Ana Sayfa Blog Sayfa 6353

Aleviler şimdiden seçim sürecine dahil olmuşlardır

Aleviler ve Aleviliğin en çok konuşulduğu, tartışıldığı, siyasi mecrada adından söz edildiği bir sürecin içinden geçiyoruz. Katliamlar dışında bu ülkede gündeme gelemeyen Aleviler, bugün siyasetin önemli bir aktörü haline gelmeye başlamış bulunuyor. “Aleviler kendilerini keşfediyor” demek abartılı olmayacak.

Kürt Hareketi’nin açmış olduğu özgürlük alanından Aleviler de kendilerini yeniden yaratmanın, örgütlenmenin ve temsilin imkanını buldu. Yıllardır süren mücadeleye başından beri katıldı. Çocuklarıyla bu mücadeleye katık oldu. Emek oldu. Siyasi temsilcilerini yarattı. Onlarla birlikte büyüdü. HDP de bunun, meclis kapısını açan siyasi temsilcisi oldu. Alevilerin geleceğe dair umutlarını güçlendirdi. Özgüvenini artırdı.

Aleviler cumhuriyet tarihinde ilk kez kendi adlarına ve kendi kurumlarını temsilen seçime katılma imkanını 7 Haziran seçimlerinde buldu. Meclise Alevi kökenliler değil, bizzat Aleviler olarak girdi. Seçilen vekiller, AKP’nin meclisi çalıştırmamasına rağmen Alevilerin karşılaştıkları haksızıkları soru önergeleriyle gündeme getirmeyi bildi. Neler yapabileceklerini gösterdi.

Nedeni, nasılı bir yana PSAKD eski Genel Başkanı, HDP İzmir Vekili Müslüm Doğan, Kalkınma Bakanı oldu. Alevilerin yaşadığı ilklere, yenisini ekledi. Alevi hareketinin kadrolarının Türkiye’yi yönetmeye aday olduğunu gösterdi.

Türkiye’nin büyük bir kaosa, savaşa sürüklendiği bir süreçte, gerginlik siyasetinin toplumu esir aldığı bir ortamda HDP’li iki vekil sorumluluk aldı. Kazanılmış hakların temsilini üstlendi. Toplumsal barış adına büyük bir yükümlüğün altına imza attı.

Kısacası HDP şahsında demokrasi için aralanan kapı Alevilerin siyasete ilgisini artırdı. Kendisine güvenmesini sağladı. Alevi kurum ve kuruluşları başta olmak üzere yıllardır bastırılan, korkutulan Aleviler her konuda tavır belirlemeye, seslerini yükseltmeye başladı. Korku perdesi aşıldı. Korku siyasetine mahkum edilenler, kendi varlıklarında alternatiflerini üretti. Tabular Aleviler için yıkılmaya başladı.

Onun için dir ki, 1 Kasım seçimleri herkes gibi Aleviler açısından da büyük bir önem arz eder oldu. Şimdiye kadar maruz kaldıklarının hesabını sormak, geleceğe dair umutlarını örgütlemek, toplumsal barışın bir parcası olmak için Aleviler bu seçime hazırlanmaktadır. Aleviler, 7 Haziran seçimlerinin yaratmış olduğu kazanımların korunması için sorumluluk alacaklardır.

Savaşın karşısında Barış Bloku’ndaki yerlerini teredütsüz almışlardır. Alevi vakıfları, federasyonları, dernekleri ve cemevlerinde yoğun bir tartışma süreci başlamıştır. Hiçbir zaman olmadığı kadar Aleviler kendi aralarındaki birliği pekiştirmeye çalışmaktadırlar. Farklılıkları zenginlik olarak gören yaklaşımın hakim olduğu tartışmalar umut vermektedir. Geçmişin dar, korku siyasetine endeksli yaklaşımın yerini özgürlükçü, demokrasi güçlerinin insiyatifindeki tartışmalar her alanın kapısını açmaktadır.

Kısacası, Aleviler şimdiden seçim sürecine dahil olmuşlardır.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin sorumluluk alanında herkesin eşitlendiği, birlikte güç olduğu, büyüdüğünü bilmek gerekmektedir. Öyle de yaklaşmak önemlidir. Böyle bir yaklaşım içinde Kürtlerin, Alevilerin, Sol, Sosyalistlerin birliğinde 1 Kasım yeni bir kazanıma dönüşecektir. Aleviler de bu kazanımdaki yerini alacaklardır.

Aleviler, HDP’ye güç katmaya devam edecektir

Türkiye, resmi olarak seçim sürecine, savaşın gölgesinde ve onun yarına bırakacağı derin yaraların izleriyle girdi. 7 Haziran seçimleri öncesi devletin, AKP iktidarının, Cumhurbaşkanı şahsında başlatmış olduğu saldırılar yeni bir boyut kazandı.

“Başkanlığı verseydiniz bu kaos olmazdı” korosu ve medyasının aymazlığı, utanmazlığıyla birilikte, başkan olma hırsı ölüm haberlerine eşlik etti. Ölümleri çoğalttı. Türkiye’nin, Kürdistan’ın her bölgesinden acılı annelerin, babaların, kardeşlerin çığlıkları yükseldi.

“Bunun katili kim? Bunun sebebi kim? Şu güne kadar ‘çözüm’ diyenler neden şimdi ‘sonuna kadar savaş’ diyor.”

7 Haziran seçimlerinin milat olduğu söylendi. AKP iktidarı başta olmak üzere, başkanlık üzerinden, koltuğunu, koltuğu üzerinden yolsuzlukları, haksızlıkları, hırsızlıkları örtmek isteyen siyasal iktidar görünen odur ki; bu yolda her şeyi mubah sayıyor. Siyaset ahlakı, insani değerlerin hepsi Cumhurbaşkanı şahsında anlamsızlaştırılıyor. “Darbe yapıyorlar” derken, sivil darbeyi sağır sultan bile duyuyor, görüyor.

Seçime giderken ya da seçimi yapamama sürecine doğru evrilirken Türkiye, tüm saldırıların merkezine HDP oturtuluyor. AKP, MHP tabanına mesaj veriliyor. “Kürtlere, Devrimcilere, Alevilere… karşı en iyi ben savaşırım, en iyi ben öldürürüm” diyor. Faşist güruhu besliyor, kışkırtıyor, saldırtıyor.

MHP oyları üzerinden seçim hesapları yapıyor. AKP’nin tek başına hükümet olabilmesi için gerekli olan %3-4 oranındaki oyu ancak MHP’den alabileceğini hesaplıyor. İktidarcı “İslami” oylara, faşist oyları eklemek için savaşı derinleştiriyor. Savaş suçu işliyor.

“Koltuk sevdanız yüzünden kaç vatan evladını daha şehit vereceğiz”

AKP’nin Kürtlere, HDP’ye saldırılması, HDP oylarının düşeceği anlamına gelmiyor. HDP, Kürtlerden, hatırı sayılır miktarda, Alevilerden ve batı illerinde sol, sosyalist kesimden aldığı oylarla AKP iktidarını durdurdu.

Bugün de AKP’nin bu kesimlerden oy alması mümkün değil.

Kürtler, Şengal, Kobanê sürecinde AKP’nin gerçek yüzünü gördü. Kürt sorununun çözümündeki samimiyetsizliğinin her anına şahit oldu. Seçim öncesi Adana, Mersin, Diyarbakır bombalı saldırılara maruz kaldı. Suruç’u yaşadı. İŞID gibi katliamcı örgütlere sınırlarını sonuna kadar açan AKP iktidarı, Kürt gerilla cenazelerinin sınırdan geçişine izin vermedi. Kürdün ölüsüne bile saygısının olmadığını ortaya koydu. Her yer savaş alanına çevrildi. Yeni bir seçime giderken, gidemezken AKP iktidarı Kürtler için gözyaşından, katliamdan başka bir seçenek sunmuyor.

Aleviler açısından da AKP inkâr, asimilasyon ve katliam demek. İktidara geldiği günden beri, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP tarafından hakaretlere, saldırılara maruz kaldı. Cemevlerine “Cümbüş evi”, “Ucube” dendi. İstanbul Belediye başkanlığı döneminde Karaca Ahmet Dergâhı dozerlerle yıkılmak istendi. Alevilere “Dinsiz”, “Alisiz Aleviler”, “Ateistler”, “Din düşmanları” dendi. 2004 yılından buna AİHM tarafından Aleviler lehine verilmiş onlarca karar uygulanmadı. Halen de uygulanması için tek bir adım atılmış değil. Davutoğlu’nun derin stratejisi Osmanlının kapıkulları hikayesi etrafında güzellemelerden öteye gitmeyeceği biliniyor. Kısacası Aleviler kapıkullarını da AKP iktidarını da tanıyor.
Türkiye’de ilk kez Aleviler kendi adlarına ve kurumlarını temsilen meclise HDP ile girdiler. Aleviler açısından tarihi bir dönüm noktası yakalandı. Bu durumun gelişerek devam edeceği aşikârdır.

Yine, sol ve sosyalist kesim Kürt Özgürlük Hareketinin etrafında her gün daha çok kenetlenmektedir. 7 Haziran öncesinde HDP’ye yönelik eleştirileri olan kesimlerde artık HDP ile birlikte hareket etmektedir. Temsilcilerini meclise gönderme fırsatını HDP çatısı altındaki birliktelikle yakalamışlardır.

Kısacası; HDP tüm kesimlerin sesi olduğunu seçimlerden önce söylemiştir. 7 Haziran seçimleri sonrası bunu duruşuyla ispatlamıştır. Sözünde durmuş, seçmenine hayal kırıklığı yaşatmamış, aksine güven vermiştir. Türkiye siyasetinde toplumsal özgüveni artırmıştır. Bu anlamda HDP, demokratik bir yarış çerçevesinde yapılacak seçimden daha güçlü çıkacaktır.
Aleviler de bu seçimde HDP’nin gücüne güç katmaya devam edecektir.

Gönderen: İlhan Sami Çomak

‘Son 21 yılınızı düşünün… Neler yaşamışsınızdır kim bilir… Ne çok insan tanımışsınızdır, ne çok yer görmüşsünüzdür. Anlatsanız günlerce sürer belki, yazsanız sayfalara sığmaz….
Benim son 21 yılım cezaevinde geçti. Ben ilhan Çomak, 21 yıldır cezaevindeyim. 21 yıl… Ömrümün yarısı… 21 yıl…Hakkımda verilmiş bir hüküm yok, ama 21 yıldır cezaevindeyim. Adaletin çarkları benim için çok geç dönüyor…
Marcel Proust beklenti ve hatıralardan oluşan pek çok kök ve zincirle birbirimize bağlandığımızı söyler. Geçmişim her gün hücremin duvarlarına çarpıyor. Size anlatmalıyım?
Bazen babaannemin anlattığı masalları düşünüyorum. çıkıyorum hücremden, koşmaya başlıyorum masallardaki o çorak yollarda, o büyük ağaçların gölgesinde dinleniyorum. Sonra birden uyanıyorum düşten, devriliyor yaslandığım ağaçlar.
Tam 21 yıldır…
Size hikayemi anlatacağım… En çok da son 21 yılı…’
________________________________________­_____

İlhan Çomak yaklaşık 21 yıldır cezaevinde ve hep yargılanıyor. Bugünkü yasaya göre uzun tutukluluk süresini 21 yıl yatarak tam DÖRT kez aşmış durumda.

1994 yılında henüz İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğrencisiyken, çok işkenceli, çok acılı on altı günlük bir gözaltı süresinden sonra tutuklanarak İstanbul’daki Bayrampaşa Cezaevi’ne kondu. Yargılanması, polisin işkenceyle düzenlediği ifade tutanakları esas alınarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde gerçekleşti. En nihayetinde bu işkenceli sorgularla düzenlenmiş yalan yanlış tutanaklara dayanılarak ve buna rağmen somut hiçbir delil olmadan, 2000 yılında müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

AİHM 2007 yılında aldığı kararla adil yargılanmadığına ve yargılanmasının yenilenmesine hükmetti… Bu tarihten bu yana tutuklu olarak yargılanan İlhan Çomak bugünkü yasaya göre uzun tutukluluk süresini 21 yıl yatarak tam dört kez aşmıştır.

Bu süre zarfında Çomak cezaevinde ‘Gitmeler Çiçek Kurusu, Açık Deniz, Günaydın Yeryüzü vekedilerin Yazdığı İlahi’ adlı dört şiir kitabı yazdı.

Türkiye Aleviliği’nin siyasal sorunu

ERWAN KERIVEL
(Alevilik üzerine araştırmaları bulunan Fransız yazar)

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması ve AKP hükümetinin Suriye ve Irak’ta azınlıklara karşı yürütülen etnik temizlikteki rolü Alevi toplumunun geleceğinden endişe etmesi için yeterli sebepleri sunuyor. Günümüzde Alevileri bekleyen en önemli sınav gerçek bir siyasal program oluşturmak ile demokratik ve sosyal taleplerini taşıyabilecek yöneticilere sahip olmaktır. Bunun yolu Türk İslam sentezi ve milliyetçi kemalizmle taviz vermeden bir ideolojik kopuştan geçiyor.

Kısa süre önce Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesi ülkenin en önemli kültürel ve dinsel azınlığı olan Aleviler tarafından bir tehdit olarak görüldü ve kadercilikle gölgelenmiş büyük bir hayal kırıklığı ile karşılandı. 2002’de iktidara geldiğinden beri Sünni çoğunluğun Alevi toplumuna karşı provokasyonları, göz dağı vermeleri ve tehditleri gitgide arttı : Alevi köylerinde cami inşaatlarının artması, çocuklarına din dersinin mecburi tutulması girişimleri, kamu hizmetinde kara listeye alınmaları, oruç tutmamaları yüzünden linç edilmeleri, ölüm tehditleriyle birlikte evlerinin işaretlenmesi, Cem evlerine yönelik saldırılar, mezarlıklarda yapılan tahribatlar vs…

Alevilerin Gezi eylemlerine kitlesel olarak katılımı onları yeni cumhurbaşkanı için mücadele edilecek bir düşman haline getirdi. Ancak Aleviler net bir siyasal mesajın ve siyasi talepler programının etrafında birleşmekte zorlanıyorlar. Bu durum 15-20 milyon nüfusa sahip bu toplumun siyasi duruma etki etmelerini ve seçimlerde bir ağırlığa sahip olmalarının önüne geçiyor. Zorunlu asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı olan Alevi toplumu önemli bir sınavla karşı karşıya : siyasi olarak var olma sınavı. Bu sınavın yolu geçmişten gerçek bir kopuş anlamına gelecek siyasi tercihlerden geçiyor.

Siyasi bir platform kurabilecek yöneticilere sahip olmak

Türkiye’deki ve Avrupa’daki göçmen Alevi toplumunun dernekleri çok sayıda ve bölünmüş durumdalar, bu da düşmanlarının işini kolaylaştırıyor. Hatta bazı derneklerin yöneticileri on yıllardır derin devletle ilişkideler. Kimileri de Aleviliğin Türk-İslam sentezinin bir parçası olduğunu iddia ederek ve Türkiye Kültür Bakanlığı’ndan müslüman bir azınlık olarak tanınmayı isteyerek Erdoğan’la ittifak içinde olmaya hazır olduklarını gösteriyorlar. Bu zayıf düşürme girişimleri on yıllardır İzzettin Doğan ve Cem Vakfı tarafından yürütülüyor. Bu akım Avrupa’da da varlık gösteriyor, Osmanlıların ve Cumhuriyetin ilk yıllarının kemalist ideologlarının yapmaya çalıştığı gibi bu topluma islami bir nesep uydurmaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda ilk akıllarına gelen  o dönem çoğunlukla “Kızılbaş” olarak adlandırılan Alevilerin diğer dini azınlıklarla (özellikle de Hristiyanlarla) eşit haklar talep eden demokratik bir platformun etrafında birleşmesinin önüne geçmek için ellerinden gelen herşeyi yapmak oldu. Markus Dressler’in kısa süre önce yayınlanan « Writing Religion, the making of Turkish Alevi Islam » araştırması bu konuda çok değerli bir çalışmayı teşkil ediyor.

Alevi yöneticilerin başka bir bölümü ise yeni devletin “laik” vaatlerinde Sünni müslüman çoğunluğun içinde yavaş yavaş asimile olmanın önüne geçme ümidini bularak Cumhuriyetin ilk yıllarından beri kaderlerini Kemalizme bağlamaya karar verdiler. Koçgiri ve Dersim katliamları ile karanlık faşist ülkücüler tarafından Alevilere karşı düzenlenen Maraş, Malatya ve Çorum pogromlarında ordunun rolüne rağmen CHP’ye verilen oylar, Cem evlerine asılan Atatürk resimleri ve kendilerinden nefret eden Cumhuriyetin kurumlarına duyulan kör güven uzun süre boyunca değişmez bir kural olarak kaldı.

70’li ve 80’li yıllarda askeri darbelerle birlikte Alevilerin büyük kısmı yasadışı aşırı sol gruplara dahil oldu, bu durum onları Türk devletiyle açıkça karşı karşıya getirdi ve kaçınılmaz olarak Avrupa’ya kitlesel siyasi sürgüne yol açtı. Böylece toplum gelecekteki siyasi yönetici kadrolarından mahrum kaldı. Bu kişilerin bir kısmı Avrupa’daki ilk Alevi derneklerinin kurucusu oldu, bu şekilde Alevi kültürünü göç edilen ülkelerde yaşatmaya çalıştlar. Ancak bu grupların ülkede kalan toplumun üzerindeki etkisi çok sınırlı oldu.

Yöneticileri tarafından hiçbir özel program hayata geçirilmediği sürece Alevilerin seçimlerde oy kullanmamak ya da daha geniş çıkarları temsil eden bir adaya yönelmek dışında bir seçenekleri kalmıyor. Son seçimlerde azınlıkların ve Kürtlerin adayı olan Demirtaş Alevi toplumundan anlamlı ölçüde oy alabildi. Alevilerin geleneksel olarak oy verdiği CHP -70-80’li yılların Alevi karşıtı pogromlarının sorumlusu- MHP’li faşistlerle ortak bir aday çıkardı, üstelik bu aday dini referanslara sahipti. Bu sebeple Alevi derneklerinin bir kısmı İhsanoğlu’na destek vermeyi reddettiler.

Bağımsız olarak var olmak için birleşmek

Bugün Alevi toplumu için en önemli sınav bağımsız olarak var olabilmek için birleşmek olarak ortaya çıkıyor. Bunu başarabilmek için özelliklerinin -yani inanç, felsefe ve ibadet anlamında İslam’ın dışında yer alan, baskıcı Pan-Türk milliyetçiliğini reddeden çünkü “72 millete bir nazarda bakan”, çok etnili (Türk, Kürt ve Arap) kültürel ve dini bir topluluk- net bir tanımı şart.

Bu büyük ideolojik kopuş yüzyıldır süre giden Türk-İslam sentezi ve Türk milliyetçiliğine asilimilasyondan koparak asli ve hakiki Aleviliğin köklerine dönüş anlamına gelecektir. Burada soru toplumun hangi yöneticilerinin bu zaruri mücadeleyi taşıyabilecek kapasitede olacaklarıdır. Bu soru henüz cevabı verilmemiş olarak durmaktadır.

Kürt ve Arap (Nusayri) Alevilerinde onları ezen Türk milliyetçiliğinin baskısından kurtulmak için gerçek bir irade mevcuttur. Türkiye’de ve Avrupa’da tarihçiler, araştırmacılar, aydınlar ve gazeteciler bu yönde çalışmaları cesaretle yayınlamaktadır. Alevi dergileri başka azınlıkların trajik kaderlerine ve kendi toplumlarının kurbanı olduğu asimilasyona düzenli bir şekilde yer vermektedir. Alevi toplumu ihtiyacı olan yöneticileri şüphesiz bu entelijensiyadan çıkaracaktır. (28 Eylül 2014)

(www.repairfuture.net)

Kürtlerin ve Ermenilerin hafızasında Kirvelik geleneği

1915 öncesi Kürt-Ermeni ilişkilerine dair az bilinen hususlardan biri farklı gruplar arasında “sanal akrabalık” ilişkileri kuran kirvelik geleneği. Ermeni soykırımına dair Diyarbakır bölgesindeki toplumsal hafızayı ele alan “Yüz Yıllık Ah, 1915 Diyarbekir” kitabının Adnan Çelik’le birlikte yazarı olan Namık Kemal Dinç ile kirveliğin anlamı, Kürtlerin ve Ermenilerin hafızasındaki yeri ve toplumsal işlevi ile ilgili konuştuk. (www.repairfuture.net)

Kirvelik az bilinen bir olgu. Batı’da farklı, Kürt bölgelerinde farklı bir anlamı var. Kirvelik nedir, biraz anlatabilir misiniz ?

Müslümanlıkta erkek çocuklarının sünnet edilmesi bir kuraldır. Hatta onların dine girişini sembolize eder. Kirve, bu İslami kural için gerçekleştirilen sünnet ritüelde rol oynayan kişilerden birine verilen sıfattır. Buna göre kirve olan kişi, sünnet ritüelinde çocuğu kucağına alır, korkmaması için onu teskin eder, eliyle çocuğun gözlerini kapatır ve işlem gerçekleşir. Kirve sünnet ritüelinde rol oynayan kişiye verilen isim olsa da, kirvenin rolü ve kirvelik orada bitmiyor, aksine orada başlıyor. Artık kirve olan kişinin ailesiyle sünnet çocuğunun ailesi arasında yakın bir ilişki, bir nevi akrabalık kuruluyor. Ancak bu dostluk, yakınlaşma çok temel bir kuralla perçinleniyor: kirve olan aileler arasında evlilik yasaklanıyor.

Bu konuda araştırmaya başladığımda kirveliğin bütün Türkiye’de yaygın olduğunu düşünüyordum. Hatta İslam coğrafyasının tamamında var olduğunu düşünüyordum.  İçinde yetiştiğim Alevi toplumu itibariyle çocukluğumdan beri deneyimlediğim bir gerçeklikti. Alevilerde kirvelik musahiplikten sonra gelen çok kuvvetli bir ilke olarak var. Bu araştırmaya başladığımızda Diyarbakır’da Kürtler hep Ermenilerle kirve olduklarından bahsettiler. Ancak araştırınca gördüm ki Türkiye’nin Sivas’tan Batı tarafında kirvelik hiç düşündüğümüz kadar yaygın değil.

Batıda nasıl biliniyor kirvelik ?

Bu konuda yapılmış ilk ve tek kitap çalışmasının sahibi olan Ayşe Kudat’a göre Türkiye’nin batısındakiler doğudan gelenlerden duyup öğrenmişler kirveliği. O sebeple kirve, batıda çocuk sünnet edilirken kucağına alıp gözlerini tutan, bu ritüelde rol oynayan kişi olarak bazen bilinir bazen bilinmez. Ama biçilen bütün anlam bu kadardır.  Ama Sivas’ın doğusunda o andan itibaren gerek o kişi, gerek o kişinin ailesiyle bir akrabalık ilişkisi kuruluyor. Ve bu öyle basit değil, güçlü bir akrabalık ilişkisi. İki aile birbiriyle çok yakın bir ilişki içine giriyorlar. Neden ülkenin batısında bu kurum yok? Ülkenin doğu tarafında çok daha fazla etnik ve inançsal farklılıkların iç içe yaşıyor olmasından kaynaklı diye düşünüyorum. Sadece Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki çoğulluktan bahsetmiyorum. Başka farklı gruplar da var. Ezidiler var, Aleviler var, bugün ismini unuttuğumuz pek çok farklı inanç ve etnik grup var. Diyarbakır’da Yahudi, Rum, Ermeni, Süryani, Alevi, Ezidi, Şemsi, pek çok grup birlikte yaşıyorlardı. Bu karmaşık toplumsal yapı ülkenin doğusunda kirveliğe zemin sunan toplumsal gerçekliktir diye düşünüyorum. Batıda da elbette toplumsal farklılıklar var, ama bu kadar iç içe geçmiş topluluklar değiller.

Kürt bölgelerindeki kirveliğin anlamı nedir ? Neyi kapsıyor bu sanal akrabalık ?

Kirvelik sadece Hristiyanlarla Müslümanlar arasında kurulmuyor. Bu kirvelik ilişkisi bugün en çok Aleviler ve Ezidiler tarafından devam ettiriliyor.

Aleviler kirveliğe nasıl bir anlam yüklüyor ?

Ezilen, mağdur durumda olan topluluklar daha fazla kirveliği sahiplenmişler. Ezidiler ve  Aleviler bugün azınlıktalar, daha fazla baskıya maruz kalan bir konumdalar. Dolayısıyla azınlıkta olmanın getirdiği bir haleti ruhiyeyle diğer topluluklarla ilişki kurabilmek için bu mekanizmayı geliştiriyorlar diye düşünüyorum. Araştırmalarımız sırasında bazı Sünni din adamları kirveliğe bu kadar önem vermediklerini belirttiler. İslami bir rituel diyoruz ama bu islami ritüeli bir şeyh o kadar önemsemiyor. Ama bir Alevi, bir Ezidi daha çok önemsiyor. Bu durumun inancın ötesinde toplumsal konumla alakalı olduğunu düşünüyorum. Toplum içerisinde azınlıkta olmaları ve daha fazla kendilerini koruma arayışı içinde olmalarıyla alakalı.

Nasıl bir anlam biçiliyor dersek, kirveliğin ikili bir işlevi var. Birincisi kirvelik kurulan aileyle evlilik ilişkisi yasaklanır. Yani kirvelik ilişkisi kurduğun aileden biriyle evlenmek bundan sonra tümüyle yasaktır. Bunun sınırı da yok. Yedi nesil sonra dahi evlenilemez. İlelebet ve ailenin tüm üyeleri için geçerlidir bu yasak. Yasaklamak aslında bir taraftan ilişkiyi düzene sokmak anlamına geliyor.

İlginç olan şu: kirveliğin yaygın olduğu bölgelerde akrabalarla evlenmek yasak değil. Hatta tam tersine çok yaygın, bazı aileler için tercih edilen bir durum.

Evet, endogami çok yaygındır. Ama çekirdek aile içinde, kardeşler arasında evlilik yasaktır. Kirvelik bu anlamda ilişkiyi amca ya da teyze oğlu düzeyine değil, kardeşlik düzeyine getiriyor. Kardeş olmanın getirdiği bir hukuktur evliliği yasaklamak. Yoksa endogami çok yaygın. Örneğin bizim ailede amca çocuklarıyla evlenmek adeta bir gelenektir, daha yeni yeni kırılıyor. Kirvelik evliliği yasaklıyor dediğimizde araya bir takım sınırlar koyuyor gibi düşünüyoruz, aksine kardeş düzeyine getirdiği için sınırları kaldıran bir yaklaşım.

Mahrem-namahrem kavramı çerçevesinde düşünmek gerek belki. Örneğin eve yabancı bir erkek girdiğinde kadınlar orada bulunmamalı gibi sınırları da ortadan kaldırıyor sanırım.

Hepsini ortadan kaldırıyor. Aynı aile gibi olmayı getiriyor. Kesinlikle evliliğin yasak olduğunu bildiğin bir ailenin ferdiyle kadın ya da erkek olsun, yakınlaşman çok daha kolay. Sonuçta evlilik yapamayacağını biliyorsun, bu bir kural, bunu çiğnemek mümkün değil. Ki buna ilişkin bir sürü hikaye, şarkı, türkü, destan var. Murathan Mungan’ın Mahmut ile Yezida’sı böyle bir şeydir. Şivan’ın okuduğu Kirivo, ya da Gülistan’ın okuduğu Sinanê Kiriv parçası hep bu hikayeleri anlatır. Yani kirve olduğun ailenin kızıyla ya da oğluyla evlenmem mümkün değil. Aşık olabiliyorsun fakat o işte umutsuz, sonu olmayan bir aşka yol açar.

Müslüman ve Hristiyan topluluklar zaten farklı dinden kişilerle evliliğe sıcak bakmazlar ama sonuçta bu yasağı aşan örnekler var. Öyle anlaşılıyor ki kirvelik bu yasakların da ötesinde bir anlam içeriyor.

Buna uhrevi, dini bir boyut katıyor. Farklı inançtan insanların ortaklaştıkları, kesiştikleri bir yer olması açısından da önemli. Çünkü özellikle azınlık gruplarının kirve olarak diğer grupları tercih etmesinin önemini görmek gerek.

Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Nesturiler diğer gruplardan tercih ediyorlar kirvelerini değil mi ?

Mutlaka dıştan bir grupla kirvelik ilişkisi kurulmalı diye bir kural yok. Çünkü son yüzyıldır homojenleştirme siyaseti sebebiyle bu konuda sorunlar yaşanıyor. Ermeni kirve bulmak örneğin o kadar kolay değil. Ama Ezidilerle Alevilerin hala Sünnilerden kirve tercih etme durumları var. Örneğin Ezidilerin Şengal katliamına dair “Kirvelerimiz bu Işid’i getirdiler” demeleri Araplarla ve Sünni Kürtlerle kurdukları kirvelik ilişkisini işaret ediyordu. Kendi ailemden bahsedersem benim kirvelerim Bingöllü Şafi Kürtlerdir. Hala bu gelenek bu şekilde devam ediyor.

Alevilerin aslında en çok çekindikleri toplulukların başında geliyor Şafiiler.

Evet. Çocukluğumdan beri anlayamadığım bir hikayeydi bu. Şimdi bu araştırmayla birlikte anlıyorum.

Bu bir koruma ihtiyacı, “bizi korusunlar” diye yapılan bir tercih olabilir mi ?

Koruma duruma göre değişir belki. En azından arada bir ilişki kurulabilmesi olanağını yaratan, yakınlaşmayı sağlayan bir kurum aslında. Aksi durumda çok fazla gerginleşilebilecek, sorun yaşanabilecek, inanç üzerinden çatışmaya dönebilecek durumlar varken onu yumuşatan ve ilişkiyi güçlendiren bir özellik taşıyor. Evliliği yasaklarken kardeşleşmeyi beraberinde getiriyor. Örneğin kız kaçırmaların önüne geçmiş oluyor. O eve girip çıkmanın sağlanması, o evde ailenin tüm fertlerinin kalabilmesi çok önemli şeyler. Bugün bile topluluklar arasında inanılmaz duvarlar var. Türkiye toplumunda kendinden olmayan gruplara karşı çok fazla güvensizlik var. Aslında bu güvensizlik duvarını kırmaya dönük çok önemli ve dini işlevi olan bir toplumsal kurum kirvelik. Dini bir ritüelin yerine getirilmesi sürecinde rol almak üzerine kurulu olsa da toplumsal ilişkilerin geliştirilmesine dayalı bir toplum aklının, yasasının ürünü olarak değerlendirmek gerek.

Farklı toplumlar ve bağlamlar da olsa, vaftiz babalığı ile bir benzerlik kurulabilir mi ?

Çok benziyor aslında. Böyle bir şeyden ilham almış olma olasılığı da yüksek. Ama vaftiz analığı ve babalığı hem kadın hem erkeğin rol oynadığı bir süreç. Kirvelikte sadece erkek rol oynuyor. Ama o erkek üzerinden bütün aileyle kirvelik ilişkisi kuruluyor. Vaftiz babalığıyla şöyle bir benzerliği de var: sünnet ritüelinde rol alan kişiler sünnet olan çocuğun tüm yaşamı boyunca onunla ilişkilenmek, ona destek vermek, onun yanında olmak gibi bir yükümlülüğü var.

Neleri içeriyor bu yükümlülük ?

Sünnet ritüelinde o çocuğun giyiminden, kuşamından, sünnet düğünü sırasında yapılacak harcamalardan, o çocuğun okula başlamasından evlenme zamanına kadar bütün süreçlerde çocuğa yardım edecektir. Çocuğun yanında olacaktır. O ilişkinin süreklileşmesi söz konusu.

Bazı Kürt aşiret konfederasyonlarının içinde, özellikle Midyat bölgesinde, Hristiyan grupların da yer aldığını biliyoruz. Acaba kirvelik bir aşiret konfederasyonu içinde yer almayan Hristiyanlara hitap eden bir toplumsal kurum mu? Çünkü aşiret mensupları zaten o aşiretin koruması altında kabul ediliyordu.

Bahsedilen konfederasyonlar 1860’lardan sonra kuruldular. Öncesinde ağırlıklı olarak beylikler sistemi kuvvetliydi. Beylikler dağıldıktan sonra bir karmaşa dönemi vardır, o dönemde birbirine yakın olan aşiretler konfederasyonlar kurmuştur ki kendilerini koruyabilsinler. Örneğin Milli aşiretinin içinde Süryaniler, Ezidiler, Araplar var.  Ama 1860’ların öncesinde beylikler döneminde Hristiyanların koruması Mir’in denetimi altındadır. Bu dönemde Hristiyanlar ve Müslümanlar Hans Lukas Kieser’in deyimiyle “tahammül edilebilir bir birlikte yaşam” kurmuşlar. O çok kimliklilik, kültürlülük birbirine yakınlaşmayı da beraberinde getiriyor, sadece koruma şemsiyesi değil.

Aşiret üyesi olanlar da bu anlamda kirveliğe başvurabildiler. Çünkü ilişkileri kuvvetlendirme, toplumsal gerginlikleri ortadan kaldırmanın bir aracı olarak düşünülmeli. Ekonomik boyutuna da bakmamız lazım. Bu topraklarda Hristiyanlarla Müslümanlar arasında bir işbölümü var. Bu işbölümü kirvelik kurumunun anlaşılması açısından da çok önemli. Soykırım anlatılarında vardır hep “Onlar gittikten sonra burası çoraklaştı” meselesi vardır. Hristiyanlar için Meşrutiyete kadar silah taşımak, ata binmek, askerlik yapmak yasak. Hristiyanlar dolayısıyla zanaatçılıkla, esnaflıkla, toprakla uğraşıyorlar. Kürt beyleri bölgeyi ve tüm toplulukları idare ediyorlar. Aşiret olarak yaşayan Kürtler hayvancılık ve tarımla uğraşıyorlar. Diğer zanaat işlerini yaptıklarına dair bir örnek yok, bütün bu işleri Hristiyanlar yapıyorlar. Kürt aşiretlerinin hakim oldukları bölgelerde Hristiyan nüfus o dönem çok fazla. Kirvelik bu iki grubun birbirlerine ihtiyacından, simbiyotik ilişkisi ile de bağlantılı. Ekonomik olarak güçlü ilişkiler kuruyorlar ve bu ilişkileri perçinlemenin yolu da kirvelik. Bir Hristiyan’ın, Yahudi’nin dükkanına gidip rahatlıkla alışveriş yapmak, atının nalını, tarlasında dehresini, orağını onlara yaptırmayı içeren bir ilişkileri var. Bu durumu kirvelikle güçlendirdikleri kanaatindeyim.

Peki bugün durum nasıl ? Kirvelik nerede ve nasıl devam ediyor ?

Kirvelik azınlıkta olan ve daha fazla savunmaya ihtiyacı olan gruplar tarafından sahiplenilmiş durumda. En çok Aleviler arasında var. Daha sonra da Ezidiler arasında var. Aleviliğin bizzat inanç kurumları içerisinde ilk sıralarda değil. Ancak ikinci halka içerisinde yer alabilecek ve önemsenen bir kurum. Her sünnet ritüelinde mutlaka bir kirve olur. Ama Aleviler bugün kirveleri daha çok Aleviler arasından seçiyor. Ezidilerde hala devam ettiğini görmekteyiz.

Türkiyeli Ermenilerde kirvelik devam ediyor mu ?

Hiç duymadım. Türkiyeli Ermenilerin bu yönde hafızası ne kadar var bilmiyorum. Ama bugün olabildiğince Müslümanlardan uzak durmak, koruma aramaktan ziyade kaçmak gibi bir yaklaşımları var. İsmail Beşikçi 1968’de basılan ”Doğu Anadolu’nun Düzeni” kitabında Süryaniler ile Kürtler arasında kirvelik ilişkisinin devam ettiğini söylüyor. Ama bugün ne kadar devam ediyor, elimizde yeterli bilgi yok.

Bugün Diaspora Ermenilerinde kirveliğe dair bir hafızanın olmadığını görüyoruz. Bunu nasıl yorumlamak gerek ? Neden kirveliğe dair anılar aktarılmamış ?

Hafıza çok seçici ve bugünden bakan bir şey. Geçmişi de bugünle birlikte yorumlayan bir şey. Kürtler neden kirveliği bu kadar çok hatırlıyorlar ? Çünkü Ermenilerle kendi mağduriyetleri üzerinden bir empati kuruyorlar. Ermenilere dair Kürtlerin hatıraları hep olumludur. Neredeyse idealize eden bir pozisyondalar. Nostaljik yaklaşımlar fazla, 1915 öncesine dair tozpembe bir tablo çizenler de var bunun içerisinde. Bu bize hafızanın oyunlarıdır. Bu durum kendi mağduriyeti üzerinden onun da mağduriyetini görme, onunla bir hemhal olma hali yaratırken, biraz da kendi payından bazı şeyleri görmezden gelmeyi getiriyor. Ermenilerin seçici hafızasında olumlu şeylerin yer almaması, yaşadıkları travmanın aktarılması ve o travmada Kürtlerin olumsuz algılanmasıyla alakalı. Kürtler nasıl bugün Ermenileri hep olumlu hatırlıyorlarsa, Ermeniler de maalesef negatif algılıyorlar Kürtleri. “Kürtler bizim katlimizde rol oynadılar” gibi bir perspektiften yaklaştıkları, “Devletle birlikte hareket ettiler ve atalarımızı öldürdüler” diye düşündükleri için biraz bunu unutmuşlar.

O algıda kirvelik gibi pozitif bir hususa yer yok galiba.

Yer yok. Ama Kürtlerin istisnasız yüzde doksanının “Biz Ermenilerle iyiydik” derken kirveliğe vurgu yapması, aramızdaki ilişkinin iyiliğini, güzelliğini gösteren bir simge gibi kirveliği vurgulamaları da dikkat çeken bir şey.

Ermeniler ve Kürtler arasında kirve olmayanlar bile o dönem birbirlerine kirve diye hitap ediyorlar sanırım, değil mi ?

Evet. Bu artık bir gelenek haline gelmiş. Nasıl Kürtçe’de arkadaş “Heval” dersin, onun gibi “Kirve” diye birbirlerine seslenmişler. Bu hitap tarzı bugün en çok Dersim’de yaygındır. Dersimliler birbirlerine “Kirve” derler.  Ermenilere değil, kendi aralarında birbirlerine “kirve” diye hitap ederler. Bu düşündürücü bir şey. Hatta bu durum siyasi örgütlere yansımıştır. Dersim kökenli Tikko benzeri siyasi örgütler, nasıl PKK içinde “Heval” diye hitap edilirse onlar da birbirlerine “Kirve” diye hitap ederler. Bu da belki araştırılması gereken hususlardan bir tanesi.

Meclis’te muhalif televizyon kanallarına sansür

Hayri DEMİR 

İMC, Hayat TV, Yol TV, Özgür Gün TV ve TV10 gibi televizyon kanalları, Meclis’te keyfi bir şekilde sansüre maruz kalırken, kanalları izlemek isteyen milletvekillerinin talepleri de yanıtsız bırakılıyor.

Türkiye cezaevlerinde yıllardır kimi televizyon kanallarının keyfi bir şekilde izletilmemesiyle hayata geçirilen sansür, bu kez TBMM’de ortaya çıktı. Daha önce kimi cezaevlerinde başta İMC ve Hayat TV olmak üzere kimi televizyonlara uygulanan bu sansürün aynı şekilde Meclis’te de İMC, Hayat TV, Yol TV, Özgür Gün TV ve TV10 gibi birçok muhalif ulusal ve yerel televizyon kanalının merkezi sistemde yer almadığından dolayı izlenmediği öğrenildi. Meclis’te mevcut IP TV yayın sistemi teknik açıdan istenilen tüm kanalın izlenmesini mümkün kılmasına rağmen ve teknolojinin bütün imkânlarından yararlanılarak Yeni Halkla İlişkiler Binası’nda bulunan milletvekillerine ait odalarda ismi geçen televizyon kanallarının kısıtlandığı ve bunun uzun bir süreden beridir de devam eden bir sansür uygulaması olduğu öğrenildi. Türkiye’de basın üzerindeki “sansürün kaldırılması” iddiası 117’nci yılını geride bırakırken, Türkiye’nin yasama organı olan Meclis’teki kimi televizyon kanallarına dönük uygulanan bu sansür, Türkiye’nin basın özgürlüğü alanındaki karnesini de ortaya koyuyor.

VEKİLLER TALEP ETTİ SEKRETERLİK KARŞILAMIYOR 

Milletvekillerinin bu sansür uygulamasının kaldırılması ve kısıtlanan televizyon kanallarının izlenmesi amacıyla Meclis Genel Sekreterliği’ne yaptığı başvurular ise hep yanıtsız bırakıldı. En son HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, 18 Ağustos günü tekrar televizyon kanallarının izlenebilmesi için bu kanallarının televizyon yayın sistemine dâhil edilmesini talep etti. Bu talebin üzerinden iki hafta gibi uzun bir sürenin geçmesine rağmen halen kanallar sisteme dâhil edilmezken, HDP’li Sarıyıldız’a da konu hakkında herhangi bir yanıt verilmedi. Sadece Sarıyıldız değil, bu dönemde HDP’li 80 milletvekilinin neredeyse tamamı TV sistemine bu kanalların eklenmesi talebiyle sekreterliğe başvuruda bulundu. Ancak bugüne kadar uygulamanın kaldırılmasına dair tek bir adım dahi atılmadı ve halen söz konusu televizyon kanallarına dönük ambargo ve sansür devam ediyor.

MECLİS BAŞKANLIĞI DA SANSÜR KARŞISINDA SUSKUN 

Uygulanan bu sansüre dönük sessizliğini bozmayan birim olarak sadece Meclis Genel Sekreterliği değil. Kanalların TV sistemine eklenmesi için sorumlu olan Meclis Genel Sekreterliği’nin dışından Meclis Başkanlığı da suskunları oynuyor. Konuya ilişkin HDP Batman Milletvekili Ali Atalan, Meclis Başkanı İsmet Yılmaz’ın yanıtlaması talebiyle konuyu Ağustos ayı içerisinde Meclis gündemine taşıdı. Atalan, milletvekillerinin makam odalarında bulunan televizyonlarda bir kısmı yerel olmak üzere toplam onlarca TV kanalının izlenebildiğini ancak teknik açıdan mümkün olmasına rağmen Hayat TV, İMC TV, TV 10, Özgür Gün TV ve Yol TV gibi birçok kanalın sisteme eklenmediğinden dolayı izlenemediğini kaydederek, bu kanalların hangi kriterlere göre ve kim tarafından seçildiğini, neden milletvekillerinin önerisinin alınmadığını sordu.

‘HER KANALIN OLMAYIŞI AYRIMCILIK DEĞİL MİDİR?’

Atalan, Meclis Başkanı Yılmaz’a, TV’lerde kısıtlı sayıda kanal olmasının nedenini yönelterek, “Her kanalın olmayışı bir ayrımcılık değil midir” diye sordu. Son olarak, kısıtlanan bu televizyon kanallarının izlenmesi için herhangi bir çalışmanın olup olmadığını soran Atalan’a, şu ana kadar herhangi bir yanıt verilmedi.

SANSÜR YENİ DEĞİL 

Yanıtsız ve çözümsüz bırakılan bu sansür uygulamasının 2015’te hayata geçirilmediği öğrenilirken, söz konusu uygulamanın 2014 yılı ve öncesindeki yıllarda da geçerli bir durum olduğu bu dönemlerde aynı kanalların Meclis’te izlenilemediği öğrenildi.

‘GERÇEKLERİN HALKA ULAŞMASI ENGELLEN BİR ÜLKE’

Sansür uygulamasını sorduğumuz Hayat Televizyonu Program Koordinatörü Arif Koşar, “Artık hiçbir inandırıcılığı kalmamış olsa da AKP gibi demokrasi narası atanlara bir hatırlatma yapalım” diyerek, AKP’ye sadece milletvekilleri değil her insanın, hiçbir ticari ve siyasi baskı olmaksızın “haber araçlarına” ulaşabilmesi, yani “halkın haber alma hakkı” en temel haklardan birisi olduğu hatırlatmasında bulundu. Koşar, gerçeğin ve haberin halka ulaşmasının engellendiği bir ülkede, asgari bir demokrasiden bile bahsedilemeyeceğini söyleyerek, “Bu hakkın sınırlandırılması, insanlığın en ileri birikim ve değerlerinin ayaklar altına alınmasıdır” ifadelerini kullandı.

‘GERÇEK BİR HABER: BİZ VARIZ, BURADAYIZ’

Koşar, “AKP’nin, Meclis’te Hayat TV dâhil demokratik bir anlayışa sahip televizyon kanallarına ilişkin sansürü anti-demokratik olduğu gibi; iletişimin bu kadar geliştiği bir dönemde mantıksızdır, saçmadır” dedi. Koşar, şunları söyledi: “İlla ki ideolojik bir tutum almak istiyorlarsa ve televizyonumuzun yayını AKP’yi, onun holdinglerini, genel olarak Türkiye’nin egemenlerini rahatsız ettiyse, kusura bakmasınlar; gerçekleri suratlarına çarpmaya devam edeceğiz. Devekuşu gibi kafalarını kuma gömüp bu televizyonları görmek istemeyebilirler. Ama onlar için üzücü ve gerçek bir haber daha verelim: Biz varız, buradayız.”

CEZAEVİNDEKİ UYGULAMALARIN AYNISI 

Meclis’teki bu sansür ve ambargo akıllara cezaevinde hayata geçirilen aynı uygulamayı getirdi. Neredeyse Türkiye’deki bütün cezaevlerinde aynı kanallar, cezaevi idaresince çeşitli nedenler öne sürülerek kabul edilmezken, tutsakların talepleri kimi zaman akılları zorlayan “Altyazılardan gelen mesajlarla talimat alıyorsunuz” gibi gerekçelerle reddedildi.

HDP’Lİ SARIYILDIZ: İKTİDAR YANLISI OLMAYANLARIN SESİ KISILIYOR 

Konuya ilişkin açıklama yapan HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız ise, “Muhalif olan verili düzene entegre olmayarak, iktidar yanlısı yayın politikası izlemeyen yayın organlarının sesleri her yerde kısılmaya çalışıyor” dedi. Sarıyıldız, bu engelleme ve sansürün siyasi iktidarın talimatıyla uygulandığına vurgu yaparak, bunun demokratik olmayan bir yaklaşım olduğuna dikkat çekti. (Ankara/DİHA)

Yezit siyaseti

Muaviye soylu, Yezit siyaseti ne demektir? İslamı ve Türk halk kimliğini alet ederek; yalan, hırsızlık, talan, dolandırıcılık, edepsizlik, namussuzluk, ırkçılık, işkence, tecavüz, mağdur, masum ve mazlum olanı suçlamak, halkın kutsal değerlerini kullanmak, bayrak, ezan, vatan diyerek katliam için zemin hazırlamak, meydanlara elinde Kuran-ı Kerim’le çıkıp mukaddes hakikatleri kirli ve özel savaş politikasına alet etmek, Alevileri kirli, özel savaşın destekçisi yapmaya çalışmak vb. kepazeliklerdir!

Onca Muaviye kurnazlığı, Yezit siyasetine karşın 7 Haziran seçimlerinde beklediği “Hükümdarlık” konusunda sükutu hayal olan Hükümet/Devlet gizli defteri açtı. Gizli defterde “Başın sıkıştığında kirli özel savaş başlat!” diyor. Devletin bekasından miras, 12 Eylül faşizminden uyarlama kirli, özel savaş “nitekim” devreye girdi. Gizli defterde bir kirli, özel savaş kaidesi daha var. “Ey yüce devletin müdavimleri, kirli, özel savaşı yürütürken darda kalırsanız din, iman, ezan, Kur’an, bayrak, vatan” gibi “Mukaddes ve de ulvi mevzulardan söz edin!” ve dahi yetmez ise “Alevileri unutmayın! Alevilere, gerçek Türk ve Müslüman sizsiniz, cumhuriyet size emanettir!” diyerek “devletini, milletini seven, Türk/İslam olduğundan şüphe etmeyen Alevi temsilcisi bulun! Böyle Alevi temsilcisi yoksa ecdadınız Osmanlı’nın devşirme siyasetini hatırlayın. Ne yapıp edin Alevileri köşke, saraya davet edin. Sırtını sıvazlayın, cebine 5, 10 kuruş para koyun!” der. Bu mevzuya binaen devlet zevatı Kürt’ü katlederken Alevi’yi, Alevi’yi katlederken Kürt’ü methetmeyi ihmal etmez! Hadi diyelim bu değişmez bir devlet politikasıdır. Lakin “Alevi Temsilcileri” yıllardır oynanan bu Muaviye kurnazlığını göremeyecek kadar basiretsiz ve cahil midir? Muaviye kurnazlığına, Yezit siyasetine tav olan “Alevi temsilcileri” hak, hakikat, basiret, siyaset konusunda özel bir tercih yapmışlardır. Ne kadar ki Alevi Yolu ve erkanı “mazlum, masum ve mağdur olanın hakkını savunmak ibadet kabilindedir!” dese de yol ve erkan hakikati konusunda ezberci cehaleti pirlik, dedelik sanan, devlet/hükümetin boş methiyelerine tav olan, 5-10 kuruşa tamah eden “Alevi temsilcileri” olduktan sonra devlet/hükümet darda kalmıyor!

Muaviye soylu, Yezit huylu hükümetin 3 Haziran 2009’da başlattığı “Alevi, Kürt, Ermeni, Roman açılımı” ne oldu? Nice bedellerle fiilen kazanılmış ve meşrulaşmış hakları “tanımak”la açılım yapan hükümetin siyaseti 7 Haziran seçimlerinde Türkiye halklarının hakikatine tosladı. Hükümet “Kürt açılımı” için ne yapmamıştı ki?! “Eşbaşkanlığı” getirmiş, “değiştirilen köy, ilçe ve şehir adlarını geri vermiş!” bununla da yetinmeyip “Kürtçe dil kursu” açmamış mıydı? İşte size Muaviye oyunu, Yezit siyaseti! Hükümet “kendisi vermiş gibi” planladığı bu haklar halkın meşru demokratik mücadelesiyle zaten kazanılmıştı. Hele “Alevi açılımı” için yapılanlar Muaviye soylu siyasete “Rahmet okutacak” cinstendi. Alevilerin kutsal mekanlarını “Müze” yapan, müzeye girişi de haraca bağlayan devlet “Alevi açılımı” diye diye “Müzelere girişi ücretsiz” yapmasın mı?! Roman canların kadim Sulukule’sini tarumar eden “açılımcılar” Ermenileri de unutmadı! “Af edersiniz Ermeni dediler!” diyecek kadar edepsizlik eden efendiler, Ermeni soykırımının 100. yılında Çanakkale destanını hatırlayıp “uluslararası anma” yapmaktan geri durmadılar!

Muaviye soylu, Yezit huylu siyaset 13 yılda sadece bir tek şeyi değiştirmiştir. Devşirme Türklüğü, Kemalizm’i kendi denetimine almış, İslam’ı tamamıyla ticaret, siyaset çıkarcılığıyla piyasa malzemesine dönüştürmüştür. Şimdi 13 yıldır planladığı oyunu devreye koymuştur. 7 Haziran seçimlerinde hükümetin her türlü siyasetine karşın HDP barajı aşmış, TBMM’ye 80 vekil taşımıştır. HDP’nin demokratik başarısı Türkiye için adeta bir tür toplumsal rehabilitasyon anlamına gelmiş, Türkiye halkları yakınlaşmış, “Çözümsüz” gibi görünen sorunların çözülebileceği görülmüşken yeniden kirli, özel savaşa dönüldü. Ancak hakikat şu ki, artık subaylar bile kirli, özel savaşı istemiyor. Asker anaları, babaları, Türkiye toplumu devlet/hükümetin kirli özel savaş oyununu mahkûm ediyor. Hal böyle olunca devlet/hükümet içine düştüğü bunalım sarmalını dizginsiz şiddet politikasıyla aşmaya çalışıyor. 2013 Newroz’unda Sayın Öcalan’ın ördüğü barış politikasıyla başlayan “Çözüm süreci” karşısında devlet/hükümetin kirli, özel savaş politikası insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur! Hiçbir “Alevi temsilcisi” hiçbir şekilde insanlığa karşı işlenen suçların destekçisi veya ortağı olamaz!..

DAD: Kirli savaşa karşı kelam etmek şarttır

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), AKP’nin savaş politikası sonucu Kürdistan halkının katledilmesi, kültürel değerlerinin ve dağlarının bombalanması yazılı açıklamayla protesto etti. Geçtiğimiz günlerde AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile görüşen söz de Alevi kaanat önderlerinin eleştirildiği açıklamada, “Bugünlerde yalanlarını örtmek, zulümlerini kamufle etmek amacıyla İktidar sahipleri kendilerine Alevi kanaat önderleri diyen düşkünler ile iş tutma peşindedirler. Toplumu yalan ve hileleri ile ikna etmeye çalışıyorlar. ‘Hayırları fethedip, şerleri defetmek günüdür’ dediği kahvaltı dinletisi yapılırken, Dersim’de ziyaretlerimiz bombalanıyor, orman yangınları, kadim kutsalımız Düzgün Baba’nın eteklerine varıyordu. Utanmadan, yüzü kızarmadan o masada oturanlar kimin bekçiliğini yapıyorlar” denildi.

Bu kirli savaşa karşı durmak şart

“Ülkemiz bugün iktidar sarhoşları tarafından kan gölüne dönüştürülmektedir. İktidarlarını ayakta tutmak adına hiçbir ahlaki ve insani değeri ciddiye almayarak, ülkenin evlatlarını, gençlerini, kadınlarını iktidarlarına kurban etmek istiyorlar ve her gün ciğerlerimiz parçalanıyor” denilen açıklamada, topluma şu çağrı yapıldı: “AKP devleti bugün sonucu bilmediği kirli bir savaşa girmiştir. Kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İŞİD aklına tutulmuş katlediyor. Türkiye halklarını da bu kirli savaşa sürüklüyor, mesele vatan da değil kendi koltuğu, kendi kirli işlerini, kirli politikalarla gizleme hedefi. Canlara çağrımızdır, bu kirli savaşa karşı durmak, şerefli, vicdanlı yaşamak, geleceğine onurlu birkaç kelam etmek için şarttır.”

AKP’nin derhal savaştan vazgeçmesi gerektiğinin ifade edildiği açıklamada, halkların konuşabileceği silahsız bir ortamın oluşturulması gerektiğinin altı çizildi.

BASINA VE KAMUOYUNA

Hakikat gerçekler göz önünde dururken onların hayaliyle kendini kandırmak değil, çıplak gerçekliği toplumun değerleriyle gözler önüne sermektir. Yalan ancak sahibini kandırır.
Bugünlerde yalanlarını örtmek, zulümlerini kamufle etmek amacıyla İktidar sahipleri Kendilerine (Tüm düşkünlüklerine rağmen) Alevi kanaat önderleri diyen düşkünler ile iş tutma peşindedirler. Toplumu yalan ve hileleri ile ikna etmeye çalışıyorlar. “ Hayırları fethedip, şerleri defetmek günüdür” dediği kahvaltı dinletisi(Dinleti çünkü, kendine kanaat önderi diyen kimsenin fikri yoktu) yapılırken Dersim’de ziyaretlerimiz bombalanıyor, Yanan ormanlarımız Kadim kutsalımız Düzgün Baba’nın eteklerine varıyordu.Utanmadan, Yüzü kızarmadan o masada oturanlar kimin bekçiliğini yapıyorlar.Gerçi toplum artık düşkünlüklerine karar vermiştir.Hiçbir hükümleri yoktur.Toplumuna yalan söyleyenin tarihte de hükmü olmamıştır. Gerçeklik her gün yedikleri lokmada bile onlara haram olacaktır.
Biz Aleviler binyıllardır hakikatin direnişçi takipçileriyiz, Elbet konuşacağız fakat seni kurşunlayanla ne konuşacaksın, sana önce gözdağı verip yanına yedekleyenle ne konuşacaksın ya da konuşacaksan toplumun ne diyecek. Çünkü biz kurum yöneticilerinin tek başına hükmü yok, bizler toplumun ağır sorumluluğu ile hareket etmek durumundayız. Bu anlamda yapacağımız her görüşme bu sorumluluk ve hakikat algısı ile olmalıdır. Yalan ancak bir talana ortak olmak olur.

Ülkemiz bugün iktidar sarhoşları tarafından kan gölüne dönüştürülmektedir. İktidarlarını ayakta tutmak adına hiçbir ahlaki ve insani değeri ciddiye almayarak, Ülkenin evlatlarını, gençlerini, kadınlarını iktidarlarına kurban etmek istiyorlar ve her gün ciğerlerimiz parçalanıyor. Kin ve nefret yükseltilmek isteniyor. Ahlaki, insani değerlere sığmayan bu kan politikasını bilebile bir masaya oturmak ve oturup bu politikaları toplumun hakikatlerini göz ardı edip dinlemek kabul edilemez. İkrar verdiğin pirin mi yok ikrar verdiğin ziyaretin mi yok. Yok ise bizde karşılığın da yok, var ise ceddinin hakikat hükmü omuzlarındadır dur da düşün o zaman.Pir sultan’ı, Seyit Rıza’yı,Dersim’i düşün, Varto’yu düşün bir canın çıplak bedeninde ki vahşeti, bir evladın geçliğine doymamış özlemlerini düşün. Düşün de şu kelamı et, Zulüm edenler asla muvaffak olmayacaktır, gel sen bu koltuklar için zulüm etmekten koşulsuz vazgeç. İki lokma da ben alacağım deme çünkü; yiyeceğin lokma haram lokmadır.Pir Sultan’ın köpeklerinin bile yemediği lokmadır.

Demokratik Alevi Dernekleri olarak çağrımızdır.
Toplumumuz açısından ilkeli olan herkesle konuşuruz, ama değerlerimizle, hakikat düsturumuzla, Hakkın kelamı, Xızır’ın hikmeti ile cümle canın rızalık vereceği ile konuşuruz.
Bir dediği diğerini tutmayanla değil. Ağzından çıkanı gönül süzgecinden geçirenle, Dediğini tutanla ancak, Bizler yalan dolan toplumu değiliz, politika ahlaklı olur ise bizi bağlar. Ötesi boş laftır. Boş lafı darı boş olanlar dinler.

AKP devleti bugün sonucu bilmediği kirli bir savaşa girmiştir. Kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İŞİD aklına tutulmuş katlediyor.Türkiye Halklarını da bu kirli savaşa sürüklüyor, mesele vatan da değil kendi koltuğu, kendi kirli işlerini, kirli politikalarla gizleme hedefi. Canlara çağrımızdır, bu kirli savaşa karşı durmak. Şerefli, vicdanlı yaşamak geleceğine onurlu birkaç kelam etmek için şarttır. Bu vatan cümle canındır, sahibi üzerinde tüm yaşayanlardır. Hak Yeri, Göğü kimsenin tapusuna vermedi, tek tapu cümlesi ile hak içinde yaşama dusturudur. Bir karınca hak aşkıyla çalışır, hak aşkına da yuvasını, rızkını korur. Bir karınca kadar da vicdanımız yok mudur? Bir kedi kadar ciğerimiz yok mudur? Bugün halklar kendini koruyor Rojava’da, Şengal’de, Varto’da, Silopi’de, Dersim’de Her can Hak katında zulme karşı kendini savunma canını, rızkını koruma hakkına sahiptir.Devlet ancak Hak ile kelam ederse konuşuruz, yalan ile konuşmak canını pazara sürmek olur.
AKP devleti bu savaştan derhal vazgeçmeli, Halkların onurlu konuşabileceği silahsız bir ortam meydana gelmelidir.Ötesi bilinmelidir ki Rızkın, Rızanın tükeneceği karanlık bir gelecektir.

MUTLAKA ONURLU BİR BARIŞ İLE HALKLAR KAZANACAKTIR.
DEMOKRATİK ALEVİ DERNEKLERİ 

Halk ‘Katil’in Kim Olduğunu Gördü..

MEHMET ALTAN

Seçimle gelen ama seçimle gitmek istemeyen bir siyasal iktidarın, yoksul halk çocuklarının canı üzerinden oynadığı kanlı oyunu bütün Türkiye gördü.

Büyük bir mezarlığa dönen ülkenin dört bir yanını dağlayan şehit cenazelerinde siyasal iktidara karşı artarak büyüyen bir öfke kabarması var.

Her bir şehit ailesinin feryadı yürekleri dağlıyor.

Dün de Şırnak’ta şehit düşen Yüzbaşı Ali Alkan’ın Jandarma Yarbay ağabeyi Mehmet Alkan’ın çığlığı vicdanlarda deprem yarattı.

Kardeşinin tabutuna sarılan Yarbay Alkan soruyordu:

“Bunun katili kim?

Bunun sebebi kim?

Şu güne kadar ‘çözüm’ diyenler neden şimdi ‘sonuna kadar savaş’ diyor?”
***
Katil kim biliyoruz…

Sebebini biliyoruz…

6 Haziran akşamına kadar ‘çözüm’ diyenler, 8 Haziran günü neden ‘sonuna kadar savaş’ dediler, biliyoruz.
***
Zaten gizli saklı bir şey de yok…

Son olarak da Sağlık Bakanı açıkça itiraf ediyor:

“10 Ağustos 2014’te, cumhurbaşkanı yerine başkanı seçmiş olsaydık, Türkiye bugünkü kaosu yaşayacak mıydı? Yaşamayacaktı.”

Recep Tayyip Erdoğan da 7 Haziran öncesi Başkanlık için “400 milletvekili verin huzur içinde çözülsün bu iş” dememiş miydi?

Ona göre AKP 400 milletvekili alamaz ise ülkeye huzur yok.
Bırakın 400 milletvekilini tek başına iktidar bile olamadılar.

O zaman müzik değişti, şimdi korkunç bir vicdansızlığın kurbanı olan halk çocuklarının cenazelerinde, bir el tabutun üzerinde, bir elde mikrofon nutuk atıyorlar:

“Bu şehidi uğurluyoruz. Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına.”

İçleri yanan şehit aileleri hiç de öyle düşünmüyor ama…

Hep bir ağızdan soruyorlar:

Neden bu ‘mutluluk’ hep yoksul ailelerin başına geliyor da bir tek iktidar mensubu bile bu ‘mutluluktan’ pay almıyor?
***
Siirt-Şirvan yolundaki saldırıda şehit düşen Jandarma Er Recep Beycur’un Erzurum’daki cenaze töreninde şehidin amcası Ömer Beycur, “kardeşi kardeşe kırdırıyor… Sayın Cumhurbaşkanı bunu bilsin. Ben bunu bu yaşa getirene kadar ne çektim biliyor mu? Allah’tan hiç mi korkmuyor? Bu genci buraya yatırdı. Kardeşi kardeşe kırdırıyor” diye haykırıyordu…

Sonra da ekliyordu:

“Allah rızası için yazın bunu.”

Oğlunun şehit olduğu haberini alınca, evlat acısına dayanamayarak kalp krizi geçiren baba Sebahattin Beycur’un katılamadığı bu törendeki amca Ömer Beycur’un haykırışından, siyasal iktidarın paçavraları, ‘Allah Rızası’ için tek satır bile bahsetmedi.
***
Çözüm süreci başladığında, barış için demokrasiye ihtiyaç olmadığı yalanı piyasaya sürüldü… Sorunu kalıcı biçimde çözecek olan demokrasi için tek bir adım bile atılmadı.

‘Başkan baba gelecek, her şeyi çözecek’ denildi. Aynı zamanda, çözüm süreciyle birlikte Türkiye’nin en karanlık yasaları çıkarıldı.

Çözüm süreci, faşist bir sistemin alt yapısının hazırlanmasının maskesi gibi kullanıldı.

En önemli getirisi, çocukların ölümünü durdurmaktı.

Seçimi kaybedince, bu tek olumlu kazancımızı da bir tekmede kenara fırlattılar.

‘Başkanlığı’ ele geçiremedikleri için oyunu tersine çevirip çocukları öldürtmeye başladılar… Belki ‘başkanlığı’ cenazeler üzerinden ele geçiririz hesabıyla…
***
Asıl amaçları olan Türkmenbaşı usulü bir başkanlığı gerçekleştirmelerini Selahattin Demirtaş önledi. Onun için bugün hedef halinde.

Apo’yu çok seviyorlar ama Demirtaş’tan nefret ediyorlar.

Bu ilginç bir çelişki.

PKK’nın kurucusu ve lideri Öcalan’la görüşüp, onu çok benimseyeceksiniz ama bir taraftan da demokratik kanallarda siyaset yapan adamı ‘düşman’ ilan edeceksiniz.

Neden?

Çünkü başkanlığa karşı çıktı, bu oyun bozuldu.

Şimdi, Demirtaş’ı siyasetin dışına atarak, başkanlığa itiraz etmeyi engelleyerek, kan ve gözyaşı üstünden dünkü çözüm sürecinin tam tersine bir oyun oynanıyor.

Kürtleri öldürerek, ayaklandırarak, Batı’da HDP’nin oylarını düşürüp, MHP’nin oylarını geri alarak, ‘ben acaba başkanlığı deneyebilir miyim’ çılgınlığının peşinde koşuyorlar ama bu kanlı oyun da tutmadı.

Halk ‘cinayeti gördü.’

Onun için kardeşinin tabutuna sarılan Yarbay Alkan soruyor:

‘Bunun katili kim?’
***
Anayasa”nın bir kez daha ırzına geçilerek Türkiye zorla erken seçime götürülüyor…

Neden? Çünkü AKP 7 Haziran’da seçimi kazanamadı.

Ama gene kazanamayacaklar.

O nedenle ‘sivil darbe’ girişimi de tezgâhlanıyor.

Neymiş:

“Artık ülkede sembolik değil, fiilî gücü olan bir cumhurbaşkanı var. İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiilî durumun hukuki çerçevesinin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.”

Bu, Anayasa’yı ihlal suçunun işlendiğinin ikrarıdır.

Anayasayı ihlal suçunun cezası nedir?

Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesine göre ağırlaştırılmış müebbettir.
***
Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’yı ihlal ederek fiilî durum yarattığı yerde hukuksal bir düzen söz konusu olabilir mi?

Hırsızlık paraları gibi toplumun güvencelerinin de sıfırlandığı, şiddetin patladığı, gencecik çocukların siyasal ikbal uğruna ölüme gönderildiği bir kara dönemdeyiz.
***
Şehit düşen Yüzbaşı Ali Alkan’ın Jandarma Yarbay ağabeyi Mehmet Alkan’ın çığlığı bütün ülkede yankılandı.

Kardeşinin tabutuna sarılan Yarbay Alkan soruyor:

‘Bunun katili kim?

Bu iç kanatıcı sorunun, ülkeyi sarsan bu çığlığın yanıtını halk zorla sürüklendiği 1 Kasım seçimlerinde verecek.

Çünkü ‘katili’ bu sefer çok net biçimde gördüler.

Bizim gençler

Cepheden cepheye koşar
Bizim gençler yılmaz yılmaz
Denizler, dağları aşar
Bizim gençler yılmaz yılmaz
Yılmaz yılmaz
Doğu yılmaz, batı yılmaz, kuzey yılmaz
Yılmaz, yılmaz güney yılmaz
Bizim gençler korkmaz korkmaz – Zamani

Vicdanın tüketildiği günlerdeyiz. Katilin elini kolunu sallayarak aramızda dolaştığı ve katliam sonrasında haklılığına dair nutuklar attığı, utanmadığı bir zamanın içindeyiz.

Onun, onların varlığında kirlenmekteyiz. İnsanlığımızdan utanmaktayız!

Sessizliğin içinde resmedilen çıplak bedenimize bakarken, cesetlerimizin üstüne basıp pozlar verilirken ölmekteyiz. Öldürülmekteyiz.

Lakin ölümün, şiddetin ve katliamın olduğu her yerde direniş var. Direnenler var.

“Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş” – Ahmet Arif

Bizim çocuklar, bizlerin çocukları umuda barış ektiler. Geldiler. Gelip “yüreklerini yüreklerimizle ateşe” verdiler. Şehirlerimiz gibi yandılar, yıkıldılar, fakat boyun eğmediler. Tarihin derinliklerinden beslendiler, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin, Seyid Rıza… Oluverdiler. Onurun baş tacı, güzelliği oldular.

Haksızlığa karşı, Ortadoğu coğrafyasında, yeniden yeniden insan olabilmeyi hatırlattılar. Örgülü saçlarıyla güzel kızlar, mahzun duruşları, bakışlarıyla delikanlılar, insanlık aleminin her parçasında bizlere vatan oluyorlar.

Bizlere onur bahşediyorlar, gurur bahşediyorlar…

Aşk olsun onlara…

Aşk olsun onlara ki; zulmün düzenini örenlere karşı bedenleriyle duruyorlar. Diktatörlük peşinde koşanların karşısında, seksen milyonluk bir halkın savunmasını üstlenebilecek cesareti gösteriyorlar. Türkiye sınırlarını aşıp Rojova’da, Güney Kürdistan’da, Irak’ta halkların umudu oluyorlar.

“Alnı çizgi çizgi zafer oyuklu
Anası ağlamış öfke yayıklı
Elinde dirgeni kara bıyıklı
Yiğitler yiğitler bizim yiğitler
Bizim yiğitleri bilmiyor itoğlu itler
O’nu bilmeyen şu uğursuz bit’ler
Yiğitler yiğitler bizim yiğitler” – Mahzuni Şerif

Onların gözlerindeki ışıkta biz, biz oluyoruz. Herkes kendisi oluveriyor.