Ana Sayfa Blog Sayfa 6373

Hükümet’ten Alevi paketi: Seyit Rıza aranacak!

Hükümetin ‘Alevi açılımı’ ilgili paketinde Seyit Rıza’nın mezarının yerinin aranması, Tunceli adının Dersim olarak değiştirilmesi gibi hedefler olduğu öne sürüldü.

Hükümetin ‘Alevi açılımı’ ilgili paketinin ilk önlemlerinin Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından 23 Kasım’da Tunceli’ye yapılacak ziyarette açıklanması planlanıyor.

Anka’nın haberine göre pakette Seyit Rıza’nın mezarının yerinin aranması var. Mezarın yurtdışında olma ihtimali de değerlendiriliyor. Bulunması halinde Türkiye ’ye getirilecek. Hükümet ’in Alevi açılımı ile ilgili pakette Tunceli adının Dersim olarak değiştirilmesi ilk hedefleri arasında.

Madımak Müzesi’nin yeniden organize edilmesi de pakette yer alıyor. Özel eşyaların da sergileneceği müze daha canlı hale getirilecek.

Cemevlerinin kültür merkezi olarak Kültür Bakanlığı bünyesinde olması da AKP ’nin hedefleri arasında.

Pakette Dersim olaylarının araştırılması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulması da yer alıyor.

Hükümet atacağı adımlar konusunda Cemevleri ve derneklerle toplantılar düzenleyecek. Alevi federasyonlarıyla da temaslar gerçekleşecek.

Aleviler, 8 bin imzayı İngiltere başbakanlığına teslim etti

Ortadoğu’da Işid katliamlarını ve Batı ülkelerinin savaş politikalarını kınayan imza kampanyası sonucu toplanan 8 bin imza bugün İngiltere başbakanlığına teslim edildi. Londra nın Manor House bölgesinde çadır…

Ortadoğu’da Işid katliamlarını ve Batı ülkelerinin savaş politikalarını kınayan imza kampanyası sonucu toplanan 8 bin imza bugün İngiltere başbakanlığına teslim edildi. Londra nın Manor House bölgesinde çadır…

Ortadoğu’da Işid katliamlarını ve Batı ülkelerinin savaş politikalarını kınayan imza kampanyası sonucu toplanan 8 bin imza bugün İngiltere başbakanlığına teslim edildi.

Londra nın Manor House bölgesinde çadır eylemi ile başlatılan kampanya ya çok sayıda ingiliz ve diğer toplumların yanı sıra ingiltere de yaşayan Alevi toplumu tarafından dayanak verildi. Iki ay süren imza kampanyasında toplanan 8 bin imza bugün Londra da bulunan 10 Downing Street’teki Başbakanlık’a verildi. Dosyayı alan memur en geç 5 gün içinde resmi yanıtın Britanya Alevi Federasyonu’na verileceğini belirtti.

Daha sonra konuyla alakalı bir izah yapan BAF Başk. İsrafil Erbil ‘Ortadoğu halklarına demokrasi götüreceğiz iddiasında olan batı ülkeleri, ışid ve el kural gibi maşalar aracılığı ile kırım yapmaya devam ediyor. Üretilen silahlara Pazar yaratan emperyalistler Ortadoğuda kan dökerek halkları zayıflatmak ve petrol başta olmak üzere tüm yer altı yer üstü zenginliklerine el koymaktalar. Milyonlarca insanın ölümü, yaralanması ve hanesiz kalması ile sonuçlanan demokrasi ihracının kocaman bir yalan olduğu ortadadır.Tüm bunları kınadığımızı, farkında olduğumuzu ve durdurulması gerektiğini anlatan bir imza kampanyasında toplanan 8 bin imzayı bugün ingiltere başbakanlığına teslim ettik. Güvenlik nedeni gerekçe gösterilerek kalabalık bir kurul içeri almak talep etmeyen memurlar dosyayı kapıda teslim aldılar ve beş gün içinde yanıt verileceğini söylediler. İmza kampanyasına dayanak verem tüm canlara teşekkür ederiz’ diye konuştu.

Başbakanlığa gelen kurul içinde Türkiye de gelen Mehmet Yüksel Dede de bir izah yaptı. Mehmet Yüksel ‘Irak ve Suriye’de katliama uğrayan halk yanlız değildir. Avrupa da yaşayan canların duyarlılığı bizleri çok mutlu etmektedir. Avrupa ülkeleri ortadoğuda elini çeksin. Onların silahları barış değil savaş nedenidir. Kobani, Şengal, Lazkiye ve tüm mağdur halkların yanında olmaya devam edeceğiz. Hızır yoldaşımız olsun’ dedi.

“Alevilik AKP’nin Başı Sıkıştıkça Başvuracağı Can Simidi Değildir”

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Fevzi Gümüş, “AKP Hükümeti, son günlerde yeniden Aleviliği diline dolamaya başlamıştır. Alevilik AKP’nin başı sıkıştıkça başvuracağı can simidi değildir. Hükümet, Alevilerin CHP’ye ve sola destek vermesini engellemek istiyor. Hükümet neden Alevilerin sorunlarını gündeme getirir gibi yaparak Dersim’i hatırlatıyor? Çünkü aslında Hükümetin “çözmek istiyoruz” dediği şey, bizim taleplerimiz değil; Aleviler ile CHP ve sol arasında var olan ve pek çok tarihsel ve toplumsal arka planı bulunan güçlü bağdır” dedi.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Fevzi Gümüş yaptığı yazılı açıklamada, AK Parti hükümeti, son günlerde yeniden Aleviliği diline dolamaya başlamıştır diyerek, “Başbakanın, Aleviliğe ilişkin bu çıkışının çözüm üretmek amaçlı olmadığını; AKP’nin Türkiye’nin meseleleri konusunda sıkıştığını göstermektedir. Önceki Başbakanın ve dolayısıyla AKP’nin Aleviliğe nasıl baktığını; Cemevlerimiz ile ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan fetvalar aldıklarını unutmadık” ifadelerini kullandı.

“HÜKÜMETİN ALEVİLİĞE İLİŞKİN HERHANGİ BİR ÇÖZÜMÜ OLMADIĞI ORTADADIR”

Hükümetin Aleviliğe ilişkin herhangi bir çözümü olmadığını söyleyen Gümüş, “12 yıllık AKP Hükümeti süresince edindiğimiz tecrübeler, işlerin yolunda gitmediğini ve mevcut sorunları ötelemek için zaman kazanma politikasına başvurduğunu gösteriyor. Hükümetin Alevileri oyalamak ve toplumun dikkatini mevcut sorunlardan uzaklaştırmak için gündemine aldığı Aleviliğe ilişkin herhangi bir çözümü olmadığı ortadadır” dedi.

“BAHANELERDEN BİRİ DE ALEVİLERİN KENDİ ARALARINDA GÖRÜŞ BİRLİĞİNE VARAMADIĞI İDDİASI”

Alevilerin kendi aralarında görüş birliğine varamadığı iddialarının gerçeği yansıtmadığını vurgulayan Gümüş, “Ancak Hükümet her seferinde topu taca atacak bahanelere sığınmaktadır. Bu bahanelerden biri de Alevilerin kendi aralarında görüş birliğine varamadığı iddiasıdır. Bu iddia çok gülünçtür. Alevilerin kendi aralarında görüş farklılıkları olmasına rağmen bu görüş farklılığı AKP ile İşid’in İslamiyet’e bakışındaki farklılık kadar büyük değildir. Kaldı ki görüş farklılıklarımız, taleplerimizin ortak olduğu gerçeğini değiştirmemektedir” ifadelerini kullandı.

“TALEPLERİMİZ AÇIK VE ANLAŞILIR NİTELİKTEDİR”

Alevilerin taleplerinin açık ve anlaşılır olduğunu belirten Gümüş, şu ifadelere yer verdi: “Biz Aleviler, Cemevleri’ne yasal statü kazandırılmasını; din dersinin zorunlu olmaktan çıkartılmasını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın farklı bir modelle yeniden konumlandırılmasını ve Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi’ne dönüştürülmesini istiyoruz. Biz Aleviler, Alevi – Sünni bütün yurttaşlarımızın eşit statüde olmasını istiyoruz. Alevilerin taleplerinin gerçekleştirilmesinin karşısında anayasal düzeni değiştirmek gerektirecek herhangi bir durum da söz konusu değildir.”

“HÜKÜMET NEDEN ALEVİLERİN SORUNLARINI GÜNDEME GETİRİR GİBİ YAPARAK DERSİM’İ HATIRLATIYOR”

Dersim tartışmalarına değinen Gümüş, “Ancak Hükümetin Alevilere ilişkin çözüm üretmekten çok, asıl meramının başka olduğu gündeme taşımaya çalıştıkları Dersim sorunundan anlaşılmaktadır. Hükümet, neden Alevilerin sorunlarını gündeme getirir gibi yaparak Dersim’i hatırlatıyor? Çünkü aslında Hükümetin “çözmek istiyoruz” dediği şey, bizim taleplerimiz değil; Aleviler ile CHP ve sol arasında var olan ve pek çok tarihsel ve toplumsal arka planı bulunan güçlü bağdır” açıklamasında bulundu.

“HÜKÜMET ALEVİLERİN CHP’YE VE SOLA DESTEK VERMESİNİ ENGELLEMEK İSTİYOR”

Hükümet’in Alevilerin CHP’ye ve sola destek vermesini engellemek istediğini söyleyen Gümüş, “Hükümet, Alevilerin CHP’ye ve sola destek vermesini engellemek istiyor. Yas-ı Muharrem’de, Başbakanın Hacı Bektaş’ta yumuşak bir üslupla söylediği Aleviliğe dair sözler, kendisinden önceki Başbakan ile aynı içeriğe sahiptir. Konuşmanın içeriğinden de anlaşıyor ki AKP, evrensel laikliğe uygun bir çözüm üretmek yerine Aleviler üzerinden CHP’yi, CHP üzerinden tek parti iktidarını ve elbette Dersim’i konuşarak, zaman kazanmak ve gündem değiştirmek istiyor. Çünkü Türkiye’de başta kömür ocakları olmak üzere gerekli önlem alınmadığı için her gün ortalama beş işçinin hayatını kaybediyor. “Çözdük, çözüyoruz” dedikleri Kürt sorununda MHP’den daha milliyetçi bir noktaya geldikleri ortadadır” ifadelerini kullandı.

“IŞİD KATLİAMINDAKİ SESSİZLİKLERİNİ Obama’NIN TELEFONU İLE BOZDUKLARINI BİLİYORUZ”

Gümüş, “IŞİD’Cİ katillerin Kobani’de gerçekleştirmek istedikleri katliama karşı sessizliklerini ancak Obama’nın telefonu ile bozduklarını biliyoruz. Kürt sorunu konusunda dillendirdikleri “özgün, yerli ve milli çözümü formülü, kuyruğu dik tutma isteğinden başka bir anlam taşımıyor” dedi.

“BİN ODALI KÖŞ LÜKSE DÜŞKÜNLÜĞÜN İŞARETİ OLDUĞU KADAR CUMHURİYET İLE HESAPLAŞMANIN SİMGESİ”

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na ilişkin Gümüş, “Ankara’nın nefes borusu konumundaki Atatürk Orman Çiftliği’ne yapılan “bin odalı” Köşkün lükse düşkünlüğün işareti olduğu kadar Cumhuriyet ile hesaplaşmanın simgesi olduğu gözden kaçmamalıdır. Başbakanlık için yapımına başlanan binanın Cumhurbaşkanlığına çevrilmesi, dönemin Başbakanın Cumhurbaşkanı olması ile doğrudan ilişkilidir. Bir zamanlar sıfır sorun olarak lanse ettikleri Suriye meselesi, Türkiye için bir bataklığa dönüşmüş durumdadır. Bütün bu meseleler nedeniyle çıkmaza sürükledikleri Türkiye’nin yönetilemediği gerçeğini örtmek için gündeme getirdikleri Alevilik sorunu, AKP’nin can simidi olamaz” açıklamasında bulundu.

“DAVUTOĞLU DA ÇÖZÜM DEĞİL ÖNCÜLÜNÜN YOLUNDAN GİDEREK ZAMAN KAZANMAK İSTİYOR”

Hükümetin Aleviliğe dair çözüm üretme konusunda inandırıcılığını yitirdiğini söyleyen Gümüş, “Bu hükümet, Aleviliğe dair çözüm üretme konusunda inandırıcılığını yitirmiştir. Zaten Davutoğlu da çözüm değil; öncülünün yolundan giderek zaman kazanmak istiyor. Dersim’i de zaman kazanma stratejisinin mezesi yapmaktan geri durmuyor. Biz Aleviler, Dersim tertelesinin, Türkiye’nin mutlaka “amasız” “fakatsız” konuşup halletmesi gereken bir mesele olduğuna inanıyoruz” dedi.

“AMASIZ FAKATSIZ ÖNKOŞULSUZ ALEVİLERİ TANIYIN”

Alevi Bektaşi Federasyonu olarak Alevilerin temel sorunlarının çözümü için eşit koşullarda hükümetle her düzeyde görüşmeye hazır olduklarını vurgulayan Gümüş şu ifadeleri kullandı: “Biz Aleviler, Dersim’in acılarla dolu tarihinin sorumlusu devlet olduğuna inanıyoruz. Devleti o gün CHP yönetiyorduysa bugün de AKP yönetiyor. AKP, Dersim’i malzeme yapacağına o günün arşivlerini açmalı ve kimin hangi rolü üstlendiğini kamuoyu görmelidir. Evet, bütün bunlar, AKP Hükümetinin zaman kazanmak peşinde olduğunu gösteriyor. Oysa Biz Aleviler bir an önce taleplerimizin çözülmesini istiyoruz. Çözümün formülü basittir. Alevileri tanımlamaktan vazgeçin; amasız fakatsız, önkoşulsuz Alevileri tanıyın. 12 yıllık AKP Hükümeti,, Sünnilerin Sünni gibi, Alevilerin Alevi gibi ve dolayısıyla bütün inanç ve dinlerin kendi inançlarına uygun olarak yaşayabildiği ve muhataplarının inançlarına saygı gösterdikleri bir ortamı yaratmak için öncelikle her inanca eşit mesafede durmasını bilecek bir devlet modelini yaratmak gerekir. Alevi Bektaşi Federasyonu olarak Alevilerin temel sorunlarının çözümü için eşit koşullarda hükümetle her düzeyde görüşmeye hazır olduğumuzu da kamuoyuna buradan bir kez daha ilan ediyoruz.”

Aleviler Hakikatine Ulaşmak İçin Özgürlük Hareketini İzlemeli

HAYDAR ERGÜL

Ortadoğu eksenli 3. Dünya savaşı yayılarak ve derinleşerek yükselişini sürdürüyor. Dünya yeniden yapılandırılıyor ve biçimlendiriliyor. Bu yapılandırmanın merkezinde Ortadoğu özellikle de Kürdistan’ı çevreleyen ülke ve Kürdistan odaklı sürdürülen bir savaş oluyor. Neden Kürdistan’da yoğunlaştığı üzerinde düşünülmesi, analiz edilmesi ve anlamlandırılması gerektiği esaslı bir konu oluyor. Bu analiz doğru çözümlenip anlamlandırılabilindiği oranda Ortadoğu ve dünyanın gidişatını görme, ona göre tavır ve tutumları geliştirme imkan dahiline girebilir.

Şu açık; toplumsal hareketler çoğu zaman iradi olarak yön kazandırılmazlar. Yön kazanabilmesi için bir birikim yoğunlaşmasının kabarışına ihtiyaç duyacaktır. Yani toplulukların yaşadığı sorunlara yoğunlaşılmazsa, sorunların çözümsüzlüğü öyle noktalara ulaşır ki; değişim kendisini dayatır. Mutlak bir değişimin kaçınılmazlığı açığa çıkmaya başlar. İşte o noktadan itibaren, toplumsal sorunları çözebilecek doğru örgütsel ve iradi tutumlar ortaya konulabilinirse çözümler gelişir. Yani toplumsal hakikat birikimleri ve yoğunlukları açığa çıktıkça, iradi -diğer bir ifadeyle- subjektif örgütlenme ve eylemin gelişme koşulları ortaya çıkar. Ancak objektif zemin diyebileceğimiz koşullar olsa da subjektif, iradi öncelikler kendiliğinden ortaya çıkmazlar. Onun için ilk hazırlıkların yapılması, ama doğru bir amaç tespiti ve o amacı başarıya götürebilecek örgüt, eylem ve araçların da tespitini yapma, zamana dayalı ve fedakarca bir mücadeleyi zorunlu kılar. Ancak o şartlarda doğru bir mücadele hattı ve başarıya götüren eylemi gerçekleştirmek mümkün olabilecektir. Bu öncülüğün oluşturulması halinde, çözüm arayışlarının yoğunlaşması ve oluşmasına rağmen öncülük olmadığında; egemenler tarafından toplumsal olguları parçalama, yönelimlerini saptırma, sonuç olarak çeşitli yöntem ve tarzlarla istemleri doğrultusunda sonuca götürmeyi hedeflerler ve genellikle de başarı olurlar.

Çünkü önderliksiz halklar pusulasız gemiye benzer. Nasıl ki pusulasız gemiler okyanuslarda yolunu şaşırır, ulaşması gereken limana ulaşmaz; ya büyük dalgalara kapılarak denize gömülürler, ya da düşman limanlarına sığınmaktan başka çareleri kalmaz. Halkların ve toplulukların da böyle bir gerçekliği vardır. Doğru önceliklere sahip değillerse ve o doğrultuda örgütlenmemişlerse yönlerini kaybederler, parçalı şekillerde ya düşmanların katliamlarına hatta soykırımlarına uğrarlar, ya da düşman limanlarına demirlemekten başka seçenekleri kalmayacaktır.

Özellikle son yüz yıldır bu tarz önderliksiz yığınla halk topluluğu, inanç topluluğu doğru bir önderlikten yoksun kaldığı için soykırımları yaşadı. Büyük katliamlar gördüler ve kalanlar da önemli oranda düşmanlarının limanlarına sığındılar. Bölgemizde buna örnek mi saymak gerekir? 1915 Ermeni soykırımı, Kürtlere dönük çok sayıda soykırım düzeyine varan katliamlar, sürgünler tatma ve en son Dersim soykırımı bir yanıyla Kürt, bir yanıyla Alevi kimliklerini yok ediş öyküsüdür. Ardından yoğun bir asimilasyona tabi tutma ve milyonlarca Kürdün Araplaştrılması, Farslaştırılması ve Türkleştirilmesi bu temelde gerçekleştirildi. Yine Anadolu’da Türkmen, Laz, Çerkes, Arnavut gibi onlarca halk kimliği tarihten silindi. Alevi inancı yok sayıldı, daha yakın gelecekte Maraş, Çorum ve en son Sivas Madımak gibi sayabileceğimiz onlarca katliam gerçekleştirildi. Buna Ortadoğu’da Êzidî, Asuri-Süryani Hristiyan kimlikleri Kakailer, En’el Hakçılar…saydıkça liste uzayıp gidecektir.

Günümüzde Şengal’ de Êzidî Kürtlerinin uğradığı soykırım girişimiyle gerilla olmasaydı, soykırım gerçekleşmiş olacak ve yüzbinlerce Êzidî yaşamayacak, barbarca bir saldırı sonucu yok edileceklerdi. Yine Hristiyan, Asuri-Süryani bölgedeki diğer Alevi kimlikleri yoğun bir saldırı tehdidi altındadırlar. Kendilerini savunabilecekleri ne öncülükleri var, ne mücadele edebilecek araçları bulunmaktadır. Ellerinde tek geriye kalan, fırsat bulup kendi vatanlarını terk etme, dünyanın dört bir tarafına dağılma olurken, fırsatları olmayanlar ise ne zaman katledileceklerini bilmeden ölüm tehdidi ile yaşamaktadırlar. Tüm bunlar, IŞİD denen barbar bir güruh eliyle gerçekleştiriliyor. Yapılan barbarlık dehşet vericidir. Doğada hayvan diye bulunan hiçbir canlı bu barbarlığı yapamaz, yapmaz. En tehlikeli olan Aslan, Kaplan gibi yırtıcı hayvanlar en fazla karınlarını doyurmak için diğer hayvanları parçalayarak yerler. Bu anlamda IŞİD barbarlığı ile mukayese edilemeyecek, hatta makul görülebilecek bir düzeyden söz edilebilinir. IŞİD katletmekle yetinmiyor, insan cesetlerini parça parça ederek, bir de onu sanal dünyada yayarak halklar üzerinde dehşetli bir korku yaymak istiyor. Yayıyor da ve toplumlar bu dehşet karşısında dirençsiz bırakılıyor. Psikolojik olarak tamamen savunmasız bırakılıyor insanlar.

Bu vahşeti uygulayan IŞİD nedir, öncelikle bunun iyi anlaşılması gerekiyor. İnsanlar nasıl bu düzeyde canavarlaşabiliyor, yakıyor, yıkıyor, parçalıyor ve kadınlara saldırıyor? Kadına zulüm uygulamaktan aşırı zevk alan, beşikteki çocuğu katlederken kahkahalar atan bu ayaklılar insan olabilir. Evet suretleri insandır, geçmişleri de insandır. Fakat nasıl bu hale getirildiler veya geldiler? Üstelik bunu Müslümanlık adına yapıyorlar. Bir de İslamlığı çarpıtarak bu barbarlığı uygulayanların cennete gideceği vaat edilmektedir. O insanlar buna inanmakta, yüksek bir istek ve arzuyla barbarlıklarını icra etmekteler. Bu toplumsal zemin nasıl şekillendi, ortaya çıktı, bunun mucitleri kimlerdir?

Şu açık değil midir; son 150-200 yıldır kapitalizmin kar hırsının bununla bir ilişkisi var mıdır? Ortadoğu toplumlarının bu kadar örselenmesi kapitalist sistem tarafından düşürülmesiyle ilişkilendirilebilir mi ? Evet doğrudan kapitalizmin Ortadoğu’yu sömürüye açmak için dayattığı ulus-devlet yapılanması ve mantığı bölge halklarının hakikatine ters olduğu için onunla hep savaş içerisinde olmuştur. Savaşarak, aşırı şiddeti uygulayarak ve bölgeyi hoyratça sömürüye açma, yoğunlaşmış tüketimi hem maddi hem manevi-duygusal sömürmesi sonucu IŞİD türü yapılanmalar bu korkunç askeri ve psikolojik savaşın tortulaşmış hali olarak ortaya çıkmaktadır, belgelenmektedir. Yönünü şaşırıp düşman limanına sığınan, yani emperyalist-kapitalist sistemin diğer bir ifadeyle kapitalist modernitenin limanına sığdırılan sığıntının ruh halinin dışa vurumudur. Çürük, dökülmüş ve azmış saldırganlıkla yozluğun yine emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri tarafından örgütlendirilip silah ve lojistiği sağlananlar, halklara barbarca saldırmaktadır. Söylenmek istenen şudur; ya bizim istediğimiz gibi yaşayacaksınız, ya da karşı çıkarsanız IŞİD türü barbarlıklarımızı size saldırtırız, onların zulmü altında bizar olursunuz. Sonuçta bizim tarafımızdan kurtarılmayı bekler hale gelirsiniz. Biz de gelir sizi “kurtarırız”. Yapılmak istenen budur ve nitekim başını ABD’nin çektiği çekirdek koalisyon denen yeni bir yapı oluşturuldu. Kurtarıcı olarak sahneye çıkmaya başladılar. Onunla IŞİD belasından kurtulmak isteyen toplumsal kesimleri yanlarına çekebileceklerini ve istedikleri gibi toplumları yapılandırarak kapitalizmin oburca sömürüsüne açık hale getireceklerini tasarlamaktadırlar.
IŞİD türü tortu yapılar insan düşmanıdır. Kendi tortu ve yoz arzularını tatmin etmek için her tür saldırıyı yapmakta zevk alırlar, çünkü insani tüm özelliklerini kaybetmişlerdir. O yüzden İslam’la hiçbir ilişkileri olmadığı gibi İslam’ın da düşmanıdırlar. Çünkü İslam’ın değerleri özünde insani değerlerdir. Dolayısıyla insan karşıtı değil; tam tersi insanın toplumsallaşması ve insanlaşmasında çok ciddi katkıları bulunmaktadır.

IŞİD türü yapılar saptırılan ve devletleştirilen “İslam’ın” en düşürülmüş tortu ve paliyatif yapıları olmaktadır. Bu özelliğinden ötürü de anti-İslamdırlar. Bu tür yapılar aşırı bir sapkınlık ve düşürülmüşlük türüdür. Emperyalizm bu türü günümüzde kullanmaktadır. Yani insanlığa saldırtmaktadır. En son Kobanê’ ye saldırtılmasıyla özellikle Türk devletinin verdiği yoğun destekle Kobanê düşürülmek isteniyor. İşgal edip egemenlik altına alınmak isteniyor. PKK esas yönüyle öncülüğü olan, yani varlığını toplumsal hakikatten alan, her farklı topluluğun kendi içinde komünal değerleri örgütlenmesi, öz savunmasını kurması ve kendi kendini yöneterek diğer topluluklara doğru bir ilişki, ittifak ve birlikte yaşamanın koşullarını hazırlamaya dayanıyor. Paradigmaya ve örgütsel öncülüğe sahip oluşu, Kürdistan halkını pusulasına kavuşturmuştur. Dolayısıyla bu önderliğin kırılması ile IŞİD’ e karşı direnebilecek hiçbir odak bırakılmamak istenmektedir. O açıdan Kobanê savunması sadece Kürdistan savunması değildir. O aynı zamanda bölge halklarının özgürleştirilmesi, her tür etnik ve inançsal kimliğin özgürce yaşamasının önünün açılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla kapitalizmin 100 yıldır bölgemizde yaşatacağı baskı, sömürü ve zulmün sona erdirilmesi, halkların gerçeğine uygun yeni bir yapılanmanın gelişmesi, yani Ortadoğu Demokratik birliğinin inşasına giden yolun açılması demektir. Kobanê o yüzden de savunulmalı.

IŞİD Alevi düşmanıdır. AKP ile yakın ilişkiler içindedir. Dolayısıyla Kobanê’ nin düşmesi sadece Kürt Özgürlük Mücadelesinin darbelenmesi anlamına gelmiyor. Özgürlükten ve demokratik bir yaşamdan korkularak tüm inançların etnik kimliklerin ve toplulukların da darbelenmesi demektir. O halde Aleviler hangi görev ve sorumluluklarla karşı karşıya olmalıdırlar? Öncelikle bir örgütsel birliğe ihtiyaçları vardır. Kendi içlerinde demokratik ve komünal esaslara göre devleti esas alan değil, özünde devlet anti-Alevi yaşam demektir. Dolayısıyla çözüm devlet olmadan Alevi tarihine bakıldığında rahatlıkla görülebilinmektedir. Tarihin her döneminde Alevilerin gördüğü katliamların altında direkt ya da dolaylı devletlerin imzası bulunmaktadır. Bu imza olduğu içindir ki ve Aleviler öndersiz olduklarından dolayı, devletin bir kanadından kurtulayım derken diğer kanadına esir haline geldiler. Yani düşman limanına demirlediler. Çünkü pusulasızdırlar. Cumhuriyet zamanına bir göz atmak bile bunu çarpıcı ortaya koymaktadır. “Müslümanlar bizi kırıyor, o halde biz de sol olan CHP’ ye gidelim” dendi, ancak en büyük Alevi katliamları da CHP iktidarları döneminde yapıldı. Maraş katliamında CHP iktidarda rahmetli Ecevit başbakandır. Sivas’ta Madımak katliamında rahmetli Erdal İnönü, başbakan Çiller’in yardımcısıdır. Diğer katliamlar da benzerlikler taşıyor. Aleviler niye ağırlıkla CHP’yi destekliyor, CHP laikmiş! Ama diyaneti örgütleyen de CHP’dir. Diyanetle devlet dini yaratılmak istenmiştir. Aleviler de bu dine getirilmek istenmiştir. Yani TC herkes Türk olacak ve diyanet dininden olacaktır demektedir. CHP’nin laiklik anlayışı budur. Tekleştirmeye çalışmıştır. Bu da gösteriyor ki çözüm devlet ve onun türevleri olan çeşitli partiler değildir. Aleviler özünde devletten uzak durmalıdırlar. Kendi hayatlarını özgürlüklerini, amaç ve hedeflerini kendi öz güçleriyle yaratmayı esas aldıkları oranda başarının büyük bir bölümünü gerçekleştirmiş olurlar. Diğeri de diğer halk toplulukları ki başta KÜRT Halkı olmak üzere doğru bir ilişki ve ittifak kurarak, demokratik ortamda devlete rağmen başta eğitim olmak üzere kendi kurumlarını inşa ederek öz savunma temelinde hakikatlerini yaşayabilirler ancak. Bunun için Kürt özgürlük hareketi iyi bir örnek sunmaktadır. Biz Aleviler tarafından incelenmeye, izlenmeye deney ve tecrübelerden yararlanmaya büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Doğru bir amaç, ona göre örgütlenme ve eylem geliştirmede ilham alınabilecek, cesaret kazanılabilecek engin bir deneydir. Gerçek anlamda Alevi hakikatine ulaşmada üzerinde özenle durulması gerekmektedir. Onun yapılması halinde demokratik bir Türkiye’nin gerçek bir laikliğin inşası imkan dahiline girecektir.

Davutoğlu Alevi paketini Tunceli’de açıklayacak

AK Parti’de, hazırlıkları süren Alevi açılım paketinin içeriği henüz netleşmedi ama nerede açıklanacağı belli oldu.

AK Parti’de, hazırlıklar, Alevi paketinin Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun memleketi Tunceli’de açıklanması planıyla yürütülüyor.

DERSİM TARTIŞMASINDAN HAREKETLER TUNCELİ SEÇİLDİ

Alevi paketinin Başbakan Davutoğlu tarafından açıklanması hedefiyle yürütülüyor. İlk olarak paketin açıklanacağı yer netleşti. Paketin açıklanacağı yer olarak gündemdeki sıcak konu olan ‘Dersim tartışması’ndan da hareket edilerek Tunceli seçildi.

CEMEVİNİ ZİYARET EDECEK

Son anda bir sürpriz olmaması halinde Davutoğlu, 23 Kasım’da AK Parti Tunceli merkez ilçe kongresine katılmak amacıyla Tunceli’ye gidecek. Davutoğlu partisinin kongresine katıldıktan sonra Tunceli’de Hacıbektaşı Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Cemevi’ni ziyaret edecek. AK Parti yönetiminden Tunceli teşkilatına paket hazırlıklarının 23 Kasım’da Davutoğlu’nun kenti ziyaretine yetiştirilmek üzere sürdürüldüğü, bu ziyaret için hazırlıkların yapılması talimatı verildi. Tunceli teşkilatı da Davutoğlu’nun da katılacağını dikkate alarak kongre hazırlıklarını Alevi açılım mesajını da içermesi amacıyla “Birlik İçinde Yeni Türkiye” sloganıyla yürütüyor.
Kaynak: Erdem Gül / Cumhuriyet

Alevi açılımında mutabakat

Yapılan Alevi açılımı ile cemevlerinin statüsü, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde “İnanç ve Kültür Merkezleri” olarak belirlendi.

Alevi vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi için yapılan Alevi Açılımı kapsamında cemevlerinin durumu ve statüsü masaya yatırıldı. Diyanet İşleri Başkanlığının da taraflarından biri olarak toplantılara katıldığı müzakerelerde Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde “İnanç ve Kültür Merkezleri” formülü üzerinde mutabakat sağlandığı öğrenildi. Alevilik ile ilgili çalıştaylarda ve son yapılan açılımda Aleviliğin manevi liderleri olan dedelerin durumları da masaya yatırıldı. Alevi toplumu içinde tartışılmaz bir rolü olan dedelerin sosyal ve mali yönden desteklenmesi görüşüldü.

MAAŞ BAĞLANACAK

Bunun için dedelere maaş bağlanması konusunda adım atılacak. Bu konuda ortaya çıkabilecek sorunlar halen mevcut olan ve yeni kurulacak dernek ve vakıflar ile aşılması planlanıyor. Bu dernek ve vakıfların kamu yararına dernek ve vakıf statüsüne alınarak buralardan kaynak aktarımına sıcak bakılıyor.

MADIMAK MÜZE OLACAK

1993’te Sivas’ta “Pir Sultan Abdal Şenlikleri” sonrası meydana gelen ve 37 vatandaşın ölümüyle sonuçlanan Madımak Oteli yangını da yine taraflarca masaya yatırıldı. Alevi kesimin temsilcilerinin “Müze” olsun talebi olumlu karşılandı.

Siyaset aciz kaldı

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen “1. Latin Amerika Müslüman Dini Liderler Zirvesi” ile ilgili açıklamalar yapan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez küreselleşen dünyada kültürlerin iç içe geçtiğini ve dinlerin birbirine komşu olduğunu ancak bu farklı dinleri farklı kültürleri birlikte yaşatma konusunda, dünyayı yöneten siyasetin ve idarenin aciz kalmaya başladığını söyledi.

YENİ BİR DİL OLUŞTURMALIYIZ

Papa Francesco’nun Türkiye ziyaretinde bu hususları konuşacaklarını ifade eden Görmez, “Nasıl bir yeni dil kurmamız gerektiği üzerinde ciddi bütün din kurumları ile konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu bizzat kilisenin ürünü olarak ortaya çıkan ‘dinler arası diyalog’ kavramı çerçevesinde değil birlikte yaşama ahlakı, hukuku ve kültürü çerçevesinde yeniden ele almak gerektiğini ifade etmek isterim” şeklinde konuştu.

İLHAN TOPRAK / YENİ ŞAFAK

Cemevi “ibadethane” değilse nedir?

ORAL ÇALIŞLAR

Çok yakın tarihe kadar, Türkiye’de “Alevi” ismiyle dernek kurmak yasaktı. Mahkeme kararıyla, bu engel ortadan kalktı. “Alevi” sözcüğü bir mezhebi belirttiği için, “toplumda bölünme tehlikesi” gerekçesiyle yasak konmuştu. Benzer şekilde, “Müslümanların ibadet yeri cami ve mescittir” şeklindeki bir önkabul nedeniyle, cemevine “ibadethane” diyemeyen bir yaklaşımla yüzyüzeyiz.

“Cemevinin su ve elektriği bütçeden” diye başlık atmış dünkü Yeni Şafak gazetesi. Bu habere göre; Davutoğlu’nun talimatıyla hazırlanan yeni düzenlemelerdeki imar planlarında, cemevleri yer alacak. Cemevleri, “ibadethane” denilmeden, camilerin yararlandığı imkanlardan yararlanacak. Elektrik su giderleri de, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden karşılanacak.
Bunu olumlu bir adım olarak görmekle birlikte, hükümetteki, “cemevleri ibadethane olamaz” takıntısının sürdüğünü de öğrenmiş bulunuyoruz. Bu tutum, tekçi bir “Sünni kavrayışı”nın (daha doğrusu, “Aleviliği kavrayamayış”ın); hala siyaset alanında etkili olduğunu kanıtlıyor.

Çok yakın tarihe kadar, Türkiye’de “Alevi” ismiyle dernek kurmak yasaktı. Mahkeme kararıyla, bu engel ortadan kalktı. “Alevi” sözcüğü bir mezhebi belirttiği için, “toplumda bölünme tehlikesi” gerekçesiyle yasak konmuştu.

Benzer şekilde, “Müslümanların ibadet yeri cami ve mescittir” şeklindeki bir önkabul nedeniyle, cemevine “ibadethane” diyemeyen bir yaklaşımla yüzyüzeyiz. Kendini “Sünni” olarak tanımlayanların büyük bir kesiminde, böyle bir kavrayış olabilir. Buna saygı da duyulabilir.

Ancak: Toplumumuzda yaşayan ve kendisini “Müslüman” olarak tanımlayan milyonlarca Alevi; ibadethane olarak, cemevini kabul ediyor. Cenazesini oradan kaldırıyor, lokmasını orada dağıtıyor, semahını orada dönüyor, ibadetini orada yapıyor.

Devletin, inançlara, mezheplere, dinlere, tercihlere yaklaşımı; tarafsız olmak durumunda. Bir grup insan cemevini ibadethane olarak kabul ediyorsa; devletin görevi, bunu kabul etmek ve gereğini yapmaktır. Devlet, “Müslümanların ibadet yeri” konusunda, resmi bir tavır alamaz. Bir dayatmada bulunamaz.

DERSİM TARTIŞMASI

“Dersim bir katliam mıdır” tartışmasının hala sürüyor olması; tarihimizle yüzleşme konusunda ne kadar sorunlu olduğumuzu, gözler önüne seriyor. Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri Dersimli’dir. Bu katliamın yakıp yıktığı yörenin çocuğudur.

Maalesef, CHP’de; hala, bu insanlıkdışı katliam konusunda, net bir bakış açısı oluşamıyor. Hacıbektaş’ta, Başbakan Davutoğlu, Dersim için “Kerbela” benzetmesini yapınca; “O zaman Yezid kim?” tepkileri, yine CHP tarafından, MHP tarafından geldi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun (Genel Başkanı’nın onayıyla), Dersim için özür dilemesi, bir adımdı. Ancak, CHP içinden, hemen, ona da tepkiler geldi. “Biz özür dilemiyoruz” açıklamaları sıraya dizildi.

KATLİAMI KİM YAPTI?

“Dersim katliamını Celal Bayar yapmış ve yaptırmıştır” formülü, CHP’liler için başka bir savunma noktası olarak ortaya atılıyor. Böylece merkez sağın kurucularından Celal Bayar bunu yaptırdığına göre, CHP’nin bir günahı yoktur iddiası bile öne sürülebiliyor.

Celal Bayar, o dönemde tek parti olan CHP’nin başbakınıydı. Göreve dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından atanmıştı.

Nasıl atandığını, önceki (30 Kasım 2001, Radikal) bir yazımda, Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Şükrü Aslan’dan aktardığım belgelerle kaleme almıştım:

“Bu atanma meselesini Celal Bayar, yıllar sonra Süleyman Demirel’e aktarır. Demirel’in bu anısı Aracayürek’in ‘Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler (8)’, başlıklı kitabında şöyle yer almıştı… Demirel, Bayar’dan dinlediğini naklediyor: “Atatürk ve Mareşal Çakmak oturmuş, konuşmuşlar. Tunceli’yi temizlemek lazım geldiğine karar vermişler. İnönü’nün temizlik yapmaya fazla istekli olmadığını bildiklerinden, Celal Bayar’a sormuşlar; ‘Yapar mısın?’ Celal bey bize anlattıydı. ‘Yaparım’ demiş. Girişmişler. İsmet Paşa’da bir parça Kürt kanı vardı. Erdal bey de bir iki kez ‘Bizde biraz Kürt kanı vardır’ dedi.”( Bilgi Yayınevi, s. 81)

Bayar’ın ‘tez’ine göre; Atatürk ve Çakmak, Dersim’de büyük bir asimilasyona girişmek konusunda İnönü’ye karşı bir güvensizlik duyuyor, onun ‘isteksiz’ olduğu düşüncesini taşıyorlar. Atatürk, Celal Bayar’ı çağırıyor, başvekilliğe onu atıyor.

İnönü’nün Başbakanlıktan alındığı geceyi ise Atatürk, dönemin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a şöyle aktarmıştı: “Gel… Gel… Meseleyi hallettik, otur da anlatayım dedi… İnönü ile yalnız kalınca ne yapacağız diye söze başladım, iki eliyle yüzünü kapadı, heyecanlanmıştı. Teskine çalıştım. Sakin ol da meseleyi sükûnetle konuşup halledelim dedim ve şöyle devam ettim: Görüyorum ki sen çok yorgun ve hatta hastasın, uzun zaman istirahate ihtiyacın var, bu itibarla mesai arkadaşlığımıza bir süre ara vermemiz muvafık olacaktır… Ayağa kalktı, yorgun ve uykusuz olduğundan bahsederek sofrada bulunamayacağını söyledi.”(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları )

Soyak’a göre; Atatürk, o gece Celal Bayar’ı başvekil olarak atayacağını İnönü’ye söylemişti

İsmet İnönü 25 Ekim’de 1937’de görevden alınır, Seyit Rıza ve arkadaşları ise 15 Kasım’da idam edilir. Arkasında büyük Dersim harekatı ve katliam başlar.

Bu değişimin ayrıntılı nedenlerini ve bilgilerini 29 ve 30 Kasım 2011 tarihinde Radikal’de yazdığım iki yazıda dile getirdim. Linkleri veriyorum.

Tarihle yüzleşemeyince; bugünü de doğru anlamakta ve yönetmekte başarılı olamıyoruz.

radikal

Davutoğlu’nun “ikrarı”

“namahremler az konuştuğu zaman
ne dert kalır ne deva
ne düşman kalır ne şahit
ne ney kalır ne sesi” (mevlana)

Önceden sinyalleri verilen, medyada ön hazırlıkları yapılan “Alevi Açılımı” Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Hacıbektaş ilçesinden yaptığı konuşmayla başlamış oldu. Klasik bakış açısıyla yoğrulmuş cümleler art arda dizilerek “yeni mesajlar” verildiği propagandası eşliğinde tartışmalar başladı. Biz de gördük; derin stratejinin, derin ilişkilerini.

Herkes bilmeli ki; bu toplum kendisini nasıl ifade edeceğini, tarihini, şeklini, geçmişine dair ne söyleyebileceğini bilmektedir. Ahlaki, kültürel, tarihsel değerlerinin neler olduğunu, bunların nelerle eşleşebileceğini, denkleşebileceğini 1500 yıldır, hatta daha derinlere giden köklü geleneğe sahiptir. Bu gelenek binlerce yıllık saldırılara karşı kendini var edebilmiştir. Günümüze gelebilmiştir. Yaşayan, temsiliyeti olan, inanç, ibadet, piri, rehberi, mürşidi, cemi, cemaati olan bir topluluktur. Sayın Başbakan’ın Alevileri, Aleviliği tanımlamaya, tarif etmeye kalkışması ayıp bir şeydir. Başbakan gönül rahatlığıyla, Alevileri, Aleviliği tarif etme hakkını kendisinde bulabilmektedir. Alevilere Hacıbektaş’ta Alevilik dersi verme pozisyonunda kendini görmektedir. Zaten Alevilerin yaşadığı en temel sorunlardan bir tanesi budur. Herkesin kendince Alevileri tanımlamaya kalkması, anlatması, tarif etmesidir. Başbakan, sorunların çözümünü değil, Yavuz gibi Aleviler arasında sorunları ve ayrılıkları derinleştirmeyi esas alan, asimilasyonu besleyecek zeminlerin örgütlenmesini hedef almıştır.

Yine devletin verdiği imkanlarla, rüşvetin arkasına sığınarak Hacıbektaş’a gidilmiştir. Bu tören nasıl organize edilmiştir? Kimlerin davetlisi olarak Sayın Başbakan oradadır? Biz Alevilerin bunları masaya yatırmamız gerekiyor. Hacıbektaş Veli Kültür Derneği’nden bahsediliyor. Başbakan bu dernek tarafından davet ediliyor. Nasıl davet ediliyor? 2 hafta önce Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda bu derneğe nadiren derneklere tanınan bir hak verilmiştir. Bu derneğe Kamu Yararına Dernek statüsü tanınmıştır. Derneğin başında yılların CHP’li eski belediye başkanı Mustafa Özcivan vardır. Türkiye’de 100 bini aşkın dernek var iken bunlardan sadece yüzlerle ifade edileni kamu yararına çalışan dernek statüsündedir. Bunlara Hacıbektaş Veli Kültür Derneği eklenmiştir. Alevi kurumları içinde bir karşılığı olmayan bu derneğe bu olanaklar neyin karşılığında verilmiştir?

Bu ilişkiler bir kez daha göstermiştir ki, Alevilerden çok, Alevilik saldırıyla karşı karşıyadır. Katledilmek istenen Aleviliğin kendisidir. Temel değerleridir. Kendisini yıllardır ayakta tutmasına yarayan ilkeleridir.

Her alanda saldırıları sahiplenmek adına yapılmaktadır. Alevilik, Aleviler çatıştırılmaya çalışılmaktadır. Başbakan konuşmasında diyor ki “ikrar verdim”. İkrar vermek öyle kolay mı? İkrar nasıl verilir? Kim ikrar verebilir? Kime ikrar verilir? dün gelip “ikrar verdim” demek ayıptır. Cehalettir.

İkrar bizde tarihten kalma bir mirastır. Binlerce yıl önce ikrarımız verilmiştir. Bizler ikrarına sadık kalmak babında ikrarımızı verir, yolumuzu süreriz. Başbakanın söylemi en temel değerlerimizi, bu tarihle olan bağımızı, Aleviliğimizi sıradanlaştırma çabasıdır. Alevi değerlerini basite alması, itibarsızlaştırmasıdır.

Buna karşı Aleviliğin temel değerleri üzerinden okumalar yapmak daha doğru olandır.

Başbakan, Sivas’ı, Maraş’ı anıyor. Dillendiriyor. Şimdi siz IŞİD’i besleyeceksiniz, TIR’lar dolusu silah göndereceksiniz, sonra IŞİD’in lideri gibi duracaksınız, Sivas’tan bahsedeceksiniz. Sivas katillerinin avukatlarının nasıl milletvekili olduklarını sormak lazım Sayın Davutoğlu’na. Başbakan’ın önce bunun hesabını vermesi gerekiyor. Eğer bir Dersim hesaplaşmasından bahsediliyorsa, buna Sivas hesaplaşması, Maraş hesaplaşması, Kobanê hesaplaşmasını da eklemek gerekiyor.

Sayın Başbakan Hacıbektaş dergahına biletsiz girileceğini müjdeliyor? Başbakana hatırlatmak gerekiyor, dergahta 80 yıl değil, 600 yıldır işgalci durumdasınız. Dergah ve ocaklarımız sizin işgaliniz altındadır. İnancımız işgal altındadır. Samimiyet bu işgale son vermekle olur. Alevi kimliğini, kültürünü kabul etmek, anayasal haklarının tanınmasıyla olur.

Siz katil ile mazlumu yan yana yerleştiriyorsunuz. Katilleri aklamanın bir yolu olarak Alevileri dillendiriyorsunuz. Katille mazlumu yan yana koyacaksınız, Madımak’tan bahsedeceksiniz. Katillerle katledilenleri aynı kefede yargılayacaksınız. Buna da insani duruş diyeceksiniz. Bu insani duruş değil, katilleri aklama duruşudur. Maraş sanıklarıyla mağdurlarının durumunu eşleştiriyorsunuz. Siz Elif Ana’nın 70 yaşındaki kız kardeşine tecavüz edip kuyuya atan adam ile vahşice katledilen insanı aynı kefeye koyuyorsunuz. Bu nasıl bir vicdandır! Bu nasıl bir insanlıktır! Buna nasıl ahlaki duruş diyebilirsiniz?

Bu Aleviliğe, insanın özüne hakarettir.

Hacıbektaş’ta Başbakan Aleviliğin özüne, değerlerine saldırı yapmıştır. İkrar için Aleviler canını ortaya koymuştur. Bu anlamsız hale getirilecek bir durum değildir. Pir Sultan Abdal’ın köpeklerinin yemediği harama göz dikeceksin, göz diktireceksin. İktidardan pay alma kavgasını teşvik edeceksin. Buna da “Alevi açılımı” diyeceksin. Olmaz…

Alevilik neden değerlidir? Niye kıymetlidir? Çünkü iktidarın kirine bulaşmamıştır. Binlerce yıldır devletin suçlarına karşı direnmiştir. Şimdi birileri süslü cümlelerle Aleviliği devletin kirine, iktidarın kirine ortak etmek istemektedir. Yine Din dersinde Alevilik bölümü çoğaltılabilirmiş denmektedir. Peki bu derslerin rolü ne olmuştur? Din dersi adı altında Alevilere yönelik Hıristiyanlara, Ermenilere tüm ötekilere karşı nesiller yetiştirilmiştir. Saldırgan bir topluluk yetiştirilmiştir. Asimilasyonun meşru zemini oluşturulmuştur. Şimdi asimilasyonla varılan sonuçların notlandığı din derslerindeki “Alevilik” ile meşru zemine çekilmek, Alevilerin beklentileri teknik taleplere indirgenerek içerikleri hiçleştirilmek amaçlanmaktadır.

Alevilik iktidar kültürünün parçası yapılmak istenmektedir. İktidarlar haram kapısıdır. Haksızlık kapısıdır. İktidarlaşmak, Aleviliği iktidarlarla ortaklaştırmak ona yapılacak en büyük haksızlık olur. O zaman Aleviliğin değerleri kalmaz.

Bu anlamda hükümeti, iktidarı iyi okumak gerekiyor. Toplumun yeniden şekillenmesinde Şengal ile başlayan ve Kobanê ile devam eden süreci bilmek gerekiyor. Kobanê’ye Tekirdağ’dan Samsun’dan, İzmir’den, dünyanın dört bir yanından insanlar aktı. Mazlumun yanında yer aldılar. Aleviler de ilk günden itibaren bu hareketliliğin içinde oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde net tavırlarını hissettirdiler. Varlıklarını ve kaderlerini Kürt Özgürlük Hareketi ile bütünleştirme yönünde ciddi adımlar attılar. İlk kez bu kadar kendileri olmanın gücüne hissettirdiler. Hissettiler.

İşte mazlumların bu kader birliğine devlet; Davutoğlu, Kılıçdaroğlu ittifakı ile karşılık vermektedir. Kısacası; AK Parti ve CHP Aleviler meselesinde Kürt Hareketi’ne yönelik barajlaşma misyonunu kirli biçimde devam ettiriyor.

Elyse Saray’ı ilk kez Fansa’da yaşayan Alevileri kabul etti

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu cumhurbaşkanlığı düzeyinde kabul gördü. Heyet, Cumhurbaşkanı François Hollande’ın danışmanları Constance Riviere ve Adrien Abecassis tarafından kabul edildi. Elyse Sarayı’nda bir saat süren görüşmeye Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) Genel Başkan’ı Erdal Kılıçkaya ve Diplomasi ve dış ilşkiler sorumlusu Dr. Ali Karababa katıldı.

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Erdal Kılıçkaya Elysee Saray çıkışında görüşme ile ilgili “Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ‘ın davetlisi olarak geldik. Fransa Alevileri olarak ilk kez cumhurbaşkanlığı düzeyinde Elyse Saray’ında kabul görmüş bulunuyoruz. Bu talebin François Hollande ekibinden, kendisinden gelmiş olması ayrıca sevindirici.

Bu görüşmeyi gerçekleştire bilmek iki buçuk yıllık bir çalışmanın ürünü. Öncesinde iç işleri ve dışişleri bakanlıkları ile yapılan görüşmelerden sonra Cumhurbaşkanı ile Alevi kurumları olarak görüşme talebimizi iletmiştik. Bir çok kez yazışmalarımız ve telefon görüşmelerimiz oldu. Ancak ilk kez Elysee Saray’ında Aleviler kabul görmüş bulunuyor. Fransa Alevi hareketinde ilk kez böyle bir şey oluyor. On beş yıllık Federasyonumuzun onbeş yıldır yürüttüğü çalışmalar sonrasında Aleviler artık cumhurbaşkanlığı düzeyinde kabul görüyorlar.

Önümüzdeki süreçte Fransa Cumhurbaşkanlığı düzeyinde Aleviler bütün toplantılara çalışma gruplarına dahil edilecekler. Sanıyorum Fransa Alevileri için Elisee sarayı düzeyinde ilk adım, ama son adım olmayacak. Bizim açımızdan çok verimli bir görüşme oldu.

Toplantıda Alevilerle Fransa Cumhuriyeti’nin örtüşen değerleri olduğu konusu üzerinde konuştuk. Özellikle laiklik, kadın-erkek eşitliği, demokrasi, cumhuriyet konusunda alevilerle ortak değerleri paylaştıklarını söylediler. Önümüzdeki dönemde bu tür buluşmalarımız sık sık olacak. Bundan sonra gerek bakanlıklar gerek cumhurbaşkanlığı düzeyinde Aleviler çalışma gruplarına katılacaklar. Diğer demokratik kitle örgütleri ve inanç gruplarıyla birlikte Aleviler de aynı masanın etrafında buluşacaklar. Önümüzdeki etapta Cumhurbaşkanıyla Alevi önderleri ve FUAF Genel Başkanının başbaşa görüşmesi hedefi var. Bunun alt yapısını hazırlayacağız. Özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi konusunda Alevi kurumları olarak bu süreci desteklediğimizi belirttik. Hollande’ın bu konuda Türk hükümetine olumlu yaklaşmanını bizi sevindirdiğini söyledik. Zira Aleviler, Türkiye’nin AB’ye girmesinin taraftarı. Çünkü Avrupa değerlerini Aleviler de paylaşıyor. Özellikle laiklik konusu üzerindeki hassasiyetimizi önemle belirttik.

Alevileri, kurumsal olarak Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nu çağırdığı, muhatap aldığı Fransa Cumhurbaşkanı Sayın François Hollande’a teşekkür ediyoruz. ” dedi.

Şengal Dersim’dir!

FERHAT TUNÇ

Ortadoğu coğrafyasında din eksenli çatışmaların, sonu gelmez savaşların yarattığı kan deryasında boğulmak üzereyiz. İslamiyet’in farklı yorumları üzerinden süregelen bu kanlı döngünün başlıca hedefinde hiç kuşkusuz Aleviler, Êzidî Kürtler, Süryaniler, Şebekler ve Kakailer var.

Son zamanlarda Şengal özelinde ortaya çıkan vahşet, bir boyutuyla Dersim 38 gerçeğini yeniden bizlere anımsatır ve yaşatır oldu. Daha ilk günden IŞİD’in Şengal’i işgal etmesiyle ortaya çıkan görüntüler, bu gerçekle birebir örtüşüyor. Dört tarafı dağlarla çevrili Dersim’de insanlarımız benzer bir vahşetle karşı karşıya kalmış ve sığındıkları dağlarda ne yazık ki Êzidî kardeşlerimiz kadar hayatta kalma şansları olmamıştı.

IŞİD çeteleri tıpkı Dersim’de olduğu gibi girdikleri köylerde kadın, çocuk ve yaşlı ayırt etmeksizin büyük bir katliamın yaşanmasını sağladı. Yüz binlerce Êzidî hayatlarını sığındıkları Şengal dağlarına borçlu. Kuşkusuz o dağlarda yardıma gerilla güçleri koşmasaydı sonları tıpkı Munzur dağlarına ve mağaralarına sığınmış Dersimliler gibi olacak, hiçbiri hayatta kalmayacaktı.

Munzur dağları, hava ve karadan kuşatıldığında kendisine sığınmış genç-yaşlı, kadın ve çocuklar için dilsizdi, sağırdı. Top atışları altında parçalanan binlerce canın, süngülenerek uçurumlardan Munzur nehrine atılan çocukların çığlığını ne duyan ne de gören vardı. Şengal dağlarında olduğu gibi on binlerce Dersimliyi bombardıman uçaklarının ve asker süngülerinin altında yaşama bağlayacak koridorları da yoktu. Hayatta kalmayı başaranlar, hiç unutmadılar!

Aç susuz ve çıplak ayaklarla günlerce yürüyerek sığındıkları dağlarda, Türk ordusunun bombardımanı ve asker süngülerinin gölgesinde hayatta kalmaya çalıştılar ama nafile; vahşet onları sığındıkları o dağlarda ve mağaralarda yakalayıp yok etti. Hayatta kalmaları için yardımına koşacak güçler yoktu ve onlar sorgusuz sualsiz top ateşleri ve süngü darbeleri altında can verdiler. Genç kadınlar, IŞİD’in eline geçmektense intihar eden Êzidî kadınlar gibi el ele tutuşarak kendilerini uçurumlardan aşağıya bıraktılar…

Hiç unutmadım…

1937 yılında Turişmek köyünün Robaik mezrasında, ailesiyle yaşayan Yumoş Ana, şunları anlatmıştı:

“15 yaşındaydım daha. Askerler katliamdan önce gelip köydeki evlerde bulunan bıçaklarımızı bile toplayınca babalarımız, dedelerimiz şüphelendi aslında. Askerler katırlarla aylarca bölgeye sevkiyat yaptılar, çadırlar kurdular, silahlar getirdiler. Katliam gününde bizim köydeki insanları başka bir köye götürdüler. Biz kaçtık, ormana saklandık. Oradan seyrediyorduk korkuyla. Çevredeki köylerden toplananları ilk önce kadın ve erkek olarak iki ayrı gruba ayırdılar. O anı hayatım boyunca hiç unutmadım. Kalabalığın önüne kurulu silahlar vardı. Askerler erkekleri o silahlarla taradılar. O an yükselen çığlık ve yakarışlar, şu an bile kulağımda.”

Kalın çerçeveli gözlüklerinin altından gözyaşlarını silerek anlatmaya devam ediyor, Yumoş Ana:

“…Yok oğul, anlatalım ki, bir daha kıyamasınlar kimseye. İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar. Etraf sarılıydı ve çoğu birbirine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizim de başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık. Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik. Cesetler yerdeydi hala. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık hiç inmedik. Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘Çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.”

Dersim köyleri hayat bulabilir

Konu Şengal ve Êzidîler olduğuna göre neden ısrarla Dersim’den söz ettiğimi sorgulayanlar olabilir. Dersim diyorum zira Dersim, Şengal’de yaşanan vahşetin diğer bir adıdır. Şengal dağlarında olup bitenler Dersim 38’de Yumoş Ana’nın yaşadıklarından farklı değil. Bir damla su bulamadığı için ölen sayısız çocuğun ve yaşlı insanların acısını kuşkusuz en çok yüreklerinde hisseden biz Dersimliler olmalıyız.

Yüz binlerce Êzidî, bugün kamplarda hayatta kalmaya çalışıyor. Bu zorlu süreçte benzer acıları yaşamış bizlerin herkesten çok daha duyarlı olması beklenir. Geçen günlerde Belediye Eşbaşkanımızla yaptığım bir görüşmede Türkiye sınırları içinde bulunan bu insanlarımıza nasıl yardımcı olabileceğimizi konuştum. Görüyorum ki, benzer bir düşünceyle Sayın Ali Haydar Kaytan da, bir makalesinde mümkünse bu insanların, hiç olmazsa bir kısmının Dersim civarında boş olan köylerimize yerleştirilmesini önermiş.

Hangi köylerin bu insanlarımızın kalmaları için uygun olacağını tespit etmek zor olmasa gerek. Bu köylerde sığınabilecekleri evleri yapmayı ve gerektiğinde yaşamlarını sürdürecek koşulların yaratılmasını sağlayabiliriz. Yıllardır boşaltılmış bu köylerimiz bu şekilde yeniden hayat kazanabilir ve Dersim kucak açarak aslında kendine, kendi tarihi gerçekliğine sahip çıkmış olabilir. “Kader” birliği böylece egemenlere karşı bir birliğe dönüşebilir.

Haydi Dersim! Şengal’den Munzur’a bir insanlık koridoru açalım ve bu koridordan akacak mazlum Êzidî halkıyla kucaklaşalım…