Ana Sayfa Blog Sayfa 6374

Dersim bir masaldı, ta ki onlar gelene dek…

Evinden çok uzakta yaşlı bir kadın görmüştüm yıllar evvel, Xacê. Gözlerini bir noktaya sabitlemiş, oturduğu koltukta büzüşmüş, zar zor konuşarak anlatıyordu: ‘Ben küçükken ninem bana masallar anlatırdı, Dersim’de masal çoktur. Dağlarda dolaşan ceylanları, geyikleri anlatırdı. Bir keresinde, sakallı, güleç bir ihtiyarın yaralanan yavru bir ceylanı Munzur’un suyundan içirerek nasıl iyi ettiğini anlatmıştı. Hiç unutmadım o masalı.

Aradan çok zaman geçmedi. Bir gün büyük bir kalabalık gördüm. İnsanlar heyecanla sakallı yaşlı bir adamın elini öpüyorlardı. Yaşlı adamla göz göze geldik, bana gülümseyince utanıp ninemin eteğine saklandım. Gözlerimi ayırmadan uzun uzun seyrettim onu. Sonra kalabalık dağılınca nineme,’Masaldaki yaşlı adam o muydu?’ diye sordum. Ninem gülümsedi, ‘O Seyit Rıza’dır kızım’ dedi. Aradan çok zaman geçti. Bir gün ‘Seyit Rıza’yı asmışlar’ diye bir haber geldi. Ben hiçbir şey anlamadım ama ninem sessiz sessiz ağladı uzun zaman. O günden sonra bir daha bana masal anlatmadı.’

Vaktiyle Dersim, masmavi bir gökyüzü, yaşlı, bilge ağaçları ve dünyanın kirini temizleyen berrak suları ile bitimsiz bir masaldı. Ta ki onlar gelene dek..

Bir kanun çıkardılar önce, adını değiştirdiler, Tunceli dediler Dersim’e. Köylerinin adını değiştirdiler hatta mezarlarının bile. Köyleri boşaltmaya karar verdiler. Büyük, acımasız bir sürgünü reva görüyorlardı Dersim halkı için. O zamanlar çok küçük olan Xacê bilmiyordu ama onun masal ülkesini, tarihini silmek için büyük hazırlıklar yapılıyordu. Ölüm mangaları kuruluyordu.

Ve geldiler bir gün. İnsanları, ceylanları, ağaçları, Dersim’i masal yapan ne varsa yok etmeye başladılar. Büyük bir inancı vardı Dersim’in. Düzgün Baba’sı, Baba Mansuru… Bir an bile tereddüt etmediler, kutsal olan ne varsa yerle bir etmek için gelmişlerdi. Çünkü onlar hiçbir şeye inanmıyorlardı, öldürmekten başka. Artık yaşlıların dilinden masallar değil ölümler dökülüyordu. Xacê’nin gördüğü sakallı, yaşlı adam ve arkadaşları Xacê’nin masalı bitmesin diye savaşıyorlardı.

Hilelerle ve yalanlarla baş edemedi Dersim. Seyit Rıza’yı tutukladılar, bir mahkeme kurdular ama ne mahkeme. Bir söz bile söyletmediler Seyit’e. Kalemi çoktan kırılmıştı Dersim’in. Seyit Rıza’yı idam ettiler, kimsenin bilmediği bir yere gömdüler. Ve masalı bitti Xace’nin…

Aradan 77 yıl geçti, Xacê artık yaşamıyor. Seyit Rıza’yı idam ederek tarihe gömmeye çalışan devlet, yıllardır bu yaşlı adamın ağırlığının altında ezilmeye devam ediyor. Xace’nin uzaktan görüp yıllarca unutamadığı Seyit Rıza’nın yüzü ise bu masal şehrini aydınlatmaya devam ediyor…

Alevi Derneği: Başbakan’ın Alevi açılımı içi boş ve aldatmacadan öteye gitmiyor

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkan Müslüm Doğan, Alevilerin tek ve temel talebinin eşit yurttaşlık hakkı olduğunu belirterek, “Başbakan’ın ‘Alevi Açılımı’ içi boş ve aldatmacadan öteye gitmemektedir.” dedi.

Pir Sultan Abdal örgütlülüğünün; ülkedeki kardeşlik ikliminin tesisi ve barış içerisinde birlikte yaşamanın temel koşulunun eşit yurttaşlıktan geçtiği bilincinde olduğuna vurgu yapan Müslüm Doğan, yazılı değerlendirmesinde, “Başbakan’ın ‘Alevi Açılımı’ içi boş ve aldatmacadan öteye gitmemektedir. Her gün yeni bir asimilasyon aracını devreye sokan AKP hükümeti ve sistemi Alevilerin toplumsal yapısını çözmek ve toplumsal muhalefet içerisindeki gücünü yok etmek istemektedir.” ifadelerini kullandı.

Doğan, 1937 Dersim katliamı için özür dilediğini söyleyen Başbakan Davutoğlu’nun Dersim tehcirinin sonuçlarına ilişkin ise konuşmadığına işaret ederek, “Dersim’in kaybolan, katledilen insanları için, yerinden yurdundan edilen insanlar için hiçbir şey söylememektedir. Anadolu Aleviliğinin ser çeşmesi Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi’nin ücretsiz ziyarete açılması, hükümetin ayrı bir yüzünü, samimiyetsizliğini ortaya çıkartmaktadır. Müze statüsünde neden diretilmektedir?” diye sordu.

ALEVİLERİN TALEPLERİ

Hükümete seslenen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkan Müslüm Doğan, şu talep ve düzenlemeleri istedi: “Toplumsal dokumuzun uzun bir tarihi sürecin sonunda oluşan ve öğreti ve inanç ruhsal-ruhi şekillenmesinin bir formu olarak algılanmamızı, hakkımızda devletçe yapılan tanımlamalardan vazgeçilmeli.

Aleviliği teolojik olarak tartışmak, tarihsel zeminini sınırlamak gibi devlet politikalardan vazgeçilmeli.

Biz aleviler laikliği; farklı inançlar ve ahlak sistemleriyle var olan bir toplumda anlam bulan, siyasal özgürlüğün ve eşitliğin sağlandığı özgür eşit yurttaşlardan oluşan bir siyasal toplum düzenin kurulmasını anlamaktadır. Bunun anlamı da ülkemizin ileri batılı ülkelerde algılanan ve yorumlanan bir laiklik ilkesinin yaşam bulmasını hayati sorun olarak görmekteyiz.

Anayasa’nın 24. Maddesi, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini Aleviler için kabul edilemez bir müdahale olarak görüyor; bu uygulamaya son verilmeli, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara uyulmalı.

Biz Anadolu Alevileri, öğretimizin ve inancımızın ibadet yerini cemevi olarak tanımlamış ve kabul etmiş bulunmaktayız. Bu anlamda bağımsız bir inanç merkezi olarak cemevinin inanç merkezi olarak kabulü ve tescilini, inanç ve öğretimizin asimilasyonundan siyasal olarak da müdahalenin aracı ve kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal bir kurum olmaktan çıkartılması, tüzel kişiliğine son verilmesi gerekmektedir.

Aleviler yasal düzenlemeler içinde yer alan ve bir inanca ve kurumlarına hizmet eden tüm düzenlemelerin ele alınarak arındırılmasını talep etmektedir. (442 sayılı Köy Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 3402 sayılı Kadastro Kanunu, 2981 sayılı Gece Kondu Yasası…Yönetmelikler…)

30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı Kanun ile Anadolu Alevi ve Bektaşi İnancı ve öğretisinin ser çeşmesi olarak kabul gören Hacı Bektaş Dergahının kapatılması ve 16 Ağustos 1964 yılında müze olarak açılması kabul edilemez bir durumdur. Dergahın Alevilere terkin edilerek ibadete açılması gerekmektedir. Dergahın halkın hizmetine ücretsiz olarak ziyareti bir aldatmaca ve sorunun ötelenmesidir. Bu politikadan vazgeçilmesini,

Aleviler özgür demokratik laik ve bilimsel bir eğitim sisteminin uygulanmasını hayati bir sorun olarak görmektedir.”

‘BU EĞİTİM SİSTEMİ BİZ ALEVİLER TARAFINDAN KABUL EDİLEMEZ BİR DURUMDUR’

Müslüm Doğan açıklamasında imam hatiplerin dayatılmasını da eleştirerek, “Zorunlu din dersleriyle ilgili alınan yargı kararlarını uygulamayarak hem iç hukuku hem de uymakla yükümlü olduğu uluslararası sözleşmeleri ihlal eden hükümetin, zorunlu seçmeli din dersleri, ilköğretim seviyesine indirdiği türban, okullara mescit, TEOG’la binlerce öğrenciye imam hatip okullarının dayatılması, bütün bunlar yetmiyormuş gibi ayrıca okullarda imam hatip sınıflarının açılması, her okula mescit gibi uygulamalar laik ve çağdaş eğitime yönelik tehdit ve tehlikeleri artırmıştır. AKP hükümetinin hep ‘kendine Müslüman’ politika ve uygulamaları ‘tek tip’ insan yetiştirmeyi hedeflemekte, Alevi çocuklara da istemedikleri bir inancı empoze etmektedir. Bu eğitim sistemi biz Aleviler tarafından kabul edilemez bir durumdur. 2 Temmuz 1993 yılında Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen otuz üç canımızın anısına ve tarihe tanıklık amacıyla Madımak Oteli’nin bir ‘Utanç Müzesi’ olarak düzenlemesini talep etmekte ve bunun mücadelesini demokratik düzlemlerde sürdürmeye devam edecektir.” diye sürdürdü.

‘SAMİMİ OLMAYAN VE OYALAMAYA YÖNELİK ÇALIŞMALAR KABUL GÖRMEYECEK’

Doğan, Pir Sultan Abdal örgütlülüğünün, yukarıda tanımlanan acil sorunların belirlendiği şekilde ele alınmasını ve çözüm önerilerinin bu düzlemde geliştirileceğine inandığını dile getirerek, “Hükümeti somut sorunlarımız üzerinde yoğunlaşmasını, aksi durumda samimi olmayan ve oyalamaya yönelik çalışmalarının Aleviler anlamında kabul görmeyeceğini kamuoyuyla tekrardan paylaşırız.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Kobanê, Alevi siyasetinin Kürt ezberini bozdu

Alevi örgütlenmesi, biraz da Kürt karşıtı ittihatçı siyasal aklın etkisiyle Kürt özgürlük mücadelesini tüm söylem ve pratiğine rağmen hep Sünni bir kampın içine yerleştiren bir yorum ve araya mesafe koyan bir eğilim içinde oldu. Ancak Kobanê direşi, Alevi kitlelere dayatılan bu ezberin ne kadar karşılıksız olduğunu çarpıcı bir şekilde bir kez daha gözler önüne serdi.

Kürt Özgürlük Hareketi, IŞİD zulmüne karşı direnişiyle Ortadoğu’daki tüm etnik ve inanç grupları için özgürlükçü, demokratik ve laik bir geleceğin en etkili gücü ve güvencesi olduğunu pratiğiyle ispatladı. Bu nedenle Alevi örgütlerinin Kobanê direnişine olan desteği gecikmiş ancak önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir.

Devlet Kürt kimliği ve Kürtçe anadil üzerindeki asimilasyonda ısrar ederken Alevi inancı üzerindeki asimilasyondan vazgeçmez. Türkleştirme politikalarını kendisine sorun yapmayan bir Alevi, inanç asimilasyonuna karşı olduğunu da iddia edemez. Alevi derneklerinin de Kürtçe anadilde eğitim gibi en insani bir hakkın çiğnenmesi karşısında sessiz kalma gibi bir hakkı olamaz.

Ortadoğu bu gün insanlığın bizzat kendi eseri olan maddi ve moral çelişkilerinin tüm çıplaklığıyla yaşama damgasını vurduğu ve doğal özgünlüklerin çatıştırıcı bir siyaset tarzıyla ölümcül sonuçlara yol açtığı bir arena durumunda. Egemenlerin hakimiyet savaşlarının figüranı ve kurbanı olarak ölümlerden ölüm beğenme seçeneğiyle karşı karşıya bırakılan mazlum halklar ya Kürtler gibi bu ölümcül kadere karşı büyük bir direniş halinde, ya büyük çoğunluğun yaşadığı gibi çaresizlik ruhiyetiyle bu kadere karşı tepkisiz ya da gelişmeler karşısında korku içinde tutunacak bir dal, bir güç, bir kader ortağı arar durumda.

Tarihte yaşadıkları zulümlerin yol açtığı travmaların da etkisiyle bugüne kadar egemenlerle karşı karşıya gelmemeye çalışan Alevi, Êzîdî, Kakayî ve Şebek gibi inanç toplulukları, bu gün yeni katliamların korkusu sarmış durumda. Bu toplulukların Irak Şam İslam Devleti (IŞİD-DAİŞ) örgütü gibi hiç bir insani ve toplumsal karşılığı olmayan vahşet yapılanmasının Irak ve Suriye’deki katliamlarının direkt hedefinde olmaları karşısında bu tedirginliği yaşamaları oldukça doğal. Zira IŞİD’in Irak’ta Êzîdî, Şebek ve Kakaî Kürtler, Şii Türkmen ve Araplar ve Hıristiyan toplulukların yanısıra Suriye’de de Nusayri Araplar ile her inançtan Kürtlere saldırıları bu korkunun yersiz olmadığını oldukça çarpıcı bir şekilde gözler önüne serdi, seriyor…

Tarihsel gelişmelere müdahil olmak

Bu gelişmeler karşısında ortak bir refleksleri olmamasına ve siyasal bakışları birbirinden farklı olmasına rağmen, Türkiye’deki Kürt, Türk ve Arap Alevi topluluklardaki ruh halinin, önemli oranda bölge halklarına dayatılan ölümcül kadere razı olmama yönünde olduğu tespitini yapmak gerektiğini düşünüyorum. Şüphesiz cılız da olsa bu gösterilen tepkinin yalnızca IŞİD’e tepkiyle sınırlı kalmayıp bölgedeki tüm sınıfsal, sosyal ve siyasal sorunlara karşı eşitlik, adalet ve özgürlük eksenli olması gerekir. Yani Alevilerin yalnızca kendileri ve kendi inançlarıyla ilgili sorunlar karşısında değil de, tüm insanlığı ilgilendiren sorunlara ilişkin tepki içinde olup etkide bulunmaya çalışmaları kendilerinden beklenen duruştur. Ancak, yine de IŞİD’e karşı kıpırdanmayı önemsemek gerekir.

Bu arada, Türkiye’de Aleviler belki de 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kez bizzat iktidarla restleşme cesaretini gösterebildikleri bir süreci yaşıyor. Şüphesiz bu reflekste yaşanan bölgesel gelişmelerin de etkisiyle, artık bıçağın kemiğe dayandığı gibi bir hissiyatın gelişmeye başlamış olmasının da payı var. Eğitimde zorunlu din derslerine karşı ‘boykot’ eğilimine giren Aleviler, Kürt sorunu konusunda hep genelleme hak retoriğine çakılıp kalarak Kürtçe anadilde eğitim için bile somut bir ifade kullanmaktan çekinseler de, bu kez IŞİD’in Kobanê’yi kuşatması karşısında Kobanê üzerinden Kürtlerin özgürlük mücadelesiyle dayanışma konusunda seslerini ilk kez belirgin olarak gür çıkarabildiler. 12 dergahtan Ankara’ya yürüyüş, Alevi örgüt yönetimlerinin zaten bilinen kapsayıcı siyasetten uzaklığını; dar, polemikçi ve birbirini kolay ezen siyasetsizliğini de bir kez daha ortaya koyması açısından not edilmeye değerdi.

Zorunlu Sünnileştirmeye karşı,
zorunlu Türkleştirmeye sessiz!..

Yeni eğitim yılının (2014-2015) başlamsıyla bazı Alevi dernekleri ve aileler okullarda okutulan zorunlu din dersi ile ilk ve ortaöğretimin İmam Hatipleştirilmesine karşı bir ‘boykot’tan bahsetmeye başladı. Bugüne kadar devletin herhangi bir yaptırımına ve politikasına direkt karşı çıkma cesaretini göstermeyen Alevi örgütlerinin, ilk kez ‘boykot’ sesini yükseltmesi önemlidir. Bilindiği gibi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, Cumhuriyet’in temel kimlik politikası olan Sünni-Türkleştirmeyi belki de önceki iktidarlarla kıyaslanamayacak kadar oldukça ince ve etkili tarzda yürürlüğe koymuş durumda. Devletin bürokrasi dili güya İslamcılık adına Arapça kelimelerle doldu. 4+4+4 sistemi ve artırılan din dersleriyle ilk ve ortaöğretim neredeyse tamamen İmam Hatipleştirildi. Ayrıca bu yıl TEOG uygulamasıyla bazı Alevi çocukları da İmam Hatip okullarına zorunlu kaydedildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu uygulamaların hak ihlali olduğuna dair hükümlerine rağmen AKP hükümeti ‘dindar ve kindar’ nesiller yetiştirmekte kararlı adımlara devam ediyor.

AKP’nin toplumsal etik değerlerden yoksun bu sahte bir dinci toplum yaratma çabasına karşı bazı aileler ve genel olmasa da bazı Alevi dernekleri çocukları zorunlu din derslerine göndermeyeceklerini kamuoyuna açıkladı. Zorunlu din dersi dayatması ve İmam Hatipleştirmeye karşı Alevi örgütleri ise, genel bir ‘boykot’ kararı almasa da, sembolik olarak 12 farklı dergahtan Ankara’ya doğru bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu çıkışlar sembolik de olsa önemlidir.

Ancak Alevi örgütleri eğitim yoluyla asimilasyonu yalnızca din asimilasyonuna sıkıştışma tavrından vazgeçmiyor. Bu tepkinin, mevcut iktidarın dinci olmasıyla da ilgisi şüphesiz vardır. Ancak genel Alevi hareketi, Kürtçe konusundaki ürkekliğini sürdürüyor. Kürtçe anadil üzerindeki asimilasyona tepkisizlik Alevi örgütlerinin gerçekten asimilasyona karşı oldukları konusunda bir samimiyet testiyle karşı karşıya bırakıyor. Zorla Sünnileştirmeye karşı olmak tek başına asimilasyonu engellemeye yetmez. Tüm asimilasyoncu politika ve uygulamalara karşı durmak gerekir. Devlet Kürt kimliği ve Kürtçe anadil üzerindeki asimilasyonda ısrar edip Alevi inancı üzerindeki asimilasyondan vazgeçmez. Böyle bir şey olacağını düşünmek, ancak kendini kandırmaktır. Kürtçe anadilde eğitim talebiyle yapılan okul boykotu karşısında sesini çıkarmayan Alevi dernekleri, soyut bir asimilasyonla meşguller demektir.

Alevi dernekleri ve Kürtçe dili

Asimilasyon, toplum doğasına dayatılan ve sosyal dejenerasyona yol açan her türlü zorbaca uygulamalardır ve dile saldırı ise zorbalıkların en acımasızıdır. Bu konuda Kürt Aleviler açısından durum daha vahimdir. Kürt Aleviler, üyesi oldukları Alevi derneklerinde Kürtçe anadilde eğitimi ve Kürtçe öğrenip konuşmayı teşvik etmelidirler. Kürtçe anadilde eğitimi ve devletin Türkleştirme politikalarını kendisine sorun yapmayan bir Alevi, inanç asimilasyonuna karşı olduğunu da iddia edemez. Dilin yok oluşuna sessiz kalan, toplumsal doğasının yani toplumsal hakikatinin yok olmasına da göz yumuyor demektir. Böyle bir tutum yol’un muğlaşlaştırılması olarak algılanmalıdır. Yol’un ‘kendini bil’ ve ‘ne ararsan kendinde ara’ düsturu bunun ifadesinden başka bir şey değildir. Alevi derneklerinin de Kürtçe anadilde eğitim gibi en insani ve masum hak karşısında sessiz ve tepkisiz kalma gibi bir hakları ve lüksü olamaz.

Bu tavır, şüphesiz devletin tekçi asimilasyoncu politikalarının hışmına uğrayan tüm etnik ve inanç değerlerin korunup yaşatılması için de gösterilmelidir. Asimilasyona karşı durmak; hem zorunlu din derslerine karşı olmakla inanca hem de Kürtçe eğitim yasağına karşı olmakla dile yapılan zulme dur demektir.

Alevilerin gündemi, örgütlerin gündemi…

15 Eylül’de başlayan ve 12 Ekim’de Ankara’da bir mitingle sonlandırılan yürüyüş, her ne kadar IŞİD’in Kobanê’yi kuşatmasının gölgesinde gerçekleşse de, önemli bir etkinlik olarak kayda geçti. Bazı Alevi örgütlerinin yürüyüşe bir kaç gün kala kendini geri çekmesi ve bunu ikna edici argümanlar ortaya koymadan yapması eleştiriyi hak etse de, katılımcı derneklerin teşhir ve linç edici üslubunu da onaylamak mümkün değil. Zaten yürüyüşün başlangıcında da birlik görüntüsünü zedeleyen yaklaşımların sergilendiğine ilişkin bilgiler basına yansıdı. Bu görüntü, Alevi örgütlenmesindeki ciddi kafa karışıklığını ve dar polemikçi üslup ile kendini konuşturma anlayışının hala oldukça derin ve etkili olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Bu durum, Alevi kitlelerin asimilasyoncu politikalara karşı bir tavır ortaya koyma eğilimine girdiği bu süreçte, görünümü zayıflatıcı bir etki yaratmaktadır.

Yaşanan bu durumu, Alevi toplulukların taleplerinden bağımsız, yalnızca Alevi örgüt yönetimleri arası özgün bir gündem ve yaklaşım olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu da Alevi örgüt ve dernek yönetimlerinde Alevi toplulukların hak talepleriyle alakası olmayan tali ve şahsi gündemlerin oldukça belirgin olarak ön plana çıktığını göstermektedir. Örneğin, Alevi örgütleri didişmecilik yerine zorunlu din dersi, İmam Hatipleştirme ve anadilde eğitim konusunda ortak bir boykot kararı alıp, Alevi kitleleri buna motive etselerdi, daha demokratik, daha toplumcu ve daha önemli bir tavır sergilemiş olurlardı…

Kobanê ve Kürt Hareketi’ne bakıştaki ezber

Üç taraftan IŞİD ve kuzeyden de Türk devleti tarafından kuşatılarak katliamla yüz yüze kalan Kürt kenti Kobanê’deki halkın tarihi direnişine karşı Alevi örgütlerin tavrı önemli bir dayanışma örneği olarak kayda geçirilmelidir. Bilindiği gibi siyasi olarak homojen olmayan ve Kürt sorunu konusunda net bir tavır sergileyemeyen Alevi örgütlenmesi, biraz da Kürt karşıtı ittihatçı siyasal aklın etkisiyle Kürt özgürlük mücadelesini tüm söylem ve pratiğine rağmen hep Sünni bir kampın içine yerleştiren bir yorum ve araya mesafe koyan bir eğilim içinde oldu. Ancak Kobanê direşi, klasik Türkçü Kemalist siyasetin Alevi örgütlenmesi üzeri Alevi topluluklara dayattığı bu ezberin ne kadar anlamsız ve karşılıksız olduğunu oldukça çarpıcı bir şekilde bir kez daha gözler önüne serdi.

IŞİD, Kobanê başta olmak üzere Rojava’nın geneli ile Irak’ta Sünni ve Müslüman Arap olmayan tüm toplulukları katliamlardan geçirirken, buna karşı en büyük direnişi ve açıktan tepkiyi Kürt Özgürlük Hareketi eksenli siyasal ve askeri yapılar gösterdi. Kürt Özgürlük Hareketi eksenli Halk Savunma Güçleri (HPG) ve Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile bunların kadın askeri oluşumları (YJA-Star ve YPJ) IŞİD vahşetine karşı Irak’ta Êzîdî, Şebek ve Kakaî Kürtler, Şii Türkmen ve Araplar ile Hıristiyan toplulukların kurtarıcı ve savunma gücü olduklarını görkemli pratikleriyle ortaya koydu. Bu direnişle, Kürtler ve Kürt Özgürlük Hareketi tüm dünyada dini ve etnik faşizm korkusu yaşayan halkların sempatisini kazanırken, Ortadoğu’daki sorunların çözümünün de Kürt Hareketi’nin ‘demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü’ paradigmasıyla mümkün olacağı fikri önemli destek görmeye başladı. Yani Kürt Özgürlük Hareketi, başta Aleviler olmak üzere milliyetçi-ırkçı ve dinci manipülasyonla zehirlenmiş ve bu yönlü zulümlerden çok çekmiş tüm topluluklara, Ortadoğu’daki en etkili ve en örgütlü demokratik, özgürlükçü ve laik hareket olduğunu bizzat pratiğiyle ispatlamış oldu. Özellikle Kürt kadınının bu direnişteki görkemli duruşu tüm Ortadoğu ve dünya kadınlarının her türden baskı ve zulme karşı mücadelesinde tarihi bir örnek olarak halkların hafızasına yerleşti.

Yüzbinlerce Êzîdî Kürdün Şengal’den kurtarılması ve son olarak da Kobanê’deki direnişe karşı tüm dünya kamuoyu saygı ve sempatisini ifade ederken, Türkiye’deki tüm Alevi topluluklar da özgürlük, eşitlik ve adil bir Türkiye ve Ortadoğu konusunda gerçek yol ve mücadele ortaklarının kim olduğu konusunda netleşmiş oldu. Kürt Özgürlük Hareketi Ortadoğu’daki tüm etnik ve inanç grupları için özgürlükçü, demokratik ve laik bir geleceğin mevcut durumda en etkili seçeneği ve gücü olduğunu pratiğiyle ispatladı. Bu nedenle Alevi örgütlerinin Kobanê direnişine karşı tavrı ve desteği de gecikmiş ancak önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir.

Kızılbaş-Alevilik’te dar adaleti !

Pir Sultan’ım yeryüzünde
Var mıdır noksan sözümde
Eksiğim kendi özümde
Dar’ına durmaya geldim

Alevilik Mezopotamya-Anadolu kökenli   kendine özgü bir inançtır. Alevi inancı merkezine insanı alan ve insanın yaşadığı dünyada eşit, özgür,  iyi, mutlu, kendisi ile barışık, doğa ile dost, sevgi dolu, kardeşlik duygularıyla, dayanışma hisleriyle donanmış bir toplumsal inançtır. Alevi inancında üstün sınıf, üstün ırk, üstün  insan, üstün cins yoktur.

Alevilik bir doğal din, bir doğa dinidir. Doğa ile insanın çatışmasını değil uyumunu arzular. İnsan ile hakkın birliğinden  kalkar, giderek bütün evrenin birlikteliğini amaçlar. Yaşamı  insan için çekilmez bir ceza olarak değil insana sunulmuş bir armağan olarak algılar. Alevilik yaşanılan hayatta başta tanrı korkusu olmak üzere tüm korkuları aşmak demektir. Bırakalım insanın bir başka insana kulluğunu, insanın tanrıya kulluğunu da kabul etmez. Aleviliğin yüzü yaşama dönüktür. Aleviliğin yüzünde her zaman bir gülümseme vardır. Alevinin yüreğinde ise aşk ve sevgi vardır.

Alevilikte hukuk sistemi

Hukuk; toplumsal yaşamı düzenleyen, maddi yaptırımı olan kurallar bütünü olarak tanımlanır. Toplumsal yaşamı düzenleyen başka kurallar da vardır, ahlak kuralları gibi, din kuralları gibi. Hukuk bu kurallardan”yaptırım” unsuru ile ayrılır. Alevilik tek başına  sadece dini ritüelleri olan bir inanç değil, aynı zamanda bir toplumsal  yaşam projesidir. Toplumsal yaşamın sürmesi için mutlaka ihlal edildiği zaman, kuralı ihlal eden kişiye maddi bir yaptırımın uygulanması gerekliliği ileri sürülür. Bundan dolayı nerede bir insan topluluğu yaşıyorsa orada hukuk vardır.

Ilkel komünal ana erkil topluluktan ataerkil topluma geçişle birlikte toplumda sınıflaşmalarda ortaya çıkmaya başlamış, toplumdaki insanların üretenler ve üretmeyenler olarak çıkarları büsbütün farklılaşınca devletler ortaya çıkmış ve rızalığa dayalı ortak yaşamın yerini, zorunlu birlikteliğin sonucu olarak ortaya çıkan devlet kuralları almıştır. Devlet o toplumsal birlikteliğin dışında, ona yabancı bir güçtür. Devletin maddi yaptırıma bağlanmış kuralları hukuk olarak varlığını sürdürür.

Oysa köklerini sınıfsal ayrışmanın oluşmadığı anaerkil toplumsal  sistemden alan  Kızılbaşlıkta toplumun kendisi tarafından konulup, yine bizzat toplulukça yaptırıma bağlanan kurallar vardır ki bu kuralları devlet erkinin kurallarından ayırmak için “hukuk olmayan hukuk kuralları” olarak adlandırmak yerinde olur. İşte Alevilere özgü hukuk sisteminin ve hukuk kurallarının özelliği, niteliği bu şekildedir. Burada kuralı koyan ve yaptırımı uygulayan bizzat topluluğun kendisidir. Roma hukukundan kalan “nerede bir toplum varsa orada hukuk vardır” kuralı özgür, bağımsız ve merkezi otoriteyi reddeden ve kendi varlığını kendi iradesiyle varkılan Alevi toplumu için de geçerli olmuştur.

Alevi    Hukukunun Kökeni

Alevilerin içinde yaşadıkları devletlerin kurallarının varlığına karşın, ayrı bir hukuk sistemi yaratmaları nasıl ve neden gerçekleşebilmiştir? Daha açıkça soracak olursak Alevilerin ayrı bağımsız, özgün bir hukuk sistemi yaratmış olmalarının nedeni nedir? Bu sistemi ortaya çıkaran ve yaşatan koşullar nelerdir?

Alevilik öğretisi   içinde yaşadıkları İslam coğrafyasında “sapkın bir inanç” olarak nitelenmiş ve mensuplarının katledilmeleri için, en yüksek İslam dini temsilcileri Şeyhülislamlar eliyle haklarında birçok fetva verilmiştir.

İslam’ın dinsel anlayışı olan şeriata göre “Aleviler kafir ve mülhiddirler”. Onlar namaz kılmıyarak, oruç tutmayarak, hacca gitmeyerek, şarap içerek, inançlarını kadınlı erkekli cem toplantılarında saz çalıp semah dönerek yerine getirdikleri için şeriat hükümlerini açıkca çiğnemektedirler. Bu nedenle şeriata uymayan, dinden sapan bu topluluğun dağıtılması ve yeryüzünden silinmesi şeriatın emirleri gereğidir.Coğrafyamızda egemen inanç olan Emevi kökenli İslama  göre Aleviler öyle insanlardır ki bunların durumu şeriat nazarında Hıristiyanlardan daha kötüdür. Bir Hıristiyanın tövbe edip Müslümanlığa geçmesi mümkün iken Alevilerin tövbesi dahi kabul olunmaz.

15-16 yüzyıldan itibaren ise Osmanlı devleti Alevilere yönelik olarak sistemli bir baskı ve kıyım politikası izlemiştir. Osmanlı resmi tarih yazıcıları olan Vakanüvislerin eserleri dahi göstermektedir ki Alevilere uygulanan zulüm Engizisyon işkencelerini aratacak ölçüdedir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Ali Yıldırım, Osmanlı Engizisyonu, Ankara 1996)

Bölgemiz tarihsel gelişmelerini incelediğimizde görülecektir ki Aleviler; Alevilere özgü ayrı, varolan devlet hukukunun dışında ve bütünüyle ona yabancı bir hukuk sistemi yaratarak yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Dışlanmışlık karşısına merkezi otoritenin hukuk sistemini dışlayarak birbirinden bağımsız çok farklı yerelliklerde de olsa içerikleri büyük ölçüde birbirine benzeyen bir hukuk sistemi ortaya çıkmışlardır.

Toplumlar kendisini varetmek için birçok kural geliştirmiştir. Bu kurallar kuşkusuz onlarca yıllık deniyimlerin sonucu olarak adeta imbikten süzülerek ortaya çıkmıştır. Bunlar rastgele konulmuş değil, sağlam esaslı kurallardır.

Alevilikteki kuralların esasını-amacını toplumun bir bütün olarak sağlıklı bir biçimde kendisini varetmesi, tehlikelerden, çürüme-çözülme ve aşınmalardan uzak tutulması oluşturur.

Alevilikte Dar Meydanı

Dâr, Farsça ve Kürtçe’de ağaç anlamındadır.  Kızılbaş inancında Terim olarak Hallâc-ı Mansûr’un idam edildiği veya asıldığı  ağaç direk anlamında dârağacını temsilen kullanılır. Alevilik’te talibin kendisini halkın ve  hakkın adaletine teslim ettiği meydanda ikrar verdiği yerin adıdır aynı zamanda. Can’ın can feda etmek üzere meydanda ikrar verdiği yerin adıdır.

Alevi toplumunun her türlü hukuksal sorunları; şikâyet, sorgulama, yargılama ve cezalandırma, aklama, ikrar verme veya yola girme, musahip tutma, kurban yada adaklarını yerine getirme, yıllık görgü ve sorgulardan geçme vb. hep Dar olayı içindedir.

Yapılan Cem’lerdeki ikrar verme, görgü-sorgu yapma, musahip tutma, mahkeme olma, kurban veya adaklar sunma ve dardan indirme hep Dar’a kalkılarak yapılır. Çok çeşitli hizmetler için Dar’lar kurulabilir.  Alevilikte kanlı kurban yoktur.  Canlı kurban vardır. Bu kurban ikrar veren talibin yani Can’nın kendisini özüyle sözüyle ve verdiği ikrarla Yol’a yani Hakikat kapısına kurban etme manasındadır.

Hüseyin Dâr’I, Fatıma Dâr’I, Mansur Dâr’ı ,  Nesimi Dâr’I, Fazlı(Fazlullah) Dâr’ı. Bu Dâr’lardaki duruş biçimleride ayrı ayrıdır. Hüseyin Dâr’ı ve Fatıma Dâr-ı’nın duruşları aynıdır. Yani sağ ayak baş parmağı, sol ayak baş parmağı üstüne konulur. Ellerde sağ el, sol el üstüne kapatılır ve göbek üstünde tutulur. Bu genel bir duruştur.Bu Dâr’ın nasıl olduğu ile şu hikaye anlatılır: Birgün Peygamber, kızı Fatıma ve damadı Ali ve torunlarıyla otururlar iken, Peygamber kızı Fatıma’dan içmek için su ister. Bu sırada çok çevik olan Hüseyin hızlı davranır su getirmeye gider, ama yolda ayağı bir yere çarpar ve sol ayak parmağı kanar. Suyu getirdiğinde, Peygamberin önünde elpençe divan durur. Ama parmağının kanını veya yarasını göstermemek için diğer ayağını onun üstünü kapatmak için koyar. Bu duruşun da ordan kaldığı üzerine rivayet edilir. Hüseyin belki anasının vereceği suyu, kendisi getirdiği için, annesi gibi Peygamberin huzurunda durmuş olmasına izafeten bu duruşuna Fatıma Dâr’ı veya duruşu denilebilir.

Yüzüstü yere kapanma duruşuyla temsil edilen Fazlullahi Hurûfî gibi yol uğruna başı boyundan kestirmeyi göze alma Fazlî (Fazlullah) Dâr-ı olarak ifade edilir.

Nesîmî gibi yol uğruna gerekirse derisinin yüzülmesini göze almadır. Bu anlayış diz üstü duruşuyla oturarak yapılır.

Hallâc-ı Mansûr gibi yol uğruna ölümü göze alma, asılmaya hazır olma demektir. Mansur Dâr’ı duruşu; sağ ayak baş parmağı, sol ayak baş parmağı üstüne konulur. Ellerde sağ el, sol el üstüne çapraz olarak göğüs üstünde tutulur. Baş asılı gibi yana yatırılır.

Alevilikte yargılama süreçleri dar meydanında gerçekleşir. Dar-ı Mansur olarak da adlandırılır. Dar meydanı Alevi canın kendisin tümüyle topluma teslim ettiği yerdir. Dara çekme, dara çekilme, dara durma bu teslim ve karar anını ifade eder.

İşte ikrar vererek yola girmek isteyen canların dara durmaları ve tüm canların onlar hakkında rızalığını-olurlarını almaları bu sürecin başlangıcıdır.

Alevilikte Suçun Unsurları

Alevi hukukunda toplumun “varlığını, birliğini, dirliğini” tehlikeye-zora sokacak, zaafa uğratacak, rencide edecek, incitecek her türlü fiil suç olarak nitelenmiştir. Suç kavramını ceza hukukunun anladığı anlamda almak doğru olmaz. Burada suç ile kasdedilen doğru-uygun-yerinde olmayan fiildir. Dolayısıyla özel hukuk-kamu hukuku türünden bir ayrım sözkonusu değildir.Yani uygunsuz davranışlar bireye ve topluma karşı işlenmiş diye ayrılmaz. Her türlü uygunsuz fiilin-suçun  tüm toplumun menfaatine yöneldiği düşünülür. Yani bir canın bir başka cana zarar vermesi halinde zarar gören canın zararı giderilmekle birlikte, fail tüm diğer canların da razılığını almak zorundadır.

Uygunsuz davranışı-suçu kimin işlediği ve kime karşı işlendiği de uygulanacak yaptırımlar açısından önem taşımaktadır.

Alevilikte suçun kime yönelik olarak işlendiğinin de ayrı bir önemi vardır. Şöyle ki bir suç hem Alevi olan bir insana hem de Alevi olmayan bir insana karşı işlenilebilinir. Bu durumda suç işleyen kişiye verilecek olan ceza sözkonusu suçun pasif sujesinin kimliğine göre değişir.

Yolda olmayan düşkün meydanında yargılanamaz. Fakat yol mensubu yolda olmayana karşı bir suç işlemişse o cem meydanında görülür.

Suçun pasif sujesi Alevi olmayan bir kimse olursa verilecek ceza daha da ağırlaştırılır. Yani pasif sujenin Alevi olmaması bir ağırlaştırıcı nedendir.

Bu yaklaşımın nedenini anlamak zor değildir. Çünkü bir yabancıya karşı suç işlenilmesi durumunda toplum dış bir tehlikeyle yüzyüze gelmektedir. Varlık ve birlik için dış tehlike yaratmak öyle kolay mazur görülebilecek bir davranış değildir ve dolayısıyla daha ağır yaptırıma tabi tutulur.

Uygunsuz davranışta bulunanın ya da suç işleyenin kimliği de ağırlaştırıcı bir neden olarak değerlendirilir. Bu daha çok topluma önderlik eden kişilerin sözgelimi pirin-mürşidin bir uygunsuz davranışı sözkonusu olduğunda gündeme gelir.

“Pirin çerağ gibi doğru durması, fitil gibi yanması, yağ gibi erimesi, nur gibi ışık vermesi” gerekir.

Pirin günahı olmaz gibi bir düşünce olamaz. Talibin işlediği suç bir günah sayılır. Ama pir ve rehberin işlediği bir günah beş günah yazılır. Çünkü pir ocakzadedir. Yol öğretmenidir. Pir-Rehber talibe doğru yolu göstermekle yükümlüdür. Onun talibe iyi örnek olması gerekir. Sürekli kendisini eğitmesi gerekir.

Bir pirin karısından ayrılması, başka kadına kuşak çözmesi yada livta yapması büyük günahtır. Bunu yapan pirin derdine derman olmaz. O, yol düşkünüdür. Böyle bir pirin yüzüne bakılmaz, ocağına gidilmez. Ve hiç bir şekilde ocağın eşiğinden içeri sokulmaz, konuk edilmez. Onun ayağının bastığı toprakta kırk yıl bet bereket olmaz. Böyle bir pirin yanına varılmaz. Uçsa bile ‘cadıdır’ denir ve inanılmaz.

Alevilikte cem bir yargı kurumudur.

Ayrıca her yıl her alevi can görgü ceminde dar meydanına çıkıp tüm toplumun önünde bir yıllık davranışlarının hesabını verir. Bu durumda da o can yine tüm diğer canların kendisi hakkında rızalığını alma yoluna gider. Hakkında herhangi bir şikayet olan her can da sözkonusu şikayet konusunda dara çekilir. Cemlerde  hizmeti yürüten hizmet sahipleri de daha hizmete başlarken dara dururlar ve hizmetlerine öyle başlarlar.

Alevilikte Alevi öğretisinin, Alevi erkanın gerekleri cem adı verilen büyük toplantılarda yerine getirilir. Alevi inancı bireysel tapınmayı kabul etmez. Yaşlı genç, kadın erkek tüm o yerelde bulunan canların katılımı ile cemler düzenlenir.

Alevilerde cem toplumun varlık merkezi işlevi görür. Orada topluma ilişkin, insana ilişkin, hayata ilişkin her şey, her türlü sorun, her konu konuşulup tartışılır.

Tüm insanlar eşit birer üye olarak bu mecliste yerlerini alıyorlar. Sanıldığının aksine cemin inançsal işlevi toplumsal işlevinin yanında çok küçük bir bölümünü oluşturur. Alevi öğretisinin bütününde olduğu gibi cemde de yaşamsal-dünyasal faaliyetler yargılanır, sorgulunır, karara bağlanır.

Alevi hukuku yaptırımlarını cemlerde işletir. O nedenledir ki alevilikte cem bir yargı kurumudur.

Alevi toplumunda her türlü gündelik davranış Alevi hukukunun konusunu oluşturur. İnanç, ahlak ve hukuk kuralları diye bir ayrım sözkonusu değildir. Yapılması ve kaçınılması gereken her davranış bir hukuk kuralıdır. İkrar vererek yola girmekle birlikte topluluk o candan davranışlarının bilincinde olan bir olgun insan olarak toplumsal yaşantıyı zora sokacak her türlü davranıştan kaçınmasını isteme hakkına sahip olur. Yine o candan toplumsal yaşantıyı kolaylaştıracak davranışlarda bulunmayı isteme hakkını da elde etmiş olur. Yani ikrar veren can salt olumsuz davranışlardan kaçınmakla yetinmeyecek topluma ve diğer canlara karşı yardımlaşma, paylaşma gibi olumlu davranışlar içinde de bulunacaktır.

Belli bir yaşa gelen, olgunluğa eriştiği düşünülen her alevi can ikrar vererek yola girer. Zaten aklının ermeye başlamasıyla birlikte aleviliğin toplumsal kurallarını, inceliklerini ana dilini öğrenir gibi kendiliğinden başta muhabbet cemlerinde olmak üzere pratik içinde öğrenmiştir.

Ancak her alevi canın ayrıca cemde ikar vermesi, dara durması, pir divanında görülmesi ve böylece olgunluğunu tüm cem erenlerinin tanıklığında kanıtlaması gerekir. Görülme, ikrar verme bir bakıma olgunluk sınavıdır. İyiyi kötüden ayırt edebilme yeteneğinin varlığının saptanmasıdır. Bu anlamıyla kişinin yaptıklarının hesabını verebileceğinin, yani bir hukuk öznesi olduğunun tesbitidir.

Alevilikte Dar Adaleti

Tabii Cem’de DAR’A durması için kişinin Alevilik içinde kalacağını ve büyük hata ettiğine çevresini inandırması gerekecektir. Uzun uğraşlar ile kişi düşkünlük sonrası tekrar Alevilik içine alınır.

İşlenen bazı suçlarda ise Alevi inancı artık devre dışıdır, işlevsizdir, yapacağı fazla bir şey yoktur. Yapabileceği tek şey, tekrarının olmaması için toplumu uyarmaktır. Bu suçların başında Alevilere karşı kendi inancı dışındaki mercilerle işbirliği yapmak vardır.

Örneğin muhbirlik, ajanlık bunların başında gelir. Ajanlık Aleviliğin kesinlikle kabul etmediği bir durumdur. Bir Alevinin birini Kadı divanına şikayet etmesi ile Kadı divanının oluşturduğu sistemle işbirliği yapması aynı değildir.

Alevilik toplumsal rızalığa dayalı kendi oluşturduğu Dar Divanı dururken, davaların başka yerlerde görülmesini kesinlikle kabul etmez ve bu tür davranışta bulunan kişiyi Dar Divanına davet etmez. Zaten ajanlık, muhbirlik yapan kişi artık adaleti  Alevi Dar Meydanında değil onun zıddı olan Kadı divanı ve onun uzantılarında aramış ise artık ona Alevi denilmez.

Tarihinin tüm dönemlerinde Dar adaletini uygulamış olan Alevilik şüphesiz bu uygulamaları Osmanlı’nın Hilafeti getirmesi sonrası daha sıkı uygulamaya soktu. Her ne şart altında bulunursa bulunsun Alevilik kendi sorunlarına kendi içinde çözüm arayan bir inanç biçimidir. Bir Alevi davalarını kendi içinde çözmenin ötesinde yabancı bir ülke temsilcileri ve ajanları ile ile benzeri iş birliği yapmış ise 2 defa Alevilikten çıkmıştır. Onun artık ne bu dünyada, ne öteki dünyada Hakk- Muhammed -Ali inancı içinde yeri yoktur.

O artık bir düşkün de değildir. Çünkü düşkünlük Alevilik içinde belli bir süre için yaptırım biçimidir. Kadı divanı veya yabancı ülke ajanları ile işbirliği yapan kişi tıpkı Hızır Paşa örneğindeki gibi Alevilikten bir daha içine dönmemek üzere uzaklaştırılmıştır. Onun davası beşeri (dünyevi) olan Hakk –Muhammed-Ali divanında çözülmez.

Alevi inancı, toplumu Rızalık üzerine kurulmuştur. Alevi inancına inanmak, bu inanç mensupları ile birlikte yaşamak  yani Alevi olmakta bir Rızalık işidir.

Şehirleşen Alevilik ve Dar Adaleti

Alevilerin köyden kente göçleri kendi mahkemeleri olan Hakk Divanı kararlarının uygulanma koşullarını giderek zorlaştırdı. Kaldı ki artık Aleviler sadece kendi inançlarından olan insanlarla komşuluk etmiyorlar. İş, eğitim, askerlik, evlilikler, arkadaşlıklar, siyaset, sosyal yaşam gibi alanlarda toplum ve inançlar iç içe yaşamaktadır. Birinin inanç andeksli hukukuna bir diğeri uymaz. O zaman da bu hukuku uygulamanın koşulları giderek zayıflar ve hem dejenere olma hem de kaybolma tehlikesi ile karşılaşır.  Halbuki Alevilerin kırsal kesimde yaşadığı dönemde önemli davalarda bir takım kararlar alma ve bunu uygulama koşulları vardı. Bu koşullar göç nedeni ile giderek yok olmaktadır.

Bir başka neden de, Aleviliğin şehirleşmesi ve devletin uyguladığı asimilasyon politikası sonucu Alevilik özünden boşaltılmakta, özden uzaklaşılarak tek başına biçimsel inanç ritüelleri Alevilik olarak algılanıp, Aleviliğin özünü oluşturan, ikrar verme, musahip olma, Hakk divanında Dar’a durma gibi uygulamalar biçimselleştirilmektedir. Bir kapalı toplum inancı olan Alevilik, bugünün sınıflı toplumlarında artık her alanda kendi iç hukukunu uygulama şansına sahip değildir. Ancak her şeye karşın Aleviler nerede olurlarsa olsunlar ve hangi toplum gerçekliği içinde yaşarlarsa yaşasınlar  yine de Alevileri birbirine bağlayan etik değerlerini, Aleviler içi hesap sorma, hesap verme işleyişini yaşatabilirler.

Bunun için Alevilerin artık eskinin Ocak-Dergah örgütlenmesi yerini alacak Alevi öğretisinin öğretildiği, pratik olarak uygulandığı,  Dergahlarını-Akademilerini kurarak çağdaş bilgi ile donanmış kendi inanç önderlerini yetiştirmeli ve Dergahlarda Dar Meydanı kurarak yıllık hesap verme-alma amaçlı görgü cemlerini yapmalı, yola girmenin olmazsa olmazı musahiplik kurumunu yeniden oluşturmalıdır.

Alevilerin bugün en önemli sorunu kent yaşamına özgü yeni düzenlemelere gitmektir. Bu düzenlemelerin en önemli yanı da birlikte yaşama hukukunu içeren Hakk divanını günün koşullarına uyarlayarak işlevsel hale getirmekten geçer.

Erzurum’da Alevilere büyük saygısızlık

AKP hükümetinin politikaları toplumu kutuplaştırmaya devam ederken, Alevilere yönelik provokasyonlar da artıyor. Erzurum’da Aleviler, önceki gün cemevi olmadığı için Büyükşehir Belediyesine ait İtfaiye Daire Başkanlığı spor salonunda cem yapmak istedi. Ancak cemde 12 hizmetinden biri olan Çerağ bölümüne geçildiği sırada elektrik şalterleri indirildi. Elektriklerin kasıtlı olarak kesilmesi ve cep telefonu ile kayıt yapıldı iddiası üzerine Aleviler büyük tepki gösterdi. Şalterlerin indirilmesinin geçmişten bu yana bir kara propaganda olarak kullanılan “mum söndü” iftirasının bir parçası olduğunu belirten Aleviler, ayrıca bir görevlinin cep telefonu ile töreni kayıt altına almasına da isyan ettiler. Tepkiler üzerine salona gelen polisler ise Cem’i yarıda bırakarak Alevileri salondan çıkardı. Provokasyon ve polisin tutumunu protesto eden Aleviler, cem yapmaya dışarıda devam ettiler. İddialara göre spor salonunun elektiriğinin bir itfaiye eri tarafından kesildiği belirtiliyor. Yaşananlara ilişkin TV10’a açıklama yapan Erenler Derneği Başkanı Ali Kemal Demir, Erzurum’da cemevi olmadığı için Büyükşehir Belediyesine ait İtfaiye Daire Başkanlığı spor salonunda cem yaptıklarını ancak bir provokasyonla karşılaştıklarını söyledi. 24 Nisan’da derneklerini kurduklarını belirten Demir, Erzurum’da ilk defa büyük bir cem yapacakken spor salonunun elektiriğinin kesildiğini kaydetti. Spor salonunda cemi yöneten dedelerden Bülent Baba, TV10’a yaptığı açıklamada, elektriğin kesildiği sırada kamerayla kayıt yapanların olduğunu belirterek, sorumluların bulunması için davacı olduğunu ifade etti.

“Dersim” polemiğine Dersim’lilerden yanıt.

“Erdoğan, Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu özür dilemelidirler”
Başbakanın Hacıbektaş’ta dile getirdiği ve sonrasında sürdürdüğü, MHP’nin eleştirdiği, CHP’nin suskun kaldığı Dersim polemiğine Dersim kuruluşları ve Dersim’li düşün insanları yanıt verdi.
Dersim Araştırmaları Merkezi konu ile ilgili yaptığı açıklamada; Konjonktürel gelişmelere yönelik anlık tepkilerin gerçekliği ifade etmediğini, İdamlardan söz edilmeden, Seyit Rıza’nın nereye gömüldüğü açıklanmadan yapılacak polemiklerin kimseyi ikna edemeyeceğini savundu.
“Dersimliler tıpkı Ezidiler gibi yerle gök arasında yalnız bırakılmış bir toplumdur” denilen açıklamada “Asıl olarak inançlarımızdan ve ritüellerimizden korkuyorlar, doğaya ve güneşe olan sevgimizi karartmak istiyorlar. 38 katliamının da yaptığı en büyük tahribat budur. Yaşlı bir dersimlinin güneşe duyduğu minneti yok etmek istiyorlar, sorunun özünden kaçmalarının tek nedeni budur” denildi.
Dersim Dernekleri Federasyonu da bu polemiklerin yeni bir oyun olduğunu belirterek, “ciddi bir özür bile dilenmedi, soruyoruz; gerekirse özür dilenir sözündeki gereklilik nedir peki” açıklamasında bulundu. DEDEF açıklamasında Sorunlarının siyasete alet edilmemesini,tersine bunun hukuken ve ahlaken gerekliliğinin yerine getirilmesini istedi.
Açıklamada ayrıca Kayıp kızların akibeti belirtilmeden, İdamlarla ilgili özeleştiri verilmeden ve Dersim isminin iadesi gerçekleştirilmeden yapılan tüm açıklamaların Dersimlilerde karşılığı olmayacağı belirtildi.
Eski Milletvekili Kamil Ateşoğulları ise Cumhurbaşkanının ve Başbakanın devlet adına, Kılıçdaroğlunun ise mirasına sahip çıktığı için CHP adına gerçekten özür dilemelidirler.” dedi.
Ateşoğulları ayrıca “Ancak bu özrün Avusturalya parlamentosunun Aborjinlerden, Wili Brand’ın Yahudilerden ve Japonya Başbakanı Naoto Kan’ın Korelilerden dilediği resmi özür gibi bir özür olmalıdır” dedi.

Aleviler “Alevi açılımını” değerlendirdi

Aleviler, Başbakan Davutoğlu’nun Aşure Günü etkinlikleri için gittiği Hacı Bektaş’ta açıkladığı Alevi Açılımı Paketini değerlendirdi. Tv10’a açıklamada bulunan Alevi kurum temsilcileri ve dedeler, hükümetin alevi açılımı konusunda samimi ve gerçekçi olmadığına dikkat çekti.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, Başbakan’ın Hacıbektaş’ta bir Osmanlı şeyhülislamı gibi konuştuğunu belirterek, sorunları çözmekten uzak olduğuna dikkat çekti. Alevilerin Alevilikle ilgili bir sorunları olmadığını ifade eden Geçmez, “Sorun devletin ve hükümetlerin alevilikten korkmalarıdır. Başbakanın yapması gerekenler bellidir. Bir an önce devletin bütün yurttaşlarına eşit mesafede durması için yasa ve anayasa değişikliği yapılmalıdır.” diye konuştu.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Müslüm Doğan ise Başbakan’ın din dersleri ile ilgili sözlerinin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. Doğan açılım paketini, “Hükümet her sıkıştığında ortaya bir açılım paketi atıyor. Aslında Hükümet türk İslam sentezinin tüm araçlarını devreye sokuyor. Aleviler üzerinde bir algı operasyonu var.” şeklinde değerlendirdi.

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir ise Başbakan’ın Alevilerin sorunlarına çare olacak tek bir açıklama yapmadığını belirtti. Demir Başbakan’ın, Hacı Bektaş Veli türbesine girmenin ücretsiz olacağına dair sözlerine, “Bizim talebimiz dergâha girişin ücretli veya ücretsiz olması değil, o meydanda cem yapılmaya izin verilmesidir. Dergâhın gerçek sahibi olan Alevilere, neden orası tekrar verilmiyor?” diyerek tepki gösterdi.

Öte yandan, Hükümetin geçmişte 9 kez alevi açılımı yaptığını belirten Alevi Dedesi Adıgüzel Erbaş ise Alevilerin bu açılımlardan bir beklentisi kalmadığını söyledi. Adıgüzel Dede, “Hükümet seçimler yaklaşırken Alevilere bir tuzak kurmaya çalışıyor. Bu bir seçim yatırımıdır. Başbakan Dersim Katliamından bahsediyor. Dersim katliamı ile ilgili Başbakanın değil Cumhurbaşkanı’nın özür dilemesi gerekir. Çünkü devleti temsil eden odur.” Diye konuştu.

Alevilerden 7. kez semahlı oturma eylemi

 

Aleviler, eğitimde hak ihlallerine ve zorunlu din derslerine karşı Kadıköy’de 7. kez oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylemin ardından semahlar dönülerek aşure dağıtımı yapıldı.

Kadıköy Alatıyol’ta toplanan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul şubesinden 70 kişilik bir grup zorunlu din dersi uygulamasını protesto etti.

Yapılan basın açıklamasında İstanbul’da birçok okulda karma eğitimin ortadan kaldırıldığı hatırlatılarak hükümetin eğitim anlayışı ve milli eğitim politikalarını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine dikkat çekildi.

“Zorunlu din dersi kaldırılsın”, “İmam da Hatip de olmayacağız” sloganlarının atıldığı eylem, Ataşehir Pir Sultan Abdal Cemevi öğrencilerinin semah dönmesi ve eylemcilerin bulunduğu alanda aşure dağıtılmasıyla son buldu.

CHP’den 10 Maddelik Alevi Raporu

CHP tarafından hazırlanan Alevilerin taleplerine yönelik görüş ve önerileri içeren 10 maddelik ‘Herkes İçin İnanç Özgürlüğü’ raporu açıklandı.

Levent’teki İl Başkanlığı binasında CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin, Genel Başkan Yardımcıları Şafak Pavey ve Sezgin Tanrıkulu, İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın katılımıyla düzenlenen toplantı ile açıklanan rapor, Cemevlerinin statüsü, zorunlu din dersi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı dahil olmak üzere temel konuları kapsıyor.

Toplantıda konuşan Şafak Pavey, inanç özgürlüğü ve Alevilerin taleplerine yönelik, toplumsal birlikteliğin sağlanması ve sosyal barış adına hazırlanan raporun, acil olarak hayata geçirilmesi gereken önerileri içerdiğini söyledi.

alevi-semah

“ALEVİLİĞİN TANIMLANMAYA DEĞİL, İNANDIKLARI GİBİ YAŞAMAYA İHTİYACI VARDIR”

“Hiçbir inanç resmi otoriteye ‘ne olup, olmadığını’ kanıtlamakla yükümlü değildir” diyen Pavey, “Katı dogmalardan beslenen anlayış sonucu Alevilik ve Aleviler her zaman aşağılanan, dışlanan hor görülen ve saldırıya uğrayan bir inanç oldu. Ancak bu sosyal durum AKP iktidarı döneminde resmi ve meşru olarak ortak uygulamaya döndü. Alevileri sürekli yönetimden dışladı. Aleviler, sistematik bir biçimde kamu kurumlarında dışlamanın yanısıra kamusal alan ve ortak kullanım mekânlarında da dışlanmıştır. Aleviliğin tanımlanmaya değil, inandıkları gibi yaşamaya, hakarete, baskıya, katle uğramadan yaşamaya ihtiyacı vardır” ifadelerini kullandı.

Alevilerin yaşam alanlarına müdahale edilmediğinde ‘açılım’ yapılmasına gerek kalmayacağını ifade eden Pavey, partisi tarafından hazırlanan, toplumsal birlikteliğin sağlanması ve sosyal barış için önerileri içeren 10 maddelik raporu okudu.

10 MADDELİK RAPOR

‘Herkes İçin İnanç Özgürlüğü’ adıyla hazırlanan raporda özetle şu ifadelere yer verildi:

“Alevilerin can güvenliğini büyük risk altında tutan anlayışa karşı; hükümet ve TBMM’de gurubu bulunan bütün partilerin ortaklığıyla sosyal kampanyalar ve çalışmalar için ilk adımlar hızla atılmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin, sadece Sünni kesime aktarılması, diğer farklı inanç toplulukların aleyhine kullanılması, Alevilerin asimilasyonunu hızlandırmaktadır. Camilerin su, elektrik ve benzer kamu harcamalarını karşılayan Diyanet, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak diğer hiçbir inancın benzer harcamalarını karşılamamaktadır. Diyanete ayrılan bütçe, Alevilerin kurumları dâhil diğer bütün inançlarla eşit oranda paylaştırılmalıdır. Cemevlerinin, ibadethane mi, kültür evi mi olup olmadığını tanımlamak hükümetin ya da devletin resmi kurumu Diyanetin haddi değildir. Cemevlerinin özgür ve güven içinde varlığını sağlamak, tıpkı diğer inançlarda olduğu gibi devletin asli görevidir. Eğitimde farlılıkların gözetildiği bir yaklaşım esas alınmalı, 82 Anayasası’nda yer alan düzenleme yerine 1961 Anayasası’nın 19. maddesinde yer alan; ‘Din eğitimi ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır’ düzenlemesine uygun, seçmeli din dersleri getirilmelidir. Kamu kurumlarında din ve mezhep fişlemelerine, Alevi avcılığına son verilmeli, diğer ayrıştırılan topluluklarla birlikte pozitif ayrımcılıktan yararlandırılmalıdırlar.”

18 MADDELİK KANUN TEKLİFİ DÜN MECLİSE SUNULDU

Toplantıda konuşan Sezgin Tanrıkulu da açıklanan raporun dayanağı olarak bazı kanunlarda değişiklik yapılmasını içeren 18 maddelik kanun teklifini dün TBMM Başkanlığı’na sunduklarını söyledi. Tanrıkulu, “İktidar partisine sesleniyorum. Alevi konusunda gerçekten samimiyseler meclise sunduğumuz kanun teklifi kendilerine yol gösterici olur” dedi.

Gerekçeli Mektup : ‘İnsanlık için savaşmaya gidiyorum’

Sınır hattında dün askerlerce hedef gözetilerek başından vurulan Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi (TÖPG) üyesi ve Marmara Üniversitesi Yüksek lisans öğrencisi Kader Ortakaya’nın Kobanê’ye geçmeden önce ailesine ulaştırılması için bir mektup kaleme almı . Kaleme aldığı mektup daha ailesine ulaşmadan yaşamını yitiren Ortakaya, mektubunda Kobanê’ye tüm insanlık için savaşmaya gittiğini belirtirken, ailesinden de mücadelesini sahiplenmelerini istiyor.

İşte Ortakaya’nın direnişe katılmak için Kobanê’ye gitmeden önce ailesi için kaleme aldığı o mektubu:

“Değerli ailem

Ben Kobanê’deyim. Bu savaş sadece Kobanê’de yaşayan insanların değil, hepimizin savaşı. Bende çok sevdiğim ailem ve tüm insanlık için bu savaşa katılıyorum. Eğer bu savaşı kendi savaşımız olarak görmezsek, yarın bombalar bizim evimize düştüğünde yalnız kalırız. Bu savaşın kazanılması bu yoksulların ve sömürülenlerin de kazanmasıdır. Ben bu savaşa katılarak aileme ve tüm insanlığa memur olmaktan daha çok fayda sağlayacağıma inanıyorum. Sizi üzdüğüm için bana belki kızacaksınız ama haklı olduğumu er ya da geç anlayacaksınız.
Ben istiyorum ki bütün insanlar özgür ve eşit bir şekilde yaşasın. Hiç kimse bir lokma ekmek, başını sokacak bir ev için ömrü boyunca sömürülmesin. Bunların olabilmesi içinde savaşmak ve mücadele etmek gerekiyor.
Savaş bitince Kobanê kazanılınca geri geleceğim. Geldiğimde arkadaşlarıma güzel davranın. Beni bulmaya çalışmayın. Bu çabanızın sonuç vermesi mümkün değildir. Size bu mektubu yazmamın en önemli sebeplerinden biri de beni arama yollarına düşüp yorulmanızı, yıpranmanızı, istemeyişimdir. Eğer başıma bir şey gelirse mutlaka haberiniz olur zaten.
Döndüğümde hapse girmemi, hapishanede işkence görmemi istemiyorsanız sakın polise ya da devletin her hangi bir kurumuna başvurmayın. Eğer böyle bir şey yaparsanız bundan hem ben hem ailem hem de bütün arkadaşlarım zarar görecektir. Benim Kobanê’ye gittiğimi akrabalarımız dahil kimseye söylemen ki geldiğimde hapse girmeyeyim. Bu notu okuduktan sonra yırtıp atın mutlaka.
Benim için bir şey yapmak isterseniz mücadelemi sahiplenin. Yıllardır devletin bütün yaptığı olumsuzluklara sessiz kaldınız. İnsanların öldürülmesine sokak ortasında gazlanmasına, Roboski’dekigibi bombalanmasına buna artık yeter deyin. Ben yanınızda olsaydım eylemlere katılmaya ve derneklere gitmeye devam edecektim. Ben gelene kadar mücadelemi size emanet ediyorum.
Başta Annem ve Babam olmak üzere Ada, Deniz, Zelal ve doğacak Mahir’i ve hepinizi kucaklıyorum. Kadri kardeşime özel selamlar. O kendine yakışır gibi davranacaktır. 
Hepinizi devrimci duygularımla kucaklıyorum.
Telefon abimin hediyesiydi. İçinde fotoğraflarımız var. Burs kartımı anneme yolluyorum. Ben gelene kadar ilaçlarını alsın.
Hepinizi çok seviyorum.
Şimdilik hoşça kalın.”

/diha