Ana Sayfa Blog Sayfa 6354

Sivil Darbeci diktatörlüğün hedefinde, Kürtler , Devrimciler  ve Aleviler var !

İRFAN DAYIOĞLU

“Elbette aramızda derin ideolojik ayrılıklar olabilir. Elbette önceliklerimiz farklı farklı olabilir. Ancak  bir şey ortadaki biz birbirimizle uğraşırken hırsızlar evimizi soyup soğana çevirdiler. Bizim için iki yol var. Ya aklımızı başımıza alır Kürt ulusal Hareketi, Aleviler, Müslümanlar , işçi ve emekçi örgütleri bir barış ve demokrasi cephesinde birleşerek; bize zorla dayatılan savaşa karşı, kardeş boğazlaşmasına karşı güçlerimizi birleştirir ve AK-Saray yönlendirmeli iktidarı seçim sandığına gömeriz, ya da onlar bizi 12 Eylül’de olduğu gibi stadyumlara, Mamaklara, Metrislere ve de Diyarbakır zindanlarına gömerler. Bir üçüncü seçeneğimiz bulunmuyor  artık.”

AKP’nin on üç yıllık tek başına iktidar yıllarının başında demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler gibi AKP Programında yer alan “çağdaş demokratik değerler” adına  yarım kalan bir çok sözde açılım yapılmış, çözüm süreçleri başlatılmış, her ne hikmetse söz konusu tüm girişimler somut bir sonuca varmadan, hiç bir şey olmamış gibi gündem olmaktan çıkarılmıştır.

Bugün ise gelinen aşamada sözde demokratik iktidar, başında tek karar verici kişinin bulunduğu mutlak iktidara dönüşmüştür. 13 yılın sonunda yasama, yürütme ve yargı erkler ayrılığı ilkesine aykırı bir şekilde, devletin tüm kurumları AKP’nin,  AKP de  şef RTE’nin  kontrolüne girmiştir. Bütün bunlar olurken, ülkenin diğer siyasi partileri durumu seyretmekle yetindiler. Etkili bir muhalefetten ve iktidar perspektiften yoksun olarak AKP liderinin belirlediği gündemlerin peşinde sürüklendiler.

Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız bunca tecrübeye karşın, böylesi bir sonu öngöremediğimiz yetmezmiş gibi bugün hala oturup dizlerimizi dövüyoruz, 13 yıldır iktidarda olan AKP adım adım nasıl devlete egemen hale geldi? Kendisine ilerici, devrimci, sosyalist, sosyal demokrat diyenler uyuyor muydu? Ya da şöyle soralım; biz tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi birbirimizle boğazlaşırken mi bütün bunlar oldu? Oysa biz bütün bu yaşananlardan ders çıkardığımızı da söylüyorduk yazarak, anlatarak.  Ancak bugün geldiğimiz noktada hiç te ders çıkarmadığımız ortada değil mi?

İslam kılıflı faşist  AKP devleti;  bir yandan Suriye ve Irak’ta savaşan güçlerin en barbar kesimini destekleyerek bölgede olası devrimci dinamikleri ezmeye çalışırken, bir yandan da bölge ülkelerinin tümünde süren Kürt halkının özgürlük savaşını çeşitli yöntemlerle etkisizleştirmeye, ülkemizin ve bölgenin devrimci dinamikleriyle ittifak yapabilecek toplumsal kesimleri korkutarak olası demokratik   iktidar alternatiflerini doğmadan boğmaya çalışmaktadır.  AKP bu yüzden IŞİD ve türevlerine dayanarak bölgenin ilerici dinamiklerini dışarıdan dinci barbarlığın egemen olduğu bir coğrafya ile kuşatmaya çalışmaktadır.

7 Haziran seçimlerinde iktidarı kaybeden AKP,  muhalefetin çapsızlığından dolayı hala gündem belirlemeye ve düşük bir hükümetle ülkeyi yönetmeye devam ediyor. Bugün Erdoğan’ın başkan yapılmaması için ne kadar mücadele etsek te, geçmiş cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Anayasal bir değişikliğe gidilmeden Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini kabul ederek ve Erdoğan karşı ortak adaylar göstererek aslında Erdoğana başkanlık yolunu bu muhalefet açmıştır. Çünkü halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı ile meclisin seçtiği bir cumhurbaşkanı aynı şey değildir. Elbette Erdoğan boşluktan yararlanarak ve mevcut anayasayı da çiğneyerek hareket etmektedir. Erdoğan  ve AKP mevcut anayasayı değiştirmeden sadece halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ile başkanlık sisteminin yürürlüğe konulamayacağını elbette biliyorlardı. Ancak Erdoğan görüldüğü gibi şimdi anayasayı çiğneyerek tek adamlığı sürdürmekte ısrar etmektedir.

Yine seçimden sonra MHP’nin meclis başkanlığı seçimlerinde ve Kürt hareketine karşı başlatılan topyekün savaşta AKP’nin koltuk değneği olduğu ortada iken, CHP  AKP’nin koalisyon kurma adı altında oynadığı oyunu görememiş ve 45 günlük sürenin neredeyse tamamı heba edilerek Erdoğan’ın amacına hizmet edilmiştir. CHP Erdoğan yönlendirmeli oynanan koalisyon oyununda ancak figüran rolünü oynayabilmiştir.

AKP yetkisiz ve istifa etmiş bir hükümetle ülkeyi savaşa sokarak, komşularının iç işlerine karşırken,  ana muhalefet hala MHP ile bir hükümet kurulur-munun hesabını yapabilmektedir. Oysa MHP ile AKP yapışık ikiz kardeştirler.  Ne zaman devrimci, ilerici bir dalga yükselmişse, MHP onun önünde set olmuştur.

MHP iktidara gelme amaçlı, kitleleri  örgütleme amaçlı bir parti değildir. MHP bir misyon partisidir. Görevleri vardır, yeri ve zamanı geldiğinde o görevlerini icra etmek üzere derin ulusal ve uluslararası güçler adına harekete geçer.  Bugün de Kürt hareketine ve HDP ve HDK şemsiyesi altında, Birleşik Haziran Hareketi şemsiyesi altında bir araya gelen ilerici güçlere  ve hatta CHP içinde yer alan ilerici, demokrat milletvekillerinin de içinde yer aldığı Barış Bloku’na karşı; MHP gözünü kırpmadan AKP’nin yanında yer alır. Almaktadır da.  MHP bir devlet projesidir. Kullanım tarihi bitene kadar da sahnede kalmaya devam edecektir. Keza son günlerde asker cenazeleri bahane edilerek metropollerde Kürtlere karşı, HDp binalarına karşı Akp gençliği ve bozkurtlar ortak harekete geçmiş bulunmaktadırlar.

Sözün özü;  MHP yükselen Kürt Hareketine ve onunla müttefik olan  Alevi Hareketine karşı, Devrimci-Demokratik Harekete karşı, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi karanlık görevler üstlenmekte beis görmemektedir. Her ne kadar MHP lideri Erdoğan karşıtı görünse de, ideolojik olarak bu iki parti yapışık ikiz kardeştirler. Her ikisi de aynı tabana hitap ettikleri için siyaseten kavgalı görünüyorlar. Oysa paylaşamadıkları sadece  iktidar olanaklarıdır. Çünkü Erdoğan hep bana rap bana demektedir.

Kürtlerin yanında Aleviler ve devrimciler de hedeftedir.

Faşist  AKP iktidarının “yeni süreç” diye ilan ettiği, gerçekte Türkiye ve Kürdistan halklarına karşı yeni bir savaş ilanından başka bir şey olmayan günümüz politikası sonucu  7 Haziran seçimlerinden  bu yana Alevilere yönelik saldırılarda belirgin bir artış oldu. Elbette bu bir rastlantı değildir.

AKP faşist iktidarının hedefi;  her ne kadar Kürt karşıtlığı gibi görünse de Suruç katliamında görüldüğü gibi asıl hedefi tüm devrimci, demokratik bileşenlerdir. Elbette Aleviler de bu politikadan nasibini alacaktı. Nitekim izlenen politikayı iyi takip edersek AKP faşizminin Kürt halkı ve devrimci güçlerle birlikte Alevileri hedef tahtasına yerleştirdiğini görürüz.

AKP iktidarı ve tekçi şefi Erdoğan son atamalarla kontrolüne aldığı TSK aracılığıyla Temmuzdan itibaren savaş uçakları dahil, bütün baskı ve terör araçlarını devreye soktu. Dinci ve ırkçı sivil faşistler devlet güçlerinin yanında ülkenin dört bir yanında Kürt halkına, Alevilere ve bir bütün devrimcilere  karşı harekete geçirildi. Suruç katliamı, bu politikanın zirvesi oldu.

Ancak bölgemizde görüldüğü gibi dinci faşistlerin Türkiye’de harekete geçirilmesi için uygun bir hedefin olması gerekiyordu. Mezhep çatışmasını uzun bir zamandır kışkırtıp duran dinci faşist iktidar açısından Aleviler bu amaç için biçilmiş kaftandı. Bakın son günlerde yaptığı açıklamalarının birinde  Erdoğan ne diyor: “Paralel örgütüyle, Bölücü örgütüyle, Mezhepçi örgütüyle, sözde aydınlarıyla, büyük bir ihanet şebekesinin koalisyonuna şahit oluyoruz.” Parelel ve bölücü örgüt  söylemiyle kimleri kastettiği biliniyor,  Mezhepçi Örgüt  dediği de Aleviler olsa gerek. Yani bu sözleriyle doğrudan Alevileri hedef gösteriyor.

Sözde aydınlar deyimiyle de aslında bir bütün Türkiye devrimci-demokratik hareketini ‘de sürdürdüğü soykırım amaçlı tutuklama operasyonlarının içine alıyor.  Bugün ülkede yürütülen gözaltı operasyonlarını iyi incelersek, çoğunluğu HDP ve KCK’ye yönelik olsada, hem tüm HDP bileşenlerine yani Türkiyeli demokratik-ilerici siyasal partilere, hem de Birleşik Haziran Hareketi bileşenleri de içinde bir çok devrimci harekete karşı da operasyonlar sürmektedir. Amaç; olası bir erken seçimde bir yanda korku yayarak bazı güçlerin sandığa gitmesini önlemek,  bir yandan da doğal kitle önderlerini, parti yöneticilerini tutuklayarak seçim çalışmalarını sekteye uğratıp HDP’nin başarısını önlemeye çalışmaktır

Aleviler tarih boyunca egemenlere karşı duruşlarıyla, her zaman ezilenin yanında tavır alışlarıyla  her kriz döneminde dün Osmanlı’nın, bugün de Türkiye’nin  şamar oğlanları gibi algılanıyorlar.  Aleviler inaçları gereği nerde bir devrimci kalkışma varsa, nerde haksızlığa ve zulme karşı başkaldırı varsa orada mazlumun safında yer aldıklarından dolayı da hep gerici egemenliğin hedef tahtası olmuşlardır. Türkiye ve Kürdistan’da Aleviler dinci faşist iktidar ve onun başındaki ‘uzun adam’ için Hitler’in Yahudileridir adeta.

Alevilerin son yıllarda nasıl büyük bir tehdit altına alındığını söylemeye gerek yok. Sadece İŞİD denen katil sürüsünün Hatay’ın yanı sıra artık Türkiye’nin iç kesimlerindeki Alevileri de tehdit etmeye başladığını hatırlatmak yeter.

Alevilerin yaşam endişeleri artıyor

Dikkat ederseniz son günlerde Alevi evleri işaretleniyor.  Aleviler fişleniyor.  Alevi kurum yöneticiler ve kanaat önderleri hedef haline getiriliyor. Yandaş medya hükümet siparişlerine uygun Alevileri hedef gösteren manşetler hazırlıyor.

“IŞİD: Barbarlık Devleti” adlı kitabın yazarı Heysem Menna, bir röportajında “IŞİD’in Türkiye’de 3 binden fazla üyesi olduğunu, şu an Suriye’de IŞİD saflarında 600 civarında Türk vatandaşının çatışmalara katıldığını” ifade ediyor.

Menna’nın diğer önemli uyarı “bence IŞİD Türkiye’de de Alevilere, Kürtlere, azınlıklara saldırabilirler. DAEŞ Türk-Sünni olmayan gruplara saldırmaya çalışacak” diyor.

Alevilerin dünyasındaki endişe büyük. IŞİD’e yönelik göstermelik sözde operasyonlar, Alevileri “tehdit” göstererek bu endişeleri daha da artırıyor.

Daha bir kaç gün önce Üsküdar Kirazlıtepe’de Alevilere ait evler, Maraş katliamından hatırladığımız çarpı işareti ile fişlendi ve Serpil – Ali Ekber Kartal çiftinin evinin önüne bomba süsü verilmiş paket bırakıldı.

Son iki hafta içinde Alevilere yönelik çok sayıda tehdit ve saldırılar yapıldı. Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş, Cemevinden çıkıp evine gittiği sırada arabası kurşunlandı. Hemen arkasından, “Aleviler Barış İstiyor” konulu toplantıya katılmak için İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıkan Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün, eşi Yurdanur Düzgün ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir’in içinde bulunduğu araca,  Ankara’ya 80 km kala uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

Şans eseri ölen ve yaralananın olmadığı bu olaylarla Aleviler korkutulmak sindirilmek marifetiyle toplumsal hak mücadelesinden uzak tutulmak istenmiştir. Son 1 yılda yaklaşık 20 kez meydana gelen bu olaylarda failler bulunamamış ya da emniyet güçleri tarafından “çocuklar yapmıştır” türden trajik açıklamalarla geçiştirilmiştir. Bu saldırılar karşısında emniyetin tutumu ve faillerin bir türlü bulunamaması gösteriyor ki, bu işaretlemeleri çocuklar değil “iyi çocuklar” yapmıştır.

Bugün yetkisiz hükümet ve cumhurbaşkanı tarafından bir yangın yerine çevrilen ülkemizde tüm bu tehditlere karşın Aleviler barış iradesinden yana tavır almışlardır. Alevilerin Barış Bloku’ndan yana tavır alması, 7 Haziran seçimlerinde kendi kurum temsilcileriyle HDP listelerinden meclise girmesi  birilerini telaşlandırmış olacak ki, saldırılarına ve korku politikalarına hız verdiler. Ülkenin her yanı yangın yeri iken, savaş çığlıkları her yanı kaplamışken Alevilerden çıkan Barış çığlığı belli ki savaş isteyenlerce önlerinde engel olarak görülmüştür. Bundan dolayı Aleviler de diğer demokratik güçler gibi iktidarın hedefi olmuştur.

Mevcut gayri meşru hükümetin savaş kararı aldığı, kan gölüne dönen bölgemizde  sadece barıştan bahsetmek, herkese eşit mesafede durmak adına katliamlara tavırsız kalmak, Alevileri kendilerini bekleyen olası bir felaketten korumaz.

sadece sızlanmak, barış çağrıları yapmak yetmez !

Alevilerin katliam tehdidine karşı yapmaları gereken bellidir. örgütlenmek ve kendi öz savunmalarını oluşturarak ,devrimci güçlerle birlikte hareket etmek. Ülkemizin kan gölüne çevrildiği, en son Varto’da, Cizre’de, Silvan’da  görüldüğü gibi karanlık ellerce kanlı katliamların yapıldığı, Kürt kızlarının çıplak bedenlerinin teşhir edildiği, onlarca sivilin katledildiği, binlerce işyerinin yakılıp yıkıldığı bir süreçte  sadece sızlanmak, barış çağrıları yapmak bir işe yaramaz.

Bakın Vartoda olanlara; Varto olayları sonrası bölgeye giden HDP Heyeti sözcüsü Selma Irmak Varto’da katliam gecesi yaşandığını, ancak devletin bunun üstünü örtmeye çalıştığını vurguladı.  Selma Irmak,:“Devlet burada ne yaptı bilmiyoruz. Hiçbir görevli çıkıp açıklama yapmadı. Savcı ilçeyi terk etmiş, emniyet amiri görüşmedi, vali arazide olduğunu söyledi, kaymakam iki gün boyunca gelmeyeceğini söylüyor. Burada neler oluyor? Varto’da neler yaşandı? Mülki amirler sokağa çıkma yasağı sırasında ne yaptı, kaç insan öldü? Bu insanlar nerede. Beyin, saç ve kemik parçaları kime ait? İnsanlar bombalandı mı?” Bilmiyoruz dedi.

Alevileri de, kendisine karşı kurulmuş “ihanet odağı” içinde gören Erdoğan, açıkça IŞİD’e hedefi gösteriyor. Kendi mezhebinden olanlara, karşı mezhebi ortadan kaldırın emri veriyor. Bu durumda Aleviler sadece barış isteyerek, sadece davalar açarak kendilerini olası katliamlardan koruyamazlar.

Faşist iktidar bugün Kürdistanın dört bir yanında olduğu gibi Kürt , Arap ve Türkmen Alevilerin yaşadığı bölgelerde de kitlesel soykırım operasyonları yapmakta, halkı 90’lardaki gibi göçe zorlamakta ve bu amaçlı katliamları hayata geçirmektedir. Bundan dolayı artık pasif bir biçimde sadece söylemde kalan barış çağrıları ile yetinmek Alevileri de, Kürtleri de, devrimcileri de  katliamlardan korumaz. Savunmamız da, barış söylemimiz de, aktif olmalıdır. Tüm demokrasi güçlerini bir araya getiren birleşik bir muhalefetin öncülüğünde siyasetin yanında sokak direnişlerimizi de geliştirebilirsek  bu meşruiyetini yitirmiş darbe iktidarını geriletebiliriz.

Alevi askerin resmi cenaze töreni camide yapıldı

İzmir Foça’da PKK tarafından gerçekleştirildiği söylenen bombalı saldırıda hayatını kaybeden Er Özkan Ateşli’nin cenazesi İstanbul’da düzenlenen 2 farklı törenle toprağa verildi.

Samsunlu Alevi bir ailenin 2 çocuğundan biri olan Özkan Ateşli için ilk tören Esenyurt’taki Haramidere cemevinde düzenlendi. Cemevi’nde cenaze töreni yapılan Er Özkan Ateşli’nin naaşı daha sonra askeri tören için Ataköy 5. Kısım Camii’ne götürüldü.

Diğer tören ise Ataköy Camii’nde düzenlendi. Buradaki askeri törene ise yaşamını yitiren erin ailesi ve devlet yetkilileri katıldı.

Alevi askere 2 farklı cenaze töreni düzenlenmesi akıllara Askeri törenin neden cemevinde yapılmadığı sorusunu getirdi. Muhalifgazete.com’a konuşan yaşamını yitiren erin amcası, ‘Biz Alevi bir aileyiz şehidimizin cemevinden kaldırılmasını istedik burada helallik alacağız. Devlet töreninin Ataşehir 5. kısımda yapılacağını söylediler’ dedi.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı ve HDP milletvekili Ali Kenanoğlu yaşananlarla ilgili gelişmeleri ve tepkisini Twitter hesabından duyurdu ve Alevi asker için Cemevi yerine Cami’de tören düzenlenmesine tepki gösterdi ve ayrımcılık ve asimilasyonun ölünce de devam ettiğini vurguladı.

Kenanoğlu tepkisini ise; “Alevilerin dirisine de ölüsüne de asimilasyon uygulanıyor. Bir Alevi ailenin çocuklarını nasıl yolcu edeceğine müsaade edilmiyor, bu ne vicdana, ne dine, ne de insanlığa sığar. Ayıptır, günahtır, zulümdür” diyerek dile getirdi.

Kenanoğlu, Alevilerin asker olsalar da yaşamlarını yitirdiklerinde kendi ibadethanelerinde yolcu edilememelerine tepki gösterdi. ‘Bu dün de böyleydi bugün de’ diye konuşan Kenanoğlu, ‘Aleviler hep öteki’ dedi.

Erdoğan ne yapmak istiyor ?

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve gelmiş geçmiş tüm hükümetlerinin Alevilere yönelik bakış açısı istisnasız bellidir. Bu bakış yok saymacı ve en iyi dönemlerinde ise Devletin âli menfaatleri için kullanmaya yönelik “lütuf ve hoşgörü” şeklinde tarif edilebilir.  Bugünkü islamo faşist iktidar döneminde Alevilerin yaşadığı sorunlar azalmayıp gittikçe artmıştır. Önceleri sadece inançsal olan sorunlara bir de yaşamsal sorunlar eklenmiştir. Böylesi koşullar da doğaldır ki Aleviler; tehdit, hakaret ve fiili saldırılara karşı tedbir almakla karşı karşıyadır.

Tayyip Erdoğan mutlak hakimiyeti için Sünni çoğunluğun milliyetçi muhafazakar damarına oynarken, onların tarihi süreçlerden günümüze gelen önyargılı reflekslerini okşamaktadır. Bunun da en başında gelen Alevi düşmanlığıdır. Elbette  sadece Alevilere düşman değildir. O aynı zamanda, eşitlikten, özgürlükten, kardeşlikten, hukuktan, insan haklarından yana olan herkese düşmandır.  Son seçimle birlikte özellikle kendisine oy vermeyen Alevileri, devrimcileri, demokratları, aydınları  ve Kürtleri cezalandırmaya çalışıyor. Bu toplumsal kesimler üzerinde devlet terörü estirerek HDP’ye giden oyları azaltmak istiyor.

Erdoğan’ın belirlemesiyle seçimlerin 1 Kasımda yapılacağı belirtiliyor. AKP hemen hergün seçim anketleri yaptırmaktadır. Seçimler AKP’yi iktidara taşıyacaksa yapacaklar, eğer anketler tersini gösterirse de Suriye ile doğrudan savaşa girerek, olmadı Kandil’e karadan da saldırarak “savaş koşullarında seçim olmaz” denilip, seçimleri bilinmez bir tarihe erteleyecek ve gerekirse de meclisi bile fehsederek, tek başına Erdoğan’ın belirlediği bir hükümetle “normal seçim koşulları” oluşana kadar Tek karar vericisi Erdoğan olan bir sultanlık ile  Türkiye yönetilecektir. Tabi bunların hepsi ayrı ayrı senaryolar olarak gündemde tutulmaktadır. Hangisi, hangi koşullarda uuygulanabilir yaşayıp göreceğiz.

Erdoğan’ın kendi deyimiyle tek bir derdi var; “İslam, İslam, İslam”. Erdoğan ideolojik, teolojik, ekonomik, sosyal ve hukuksal olarak  siyasallaşmış Sünni İslam hegemonyasını inşa ederek Sünni –İslam egemenliğinin hakim kılındığı devlete uygun bir toplum yaratmak istiyor. Bunun için kendisini başkanlığa taşıyacak güçlü bir AKP iktidarı istiyor. Bu iktidarı kaybetmiş olmayı hazmedemiyor. Oynadığı bir kumardır. Ancak iktidarını yitirmiş bir AKP’nin param parça olacağının bilinciyle yasaları da, meşruiyet sınırlarını da zorlayarak bu seçim kumarını oynamaktan başkaca çare bulamamış görünüyor.

Erdoğan’ın 13 yıllık iktidarında söylemde çokça söylediğinin aksine demokrasi, çoğulculuk, laiklik, eşit yurttaşlık ve eşit haklar gibi evrensel dertleri yoktur. Onun tek derdi islam devleti kurmaktır. Bu amaca varmak için de ne gerekiyorsa onu yapmıştır ve eğer engellenemezse, yapmaya da devam edecektir.

Bu durumda ilerici güçlere, Kürt hareketine, Alevilere, Çevrecilere düşen, HDP şemsiyesi altında ortak bir blok olarak seçimlere katılmaktır. Dün bizler meclise denildi, şimdi de Bizler İktidara denilerek AKP hak etmediği mevzilerden de sökülüp atılmalıdır.

HDP’nin Alevi vekillerinden Davutoğlu’ya tepki

HDP’nin Alevi Milletvekilleri Turgut Öker ve Müslüm Doğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz cumartesi günü bazı Alevi dedeleriyle yaptığı toplantıyı eleştirdi.

Öker ve Doğan, bugüne kadar Alevilerin talepleri için adım atmayan hükümetin asıl derdinin Alevilik öğretisini yok etmek olduğunu ifade ettiler. HDP İstanbul Milletvekili Turgut Öker yaptığı yazılı açıklamada, AKP’nin 13 yıldır Alevilerin hak ve taleplerine ilişkin tek bir somut adım dahi atmadığını belirterek şunları dile getirdi: “AKP’nin ve Davutoğlu’nun Alevilere yönelik tutumunu değiştirmek için düzenleyeceği 100 kahvaltı, 100 öğlen yemeği, 100 akşam yemeği ve 100 çalıştaya daha katılınsa dahi Alevi kimliğinin tanınması ve taleplerinin çözümüne yönelik en küçük bir ilerleme kaydedilemeyeceği Einstein’ın ‘Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek’ sözü gibi tam bir ‘delilik’ haline gelmiştir.”

HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan da toplantıya ilişkin yazılı açıklama yaptı. Alevilik-Kızılbaşlık öğretisinin yok edilmek istendiğini belirten Doğan, hükümetin ocakları kurulacak vakıflar aracılığıyla kontrol altına alma çabasının da bu amacın bir parçası olduğunu ifade etti. Doğan, “Hükümetin bu projeden acilen vazgeçmesi gerekmektedir. Devlet aklının öğreti ve inancımıza karşı geliştirdiği bu yok etme operasyonu her zaman olduğu gibi yeniden boşa çıkarılacaktır. Öğreti ve inancımıza karşı geliştirilen ve tarihte ilk kez ocaklar üzerinde geliştirilen bu tehlikeli oyuna karşı tüm Alevi canları dikkatli olmaya davet ediyorum” dedi. (Ankara/EVRENSEL)

Yarbay Mehmet Alkan…

BÜLENT ALDEDE

Yarbay Mehmet Alkan, çok şey yapmadı aslında! Sadece bir insan olarak acısını ve isyanını haykırdı. İnsani bir davranışın dışında bir şey değildi haykırışı. Kardeşini kaybetmiş var mı ötesi?

Neler söylendi oysa bugüne kadar. Tayyip Erdoğan’ın kirli politikalarının memleketi nasıl bir kan deryasına çevirdiği ve daha da kötü, akla hayale sığmaz şeylerin olacağı çok az kişiler tarafından ta 2002den beri, bazıları tarafından 2011den sonra ve birçok kişi tarafından ise, büyük çoğunluğun desteğiyle Gezi Parkı Direnişi’nden sonra söylenmeye başlandı.

İnsan dediğin, insani değerleri taşıdığı sürece insandır!
İnsan, temiz ahlaktır.
İnsan, dürüstlüktür.
İnsan, gerçeğe olan bağlılıktır.
İnsan, akıldır.
İnsan, düşünmektir.
İnsan, sevmektir.
İnsan, kişilik sahibi olmaktır.

Kısacası insan, hatasıyla da olsa, güzel değerleri kendinde taşıyan kişidir.

Şunu çok iyi biliyorum ki, kendinde insana dair en küçük bir değer taşıyan hiç kimse AKP ve Tayyip Erdoğan’ı, hele bu kadar ahlaksızlık ortaya çıktıktan ve 7 Haziran’dan sonra bütün çirkef yönlerini gösterdikten sonra destekleyemez!

Eğer buna rağmen AKP’yi destekliyorsa, ya ağır bir ahlaksızdır, ya da embesil!

Buna başka bir açıklaması olan varsa beri gelsin!(?)

Havuz medyası denen gazeteci ve televizyoncu kılıklı ahlaksızlar, AkTroller denen şerefsizlikte sınır tanımayan AKP’nin Fuat Avni’ye göre sayısı 3000den fazla olan kirli propaganda pompaları ve Einstein’ın dediği gibi “Kendilerine sadece bir omurilik yetebilecekken her nedense yanlışlıkla bir beyinleri de olmuş” olan Tayyip Erdoğan’ın ağzıyla konuşan, düşünmekten aciz salaklar!

Bu salaklar ki bugün hala % 40ın içinde olan bir kesim! Mesela bunların üstad dediği bir manyak var!

Yezidin önde gideni Kadir Mısırlıoğlu denen yaratık!

Kendisi de Emevi soylu olduğu için “Yezit, davasında haklıydı, Hüseyin’in biat etmesi gerekirdi” demekte en ufak bir tereddüt bile göstermemiş, Selim’in alevi katliamını övmüş bu yaratık mesela Tayyip’e oy vermeyi kendisine islamım diyen herkesin asli görevi olduğunu söylemiştir.

İşte üstad dediklerinin kalitesinin bu olduğu bu organize ahlaksızlar dünden beri yarbay Mehmet Alkan’ı hedef tahtasına oturttular.

Havuz medyasıyla, AK Trolleriyle ve ahlaksızları, embesilleriyle, bu yüreği yanan askere etmedikleri hakareti bırakmadılar.

Bu arada hakaret diye ALEVİ olduğunu da söylediler.

Oysa yarbay alevi olmadığını açıkladı.

Şimdi bunların başı Tayyip ve manyak üstadları Mısırlıoğlu bu kadar alevilere saldırırken, bunların da birine saldırmak için alevi olduğunu söylemeleri kadar onlar için kolay bir silah olamaz!

Oysa bu tepeden tırnağa rezaletin ve çirkefin dibine batmış bu ahlaksızlar değil alevilerin, alevilerin kapısındaki itin çıkardığı kadar bir değere sahip değillerdir!

Türkiye’de şimdi en büyük darbeyi yiyen değer nedir derseniz, AKP iktidarı boyunca en büyük darbeyi yiyen değer AHLAKTIR!
AHLAKSIZLIK SIRADANLAŞTI, NORMALLEŞTİ!

Bu arada bir Not Daha: İster misiniz AKPyi her zaman en zor durumda kurtaran yedek lastik misali görev yapan MHP, şimdi o çakma vatanseverlik ayaklarına yarbay Mehmet Alkan’a sahip çıkıyormuş gibi yapsın? Vallahi ben hiç şaşırmam buna.

Bülent Aldede
24 Ağustos 2015

Fırat’ın batısının gizemli stranı

Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak, genel Kürdistani toplumsallığın, özellikle de Fırat’ın kuzey ve batı hattındaki coğrafyaya yayılmış olan Alevi Kürtlerin kültürel, sosyal ve tarihsel gerçekliğini, daha da detaya inerek deşmeye ve gün yüzüne çıkarıp Kürt arşivine katmaya devam ediyor.

Bayrak, son çalışmalarından biri olan ‘İç-Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat’ adlı eseriyle, bu kez egemenlerin ve özellikle de ‘Türk-İslam’ kimlikli Cumhuriyet rejiminin kırım ve asimilasyon politikalarından en fazla etkilenmiş olan Alevi Kürtlerin sözlü edebiyat geleneğini mercek altına alıyor.

Bayrak’ın ifadesiyle; “Maraş ilinin yanısıra kısmen Semsûr (Adıyaman), kısmen Malatya, kısmen Sivas ve Kayseri, kısmen Adana ve Antep’i içine alan İçtoroslar bölgesi; en büyük Alevi Kürt havzalarından birisidir. ‘Azınlık içinde azınlık’ statüsünde olan bu havzalardaki topluluklar; daha Selçuklular döneminden başlayıp günümüze kadar bir çok katliam, sürgün, zorla din değiştirme ve asimilasyon politikalarına maruz kaldılar.”

Bu coğrafyayı, Kürt coğrafyasının diğer kesimleri içinde özgün kılan yanı, yöre Kürtlerinin ağırlıklı olarak Alevi inancından olmasıdır.

Yapmişkır ve etmişkır’ cehaletine cevap
Kürt özgürlük mücadelesinin gelişimiyle, Kürdistan’nın diğer yöreleri siyasi, sosyal ve kültürel olarak yoğun gündem olup gözle görülür gelişme yaşasa da, Fırat’ın batısına düşen bu coğrafyaya hep Kürt kültürel ve sosyal değerlerinin yok edildiği bir bölge gözüyle bakıldı. Yani bir anlamda, devlet, bölgeye yönelik politikalarında kendi açısından önemli sonuç almıştı. Zira; diğer bölgelerde yaşayan Kürtler de buraya aynı gözle bakmış ve büyük oranda bilgisizlikten kaynaklı olarak, yörede kullanılan Kürtçe küçümsenmiştir. Yöre Kürtçesi için, gerçeklikle alakası olmayan “yapmişkır, etmişkır” gibi kestirme yakıştırmalar yapılmıştır.

Oysa; Batılı araştırmacılar bile Alevi toplumsallığın, inançları açısından da vazgeçilmez olan sözlü edebiyat, müzik, inanç ritüelleri konusundaki zenginliğine belirgin vurgu yapmışlardır. Mehmet Bayrak da, bu çalışmasında sunduğu tarihsel ve sosyal verilerin yanısıra, bir araya getirdiği onlarca kilam ve stranla, yöre Kürtçesi ve kültürüne yönelik bu kestirme ve bilgisizlikten kaynaklı bakışı kırma anlamında önemli bir görevi yerine getirmiş görünüyor…

İçtoroslar’da Kürt aydınlanması
Mehmet Bayrak’ın ‘kalın ebatlı’ kitaplar serisine eklenen ‘İç-Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat’ çalışması, Osmanlı’dan günümüze İçtoroslar’daki Alevi Kürtlere karşı yürütülen ihtida yani din değiştirme ile etnik asimilasyon politikaları, yöre kültürünün önemli taşıyıcıları Sinemillî pirleri ve Hakikatçi Dervişler, İçtoroslar Kürtlerinin şîn (ağıt) kültürü ile kilam, ayet ve beytlerinden örnekler ve bölge kültürüne damgasını vurmuş halk ozanlarına ilişkin detaylı bilgiler içermektedir. Kitapta ayrıca, yöre Kürtçe ağzıyla yazılmış onlarca kilam ve strana da yer verilmiş; (…) La Malatyê îpek badan / La Antabê tambûr dadan / Mirim mirim Aşê mirim / Aşê por raşê mirim…

Son yıllarda İçtoroslar Kürt kültürüne yönelik alan araştırmaları, derlemeler ve yayınlar oldukça artmış durumdadır. 3K kimliğinden (Kürt, Komünist, Kızılbaş) çok çekmiş, devletin katliam ve asimilasyon politikaları sonucu kendinden, dilinden, yurdundan kaçar duruma getirilmiş yöre Kürtleri de bu gelişmelerden önemli oranda etkilenmekte ve yeniden kendi dili, kültürü, yurdu ve toplumsallığına yönelik ilgi ve arayış motivasyonuna girmişlerdir. Mehmet Bayrak’ın bu kitabı da Alevi Kürtlerin kendi kültürü ve toplumsallığıyla barışma ve kendi hakikatiyle buluşma sürecine önemli katkı yapacak önemli bir eser niteliğindedir.

644 sayfadan oluşan ‘İç-Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat’ kitabı, ÖzGe yayınlarından çıktı…

Kirleniyoruz…

BÜLENT ALDEDE

Hızla kirleniyoruz!

Hızla çirkinleşiyoruz!

Ve görgüsüzlüğümüz paçalarımızdan akıyor!

Eskiden görgüsüzlüğümüzü sadece yakın çevremiz bilirdi!

Şimdi internetten dünya aleme duyurmakta hiç zaman kaybetmiyoruz!

“An itibariye zıkkımlanıyoruz” mesela!

Hani “An itibariyle zıkkımlanıyoruz”la kalsa, hadi neyse diyeceğiz ya…  görgüsüzlük ve aç gözlülük ve bunu dünyaya duyurmakta acele ettiğimiz için devamı gecikmeden geliyor!

Hayır bugün yediklerini internette duyurmakta acele eden, fazla geç kalmaz, çok yakın bir tarihte çıkardıklarını da duyurur illaki!
Biz aslında bu değildik. Vardı elbette böyle olanlarımız,  onlar da yerilirdi bu davranışlarından dolayı.

Şimdi ise herkes malesef çirkinleşmede birbiriyle yarış yapmakta! Samimiyet, dürüstlük, toplumcu duruş dediğin sıra, kimsenin işine gelmiyor!

Ama dillerde hep güzel olan değerler; alevilik, solculuk, toplumculuk dillerde sakız!

Ama içini doldurmaya sıra gelince meydanda kimse yok!

Peki ne oluyor bu durumda? Yozlaştırılıyor ve de kirletiliyor bu değerlerimiz!

Yazık oluyor bize!

Yazık oluyor geleceğimize!

Cehaletimiz paçalarımızdan akıyor!

Bu yüzden aslında bu görgüsüzlük… bu hızla kirlenme!

Cehalet dediğimiz insan denen sonsuz deryaya dair bilgi eksikliği, insan olmaya dair yaşanan cehalettir!

Yoksa herkes günümüzde, mesela doktor olmak için tıp bilgisine, hukukçu olmak için hukuk bilgisine vb. sahip olmak zorundadır! Ama insan okuyan kaç kişi var!

Bu yüzden bu kadar ukalayız!

Bu yüzden sadece konuşuyor karşıyı dinlemiyoruz!

Bu yüzden bize bin tane de delil gösterilse kendi yalanımızda israr ediyoruz.

Bu yüzden bütün değerler dillerde sakız!

Mesela bu yüzden bir insana iğne ucu kadar faydası bile olamayan tipler sıkıştılar mı “ben hümanistim! Muhammed Ali’yle işim olmaz” diyerek inancına, sana ait olan tüm değerlere saygısızlık yaparlar!

Hayır yani, sanki sen demişsin ki ille de gel alevi ol diye!

Bu kirlenme, bu görgüsüzlük ve bu bencillikle bu millet nereye varır, nasıl bir sonuca ulaşır, düşündükçe bende ortaya çıkan tek duygu şu oluyor:  Müthiş bir üzüntü!

Çünkü gidişat, sonucun hiç iyi olmayacağının ispatı!

Seyit Nesimi’nin bir Nefesi var! Son dörtlüğü İnsan olanın ne acılar çekeceğini anlatıyor aslında:

Ela gözlü dost elinden
Didelerim kan ağladı
Yalınız ben ağlamadım
Cesetimde kan ağladı

Dividim aldım elime
Pir ismini yazmak için
Yandı tutuştu kağıdım
Kalemimde kan ağladı

Gök gürledi yer titredi
Mahi taban hep oynadı
Ay yüzünü şöle verdi
Gökteki güneş ağladı

Kemend attılar boynuma
Beni de çektiler dara
Gökten yüzbin melayike
Yerdeki insan ağladı

Ey Nesimi can Nesimi
Bu dünya fanidir fani
Yetsin dedim yetemedi
Çok bilenler çok ağladı

16 Ağustos 2015

Bir gider bin geliriz

Son günlerde Alevilere, Alevi kurumlarına yönelik saldırılar artarak ürkütücü bir boyuta ulaştı. Hafta içerisinde Alevi  kurum başkanlarını hedef alan iki kez silahlı taciz atışları yapıldı. Önce, Gazi Mahallesi Pir Sultan Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş silahlı kişi veya kişilerin hedefi oldu. Ardından Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir Ankara’daki barış konulu bir toplantıya giderken yolda silahlı tacize maruz kaldı. Başka bir Alevi derneği çalışanın da evi işaretlenip kapısına bomba süsü verilmiş paket bırakıldı.

Alevileri korkutma siyasetinin devreye girdiği anlaşılıyor. Birileri Alevilerin toplumsal duyarlılık konusundaki harketlenmesini, Kürt Özürlük Mücadelesi’yle buluşmasını hazmedemediğinin resmini çiziyor. Seçimde kaybetmenin, planlarının halk nezlinde itibar görmemiş olmasının faturasını HDP şahsında Kürtlere keserken, Alevilerin de HDP’ye verdikleri hatırı sayılır desteğin hesabı görülmek isteniyor.

Çirkin yüzünü gösteriyor…

Geçmişi, katliamlarla, cinayetlerle örülmüş ve Alevilere her zaman reva görülmüş ölümü hatırlatma gereği duyuyor. Kapıları işretlemek suretiyle Maraş katliamına atıfta bulunuyor. “Doğmamış çocuklarınızı nasıl katlettiğimizi unutmayın”, “Seksen yaşındaki kadınlarınızı nasıl gözlerini oyarak öldürdüğümüzü hatırlayın” diyor. Köşebaşında olduğunu söylüyor. Şerefsizliğini kapılarımızı işaretliyerek pususuna çekiliyor.

Kapılara çarpı işareti koyanın kim olduğunu Aleviler biliyor. Alevilerin bildiğini unutturmamak için, devlet olduğunu hatırlatıyor.

Bunun üzerinden Alevi uyanışının önünü alabileceklerini düşünüyor. Önünü alamasa da varlığını hissettirmek istiyor. Ürküterek, teslim almayı hedefliyor.
Kürt özgürlük mücadelesinin açmış olduğu yeniden yaşam kanallarını bir bir kesmek suretiyle yalnızlaşmayı dayatıyor. Sol, sosyalistlere, demokrasi ve özgürlükler icin mücadele eden sendikalara, STK’lara yapılanlar gibi. İlan edilmiş bir savaşın cephesi gibi, Alevilere saldırıyor. Devleti, makamı, koltuğu kullanarak yapıyor. Kendinden olmayan herkese saldırdığı gibi saldırıyor.

Ölümden besleniyor zaman…

Lakin; “Yaşamı uğruna ölecek kadar” sevenlerin direnişinde, yeni yaşam kendisini örgütlüyor. Aleviler de bu örgütlenmenin ve var olmanın dışında değildirler. Alevi kurumları Alevilerin sorumluluklarını taşıyacak olgunluğa, kurumsal yapıya artık sahiptirler. Sorumluluk ve duyarlılık her gün daha da gelişiyor. Ortak mücadele ve özsavunma bilinci örgütleniyor. Dostlar, dostluklar örülüyor.

Bu anlamda beklendiği gibi bir provakasyona Aleviler gelmeyeceklerdir. Ve de Aleviler yalnız değildirdir. Yılara varan örgütlülükleri, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yüklenmiş olduğu misyonun koruyucu kalkanı herkes gibi Alevileri de sarmakta. Onun için hesap yapanların bunu bilmesi gerekiyor. Her Alevi’ye yapılan saldırı karşısında geniş bir demokrasi mücadelesi veren bir cepheyi bulacaktır.

“Bir gider bin geliriz” diyen bir toplumsal kesim var.

Bilinmesi gereken bir şey daha varsa o da herkesin bildiğini Alevilerin de bildiğidir; eğer sayın cumhurbaşkanının planları yerle bir olmuşsa, bunu sağlayan HDP’dir. En çok saldırıya maruz kalmasının sebebi de budur.

Bu tür saldırılar Alevilerin oylarının yön değiştirmesine vesile olmaz, aksine daha da güçlü bir sahiplenmeyi birlikte getirir.

Bu vesileyse tüm Alevi kurumlarına emek vermiş dostlara geçmiş olsun diyoruz…

Emekleriniz makbul ola… Allah eyvallah…

Alevilerde ağız açma erkanı

ABBAS TAN

Birçok inançta olduğu gibi Alevilerde de bulundukları coğrafyaya,ocaklara göre değişik uygulamalara rastlamak oldukça mümkün.

Bunlardan birisi de Ağız Açma erkanıdır.

Gaziantep iline bağlı İslahiye ilçesi Kabaklar köyü İslahiye’nin batısında dağların arasında tek Alevi köyüdür.

Hacı Emirli ocağı mensuplarının ve taliplerinin olduğu küçük ama son derece bakımlı,bağları bahçeleri olan, her türlü sebze ve meyvenin yetiştirildiği,hayvancılığın yapıldığı bir köydür. Geleneklerini sürdürme mücadelesi veren yaşlıların sayıca az olmalarına rağmen yaşama olan bağlılıkları kadar inançlarına da bağlılıkları örnek gösterilecek bir köydür. Köylülerin bir kısmı Hacı Emirli Ocağı ve talipleri olduğu için Tahtacı olduklarını söylerlerken bir kısmı ise Çepnili olduklarını ifade etmektedirler.

Kabaklar köyünün ilk yerleşim yeri olarak Çerçili köyü olduğu söylenmektedir. Çerçili Köyü, Alevilerin sahiplendiği İbrahim Sani babanın türbesinin bulunduğu bir köydür.

Her ne kadar Çerçili köyü bugün Alevi köyü değilse bile İbrahim Sani babanın türbesinin bu köyde olması Çerçili köyünün de Alevi olabileceğini ve asimile olabilmiş olacağı ihtimalini güçlendiriyor. Bölgede başka Alevi köyü yoktur. İslahiye ilçe merkezinde Erenler ve Burhaniye mahallesi Abdal Aşireti ve Kabaklar köyünden ve Elbistan,Malatya’dan gelenlerden oluşmaktadır.

İslahiye ilçesine bağlı Bayraktepe köyü de var ama farklı bir bölgede.

Kabaklar Köy halkının büyük bir kısmı diğer illere yerleşmiştir. Mersin’de Kabaklar Köy Derneği de vardır.

Kabaklar Derneği ve Köy muhtarlığının işbirliği ile Cemevi temeli yeni atılmış,inşaat devam etmekte. Köyde Dedeler olmasına rağmen zaman zaman Gaziantep’ten dedeler getirerek erkanlarını yürütmeyi sürdürmektedirler.

İbrahim Sani, ataları olduğunu söyleyen kimi köylüler Kendilerini Çepni boyu mensubu olarak kabul etmektedirler.

İbrahim Sani ile ilgili çeşitli bilgiler vardır. Bunlardan birisi de İbrahim Sani’nin Hacım Bektaş Veli’nin babası olduğu iddiasıdır.

İbrahim Sani türbesinin yanında bulunan çeşmeyi kutsal sayan köylüler Türbede kurbanlar keserek ziyaret suyu ile yemekler yaparlarken son yerel yönetimler yasasından sonra içme sularının Belediyelere geçmesi ile İslahiye Belediyesi de Türbenin yanında bulunan çeşmede çalışmalar yapmıştır. Yapılan kazılar sonunda çeşmenin gözünden insan kemikleri ve kafa taslarının çıktığı söylenmekte ve bu konuda Dernek yöneticileri çalışma hazırlığı yapmaktadırlar. Bu kemikler ve Kafataslarının çıkması İbrahim Sani döneminin Kuyucu Murat dönemine denk geldiğini tahmin edenler de vardır.

Kabaklar köyü, Alevi inanç ve öğretisini yaşatma mücadelesini vermektedir.

Köyde son olarak birkaç yıl önce Musahip kurbanı cemi yapılmış. Bu ceme sadece Musahiplilerin girmesi gerekirken eğitim amaçlı olması münasebetiyle köyden katılmak isteyen diğer canlar da katılmışlar.

Bu cemde hazırlanan lokma sadece Musahipliler arasında kendisinden emin olanlarca yenirmiş. Dede cemde “bu lokmadan yiyebilecek musahipler ortaya çıksın” dediğinde sadece bir çift musahipler çıkmışlar. Diğerlerinin azda olsa birbirleri ile sorunları olduğunu, o yüzden musahip kurbanı lokmasından yiyemeyeceklerini söylemişler.

Dede kesilen kurbandan bir lokmayı sadece bir çift musahibin yiyebileceğine,kurban etinden diğer lokmanın ise dağıtılmamasını uygun görmüşler.

Son derece dikkate değer ve anlamlı uygulamalar ne yazık ki genç kuşağa yeterince anlatılamamaktadır. Özeleştiri ve hak edip etmediğine insanların kendilerinin karar veriyor olması Alevi inanç ve öğretisinin eksilmeden yürütülmesinin açık örneğidir.

Bir başka uygulama ise Ağız açma erkanı. Bu erken dardan indirme erkanından sonra yapılmaktadır. Bir can hakka yürüdükten sonra onun adına yardımların,hayırların yapılası için kesilen kurban ile yapılacak lokmaların dağıtımı,yemeklerin yapılarak yedirilmesinin yanı sıra kesilen kurbanın kafası yüzülerek ağzının açılması ile başlamaktadır.

Kesilen kurbanın ağzının açılması bağışların,yardımların başlaması anlamına gelmektedir. Her ne kadar Ağız açma lokmalarının yenilmesinden ve sonrasında Gulbanglar okunsa da kurbanın kafasının (ağız açma) uygulanması sırasında gülbang okunmamaktadır.

Bu bir eksiklik olarak görülmekte,mutlaka bir gülbang okunmaktadır ama bunu bilememektedirler. Lokmalar (yemek) hazırlandıktan sonra halk cemevinde yada yemeklerin yeneceği alanda toplanmaktadırlar. Dedenin okuduğu sofra gülbangı ile lokmalar yeniliyor,bitişte dede tekrar gülbang okuduktan sonra “hayrınız kabul ve makbul olsun,hizmetiniz kabul olsun” diyerek ayrılıyorlar. Yapılan Ağız Açma erkanı vesilesiyle insanlar bir araya gelerek hasret gidermektedirler. Elbette bütün Alevilerde bu uygulamayı görmek mümkün değil ama bazı bölgelerde yapılan bu uygulama her ne kadar ne zaman nasıl başladığı bilinmese de devam ettirilmektedir. 30.07.2015

AKP Sivil Darbe Peşinde

“Bugün Türkiye’de meşru olmayan bir hükümet eliyle uluslararası bir savaş yürütülüyor. Kürt hareketi bulunduğu meşru zeminini, geçici etkisi olan bazı eylemlere kurban etmemelidir. Konjonktürel olan ile olmayanı ayırt etmesini bilen Kürt hareketi, ne batı dünyasının Kürtlere verdiği desteği abartmalı, ne de ABD-Türkiye ilişkilerinin kalıcılığına inanmalıdır. İki yönlü abartmacılığa da prim vermemelidir.”

Türkiye bir gariplikler ülkesi olmaya devam ediyor. Öyle garip bir ülke ki, 55 gündür istifa etmiş bir hükümet ile yönetiliyor ve bu düşük hükümet ülkeyi savaşa sürüklemekte, savaş kararları almakta beis görmüyor. Türkiye’nin muhalif siyasi partileri ise bu duruma pek müdahil görülmüyorlar. Tek karşı çıkan HDP ise dört bir yandan kuşatılarak, üyeleri, yöneticileri göz altına alınarak susturulmaya çalışılıyor.

Yaşanan bir darbedir. Genel seçimlere dayalı çok partili, parlamentolu bir rejimde, seçim sonucunu tanımamak, yetkisi olmadığı halde iktidar erkini elinde tutmaya devam etmek, bunu da muhaliflerini polis şiddetiyle bastırarak, kitlesel gözaltılar yaparak garantiye almak, darbe unsurları sayılır.

7 Haziran genel seçimleriyle birlikte görevden düşen AKP hükümeti, yeni hükümet kurulmadığı veya kurdurulmadığı için hala görev yapıyor. 26 üyeli Bakanlar Kurulu’nun 12 üyesi milletvekili değil. Seçimlerin üzerinden 55 gün geçmesine rağmen müstafi hükümet göreve devam ediyor.

Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç ve Ali Babacan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, İçişleri Bakanı Sabahattin Öztürk, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Feridun Bilgin milletvekili olmadıkları halde hükümetteler.

Böylesi bir durumda hala yeni hükümet kurmamakta direnen AKP’ye karşı çıkılması gerekirken, CHP hala bir oyundan ibaret koalisyon görüşmeleri ile meşgul, MHP ise HDP’nin kapatılması için sözde yargıyı göreve çağırmaktadır. Bu düşük hükümet ABD ile anlaşma yapabiliyor, savaş kararı alabiliyor, barış sürecine son vererek içerde ve dışarda durmadan operasyon yapıyor. Sınırötesi hava akınları ile PKK kampları vuruluyor. ABD ile birlikte sözde IŞİD karşıtı koalisyona katılan AKP, dolaylı olarak kendisi ile müttefik olan Kürt güçlerine dünden daha çok saldırıyor.

İki polisin öldürülmesini bahane göstererek, Kürdistanın dağlarını, ovalarını bombalatan Erdoğan ve şurekası, geçmiş deneyimlerden pek ders almamışa benziyor.  30 yıldır Kürtler  direniyor, TC saldırıyor ama sonuç yok, savaşların kazananı olmuyor. Hele aynı coğrafya da birbiriyle komşu olanların birbirini boğazlaması ertesinde yeniden birbirine güven duymaları hayli zaman alacaktır. Oysa Türkiye’de 30 yıl sonra bir barış havası egemen olmuş, birlikte yaşama, özgür yaşama konusunda hayli mesafe alınmıştı. Ancak AKP devleti çözümü değil, kandırmayı, zaman kazanıp imhayı amaçlamıştır. Fırsat bulduğunda da sürecin bittiğini ilan ederek topyekün bir saldırıya girişmiştir.

Bakınız , Erdoğan Çin’e giderken kendince yapılması gerekenleri sıralıyor: “Ben açık ve net parti kapatılması olayını doğru bulmuyorum. Fakat bu partinin yöneticilerinin bunun bedelini ödemeleri gerekiyor. Bunları dokunulmazlık zırhından sıyırmak suretiyle, biz sırtımızı şuraya buraya dayıyoruz diyenler bu ifadelerin bedelini ödemelidirler. Biz gerçek kişileri muhatap almalıyız, tüzel kişilerle uğraşmanın anlamı yok. Parlamento gerekeni yapmalı, senin sırtını dayadığın terör örgütü mü, bunun bedelini ödeyeceksin.”

28 Temmuz günkü grup toplantısında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yanıt veren Demirtaş, konuşmasının devamında; “ne olursa olsun barış dilinden taviz vermeyeceğiz. Saldıracaklar. Aman bu tuzağa düşmeyelim. Tek başlarına iktidar olmalarının yolu HDP’nin tasfiyesinden geçiyor. Partileri halk açar halk kapatır. Dokunulmazlık mı diyorsunuz 80 milletvekili arkadaşımızla beraber dokunulmazlığımızın kaldırılması için TBMM’ye dilekçe vereceğiz. Siz var mısınız? Korkmuyorsanız sizin de dokunulmazlıklarınızı hep birlikte kaldıralım. Sizden korkan sizin gibi olsun. Azrail’in can dağıttığını nereden gördük?” diyerek Erdoğana da meclisteki diğer partilere de hodri meydan dedi.

Demirtaş devamla Erdoğana yüklendi; “Saraya bağlı gladyo örgütüyle kirli bir savaş yürütüyorlar. Bütün devletler kirli işler yapar,  ama bu devleti de kullanmıyor. Kendi özel örgütünü kullanıyor. İstihbarat MİT’in tutanaklarına değil doğrudan kendine akıyor. Ona bağlı yargı, medya troller var maaşla çalışan. HDP’ye karşı tezgah yapıyorlar.” Diyen Demirtaş, AKP devletinin Erdoğan eliyle sadece kendisine çalışan yeni bir  gladyo örgütlenmesi yarattığını söyledi.

“SURUÇ KATLİAMINI ÖZEL GLADYO ÖRGÜTÜ YAPTI”

Demirtaş konuşmasının ilerleyen bölümlerinde,“Bunun startı nerede verildi biliyor musunuz? Suruç katliamında. Suruç katliamını yapan bu özel gladyo örgütüydü. IŞİD’in içine sokulmuş kendilerine çalışan bir zavallı aracılığı ile Türkiye’nin pırıl pırıl evlatları katledildi.” Diyerek bugün ülkede başlatılan savaşın tek taraflı olarak bu özel gladyo eliyle yürütüldüğünün altını çizdi.

Nitekim geçtiğimiz günlerde bu özel gladyo eliyle hem dışarda hava saldırıları yapıldı,  hem de içerde Kürt Özgürlük Hareketine ve sosyalistlere yönelik gözaltı operasyonları başlatıldı.  Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyelerine ve devrimcilere yönelik başlatılan gözaltı operasyonlarında  34 ilde,   gözaltına alınanların sayısı 1000 kişiyi aştı. Devlet yetkilileri tarafından operasyona meşruiyet zemini kazandırmak için operasyonun IŞİD, DHKP-C ve PKK’ye yönelik olduğu belirtiliyor. Bu söylemlerle Kürt Özgürlük Hareketi ve devrimciler IŞİD canileriyle aynı kategoriye sokulmak isteniyor.

Bu gözaltılarda bir detay var ki, AKP’nin ve özel örgütü polis teşkilatının yüzünü açığa vuruyor. IŞİD üyesi oldukları gerekçesiyle göz altına alınanlara  kelepçe takılmaz ve senli benli olunurken, devrimciler, kürtler, emekçiler ise elleri arkadan kelepçelenerek, arabalarda başlayan işkencelerle, ölüm tehdikleriyle “IŞİD biziz” denilerek gözaltına alınıyor.

AKP, kaybettiği iktidarı yeniden ele geçirmek için kendince kontrollü bir savaş konsepti hayata geçiriyor. Ancak pratik sahada bu kontrolün elden çıkma ihtimali daha fazla. AKP’nin aklını yitirmiş şefi Türkiye’yi isteyerek, sırf kendi şahsi iktidarı uğruna bir bilinmeze sürüklemektedir. Türkiye Ortadoğu savaşı batağına düne kadar maşaları eliyle girmişti, şimde ise doğrudan ve birçok gücü bir anda karşısına alarak girmektedir.

Erdoğan, barışı yönetecek kapasiteden yoksun olduğu için, barış ve kardeşlik uğruna risk almayı göze alamadığı için, çareyi aslında daha da riskli olan savaşta aramaktadır.  Bilinmelidir ki,  her türlü savaş, yönetimde bulunanların hırsı ve açgözlülüğü, ahmaklığı ve vicdansızlığının sonucu ortaya çıkmıştır. İktidara bütün sorunları çözme vaadiyle gelenler, sorunlarla baş edemeyince, ülke insanının canları üzerinde adeta bahse girerek savaş çıkarırlar.

13 yıllık AKP iktidarının bizi getirdiği yer maalesef burası; insanların barış ve kardeşlik istemlerini bir zaaf gibi algılayan AKP devleti, sürekli yeni bir şeyler talep etmiş , ancak sıra bazı hakları vermeye gelince durumu idare etme siyaseti yürütmüştür. Peki Dolmabahçe’de Erdoğan’ın istemi ve onayıyla sağlanan mutabakat yine Erdoğan eliyle neden yok hükmünde sayıldı? Bizce başta Kobane zaferi olmak üzere, Kürt güçlerinin İŞİD cellatlarını yenilgiye uğratması ve bölgenin başat aktörlerinden biri haline gelmesi Erdoğan’ı yeni arayışlara itti.  İkincisi ise HDP lideri Demirtaşın “seni başkan yaptırmayacağız” söyleminin gerçekleşmesidir.

Bakınız Nuray Mert konuyla ilgili “Lanetli çözüm, ahmakların seferi” adlı yazısında durumu nasıl tarif ediyor; “O halde, biraz daha açık konuşalım; iktidar Batılı müttefiklerinin baskısının artması ve artık bahanesi kalmadığı için “IŞİD ile mücadele”ye girişti. Dahası, İran-Batı anlaşması sonrası, Batı dünyası ile bu kadar ayrı düşmenin faturasının yükseleceği anlaşılmaya başlandı. Belli ki bu gönülsüz hamle karşılığında, Batılı müttefiklerin, daha önce olduğu gibi Kürtlerin üzerine çullanmalarına, içeride otoriter rüzgârlar estirmelerine göz yumacağını, destek olacağını sanıyorlar. Öyle bile olsa (ki öylesi daha da acı ve utanç verici olur) bedel bu ülkenin çözülüşü olacak, hiç kuşkuları olmasın. En iyisi, hâlâ imkân varsa, çok geç olmadan bu yoldan dönmek.”

AKP’nin ortamı daha sertleştirici gözaltı operasyonlarını ve provakatif diline rağmen HDP bugüne kadar izlediği siyaset ile doğru bir tutum  almış bulunmaktadır. Dünün “seni başkan yaptırmayacağız” söylemi bugünün “size savaş yaptırmayacağız” söylemine dönüştü. Bizce de alınması gereken tutum budur. Siyasetin duygularla değil akılla yürütüldüğü ön kabul görüyorsa bazen kızılcık şerbetini içmeye razı olmalıyız.

Bugün Türkiye’de meşru olmayan bir hükümet eliyle uluslararası bir savaş yürütülüyor. Kürt hareketi bulunduğu meşru zeminini, geçici etkisi olan bazı eylemlere kurban etmemelidir. Konjonktürel olan ile olmayanı ayırt etmesini bilen Kürt hareketi, ne batı dünyasının Kürtlere verdiği desteği abartmalı, ne de ABD-Türkiye ilişkilerinin kalıcılığına inanmalıdır. İki yönlü abartmacılığa da prim vermemelidir.

Bugün 80 milletvekili ile mecliste yer almış ve Tayyibi başkan yaptırmamış olan HDP, her türlü kışkırtmaya ve saldırganlığa karşı demokratik siyasette ısrar etmelidir.  Yine Nuray Mert’in deyimiyle “Kısaca, çatışma ve savaş siyaseti kimse için çözüm olmayacak, bir adım ötesinde felaket olacak. İktidar partisi, belli ki içine düştüğü aczden çıkışın çaresini lanetli bir çözümde görüyor, ne Kürt hareketi ne muhalif çevreler, hiçbirimiz bu değirmene su taşımayalım. Her koşul altında, “ahmakların seferi”nden uzak durmanın, dahası bu seferi durdurmanın yollarını bulalım.” Diyebildiğimiz ölçüde, Tayyibin ve şurekasının heveslerini kursaklarında bırakabiliriz.

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın akılalmaz çılgınlığı yurtdışı basınında konu olmaya devam ediyor.

Times: Türkiye’nin PKK hedeflerini vurması delilik

Türk devletinin PKK’ya yönelik sınırötesi hava hareketini başlatmasının hemen ertesinde Times gazetesinde yer alan “Ateş çemberi” başlıklı yorum yazısında Türkiye’nin PKK’ya yönelik saldırılarının feci boyutta tehlikeli olduğu belirtiliyor ve “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hemen geri adım atmalı” deniyor.

Gazeteye göre Ankara bu düşmanlığı yeniden canlandırmak için daha kötü bir zaman seçemezdi.

İmzasız yorum yazısı şu satırlarla devam ediyor:

“Geçtiğimiz 18 ayda sahada IŞİD’e yönelik en etkili mücadeleyi veren, PKK’ya yakın Suriyeli Kürt güçleri YPG ve Erbil’den yönetilen peşmerge güçleri oldu. Kürt saflarını zayıflatmak sadece IŞİD’in kuzeyde ele geçirdiği yerleri genişletmesine ve gücünü pekiştirmesine, güneyde de Bağdat’a yaklaşmasına yardımcı olur. Bombardıman ayrıca Turkiye’deki Kürtlerle güvenlik güçleri arasındaki ufak boyutlu çatışmaları alevlendirip bunu kanlı ve korkunç bir cehenneme dönüştürebilir”.

Gazetenin yorumu şu satırlarla son buluyor: “İki cephede süren bu müstehzi ve anlamsız savaş, Türkiye’nin şu ana kadarki en ağır yanılgısı olabilir. Yine de hala kıvılcımı söndürme şansı bulunabilir. PKK ile acele bir ateşkes ve müzakerelerin devamı ile, İmralı’yla sağlanmış olan geçici ateşkes kurtarılabilir”.

Alman Die Welt gazetesinde Alfred Hckensberger tarafından “Türkiye Neden Şimdi IŞİD’e saldırmaya Karar verdi” başlıklı haber-yorumda Amerikan İstihbaratı CIA’nın elinde Ankara ile IŞİD arasında ticari bağlantıları ortaya çıkaran gizli dokümanların olduğu yer aldı.

Aynı haberde; “Ankara IŞİD’e karşı tutumunu neden şimdi değiştirdi? Bu U dönüşü nerden kaynaklanıyor? Türkiye iki yıl boyunca IŞİD militanlarına oysa göz yummuştu. Türk İstihbaratı IŞİD’e stratejik olarak yardım etmiş ve silahla IŞİD militanlarını beslemişti. Şimdi burada şu soru soruluyor? Neden Türkiye şimdi IŞİD’e saldırmaya karar verdi?”  soruları sorularak cevabı da hemen aşağıda veriliyor;

“ANKARA’NIN IŞİD İLE DOĞRUDAN BAĞLANTILI OLDUĞUNA DAİR YÜZLERCE DOKÜMAN / KANIT VAR”

“Türk Dış politikasında IŞİD ile mücadele konusunda paradigma kayması, Türkiye’nin gönüllü olarak bu işe ‘evet’ demesi ile mümkün değil. Mayıs ayında Amerikan Özel Birlikler Suriye’nin doğusuna gizli bir operasyon düzenledi. Bu saldırıda IŞİD’in en önemli mali kaynaklarından biri olan yasa dışı gaz kaçakçılığında önemli rolü bulunan örgütün önemli liderlerinden Ebu Sayyaf Amerikan Birlikleri tarafından yapılan saldırıda çıkan çatışmada öldü. Ebu Sayyaf’ın eşi Ümmü Sayyaf’ın da IŞİD’in terör eylemlerinde önemli rol oynadı ve Amerikan askerleri tarafından yapılan operasyonda sağ olarak ele geçirildi. Bu sırada birçok doküman da ele geçirildi.”

IŞİD’LE ÇALIŞAN İŞADAMLARININ LİSTESİ ABD’NİN ELİNDE

Di welt gazetesindeki haberin devamında  “Mayıs ayında yapılan operasyon ve Ebu Sayyaf’ın eşinin sağ olarak ele geçirilmesinin ardından IŞİD ile bağlantılı olan Türk işadamları, politikacıların tek tek isim listesi CIA’nin eline geçti.” Denilerek Türkiye’nin IŞİD’e karşı operasyonlara, IŞİD ile Türk işadamlarının ve hükümetinin pis ilişkilerinin ortaya çıkmaması için mecbur edildiğini ima ediyor.

şimdi Türkiye’nin ani savaş kararının gerekçelerini biraz daha iyi anlıyoruz. Erdoğan içine girdiği psikoloji ile,  iktidarı elinden bırakmamakta direniyor. İktidardan düştüğü anda yolunun cezaevine çıkacağını da çok iyi biliyor. Bundan dolayı sürekli iktidarda kalmayı hedefliyor. Kendine göre 2023, 2071 planları yapıyor. Ancak HDP seçimlerde bütün bu planlarını bozduğu için, yasaları da çiğneyerek ülkeyi hükümetsiz bırakmayı da göze alarak bir kaos ortamı yaratıp, bu kaosun sorumluluğunu da PKK ve HDP’ye yıkarak gideceği bir erken seçimde yeniden AKP’nin tek başına iktidarını hedefliyor.

İşte tam da burada HDP’nin ve PKK’nın, KCK’nın bu savaş oyununa karşı takınacağı tutum belirleyici olacaktır. Geçtiğimiz günlerde HDP, HDK, DBP ve DTK eşbaşkanları ile İmralı Müzakere Heyeti, yaşanan gelişmelere ilişkin ortak bir açıklama yaptı. Açıklamada, Türkiye’nin “Tayyip Erdoğan’ın özel örgütünce yönetilen bir darbe ile karşı karşıya olduğu” belirtildi. Geçici hükümetin Türkiye’deki demokrasi güçlerini “savaş” tercihi yapmaya zorladığı vurgulanan açıklamada, ““Size savaş yaptırmayacağız!” denildi.

Bu anlayışla bütün devrimci-demokratik güçler HDP öncülüğünde ülkeyi savaş ve şiddet sarmalından çıkarmak için harekete geçmeli, AKP’nin dayattığı savaş seçeneğini bertaraf edecek demokratik siyaset egemen kılınmaya çalışılmalıdır. Dün nasıl  Erdoğan başkan yaptırılmadıysa, birleşik demokratik bir mücadele ile bugün de onlara savaş yaptırılmamalıdır.  AKP devleti ve onun özel örgütleri elbette demokratik güçleri de şiddet sarmalının içine çekerek  ülkeyi bir kaosa sürüklemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Nitekim 7 Haziran seçimleri öncesinde de yüzlerce kez HDP’ye saldırılmış, bombalar patlatılmış olmasına karşı demokrasi güçlerinin sağduyulu ve vakur tutumu oyunları bozmuştur.  Günümüzde Türkiye’de savaş istemeyen önemli bir kitle temeli de bulunmaktadır. Milliyetçi söylemler artık tek başına gündem belirlemekten uzaktır. Yandaş medya ne derse desin Türkiye halklarının önemli bir kesimi barış ve kardeşlikten yana tutum belirleyecektir. Hem demokrasi güçleri hem de KCK, oynanmak istenen oyunları boşa çıkararak, olası bir erken seçimde Erdoğan ve şürekasını bir daha geri dönmemecesine tarihin çöplüğüne süpürebilirler.

Annemin havlusu

Yıllardan beri yaptığı gibi bugün de kalkıp zindanın yolunu tuttu. Daha önce iki kızı farklı zamanlarda alınarak soğuk ve kalın duvarlar arasına atılmıştı. Şimdi ise üçüncü kızı için aşındırıyordu zindan yollarını. O yolları 30 yılı aşkın bir zaman – kimi için bir ömür – aşındırıyordu anam…

Bazı zamanlarda dondurucu yollardan geçerdi. Yumuşak tenini keserdi buz gibi soğuk rüzgar. Bazı zamanlarda tıpkı onun acılı kalbi gibi dolmuş bulutlar, anamın gözünde biriken yaşlarla birleşerek akardı.  Bu kez ise hava çok sıcaktı. Temmuzun kavurucu sıcaklarına denk gelmişti bu görüş günü. Anam ‘Sen de ki 40 derece, ben 50 derece diyeyim’ diyordu. Güneşin eritemediği o demir kapının önünde beklerken içinde ‘içeriye’ mümkün olduğunca fazla eşya sokmanın yolunu arıyordu. Onun gözünde bir görüş gününün iyi geçmesinin ölçüsü, bol miktarda eşyanın içeri alınmasıydı. Çünkü orası mahrumiyet bölgesiydi. Orada, ‘dışarı’dakinin gözünde belki de hiç bir kıymeti olmayan bir eşyanın değeri, çok büyük olurdu. ‘İçerdekilere’ kolay kolay bir şeyler ulaşmazdı. Maksat, onların daha da yalnızlaştırılması, hayatlarının daha da renklerden mahrum bırakılıp, duvarlar kadar grileşmesiydi.

Benim anam ise her görüş öncesinde mümkün olduğu kadar çok eşyayı içeri sokmanın hesabıyla yüklenerek düşerdi yollara. Bu sabah da öyle yaptı. Kızkardeşim, geçen görüşte anamdan acilen  bütün arkadaşları için havlu istemişti. Havlu deyip geçmeyin, içerdeki için – hele hele bu kavurucu sıcaklarda – temel bir ihtiyaçtır. Anam bunu biliyordu. Ve sabahın erken saatlerinde yola çıkmasına rağmen öğlenin kavurucu sıcağında kendini zindanın önünde bulduğunda, elindeki çantanın içinde kardeşimin istediği havlular vardı. Cezaevinin önünde ise, evlatlarını görmeye gelen Kürtler beklemekteydi. Yaşlılar, çocuklar, kadınlar sabahın köründen beri güneşin altında bekletiliyordu. Termometreler 50 dereceyi gösteriyordu.
Sıra bir türlü geçmiyordu. Çünkü her içeriye alınan görüşçünün eşyaları didik didik ediliyor, çoğunlukla paralanıyordu. Sıra anama geldiğinde görevli gardiyan içeriye eşya götüremeyeceğini söyledi. Anam öylece kalakaldı ilk etapta. Böyle bir şey mümkün değildi. Kızına, kızının arkadaşlarına eşya getirmek hakkıydı. İtiraz etti. Gardiyan kesin bir hareketle anama, o valizi kendisiyle içeri alamayacağını vurgulayınca, anam da elindeki valizle birlikte kenara çekildi.

Alel aceleyle valizi açtı. İçindekilerden hangisinin daha acil bir ihtiyaç olduğunu düşündü. Evet, havlular acildi. Onları mutlaka içeri sokmalıydı. Ama nasıl? Sağına-soluna baktı, sonra valizin içindeki havlulardan birini alıp, eşarp gibi başına bağladı. Sonra ikinci havluyu alıp, atkı gibi boynuna sardı. Bir havluyu ise sırtına attı. Sıcaklar içinde kaynayan anam, o 50 derecelik havada üstündeki giysiler yetmiyormuş gibi bir de havlulara bürünüp yeniden sıraya girdi.

Asker bu kez anama bakıp, ‘teyze, bu ne? Sana demedik mi, içeriye kesinlikle eşya alınmayacak!’ diye kızdı. Anam ise ‘bir şey almadım ki’ deyince, asker havluları gösterip ‘o zaman bu ne?’ dedi. Bu kez ‘Ama hava çok soğuk, üşüyorum oğlum. Bunlar beni ısıtıyor’ diyerek cevap veren anam hızla konrol noktasını geçmeye çalışıyordu. Ama o kavurucu sıcaklarda yüreği ve vicdanı buz keser gibi soğuk asker eli anamın başındaki havluya atıp, almaya çalışıyordu. Anam ‘oğlum, hava çok soğuk. Bak, üşüyorum’ deyip çaresizce direnmeye çalışıyor, askerin almaya çalıştığı başındaki havluyu elinde tutup, çekiştiriyordu. Bu kez boynundaki havluya elini atan asker çekiştirip duruyordu. Anam hala anlatmaya çalışıyordu çaresizce; ‘hava çok soğuk, hava çok soğuk…’

Evet “hava çok soğuk”. Anamın yüreği üşüyor. Terler içinde kalmış yaşlı bedeni tir tir titriyor. El koydular havlularına, onu ısıtan havlularına. Ter damlalarına göz yaşları karışıyor. Acıdan bir hayatın izlerini taşıyan yüzünden akıp düşüyor tozlu betona tuz damlacıkları. Benim anam üşüyor. Benim anam tir tir titriyor. Bir temmuz gününde. Bir tuz gününde. Benim anam üşüyor. Kızları için üşüyor. Sarınıyor havlularını bir diğer görüşe kadar..

Özgür Yaşam

“açalım kızıl sancağı
geçsin yezid’lerin çağı
elimizde aş bıçağı
tevekkeltü taalallah” (Pir Sultan)

Ülkemizin savaşın, iç savaşın içine sürüklendiği bu dönemde, kendisi olarak var olma mücadelesi de alabildiğine görkemli bir şekilde her alanda ve yerde hissedilmekte… Kimlikler, kültürler ve inançlar devletin tekleştirici dayatmasına, her şeyi Türk-İslam senteziyle açıklamak isteyen zihniyetine karşı direnişe geçmiş bulunmakta. Devletin egemen bakışı artık halk içinde itibar görmemekte.

Her kesim kendisini örgütlemek, ifade etmek gibi bir süreci bilinçli yada genel atmosferin etkisiyle başlatmıştır.

Bugün Maraş, Elbistan, Pazarcık, Antep, Adıyaman, Malatya, Küreçik, Sarız hatında artık özgür yaşam örgütleniyor. Ari Mazın-Nurhak Özgür Yaşam ve Demokrasi Platformu (Sev-Der, Güç-Der, Kürecikliler Derneği, Hasanalililer Derneği, Kistik Vakfı, Uzunpınar Köy Derneği, Uzunhasan Köy Derneği, Avr. Kürecik Halk İnsyatifi, Darıcalılar Sosyal Yardımlaşma Derneği-Avrupa, Maraş Girişimi) uzun süredir yürütmüş olduğu çalışmaların sonucunda ilk etkinliğini kimliksel vurgusuyla, inançsal duruşuyla ortaya koydu.

Kasımoğlu’ndan Zerdeşt’e, Zerdeşt’ten Argeş’e… 

17 Temmuz’da Kürecik’te idam edilişinin 100. yılında Kasımoğlu Memedali anısına, köyünde anıt mezarı yapıldı. Yıkık olan konağının yeniden inşası için temel döküldü ve Kürecik Cemevi’nin önüne görkemli bir anıt dikildi. Yüz yıldır unutturulmak istenen Memedali, Huri’nin ağıdında can buldu, mekan ve makamına kavuştu.

HES projelerine karşı 18 Temmuz’da Zerdeşt’in huzurunda toplanıldı. Hasanali’den nefesler eşliğinde yürüyenler, Kantarma’da pirleri Abuzer Erdoğan, Ali Ekber Bakır, Veyis Soysüren, Tacim Bakır’a mihman, cemevinde cem, cemaat oldular.

19 Temmuz’da ise Şengal’de bedenini Êzidî katliamına karşı siper eden Argeş (Başar Alagöz-Gümüş) huzurunda buluştular. Binlerce kişinin katılımıyla, Sevdilli Festival alanında özgür yaşama dair umutlar bir kez daha dile geldi. Yeni yaşamın sembollerinin isimleri zikredildi. Mustafa Bozkurt’la başlayan, Argeş ile zirveye varan bölgedeki özgür yaşamın temsilcileri aşkla yad edildiler. Bu onuru bahşeden şehitlerin huzurunda direniş çağrıları yapıldı. Bölgenin yeniden kendisini var ettiği bir sürece şahitlik edildi.

Güzelleşti…

Suruç’tan gelen haberlerin dağladığı yürekler, Molâ Buttan’ın gülüşü güzel, bakışı güzel kızı Fidan Doğan’ın 25 Temmuz’da huzurunda toplandı. Katliamları ve onun ardındakileri lanetleyerek, direniş andı içti.

Maraş kendisi olmanın resmini çizebildi.

Şimdi Maraş 14-15 Ağustos’da Engin Sincer’in, Erdal’ın huzurunda toplanmaya hazırlanıyor. Şehitlerin, hakkın ve hakikatin makamında, hak ile hakkikatle buluşmak, nasiplenmek için Maraş’da buluşuyor.

O ne güzel gündür ki; hakikat makamında dara durabiliyoruz. O ne güzel gündür ki; onların huzurunda özümüzü dara çekebiliyoruz. Aşk olsun ki onlara; onların varlığında biz biz oluyoruz…