Ana Sayfa Blog Sayfa 6355

Hakikat ehliyiz biz

Akarsu’yum yansam da
Kül olup savrulsam da
Bazı bazı gülsem de
Yine gönlüm hoş değil!
(Muhlis Akarsu)

Hasret’e hasret yirmi iki yılı geride bıraktık. 2 Temmuz 1993 tarihinde, Madımak Oteli’nde bizler yakılalı tam yirmi iki yıl oldu. Ne açılan davalardan bir sonuç çıktı, ne de katiller yaptıklarından pişmanlık duyduklarına dair bir açıklmada bulundu.

Aksine katliamda yer alanlar, alanları savunanlar ödüllendirildi. Kimisi milletvekili, kimisi bakan olabilecek kadar itibar gördü. Katillere gözyaşı döken başbakanlar gördük ve onlar da Koçgiri’nin, Dersim’in, Maraş’ın katilleri gibi ulusal kahraman oldular.

Bu topraklarda, Kürtlere reva görülen şey ölümden başka bir şey olmadı. Her hak arayışı katliamlarla bastırıldı. Ve insanlığın katledildiği mekanlarda faşizm kol saldı. Koçgiri insanlıktan arındırıldı. Sivas faşist gericiliğin merkezi haline getirildi. Maraş tüm renklerin tüketildiği bir ölüler kenti oldu. Dersim acının başkenti olarak günümüze kaldı.

Ve bizler acılarımızı anmanın, hatırlamanın ötesine geçemedik. Her yıl, her ay, her gün bir acının hikayesi ile büyüdük. Her hikayedeki korkunç anılarla ürktük, korktuk ve teslim olduk. Bizlerin teslimiyeti üzerinde siyaset yapanlar yıllarımızı tüketti, ölümü, öldürülmeyi kader olarak önümüze koydu, göz yaşlarımızı sömürdü. İşte bu “kader”, yaklaşım son on yılda tersine dönmeye başladı. Aleviler binlerce yıllık direniş geleneğine sahip çıkmaktan başka şansları olmadığını fark etti. Teslimiyet çemberini ilk kez on yıl önce on binler Madımak Oteli’nin önüne akarak kırdı. Baskıdan, korkudan 30 ile 300 arası insanın Madımak önüne gidebildiği bir süreçten, on yıl önce Alevi televizyonlarının çağrısına cevap vererek on binler oldular. Aktılar ve akmaya devam ettiler. Akmakla kalmadılar; teslim alma, korkutma merkezi olarak son yıllarda işlev gören Sivas Katliamı’nın yıldönümünü direniş gününe çevirdiler. Umudu yeşerttiler…

Uzun ve yorucu bir kavga oldu. Ama artık 2 Temmuz Alevilerin direniş günüdür. Dünyanın dört bir yanından Sivas’a gelen Alevilerin kendi seslerini, taleplerini haykırdıkları günün kendisidir.

Bu anlamda tarihi bir değişim günü olarak 2 Temmuz’u ele almak gerekmektedir. 2 Temmuz tüm kesimlerden Alevilerin Bektaşi’si, Kızılbaşı’ı, hakikatçisi ile meydanda bir olduğu bir ortamın da yaratılması anlamına gelmektedir. Bu anlam üzerinden söylemek gerekir ki birliğin de kendisi artık 2 Temmuz’dur.

2 Temmuz 2015 anmalarında görüldüğü gibi tüm değişik çevrelerden Alevi milletvekilleri yan yana durmuştur. Alevi milletvekilleri kavramını topluma kazandırmıştır. HDP başta olmak üzere, siyasette Alevilerin kendilerini, ilk kez kendileri olarak temsil ettikleri sürecin de yaratıcısı 2 Temmuz olmuştur.

Onun içindir ki, hakikat ehliyiz biz, haq darında durmuşuz. Haq ile hakikat alemine ateşle dalmışız. Kin ve nefret alemine inat semaha durmuşuz. Demokrasi ve insanlık mücadelesinde kül olmasını bilmişiz. Hasret’in ilk Kürtçe tınısına ses olmuşuz. Nesimi’nin curasına nefes, Koray’ın semahına ikrar vermişiz. Muhlis Akarsu gibi kül olup savrulmuşuz…

Onun içindir ki artık 2 Temmuz bir zafer günüdür. Yeniden dirilişin, kendini buluşun ve düşmana inat varız deyişin günü olmuştur. Bundan böyle bu bakış açısıyla Sivas’da olmak, Sivas şehitlerine sahip çıkmak gerekmektedir.

KADIN ÖZGÜRLÜK HAREKETİ DENEYİMİMİZİN GELDİĞİ AŞAMA; JİNEOLOJİ

Rengin Botan

sakinecansizKürdistan kadın özgürlük hareketi olarak, binlerce yıllık kadın özgürlük mücadelesinin mirasını, kırk yıllık mücadele deneyimimizle harmanlayarak yeni ve önemli bir aşamaya taşırıyoruz. Bu aşamaya gelinceye kadar çok zorlu eşiklerden geçmek gerekti, gerekiyor. Zaten özgürlüğün kendisi engelleri aşma felsefesine dayanıyor. Bu nedenle mücadele ediyoruz, yaşıyoruz, düşüyoruz, kalkıyoruz, sınıyoruz, sınanıyoruz, deneyimlerden geçiyoruz, deneyim oluşturuyoruz. Artık biliyoruz ki, cesaretle atılan her özgürlük adımı ve geçilen her eşik, egemenlikli eril zihniyetin temellerini sarsıyor, ortadan kaldırıyor. Buna karşın ana tanrıçanın demokratik, komünal, özgürlükçü yaşam alternatifinin temelleri atılıyor. Kuşkusuz bu cesur adımların atılmasının esas mimarı PKK mücadelesine başladığı ilk günden itibaren “toplumun özgürlüğü kadının özgürlüğünden geçer” diyen Önder APO’ dur.

Tarihin dehlizlerinden süzülerek gelen ve kendini hep var edebilen kadın mücadelesi üzerinden, Kürt kadını kendi mücadele deneyimini bilimsel düzeyde ele alacak bir evreye taşıyor. Önderliğimiz daha önce kadının mücadeleye ve savaşa katılımını, kadın ordusu ve kadın partisinin geliştirilmesi temelindeki çalışmaları bir laboratuar çalışması olarak tanımlarken, ürünlerinin sonradan açığa çıkacağını vurgulamıştır. İşte Önderliğin kadın özgürlüğüne dair yürüttüğü tüm çalışmaların ve mücadelemizin ürünü olarak jineolojinin geliştirilmesi bunu göstermektedir. Kırk yıllık mücadele deneyimimizin verileri ve tüm dünya kadınlarının mücadele yaratımları bir kadın biliminin gelişmesini artık gerekli hale getirmiştir. Kürdistan kadın özgürlük hareketi olarak bizi diğer hareketlerden farklı kılan yönümüz, kendi mücadele deneyimimizden bilgi üretmemiz ve sınanmış deneyim ve bilgimiz üzerinden kadın bilimini geliştirme iddiası ve gayemizdir.

Önderliğimizin ilk kez “Özgürlük Sosyolojisi” kitabıyla gündemimize koyduğu Jineoloji’ ye ilişkin; “Feminizm yerine jineoloji (Kadın bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir. Jineolojinin ortaya çıkaracağı gerçekler herhalde teolojinin, eskatalojinin, politikolojinin, pedagojinin, velhasıl sosyolojinin birçok bölümlerine ilişkin lojilerden daha az gerçeklik payı taşımayacaktır. Kadının toplumsal doğanın hem fizik, hem de anlam olarak en geniş bölümünü teşkil ettiği tartışma götürmez. O zaman neden çok önemli olan bu toplumsal doğa parçası bilime konu edilmesin? Pedagoji gibi çocuk eğitim ve terbiyesine kadar bölümlenmiş sosyolojinin jineolojiyi oluşturmaması, egemen erkek söylemli olmasından başka bir hususla izah edilemez. Kadın doğası karanlıkta kaldıkça, tüm toplum doğası aydınlanmamış olarak kalacaktır. Toplumsal doğanın gerçek ve kapsamlı aydınlanması, ancak kadın doğasının kapsamlı ve gerçekçi aydınlanmasıyla mümkündür. Kadının sömürgeleşme tarihinden ekonomik, sosyal, siyasal ve zihinsel sömürgeleştirilmesine kadar konumunun açıklığa kavuşturulması, tarihin diğer tüm konularının ve güncel toplumun her yönüyle açıklığa kavuşmasında büyük bir katkıda bulunacaktır. Etik ve estetik bilimi kadın biliminin ayrılmaz parçasıdır. Feminizmi de kapsayan kadın bilimine dayalı kadının özgürlük, eşitlik ve demokratik hareketi, açık ki toplumsal sorunların çözümünde başat rol oynayacaktır.” değerlendirmesi ile jineolojinin hangi temel dayanaklar üzerinden çıktığını belirtmiştir.

Önder APO’nun önemle üzerinde durup dikkat çektiği gibi kadın özgürlük sorunu tüm insanlığının özgürlük sorununu kapsayan bir sorun olmakta ve tarihsel toplumsal sorunların çözülmesinde başat rol oynamaktadır. Bu bağlamda kadın varlığının her boyutta bilimsel bir ifadeye kavuşturulması, evrene, doğaya, tarihe, topluma dair geliştirilmiş olan bilgi yapılarının bütünlüklü bir şekilde kapsamlı ve sistemsel eleştiriden geçirilmesi gerekmektedir. Kadın varlığının doğru tanımlanması çok köklü ve radikal bir bilgi ve zihniyet değişimini gerekli kılmaktadır. Önderliğimiz jineolojiyi ortaya koyarken neden şimdiye kadar bir kadın biliminin olmadığını sorarak, bunun egemen erkek zihniyetinden kaynaklandığını belirtmektedir. Her konuya ilişkin ayrı bilim disiplinleri kurulduğu halde kadın konusu, bilinçli şekilde bilime konu edilmemiştir. Bin yıllardır Mitoloji, felsefe, din, sanat, bilim ve birçok ideolojik eğilim kadını ele alırken kadın hakikatini çarpıtan, erkeğin uzantısı olarak gösteren, inkâr ve yok saymaya dayalı tanımlamalarla değerlendirmişlerdir. Bu yanlış ve gerçeği saptıran tanımlamanın köklü aşılması ve iktidar odaklı bilim anlayışına karşı, jineoloji kadının kendi gerçeğini tanımlaması kendi özgür hakikatine yol almasıdır. Dolayısıyla kadının kendi öz bilinci ve özgür iradesi ile kendi hakikatini açığa çıkarması, öncelikle kadını doğru ve yeterli düzeyde tanımlaması gereklidir. Zira kadın-yaşam, kadın-toplum, kadın-doğa birliği temelinde varoluşu sağlaması jineolojinin eksenini oluşturmaktadır.

İnsan denilen gerçeklik, uzun süre kapsamında kendi toplumsal hakikatini örerek ancak yaşamını sürdürebilmiştir. Açığa çıkan bilimsel verilere baktığımızda da, doğanın en canlı harikası ve evrimin temel parçası olarak kendisini inşa eden insanlık, toplumsallık üzerinden günümüze kadar ulaşabilmiştir. Batı merkezli bilim anlayışı tersinden birey eksenli düşünce yapısını topluma hâkim kılmaya çalışmış, ancak Modernist sosyal bilimlerin kadını, bireyi toplumdan koparma çabası ciddi yozlaşmalara ve toplumsal çözülmelere yol açmıştır. Bilim, toplumun yorumlanmasında önemli roller oynasa da yorumlama biçimi daha çok toplumu devletin ve iktidarın hizmetine koşturma doğrultusunda olmuştur. Sosyal bilimler de dâhil tüm bilim alanları iktidar yanlısı bir yapısallık kazandığından, tarihsel toplum da bu minvalde tanımlamalara kavuşturulmuştur. Böylece toplum da, tarih de iktidar eksenli inşa edilmiştir. Milliyetçilik, dincilik ve toplumsal cinsiyetçilik de bu bakış açılarının ürünü olarak gelişmiştir. Özellikle kadın hakikatine daha olumsuz yansıyan bu durum zihniyet çarpıtmalarına yol açmıştır. Kadının, toplumun en zayıf kesimi olarak görülmesi ve ötekileştirilmesi sosyal bilimin birebir ördüğü bu çarpık algılama ve yanlış tanımlamalardan kaynaklanmıştır. Kadının doğru tanımlanması hem toplumsal dokuda hem de yaşamda özgürlük eksenli bir yol alışa götüreceğinden, bilim çevreleri bunu ciddi bir tehlike sayarak kadını tanımlamaktan sürekli kaçınmışlardır. Dolayısıyla kadınların mücadelesi aynı oranda toplumun özgürlük mücadelesi olduğundan, kadının -toplumun – doğanın ataerkil zihniyet aleyhine özgürleştirilmesi, devlet ve iktidar odaklı bilimlerin, felsefi ve tarihsel yaklaşımların aşılması gereklidir. Bu anlamda tüm bilimlerin kadın özgürlüğünü eksen alan jineoloji doğrultusunda, yeni bir bakış açısıyla inşa edilmeleri gereklidir.

Toplumsal tarih ve tarihsel toplumu yanlış yorumlayış biçimleri süreçli iç çatışmalara, savaşlara ve kendinden yabancılaştırmaya yol açmıştır. En çok da kadını yanlış tanımlayan ve yorumlayan bilimsel bakış açıları kadın hakikatine ciddi darbeler vurmuştur. Dolayısıyla kadının toplumsal varoluştaki hakkını yerli yerine oturtmak için tarihsel ve toplumsal statüsünü layıkıyla tanımlayacak bir kadın bilimine her şeyden daha fazla ihtiyaç vardır. Aksi takdirde toplumun krizli ve sorunlu halinden nemalanan mevcut bilimlerin hem paradigmasal olarak hem de yapısal olarak toplumsal sorunları çözmesi mümkün değildir. Önderliğimiz bu temelde sosyal bilimin iktidarla ilişkisini eleştirirken, toplum bilimin toplumu doğru tanımlayabilmesi için başta kendisini yeniden inşa etmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu çerçevede “Entelektüel çabalar, bilgi ve bilim çalışmaları toplumsal doğanın temel varoluş hali olan ahlaki ve politik toplum kapsamında geliştirilmelidir. Uygarlık tarihi boyunca kopulan ve gittikçe aşındırılan bu toplum gerçekliği, kapitalistin damgasını vurduğu modern çağla birlikte tamamen parçalanmış, çürümeye terk edilmiş ve yok olmanın eşiğine getirilmiştir. O halde entelektüel çaba, bilgi ve bilim çalışmaları öncelikle bu gidişatı durdurmayı amaçlamak zorundadır. Çünkü yok edilen bir şeyin bilimi olamaz. Belki hatırası olabilir, ama hatıra bilim değildir. Bilim yaşayan, var olanla ilgilidir. Bu durumdaki toplum tümüyle yok olmak istemiyorsa, kapitalistik moderniteye (tüm unsurlarıyla birlikte) direnmek zorundadır. Direniş artık varoluşla aynı düzlemde olup özdeştir. Geliştirilecek bilim öncelikle ‘sosyal bilim’ olarak düzenlenmek zorundadır. Sosyal bilim tüm bilimlerin ana kraliçesi olarak kabul edilmek durumundadır. Ne Birinci Doğa ile ilgili diğer bilimler (fizik, astronomi, kimya, biyoloji) ne de İkinci Doğa’yla ilgili diğer beşeri bilgiler-bilimler (edebiyat, felsefe, sanat, ekonomi vb.) asla öncülük misyonu taşımaz; bunlar hakikatle anlamlı bağı kuramazlar. Her iki alan sosyal bilimle bağını ancak başarıyla kurabilirse hakikatten pay alabilir.”demektedir. Bu bağlamda jineolojiyi bir çıkış olarak ele almaktadır.

1970’ler dünyasının konjonktürel koşullarında PKK’yi kuran Önder APO, Kürt halkının özgürlük mücadelesini geliştirdiği ilk dönemlerden itibaren kadın özgürlük mücadelesini de ideolojik ve stratejik çalışmalarının başında ele almıştır. İlk yıllardan itibaren toplumsal özgürlüğün kadın özgürlüğüyle bağlantısını kuran yaklaşımı PKK’nin özgürlükçü karakterini belirlemiştir. Grup çalışmalarından PKK örgütlenmesine kadarki süreçte, kadının özgürlük mücadelesine katılımı önemle ele alınmış, PKK üçüncü kongresinden itibaren özgün örgütlenmenin zemini oluşturulmuştur. Önderliğimiz giderek derinleştirdiği kadın özgürlük çalışmalarını; “Kadın çalışmalarında gerçeği, tarihsel ve toplumsal hakikatin önemini daha çok fark ediyordum. KADINLAR benim için sosyolojik çalışmaların özüydüler. Çok dar da olsa kendi öz sahamda onların üzerine kurulu olan hiyerarşik düzeni yıkmam, yüzlerce kitaptan çok daha eğitici oluyordu. Onlarla kurduğum ilişki platformu erkek egemen karılı-kocalı statüyü paramparça ediyordu. Aslında en çok da bu statünün parçalanmasından mutlu oluyordum. Bir cinsel obje değil, değerli bir insan oldukları açığa çıktıkça gururlanıyorduk. Bu yaklaşım özlü sevgiye giden yolu da açıyordu. Karşılıklı ama mutlaka hiçbir baskı duymadan, tarihsel ve toplumsal gerçeğin bağrında kurduğumuz sevgi ve saygı dünyasının eşsiz bir gücü vardı. Aralarında düşkün kadınlığı aşamamış bazıları çıksa da, dedikodularıyla lekelemeye çalışsalar da, çok sayıda ve çok nitelikli kadınlar da çıkmıştı. Onların da çoğu şehit düştü. Onlara adsız kahramanlar değil, gerçek kahramanlar diyeceğim. Eğer yaşanılacak bir toplumsal yaşam olacaksa, bu ancak onların ölümsüz anılarına bağlılıkla ve deniz feneri gibi aydınlattıkları yolda yürümekle mümkündür. Kadınla ancak bu yücelikte bir yaşam en değerli yaşamdır. Diğer yaşamlar kuş tüyü yataklarda da geçse, bana göre çukurda debelenen yaşamdan farksızdır. Özcesi, şu sonuca ulaştım: KADINDAKİ TANRISAL GÜZELLİĞİ, İYİLİĞİ VE DOĞRUYU YAKALA VE ONUNLA YAŞA! İşte çok az da olsa bu yaşamdan karşılıklı olarak payımızı aldık, bu yaşamı paylaştık, yaşadık. Yaşadık derken, özgür yaşam felsefesinin ancak bu paylaşım temelinde anlam bulabileceğini ve tanımlanabileceğini belirtmek istedim.” biçiminde değerlendirmektedir.

Önder APO’nun birkaç arkadaşla başlattığı kadın özgürlük mücadelesi önemli bir birikime dönüşerek 1987’de Yekitiye Jinen Welatparezên Kürdistan (YJWK) olarak örgütlendirilmiştir. Tarihsel, toplumsal sorunların bireyler şahsında mücadeleye yansıması, toplum, aile ve birey çözümlemelerinin gelişmesine, soykırım kıskacındaki Kürt halkı ve kadın gerçekliğine ilişkin çözüm tartışmalarının yoğunlaşmasına yol açmıştır. Kadın özgürlük sorununa daha iyi bir örgütlenmeyle cevap olma ve ulusal direnişe öncülük ihtiyacı temelinde 1993 yılında yaptığı üçüncü kongresiyle YJWK (Tevgera Azadiya Jinen Kurdistan) TAJK adıyla kendisini hareket olarak örgütlendirmiştir. Bu doğrultuda ağırlıklı olarak ulusal kurtuluş perspektifiyle bilinçlendirme çalışmaları yapılmış aynı zamanda toplumsal zeminde örgütlenmelere gidilmiştir.

YJWK ile ilk özgün birlik örgütlenmesi, ardından mücadelenin boyutlanmasıyla ihtiyaç haline gelen TAJK’ın kuruluşuna kadar Kürt kadınının devrimci-özgürlükçü karakterdeki mücadelesi kapsamlılaşarak gelişmiştir. Bu süreçlerin mücadele yaratımları üzerinden 1993 yılında Önderliğimizin başlattığı kadın ordulaşması ile Kadın Özgürlük Hareketimizin örgütlü duruşu gerilla sahasında pratikleşme zeminine kavuşturulmuş böylece özgürlük mücadelesi alanında daha ciddi adımlar atılmıştır. Kapitalist modernitenin sınırlara hapsettiği kadınlar, özgürlük dağlarında mücadeleye yoğun şekilde katılarak sisteme isyanını ortaya koymuştur. 90’lı yıllar Kürdistan Özgürlük Hareketinin halklaştığı, inkârcı sistemin her türlü imha

saldırılarına karşı, varlığını kabul ettirme savaşının yükseltildiği yıllar olmuştur. Kürt Kadınının özgürlük arayışı da bu toplumsal gerçeklikle bağlantılı olarak kölelik statüsünü parçalama mücadelesi şeklinde yükselmiştir. Büyük örgütlülüğe kavuşan kadın özgürlük yürüyüşü toplumsal direniş olarak sokaklara yansırken Kürt halkı serhıldanlarıyla, Kürt gençleri ve farklı toplumsal kesimlerden gerillaya katılımlar yoğunlaşarak mücadele sahiplenilmiştir. Kapitalist modernist sistemin egemenlik cenderesinden, kurtuluşa yol alan kadınlar artık kendi özgürlük yürüyüşlerini iradileşen bir örgütlülüğe evriltmeye başlamışlardır.

Kadın Ordulaşmasının 1993’te ilan edilmesi PKK’de köklü sosyolojik değişimlerin gelişmesine yol açmıştır. Giderek deneyim kazanan ve daha fazla özgürlük bilinci edinen Kürt kadın gerillası, ulus devlet karşısında ulusal var oluş mücadelesini yürütürken, geri ve egemen erkek karşısında da iradi varoluş mücadelesini geliştirmiştir. Dıştaki saldırılar kadar içteki geriliklere karşı da mücadele etme ihtiyacı, kadın Özgürlük Hareketi açısından daha örgütlü olmayı ve yanı sıra sistemik yorumlama bilincini de sağlamıştır. Ötekileştirici, küçümseyici yaklaşımlara karşı yürütülen mücadele, sosyolojik anlamda da önemli bir derinlik yaratmıştır. Her şeyden önce karşı karşıya bulunduğu erkek egemenlikli yaklaşımları aşmak mücadele önceliğini belirlemiştir. Bundan hareketle kadın özgürlük sorununun (diğer devrimci hareketlerin sonuçlarının öğreticiliğiyle) ertelenemeyeceğini bilince çıkarmıştır. Erkek egemen zihniyet karşısında her an mücadele duruşu içerisinde olmak kadın özgürlük mücadelesinin ivme kazanmasında en önemli hakikat olarak yaşanmıştır.

Kadın Ordulaşmasıyla deneyimlerine yeni tecrübeler ekleyen Kürt kadınları, 8 Mart 1995 yılında 1. Ulusal Kadın Kongresi’nde örgütlenmenin yeni bir aşaması olan Yekîtîya Azadîya Jinên Kurdistan- YAJK’ı kurmuşlardır. Kadın özgürlük mücadelesinde önemli bir aşamayı ifade eden YAJK deneyimi, kadın özgün örgütlülüğünün Kürdistan’ın tüm alanlara yansımasını sağlamıştır. “Ayrı kadın ordusu, ayrı kadın örgütü olamaz” tartışmalarına, zorlayıcı geri ve egemenlikli yaklaşımlara rağmen yürütülen mücadele ile örgütsel sistemini daha da kalıcılaştıran, dağlarda ve şehirlerde çalışma kapsamını genişleten ve kendine olan güveni daha da pekişen bir kadın örgütlenmesi açığa çıkmıştır. Böylece kadın hareketi, örgütlü olunduğunda en güçlü iradi duruşun ortaya çıkarılabileceğini yaşayarak deneyimlemiştir.

YAJK örgütlenmesiyle birlikte Önderlik Erkeği Öldürmek çözümlemesiyle erkeğin geri, sömürgeci, iktidarcı yönlerini sorgulamaya açmış ve özgürlük sorununu erkeğin de gündemine koymuştur. Sonsuz Boşanma kavramsallaşmasıyla hem kadının hem de erkeğin gerçeğini çözümleme çabalarını derinleştirmiştir. Çözümlemelerin derinleştirilmesiyle Önder APO 8 Mart 1998’de Kadın Kurtuluş İdeolojisini ilan etmiştir. Kadın Kurtuluş İdeolojisini yurtseverlik, özgür düşünce – özgür irade, örgütlülük, mücadele bilinci ve estetik ilkeleri üzerinden kavramlaştırmıştır. Bu ideolojik İlkeler çerçevesinde kadının ve toplumun özgür yaşam çerçevesi netleştirilmiştir.

Kadın Kurtuluş İdeolojisi ekseninde partileşmeye giden kadın özgürlük hareketimiz 1999 Martında gerçekleştirdiği kongreyle PJKK (Partîya Jinên Karkerên Kurdistan) adıyla kendini ilan etmiştir. Birçok ilke imza atan Kürt kadın hareketi partileşme adımıyla bir ilke daha adını yazdırmıştır. Paradigmal değişim süreci ve uluslararası komploya denk gelen PJKK süreci belli sancılı süreçlerle karşı karşıya gelmiş buna rağmen partileşme adımı sürdürülmüştür.

Kapitalist modernite güçleri BOP adı altında Ortadoğu’yu, kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir dizayna kavuşturmak isterken, bu amacını gerçekleştirmesi önünde hiçbir alternatife yaşam hakkı tanımamaktaydı. Bu saldırılara karşı bir yandan bölgenin kültürel, tarihsel dinamikleri önemli bir direniş sergilerken, en büyük alternatif duruşu sergileyen Önderliğimize uluslar arası komplo dayatılmış ve Önder APO İmralı esaret koşullarına alınmıştır. Komplonun amacını boşa çıkartma temelinde Önder APO derinleştirdiği yoğunlaşmalarıyla paradigma değişimini özgürlük hareketinin gündemine koymuştur. Paradigma değişimi ekseninde kendini yeniden inşa etme sürecine giren Kürdistan kadın özgürlük hareketi gerçekleştirdiği PJKK III. Kongresiyle Partîya Jina Azad (PJA) olarak değişime gitmiştir. PJA, Kürdistan’da kadın örgütlenmesi ve kadın özgürlük mücadelesini yeni deneyimlere taşırmış toplumsal özgürlük alanında önemli çıkışlar yaratacak bir sorgulama ve tartışma düzeyini ortaya çıkartmıştır. Özellikle bu dönemde gündemleştirilen Toplumsal Sözleşme tartışmaları dünya kadın hareketlerine de mal edilmeye çalışılmıştır. Bu temelde Evrensel düzleme taşınan Kürdistan kadın özgürlük mücadelesi, kadının sömürge tarihini aydınlatma iddiasıyla kadınlar için ortak mücadelede arayışlarını güçlendirmiştir.

Paradigma değişiminin hareketimizde yarattığı zorlanmalar, anlama ve özümseme sorunları kendini yeni paradigma ekseninde yapılandırmayı zamana yayarken bu süreci oldukça sanıcılı kılmıştır. Yeni paradigmanın değişim – dönüşüm ekseninde derinleştirilen özümseme tartışmalarıyla birlikte 2004’te kadın kongresi yapılmış sürece daha iyi cevap verme temelinde PAJK (Partîya Azadîya Jinên Kurdistan) örgütlenmesine gidilmiştir. Yeni dönem parti esprisi eski paradigmaya dayalı zihniyetin aşılması ve parti çalışmalarının toplumsal inşayı gerçekleştirmenin öncülüğüne oturtulması esas alınmıştır. Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü paradigma ekseninde kendisini örgütleyen PAJK yeniden yapılanma çalışmalarına başlamıştır. Bununla birlikte önderliğimiz kadın hareketinin yaşadığı gelişimlerden yola çıkarak artık konfederal bir örgütlenme yapısına gitmesi gerektiği, parti ya da birliğin açığa çıkan muazzam kadın örgütlülüğünü karşılamayacağını belirterek kadın hareketi için yeni bir örgütlenme perspektifini vermiştir. Bu perspektiften yola çıkan kadın özgürlük hareketi 2005 yılında tüm mücadele sahalarını bir çatı altında toplayan (Koma Jinen Bilind) KJB örgütlemesiyle, geniş bir yelpazede örgütlü bir sisteme kavuşmuştur. KJB, çatı örgütü sistemini; kadının ideolojik öncü kurmay partisi olarak PAJK, kadının meşru savunma gücü olarak YJA Star, kadının toplumsal ve siyasal alan örgütü olarak YJA, mücadelenin temel dinamizmini teşkil eden Komalen Jinen Cıwan bileşenleri üzerinden yapılandırmıştır.

Önder APO’nun sürekli yenilikler yaratarak özgürlük mücadelemizi ileriye taşıdığı yoğun mücadele yıllarından olan 2008 – 2015 yılları arası süreç Kürdistan özgürlük mücadelesinde devrimsel bir döneme yol açarken, kadın özgürlük hareketi olarak da bu dönemde çok yönlü devrimsel kazanımlar ortaya çıkarılmıştır. Ortadoğu halklarının özgürlük baharı denilen süreç Mezopotamya halkları şahsında tüm toplumların özgürlüğe kalkışı, erkek egemenlikli iktidar ve devletçi zihniyete olan öfkenin dışa vurumuydu. Ortaya çıkan yeni konjonktürel durum Kürt toplumu açısından da, sömürge statüsünü aşmak ve özgürlük devrimini gerçekleştirme zeminini ortaya çıkarmıştır. İmkânlar, Demokratik ulus anlayışıyla demokratik özerkliği inşa etmeye oldukça avantajlı bir durum sağlamıştır. 19 Temmuz 2011 Rojava devrimi zamanın özgürlüksel anda gerçekleşmesiydi. Bu devrimsel sürece öncülük eden kadın özgürlük hareketimiz kurulan özgürlük koşullarında kendi devrimini gerçekleştirme zeminini de var etmiştir. Özellikle nasıl bir toplumsal yaşam, nasıl bir sisteminin kurulması gerektiğinden tutalım, politika, siyaset, ahlak, ekonomi, savunma, eğitim ve her anlamda özgür kadın anlayışını eksen alan bir tartışma ve pratikleşme süreci bugüne kadar devam etmektedir. Diğer yandan Kürt halkına dayatılan savaş- imha, kadınlara dayatılan katliamlar, tecavüz, işkence ve soykırıma karşı kadınların meşru savunma gücü olan YJA STAR daha geniş yelpazede kadınların öz savunma mücadelesini görkemli direnişler haline getirmiş ve tüm dünya kadınlarının güvencesi olma umudunun sembolü olmuştur. Bununla birlikte Rojava, Şengal, Başur ve birçok yerde egemen erkek barbarlığına karşı YPJ güçleri sergilediği kahramanca direniş ile mücadele kazanımlarımızı evrensel bir mecraya taşımıştır.

Kadın özgürlük mücadelesini toplumsal özgürlüğün inşasına yöneltme ve özgür yaşam mücadelesinin toplum ayağını tamamlama temelinde 2014 yılında yapılan kadın kurultayıyla KJB ve YJA birleştirilerek, KJK (Komalen Jinên Kurdistan) olarak kendisini örgütlemiştir. Kürdistan kadın özgürlük hareketi, evrensel bir ivme kazandığı bu yeni mücadele döneminde tüm dünya kadınlarının özgürlük umudu haline gelmiştir. Hem özgürlük mücadelesinin tüm örgütsel alanlarında hem de legal siyasetin toplumsal alanında kadın iradesinin nüfuz ettiği, sistemin demokratik – komünal, eşitlikçi, özgür düşünce ve karar gücü olarak kadın rengine büründürüldüğü bu aşama, siyasette eş başkanlık sistemi ile daha da taçlandırılmıştır. Bu anlamda ideolojik ve örgütsel öncülük ile birlikte, politik, siyasal, sosyal, öz savunma, ekonomik, kültürel, diplomatik vb. tüm örgütlülükler alanında kadın bakış açısı ve düşüncesi ekseninde gelişmeler sağlanmıştır.

35 – 40 yıllık Kürdistan kadın özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı kazanımlar ve deneyimler, örgütlülük bütünlük içinde irdelendiğinde, tüm kadınlara alternatif bir özgür yaşam yaratma iddiasıyla eril zihniyete karşıt bir duruş ve mücadele içinde olunduğu kuşkusuzdur. Bu yıllar boyunca erkek egemen sistemin türevi olan tüm kavram ve kuramlar sorgulama ve eleştiriden geçirilmiştir. Feminist teori, kuram ve mücadelesinin ortaya çıkardığı mirası sahiplenen Kürdistan kadın özgürlük hareketimiz aynı zamanda egemen sisteme alternatif yaratmayan ve feminizmin açmazlarını da aştırma temelinde bir yaklaşımı esas almıştır.

Bütün bu gelişmelerden hareketle Jineoloji, Kürdistan kadın özgürlük mücadelesinin tarihsel ve toplumsal anlamda deneyimlerinin ortaya çıkardığı düzeyle bağlantılı geliştirilecektir. Jineoloji ’yi kadın özgürlük mücadelesinin önceliğine alan Önderliğimiz Özgürlük Sosyolojisi kitabında; “Kadını sosyal ilişki yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil, toplumsal kördüğümleri aşmak (çözümlemek) açısından da büyük önem taşır. Erkek egemen bakış bağışıklık kazandığı için, kadına ilişkin körlüğü kırmak bir nevi atomu parçalamak gibidir. Bu körlüğü kırmak büyük entelektüel çaba harcamayı ve egemen erkekliği yıkmayı gerektirir… Hâlbuki köklü özgürlük, eşitlik ve demokratlık yüklü bir felsefeyle kadınla düzenlenecek yaşam ortaklığı; güzelliği, iyiliği ve doğruluğu en mükemmel düzeyde sağlayabilme yeteneğindedir. Şahsen mevcut statüler içinde kadınla yaşamı, çok sorunlu olmak kadar çirkin, kötü ve yanlış bulurum… İnsan eliyle inşa edilen, insan eliyle yıkılabilir. Burada ne bir doğa kanunu, ne de bir yazgı söz konusudur. Şebekenin, kurnaz ve güçlü adamın kanserli ve hormonlu yaşam elleri olan tekellerin yıkılası düzenlemeleridir söz konusu olan. Yaşamın evrendeki en harika çiftinin (bilinebildiği kadarıyla) anlamlaşma derinliğini hep derinden hissetmişim. Kadınla önce düşünmenin, nerede, ne zaman, ne kadar bozukluk varsa tartışma ve gidermenin önemini tüm ilişkilerin önüne koyma cesareti gösterdim. Sadece güçlü, düşünen, iyi, güzel ve doğru karar verebilen, böylece beni aşarken hayran bırakabilen ve muhatabım olabilen kadın, şüphesiz felsefi arayışımın köşe taşlarındandır. Evrendeki yaşam akışının sırlarının bu kadınla en iyi, güzel ve doğru tarafıyla anlam bulacağına hep inandım. Ama hiçbir erkeğin beceremeyeceği kadar, önümdeki ‘erkek ve sermaye’ malıyla, doksan bin kocalı Hürmüz’le varoluş tarzımı asla paylaşmayacak olan ahlakıma da inandım. O halde feminizmden de öte, ‘jineolojî’ (kadın bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir.” şeklinde değerlendirmektedir.

Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi olarak jineoloji’ yi geliştirmenin başlangıç aşamasındayız. Uzun süreli, derinlikli ve kapsamlı çabalar gerektiren jineoloji’ yi herhangi bir ulus, sınıf veya kesime ait görülmemesi gereken bir bilim olarak tanımlıyoruz. Bu çerçevede ana nehir toplumsallığının yaratımı olan tüm değerleri hak ettiği yere oturtmak, özgürlükçü hakikatin anlamıyla buluşturacak toplumsal bir bilim alanı olarak geliştirmek önemlidir. Mevcut haliyle toplum-doğa, toplum-birey, kadın-erkek ilişkileri, sosyal bilimler alanında yoğun tartışmalara konu olmaktadır. Kuşkusuz ki bu ilişki sistematiği birbiriyle hem etkileşim içinde hem de birbirini değiştirip, belirleyen bir konum arz etmektedir.

Yeni zaman diliminde tartışmalara konu olan toplumsal tarih alanı, 19. yy. sosyal bilim yöntemiyle ele alındığından oldukça sorunlu kalmaktadır. Toplum yaşamına, ilişki yapılarına dair perspektif, devletin ve iktidarın hakim yapılarına güdümleyen sosyoloji bilimi temelinde olmaktadır. “Toplum, devletin ve iktidarın hükmünde nasıl daha iyi yaşar?” amacına hizmet eden sosyal bilim, erkek egemenlikli paradigma ekseninde oluşmuştur. Bu da iktidarla donatılmış toplum yapısını, egemen erkek zihniyetiyle örgütlendirmiştir. Tüm bilim disiplinleri kendisini bu eksende hizmet etmeye göre örgütleyip, toplumsal ilişkiler bu çerçevede inşa edilmiştir.

Bu gerçeklik içinde “var ve yok” arasında inşa edilen kadının toplumsal statüsü “nesne” olarak tescillenmiştir. Toplumsal cinsiyetçiliğin tüm toplumsal yapıya hâkim kılınması iktidarcı, devletçi zihniyetin ürünü olsa da, bilimcilik bu konuda belirleyici rol oynamıştır. Bu bağlamda, özgür topluma yol alınmak isteniyorsa her şeyden önce kadının doğru tanımlanması ve toplumsal kördüğümlere yol açmış olan mevcut inşa edilmiş statünün yıkılması gereklidir. Toplumsal cinsiyetçiliğin, toplumu sürekli maruz bıraktığı savaş ve krizler, sosyal bilimin zihniyet inşasında yürüttüğü algı operasyonları ciddi bir sorgulamaya tabi kılınmalıdır. Bu gerçeğin en fazla mağdur ettiği kadın, sömürü alanı haline getirilmiş bilimcilik, dincilik, milliyetçilik bu zemin üzerinde yükselmiştir. Kendisini her yönlü geliştirmiş olan bu zihniyet formları sosyal bilim alanında yoğunca tartışılması, incelenmesi, eleştirilmesi gereken konuların başında gelmektedir.

yy. başında paradigmal sorgulamaların gelişmesi, feminist hareketin örgütlülüğü, sosyal bilim alanında yeni tartışmaların ortaya çıkması, tarih yorumlarında değişimlere yol açmıştır. Özellikle Anaerkil Dönem ve Neolitiğe ait elde edilen bulgular, tarih ve toplum yaşamına ilişkin yanlış yorumlamaları masaya yatırmıştır. Araştırmalar kadının; toplumsallığın gelişmesi, yaşamın örgütlendirilmesi, kültürel değerlerin oluşmasında esas role sahip olduğunu açığa çıkarmıştır. Kadının bu konumunun uygarlığın gelişmesiyle tersine döndüğü bulgularla kanıtlanmıştır. Bundan dolayı kadının sürekli iktidarcı, sömürgeci uygarlık sistemine karşı bir mücadele içinde olduğu somut verilerle kanıtlanmıştır. Kadın hakikatinin ortaya çıkartılması bu anlamda tarih, felsefe, din ve tüm bilimlerde yansımasını bulan kapitalist modernist paradigmanın aşılmasıyla mümkündür. Yeniden inşa edilecek toplumun demokratik, eşitlikçi, adil ve özgür temellerde gelişmesi için kadının çarpıtılmış hakikatinin ele alınması gereklidir.

Sosyal bilimin uzun süre kapsamındaki tarihi araştırmalarında açığa çıkan; kadının yaşamdaki başat olma konumunu, toplumsal bilimin öncelikli konusu olarak ele almak şarttır. Şimdiye kadar kadının sosyal bilim tarafından ele alınmaması, sadece eksiklik değil toplumsal yaşamda iktidar ve devletçi zihniyetin süreklilik kazanmasını da sağlamaktadır. Toplumsal tarih içinde, kadın doğru tanımlanmadıkça, toplumsallık da tanımlanamayacaktır. Bu temelde kadının tarihsel ve toplumsal alandaki statüsü ve rolünün çözümlenmesi doğru bir toplumsal tanımlanmayı sağlayacaktır. Önderliğimiz kadın için “ilk sömürge” demektedir. Kadının sömürgeleştirilmesi üzeriden toplum sömürgeleştirilmiştir. Bu açıdan toplumsal dokuda özgürlüğün yaşamsallaşması için, kadın hakikatinin yerli yerine oturtulması zorunludur. Kadının sömürgeleştirilmesi toplumun tarihi, ekonomik, sosyal, siyasal, zihinsel ve kültürel sömürgeleşmesinin yolunu açmıştır. Dolayısıyla kadının toplumsal yapılar ve ilişkilerdeki konumunun netleşmesi toplumun genelinde özgürlüğe yol aldıracaktır.

Kadının özgürlük düzeyi, toplumun özgürlük düzeyini belirlemektedir. Bu çokça dillendirilse de, kadın her şekilde ve her yerde özgürlükten yoksun bırakılmaktadır. Tüm dünya kadınlarının özgürlük sorunu, tüm toplumları ilgilendiren bir sorun olmakla birlikte toplumsal özgürlüğü bağlayıcı bir durum da arz etmektedir. Çünkü toplumu toplum yapan, onu kültürleştiren, bedenleştiren ve sürekli akış kazandıran kadındır. Önderlik bu konuda “Etrafında mitoloji-din-felsefe-sanat ve bilim alanlarında çok geniş bir bilgi yapısı ve sistemli kurgular inşa edilmesine karşın; kadın gerçeği hep karanlıkta bırakılmıştır. Kadına dair sayısız imge, sembol ve yargı yaratılmış, en sistemli ve derinlikli ideolojikleştirme kadın etrafında geliştirilmiştir. Denilebilir ki, başka hiçbir varlık bu denli ideolojik olarak kurgulanmamıştır. Çok ileri düzeyde yüceltme kadar aynı ölçüde derin bir alçaltmanın da nesnesi konumundadır. Hem tapınılan, hem de lanetlenen, hem masumiyetin-ahlakın, hem de ayartıcı şeytansı özelliklerin ve kirliliğin cisimleştiği bir kimlik olarak kurgulanan kadın, mitolojilerin de, dinlerin de, felsefe ve sanatın da vazgeçilmez öğesidir. Kadın, etrafında adeta bir dünyanın, toplumun ve insanın bilinç ve ruh olarak yeniden kurulduğu bir araç halindedir. İster negatif –iktidar anlamında-, ister pozitif –toplumsal anlamda- olsun; kadın, etrafında yaşamın, toplumun ve insan bilinç ve ruhunun kurulduğu bir kimliktir… Kadın olmak belki de en zordaki insan olmak demektir. Kadının da insan olduğunun yeni farkına varılmaktadır. Kadınla toplumda doğru yaşamak gerçekleşmedikçe anlamlı bir yaşamın yaşanmayacağı bilinmelidir. En anlamlı ve güzel yaşamın onurunu tamamen kazanmış özgür kadınla gerçekleştirilebileceğini bilerek söylem ve eylemlerimizi geliştirmeliyiz. Jineoloji bunun bilimidir.” demektedir.

Jineolojinin, bilgi yapıları ve zihniyet üzerinde köklü bir değişimi, sosyal bilim kapsamında toplumsal-kültürel ve sistemsel anlamda ciddi sonuçları açığa çıkaracağı kesindir. Dolayısıyla Jineolojiyi kadına dayalı, kadın eksenli bir aydınlanma ve değişim gücü çalışması olarak algılamak yerindedir. Yoğun bir mücadeleyle, özgür düşünce, öz irade kazanma ve toplumsal değişim gücü haline gelmeyi ifade etmektedir. Bu anlamda Jineoloji kadın özgürlük hareketinin kendisini bilimsel temellerde toplumsal bir yapılandırmaya kavuşturmasının hem bilinç –zihniyet- hem de kadro-öncülük misyonunu tanımlamaktadır. Önderliğimiz jineoloji çalışmasını önümüze koyarken, hakikat arayışı çerçevesinde kapsamlı bir kadro tanımı ve mücadele perspektifi ile şunları belirtmektedir. “Bunun için yeterli sayıda ve nitelikte akademik yapıların inşası gereklidir. Modernitenin akademik dünyasını sadece eleştirmekle yetinmeyen, alternatifini geliştiren yeni akademik birimler içeriklerine göre çeşitli adlarla inşa edilebilir. Ekonomik-teknik, ekolojik-tarım, demokratik siyaset, güvenlik-savunma, kadın-özgürlük, kültür-kimlik, tarih-dil, bilim-felsefe, din-sanat başta olmak üzere önem ve ihtiyaçlara göre toplumun her alanına ilişkin olarak inşa etmek görevdir. Güçlü bir akademik kadro olmadan demokratik modernite unsurları inşa edilemez. Akademik kadro ne kadar demokratik unsurları olmaksızın anlam ifade etmezse, demokratik modernite unsurları da akademik kadrolar olmaksızın, anlam ifade etmez, başarılı olamazlar. İç içe bütünsellik, anlam ve başarı için şarttır. Özcesi akademik kadro beyindir, örgüttür ve bedende (toplumda) kılcal damarlarla yayılandır.”

Henüz başlangıç aşamasında olan jineoloji çalışmalarını tüm dünya kadınlarının özgürlük mücadelesini geliştirecek bir kapsam ve nitelikte başarıya ulaştırmak tarihi ve toplumsal sorumluluğumuzun gereğidir.

Lilith’ten Şahmaran’a: Mitolojilerdeki Özgür Kadınlar

Armanc Sarya

Mitolojik efsaneler ya da hikayeler çoğu zaman bize gerçekleri farklı bir dille anlatırlar. Mitolojik olayları, şahsiyetleri iyi çözümlemek tarih hakkında, toplum tarihi hakkında bir çok konuyu bilmemizi sağlar. Mitolojilerin güçlü öğretici yanları vardır. Bin yıllar boyunca insanlar kendilerini mitoloji ile ifade etmişlerdir. Dilleri şiirseldir, yaşanan olaylar efsaneler ile ifade edilir. Toplum kendi yaşadıklarını efsaneleştirir. Mitolojilerin kadın ve erkek kahramanları aslında toplumun birer parçasıdırlar. Toplumsal yaşanmışlıklardır mitolojik olaya damgasını vuran.

is_tarMitolojik anlatımlarda en çok karşımıza çıkan bir kişi de Lilith’tir. Erkek düzenine boyun eğmeyen, özgür kadın kişiliğinden taviz vermeyen kadının mitolojideki kişileşmiş hali Lilith hakkında bir çok hikaye, olay anlatılır. İlk olarak MÖ.3500 yıllarında Sümer ve Babil mitolojilerinde Lamaştu olarak çıkar karşımıza. Kanatları olan dişi bir ifrittir yani kötü huylu bir cindir. Zaten cinlerin de Lilith’in Kızıldeniz ile birleşmesinden doğan çocukları olduğu belirtilir. Sümer inancında Lamaştu bebekleri kaçıran, onları yiyen ve yeni doğum yapmış kadınları öldüren bir varlık olarak anlatılır. Tanrılar tarafından lanetlendiği için kendisini kötülük yapmaya adamış, insan soyunu kurutmaya yemin etmiştir. Lilith’i kavram olarak incelersek birçok kelimenin kökü olan bir orijinalliğe sahip olduğunu görürüz. Örneğin; Sümerce lil hava demektir. Sümer mitolojisinin daha sonra baş tanrısı olan tanrı Enlil’in; adı En-tanrı, Lil- hava sözcülerinden oluşmuştur. Yine Lilitu; ruh, lulu; şehvet, lalu; lüks ve rahatlık, limnu; ise kötülük anlamına gelir. Buradan da anlaşılacağı gibi kök olan, biçim veren kadındır.

Lilith’in bu kadar karalanmasının sebebi, kadın öncülüğünde gelişen doğal toplum sisteminden egemen erkek öncülüğünde gelişen uygarlık sistemine geçişle bağlantılıdır. Özgür kadını ifade eden, bağımsız kadın kişiliğini, yaratımlarını ifade eden her şey kötülenmeye, lanetlenmeye başlanmıştır. Kadın değerlerini kendine mal eden uygarlık, kadının kendi değerlerini, yani toplumun değerlerini savunmasını karalamak istemektedir. Lilith’in kadın cinselliğinin aşağılanmasını, bereketin temsili olan kadın doğurganlığının erkeğin hükmüne verilmesini kabul etmemesidir onu bu kadar lanetli bir varlık olarak tanımlanmaya sebep olan. Erkeklerin ortaya çıkardığı hikayelerde o bir şeytan, lanetli bir varlıktır. Böylece şeytanın çıkışı da kadınla bağlantılandırılır. Çünkü erkek insana itaat etmeyen kadındır, yani Lilith’tir. Tek tanrılı dinlerde kendisinin ateşten, insanın ise topraktan yaratıldığını, kendisinin daha üstün olduğunu bu yüzden insana yani Adem’e secde etmeyeceğini söyleyen şeytan aslında kadındır. Şeytanın boynuzları kadının en bilinen sembollerinden olan ayın hilal halinden, renginin kızıllığı ise ateşten değil, kadının regl kanamasından gelmektedir. Bir çok tanrıça tasvirinde tanrıçalar güneş ve ayın birleşiminden oluşan bir taç takmaktadırlar. Kadına ait olan her şey, her sembol, biyolojik özellikler, kadın cinselliği, yaratımları lanetli bir olgu olarak yeniden inşa edilir.

Liliht aynı zamanda kadın ve erkek bütünlüğünü ifade eder. Aynı ruhu, aynı bedeni, aynı duyguları paylaşan bir bütün olan kadın ve erkektir o. Bir adı Lilith, bir adı ise Samael’dir. evrenin düalistik yanını temsil ederler. Kadın ve erkeğin özgür bütünlüğü aynı zamanda evrenin hakikat dilinin bir ifadesidir. İnsan doğası bu bütünlük içinde şekillenir. Bütünlüğün bozulması insan doğasının da yarım kalması demektir. Mitolojik hikayelerde bu bütünlüğün nasıl bozulduğunu da görürüz. Yunan mitolojisinde androjin insan – yani yarı kadın yarı erkek insan- o kadar güçlü, akıllı, becerikli, üretkendirler ki tanrılara bile kafa tutmaktadırlar ve bu durumdan ödü kopan Zeus onları birbirinden ayırarak insanı cezalandırır. Zeus’un gazabına uğrayıp birbirlerinden ayrılan kadın ve erkek, birbirlerinden uzak kalsınlar diye dünyanın farklı yerlerine atılırlar. Amaçları tekrardan bir bütün haline gelmektir ancak tanrılar buna bir türlü izin vermezler. Neden Zeus onları birbirinden ayırmıştır? Çünkü kadın ve erkek bir bütün olarak güçlü insanı, güçlü toplumu ifade ederler. Tanrıları iktidar olarak yorumlarsak, iktidarlar karşısında güçlü, örgütlü, bilgili, yaratıcı toplum istemezler. Böylece güçlü insanı güçsüz kılarlar.

Lilith’in aklı gibi bedeni de lanetlenir. Sembolleri lanetlenir. Saçları yılana benzetilir. Yılan hayvanlar içinde kadın ile sembolleştirilen bir hayvandır. Bir çok kadın heykelinin, tanrıça tasvirinin yanında yılan vardır. Yılan deri değiştirmesi ile ölümsüz bir hayvan olarak görülür. Yine bilge bir hayvandır. Ölülere yol gösteren odur. Şifacılığın sembollerinden biridir. Bütün bu özellikler aslında kadının özellikleridir. O yüzden kadın ile birlikte yılan da lanetlenir. Adem ile Havva hikayesinde Havva’ya yol gösteren, ona bilgi meyvesini yediren aslında Lilith olan yılandır. Lilith ve Samael birleşimidir. Bilgi meyvesinin yenmesinin cezasını yine kadın çeker. Kadının cinselliği, emeği, yaratımları, aklı erkeğin himayesine sunulmuş, erkeğin emeği kutsallaştırılmış, yılan ile insan arasına düşmanlık ekilmiştir.

Bundan sonra Lilith’in bedenin yarısı da yılan olarak tasvir edilir, saçları yılandır. Tevrat’ta meşhur deniz canavarı Leviathan, yedi başlı korkunç bir ejder olarak anlatılır. Yehova ile savaşır ve bu savaşı kaybeder. Yani tanrı kendi sistemini oluşturabilmek için kadın ve erkeği birbirinden kopararak, aralarına derin uçurumlar açarak başlar işe. Bütün yaratılış hikayelerine bakarsak tanrı her zaman bölerek, parçalayarak yaratılışı gerçekleştirir. Adem ile Havva hikayesinde de Havva Adem’in vücudundan alınan kaburga kemiğinden yaratılır. Tanrıça inancında farklılığın birlikteliği varken, tanrılar çağında bütün farklılıklar birbirine karşıtlık temelinde ele alınır.

Lilith’in farklı bir çok versiyonu vardır mitolojik anlatımlarda. Tiamat’ta bir ejderha olarak anlatılır. marduk ile büyük bir savaş vermiştir. Bu savaşta yenilen Tiamat’ın bedeninin ikiye bölünmesinden yaratılır dünya. Burada da yine korkunç, kaosu ifade eden olarak anlatılır. Tiamat’a ait bir çok sembol, kadına ait sembollerdir. Yunan mitolojisinde adının mitolojik anlamı engerek olan Ekhidna güzel bir kadındır. Ama bir kusuru vardır. Belden aşağısı yılandır. Aynı zamanda bir anadır. Typhonla birleştiğinde yeryüzündeki en korkunç köpek ve canavarları doğurur. Bir başka Lilith versiyonu Lamia’dır. Güzeller güzeli bir kraliçedir. Kimisi Libya, kimisi Frigya kraliçesi olduğunu söyler. O kadar güzeldir ki Zeus ona aşık olur. Zeus’tan bir sürü çocuğu olur, Hera bu durumu kıskanır ve onu cezalandırır. Çocuklarını öldürür. Bu acıya dayanamayan Lamia delirir, bir mağaraya saklanır ve kendisinden daha şanslı olan, bebekleri yaşayan anneleri kıskanarak çocuklarını kaçırıp çiğ çiğ yemeye başlar. Sonra çocukların kanını içtiği söylencesi giderek istediği biçime girerek erkekleri aldattığı, kanlarını içtiği ve cinsel organlarını koparttığı şeklini alır. Eski Roma’da da delikanlıların kanını emen dişi cinlere Lamia denir.

Bir de meşhur yılan saçlı Medusa vardır, o kadar kötüdür ki kendine bakan insanları, özellikle de erkekleri taşa çevirir. Mitolojik anlatılar incelendiğinde bir çok benzer öyküyle karşılaşırız. Bu mitolojik hikayeler içinde Kürtlerin yakından bildiği bir yılan kadın vardır. Kürt mitolojisinde yarı kadın yarı yılan olan bu kadın Şahmaran’dır. Adı yılanların şahı anlamına gelir. Mezopotamya masallarında, hikâyelerinde akıllı ve iyicil olarak tanımlanan bellerinden aşağısı yılan, üstü ise insan şeklindeki maran adı verilen, doğaüstü yaratıkların başında bulunan ve hiç yaşlanmayan, ölünce ruhunun kızına geçtiğine inanılan varlıktır. Kürt toplumunda özel bir yeri vardır Şahmaran’ın. Bir çok mitolojinin aksine kötü, lanetli olarak anlatılmaz. Bir çok Kürt masalında, bilge, şifacı, doğanın dengesini koruyan, merhametli olarak anlatılır. Halk tarafından sevilir Şahmaran hikayeleri, bir çok evin duvarında Şahmaran’ın resimleri vardır. Şahmaran resimleri camlara, kumaşlara, kağıtlara boya ile nakış ile işlenerek Kürt kültürünün bir parçası olarak zanaatçılık işlerinde de yerini alır. Bu coğrafyanın sembollerinden biri olarak bilinir.

Şahmaran’ın da diğer yılan kadınlara benzeyen hikayeleri vardır. O da mevcut uygarlık sisteminden uzakta yaşar, bir kadın olarak kendi doğasından uzaklaştırılmayı kabul etmez. Kendi doğal ortamını yaratmıştır, orada huzur ve barış içinde yaşamaktadır. Doğanın bir parçasıdır. Bilgeliğini herkesle paylaşır, yanına gelen bir delikanlıdan da esirgemez. Aşkını da paylaşır bu delikanlıyla. Aynı zamanda derin içgüdüleri, yaşam deneyimi ve bilgisi sayesinde sistemden gelen bu erkeğin bir gün ona ihanet edeceğini de bilir ve bunu ona da söyler. Özgür kadın kimliğini kabul etmeyen egemen sistem Şahmaran’ın peşindedir. Onun gücünü, bilgeliğini, yaratımlarını istemektedir. Kadını kendine kurban ederek düzenini devam ettirmek istemektedir. En sonunda da bu amacına ulaşır. İnsanlığa her zaman iyilik yapan Şahmaran iyiliklerinin karşılığını katledilmek olarak bulur. Bunu önceden bilen Şahmaran yine de kendi bilgeliğini insanlık ile paylaşmaktan çekinmemiştir. Şahmaran’ın öyküsü de özgür kadının kimliğini anlatan, sisteme karşı duran kadını anlatan bir hikayedir. Her hikaye birbiriyle bir çok ortak özellik taşır, çünkü her toplumda yaşananlar birbirine benzer. Örneğin Hesiodos’un Tanrıların Doğuşu adlı eserinde anlatılan Ekhidna Şahmerana çok benzerlik göstermektedir. Hesiodos eserinde ;
“Ne ölümlülere, ne de ölümsüzlere benzeyen, bir mağarada doğdu bu azgın yürekli Ekhidna.
Yarı bedeni bir genç kızdı onun, güzel yanakları ve gözleri fıldır fıldır, yarı bedeniyse koskoca bir yılandı, korkunç. Her yanı benek benek amansız bir yılan. Yerin gizli deliklerinde kaybolan;Mağarasında otururdu Ekhidna,”diyerek anlatmıştır.

Lilith, Şahmaran ya da Tiamat adları ne olursa olsun bu kadınlar bu gün hala bir çok kadının ruhunda yaşamaya devam ediyorlar.

Halk Ozanı Derviş Kemal hakka yürüdü

Cumuriyet döneminin yetiştirdiği önemli ozanlardan Derviş Kemal (Kemal Özcan) 25 Nisan 2015 Cumartesi günü Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde yaşamını yitirdi. Haberin duyulması sanat dünyasında ve Alevi Bektaşı çevrelerde üzüntüye karşılandı.

Şiirlerinde toplumsal sorunlardan insana ilişkin tüm konuları ayrıntılı olarak işleyen Derviş Kemal Bektaşilikle ilgili şiirleriyle de tanındı. Büyük bir Atatürk sevgisiyle dolu olan Derviş Kemal’in şiirlerinin bir kısmı Feyzullah Çınar tarafından bestelenip yorumlandı.

Eserlerinde “Derviş Kemal” mahlsını kullanan ozanın asıl adı Kemal Özcan’dır.

1930 yılında Yunanistan’ın Dimetoka’da Babalar köyünde dünyaya geldi. Henüz bir yaşındayken ailesi zorlu bir yolculukla Meriç nehrini geçerek Edirne Uzunköprü’ye göç etti. İlkokulu orada okudu.

Çok yönlü sanat yeteneği olan Kemal Özcan küçük yaşlarda şiirle ilgilenmeye başladı. Keman, bağlama ve cümbüş çalmayı öğrendi. Aynı zamanda kendi imkanlarıyla resim yapmaya yöneldi.

Uzunköprü’den 1950 yılında askere gidinceye dek çiftçilikle uğraştı. Askerlik dönüşünde iki yıl kadar Uzunköprüde noterde katiplik yaptıktan sonra adliyede çalışmaya başladı ve buradan emekli oldu.

Derviş Kemal’in şiirlerinin bir kısmını “Şah Damarı”, (1996) ve “Şah Gülleri”, (2008) adlı eserlerinde yaınlamıştır.

Aleviler için yeni bir dönem…

HÜSEYİN ALİ

HDP seçim beyannamesini açıkladı. İlk defa bir parti Alevilerin taleplerini ve arzuladıkları Türkiye’yi kamuoyu önünde açıkça dillendirdi. Tüm Türkiye kamuoyu önünde Alevileri ve taleplerini görünür kıldı. Bu yönüyle Alevileri temsil eden bir parti olduğu görüldü. HDP’nin bu tutumu tüm ötekileştirilmişlerin partisi olmaktan ileri gelmektedir. HDP, ötekileştirilen tüm etnik ve inanç topluluklarının, ezilen, sömürülen sınıf ve tabakaların, gençlerin ve en başta da kadınların partisidir. Kadın özgürlükçü bir parti doğal olarak Alevilerin, Kürtlerin,  zıdîlerin, Süryanilerin, Arapların, Çerkezlerin partisi olacaktır. Kadın vicdanını partinin ruhu haline getirmek derin özgürlükçü ve demokrat olmaktır. Eğer tüm ötekileştirilenler, ezilenler kendilerinin taleplerini savunacak, kendilerinin içinde yer alacakları bir parti arıyorlarsa, o partinin kadın özgürlüğüne yaklaşımına bakmalıdırlar. Eğer bugün Aleviler HDP’de kendini buluyorsa, bunun önemli bir nedeni HDP’nin kadın özgürlükçü çizgide olmasıdır. Alevilerin tümü bu gerçeği görmelidir. Kadın vicdanının, kadın özgürlüğünün olduğu bir yerde adaletsizlik ve farklı kimlikleri ötekileştiren bir durum yaşanmaz.

Aleviler ilk defa kendilerini Türkiye ve Kürdistan’ın asli ve en değerli unsuru haline getiren bir partiyi bulmuşlardır. Bir zamanlar sadece Alevilerin kurduğu, Alevilerin oy verdiği Türkiye Birlik Partisi’nden daha fazla Alevi haklarını savunan ve Alevileri tüm Türkiye toplumu için eşit ve özgür duruş içinde tutan bir parti olmaktadır. HDP’nin böyle bir parti olmasının nedeni, etnik ve inançsal kimlikleri toplum olarak muhatap almasıdır. HDP’nin öngördüğü demokrasi, özgür bireylerden oluşan topluluklara dayanmaktadır. Ya da özgür topluluklara dayanan bireylere dayanmaktadır. Toplumsuz özgür birey düşünmemektedir. Bu nedenle de Alevileri kendi örgütlü toplum kimliğinin temeli yapmaktadır.

HDP ile Aleviler arasındaki ilişki sadece bir toplumun taleplerini dile getirme ve oy tabanı olarak görme değildir. Aleviler HDP’nin öngördüğü sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın en temel toplumsal dayanağı olmaktadır. Alevi kimliği ve kültürü toplumcu ve demokratiktir. HDP toplumcu bir demokratik siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sistem inşa etmek istemektedir. Bu açıdan Aleviler  HDP’nin doğal toplumsal temeli olduğu gibi, Alevilerin kendi sosyal ve kültürel yaşamını gerçekleştireceği yaşam projesi HDP’de vardır. Bu açıdan Alevilerle HDP ilişkisi kısa vadeli ya da oya dayalı bir ilişki değildir; uzun vadeli ve stratejik bir ilişkidir.

HDP Alevilere gel bize katıl demiyor; demeyecek. İnançsal, kültürel ve sosyal yaşamınla gel diyor. Zaten HDP’nin düşündüğü Türkiye ve Kürdistan’da Aleviler Dersim ve Güneybatıda kendi yerel özerkliklerini yaşayabilecekleri gibi, kesinlikle kültürel özerkliğe sahip olacaklardır. Aleviler böylece Türkiye ve Kürdistan demokrasisini ve özgür yaşamını güçlendireceklerdir.

Artık Aleviler hangi parti bana sahip çıkacak demeyeceklerdir; HDP ile birlikte Aleviler için yeni bir dönem ve tarih başlayacaktır. Kendi kimlikleriyle, inançları ve kültürleriyle kendi yaşamlarını örgütleyip bu güçleriyle siyasal, sosyal ve kültürel yaşamda yer alacaklardır. HDP ve HDK bunun gerçek zemini olacaktır.

Bu açıdan Aleviler HDP ve HDK’ye sadece bir oy ve siyasal ilişki konusu olarak bakmamalıdır. HDP’nin topluluklara ve Alevilere nasıl yaklaştığını ve nasıl bir siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yaşam öngördüğünü bilmelidirler. Kuşkusuz Alevilerin taleplerine seçim beyannamesinde yer verilmesi çok önemlidir. Bir ilktir. Ancak esas olarak Alevi toplumuna yaklaşımı ve onu kendi sisteminin en önemli doğal toplumsal temeli olarak görmesi önemle ele alınmalıdır.

Kuşkusuz bu seçimde bir oy da önemlidir. Çünkü HDP barajı aştığında sadece 10-15 Alevi milletvekili seçilmeyecek, Aleviler Türkiye siyasetinin göbeğine oturacaklardır. Bu açıdan Aleviler şu şehirde CHP’den milletvekili çıksın, bu nedenle oyumu oraya vermeliyim dememelidirler. HDP barajı aştığında siyasi, sosyal, kültürel düzeyde ortaya çıkacak gelişmelerin ne olacağını görmeli, ona göre tutum almalıdırlar.

Tarihi sır aralandı Atatürk oradaydı:Seyit Rıza ile Atatürk idam öncesi görüşmüşler…

Yeni Şafak’ta yer alan haberde, Dersim isyanıyla ilgili MAH’a sunulan bir istihbarat raporu, Atatürk’ün idamdan hemen önce Seyit Rıza ile gizlice bir araya geldiğini belgeliyor. Seyit Rıza görüşmede, “Af dilersen idam edilmeyeceksin” diyen Atatürk’e, “Af dileyecek bir şey yapmadım” karşılığını veriyor.

Dersim Harekatı sırasında eski adı ‘MAH’ olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir mensubunca merkeze geçilen gizli bir rapor, 15 Kasım gecesi Atatürk’ün ‘şakilerin lideri’ Seyit Rıza ile idam öncesi görüştüğünü belgeliyor.

“MAH Başkanlığına
-Hususi-

Ankara’dan alınan şifreli talimatname ile İhsan Sabri beyle görüşülüp ve İhsan beyin vereceği emir ve talimatnamelere harfiyen riayet edilmesi gerektiği, bunlarla ilgili raporunda süratle Başvekâlete iletilmesi emredildi.

Bunun üzerine İhsan Sabri beyle görüşüldü. Bize hafta sonu Seyit Rıza ile alakalı mahkemenin toplanacağı ve karar verileceği ve idamların hafta sonuna yetiştirilmesi gerektiği ifade edildi. Yalnız en önemli nokta mahkeme kararını verdikten sonra Seyit Rıza ile Reisicumhurumuzun bir araya getirileceğini, bunun çok çok gizli olması gerektiğini, bunun için lazım gelen tüm tedbirlerin büyük bir hassasiyetle yürütülmesi, ayrıca MAH bünyesinden Zazaca bilen en güvenilir görevlinin bu yolculuğa hazırlanması talimatını verdi.

7 sehpa, 1 çingene çocuk

Biz de gerekli hazırlığı son süratle yapmaya başladık. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer beyle görüşülüp, Şükrü beyin gerekli asayiş ve güvenliğin, gizliliğin azami dikkatle nasıl yapılması gerektiği konuşulup fikir teatisinde bulunarak hazırlıklarımızı süratle bitirdik. Tam bir teyakkuz halinde yola çıktık.
Mahkeme birkaç görüşmeden sonra gerekli yasal mevzuatlar yerine getirilerek idam kararları imzalatıldı. İdamların yapılacağı Buğday Meydanı’nı aydınlatmak için traktörler ve araçlar ayrıca idam edilecek 7 kişi için idam sehpaları ve küçük bir çingene çocuk temin edildi. Gün içerisinde bütün alınacak tedbirler, özellikle görüşmenin çok gizli kalması için her şey büyük bir dikkatle defalarca gözden geçirilerek bütün hazırlıklarımız tamamlandı.

Çağlayangil’in Jeep’i

Gece 12.20’de Seyit Rıza ve ortakları mahkemeye getirildi. Mahkeme verdiği kararı okumaya başladı ve 14 kişi beraat ettirilirken Seyit Rıza dahil 7 kişi ölüme, diğerleri de çeşitli cezalarına çarptırıldı. Mahkemede idam kelimesi geçmediği için ölüm kelimesi ‘idam çino, idam tunne’ sesleri salonda duyuldu. Mahkeme takriben 1,5 saat sürdü. Aralarından Seyit Rıza alındı. Emniyet Genel Müdürü ile İhsan Sabri beyin jeepine bindirildi. Peşlerindeki 4 araç ile birlikte jeep hareket etti. Elazığ Merkez Tren İstasyonu’na gelindiğinde herkes araçlarından inmeye başladı. Asayiş için alınan tedbirler eksiksiz alındığı için tren istasyonu kapatılmış, görevliler evlerine gönderilmişti. İstasyonda MAH görevlileri dışında hiç kimse yoktu. Gizliliğe azami şekilde uyularak yapıldığından bu durumu bilmeyenler için her şey olağan gözüküyordu.

Beyaz tren kör makasta

Reisicumhurumuzun beyaz treni kör makasta bekliyordu. 8-10 dakika bekledikten sonra trene Seyit Rıza ile birlikte girdik. Reisicumhurun yanında Alpdoğan paşa, Kazım Orbay ve Reisicumhurun yaveri vardı. Masada yemek yeniyor ve içki içiliyordu. Reisicumhur, Seyit Rıza’ya kafasını kaldırarak, tepeden aşağı süzerek oturmasını söyledi. Seyit Rıza da oturmayı reddetti. Reisicumhur, Seyit Rıza’ya mahkemenin idam kararı verdiğini, bunun bu gece infaz edileceğini hatırlattı ve eğer pişman olduğunu söyleyip af dilerse idamların olmayacağını affedeceğini söyledi. Seyit Rıza da af dileyecek, pişman olacak bir şey yapmadığını, yaptıkları şeylerin kendi canlarını, mallarını, yerlerini, yurtlarını korumak için yaptıklarını söyledi. O ayları hep devlet görevlilerinden dinlediğini, kendisinin asıl gerçeklerini anlatmak istediğini söyledi.

Amacımız isyan değil

Reisicumhur başıyla onaylayarak anlatmasını söyledi. Seyit Rıza sakin bir dille Dersim’in Osmanlı döneminde büyük zulüm gördüğünü birçok baskıya rağmen Dersim’i koruduklarını, Osmanlı’ya asker vermediklerini, Milli Mücadele’ye birçok asker gönderdiklerini, cumhuriyete güvendiklerini, bilhassa halifeliğin kaldırılmasından sonra güvenlerinin daha da arttığını, silahların toplanmasına yardım ettiğini, silahların çoğunun toplandığını, isyan etmek niyetleri olsaydı silahları teslim etmeyeceğini, gerçekten Dersim’in cumhuriyete isyan etmek istemediğini söyledi.

‘Bombalarla parçalandı’

Jandarmanın isyan ettirmek için halkı devamlı tahrik ettiğini, aşiretlerin arasında husumeti bilerek artırdığını, saldırmak için bahane icat ettiklerini söyledi. Birçok silahsız masum halkın tayyareden atılan bombalarla parçalandığını, kaçıp mağaralara sığınan kadın, çoluk çocuğun da topluca öldürüldüğünü söyledi. Alpdoğan paşa konuşmaya girmek istedi. Reisicumhur el hareketiyle Alpdoğan paşayı susturdu. Seyit Rıza’ya devam etmesini istedi.

Sulh için yemin etmişti

(Seyit Rıza teslim olmadan önce kendisine söz verildiğini anlatıyor) “Benimle erkânı harp dairesinden bir subay görüştü. Sizin beni Erzincan Valiliği’ne beklediğinizi sulh için görüşeceğinizi söyledi. İnandım, büyük yemin etmişti, inanarak, yanıma üç arkadaşımı alarak Erzincan Valiliği’ne gittim, bizi tutukladılar. Sonra da Elazığ Hapishanesi’ne gönderdiler. Yine bana oyun oynamışlar, yine hile yapmışlardı. Sonra mahkeme başladı, büyük oğlumdan iki yaş küçük olan birinin şahitliğiyle yaşımı büyütüp oğlumun yaşını küçülttüler. (Burada MAH mensubu bir hata yapıyor. Rıza’nın yaşı küçültülmüş, oğlunun ise yaşı büyütülmüştü.) Bugün de sizin emirlerinizle idam kararı verdiler. Sözlere güvenerek kendi ayağımla gelmeme rağmen beni idam edeceksiniz. Sizlere daha nasıl güveneceğim” dedi.

Reisicumhur,“Sana son olarak gel benden af dile, yaptıklarından pişman olduğunu söyle ki seni affedeyim. Eğer bunları yaparsan Dersim’e daha faydalı olursun. Bizimle işbirliği yaparsın. Cumhuriyet Dersim’e çok faideli işler yapacak, Dersimliler Horasan’dan gelmiş, Oğuz Türkleridir. Türklük şuurunu yeniden kazandıklarında, cumhuriyete çok faideli işler yapacaklar. Ben buna inanıyorum. Gel bu fırsatı kaçırma” dedi.

Son sözüm: Af istemiyorum!

Seyit Rıza, “Ben sulh için cumhuriyet için çok şey yaptım. Silah toplamaya yardımcı oldum. Silahlar toplandı. Şu adamlar teslim edilecek dendi, teslim ettim. Her istediklerinde ‘bu son’ dediler. Sonra daha fazla şeyler istemeye başladılar. İstekleri hiç bitmedi. Ben bunu önceleri anlayamamıştım. Sonra çıkan Tunceli Kanunu’ndan iyice anladım. Emin oldum ki biz Dersimliler ne yaparsak yapalım bu sizi durdurmayacak. Sizin de başından beri planınız Dersim’i toptan yok etmek, ortadan kaldırmaktı. Bunu çok geç de olsa anladım. Ben yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim, af da istemiyorum, bu benim son sözlerim, başka da bir şey demeyeceğim” dedi.

Size boyun eğmedim!

Reisicumhur, sinirlenerek ayağa kalktı, eliyle Seyit Rıza’yı göstererek ‘götürün gereğini yapın’ emrini verdi. Seyit Rıza’nın koluna girip dışarı çıkarken birden durdu. Reisicumhura dönerek “Ben sizin hilelerinizi anlayamadım, onlarla baş edemedim, bu yüzden görüşmek için geldim. Ölüme gidiyorum. Bu bana dert olsun, ama ben de size boyun eğmedim bu da size dert olsun” dedi.

Reisicumhur eliyle işaret ederek ‘götürün’ dedi. Onu alarak kompartımandan çıktık. Araçlara geçtik. Trenden gelecek İhsan Sabri beyi bekledik. İhsan Sabri Bey gelerek öndeki jeep’e geçti, hareket ettik. Bizler de peşlerinden giderek Buğday Meydanı’na geldik.

Sandalyesini tekmeledi

İdamlar bitmişti. Sıranın kendisine geldiğini bilen Seyit Rıza gitti. Oradaki Çingen çocuğu eliyle iterek uzaklaştırdı. Sandalyeye çıktı, çok gür bir sesle “Evlad-ı Kerbelayız, ayıptır, zulümdür, cinayettir” dedi. İpi boğazına geçirerek sandalyeyi tekmeledi. Bu kadar yaşlı adamın cesareti herkesi hayrete düşürdü. Sonuç olarak idamların hepsi tamamlanmış oldu. 15 Kasım Pazartesi tüm gün asılı olarak halka teşhir edildi. 16 Kasım ise tüm cenazeler Elazığ içinde dolaştırılarak halka teşhir edildi.

Cenazeler gazla yakıldı

İhsan Sabri bey saat 12.00’da valiliğe toplantıya çağırdı. 12’de valilikte Şefik bey, Elazığ Emniyet Müdürü İbrahim bey oradaydılar. İhsan Sabri bey bizlere, “Seyit Rıza’nın alelacele vakti idam edilmesi efkarı umumiyede merak hasıl olacağı muhakkaktır. Bizim devlet olarak Ankara’nın da talimatıyla herkese Seyit Rıza’nın Reisicumhur Elazığ’a gelmeden önce idam edilmesi mecburiydi. Çünkü Reisicumhurun, Seyit Rıza’yı affetmesi ihtimali mevcuttu. Ayrıca cenazelerin yakılarak gizli bir yere azami gizlilik kurallarına riayet edilerek gömülmesi sağlanacak, bu görevi de MAH bünyesindeki arkadaşlar gerçekleştirecek” diyerek toplantının bittiğini söyledi. Cenazeler alınarak boş bir araziye gaz dökülerek yakıldı. Kalan kırıntılar da çuvallara konularak Elazığ Merkez Tren İstasyonu ile Yolçatı Tren İstasyonu arasında çukur kazılarak defnedildi. Gömülen yerin haritası ve tutanakları, trendeki konuşmalar, ses kaydı ile birlikte harita ile İhsan Sabri beye teslim edildi. İş bu rapor iki nüsha hazırlanmış, 1. Nüshası Başvekâlet, bir nüshası İhsan Sabri beye teslim edilmiştir.

 

Seçimler, Provakasyonlar, Partiler ve Aleviler !

İRFAN DAYIOĞLU

Genel seçimler yaklaşıyor, partiler aday tanıtımlarını başlattı. Vaatler havada uçuşuyor. Mümkün olmayan vaatler « namus sözüdür » denilerek dile getiriliyor. Ancak düzen partileri iktidar – muhalefet ve yavru muhalefet, rollerinde anlaşmış görünüyorlar. Her ne kadar HDP’den kaygı duyan sadece AKP olarak görünse de, HDP aslında düzenin olduğu gibi sürdürülmesini isteyen tüm siyasal kesimlerin ortak kaygısı olmuşa benziyor. Öyle ki, herkes söze HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı ile başlıyor, onunla bitiriyor. AKP Gezi direnişi ve ardından 17-25 aralık yolsuzluk operasyonu ile uğradığı imaj zedelenmesini silmek için yeni atraksiyonlar içinde. Bir yandan Çözüm sürecine bağlı olduğunu söylemekte, bir yandan da  atması gereken yasal adımları atmadan, sadece söylemden ibaret ajitatif açıklamalarla yetinmekte, milliyetçi kesimlerin oylarını almak için Ağrı provakasyonunda olduğu gibi, sonunun nereye varacağı meçhul provakaasyonları devam ettireceğe benzemektedir.

Erdoğan bugünkü ruh haliyle AKP’nin iktidarı kaybetmesini kendi sonu olarak gördüğü için dişiyle, tırnağıyla çabalıyor. Düne kadar çözüm sürecinin mimarı olduğunu söyleyen Erdoğan bugün süreci elinin tersiyle iterek savaşı tırmandırmanın yollarını arıyor.  Erdoğan içine girdiği ilişkiler yumağı dolayısıyla geri adım atacak durumda değildir. Çünkü atacağı her  geri adımın onu sona götüreceğini bilmektedir. Bu nedenle Ağrı provakasyonu emrini vali aracılığıyla veren Erdoğan, başka olayların başlamasının emrini de tehlikelerine bakmadan vermeye devam edecektir. Erdoğan’ın durumu budur. O artık geri gidemez. En küçük bir geri adım; en küçük bir zayıflık belirtisinin sonu olacağını bilmektedir. Bu nedenle daha ileri gidecek, her adımda daha tehlikeli sonuçlar doğuracak adımlar atacaktır.

HDP Eş başkanı  sayın Selahattin Demirtaş bu durumu şöyle dile getiriyor. « Baskıcı liderlerin iktidarını kaybetmemek için ne tür çılgınlıklar yaptıklarına hem yakın geçmişte hem de tarihte tanıklık ettik. Saddam ya da Ortadoğu’nun tüm diktatörleri gitmemek için halklarını ateşe atmaktan çekinmediler. Erdoğan’ın bunlardan ne farkı var, gitmemek için her türlü çılgınlığı yapabilirler.

Siyaseten tedbir alabiliriz ve bunu yapıyoruz. Sadece kendi tabanımıza değil MHP de CHP de dikkatli olsun, diyoruz. Toplum, güveni sağlayacak alternatif kimse ona yönelir, AKP bunu biliyor. O yüzden güvensizlik ortamı yaratıp, “güvenli liman benim, tek başıma iktidar olursam Türkiye’yi güvenli hale getiririm” mesajı veriyor. »

HDP Ağrı’da sağduyulu tutumuyla, siyasal olarak bilinçli kitlesiyle Erdoğan’ın temsilcisi ve emir kulu Vali eliyle yaratılmak istenen tehlikeli provakasyonu önlemiştir. Ancak uyanıklığın her Kürt kurumu tarafından seçimlere kadar elden bırakılmaması gerekiyor. Yine Türkiye’nin batısında da en uyanık olması gerekenler, Kürt Hareketinin yanında diğer devrimci-demokratik güçlerdir.

HDP’nin yüzde on barajını aşacağını gören Erdoğan, bunun tiranlık emelleri için bir son olduğunu, hatta sonu tarihteki örneklerde görüldüğü gibi uzun tutukluluk ile bitebilecek bir sürecin başlamakta olduğunu gördüğü için, çözüm süreci tam da müzakere aşamasına geçerken, başında bulunduğu devlet cihazını harekete geçirmiştir. Aslında bunun belirtileri Hakan Fidan’ı gerisin geri MİT’in başına gönderirken ortaya çıkmıştı. Yeniden ordu ile arayı düzelten Erdoğan, Ergenekon, Balyoz davalarını peş peşe sonlandırmış ve tüm tutukluları serbest bıraktırmıştır. Yine devlet içindeki tekçi, inkarcı faşist güçlerle ittifaka yönelmiştir.

Sözün kısası, yapılan kamuoyu yoklamalarında AKP’nin inişte olduğunu gören AKP kurmayları, bu inişe engel olmak için en kolay yolu seçerek, Kürdistan’da HDP’yi savaş yanlısı göstermeye çalışarak, Türkiye metropollerinde milliyetçi söylemi yükseltmeye, böylelikle HDP’nin bu gidişattan rahatsız olan kesimlerin oylarını almasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Ancak AKP Ağrı’da başarılı olamamıştır. Umarız HDP’nin ve Kürt halkı ile Türkiye halklarının sağduyulu ve hazırlıklı tutumuyla hiç bir provakatif girişiminde de başarılı olmaz.

KCK Eşbaşkanı Bese Hozat durumu şöyle izah ediyor ; «  Erdoğan AKP’si, kendisinin yarattığı dalgalı denizde boğulmamak adına çareyi, 2007-2012 yılları arasında yaptığı gibi Ordu’ya sarılmakta görüyor. Şu anda gladyo, özelsavaş kurumları tüm dehşetiyle devreye girmiş durumdadır. Ergenekon ve Balyoz davalarından yatanların alelacele bırakılmasının bu dehşet senaryosuyla doğrudan bağlantısı vardır.

 AKP yılana sarılarak boğulmaktan kendisini kurtaramaz, sadece ölümünü biraz daha hızlandırmış olur. Tarihten de biliyoruz ki; Türkiye’de milliyetçi ve faşizan politikalar, bütün hükümetleri mutlaka çözmüş ve yenilgiye uğratmıştır. AKP’de şu anda aynı sonu yaşıyor. Orduyu çare gören bir siyasi iktidar kendi bitişini ilan etmiş oluyor.

Hiçbir biçimde AKP’nin provokasyonlarına gelmemek lazım. AKP kendisiyle birlikte Türkiye’yi bitirmek istiyor, Türkiye halkları buna müsaade etmemelidir. Halkımız ve Türkiye toplumu demokratik tepkilerini en güçlü bir biçimde ortaya koyarak AKP’nin provokasyonlarını zamanında deşifre etmeli ve boşa çıkarmalıdır. Bu anlamda Diyadin’de halkımızın geliştirdiği tutum taktire değer ve örnek alınması gereken bir yaklaşımdır. »

Iktidar cephesinde HDP paranoyası ile bütün bu çılgınlıklar yaşanırken, ana muhalefet partisi CHP ise, bundan daha da geri bir konumda. AKP eliyle geliştirilen tüm oyunlara kulağını kapamakta, ülkedeki sorunlar hakkında sağır ve dilsizi oynamaktadır. CHP’nin ülkenin temel sorunları olan Kürt Sorunu ve Alevi sorunu hakkında hiç bir somut projesi bulunmuyor. Sorunlara çözüm aramak, proje üretmek yerine, AKP tarafından yapılan provakasyonlara açıktan tavır almakta ikircikli davranmakta, AKP’den daha çok HDP’yi eleştirerek kendince oy avcılığı yapmaya çalışmaktadır. CHP ile MHP’nin Kürt sorunu konusundaki tutumları aynıdır. Ortak özellikleri Türkiye  bölünecek paranoyası  ile Kürt düşmanlığı yapmaktır. CHP Kürt toplumsal dinamiği yanında ikinci bir demokratik dinamik olan Alevilerin Kürtlerle ve devrimci demokratik hareketle buluşmasının önünde gerici bir bent olarak durmaktadır

Kürtler ile Alevileri buluşturmama görevi gereği, tek yaptığı „Aleviler Kürt olamaz, Şafi Kürtler ile Aleviler birlikte yaşayamaz, oylarınızı bize vermezseniz şeriat gelir, HDP bizim oylarımızı bölerek AKP’ye hizmet etmektedir bu iki parti başkanlık sisteminde anlaştılar, HDP seçimlere parti olarak katılıp baraj altında kalacak ve böylelikle AKP başkanlık sistemi getirecektir“ sahte propagandalarına sığınarak,  Alevilerin desteğini bir kez daha istiyor.

Yani kısacası CHP eliyle ve AKP’nin gizli desteğiyle  7 Haziranda yapılacak genel seçimler yaklaşırken, Aleviler; « CHP’ye oy vermezsek AKP eliyle şeriat gelecek » safsatalarıyla, başkaca yol kalmamış gibi bir kez daha kendi katillerine oy vermeye çağrılmaktadır.  CHP Kürt halkının gerçek taleplerinin yanında Alevilerin de taleplerini görmezden gelerek, Alevi toplumunun toplum olmaktan doğan haklarına, cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması, diyanetin kaldırılması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve benzeri somut taleplerine sırt çevirmektedir. CHP bu seçimde bir yenilk olarak HDP’nin Alevi kurumlarının temsilcilerini kendi kimlikleriyle meclise taşıma kararı ertesinde, çoğu seçilemeyecek yerden bazı Alevi şahsiyetlerini aday göstererek Alevileri aldatma yoluna gitmiştir.

HDP ise, sadece Alevi kurum temsilcilerini seçilecek yerlerden aday göstermekle yetinmemiş, seçim beyannemesinde Alevilerin ve Alevi kurumlarının, inanç önderlerinin dile getirdiği Alevilerin Alevi olmaktan doğan tüm haklarının tanınmasını, Diyanetin lağvedilmesini, cemevlerinin yasal statüye kavuşmasını dile getirmiştir.

Yaşam  felsefesi  gereği demokrasiden, emekten ve laik yaşamdan yana tavır koyan Aleviler, bu sistemin savunucusu partilerle bir yere varılamayacağını görmüştür. Kitlesel Alevi kurumlarının ezici çoğunluğu, Alevi inanç önderleri, Alevi aydınları artık kendileri için siyaset yapmanın bilincine varmış görünüyorlar. Bundan dolayı da,  bayrağında eşitlik, özgürlük, kardeşlik yazan, her toplum kesimini kendi rengiyle kabul eden HDP’yi kendi partileri olarak görüyorlar ve HDP listelerinden aday oluyorlar. Bu kendi başına AKP iktidarına son vermenin reçetesi oluyor.

Sistem partileri yukarda da değindiğimiz gibi, Alevileri kamusal alanda yok sayan vatandaşlığı “Laik/Türk” kimlik üzerinden tanımlayan, kamusal alanda Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden  Sünni İslam yorumunu tek doğru inanç olarak topluma empoze eden cumhuriyetin temsilciliğini yapmaktadırlar. Bugünkü CHP ile, bugünkü MHP ile ve hatta bugünkü AKP ile, cumhuriyeti kuran CHP arasında ideolojik süreklilik aynen devam etmektedir. Bu yüzden söz konusu bu partiler ve benzerleri, Alevilerin kurtarıcısı değil tersine onları yok sayan partilerdir. 1937-1938’de Dersim’de, 1978’de Maraş’ta, 1980’de Çorum’da Aleviler katledilirken, Madımak’ta insanlar diri diri yakılırken dönemin mevcut iktidarları da, muhalefet partileride, ya bizzat emreden konumda,  ya da  bizzat katliamın tertipçileri olmuşlardır.

Alevilerin CHP ekseninden kurtulması öyle sanıldığı kadar kolay değildir. 90 yıllık cumhuriyet döneminde Aleviler toplumdan dışlandıkları kadar, inaçsal dönüşüme uğratılarak asimile edildiler. Alevilerin önemli bir kesimi kendi inançlarından koparıldı, ulusal kimliklerinden uzaklaştırıldı. Bu açıdan Kürt halkında 30 yılı aşkın amansız bir mücadele ile yeniden oluşan ulusal uyanış gibi, Alevilerin inançsal uyanışıda büyük bir çaba ve emek sonucunda oluşacaktır.

Elbette özellikle de 1993 Sivas katliamından sonra hız kazanan Alevi örgütlülüğü Aleviler arasında büyük bir inançsal uyanış yaratmıştır. Ancak bu inanç çarpıtılmıştır, kendi tarihsel kökleri ile buluşmaktan uzaktır. Bu açıdan Alevi kurumları , inancımız üzerinde yaratılan bu çarpıtmaların etkisini kırmak için büyük bir yol temizliği yapma görevi ile karşı karşıya bulunmaktadır.  Aleviler ilk elden statükocu zihniyetleri desteklemekten vaz geçmelidirler. Bu statükocu zihniyetin ana temsilcisi  CHP’dir.  CHP’nin ana felsefesi statükoyu korumak, var olan kaos düzenini savunmaktır.  CHP’nin ana görevi devrimci-demokratik dönüşüm hareketlerinin önünü  kesmektir. AKP böyle bir CHP’den çok memnundur. Nitekim Erdoğan her konuşmasında Allahına hamdederek, “iyi ki bana böyle uysal ve akılsız bir muhalefet bahşettin” demektedir. Yani sistem AKP-CHP ikilisinin iktidar muhalefet görevlerini üstlenmesinden memnundur.

Bugün Alevilerin gündelik hayatta yaşadıkları sorunların da kaynağı ve anası CHP’dir. Tıpkı Kürt sorununun olduğu gibi. Geldiğimiz noktada Alevilerin büyük kesimince bu gerçek bilince çıkarılmaktadır.  Alevi kurumları, kanaat önderleri kemalistlerle yollarını ayırmaktadır. Elbette bunu hızlandırmak Türkiye’nin gerçek demokratik muhalefetinin başını çekmesi gereken HDP’nin politik tutumuna bağlıdır. Bugün Alevilerin yaşadıkları sorunların başında hukuksal olarak bir kimlik tanımlarının olmaması, kamusal alanda ve gündelik hayatta uğradıkları ayrımcılık ve dışlanma gelmektedir. Bunu aşmanın yolu da Alevileri kazanmak isteyenlerin kendilerini Alevilere açmasındadır. HDP bu seçimlerdeki tutumu ve politikasıyla ve Alevi kurum temsilcilerini seçilecek yerlerden aday göstermesiyle parti sıralarını Alevilere sonuna kadar açmış görünmektedir. HDP Artık bu toprakların ötekileştirilen iki büyük kitlesel toplumsal kesimi Kürtler ile Aleviler buluşmadan gerçek bir demokratik iktidar seçeneği ortaya çıkarılamayacağının farkına varmıştır. Bu iddiadaki politik güçlerin bu gerçeği görerek uygun politikalar üretmesi gerekmektedir. Alevilerin, Kürtlerin, işçilerin, emekçilerin, kadınların, ötekileştirilen tüm toplumsal ve inançsal kesimlerin somut taleplerini parti talebi haline getirip cesaretle savunan politik bir oluşum, bu ülkede iktidar alternatifi olabilir.  Bugün bu alternatif HDP’dir.

Aleviler için ise haklarını elde edebilmenin olmazsa olmaz koşulu  CHP’den radikal bir kopuştur.  Günümüze kadar CHP’nin etrafında kümelenen Aleviler bu kopuşu gerçekleştirebilirse,Türkiye solu, Kürtler ve Aleviler doğru zeminde bir buluşma sağlarsa, ülkemiz siyasetinin temel merkez iktidar gücü ortaya çıkar.  Nitekim HDK bileşenlerinin partileşmesi ve HDP adını alması böylesi bir büyük buluşmanın maddi temellerini yaratmaya başlamıştır. Birçok toplumsal kesim temsilcisi gibi birçok Alevi kurum temsilcisi de doğrudan HDP yönetiminde yer alarak ülkemiz siyasetinde büyük bir siyasal gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenmenin tarihi adımını atmışlardır.

Şimdi bize düşen bu özgürlük umudumuzu destekleyip büyütmektir. Aleviler artık düşman sızması düşkünler tarafından saflarımızda yaratılan paranoyalardan kurtulmalıdır. AKP gericiliğinin alternatifi CHP olamaz.  CHP bu cumhuriyetin stepnesidir. Unutmayalım 1945’ten bu yana da tek başına iktidar olamamış bir gelenektir.

Gezi ruhunun ortaya çıkardığı devrimci, dönüştürücü dinamikler ile, Alevi ve Kürt dinamiğini,  Türkiye’nin bedel ödemiş devrimci geleneklerini, çevrecilerin, kadın hareketinin ve tüm ötekileştirilmiş toplumsal kesimlerin dinamiklerini bünyesinde toplamış, içselleştirmiş bir iktidar alternatifi olarak HDP çizgisi gerçek olandır. Paranoyalara, provakasyonlara, sahte söylemlere  aldırmadan, biz Aleviler de bu çizgide yer alarak hak ve özgürlüklerimizi kazanabiliriz. Önümüzdeki seçimlerde HDP’nin kazanacağı başarılar bizi herkesin gerçek anlamda özgür ve eşit haklara sahip yaşadığı bir Türkiye’ye biraz daha yakınlaştıracaktır.

‘Asimilasyon Kıskacında Alevi Kürtler’

MEHMET BAYRAK

Gerek İslam Halifelikleri, gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemindeki baskı, asimilasyon ve yok etme politikalarını bir yana bırakırsak; son bir asırlık yakın bir geçmişte İttihad ve Terakki’den devralınan bir politikayla, onun devamı niteliğindeki Kemalist yönetim döneminde; Kızılbaşlık ve Alevilik “Türk Müslümanlığı“ olarak sunularak, İslam içinde eritilmeye çalışıldığı gibi, Kızılbaş/ Alevi/ Bektaşi önderlerinin dini unvanları ile Alevi ibadeti ve müziği de yasaklanarak, Alevilik tümden yok edilmeye çalışılmıştır.

Kürt coğrafyasındaki ve Anadolu’daki Alevi Kürtler, bu konuda katmerli bir baskı altında kalmışlardır. Çünkü onların hem Kürt kimliği, hem de Alevi kimliği yasaklanmıştır. Keza onların edebiyatı ve müziği, bu iki boyutuyla da yasak kapsamındadır. Türkçe Alevi müziği icra etmek bile yasaklıyken, bir de Kürtçe Alevi müziğiyle ibadet yürütmek tümden riskli bir hal almıştır.

Biliniyor ki, en eski Alevi- Türk şairi, 13. yüzyılda yaşamış Yunus Emre’dir. Oysa, Yunus’tan önce yaşamış ve eser vermiş 20 dolayında erkek, 10 dolayında da kadın Yaresan-Kürt şair vardır. Dahası, bunlardan divan sahibi Baba Tahir Uryan, 10. yüzyılın ikinci yarısı ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış olup; bugün dünyaca tanınan Ömer Hayyam ile Mevlana’nın ve Yunus Emre’nin şiir ve düşünce babasıdır.

Bugün elimizde, Yaresan aşık ve şairlerin ya da kimi kutsal kişiliklerin şiirlerini kapsayan ve “Defter- Diwan- Kelam“ adlarıyla anılan çok sayıda eser bulunmaktadır ki, bunların en öne çıkanları Serencam, Defteri Pirdiweri, Defteri Diwani Gewre, Dewrey Balul ve Zebure Haqiqat’tır. Bunlardan Serencam, ancak son yıllarda Güney Kürdistan’da yayımlanabilmiştir. Tıpkı, daha sonra Ezidiler’in kutsal kitaplarında olduğu gibi; bu eserlerin gizlilik dereceli bir yazıyla ve özel şifrelerle yazılması, belki de İslam tasallutundan kurtulmalarını ve bugüne ulaşmalarını sağlamıştır.

Aleviliğe uygulanan soykırım ve önümüzdeki görev

Alevi-Kürt toplulukların en yoğun olarak yaşadıkları bölgelerden biri Dersim merkezli “Fırat havzası“ ise, diğeri de Maraş merkezli “İçtoroslar havzası“dır. Cumhuriyet döneminde Dersîm doğrudan katliama maruz bırakıldığı gibi; İçtoroslar havzası da sürekli olarak denetim altında tutulmuş, izlenmiş, hapis ve benzeri yöntemlerle cezalandırılmıştır. Bu bölge önderleri ve ozanları, özellikle Türkiye İşçi Partisi’yle birlikte ortaya çıkınca da, bölge halkı katliamlarla karşı karşıya kalmıştır. 1967 Elbistan, 1975 Malatya, 1978 Malatya, Sivas ve Maraş katliamları bunun açık kanıtları olduğu gibi; 1971 Kırıkhan katliam girişimi de esas olarak Elbistanlılara karşı gerçekleştirilmiştir.

Bu noktada hemen belirtelim ki, Kemalist aydın ve araştırmacıların, en iyi niyetli (!) olanları bile, Aleviliği Türklük’le özdeşleştirerek, Kürt Aleviliğini yadsımaya çalışmışlardır. Oysa, Alevi Kürtler’de, “azınlık içinde azınlık“ olmanın verdiği bir duyguyla, her iki kimlik içiçe geçmiş ve daha da güçlü biçimde devam etmiştir. Onların gözünde, “Alevi olmak, aynı zamanda Kürt olmak“tır. Keza, “Ame Alevi na“ derken, aynı zamanda “Kürt“ olduğunu söylemiş olur. İki kimliği birden öne çıkarmak riskli olduğu için, genellikle Alevi kimliğinin arkasında durmayı veya bu kimliğe sığınmayı yeğlemiştir.

Zaten, 1925’te gizlice hazırlanıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı’nda, daha çok Fırat’ın batısında göreceli olarak dağınık ve Türkler’le komşu yaşayan “Kızılbaş Kürtler’in öncelikle asimilasyona tabi tutulması“ öngörülmektedir.

Koçgiri ve Dersîm katliamlarıyla Fırat havzasına büyük bir darbe vurulurken; yaklaşık son 50 yıllık Türkiye tarihinde de, Alevi katliamlarının yayılım alanı daha çok İçtoroslar Kızılbaş-Kürt bölgesidir.

Bugün, tüm soykırım, katliam ve asimilasyon çabalarına rağmen Alevilik yaşayabiliyorsa; bu, Alevi kültürünün derinliği yanında, büyük ölçüde her iki kimliği içiçe geçirerek yaşayan Alevi Kürtler’in sayesindedir.

Bilindiği gibi; Alevilik, günümüzde değişik coğrafyalarda Kızılbaşlık, Ehl-i Haqlıq, Raye Haqlık, Ali- İlahilik, Kakailik ve Yaresanlık adlarıyla devam etmektedir. Bu bağlamda Aleviliğin tarihi, coğrafyası, sosyolojisi, etnolojisi, antropolojisi, ibadet erkanı, ritüelleri, kültürü, müziği, dansları konularının yanında; yakın dönem Alevi katliamlarının tarihinin yazılması son derece önemlidir. Yasaklı Alevi kültürünün işlenerek ortaya çıkarılıp insanlığın hizmetine sunulması büyük önem taşımaktadır.

Halil Dalkılıç’ın çalışması

Yıllardır bir gazeteci olarak Kürt sorununun güncel boyutlarını irdeleyen Halil Dalkılıç, kaleme aldığı Kürtçe makale ve köşe yazılarıyla bu çabalarını sürdürdü. Daha sonra ise, gerek İçtoroslar’dan yetişmiş ve bölge insanını tanıyan bir yazar olarak, gerekse işinin gereği Alevilik üzerinde yoğunlaştı. Bu vesileyle, sadece geldiği bölgenin değil, değişik bölgelerin Alevilerini de tanıma olanağı buldu. Ayrıca, Alevi toplum önderi sayılan kimi şahsiyetler ve yazarlarla da görüşmeler yaptı ve tüm bu birikimlerini kitabının dağarcığına yerleştirdi.
Kendi payıma, babası Vakkas Dalkılıç ile SHP dönemindeki tanışıklığımızdan sonra, Halil’in de babasının birçok özelliğini taşıdığını gözlemlediğim gibi; onun son birkaç yıllık süre içinde Alevilik konusunda önemli bir noktaya ulaştığına tanık oldum ve bu konuda yoğunlaşmasını önerdim.

Siyam Kitap’ta ‘Asimilasyon Kıskacında Alevi Kürtler’ adlı ilk kitabı yayımlanan Halil Dalkılıç’ın tek parağraflık şu tesbiti bile, Aleviliğin geldiği veya getirildiği noktada, karşı karşıya bulunduğu handikapı göstermeye yetmektedir:

“Ne cemdeki gibi ‘toplumsal eşitlikçi ve adil demokrasi’, ne musahiplik ve kirvelikteki gibi ‘toplumsal dayanışma ve paylaşımcılık’, ne doğadaki bir canlıyı ‘can’ gören ‘ekolojik’ yaklaşım, ne 72 millete bir nazarla bakan ‘evrensel eşitlik ve barış’ ve ne de ‘aslına ermektir hüner, ne ararsan kendinde ara’ düsturunda izah edilen manada kendine ait dil, kültür, yurt gibi insani ve toplumsal değerlere sahip çıkma bugün pek gündem olan konular değil…”

Siyasal ve toplumsal birçok konuda Türkçe ve Kürtçe yazan Halil’in, bu çalışmalarını sürdürmesini ve gelecekte yeni kitaplarla bilince çıkarmasını diliyorum.

Bese geleneği 1938’den sonra Bese Anuş’la sürdü.

Kürt Özgürlük Hareketinin ilk kadın şehidi, Pazarcıklı Bese Anuş’un annesi Sultan Maniş (Sultanê Tôzê ) hakka yürüdü. Toprağı bol, devri daim olsun…

Bese Anuş (ilk kadın gerilla)

Bese Anuş, 1961 yılında Maraş’ın Pazarcık İlçesi’nin Esmapuru Köyü’nde dünya geldi. Ekonomik durumu orta halli olan ailesi, Bese daha henüz küçük bir çocukken Pazarcık’a yerleşti. Kız çocuklarının fazla okuma şansının olmadığı o dönemlerde Bese Anuş, ortaokul bire kadar okuyabildi.

Genç yaşta evlenir, fakat sorumluluklarından vazgeçmez, birçok işte çalıştıktan sonra terzilik yapmaya başlar. Bese Anuş’un gençlik yılları Türkiye ve dünyada fırtınaların koptuğu yıllara denk gelir. Bese Anuş için kadın olmak, Kürt olmak ve Alevi olmak çelişkilerini daha da derinleştirir. 1970’lerde Kürt Özgürlük Hareketi’ne ilk ev sahipliği yapan bölgelerden biri olan Pazarcık’ta sağ-sol, Alevi-Sunni, Kürt-Türk çatışmaları zirveye çıkmıştı

İşte bu çelişkiler ve etrafındaki çatışmalar Bese’yi çok kısa bir süre içerisinde, 1978 yılında Kürdistan’da gelişen gençlik hareketlerinden PKK ile tanışmasına götürür. Halk arasında ise Apocular olarak bilinirlerdi. PKK’nin kuruluşuna giden süreçte Bese Anuş; köy köy gezerek insanları aydınlatmaya, kendi kimliklerine sahip çıkmaları için örgütleme yapanlardan biridir.

Kürt özgülük mücadelesindeki ilk kadın gerilla Bese Anuş, sadece Kürt kadın gerilla hareketi için değil, aynı zamanda yakın Kürt tarihinin de unutulmayan isimlerinden. Kürtlüğün yasak, kadınların söz hakkının da olmadığı bir dönemde Kürt kadınını ilk örgütleyenlerden Anuş, 1981 yılında Türk ordusuyla girdiği çatışmada yaşamını yitirdi. Arkadaşları yıllar sonra onu anlattı…

Abuzer Dede: ‘Görünen köy kılavuz istemez’

” Görünen köy kılavuz istemez diye gerçek bir söz vardır;
Bugün HDP içerisindeki yöneticiler, demokrat insanlar ve ileri görüşlü çalışanlarını takip ederek, onlardan bir vefa görmeyi umut ediyoruz.
Bunlar bize bir vefa göstermeye kararlılar diye düşünüyoruz.
Bu toplumun insanları bu dönemde, bu seçimde, bu günde bir arada olup da bu partiye oylarını kullanırlarsa inşallah ki memleketimiz bir refaha kavuşacaktır.
Maraş halkına, yoksulluk, haksızlık ve olası bir nedametlik ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum. ”

Maraş Elbistan Kantarma Köyü Ağuçan Mürşid ocağı pirlerinden Abuzer Erdoğan Dede Alevilerin tarihsel ve güncel sorunları ile seçim sürecinden beklentilerini değerlendirdi.
Maraşın çok kültürlü yapısının tarihsel izdüşümü, etnik ve inançsal toplulukların seçim sürecinden beklentileri nelerdir?
Günümüzdeki sosyal yaşam, güncel sorunlar ve çok kültürlü ortak yaşam önündeki engeller ile çözümleri neler olabilir? sorularını yanıtlayan Abuzer Dede’nin tesbitleri şöyle;

Aleviler şimdi bölünmüş bir durumdadırlar; Kürd Alevi, Türk Alevi, Arap Alevi, Tahtacı Alevi vs. Bu bölünmüşlük olunca Aleviler dağılmaya başladılar.
Aleviler birbirini bıraktılar, birbirlerini sevmesini de yitirdiler. Birbirlerine karşı inançlarını da yitirmeye başladılar.
Çünkü bölünmeler yapıldı ve Aleviler üzerinde yeni bir oyun oynanmaya başlanıldı. Bunlar çok eksik ve yanlış.
Biz sürekli söyledik; yapmayın. Alevi Alevidir. Alevilerin dili ırkı yoktur. Kendinizi Alevi olarak yetiştirin dedik.
Alevi olarak tanımlayın ve Alevi olarak bir hizmette bulunun ve Alevi olarak kültürünüzü dilinizi taşıyın.
Bu durum hala devam ediyor . Yalnız gönül isterki böyle olmasın Aleviler daima bir çatı altında olsunlar.
Hakikat ne ise onun peşinde olmaları gerekir. Eskiden biz, darbe altında, korku içerisinde gece gündüz demeden at sırtında veya yayan köybe köy gezerdik.
Dedeler ocaklar üzerinden tayin ederdik. Köylere gidip birlik beraberlik içerisinde, cemcemat ile kültürümüzün ve toplumumuzun hizmetlerini görürlerdi.
Toplumu takip ederler ve haksız birşeyi cemiyette yargılarlardı. Bugün ise bu ortamda, Türkiyenin genelinde şöyle bir durum oluşuyor. Eski durumları ele almayı düşünen bir iktidar var.
Bugün siyasetçiler öyle bir arayışın içerisine girdiler ki tekrar Alevileri bölmeye, yok etmeye çalışıyorlar.
Bugün Alevilerin Aklı selim insanları, bilinçli insanları buna karşı duruyorlar.
Sizler hakaret ediyorsunuz, Aleviler tümden darbe yiyeyiye bugüne kadar geldiler,
korka korka bu zamana vardılar ve artık kendi kimliklerimizle Alevi kıyafetimizle bildiğimiz yola gideceğiz diyorlar.
Bugün iktidar öyle bişey yapıyor ki; nerede ise Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kuracak, halifei ruyi zeminim diye düşünüyor.
Aleviler hayır bu yanlıştır diyor ve buna karşı çıkıyorlar.
Ne yapmak lazım; bugün temsiliyet oya dökülmüş durumda, oy önemli hale gelmiş ve oy kimde ise sultan o sayılıyor.
Aleviler bu durumda şöyle düşünüyorlar; bizler bir birlik içerisinde, yeni bir parti kurulmuştur, bu partiye gücümüzü verelim, hiç bari bu fakir fukara, bu ezilmiş toplum,
bu hakarete uğramış toplum ikinci bir darbe yemesin, ikinci bir hakarete, yokluk ve yoksulluğa uğramasın diye bu yeni partinin peşinden koşuyoruz.
Her ne kadar ki bugüne kadar Aleviler Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy kullanmışlarsa da halen daha oylarının haklarını alamadılar.
Alevileri bir üvey kardeşi gibi kabul ettiler. Maraş’ta da kabul etmediler, eskiden beri malı helal, canı helal vs. gibi çok eksik ve yanlış şeyler gördük yıllarca.
Alevilerin gücü yetmedi bu hakaretlere. Aleviler insanlığı yerleştirmişler yaşamlarına, yetmişiki milleti bir gözle görmek vardır bizim için demişlerdir.
Bunu anlatamadık etrafımızdakilere, bir hakikat kültürünün içerisinde olsak herkes kardeş olarak tanır birbirini.
Efendim görüyorsunuz işte bu kadar insanın yakılması, şu kadar insanın katledilmesi…
Bunu hangi vicdan kabul etmiştir ve hangi mezhep kabul etmiştir. Bizlere karşı bu kadar mı hınca sahipler?
Siyasiler hiçbir şekilde Alevilerin bu hak ve hukuklarını arayan bir çabaya girmediler.
Doğru yapmadılar. Yukarıdaki iktidarları, reisi Cumhurları, Valileri , kaymakamları , emniyet müdürleri arasında Alevilerden bir tanesi yok ki diyelim ki birine diyelim ki;
Efendi siz neden bu Alevilerin de hakkını savunmuyorsunuz, bunların hakkını vermiyorsunuz diyebilelim.
Bu gün Aleviler bunları düşünür oldu. Görünen köy kılavuz istemez diye gerçek bir söz vardır;
Bugün HDP içerisindeki yöneticiler, demokrat insanlar ve ileri görüşlü çalışanlarını takip ederek, onlardan bir vefa görmeyi umut ediyoruz.
Bunlar bize bir vefa göstermeye kararlılar diye düşünüyoruz.
Bu toplumun insanları bu dönemde, bu seçimde, bu günde bir arada olup da bu partiye oylarını kullanırlarsa inşallah ki memleketimiz bir refaha kavuşacaktır.
Maraş halkı, yoksulluk, haksızlık ve olası bir nedametlik ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum.