Ana Sayfa Blog Sayfa 6365

Aleviler Garip Dede Dergahında Selahattin Demirtaş’ı konuk ediyor

Alevi Federasyonlarımız tarafından 16 Ocak 2015 tarihinde Garip Dede Dergâhında, Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Sayın Selahattin Demirtaş’ın katılacağı, Alevi kurum temsilcileriyle birlikte bir toplantı yapılacaktır. Toplantı da Alevi toplumunun talepleri ve istemleri ile HDP’nin politikaları görüşülecektir.

Toplantıya katılımınızı bekler, çalışmalarınız da başarılar dileriz.

Saygılarımızla

BİRLİK SEKRETARYASI

 

Toplantı yeri : GARİP DEDE DERHAHI

TARİH : 16  Ocak 2015-01-12

SAAT : 11.00

ADRES :Fatih Mh.Dış Kumsal Göl Kenarı Küçükçekmece/İstanbul

 Tel: (0212)541 43 16      E-Posta: info@garipdede.org

 

 

İş Bu Belgelerde ‘Maraş’ CEMO DOĞAN

0

Bilindiği üzere Türkiye toplumunun tüm yaşamını etkileyen ve günümüz sosyal siyasal yapısına büyük yön vermiş ve vermekte olup, geleceğe evrilen en önemli müdahale ; 12 Eylül darbesi ve onunla toplumsal sözleşme haline gelen 12 Eylül Anayasasıdır.

32 yıl sonra 2012‘de Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianame ile
4 Nisan 2012‘de 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbenin sorumluları; Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılanmalarına başlandı.
İlgili bir degerlendirmede: ” Toplumda önemli bir demokratikleşme beklentisi yaratan davanın ‘temsili’ sanıklarının
ceza yargılaması sonucunda cezalandırılmaları, unvanlarından ve mali kazanımlarından mahrum bırakılmaları geçmişle yüzleşmek adına bir adım sayılabilir.
Ancak gerçeğin ortaya çıkarılması ve toplumsal hafızanın yenilenmesi açısından bakılacak olursa şekil itibariyle eldeki dava
bu yönde bir amaca hizmet etmemiş, daha çok mevcut siyasi iktidara karşı girişilen başarısız darbe girişimlerinin yargılandığı bir dönemde
kaçınılması imkansız, göstermelik değilse hiç yoktan sembolik bir yan dava olarak yürütülmüştür. Darbe öncesinde, darbe sırasında ve darbe sonrasında
gerçekleştirilen sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçların araştırılması için yapılan başvuruların ilerlemeyen soruşturmaları
bunun en güzel kanıtıdır…” deniliyor.
12 Eylül davası süresince istenen belgeler bir türlü uygun şekilde ve içerikte mahkemeye ulaşmadı. Akılda ‘devlet sırrı’ bir çok belgenin
hukuk karşısındaki dokunulmazlığı kaldı. ‘Toplumsal bir umut uyandırdı‘ dediğimiz duruma uygun noktalardan bir tanesi , çok yönlü bir organizasyonla başlayıp  toplumsal bir katliamla sonuçlanan ‘Maraş operasyonu’nun ayrıntılarına dair devlet arşivlerindeki belgelerde belirginleşti.

”Kahramanmaraş‘ta 19-26 Aralık 1978 arasında meydana gelen olayların, 12 Eylül sürecine giden yolda önemli dönüm noktalarından biri olduğu belirtilen
iddianamede, “Kahramanmaraş olayları, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin nedenlerinden biri olarak görülmektedir” ifadesi kullanıldı. Olayların ardından 26 Aralık 1978‘de 13 ilde sıkıyönetim ilan edildiği bildirilen iddianamede,
olayın, toplumda kaos oluşturmak ve askeri darbeye zemin hazırlamak isteyen güçler tarafından çıkarıldığı, etkin güvenlik kuvvetlerince de müdahale edilmediği kanaatine varıldığı” görüşü yer aldı.

Davanın yargılama aşaması boyunca ulaşılamayan belgeler, alınamayan cevaplar ve cesaret edilemeyen hukuki analizler, yeterince bilgilendirilmeyen kamuoyunun bu davaya dair beklentilerini sembolik olmaktan öteye taşıyamamıştır. Dava süreci boyunca istenen belgeler içerisindeki ‘Maraş’ başlıklı 12 Eylül davasının dosyasına giren gizli MİT belgelerinden gazetelerden haberdar olunuldu.

/Haber Cumhurriyet Link: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/337234/MiT_askeri_sucladi.html

‘MİT askeri suçladı’
MİT, 12 Eylül iddianamesinde, “darbeye giden yolda önemli dönüm noktalarından biri” olarak nitelendirilen Maraş katliamıyla ilgili mahkemeye
57 sayfalık belge gönderdi.

MİT’in 1979’da Maraş katliamıyla ilgili raporda,
olayların “sağcı-solcu veya Alevi-Sünni meselesinden ziyade Türk-Kürt meselesi görünümü verdiği” iddia edildi.
Raporda, akıncı ve ülkücü kesimlerin, Kürt Alevilerin bir Kürt devleti kurmak için çaba gösterdiklerini,
yürüyüşlerde bunu açıkça dile getirdiklerini halka yayarak tansiyonu yükselttikleri belirtildi Kenan Evren ve
Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül davasının dosyasına giren gizli MİT belgelerinde Maraş katliamı ile ilgili
çok çarpıcı bir iddianın yer aldığı ortaya çıktı.

29 Nisan 2012
Link http://t24.com.tr/haber/mite-gore-maras-olaylari-turk-kurt-catismasiymis,202720

sabah gazetesinin Aralık 2013 haberi konuyla ilgili çeşitli belgeler üzerinde sahtecilik yapıldıgının da haberi aslında;…
(kim neden bu belgeleri manipule eder? bu devam politikaları açısından önemli bir ayrntı)

10.12.2013
sabah.com.tr Link: http://www.sabah.com.tr/gundem/2013/12/10/tarafin-yayimladigi-mit-belgeleri-sahte

”ŞEFFAFLAŞAN MİT
Taraf’ın belgelerinin sahte olduğu MİT’te Hakan Fidan’ın müsteşarlığa gelmesinden sonra mahkemelere delil olarak gönderdiği orijinal belgelerin incelenmesiyle de ortaya çıkıyor.
Fidan’ın yöneticiliğe gelmesinden sonra şeffaflaşıp, mahkemelere belge göndermeye başlayan MİT’in, 28 Şubat davası iddianamesinin 331 No’lu ek klasöründe belgesi bulunurken, 12 Eylül davasının görüldüğü Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 1 Mayıs 1977 olaylarına ilişkin hazırlanan raporları, 12 Eylül iddianamesinde Maraş katliamıyla ilgili 57 sayfalık orijinal belgeleri mahkemeyle paylaşıldı. Susurluk sürecini aydınlatacak önemli raporlar da yine MİT tarafından mahkemelere gönderildi.
MİT görevlisi Tarık Ümit’in, eski MİT Kontr-Terör Merkezi Başkanı Mehmet Eymür’le yaptığı görüşmeyi içeren bant kaydı 12 yıl sonra savcılığa gönderildi. Son olarak Hrant Dink suikastı davasına bakan mahkeme de MİT’ten belge istedi.”

Bu belgelerde ‘Maraş‘la ilgili ne vardı? Bu belgelerde Kürtlerle Alevilerle ilgili ne vardı? Bu belgelerde devrimciler ve kürt hareketi ile ilgili ne vardı?
Bundan bilen var mı? Bundan anlayan…bir hukukçu?…ya da başka bir ilgili;..
Maraş bir yangın yeridir. diyordu bir inanan… Sorma, soruşturma ve sorgulama algısı açılmış, hesaplaşma zorunlu hale gelmiştir sanki.Herkesin bildiğinin ayan olması sıkıntı işte;…
o yüzden  ‘Maraş’ yazan çok az  insandan biri, bir devrimci (Aziz Tunç) neçe oyunlarla mahpus edildi, sonra bırakıldı. Şimdi ikinci kitabıyla tekrar soruşturma açıldı. ‘DokunmA’ işte…
Bu yüzden yönelimi topyekun, ‘gizli belge‘ ve ‘devlet sırrı‘nı otokontrolle bir toplumsal gizleme hastalıgından kurtarıp, yüzüne yüzüne söyleme, sorma, sürekli soruşturma tavrına dönüştürmeli…
Toplumsal hafızamızın kanıksayarak sıradanlaştırdıgı tüm acı yüklü duygulanımlarımız özünde yine zihnimizi açacak aidiyet ve direnmeyle varolma şifrelerini barındıran bir insani güç barındırıyor olmalı. yani bitmeyecek bir insani hesaplaşmada sonsuza kadar sorulacak  sorularımız var artık ve maalesef… Bu yüzden deşifre olmuş bir opreasyonda katilin kim oldugunu elbet bulacaktır ortak hafıza; netleştirip bir insanlık sucu olarak resmedecektir. Birilerinin bu soruları fısıldayarak bile soruyor olması , ‘kaçılmaz’ bir çığlık yaratmak için yeterli… Her çığlık bir uçurumda bin gün olur. Gün olur mit belgeleri ve tüm kirli bilgileriyle bu devru devran da yalan olur ; O vakit Maraş da gönüle yar, başka bir diyar, başka bir ‘memleket’ olur ..

(bu da dilek: sar ate elıf u ate cannê)

HBVAK Vakfı; karanlık içgüdüler kaybolmaya mahkûm edilecektir

Kamuoyuna;

Mizah, yaşamın güldürücü yönünü ortaya çıkaran bir sanat türüdür. İnsanı gülmeye ve düşünmeye yönelten; karikatür, konuşma ve yazı sanatıdır. Mizah eserleri sadece şaka ve güldürme amacıyla insanlara aktarıldığı gibi; belli “fikirleri ifade” etmek için de ortaya konulabilir. Mizah; aynı zamanda bir kişinin topluma bakışını aks ettiği bir biçemdir. Mizah, kısaca; özgürlüğün ve fikir hürriyetinin dümdüz bir yansımasıdır. Mizah; kaçınılmazdır!

7 Ocak 2015’te, Fransa’nın başkenti Paris’teki “Charlie Hebdo”’dergisinin uğradığı “inanç sosuna büründürülmüş” vahşi saldırı; yalnızca “Charlie Hedbo”ya yapılmamış; hür düşünce ifadesini savunan ve bu doğrultuda yaşayan diğer tüm bireylere ve toplumlara da yapılmak istenmiştir.

Bu yaşamsal bir tehdit haline dönüştürülmek istenen “gözdağı” yaratma sevincinin saikini sorguladığımızda; değil “Peygamberin intikamını almak”; yalnızca korku halinde sindirilmiş topluluklar yaratma üzerine çizilmekte olan yepyeni bir senaryo taslağını görmemiz kuşkusuzdur. Yeryüzündeki hiçbir “inançla” bağdaşmayan bu taslak; temelsiz, ilkel, başıboş, düzeysiz, sefil ve kanla yoğurulan bir “yaşam özlemini”nin sınırlarını çoktan çizmiştir kâğıt üzerinde. Gözlerimizle gördüklerimiz ise, bu “inanç sosu”nu bir kova ile ne yazık ki, kendi başından aşağı döken figüranlardır; özlem için “savaşan”.

Bu korkunç özlem; tam da bu zamanlarda, yalnızca Ortadoğu’nun üzerine kara bir bulut gibi çöktüğü sanılan vahşetin, tüm dünyaya bir tür geri-bildirimidir. Bu korkunç özlem; neredeyse tüm insanlığı saran bir karanlığın baş temsilcisidir. Bu korkunç özlem; yalnızca “efendilerine” hizmet eden bir insan neslinin hayal edildiğinin bizatihi göstergesidir. Bu korkunç özlem; kulakları ve ağzı kapalı olarak, gösterilen hedefe düpedüz yürüyen aklı boş güruhların; “efendilik” hayallerinin bir temsilcisidir. Bu korkunç özlem; insanca ve insan hakkından yana ne varsa; yeryüzünden silip süpürmeye azmetmiş; inancının en temel direği olan “Allah’a şirk koşma”nın ne demek olduğunu aslında bizzat gösteren; savunduğunu düşündüğü inancın “temsilcileriymiş gibi” kendilerini süsleyip insanlığa tanıtan; ancak esasen bu Dünya’dan başka gidecek bir yeri olmayan bir kofluğun göstergesidir. Bu korkunç özlem; “insana” düşmandır ve bu korkunç özlem; her katliamına bir “kılıf” uyduracak kadar gözü dönmüş nesiller yetiştirmeye and içmiş bir başkalığın özlemidir.

Bugün, bu yaşam tecrübelerini ve insan haklarını hiçe saymaya kalkan bu yaşam özleminin gönüllü temsilcilerine; yaşamsal hakları savunan bireyler ve halklar olarak karşı durmak zorundayız.

Bizler Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı olarak; “Charlie Hebdo” Dergisi’ne yapılan bu alçak saldırıyı esefle kınıyoruz. Saldırıda hayatını kaybedenlere karşı; toplumsal bir vicdan taşıdığımızı belirtiyor; bu korkunç içgüdünün bayrağını taşıdığı saçmalığın, inanç kavramı ile uzaktan yakından örtüşmediğini; daha çok “kanla beslenmek” adına yapılan son derece bilinçli çabalar olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz.

Yeryüzünde aydınlık ve ilim neferi insanlık var olduğu sürece; karanlık içgüdüler kaybolmaya mahkûm edilecektir.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

Sara’yı anlamak ve sahiplenmek

HÜSEYİN ALİ

Kürdistan halkının ve Dersim’in isyanın kızı, Seyid Rıza’nın gerçek torunu, Kürt kadınının özgürlük ruhu ve onuru Sakine Cansız bundan iki yıl önce Paris’te alçakça katledildi. Planlı bir biçimde katledildi. PKK’nin kurucusu olmanın intikamı alınmak istendi. Kürt Özgürlük Hareketi yönetimi şahsında tasfiye edilmek istendi. Bu katliam kültürel soykırımcı Türk devletinin katliamıydı. Bu nedenle Sakine Cansız’ın, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’le birlikte katledilmesini Kürt Halk Önderi ikinci Dersim 38 soykırımı olarak tanımladı.

Sara kişiliği, Dersim 38 soykırımına verilmiş bir devrimci intikam cevabıydı. 38 soykırımına öfke abidesiydi. Soykırımcı Türk devletine inat yenilmez direniş abidesiydi. Zaten yürüyüşüyle Türk soykırımcı devletine meydan okuyan bir dağ gibiydi. Yürüyüşü, soykırımcı Kürt düşmanının üzerine yürüme yürüyüşüydü. Her zaman yürüyüşü böyle olmuştur. Dersim soykırımını saçından tırnağına kadar hissettiğinden bir duygu volkanıydı. Duygusal kişiliği Dersim soykırımını sürekli hissetmesinden, unutmadan her an yaşamışından ileri geliyordu. “Unutmak ihanettir” sözünü yaşamının her alanında ve kişiliğinde ortaya koyan değerli Dersim evladıydı. 38 soykırımından intikam alıp kendisini ve Dersim’i özgürleştirmek isteyen bir Kürdistan devrimcisiydi. Özgürlük tutkusunu en fazla kadınlar yaşar, en büyük devrimciliği kadınlar yapar, gerçeğini kendisinde somutlaştıran ve tüm kadınlara yayan bir öncü kadın devrimciydi. Tüm kadınların onurunu temsil eden, bu sorumluluğu hisseden bir özgür kadın önderliğiydi. Saçından tırnağına kadar özgür yaşamın sembolüydü; saçından tırnağına kadar en güzel özgürlük romanının kahramanıydı. Sara böyle bir tarihsel kişilikti. Yaşamı da böyle oldu; şehadetiyle yarattığı etki de böyle oldu. Bugün yaşamın ne olduğunu Kürt gençleri ve Kürt kadınları Sara’dan öğreniyorlar. Yaşama nasıl anlam verilir Sara’dan öğreniyorlar. Kürt kadını akın akın kapitalist modernist yaşama; kültürel soykırımcı sömürgeciliğin yaratmak istediği yaşama isyan ederek Özgürlük Hareketi saflarına koşuyorsa, bu etkiyi, bu çekiciliği yaratan Sara kişiliğidir. Sara’nın ruhundaki özgürlük tutkusunun yarattığı Kürt kadın gerçeğidir.

Sara bütün yaşamıyla, dik duruşuyla kültürel soykırımcı sisteme, baskıcı sömürücü sistemin son temsilcisi kapitalist modernist sisteme karşı direnmeye devam ediyor. Tüm direnişlerin mayası olmaya devam ediyor. Yenilmez özgürlük savaşçılığını ve direnişçiliğini ortaya çıkarıyor. Katilleri bu katliamı planlayarak istedikleri kadar Sara’yı öldürdüklerini sansınlar; Sara 2013 9 Ocak öncesinden daha büyük ve daha güçlü biçimde savaşmaya devam ediyor; savaşmaya devam edecektir. 2013 yılında Sara iki yoldaşıyla birlikte katledildi. Sara şahsında kadın Özgürlük Hareketi darbelenip Kürt Özgürlük Hareketi’ne ağır bir darbe vurulacaktı. Gelişmeler tersi oldu. 2014 yılında Kürt Halk Önderi’nin Kadın Özgürlük Çizgisi, Dünya Kadın Özgürlük Hareketi’nin öncü gücü haline geldi. Bunda en büyük çaba Sara’ya aittir. Kürdistan kadın özgürlük çizgisine özgürlük ruhunu veren Sara’ya aittir. Dolayısıyla 2014 yılı aynı zamanda Sara’nın özgürlük ruhunun zafer yılı olmuştur.

Sara daha genç yaştayken Apocular grubundaki özgürlük ruhunu görmüştür. Kendisindeki özgürlük ruhu ve isyana sadece bu grubun cevap olduğunu görmüştür. Bu nedenle katıldıktan sonra şaşmaz ve sarsılmaz biçimde bu hareketin öncü militanı olmuştur. PKK’nin kurucusu 22 kişiden ve 2 iki kadından biri olarak mücadelesini sonuna kadar sürdürmüştür. Kürt Halk Önderi’nin kadın özgürlük çizgisine büyük bir heyecanla sarılmıştır. Bu çizgiyi tarihin kadınlara sunduğu en büyük ödül olarak görmüş, titizlikle sahiplenip korumak için her anını bu çizginin militanı olarak yaşamıştır. Ancak bu çizginin korunarak gerçek Apocu olunacağını, gerçek PKK’li olunacağını çok iyi anlamıştır. Önder Apo’nun esaretinden sonra bu çizgi kadınlara emanet edilen; Önder Apo’nun taşınması ve taşırılması gereken yarım kalmış destansı çalışması olarak görmüş ve buna göre yaşamış ve buna göre mücadele etmiştir. Bu tutumuyla da Önder Apo’yla yoldaş olmayı layıkıyla yerine getirmiştir.

Tüm insanlık, tüm devrimciler, sosyalistler, Kürt kadınları başta olmak üzere tüm dünya kadınları Sara’ya sahip çıkmalıdırlar. Bu, Sara’ya karşı, Kürt Halk Önderi’nin geliştirdiği kadın özgürlük çizgisine karşı borçlarıdır. Tüm kadınlar her yerde meydanlara çıkmalı, Sakine Cansız’ın Kadın Özgürlük Mücadelesi’nin izinde yürüyeceklerini göstermelidirler. Kadına ve kadın Özgürlük Mücadelesi’ne karşı sorumluluklarını yerine getirmek için bunu mutlaka yapmalıdırlar. Bu büyük devrimci ve özgürlük savaşçısına sahiplendiklerini tüm dünyaya göstermelidirler.

Şehadetinin üçüncü yılında büyük yoldaşımız Sara’yı minnet, sevgi ve saygıyla anıyor, onun anısını, devrimci duruşunu her zaman yaşatacağımıza ve özlemlerini gerçekleştireceğimize olan sözümüzü yeniliyoruz.

Alevi ortak aklı

Geçtiğimiz hafta sonu Alevileri ilgilendiren iki önemli toplantı yapıldı. 3 Ocak 2015’de “Dersim Alevi Çalıştayı” Kürt Alevilerin en önemli merkezi olan Dersim’den Alevi sorunlarını değerlendirerek, gelecekte yapılması gereken çalışmaları ele aldı. 4 Ocak 2015’te ise İstanbul Maltepe’de Alevi Federasyonlarının katıldığı “Ortak Akıl, Ortak Duruş, Alevi Birlik Danışma Toplantısı” gerçekleştirildi. Bu toplantıda da eşit yurttaşlık hakkı mücadelesi kapsamında, cemevlerininin yasal statüye kavuşturulması, zorunlu din derslerine karşı mücadele başta olmak üzere, Alevi kurumları arası birliğin sağlanması için izlenecek yol üzerinde duruldu. Her iki toplantıda da Alevi kurumları arasındaki ilişkilerde birlikteliğe duyulan ihtiyaca dikkat çekildi. Bunun sağlanması için yapılması gerekenler üzerinde tartışmalar yapıldı.

Tüm eksikliklerine rağmen bu çalışmaların Alevi toplumu için hayati önemde çalışmalar olduğunu belirtmek gerekmektedir. Aleviler kendi sorunlarını, kendileri arasında tartışır ve beklentilerini kamuoyuyla paylaşır bir düzeyde hareket tarzını yakaladıklarını bu toplantılarla ortaya koydu.

Dersim çalıştayı Alevilerin en can alıcı meselesine sonuç bildirgesinde yer verdi. “Alevi sürecinde yaşanan sarsıntı, kaos ve savrulmanın esas sebebi ikrardan kopuş olduğu tespitine gidilmiştir. Bu anlamda yaşanmakta olan kaos halinin önüne geçmenin yolu, cümle insan ve varlığa olan ikrarımıza yeniden sahip çıkmaktan geçmektedir.” Sorunların aşılması konusunda da “Çalıştayımız, Aleviliğin genel sorunlarının çözümü ve geleceğe taşınma mücadelesinde tüm musahip Alevi örgütleriyle ortak mücadele platformlarının oluşturulmasını ve mücadele birlikteliğini savunur ve bunun gerçekleşmesi için çalışma yapmayı kararlaştırmıştır” demektedir.

Yoğunlaşmış bir tartışmanın sonrasında şekillendiği belli olan yaklaşım sonuç bildirgesine yansımış. İkrarın tarihin derinliklerindeki mirasımız, yaşamsal bir ilke ve geleceğe bırakacağımız miras olduğu bilince çıkarılmıştır. Bunun dillenmesi öze dönüşünde resmini ortaya çıkarmış Dersim’de. Dersim’in tarihine yakışır bir tespitle Alevi Çalıştayı dönemsel yürüyüşünü başlatmıştır. Emeği geçenleri kutlamak gerekiyor.

İstanbul’daki toplantıda da eşit yurttaşlık hakkı, zorunlu din dersi, cemevlerinin yasal statüsüye kavuşturulması üzerinden yapılan tartışmalar sonrasında, 8 Şubat 2015 tarihinde tüm Alevi kurumlarının katılımın esas alındığı büyük bir mitingin organize edilmesi kararı aldındı. Bu karar ile şimdiye kadar sokağa inmemek için direten, sokakta hakkını arayanları suçlayan iki Alevi federasyonu  da hak arama mücadelesinde “sokağa inme” kararı vermiş oldu.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen bu sürecin seçimler öncesinde gündeme gelmiş olması, Alevilerin bu çalışmalara kaygı ile yaklaşmalarına vesile olmaktadır. Bu kaygılar yersiz de değildir. Alevi kurum başkanları başta olmak üzere, birçok yöneticinin seçimler üzerinden hesaplar yaptığı bilinmektedir. Alevi taleplerinin, sorunlarının seçimlere kurban edileceği, Alevilerin enerjisinin seçimler için pazarlık malzemesi yapılacağı korkusu Aleviler içinde vardır.

Alevi kurumlarının görevi bu kaygıları dile getirenleri susturmak değil, kaygıları giderecek adımlar atması, örgütlemesi ve istismara mahal vermeyecek bir açıklıkla hareket etmesidir. Bunun yolu da tabanını tartışma sürecine dahil etmesidir ki; bunun için bölgesel toplantılar yaparak, ilkeler üzerinden tartışmaların önünü açmalıdır. Geçmişin eksiklikleri hataları üzerinden yürütülecek tartışmalar sonrasında varılacak olan mutabakatın kendisini besleyen bir güç olduğunu bilmelidir. Hata yapanlar, yanlış yapanlar açık yüreklilikle bunu dile getirmelidir. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak uzun yol alınmaz. Bu mümkün değildir.

Alevi kurumları, federasyonları geçmişin hesabını verdiği gibi, geleceğe dair tavrını, yolunu, yordamını ortaya koymalıdır. Yoksa bu çalışmanın okunması seçim üzerinden olmaktan öteye gidemiyecektir. Ortak akıl bunu söylemektedir, bunu göstermektedir.

Kobane de semah dönenler

Tarih 26 Mart 922, Yer Bağdat

Bir sabah vaktiydi, güneş tamda mor renklerle doğuma hazırlandığı vakit. Derisi yüzülmeye başlanmıştı. Hallacı Mansur “Ennel- Hak” dedi, çektiği tüm acılara inat. Derinin yüzülmesi, korku geleneğinden geliyordu, biliyordu Hallacı Mansur. Elinde palalarla yaklaşıyordu cellât, dişlerinde siyah bir gülüşün mide bulandıran kokusu. Acaba neyi yok edeceğini düşünüyordu? Yine dişlerini sıkarak “Ennel-Hak” diye bağırdı Hallacı Mansur. İşte, hakikat ve aşk uğruna diri diri soyuluyordu teni. Demek ki derinin kanaması aşktandı.

Tam 1093 yıl sonra başka bir ülkede başka bir surette

Çok genç bir kadın büyük bir sır taşıyor içinde… Ve bu kadın masallar ülkesi olarak bilinen, büyüleyici memlekette birazdan yapacakları yolculuklarını düşününce gülümsüyordu… Derin bir nefes çekiyor… Arkadaşlarından ayrılırken derin bir sızıntı duymuştu, ince yakan… Bir hafta sadece olmuştu bu kente gelişi. Ama bu kentin ruhunu, yücelticiliğini, güzelliğini yoğun yaşamıştı. Onun için önemli olan anı yoğun yaşamak, anlamlı yaşamaktı. Ne istediğini, ne yapmak istediğini iyi biliyordu. Düşmanını da iyi tanıyordu ayağı terlikli, uzun sakallı, siyah çarşaflı gözleri kanlı…

Tarih 5 Ekim 2014 .

Saatine baktı, artık mermisi kalmamıştı… Güneş uzun ışıklarını çekmeye başlıyor… Gülümsüyor… Artık gözleri açık gitmeyecekti… Parlayan gözleriyle etrafa bakıyor, kente, ağaçlarına……ve bedenin patladığı an.  Bombaların değil, bedenin patladığı an.

Bir çığlık duyuldu, Kobane’den. Coşkulu cesur, sevgi dolu bir seslenişti. Uyuyan beyinlere tutsak yüreklere bir çağrı. Baharda esen sıcak bir meltem gibi dalga dalga yayıldı, ruhsuzlaştırılmış bedenlere.

Yüreğindeki sevgi ve ışık sonsuzluğa cesurca koşuşun iliklerine kadar titretti…

O gün bu ismin bütün ağızlarda dolaşması ve bir Ülkede boydan boya yayılması nedensiz degildi.

Kadınlar güldü o gün. Yeni doğan her kız çocuğun adı: Arin Mirkan dı artık

Kadınların özgürlük etrafındaki birliğini sağlama azmiyle, beş bin yıldır paramparça edilmiş kadın gerçekliğini bütünleştirmek, birleştirmek ve bir adım daha özgürlüğe yakınlaştırmak için Kobane de elleri kalaşnikoflu, saçları örgülü, güler yüzlü, parlak gözlü kahraman kadınlar, şehirlerini, ailelerini hayatlarını ortaya koyarak koruyorlar ve bu uğurda gözlerini kırpmadan ışık oluyorlardı.

Her gün katledilen kadınların, canına kıyan kadınların, intihara sürüklenen kadınların sorunlarına, dertlerine çözüm bulmak için yoğundular.

Ömürlerinin baharında İŞİD zulmün, katliamın ve baskının gölgesinde yükselen sistemin şatolarını yıkarak, onurlu bir hayat ve onurlu bir aşk için kendini bu şehirin özgürlüğünde, özgürlüğünü de kendilerinde eriten bu yürek taşıyıcılarını anlatmak hiç mi hiç kolay değildir? Onlar ki insanın, kelebeğin, kuşlarının, çiçeğin, karıncanın, toprağın, suyun ve hayat soframızda daha doğmamış yarınların hakkı için örülen bütün korku duvarlarını yıkarak, özgür bir inanç, özgür bir kimlik ve bir dilin özgürce yaşaması için bedenlerini ışığa, ışığı da bedenlerine dönüştürdüler. Aydınlanıyorsa şimdi eğer yüzümüz, kaynağı bu ışıktır…

İşte aşk, hakikat ve uğruna direnen kadınlar.

kadınlar ki kanayan yaralarını şifa

Yaşamlarını hakikat yolunda sır yaptılar….

Semaha durdular Kobane’de… Semaha döndüler zülmün çarkına inat.  Güzel bir dümya aşkıyla bizleri yaktılar.  Yüreklerimize cesaret tohumlarını saçtılar…

Saraların izinde genç bir kadın FİDAN DOĞAN

ÜLKEM ZEREMYA

Duyarlılığı, sevgisi sadece ailesi ile sınırlı değildi. Tüm insanlara karşı duyarlı, kalbi temizdi. Yediden yetmişe insanlarla diyalog kurup bir örgütlülük yaratabiliyordu. Onun negatif enerji saçtığına rastlanmazdı. Varsa bir sorunu, sabırla onu rayına koymayı bilirdi.
Fidan, yüzlerce insanın katline sebep olan Maraş Katliamı‘ndan 4 yıl sonra, henüz katliamın yaraları kapanmamışken, Ocak‘ın 17‘sinde gelir dünyaya Fidan. Kürtlüğün yasak, kadınların hiçbir söz hakkının olmadığı bir dönemde Kürt kadınlarının ilk örgütleyicilerinden, ilk kadın gerillalarından Besê Anuş’un izini sürecek olan bu kadın, kısa ama anlamlı ve soluk soluğa bir serüvene revan olacaktı.
Sürgün yollarına düşeceği çocuk yaşına kadar, köyü Xançiplak‘ta kalacaktı. 9 yaşında göç edeceği mülteci kamplarının soğuk yüzüyle karşılaştıkça ülkesini, köyünü daha çok özleyecekti. Mültecilik onu derinden etkileyecek, ülke hasretini perçinleyecekti. Fransa’nın Strasburg kentinde orta ve lise öğrenimini görecekti. Ailesinin yurtsever olması O’nun daha çocuk yaşta Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni tanımasını ve ona ilgi duymasını sağladı. Strasburg Kürt Kültür Derneği’nde kültürel etkinliklere katıldığı dönemlerde Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne ilgisi büyüdü.
15 Şubat 1999 tarihi, her Kürt ferdi gibi O’nun yaşamında da yeni bir miladın başlangıcı olacaktı. Fidan artık güneşi getirmeye, onunla yoldaş olmaya karar vermişti. Artık Fidan, Rojbîn olmuştu. ‘Rojbîn’; yani güneşi getirmek!
Rojbîn, gülümsemeyi hiç eksik etmezdi yüzünden. Adı gibi girdiği her ortamı gülüşü ile aydınlatır, huzur saçardı. O’nun bahar tebessümlü yüzüne bakanlar, “Kurban olayım gülüşüne” derdi. Onun için sarf edilen her sözün, her kelimenin anlamı vardı. Saf bir yüreği vardı. Aynı zamanda o berrak yüreğini akıl ile buluşturmayı da çok iyi biliyordu. Duyarlılığı, sevgisi sadece ailesi ile sınırlı değildi. Tüm insanlara karşı duyarlı, kalbi temizdi. Yaşam hakkının kutsallığından, taşıdığı insan sevgisinden, can kurtarma isteminden kaynaklı, tıp okumayı, doktor olmayı istiyordu. Genç yaşına rağmen halk çalışmalarında önemli bir düzey yakalamıştı. Sosyal yapısı gereği insanlarla kaynaşmayı çok çabuk öğrendi ve yüzlerce Kürt’ün gönlünde taht kurdu. Yediden yetmişe insanlarla diyalog kurup bir örgütlülük yaratabiliyordu. Rojbîn arkadaşlarına, dostlarına, sevdiklerine karşı açık ve hesapsızdı. Onun negatif enerji saçtığına rastlanmazdı. Varsa bir sorunu, sabırla onu rayına koymayı bilirdi.
Kıvır kıvır saçlarının altında sımsıcak bakan gözleriyle insanın içini ısıtırdı. Sevgi dolu, mütevazı yüreği, asi, dimdik, eğilmeyen başıyla haksızlığa meydan okurdu. Bu genç ve yetenekli kadın gençlik, kadın ve diplomasi alanında aktif mücadele yürüttü.
İlk iki yıllık pratiğinden sonra diploması çalışmalarına; 9 Ocak 2013′te hunharca katledildiği Kürdistan Enformasyon Merkezi’nde başlamış, herşeyi sıfırdan öğrenmişti. Günü hiçbir zaman tesadüflere ve belirsizliklere terk etmeden, kendini fazlası ile yaşam karşısında sorumlu görürdü.
Fransa ve Belçika başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde diplomatik faaliyetler yürütüyor, kurum temsilcileri, belediye başkanları, milletvekilleri ve bakanlarla görüşüyordu. Rojbîn emeğin başarısına çok inanıyordu, bu nedenle inancında çok ısrar ediyordu.
2007 yılında Kürt Halk Önderi Öcalan’ın zehirlenmesine karşı CPT’nin İmralı adasına bir heyet göndermesi talebiyle gerçekleştirilen ve 39 gün süren açlık grevi eyleminin dış kamuoyuna dönük sözcülüğünü yapmıştı.
Tüm görüşmelerinde Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin barışçıl çözüm taleplerini dillendiriyordu. 2011 yılında Rojbîn ilk acemilik yıllarını yaşadığı Paris Kürdistan Enformasyon Merkezi’ne, bu kez sorumlu olarak dönecekti. Rojbîn artık Fransa’nın tüm diplomatik alanlarından sorumlu KNK temsilcisi idi. İlişkide olduğu Kürt Fransız dostları, Rojbîn’in şefkatli sesi ve güven veren duruşu karşısında adeta büyüleniyorlardı. O’nun için ‘karizmatik ve elegant bir kadın diplomat’ ibaresini kullanacaklardı. Sosyal forumlardan, senatolara, parlamentolardan Avrupa Konseyi’ne kadar siyaset ve diplomasi gibi mekanların Kürt delegasyonunun diplomatik figürü olacaktı.
2010 yılında yıllardır özlemini çektiği, ülke topraklarına kavuşacak, hasret giderecekti. 9 ay sonra daha donanımlı, daha güçlü, daha kendine güvenen bir duruşla çalışmalara geri dönecekti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik geliştirilen 15 Şubat Uluslararası Komplosuna ilişkin katıldığı bir televizyon programında şöyle diyecekti;
”15 Şubat günü, her Kürt için kara gün olarak nitelendiriliyor. Çünkü 15 Şubat gününde esir alınmak istenen sadece Önderliğimizin fiziği değildi. Bir bütünen Önderliğimizin ideolojisi, çizgisi, düşüncesi, bununla bağlantılı olarak Kürt halkının mücadelesi… Ve Kürt halkı esir alınmak istendi.”
Onu bu kez de 1 Mart 2012′de yine Strasbourg’ta, tarihi bir eylemin etrafında çırpınırken görecektik.
15 Kürt’ün, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlük, sağlık ve güvenlik koşullarının sağlanması için bedenlerini ölüme yatırdığı zaman, tüm kurum ve kuruluşların kapısını tek tek çalacak, destek isteyecek, bu tarihi eylemin diplomasi ayağını yürütecekti.
Rojbîn katledildiği kara güne kadar çalışmalarına aralıksız devam etti, dünyanın dikkatini Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne çekme gayretinde oldu. Rojbîn ve arkadaşlarına sıkılan kurşun aslında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tüm Ortadoğu’yu etkileyecek olan demokratik çözüm sürecine sıkılmıştı.
Yüzyıllardır Türk-Kürt savaşını körükleyip bunun rantını yapan hegemon güçler devreye girerek, olası barış ihtimaline ket vurmak istediler.

Barıştan böylesine korkanlara ise Kürt halkı Rojbînlerin mücadelesini daha da büyüterek yanıt verdi, vermeye devam ediyor.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Kobanê’ye baktık Dêrsim’i gördük!..

Şengal ve Kobanê’ye bakan Kürt Aleviler, bir yandan Koçgîrî, Dêrsim, Maraş ve Sivas katliamlarında yaşadıkları acıları yeniden yaşarken; bir yandan da IŞİD vahşetine karşı kadın, erkek bütün direnişçiler şahsında Seyid Rızaların, Alîşêrlerin, Besê ve Zarîfelerin baş eğmez direnişçiliğini gördüler. Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, toplumsal sorunları, o sorunları daha da derinleştiren ve mağdurlarını daha da inciten hamlelerle birlikte gündem yapıyor. Kürt açılımı, Alevi açılımı, Dêrsim açılımı… Kürt sorununda çözüm süreci için ümitvar açıklamaların yapıldığı ve İmralı görüşmesinin gerçekleştiği gün Irak Şam İslam Devleti örgütünün (IŞİD-DAİŞ) Türk ordusunun detemindeki sınırüstünden Kobanê’ye saldırmasına göz yumuluyor veya saldırı birlikte planlanıyor. Alevi açılımından bahsedildiği, bazı Alevi şahsiyetlerle görüşüldüğü günlerde sosyal yaşamın tamamen devletçi İslama göre düzenlenmesinin önemli bir adımı olan eğitim sisteminin daha anaokuldan itibaren şekilci Sünni İslami formata göre düzenlenmesinin toplantıları yapılıyor. Dêrsim Katliamı’nın gündem yapıldığı ve Dêrsim’e zulüm yapıldığının itiraf edildiği günlerde Türk ırkçıları Dêrsim’e hakarete davet ediliyor ve Dêrsimlilere hafızalarda kökleşmiş acıları yeniden yaşatılıyor…

Kürt sorunu, Alevi sorunu ve Dêrsim sorunu farklı sorunlar gibi gündemleştirilseler de, her üç sorun aslında tek bir sorundur; suçlular ve mağdurlar değişmiyor…
Dêrsim; Kürt etnik ve Kızılbaş Alevi inanç kimliğiyle Türk-İslam esaslı ulus devletin en zalimane öfkesini kustuğu, 90 yıldır yok etmek için her türden kaba vahşeti ve ince yöntemi devreye soktuğu, ancak sonuç olarak, amacına tam ulaşamadığı direnişin mekanı. Tarih boyunca kendi kendine yeten, devlet ve iktidara ihtiyaç duymadan tüm yaşamsal gereksinimlerini özgün üretim ve sosyal ilişkiler (ocak, aşiret) sistematiğiyle karşılayan, moral ihtiyaçlarını da bu doğal toplumsal sistemin paylaşımcı, dayanışmacı komünal değerleriyle inşa etmiş özgün bir toplumsallığın mekanı…

Dêrsim’in suçlusu kim(miş)?..

AKP hükümeti ve diğer düzen partileri, hem Seyit Rıza’nın idamı hem de 1937-38’de Dêrsim’de gerçekleştirilen soykırım konusunda kamuoyunu, “katliam oldu, olmadı”, “Atatürk’ün haberi vardı, yoktu” veya “aslında ölenlerin sayısı fazla değildi” gibi ciddiyetten, vicdandan ve insani duygulardan yoksun, basit bir tarzda ele alıp yönlendiriyor. Sanki yeni bir şey keşfediliyormuş ve her şey o tarihlerde olmuş, bitmiş gibi, bu gün de devam eden realiteden kopuk tartışmalar yürütülüyor. Tartışmalarda, yaşananların asıl sebepleri, tekçi Türk-İslam kimlikli ulus devletin zihniyeti ve Türk-İslam olmayan halkların sistemli bir şekilde nasıl ya fiziki katliam ya da asimilasyonla yok edilmek istendikleri ve bu politikaların halen yürürlükte olduğu gerçeğine pek vurgu yapılmıyor. Güya Alevi inanç önderi sıfatı taşıyan bazılarının (İzzettin Doğan gibi) ise, neredeyse, “aslında devletin ve yöneticilerin katliamdan haberi yoktu, alt düzey bazı askerler yaptı” şeklinde sözleri ifade ederken, yüzleri bile kızarmıyor.

Bunlar ‘pozitif’ tartışmalar olarak öne çıkarken, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve bazı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekillerinin, Seyid Rıza ve Dersimlileri suçlu gösteren, “medeniyetten nasibini almamış Dêrsimliler devlete karşı ayaklandıkları için imha edildiler (!)” şeklindeki ırkçı Türkçü görüşten bahsetmenin anlamı bile yok. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “gidemezsin” restine karşı Dêrsim’ê gidip Valilik bahçesinde kendi koruma görevlilerine hitaben Seyid Rıza’ya ‘terörist’ ve Dêrsim direnişi için ‘terörizm’ hakaretinde bulunması, Türk devletinin 90 yıllık Kürt ve Kızılbaş inkarında hala ne kadar ısrarcı olduğunu ve Dersimlilerin acılarını ancak hakaret ederek gündemleştirebildiklerinin göstergesi oldu.

Tartışmalar, dönemin siyasi ve askeri kişiliklerinin ve o dönemin iktidarı CHP’nin katliamdan ne kadar sorumlu olduğuna odaklansa da, yaşananların Türk ulus devletinin, kendi kimlik ve toplumsal değerleriyle özgür ve özerk yaşamak isteyen Dêrsimli Kızılbaş Kürtlere yaptığı bir katliam olduğu açıktan dillendirilmiyor. Devlet, devletin ırkçı ve tekçi zihniyeti ile bu zihniyetin anayasası, kurumları ve uygulamalarıyla hala ayakta olması da görmezden geliniyor. Oysa, sorun, kimin bu devleti yönettiği değil, bu devletin tekçi ulus ve Türk-İslam olmayana yaşam hakkı tanımayan zihniyeti ile bu zihniyetle şekillenen yasal ve kurumsal yapısıdır.

Devletin tekçi, Türk-İslamcı zihniyeti, bu zihniyet üzerine şekillenmiş anayasası ve kurumları köklü olarak değişmeden ve tüm etnik ve inanç topluluklarının yaşamlarını kendi iradeleriyle şekillendirebilecekleri yeni demokratik bir rejim oluşturulmadan, ne Dêrsim’de yaşanan katliamların bir daha olmayacağının garantisi olabilir ne de halkların huzura erebileceği. Devlet ve mevcut siyasi iktidar eğer gerçekten bu konuda adım atma cesaretine sahipse, KCK yöneticisi Besê Hozat’ın vurgu yaptığı gibi; “Kürtlerin özerklik taleplerine evet demeli. Dersim’i özerk bir bölge olarak tanımalıdır…”

Dêrsim’ê sahip çıkmak ne demek?

1937-38’de Dersim’de katledilen; o tarihlere kadar hiç bir egemene baş eğmemiş, teslim olmamış; dağı, toprağı, suyu ve kutsal mekanlarıyla kendi kendine yeten ve sorunlarına kendisi derman olabilen dayanışmacı, paylaşımcı toplumsal sistem, o özerk (ocak, aşiret) sistem içinde toplumu birarada tutan kimlik, inanç ve kültürel değerler ile bu değerlerin oluşturduğu toplumsallığa yön veren halk önderleriydi…
Soykırım uygulamasıyla Dêrsimin Kızılbaş Kürdü dilinden, kimliğinden, yurdundan, doğasından, inancından, kutsal mekanlarından, kültüründen ve kendisini var eden toplumsal doğasının tamamından koparıldı. Bu gün eğer Dêrsimliler ve tüm Kızılbaş Kürtler anıya ve kendi öz hakikatlerine bağlılıktan bahsecekse, bunu ancak bu değerlerle yeniden buluşmayla gerçekleştirebilirler. Yani dile, kültüre, Kızılbaş Aleviliğin paylaşımcı ve dayanışmacı komünal değerleriyle ve bu değerlerin şekillendiği köylere, toprağa, yurda sahip çıkmakla toplumsal hakikatle buluşulabilir…

Toplumsal hakikat ancak bu öz değerlerde aranabilir; aksi taktirde bu gün yaygın bir şekilde yaşandığı gibi; tamamen şekilci, hiç bir toplumsal anlamı olmayan yabancı ritüel ve seremoniler içinde kendisini kaybeden, gittikçe kendisine ve öz değerlerine daha fazla yabancılaşan bir toplumsallığın gelişimine hizmet etmekten kimse kendisini kurtaramaz.

Kobanê’ye bakarak Dêrsim’î görmek…

Alevi örgütlenmesinin ağırlıklı kitlesini Kürt Aleviler oluşturmasına rağmen, bu oluşumların Seyid Rıza ve Dêrsim gündemi konusunda devleti ve devletçi bakışı zorlayıcı bir tutum geliştirebildikleri söylenemez. Tabandaki gözle görülür ilgi net olarak görülse de, Alevi siyaseti, bu ilgiye denk bir pratik yönlendiricilik etme cesaretini gösteremiyor. Genel Alevi hareketi, Halkların Demokrasi Partisi (HDP) ve Demokratik Alevi Hareketi’nin (FEDA, ÖDAD, vs.) etkinlik ve çağrılarının gerisinde kaldı. Bu da, hak talebini yalnızca mevcut iktidara veryansın etmek olarak algılayan Alevi siyasetinin, Kürt ve Alevi kimliklerini sorun gören tekçi Türk-İslamcı rejimi sorgulama cesaretinden hala yoksun olduğunun göstergesidir…

Ayrıca, devlet ve kendisini devletçi bakıştan azade edemeyen mevcut Alevi örgütlenmesinin Kürt Alevileri, genel Kürt sorununa ilgisiz tutma çabaları, özellikle Şengal ve Kobanê direnişiyle birlikte etkisini büyük oranda yitirmektedir. Kürt Aleviler hem Şengal ve Kobanê’deki katliamlara karşı tepkilerini, hem yurtlarından sürgün edilenlere karşı misafirperverliklerini hem de direnişçilere desteklerini büyük bir içtenlik ve dayanışma duygusuyla sergilediler. Şengal ve Kobanê’ye bakan Kürt Aleviler, bir yandan Koçgîrî, Dêrsim, Maraş ve Sivas katliamlarında yaşadıkları acıları yeniden yaşarken; bir yandan da IŞİD vahşetine karşı kadın, erkek bütün direnişçiler şahsında Seyid Rızaların, Alîşêrlerin, Besê ve Zarîfelerin baş eğmez direnişçiliğini gördüler.

Gerek Adıyaman, Maraş, Antep, Malatya ve Dêrsim’den gerekse de metropollerdeki Alevi ve yöre dernekleri üzerinden, çadırlarda yaşam mücadelesi veren savaş mağduru Kobanêliler ve Şengalliler için önemli yardım kampanyaları gerçekleştirildi. Yurtiçinde olduğu gibi yurtdışında yaşayan her etnisiteden Alevilerin de Şengal ve Kobanê direnişlerine gösterdikleri ilginin önemine vurgu yapmak gerekir.

Devlet Aleviliği ve devletin Alevisi…

Alevi açılımı lafını ağzından düşürmeyen ve bu tür gündemler oluşturmada artık ustalaşmış olan AKP hükümeti, sorunu hala kendisine göre tanımlama ve İslamcı ve Türkçü bakışı içine yerleştirme gayretinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilere yönelik ayrımcı uygulamalar konusunda bugüne kadar aldığı; kimlikten din hanesinin kaldırılması, zorunlu din dersinin kaldırılması ve son olarak da cemevlerinin ibadethane olarak görülmesi yönündeki kararları konusunda oralı bile olmayan AKP iktidarı, habire ‘Alevi açılım’ demogojişiyle gündem oluşturuyor. AİHM’in Alevilere ayrımcılık yapıldığına hükmettiği cemevleriyle ilgili son kararına ilişkin, “Bir devlet, o kararı uygulamak istemezse, çeşitli oyalama taktiklerini devreye sokabilir. Alevi sorunu bir toplantıda oldu bittiye getirilecek bir konu değildir” diyen Başbakan Ahmet Davutoğlu, Aleviliği Alevilere bırakma niyetinde olmadıklarını net bir şekilde yineledi.

Hükümetin, Alevi açılımından bahsettiği süreçler aynı zamanda toplumsal yaşamın Sünni İslam algısı temelinde şekillendirilmeye çalışıldığı süreçlerdir. Davutoğlu’nun Dêrsim ve Alevi açılımını gündem yaptığı günlerde (Aralık başı) toplanan 19. Milli Eğitim Şurası, anaokulda din (Sünni İslam) dersi, din dersinin ilkokul birinci sınıftan itibaren zorunlu hale getirilmesi ve karma eğitimin ortadan kaldırılarak, eğitimin kız ve erkek öğrencilerin birbirlerini hiç göremeyeceği koşullarda yürütülmesini içeren önerileri tartıştı.

Şüphesiz Alevilerin seslerini yükseltmeleri veya bazı hukuki yolları devreye koymalarıyla, özellikle AİHM gibi uluslararası organlarda bazı pozitif kararlar alınıyor. Ancak, bu kararlar Türk hükümeti tarafından ciddiye alınmıyor. AKP iktidarı, toplumsal vicdan ve içerikten yoksun, tamamen şekilcilik üzerine oturttuğu İslamlaştırma politikasını adım adım ve adeta herkesin gözüne sokarcasına sürdürmeye devam ediyor. Bu açıdan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, ‘devletin Alevisi’ni yaratma projesi çerçevesinde bazı ‘Alevi kurum temsilcisi’ ve şahsiyetlerle görüşmeleri sürdüreciğine dair sözlerini; AKP’nin toplumsal yaşamı tamamen devletçi Sünni İslamın şekilci kodlarıyla donatma çabasını süreceği ve Alevilerin de sözde açılım gibi yapay gündemlerle oyalanmaya devam edileceği biçiminde okumak gerekiyor. Bu politikadaki hedef ise; Alevileri, İslamcı-Türkçü rejime yedeklemek, yedek tutmaktır.

Alevilik devletten kurtarılmalı

Genel tabloya bakıldığında; aslında bir devlet Aleviliği ve devletin Alevisi bir kesim yaratılmaya çalışılıyor. Bilerek veya bilmeyerek, önemli bir Alevi kesimin de kendi inançlarının doğal toplumsal algılarıyla hareket etmek yerine, inanç farkındalıklarını ortaya koyma refleksiyle, hükümet ve devlet destekli sivil oluşumların Alevilik diye sunduğu algı, davranış, ritüel ve şekilciliğe meylettiği görülüyor. Son Yas-ı Muharrem orucu ve etkinliklerinin, Sünni İslamın Ramazan orucuyla hemen hemen aynı üslup, içerik ve anlatımlarla ele alınması, bu şekilcileşmenin bir göstergesi olarak görülebilir. Zira, son dönemlerde ritüel ve inançsal önemi olan günlerdeki etkinliklerde abartılı bir şekilde sergilenen bu ritüel ve anlatımların çoğunluğu yeni öğretilen, öğrenilen ritüel ve anlatımlardır. Alevilere adeta, ‘bakın, aslında sizin inancınız budur’ demeye getirilmektedir.

Aleviliği Alevilere bırakma niyeti olmayan AKP iktidarı kendince, tamamen Sünni algılar ve Şii İslami kavram ve sembollerle donatılmış şekilci, formel bir ‘devlet Aleviliği’ oluşturma çabasını ısrarla sürdürmekte kararlı. Bu konuda oldukça mesafe aldığı da görülüyor. Bu konuda Alevilere düşen görev, inançlarını İslamcı AKP iktidarı ve devletin inisiyatifine asla bırakmamak olmalıdır. Aleviler, açılım vs tartışmaların peşinden sürüklenerek, AKP İslamcılığının dümenine su taşımamalı. Kendi inançlarını, kendi bildikleri ve algıladıkları şekilde, kendi toplumsal kültür ve hakikatlerine uygun yaşamayı esas almalıdırlar.

Alevilerin, inançları ve toplumsal hakikatleri konusunda devlet ve iktidardan öğrenecekleri hiç bir şey yok. Yol’un düsturundan yola çıkarak; “ne ararsan kendinde ara” diyerek, kendi dil, kültür, doğa, toplum ve kutsallıklarına bakmaları yeterli. Orada şüphesiz devletin ve iktidarın sunduğu gösteriş, şekilcilik, yabancılaşma, iktidar nimeti ve maddi rantı görecemeyecekler ama sadelik, saflık, doğallık, gösterişten uzak mütevazilik, hak, hukuk, adalet, eşitlik, paylaşımcılık, dayanışmacılık ve vicdanı bolca göreceklerdir…

Alevilikte kimlik…

Alevilik bir inanç kimliğidir. Ancak Aleviler sosyal, kültürel, siyasal yaşam içinde genellikle inanç kimliklerini bir üst kimlik olarak ifade ederler. Bunun nedenlerini anlamayan, bilmeyen kişiler de “Aleviler etnik kimliğini inkâr ediyor!” diye düşünür. Aleviliği üst kimlik olarak ifade etmek tüm Alevilerde mevcut olmasına karşın çoğunlukla etnik kimlikleri inkâr edilen Kürt, Roman, Arap Alevilerde görülür. En çok da Kürt Alevilerde görülür!

Kimi “Araştırmacılar” için “Alevilik etnik kimliktir!” Oysa etnik kimlikte en önemli olgu dildir. Ama “Alevice” diye etnik bir dil yoktur. Peki, neden Aleviler, Aleviliği bir üst kimlik olarak ifade ederler?

Birinci sebep; Aleviler yüzyıllardır ikili bir kıskacın içindedir. Kıskacın bir yanı egemen zihniyet, devlet, iktidar ise diğer yanı da egemen zihniyetin, devletin, iktidarın kirli politikaları ile eğitilen egemen inanç toplumunun kimi kesimleridir. “Mahalle baskısı” diyerek hafifletilmeye çalışılan baskı ve zulüm mahallenin kendinden menkul işi değildir. Mahalle baskı yapma gücünü devletten, iktidarlardan almaktadır. Alevi toplumunun yüzyıllardır yaşamadığı zulüm ve katliam kalmamıştır. Bu uygulama giderek Alevileri içe büzülmeye ve etnik kimliklerini geriye itip inanç kimlikleri etrafında toplanmaya sevk etmiştir.

İkinci sebep; Alevi inancı ocak sistemine göre örgütlenen sosyal bir yapıdır. Ocak sistemi Mürşit, pir, ana, dede, rehber, talip topluluğundan oluşur. Topluluğun kendi içinde inançsal, kültürel, sosyal, ekonomik yönden üretim ve paylaşım gibi güçlü ilişkileri vardır. Böylesine güçlü ilişkiler çerçevesinde bir araya gelen bir topluluk için inançsal kimlik elbette baskın kimlik olacaktır. Dış baskılara karşı ortak direniş, cem olmak gibi duygusal inançsal yönü son derece belirleyici süreçler de eklendiğinde Alevilik, Aleviler nazarında bir üst kimlik oluyor!

Hiç kuşkusuz Alevilik bir inanç kimliğidir, etnik kimlik değildir. Ancak yukarıda da sıraladığımız gibi güçlü toplumsal, duygusal, kültürel, ekonomik ilişkileri olan bir inançsal kimliktir.

Aleviler etnik olarak çok kimliklidir. Ortadoğu ve Balkanların inanç topluluğu olan Alevilerin etnik kimliği, Türkmen/Türk, Kürt, Roman/Çingene, Arap, Azeri, Fars, Arnavut’tur. Kürt, Türk, Arap, Roman Alevilerin nüfus yoğunluğu diğer etnik kimliklere göre fazladır. Bilinenin aksine Aleviler içinde nüfus yoğunluğu en çok olan etnik kimlik Kürt Alevilerdir. Aleviliğin oluşum coğrafyası Mezopotamya ve Anadolu’dur. Bütün bu somut bilgi ve bulgulara karşın Türk Aleviler çoğunluktaymış gibi düşünülür. Bununla da kalınmaz özellikle resmi ideolojiye yakın Türk Alevi kesim tarafından “Alevilikte etnik kimlik olmaz!” denilir. “Hepimiz Aleviyiz!” deyip Kürt, Roma, Arap Alevileri yok saymak “Hepimiz Türküz!” deyip Kürtleri, Ermeni, Rum, Arap, Süryani Anadolu Mezopotamya kadim halklarını yok saymakla aynıdır. Bu durum Aleviliğin ayrıntılarını, inceliğini, derinliğini bilmemek ve devlet inkârcılığı ile ittifak etmektir. Kendi etnik kimliğini yaşamak anlamında inkârcılık, baskı, asimilasyon gibi süreçlerle karşı karşıya kalmayan ve Alevi inancının derin verileri ile devleti çözümleyemeyen entegre akıl Kürt Alevi kimliğini inkar etmek için kurnazca bir oyun oynamaktadır. Oysa Alevi inancı tüm inançsal, etnik, kültürel, cinsel kimliklere saygı duyar ve kabul eder. Aleviliğin temel düsturlarından biri “Aslını inkâr eden haramzadedir!” hakikatini kabul etmektir.

“72 millete bir nazarla bakmak” sırf belagat olsun diye söylenmiş bir söz değildir. Yaşanan sosyal, kültürel, inançsal hakikat üzerine Alevi Yol Ulularının söylediği bir hakikattir. Öyle ki; Dört kapının son mertebesi olan Hakikat Kapısına vasıl olanlar için son kapının son mertebesi, 72 milleti bilme, anlama, tanıma ve saygı duyma hakikatidir. Bu hakikati görmeyen, yaşamayanlar Yol Yürütmek için icazet alamazlar.
Alevilerin Alevi hakikati bağlamında Alevi olması gerekir. Devlet Aleviliği, resmi Alevilik diye bir Alevilik yoktur. Alevilik Hak ve hakikat yoludur. Bu hakikatlerden birini inkâr eden haramzadedir. İnsanı insan yapan değerleri inkar eden veya kendi insani değerlerini inkar edip devletle, resmi ideolojiye yedek lastik olanlar Hak Ehli Erenlerinin nazarında Yol Düşkünüdür!…

Hubyar Dergahı Meselesi

HIDIR TEMEL

Sayın Hakim,

[savunmama başlamadan önce iki noktayı dile getirmek istiyorum: Birincisi, mesleğim gereği konuşmalara alışık olmama rağmen, şu an çok heyecanlıyım! Bu heyecanım, mahkeme önünde olmaktan değil, bu tarihi görevin bana düşmesinden ötürü oluşan bir durumdur;

İkinci nokta ise, davamızı ve şehrimizi çok yakından ilgilendiren “KEÇECİ BABA TEKKESİ”ne yapılan uygulamadır. Keçeci Baba Tekkesi mahkeme kararıyla, Tokat mahkemeleri kararıyla, köy muhtarlığına devredildi. Şu an köyde cami ve imam var. İnsanlar karşı çıktıkları halde bu uygulama gerçekleştirildi. Bu uygulama Türkiye’nin yüzkarasıdır! Bu olayı burada şiddetle protesto ediyorum!][*]

Şu an görülmekte olan bu DAVA, belki hepimizin tahmin edebileceği boyutların bile ötesinde bir tarihi süreci içine alan ve geleceğe de etki bırakacak, tarih yazımının bugünden konusu olmuş bir DAVA; basitleştirmek için öyle adlandırılan bir mülkiyet davası değil ve olmayacak da. Bu davanın algılanması, ne bu konuyu bilen Sünni vatandaşlarımızca, ne Alevi vatandaşlarımızca ve ne de HUBYÂR taliplerince bir mülkiyet davası olmadığıdır; tarihte de böyle olmamıştır! Bu dava büyük davamızın, inanç davamızın bir parçasıdır. Bu nedenle  ayrı değerlendirilemez!Bu tarih, aynı zamanda içinde yaşadığımız bölgenin de bir tarihidir.

Alevi inanç yapılanması Dede Merkezli bir inanç yapılanmasıdır. Dede olmadan inanç olmaz, sistem yürümez. Osmanlı da bunu bildiği için bazı dönemlerde Dedeleri katletmiş, sürmüş, onların talipleriyle olan bağlarını koparmaya çalışmıştır. PİR SULTAN ABDAL’ın asılma sebebi de http://www.buyvaliumonline.com/ budur, çünkü Pir Sultan Abdal bu bölgenin Halifesidir. Halifelik, Mürşitliğin üzerinde bir makamdır. Alevilerin bu inanç yapısının sürdürülmesini sağlayacak Dedeler ve Dervişler de Tekkelerde, dergâhlarda yetişir. Davaya konu olan yer de böyle bir merkez, dede ocağıdır.

Hubyâr Tekkesi de kurulduğu günden bu güne devamlı bu tür davalarla karşı karşıya kalmıştır. Her zaman tacizlere ve saldırılara maruz kalmış, Hubyâr’ın kendi zamanından başlamak üzere neredeyse 500 yıldan beri mukavemetlerin arkası kesilmemiştir. Bu dava da, daha önceki davaların bir devamıdır. Son dönem aile olarak da bu davaların yabancısı değiliz! Daha önce ŞEYH MEHMET TEMEL (1973 yılında), ve onun da dedesi, ki benim de adını aldığım ŞEYH HIDIR da (Aralık1874 yılında) şikayet edilmiştir.

Şimdi diyebilirsiniz ki, davayı açan sizsiniz! Davayı biz açmadık; bize, mülkiyetimize ve inancımıza müdahale edilerek dava açmak zorunda bırakıldık. Bize karşı yapılan şikayetler, hazırlanan kumpastan sonra, bu davayı da biz açmak zorunda kaldık; bizi yerimizden yurdumuzdan edecek Tokat Valiliği’nin Zapt-u Rap Kararı’ndan (Belge: 01) ve Kültür Bakanlığı’nın Koruma Kararı’ndan (Belge: 02)sonra bize kalan tek şey bu davayı açmaktı! Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na, Tokat Valiliği’ne, Almus Kaymakamlığı’na eş zamanlı şikayette bulunulmuş (Belge: 03), DEDE MUSTAFA TEMEL “şeyhlik ve dedelik yaptığı, Hubyâr Tekkesi’ni işgal ettiği ve burada rant elde ettiği”(Belge: 04)gerekçesiyle yukarıda belirtilen makamlara ve ulusal basın yoluyla tüm Türkiye’ye şikayet edilmiştir. Şikayetler ve o günün gazeteleri mahkemenin mâlumudur, ayrıca burada fotokopileri vardır. Bize karşı açılan tüm soruşturmalar ve davalar karşısında kendimizi, mülkümüzü, inancınızı savunmayıp da ne yapacaktık? “Oh ne güzel oldu, bu yükten de kurtulduk” mu diyecektik? Bu kadar organize, en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmış, Tokat Valiliği’nin  de içinde olduğu, sunulan makamları hemen teyakkuza geçirecek diplomatik ifade ve iftiralarla dolu bu komplonun nereden ve kimlerden geldiğini kestirememek, HubyârKöylüleri’nden bazılarının eseri ve düşüncesi olduğunu düşünmek sadece safdillilik olur herhalde!

Bir Tekkenin yükünü, sorumluluğunu yaşamayanların bilmesi mümkün değildir. Annenizin, Ebenizin (Nine)sabahın dördünde kalkıp çorba pişirmeye başladığı, gecenizin gündüzünüzün olmadığı, tüm kadınların sadece çalışmak için var olduğu, özel hayat diye bir kavramın olmadığı, kendi evinizde yatacak yer bulamadığınız bir dünyayı onu yaşamayan bir kimsenin, kapı komşunuz olsa bile tasavvur etme ihtimali yoktur. Kısacası bu iş dışardan görüldüğü gibi değildir; eğer manevi haz almıyorsanız, bu işi gerçekleştirme şansınız ve ihtimaliniz de yoktur. Yani bu iş bir meslek değil, bir geçim kaynağı değil, bir “hâl” hâlidir. Dolayısıyla, öyle iddia edildiği gibi, seçimle yapılabilecek, kim gelirse onun yapabileceği bir makamdan bahsetmiyoruz. Ayrıca böyle bir durumda “Alevi Tarihi” boyunca görülmemiş ve duyulmamıştır. Bu tamamıyla liyâkat isteyen, sabır isteyen, geniş gönüllülük isteyen, adanmışlık isteyen bir mertebedir. Böyle olmasaydı, Aleviler şimdi Tekkelerini, Dedelerini bırakmış, seçimle iş başı yapılan kurumların peşinde olurlardı. Bin yıldır kesintisiz süren bu saygının, HUBYÂR AŞKI’nın kendiliğinden oluştuğunu, tesadüfen iş başına getirilen insanların sayesinde devam ettirildiğini, yüzbinlerce insanın ezir ve kahır çekerek burayı ziyaret (Alevi terminolojisinde adı Devâhtır) etmelerinin sebebinin böyle oluştuğunu düşünmek ve iddia etmek, eğer başka bir amaç taşımıyorsa, ‘patolojik’ bir durumdur ve acil tedavi gerektirir.

Sayın Hakim,

Yukarda bu tarihin aynı zamanda bölgenin de bir tarihi olduğunu söyledim; evet, bu tarih aynı zaman da bir Tokat tarihi, Alevilerin de tarihidir. İzin verirseniz, sadece vakıf başkanı sıfatımla değil, aynı zamanda bu konuda çalışan bir araştırmacı olarak  kısaca, davayla da doğrudan ilgili bazı konuları açıklamak istiyorum:

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde “Vakfiye, 4-65” nolu kayıtla bulunan, 9 Cemâziyelâhir 852 tarihli (Miladî 1448) vakfiyede şunlar yazılı: “İzzetlü, kerâmetlü, kılıç ve bayrak sahibi, kralların kralı, Emir Beğ adı ile meşhur, rahmetlü El Seyyid Dokuzlu oğlu Cüneyd Bey; Allah rızası için ve hazreti Muhammed’in şefa’ati uğruna bir vakıf kurmuştur”. Vakfiyede Yıldızeli, Zile, Artova, Merzifon’daki birçok köyün vakfedildiği ve bu vakfın gelirlerinin aile içinde ve genel olarak nasıl kullanılacağı ayrıntılı yer almaktadır(Belge: 05). Bu vakfiyenin bizi ilgilendiren yanı şudur: Vakfı kuran Şeyh Cüneyd’in oğlu ŞEYHULLAH da TOZANLI’da bir vakıf kurmuştur ve bu vakfın mülkleri arasında HUBYÂR’ın da yaşadığı DEĞERYER KÖYÜ de yer almaktadır. Sivas’ta Tekke ve Türbesi bulunan ALİ BABA ve HUBYÂR bu soyla ilintilidir. Hubyâr evlatları daha sonra bu konuda 1704 tarihinde mahkemeye başvurmuşlar ve davalar 1756 yılına kadar devam etmiştir. Şeyhullah Vakfı’nın 1/4 hissesi ALİ BABA’nındır. ALİ BABA da HUBYÂR gibi daha sonra bir vakıf kurmuştur. Alevi inancı içersinde ALİ BABA ile HUBYÂR müsâhip, yani yol kardeşleridir. Şeyhullah’ın dedesi SEYYİD DOKUZLU, nâm-ı diğer Seyyid EMİR BEĞ, bugün EMİRSEYİT adını taşıyan KAZOVA’daki köye adını veren şahıstır. Emirseyit Köyü 150-170 yıl önce sünnileştirilmiştir ve Emirseyit Köylüleri bunu bilmektedir. Ayrıca Hubyâr Yaylası’nın yamacında yer aldığı TEKELİ DAĞI’nın doruk tepesine bölge halkı “DOKUZLAR” derler. Kazova’da bulunan ve bugün Pazar İlçesi topraklarında olan ERKİLET’te HUBYÂRIN BAĞI olarak bilinen bir mevki, Sivas ALİ BABA TEKKESİ sınırları içersinde HUBYÂR BOSTANI diye anılan bir bahçe bulunmaktadır. HUBYÂR’ın Kazova’da yaşanan BABA ZÜNNUN isyanının en önemli isimlerinden olduğu Amasya Şeriye Sicillerinde kayıtlıdır ve Halis Asarkaya’nın (halk arasında Cinlioğlu olarak bilinir) 1941 yılında yayınlanan “Osmanlılar Zamanında Tokat” isimli kitabının 39. sayfasında yer almaktadır. Adı geçen eser Tokat İl Kütüphanesi’nde 5732 demirbaş, 956.12 tasnif numaralamasıyla kayıtlı bulunmaktadır (Belge: 06).

Konumuzun dışında diye daha ileri gitmek istemiyorum! İstenirse 11. Yüzyıla kadar bu tarihi uzatabilir, HORASAN’dan gelinişi, o yıllarda yaşamış HUBYÂR’ın burayla olan bağlarını da anlatabilirim. Bizi hiç tanımayan ve varlığımızdan dahi haberi olmayan Hindistan da profesörlük yapan bir bilim insanının Horasan EHL-I HAKLAR’ı üzerine olan eserini sadece örnek olsun diye göstermek istiyorum. Şu anda davasını gördüğünüz HUBYÂR tam 1000 yıldır tarihe iz bırakmış bir Horasan Piri’dir. Böyle bir davanın Hakimi olmanın takdirini size bırakmak gerekir!

Bugün yukarıda anılan vakfiyede adları bulunan köylerin neredeyse tamamının adları ve inançları değiştirilmiştir. Bir zamanlar Alevilerin sayıca daha fazla olduğu Kazova, Tozanlı bölgeleri bugün tam tersi bir durum arzetmektedir. Hiçbir insanın kendi istemiyle Alevi veya Sünni inancını tercih etmesine elbetteki müdahale etmek, karışmak, haddimiz değildir. İsteyen istediği inancını seçer ve yaşar. Yer yüzünün bütün inançlarına fark gözetmeksizin aynı derece saygılı olduğumuzu belirtmek isterim. Burada konu Sünni, Alevi ya da başka bir inançtan olmak değil, konu insan olmak, inanç özgürlüğünün insanın dokunulamaz haklarından biri olduğunu bilmek ve onun gereklerini yerine getirmektir. İnanç değişimi, insanlara acı çektirilerek ve zorla gerçekleştiriliyorsa, insanlardan kendi geleneklerini yok saymaları isteniyorsa ve bunun için devlet gücü kullanılıyorsa, buna karşı çıkmak da bir insanlık görevidir. Bu, hangi inanç ya da din olduğundan bağımsız olarak ele aldığımız bir düsturdur. Ancak, tarihe, belgelere baktığımızda durum çok farklılık arzetmektedir. Bahsi geçen bölgede inançların nasıl değiştirildiğini öğrenmek için elimizde bulunan bu belgelere bir göz atmak yetecektir. Neredeyse elde bulunan belgelerin tamamı taciz ve müdahale ile ilgilidir. Yörede bulunan en ünlü Alevi Ocakları zorla sünnileştirilmişlerdir: Yıldızeli Bidohtun’da meftun ve anneden atamız olan Eraslan Ocağı ile, aynı zamanda müsahibimiz de olan Sivas’ta Ali Baba Ocağı şu an Sünnilerin elindedir. İnsanlar kendi atalarının, dedelerinin mezarlarına gidemez, orada inançlarını gerçekleştiremez oldular.

Aynen HUBYÂR’da olduğu gibi, yaklaşık 12-13 yıl öncesi başlatılan KEÇECİ BABA TEKKESİ ile ilgili dava sonucu tekkenin mülkiyeti köy muhtarlığına verildi; peki ne mi oldu? Bu sene daha önce yaptıkları Camiye imam atayarak asimilasyon amaçlı süreç tamamlanmış oldu. Şimdi Alevi KEÇECİ BABA’nın da bir Sünni imamı var!

Bu Dava o kadar tarihle ilintili bir davadır ki, daha önce Ekim 2002 yılında yayınlanan “bir asırda Tokat, nesilden nesile bir Miras…” (Belge: 07) adlı kitapta yer alan bir resim daha sonraki baskısında kitaptan çıkarılmıştır. Çünkü o resimde Şeyh Mehmed Temel de bulunmaktadır. Anlaşılan, bir Kızılbaş Şeyhi’nin  resimde dahi yer alması birilerini rahatsız etmiş olmalı.

Bu Dava buzdağına benzer; Davanın su üstünde görünen kısmı sözde muhtarlıkla olan mülkiyet davasıdır. Ne hikmetse avukat ücretlerini ödeyenler ve davayı izlemeye gelenlerin muhtarlıkla hiçbir ilişkileri olmadıkları gibi, köyde de yaşamamaktalar. Davanın su altındaki görünmeyen ana kısmı ise, köy içinde asırlardır varola gelen çelişkilerin güncelleştirilerek bu kargaşa içinde HUBYÂR TEKKESİ’nin “ele geçirilmesi”dir. Başarılı olamadıkları da söylenemez; en azından itibarsızlaştırma konusunda, geçmişte atalarının da yaptığı gibi, tarihi misyonlarını yerine getirmeyi başardılar! Bu amaçla alelacele Kültür Bakanlığı’nca Sivas’a geçici kurul atanmış ve HUBYÂR TEKKESİ’ne gelip görmeden, incelemeden, nerede dahi olduğu bilinmeden masa başında “sınırları sonradan belirlenmek üzere” ibaresiyle koruma kararı çıkarıltılmıştır (Belge: 08). Daha sonra da, çıkardıkları karar yasaya uygun olmadığı için, ikinci bir kararla yasaya uygun hale getirilmiştir. Yani “yaz-boz kılıfına uydur” taktiği. Bu da saklamadan aleni bir şekilde ve bizler tehdit edilerek yapılmıştır.  Söylediklerimin hepsi belgeleriyle dava dosyasında mevcuttur. Bulunmayan varsa hemen iletebiliriz. Şaibesi bir yana, böyle bir karar ilk olsa gerektir. Ayrıca, bu koruma kararının altında imzası bulunan Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü Musa Törnük daha sonra maddi çıkar sağlamaktan mahkum olmuştur.

Türkiye’de koruma kararının diğer adı, “azınlıkların mallarına ve Alevi inanç merkezlerine el koyma kararı”dır. Bunun onlarca örneğini verebilirim, ama herkesçe de bilindiği için, sadece Hacı Bektaş Dergâhı’nı, Abdal Musa Dergâhı’nı anmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. İsterseniz hala hayatta olan ve şehrimizin saygın insanlarından sayın İhsan Doğramacı Hocamızı buraya çağırıp, Tokat’ta bugün hangi azınlık mülkleri üzerinde kimlerin oturduğunu da sırayla saydırabilirsiniz! Unutulmamalıdır ki, “ağlayanın malı gülene fayda vermez” atasözünün dışında, bugün bu davalar 100-150 yıl sonra sorun olarak önümüze geliyor ve çözülünceye kadar da sorun olarak önümüzde kalacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları apaçık ortada. Yazık, ülkemiz, 73 yaşındaki babasının ayağına ayakkabı alamayacak kadar az bir ücretle karın tokluğuna çalışan yüzbinlerce vatandaşımızın alın terini mahkeme masraflarına, tazminatlara ödemek zorunda kalıyor! Kars’ta Müftülüğe devredilen tarihi Papaz Evi’ni ve Samatya Surp Ermeni Kilisesi Davası’nı örnek vermek yetecektir (Belge: 09-10). Elimizdeki tüm belgelerde dedemizin orayı kendi baltasıyla açıp işleyerek, ziraat yaparak kazandığı yazmaktadır. Yani atalarımız hiç kimsenin malı üzerinde oturmadılar, biz de oturmuyoruz! Biz ellerinden alınanlar sınıfına dahiliz!

Sayın Hakim,

tarihin bugünki diliminde, eğer atalarımızın, dedelerimizin inançlarından dönmedikleri, HAKK-MUHAMMED-ALİ’ye ve onların Ehl-i BEYT’ine verdikleri ikrârı bozmadıkları, bugüne kadar Sünnileşmedikleri için bir bedel ödemek gerekiyorsa, biz bu bedeli canla başla ödemeye seve seve ve çoktan hazırız.

Geleneklerimizi, tarihimizi, yerimizi yurdumuzu tanımayan, daha önce bu yerlere hiç adım atmamış insanları bilir kişi yaparak, kadastronun bu davanın başlangıcından sonra alelacele ve kasıtlı yanlış yapıldığı yerde metreyle ölçüm yaparak sınır belirlenmeye çalışılıyor! Cemevinin ne olduğunu kavram olarak dahi bilmeyen insanlara, Alevi inancının nasıl gerçekleştirildiğini bilmeyen insanlara “güzel sanatlar tarihi” adına “cemevi” üzerine bilirkişi raporları yazdırılıyor!  Çıkan sonuca bilir kişi raporu deniyor ve bize 500 yıldır aynı acı tekrar tekrar yaşatılıyor! Son otuz yıldır köye ayak basmamış insanları, davanın tarafı diye karşımıza dikiyorlar! Jandarmaya telefon açıp sorabilirsiniz, şu an HUBYÂR TEKKESİ’nde bizim evimizin dışında hiçbir ev açık değildir ve kimse yaşamamaktadır. Yalnız Mayıs ortalarından Ekime kadar yaşlı,emekli insanlar gelip yaşamaktadır. Şimdi burasıda elimizden alınmak isteniyor. Eskiden bu tür yerlere yerleşene Uç Beyliği takdim edilirdi, şimdi ellerinden alınıyor!

Okuma yazma bilmeyen, metre nedir bilmeyen insanlar binlerce yıldır topraklarını paylaşagelmiş, ilkel biçimiyle de olsa bu işi başarmışlar. Her ne hikmet ise, Türkiye’de kadastro, her türlü alet ve edevatla ve binlerce çalışanıyla 100 yıldır bu işi beceremiyor! Bunun mutlaka tarihi yazılmalı! Mahkemelerdeki en çok dava kadastro davaları. Kadastro yapıldıktan sonra bizim bölgede de mahkemeler başladı. İnsanlar öz kardeşleriyle mahkemelik oluyorlar. Aleviliğin en temel taşlarından birisi bu mahkeme konusuydu, şimdi Aleviliğin kendisini mahkeme önlerinde tartışır olduk! Hakimlere kolay gelsin, azalacağına çoğalarak devam ediyor! Bu, tesadüfü bir durum olmasa gerek! Başka ülkeler bu işi 300 yıl önce çözmüş. Burada elimde bir belge var: bazı yerlerin eski sahiplerinin kimler olduğu yazılı. Türkiye’de kadastro ve yer isimlerinin değiştirilmesinin neye hizmet ettiği çok açık ortada olan bir durumdur. Mızrak çuvala sığmıyor!(Belge: 11).

Bilirkişi raporlarından, mahkeme tutanaklarından ve mahkemeye verilen son layihadan anlaşıldığı üzre, Şeyhlik, Dedelik ve Türbedarlık, Türbe ve Tekke kavramları tamamen birbirlerine karıştırılmış ve yersiz kullanılmıştır. Burada kasıt yoksa bilgisizlik söz konusudur. İzninizle, konuyla ilgilenen bir eğitmen olarak bu kavramları kabaca izah etme gereği duyuyorum:

Alevi inancında DEDE soyundan gelen bir insan -ki yalnız babadan geçer- dede soyludur ve isterse dedelik yapmaya hakkı vardır. Ancak bu hakkı liyâkatla bezendirmek durumundadır. Bu konuda liyâkatı yoksa, dede soylu olması tek başına yetmez, zaten bu türden olanlara insanlarda çok önem vermez. Dedelerin görevi taliblerinin irşadıyla, yani inanç konusunda onları aydınlatması ve inançlarını gerçekleştirmede öncülük etmesiyle sınırlıdır. Köyümüzde HUBYÂR soyundan gelen her insan isterse dedelik yapabilir ve çoğunluğu da yapmaktadır. Dedelik erkek evlatlarla sınırlı bir uygulamadır.

Türbedarlık ise, dede soylu olmayı bile gerektirmez. Ahlaken uygun olan her insan türbedarlık yapabilir. Türkiye’de türbelerin ezici çoğunluğu bu tür türbedarlar tarafından korunur, bakılır. Türbedar olmak için o inançtan olmayada gerek yoktur. Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin türbedarlığını da Müslüman bir aile yapmaktadır. Türbedar kadınlardan da olabilir. Maraş Pazarcıkta ünlü Elif Ana ile Sultan I. Murad’ın Priştina’daki türbesine bakan Saniye Türbedar’ı bu konuda örnek olarak verebilirim(Belge: 12). Yani bir tür bakıcılıktır. Türbedar, türbeyle ilgilenen, bakan kişidir. Türbenin içinde yatan şahıs mutlaka bir din adamı olmak zorunda değildir, sayılan sevilen insanların da türbeleri alabildiğine mevcuttur. Türbedar istediği an görevini bırakabilir, değiştirilebilir veya babadan evlada devam edebilir. Mezarda yatan ünlü kişinin mezarının bakıcısı anlamındadır.

Oysa Şeyhlik, her ikisinden de çok farklı, çok daha kapsamlı yetki ve sorumlulukları kapsar. Şeyh olmak için illa bir türbeye de ihtiyaç yoktur. Şeyh, kendi yönettiği grubun inanç boyutunu da yönlendiren, ona şekil verebilen, değişiklikler ve yenilikler yapabilen, dergâhta derviş yetiştirebilmek için muhabbet meydanı açan, sadece zahiri değil, ‘ilm-i ledün’ denilen batini ilimler konusunda da bilgi sahibi, sezgisel yetenekleri olan biridir. İnanç hiyerarşisinde Dedeliğin ve Dervişliğin üstünde bir makamdır. Tasavvuf geleneğinde bilginin “yaşayan soy” (silsile) üzerinden verilmesi çok önemlidir. Bu yüzden bir derviş için onun mürşidinin, şeyhinin soyu çok önemlidir. Bu soy silsile üzerinden maddi veya manevi olarak Hz. Muhammed’e kadar çıkar. İstismar tehlikesini ortadan kaldırmak için de silsile konusu çok önemlidir. Bir derviş şeyhinin evladı sayılır. Bu yüzden sonraları soy seceresi Hz. Ali’ye çıkanlar çoğaldı.

Şeyh Arapça bir kelimedir. Farsçası ise Mürşid demektir. Anadolu  Alevilerinde Mürşid daha yaygındır. Ancak Tekke ile birlikte olunca Şeyh kullanılır. Şeyh aynı zamanda cemaatinin dışarıya karşı temsilcisidir. Şeyhler genel olarak bir Tekkede (Farsça Dergâh; Arapça Zaviye) yaşarlar. Hiçbir tekke Şeyhsiz olmaz! Şeyh yoksa Tekke de yoktur, çünkü Tekke ‘Türbe’ demek değildir. Şeyh kendisine bağlanan insanları tarikat kuralları içinde eğiten insandır. Öğretmensiz okul olamayacağı gibi, şeyhsiz tekke de olamaz? Kendisini ziyarete gelen talipleriyle sohbetler eder, cem tutarlar. Şeyhler Tekkelerini genellikle kendileri kurarlar ve kendi mallarıdır. Ancak daha önce kurulmuş ve herhangi sebebten boş kalmış Tekkelere şeyh ataması yapıldığı da görülür. İkinci Mahmud zamanında boşaltılan Bektaşi Dergâhları’na Nakşi Şeyhlerinin atandığı bilinmektedir. 16. yüzyıl başlarında da Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına Dimetiko’dan getirilen Balım Sultan Şeyh atanmıştır.

Ben şeyh oluyorum demekle, ya da şeyh seçtim demekle de bu işler olmaz! Kaldı ki, böyle bir durum olsa dahi bu yetki köylüye verilmez! Kadim kurumların yazılmamış kuralları ve gelenekleri vardır. Bu hep böyle olmuştur. Gelenekler bir belgede yazılı değilseler bile geçerlidir. Kaldı ki bu konuda binlerce, onbinlerce eser ve örnek vardır! İran’da devlet zorbalığından korunmak isteyenler Tekkelere, ünlü din adamlarının türbelerine sığınırlar. Devletin zor gücü oraya girmez, tamamen otonom yapılardır. Daha sonra Osmanlıya sığınan Seyyid Cemalettin’in yaşadıkları bu konuyu yeterince açıklayacak iyi bir örnektir.  Avrupa’da da bu görevi kiliseler yerine getirir, inanç ve mülkiyet bağlamında tamamen otonomdurlar.1915 yılında da HubyârTekkesi’ne Ermeni vatandaşlarımız sığınmışlardır. Hubyâr Türbesi’ni 1917 yılında yeniden yapan da onlardır.

Şeyhlerin asıl batıni görevleri derviş yetiştirmektir. Bu yüzyılın başında bu fonksiyonunu yitirmiş olsada bu Tekkede ünü sınırlarını aşan Dervişler yetişmiştir: Küçük Derviş (Sivas- Gövese (Çaltılı) Köyü’nde), onun dedelerinden Kara Hacı Şeyh (Zile Çayır Köyü’nde), Tatlı Derviş (Turhal-Samuçay’da), Kütük Baba (Hubyâr’da), Büyük Destan (Niksar-Haydarbeyi’nde), torunu Küçük Destan (merkez Karakaya Köyü’nde) bunlardan şu an aklıma gelenlerdir. Alevi inançlı insanlar arasında bu kişiler bilinirler. Bunların ermiş olduğuna inanılır ve mezarları kutsal ziyaret yerleridir, kendilerine adaklar adanır.

Tekkenin batini bir boyutu da olduğundan, şeyh öldüğünde burası mirasçılar arasında paylaşılmaz, işlevinin devam edebilmesi için kendisinden sonra gelen şeyhe, ki geleneksel olarak bu şeyhin büyük oğlu olur, devredilir ve mirasçılar arasında paylaşım dışı tutulurlar. Şeyhin yerine geçen bu yerin yeni şeyhi ve yeni sahibi olur.Tekkenin son Şeyhi dedem Şeyh Mehmet Temel, babası Şeyh Mustafa’nın vasiyetnamesi, bu vasiyetnamenin de mahkemece onanması sonucu çok küçük yaşta, 6 yaşında şeyh olmuş, talibleri onu büyütmüş ve yetişmesini beklemişlerdir (Belge: 13). Eğer bu kadar da olur mu diye düşünüyorsanız, Şeyh Cüneyd’in torunu, Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail’in de 5 yaşında Tac-ı Haydarî giydiğini ve 13 yaşında devlet yönetmeye başladığını düşünmenizi öneririm! Tekkeler geleneğe uygun olarak çok mütavazi, iddiasız ve basit yapılardır. Muhabbet ortamı kurulacak meydan odalarından (Bektaşilerde meydan, Kızılbaşlarda Cem), içinde oturulan yan odalardan ve dervişler için gereken çilehanelerden oluşurlar. Çilehane dervişlerin geldikleri son aşamada kendilerini kendilerine kanıtlamak için girdikleri ve 40 gün yalnız su içerek yaşamlarını sürdürdükleri küçük bir bölümdür. Belgelerde bahsi geçen çilehane burasıdır. Şart olmamakla birlikte geleneksel olarak şeyhler Tekkenin yanına gömülür.

Şimdi kadastro gereği her yerin sahibi olması gerekiyor. Türkiye’de Hırıstiyan İbadetevi Kiliseler şahısların malı olabiliyor, Sünni İbadetevi Camiler şahısların özel malı olabiliyor, ancak iş Alevilerin İbadethanesi Dergâha, Cemevlerine gelince olmuyor. Peki ben burada sormak istiyorum, bu nasıl bir ayrımcılık oluyor? Türkiye’de şahıslara kayıtlı cami sayısı Diyanet Başkanlığı verilerine göre 11 Aralık 2008 tarihi itibariyle 3652 dir (Belge: 14). Bugün herhalde daha da artmıştır. Bugün Çorum Alaca’da, ki daha önceki adı Hüseyin Abâd’dır, Anadolu’nun en büyük Tekkelerinden Hüseyin Gâzi Tekkesi Sünni bir vatandaşımızın mülkiyetinde olup, geleneğe uygun kullanılmadığı için harabeye dönüşmüş, kurban evinin bir duvarı bitişiğinde inşa edilen ahır duvarı olarak kullanılmıştır. Tekkenin müştemilatı olan türbenin kapısı açık olmakla birlikte, geriye kalan Tekkenin tümü harabe olmuş, ancak heybetini ve tarihi değerini hala korumaktadır. Burada resimlerini sunuyorum (Belge: 15). Her ne sebepten ise, mülk sahiplerinin rızalığına rağmen, Hüseyin Gazi Külliyesi’nin koruma altına alınması için yapılan başvurular sonuçsuz kalmaktadır.

HUBYÂR bu Tekkeyi 1544 yılında kurmuştur. Bu tekke kurulduğundan bu yana da kendisine Şeyh denilmekte, elde bulunan tüm belgelerde Şeyh olarak anılmaktadır. Zaten doğal olarak Tekke varsa Şeyhlik de vardır, bu iki olguyu ayırmak mümkün değildir. 1582 yılında kendisi Hakka yürümüştür. Dikkat edecek olursanız, Tekke arazisinde türbenin oluşmadığı bir dönemden bahsediyoruz. Hubyâr Hakka yürüyünce yerine oğlu Mustafa, o 1606 yılında Hakka yürüyünce yerine oğlu Derdiyâr, o 1618 tarihinde hakka yürüyünce yerine oğlu Ali sırasıyla şeyh olmuşlardır. Şeyh Ali 1678 senesine kadar çok uzun şeyhlik yapmış, kendisinden sonra da belgelere göre yerine Himmed Abdal, 1700 yıllarının başında Himmed oğlu Seyyid Mahmud Beğ şeyh olmuştur. Seyyid Mahmud Beğ de çok uzun şeyhlik yapmış 1756 yılından sonra da yerine oğlu Seyyid Abdi şeyh olmuştur.Bu doğrultuda Seyyid Abdi adına verilen son belge 1780 tarihini taşımaktadır. Buraya kadar saydığım tüm bilgilerin orjinal belgelerini, hangisi gerekiyorsa, hemen takdim edebileceğimi belirtmek isterim.

Bu tarihten sonra ortalık biraz hareketli; Osmanlı’nın taht kavgaları, ayaklanmalar, sonunda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, buna bağlı olarak Alevi-Bektaşi Tekke ve Dergâhlarının kapatılışı, tanınmış Bektaşi Babaları’nın sürgün edilişi ya da onların kaçışı. Bu sürgünlerden Hubyâr Tekkesi de nasibini almış,  1826 tarihinde Tekke kapatılmış, içindekiler sürülmüştür (Belge: 16). Böyle bir dönemde Alevilerin ortaya çıkması mümkün olmadığı gibi, daha çok görünmemeyi, saklanmayı tercih etmişlerdir. Tekkenin içindekiler Kızılarmut denilen mezraya, köyün büyük kısmı ise Orta Yayla adıyla bilinen, köyün üst tarafında tepenin arkasındaki çukura yerleşmiş, gelebilecek tehlikeden kendisini böyle korumuştur. Köyün üst tarafında tepenin üzerinden köye bakılabilecek yerin adı “Bakacağın Kıran” adını taşımaktadır. Köylüler oradan görünmeden Tekkeye bakarlar, gelen gideni gözetirler, kimse kalmadığından emin olunca Tekkeye gelip bırakılan yiyecekleri alırlarmış. İşte bu yüzden bu kıranın adı “Bakacağın Kıran” olmuştur ve tüm yaşlılarımız bu olayları dedelerinden dinleyerek öğrenmişlerdir.1851 yılına ait bir belgede de, Tekke sahiplerinin daha önce zorla sürgün edildiği, yavaş yavaş geri gelmeye başladıkları söylenmektedir (Belge: 17).

Hıdır oğlu Ahmed’in (nam-ı diğer Temel) doğum tarihi 1790’dır (1830 tarihli nüfus kaydında yaşı 40 tır). Ahmed’in oğlu 1840 doğumlu Temelin HIDIR ise, tüm bu olaylara sebeb veren, Tekkeyi yeniden işlevselleştiren, Şeyhlik için fermân alan ve köyü sünnileşmekten son anda kurtaran HIDIR ŞEYH’tir. Sen misin kurtaran? Hıdır Şeyh’ten önce bilgili bir Dede olan ve yukarda bahsi geçen KARA HACI köyün sünnileşme eğilimine dayanamadığı için köyü terk ederek Zile’nin Çayır Köyü’ne yerleşir ve burada Hakka yürür. Bununla ilgili büyüklerimizin hepsinin ezbere bildiği anlatımlar mevcuttur.

Bu yüzden Hubyar Ocağı ikiye ayrılmıstır. 1830 ve 1840 tarihli Nüfus kayıtlarında çocuklarda çokça Ömer ismine rastlanılmaktadır. Alevi geleneğinde olduğu gibi bu köyde de bu isim hiç kullanılmadığı için, -bugün de yoktur-, takiyye olarak çocukların resmi ve gerçek olmak üzere iki isimlerinin olduğunu düşünüyorum. Tekke merkezini tekrar canlandıran ve taliblerle ilişkileri yeniden sağlayan Hıdır Şeyh bu yüzden taliblerince çok sevilir ve onun keramet sahibi olduğuna inanılır, talipleri arasında adı üzerine yemin edilir. HIDIR ŞEYH 1905 yılında Hakka yürür ve daha önceden Şeyhlik görevini oğlu Mustafa’ya devreder. ŞEYH MUSTAFA 1921 yılında hakka yürür ve daha önceden tüm varlığını sabi oğlu ŞEYH MEHMED’e vasiyet eder. Bu vasiyetname Hafik Kaymakamlığınca 1922 yılında tastik edilmiştir. ŞEYH MEHMED 1985 yılında Hakka yürüdü.  Kendisinden Mustafa ve Himmed, Mustafa’dan da bizler geldik ve bizden öncekiler gibi gidiyoruz! Bu belgelerin hiçbirinde, bu belgelerde adı geçenlerden daha çok emeği olan kadınların ismi malesef hiç geçmemektedir ve öğrenemediğim ve burada veremediğim için çok üzgünüm. Nacizane, kendi notlarıma başta babaannem olmak üzere her kadını almayı kendime görev kıldım.

Görüldüğü gibi Şeyhlik ayrıcalıklı bir konum yaratmakta; üzülerek ifade etmeliyim ki, Şeyh’in bu üstün ve ayrıcalıklı konumu akrabalar arasında her daim bir çekememezliğe, neden ben değilim de o? sorusunun hareretli tartışılmasına da yol açmıştır. Şeyh’in bu ayrıcalıklı ve ihtişamlı konumunun dışa dönük boyutu tartışılırken, kimse sorumluluk boyutunda yer almamaktadır. Neden ben değilim diye soranlar acaba liyâkatlarını da hiç gözden geçiriyorlar mı? Cemaatin tarihinde bu yüzden kavgaların olduğu, bu yüzden köyün birbirine akraba olan altı gruba bölündüğü 400 yıldır yaşanan bir gerçektir.

Gönül isterdi ki, bu Ortaçağ zihniyeti artık geride kalsın, tarihimizden ders çıkaralım ve bu tür hataları bir daha tekrarlamayalım, en azından bizler insan onurunun gereğini yapalım, insanlarımızı soy, boy, aşiret, din, dil,renk, cinsiyet farkıyla değil, insan olma yolundaki gayretlerine göre değerlendirelim. Matesüf, gelin görün ki, tarihi tekerrür ettirmekte bahis görmeyenler, her türlü sahtekarlığa başvurmayı beceri sayan provakatörler, siyasi zeminin ona uygun hale geldiği dönemlerde ağırlık kazanabiliyor.

Sayın Hakim,

herkes kendisine yakışanı yapar! Şeyh Mehmet Temel’i bu şehirde değil, neredeyse tüm Türkiye’de tanırlardı. Şu satırların yazarı Sünni bir vatandaşımızdır: “Hubyâr Köyü denince akla Şeyh Mehmet gelir. Kendisini tanıma fırsatım olmadı. Hem Aleviler, hem de Sünniler arasında büyük bir saygınlık kazandığını bilmekteyim…İnsanlar arasında ayrım yapmayan bir kişiliğe sahipti. Tozanlı bölgesinde yöre halkının huzur içinde yaşamasını sağlayan insanlarımızdandır. Eski sağlık bakanlarından Dr. cevdet Aykan’ın ifade ettiği üzere, bölgede Çorum ve sivas olaylarının meydana gelmemesinin tek sebebi Şeyh Mehmet Temel’dir. Problemleri gönül rızası ile çözmekteydi.”(Belge: 18). Kendisi 9 Şubat 1985 tarihinde hakka yürüdü. Mezarını dedelerinin yanında, keşifte gördünüz.

Hubyâr’da şeyhlik olmadığı, bekçi olduğu iddia ediliyor. Şeyhin ve Tekkenin işlevlerini ve görevlerini bilmezseniz, “adam sen de ne olacak, muhtarlığın olsun” da diyebilirsiniz!Oysa ki köyün adı dahi halk dilinde Şeyhin Köyü’dür ve resmi adı da 1962 yılında Uzunbelen olarak değiştirilene kadar TEKKE KÖYÜ’dür. Yöremizde 50 yaşının üstü kimin yanında Şeyh Mehmet derseniz başların size döndüğünü göreceksiniz. Tüm bu gerçeklere rağmen, tüm bu belgelere rağmenbunlar açıkça inkâr edilebiliyor. İçinde doğduğu ve içinde öldüğü evinde insan nasıl bekçi olur? Bir şeyhin bekçilik yaptığı nerede görülmüştür? Bunu iddia eden yaşlı kişilerin dedemin yanına nasıl gelip, köşesinde nasıl oturduklarını, ’’şeyh efendi, şeyh efendi’’ diye nasıl riyakârca davrandıklarını çok iyi hatırlıyorum. Tüm belgeler ortada ve tüm dünyada da Şeyhin ve Tekkenin ne anlama geldikleri tüm dillerde biliniyor.

Bu makamları, bu sistemi biz kurmadık, kadimden geliyor; ailemizi kendimiz seçerek de doğmadık. Ta İbrahim Peygamber’den gelen tevhid geleneğinin bir sonucu olarak gelişen ve İbn-i Arabî de Vahdet-i Vücûd olarak ideal noktasına ulaşan bir öğretinin, bu topraklarda bin yıldır hem Alevi hem Sünni tasavvuf geleneğine yerleşik bir boyutudur söz konusu olan. Bin yıl sonrasından tarihe geri bakarak eleştirmek hakkına sahip değiliz. Tarih ders çıkarmak için vardır, geçmişi eleştirmek için değil.

Gördüğünüz gibi isimler ve tarihler vererek anlattım her şeyi. Tüm bunları belgelerle kanıtlamaya da hazırım. Sormak istediğinizi sorabilirsiniz. Devletten sonra Hubyâr’la ilgili en geniş, belki de onda bulunandan daha geniş arşivin de sahibiyim. Eğer şeyhlik yoksa ve babadan oğula geçmiyorsa neden yüzlerce belgenin orjinalı benim elimde? 600 yıllık belgeler bana nasıl ulaştı? Neden bu ailenin dışında hiçbir kimse belge sunamıyor?

Bizim hukuka, evrensel değerlere inancımız tamdır. Gücümüzü buradan alıyoruz, haklı olmaktan kaynaklı bir güç!

Biran için şöyle düşünelim: Türkiye’de hukuk evrensel değerleri üzerinden yürütülse, son 150 yıllık tarihini hiç kesintisiz bildiğimiz, babamızın, dedemizin, onların babalarının ve dedelerinin yaptığı ve kesintisiz oturduğumuz yerden bizi çıkartmak için, oranın bizim olmadığına dair begelerin olması gerekmektedir. Yani belge sunması gerekenler biz değil, oranın bizim olmadığını iddia edenler olmalıdır. Ortada fiili bir durum vardır ve biz orada kesintisiz 1851 yılından bu yana oturmaktayız. Bundan daha real, daha iyi hangi kanıtı arıyorsunuz?Şu an şikayetçi ve şahit durumunda olanlardan ikisi daha önce de muhtarlık yapmış 10 yıl süreyle iş başında kalmışlardır. Neden kendi zamanlarında tersi beyanlarda bulunmuşken, o yerin bizim zilliyetliğimizde olduğunu tasdik etmişken, şimdi birden bire işgalci olduğumuzu ileri sürer oldular? Bir yer üzerinde nasıl 150 yıllık işgalci olabiliyorsunuz? Bugün dünyanın süper güçleri dahi başka bir ülke üzerinde bu süre ile işgalci olamazken, topu tüfeği olmayan yaşlı HIDIR ŞEYH nasıl işgalci olabiliyor?

Bu konuyla ilgili en ufak bir delil olmadığı gibi, konuyla ilgili olabilecek resmi kurumların hiçbirinde bu yönde bilgi dahi olmadığı yapılan tahkikatlar sonucu ortaya çıkmıştır. Yapılan şey, koruma kurulu kararlarıyla, bilirkişi raporlarıyla, yalancı şahitlerle, kaç paraya yazdırıldığını bilmediğimiz gazete haberleriyle, iftira ve şikayetlerle yeni belge yaratma, sebeb yaratma çabası ve çalışmasıdır! Tabii hesapta olmayan şey, bizim elimizde var olan bu kadar belge bulunabileceğinin tahmin edilemeyişidir.

Aslında karşı tarafın yanıtlaması gereken sorulardan birkaçı da, eğer biz bu soydan gelmiyorsak ve işgalci isek, 600 yıllık belgelerin orijinalleri nasıl oluyor da bizim ebelerimizin sandıklarından çıkıyor? Nasıl oluyor da sayıları yüzbinleri bulan talip kitlesi yalnız bu aileyi tanıyor ve seviyor, sayıyor onların adları üzerine yemin ediyor? HUBYÂR OCAĞI’nın talipleri arasında HUBYÂR’ın kendisi dışında üç kişi üzerine daha yemin edilir. Bunlardan biri HIDIR ŞEYH, biri ŞEYH MEHMET TEMEL, bir diğeri de HUBYÂR OCAĞI’nın bir kolu olan grubun başındaki ve 1864 yılında Hakka yürüyen Zile Acısu Köyü’nde meftun VELİ BABA’dır. HIDIR ŞEYH ve ŞEYH MEHMET dava konusu olan kişilerdir. Bir kişi üzerine yeminin o grup içinde ne anlama geldiğini dinbilimcilere ve etnologlara sorabilirsiniz. Siz saygının bir günde, on günde kazanılacak basit bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da sahte mezar yapmakla saygınlık yaratılacağına mı inanıyorsunuz? Bugün köyde Dedelik yapan tüm insanlar sahip oldukları bu Dedelik konumunu HIDIR ŞEYH ve ŞEYH MEHMED’e borçludurlar. Bu iki kişi olmasaydı, Hubyâr Köyü’nde bugün Alevilik olmayacaktı! Bunu hem tüm talipler, hem de civar Sünni inaçlı vatandaşlarımız bilmektedir. Yani Hubyâr’da Aleviliğin bitirilmesi için önce bu ailenin oradan çıkarılması, yok edilmesi gerektiğini herkes bilmektedir. Yapılmak istenen de özünde bundan başka bir şey değildir.

Sayın Hakim,

Bu davanın seyrinin baştan beri yanlış bir kurgu üzerinden yürütüldüğünü düşünüyorum. Tekke bu davada Türbenin karşılığı olarak ele alınmış ve oradaki evler ise eklenti olarak değerlendirilmiştir. Oysa ki, merkezi konumda olan yer Tekkedir ve türbe tekkenin bir ekidir ve türbeler Tekke kurulduktan çok sonra yapılmıştır. Türbelerden birinde yatan Hubyâr, 1582 de Hakka yürümüş, oysa Tekke 1544 yılında yine kendisi tarafından kurulmuştur. Bu belgelerin hepsi mevcuttur. İkinci türbede yatan Hasan Abdal ve Hüseyin Abdal Hubyâr’ın torunlarındandır ve Tekkenin de şeyhlerindendir. Dolayısıyla bu örneklerde de görüldüğü üzere türbeler sonradan oluşur. Bu tüm İslâm Dünyası’nda böyledir. Hacı Bektaş Tekkesi, Abdal Musa Tekkesi, Şah Kulu, aklınıza ne kadar tekke gelirse gelsin hepsinde durum böyledir. Türbeler ancak 20-30 metrekarelik yerlerdir ve buralarda ibadet etmek mümkün değildir.

Şu an Tekke sınırları içersinde yer alan Türbe en son 1955 yılında var olan temelleri üzerine Şeyh Mehmet tarafından yeniden düzenlenerek bugünkü haline getirilmiştir. Önceki temelleri de, babası Şeyh Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Kitabesinde “1336 Şeyh Mustafa Efendi” yazmaktadır ve bunu siz yerinde gördünüz. Bu türbe, Şeyh Mustafa Efendi’nin kıyımdan kurtulmak için Tekkeye sığınan Ermenilere sahip çıkıp saklamasından ötürü, Ermeni ustaları tarafından bir teşekkür olarak yapılmıştır. Bu durum Mustafa Temel’in ceza yargılanması sırasında verdiği ifadesinde de aynen geçmektedir.

Türbe 1936 ve tahmini 1830 yıllarında olmak üzere iki kez yıktırılmıştır. 1925 yılında mühürlenen türbeye pencerelerinden girmeye başladıkları için türbe yıktırılmıştır. Bu yıkılış efsanelerine burada girmek istemiyorum!

Durum bu kadar açık ve netken, elimizdeki tapulara rağmen, yüzlerce yıllık zilliyetliğimize rağmen, devletin tüm kurumlarının burayla ilişkisi olmadıklarına dair belgelere rağmen, devlete ve köye mal edilebilecek hiçbir kayıt yokken, şimdiye kadar her türlü belgenin bizim tarafımızdan sunulmasına rağmen, hem geçmiş hem yaşayan tarih tüm söylediklerimizi onamasına rağmen, babamızın, dedemizin mezarına sahip çıkamayacak mıyız? Bizi engellemek isteyenler bu aklı ve yetkiyi nereden alıyorlar acaba?

Daha önce de değindiğim gibi, mesele yer meselesi değildir. Yer meselesi olsa bu iş çoktan halledilmiş olurdu. Burada yapılmak istenen şey, Alevilerin inanç ve ibadetlerine müdahale etmektir. Otantik kalmış ve canlı bir yerin “gelenekselliğinin” bozulmak istenmesidir. Böyle olmasa, 2 yıl önce yıkılan bahçede kurulu yemek yenilecek çardağın tamirini neden engelliyorlar? Bahçeye 10 tane tahtanın çakılması kimi neden rahatsız eder ki, bunun için kurul toplanıp yasak kararı çıkarılıyor? Bu durumu siz keşifte bizzat gözlerinizle gördünüz!

Şimdi köy muhtarlığına verelim diyorlar:

sorarım, bu tekke kurulduğunda muhtarlık var mıdır? Peki yoksa o zaman ki sahibi kimdi? Muhtarlık kanunu çıkalı ve uygulanmaya başlanması, muhtarlığın bildirimle değil seçimle yapılmaya başlamasının tarihi geçmişi nedir? Burada 500 yıllık bir tarihi ve o tarihin sahiplerini ve mirasçılarını konu alan bir durum yok mu? Düz mantıkla bakarak, “efendim muhtar seçiliyor” diyerek bu iş çözülebilir mi? Seçimle yapılan her şey iyi sonuç verseydi Türkiye bu hale gelir miydi? Hem muhtarın ne yapacağını nasıl garanti edeceğiz? Keçeci Baba Tekkesi’nin başına gelenler, orada muhtarın ne yaptığı ortada değil midir? Kaldı ki, burası korumaya alınmış bir yerdir ve bu nedenle köy tüzel kişiliğinin olamaz! Kararın ikinci günü tapu dairesinde vakıflar üzerine devri gerçekleşecektir.

Elimizde bulunan belgelerin tamamı isimlere, şahıslara düzenlenmiş belgeler! Sadece bu bile mülkiyet ilişkisini açıklamaya yeter de artar bile! İstediğiniz tarihçiye sorabilirsiniz, belgeler şahıslar üzerine ise bu o şahısların yetkisini de ifade eder! Tek bir belge ile sonuçlanmış onlarca dava varken, biz yüzlerce belgeyle davayı sonuçlandıramıyoruz!

Şimdi siz devlet olarak tam 100 yıl hiç ilgilenmeyeceksiniz, gelip gitmeyeceksiniz, bir hizmet dahi götürmeyeceksiniz, sonra da gelip burası benim diyeceksiniz.

Keçeci Köyü muhtarı da Keçeci Tekkesi’ni müftülüğün hizmetine sunmuştur. Türkiye’de idare’nin karşısına dikilecek, istenilen şeye hayır diyebilecek kaç muhtar var? En küçük devlet memurunu gördüklerinde her tarafları titriyor! “Bize köyünüzden oy çıktımı ki siz bizden hizmet bekliyorsunuz” sözü muhtarları hizaya getirmeye yetiyor. Türkiye’de hizmetin bir vatandaşlık meselesi olduğunu değil, siyaset meselesi olduğunu açıkça deşifre ediyor.

Sayın Hakim,

Dava konusu yerin keşfinin yapıldığında ben de orada idim. Tekke alanı ölçülürken, Türbe alanlarının ayrı ölçülmesini istediniz ve öyle de yapıldı. Buradan yola çıkarak Türbeyi Tekkeden ayırarak bir sonuç çıkarılmak istendiğini düşünüyorum. Bu çözüm değil:

Birincisi her iki türbenin toplam alanı Tekke toprakları içersinde sadece 40 metrekaredir. Türbeler Tekkenin müştemilatını oluştururlar ve ayrılmaması gerekir;

İkincisi orada yatanlar bizim dedelerimizdir, bu nedenle başkalarına asla verilmemelidir;

Üçüncüsü her iki türbe de korumaya alınmıştır. Koruma kanunu gereği, koruma alanına sınır teşkil eden yerler anında kamulaştırılabilmektedir. Yani sınırda olan mülklerin kime ait olduğunun kıymet-i harbiyesi yoktur; kaldı ki, 40 metre kareyle yetinmeyecek olanlar, en geç iki ay içinde kamulaştırmayı gerçekleştireceklerdir.

Almanca’da bir deyim vardır: “kilise köyde kaldı”. Bu deyim, ortaçağ geleneklerinin sanayileşmiş kent yaşamında gerçekleştirilemeyeceğine vurgu yapmak için kullanılır. Bu işi ne bizim, ne de başka bir ailenin taşıma koşulları 21.yüzyılda artık kalmamıştır. Mustafa Temel bu geleneğin yaşayan son temsilcisidir. Yapılması gereken şey, burayı vakıflaştırarak kendi öznel durumunu ve saygınlığını korumak, Alevi inancının, HUBYÂR saygısının kendi öznel yapısıyla ve iradesiyle yaşamasını sağlamaktır. Bu amaçla, Hubyâr Köyü Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği’nin 25Aralık 2005 tarihinde aldığı karar gereği çalışmalar başlatılmış(Belge: 19), Temmuz 2006 da Hubyâr Eğitim Vakfı da resmen kurulmuştur. Başkanlığını yaptığımdan ötürü aile vakfı olarak lanse etmeye çalıştıkları bu vakıf, son derece saygın 50 insanın vakıf sermayesini ortaklaşa oluşturduğu katılımı ve köy derneğinin genel kurul kararıyla kurulmuştur. Kurulduğu günden bu yana burslar vererek, köyde yol, su, düzenleme çalışmaları yaparak, kültürel ve eğitsel konularda katkılar sunarak varlığını sürdürmektedir. Hubyar’la ilgili durumlarda da Köy derneğiyle birlikte ortak karar alınmakta, her yıl onbinlerce insanın katıldığı ve Tokat’ın en büyük etkinliklerinden olan Hubyâr Anma Törenleri ortaklaşa yapılmaktadır

Vakfımızı düzmece, aile vakfı olarak ve durumu kurtarmak için kurulduğunu iddia edenlerin kurduğu vakfın tüm varlığını ise iki kişi yatırmış, dolayısıyla iki kişi dışındakiler başkalarının paralarıyla üyedirler (Belge: 20).

Sayın Hakim,

Hukukun tümünün tartışma konusu olduğu, yargının hergün basının konusu olduğu ve giderek güdükleştirilmeye uğraşıldığı bir dönemde hala yargı ya güvenmek istiyoruz. Çünkü evrensel hukuk dışında bir çıkış yolumuz yoktur!

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Türkiye’de yargı kararlarının adaleti sağlamaktan ziyade, devletin ideolojisinin talepleri doğrultusunda şekillendiğini saptamıştır. ‘Devlet mi Adalet mi?’ sorusunun karşılığı maalesef ezici bir çoğunlukla ‘devlet’ çıkmıştır.

Kendisini ispat etmek zorunda olan biz değil, hukuktur. Özünde mesele şudur: Türkiye’de hukuk var mıdır, yok mudur? Varsa Alevilere ve onların inançlarına karşı nasıl uygulanmaktadır?

Tüm olanlara rağmen hukukun kazanmasını arzuluyoruz! Elinizdeki belgelerde raporların nasıl değiştirildiğini, yanlış çevirilere nasıl göz yumulduğunu, bizleri engellemek için nelere, kimlere, hangi yol ve yöntemlere başvurulduğunu kanıtlarıyla görüyorsunuz, biliyorsunuz!

Bunca belge, bilgi ve nacizane açıklamadan sonra takdir yüce mahkemenizindir…

Saygılarımla. 12.12.2014.

HUBYAR EĞİTİM VAKFI BAŞKANI

HIDIR TEMEL

[*] Köşeli parantez içersindeki bölüm sadece sözlü olarak yapılmıştır, yazıda mevcut değildir.