğdirmek için her şey yaptırıyorlar. Bir Kürt ulusal elbise giymiş diye linç ediliyor ve Atatürk büstü öptürülüyor. 7-8 Eylül’deki Kürtlere yönelik saldırılar, Nazilerin Almanya’da Yahudilere saldırdığı kristal geceye benzemektedir. Almanya’da da bir gecede Kürtlere yapıldığı gibi Yahudilere saldırılmıştır. İki gün Kürtlere saldırıldıktan sonra, HDP’ye saldırılıp binaları yakılıp yıkıldıktan sonra MHP de AKP de CHP de “biz saldırılara karşıyız” açıklamaları yaptılar. Bunlar kesinlikle samimi değildir. Yakıp, yıkıp, öldürdükten sonra “yapılmasın” diyorlar. Eskiden de defalarca yapılan saldırılardan sonra bu tür sözleri tekrarlamışlardır. Bunları da esas olarak uluslararası kamuoyu için söylüyorlar. Bizimle ilişkisi yok diyerek siyasi sorumluluktan kurtulmaya çalışıyorlar. Ancak kesinlikle bu tür açıklamalara inanılmamalıdır.

Bu saldırılar spontane gelişen olaylar değildir. Hala varlığını sürdüren özel harp dairesinin hem bizzat bu tür toplumsal olaylar çıkaran büroları vardır, hem de toplum içinde bu yönlü olaylar içinde yer alacak örgütlenmeleri vardır. Yoksa toplumun tepkileri değildir. Ancak bu tür olayların karakterine göre toplum içinde bu işe katılan, hatta bu tür olaylarda aktif olarak yer alanlar da vardır. Bu tür olayları kışkırtan kesimler de vardır. Bu tür olaylara en fazla Yahudiler maruz kalmışlardır. Yahudileri kovarak onların elindeki ticari ve ekonomik payı ele geçirmek istemişlerdir. Farklı etnik ve dinsel topluluklara yönelik olaylarda böyle bir boyut da vardır. Özellikle ticaret yapanlar, esnaflar bulundukları şehir ve kasabalarda ticaret yapan farklı çevreleri kovmak, onların ticari imkanlarına sahip olmak için bu saldırılar içinde aktif yer alırlar. Bu konuda benim şahit olduğum, hatta içinde yer aldığım benzer bir olay vardır. Yıl 1967’dir. Kayseri Sivas maçında 40 civarında Sivaslı linç edilerek katledilir. Bu olayın duyulmasından sonra Sivas’taki ticarette önemli bir payı olan Kayserililere ait işyerleri ve mağazalar yağmalanmıştır. Her yerde Kayserili öldürülmek için insan avına çıkılmıştır. Ben de ortaokul öğrencisiydim. Tüm mağazaları yakıp yıkan, yağmalayan grupların içinde ben de vardım. Cadde cadde, sokak sokak dolaşılıp Kayserililere ait tüm mağazaları yakıldı, yıkıldı. Bunu yaparken de Kayserililer Rum’dur, Rumların malını yağmalamak ve onları öldürmek vaciptir deniliyordu. Öyle ki, Pulur mahallesindeki eski garajlara yakın bir yerdeki pastırma işyeri de yağmalandı. Sahibi de linç edilip öldürülecekti, ancak sahibi silahlı olduğundan kendini çatıda yakalamak isteyenlere karşı korumuştur. Sonradan anlaşıldı ki, toplumun tepkisinden yararlanan esnaflar da bu olayları kışkırtmışılardır. Bu olaydan sonra bir daha Kayserililer eskisi kadar Sivas ticaret hayatında etkili olamadılar.

Maraş’ta da derin devlet Alevi-Sünni çatışması yaratıp bunun üzerinden sıkıyönetim ilan etmeyi hedeflemiştir. Bunun için de özel harp dairesi içinde örgütlü olduğu faşistleri kullanmıştır. Her yerde Alevilere saldırılmış, 200’ü öldürülmüş, işyerleri, mağazaları, dükkanları yağmalanmıştır. Bu toplumsal olayı kışkırtanlar arasında Alevileri kaçırtıp Alevilerin elinde olan ticaret payının, ekonomik payın üstüne konmak isteyen kesimler de vardır. Maraş katliamının devlet açısından siyasi boyutu varken, Maraş’taki tüccarlar, esnaflar Kürtlerin gelişen ekonomik imkanlarını kendileri ele geçirmek için Maraş’taki Alevilerin katledilmesi ve sürgün edilmesinde aktif yer almışlardır. Öte yandan ulus-devleti hedefleyen devlet güçleri de Şark Islahat Planı’ndaki hedefler doğrultusunda bu katliamı ve Kürt göçünü bizzat örgütlemişlerdir. Şimdi  ticaret yapan Kürt bırakılmadığı gibi, Kürtler göçertilerek Maraş Kürtsüzleştirilmiştir. 1993 Sivas katliamından sonra Sivas içindeki ve ilçelerindeki Alevi Kürtler de dünyanın dört bir tarafına göç etmişlerdir. Metropollerdeki Kürtlere saldırı esas olarak siyasi amaçlıdır. Kürtler sindirilmek, örgütlülüğü dağıtılmak, böylece daha kolay asimile edilip Türkleştirilmek isteniyor. Kürtlerin sindirilmesi yanında, Kürtlerin elinde olan ticari imkanlar da ortadan kaldırılıp Kürtlerin ticaretteki, ekonomideki payına da yerli tüccar ve iş sahipleri tarafından el konulmak istenmektedir. Kürtler ancak işçi ve köle olabilirler. Saldırının bir boyutunu da böyle görmek gerekmektedir. Bu nedenle işyerlerine saldırılmaktadır. Hem sindirilmek, hem örgütlülüğü dağıtılmak, hem de ekonomik imkanlarına el koymak! Kuşkusuz bu saldırılarda siyasi boyut öndedir ama ekonomik boyutu görülürse bu saldırıların neden bu kadar yaygın olduğu daha iyi anlaşılır. Kürdistan Kürtsüzleştirilmek için Kürtler topraklarından koparıldı. Bu 30-35 yıl içinde bir kısım Kürt iş sahibi oldular; bir kesimi de zenginleşti. Çoğunluğu küçük ve orta işletme sahibi olsalar da, bu bile hazmedilememiştir. Bu nedenle bu tür siyasi linç ortamı oluştuğunda saldırı bir de bu yönlü yürütülmektedir.

Türkiye’de tüm Kürtlere yönelik her saldırıda her an bu tür saldırılara maruz kalacak Aleviler de duyarlı olmalıdırlar. Sadece Kürt Aleviler değil, Türk Aleviler de Kürt halkının yanında yer almalıdırlar. Çünkü Kürt’e saldıran zihniyetle Alevi’ye saldıran zihniyet aynıdır. Tekçi zihniyetle Kürtler etnik, Aleviler ise inançsal olarak asimile edilmek istenmektedir. Bu açıdan tekçi anlayışla varlıkları tehlikede olan tüm etnik ve dinsel topluluklar da Kürtlerin direnişinin yanında yer almalıdırlar. Kuşkusuz Türkiye’nin tüm demokratları ve devrimcileri bu saldırılar karşısında duyarlı olmalıdırlar. Bir travma yaşamayacaklarsa, kendileriyle barışık olmayan bir ruh hali içinde olmayacaklarsa gecikmeden başta Cizre olmak üzere Kürt halkının yanında yer almalıdırlar. Bu saldırılar ancak tüm ezilenlerin, demokratların, devrimcilerin bir blok olarak AKP faşizmine karşı mücadele etmesiyle durdurulabilir.

Maraş Girişimi; Maraş Katliamını Uluslararası kamuoyuna taşıyacak

Maraş Girişimi, Maraş Katliamı’nın yıl dönümünü Aralık ayında Avrupa ve Türkiye’de yapılacak konfernaslarla anacak. Maraş Katiamının yıldönümü vesillesiyle Maraş Merkezde yapılacak anmaları organize etmek için şimdiden bir komitenin kurulması kararıda alınan toplantıda, Frankfurt’da dernekleşmeye gidilecek.

Almanya genelinde Maraş Girişimi temsilcilerin Frankfurt’da buluştuğu toplantıda, Avrupa’daki Maraşlı bölge derneklerinin bir araya getirilerek üst bir çatı oluşumunun kurulması akrarı alındı. Bölgedeki yaşam alanlarının geliştirilmesi konusunda yapılan çalışmaları destekleme kararı alınan toplantıda, İstanbul ve Maraş’daki çalışmalar planlandı.