Ana Sayfa Blog Sayfa 6375

Kavlimizdi, bir olacaktık hani?

AHMET BAKIR
Dişi kıran taş, pirince en çok benzeyen taştır. (Çin Atasözü)
Nereye payidar?
Kederlere bulanmış bir halkın, yıllardır yaşadığı acılarına, yüreğini nasırlaştırdın, sağırlaştın, yapma?
Sade, açık ve masum talepleri bulandırmak, iktidarın sana sunduğu nimetlere yutkunmak, çok tamah bir şey değil, unutma!
Halkın o sızılı bağrından gelen “gel dertlerimize cümle kur, yanımızda dur” yakarmalarına kulağını kapattın, ama bu halkın çığlığında bir yanlış gördüğünde, avazın çıktığı kadar bağırdın, etme?
Halkların acılarını kolektifleştiren kardeşlik vurgusuna, katı bir kalple yaklaştın, efendilerinin: “gelişen talepleri bulandırmak”, ” bir şeyler veriyormuş görünerek, halkları kişiliksizleştirme ve var olanı da elinden alma” hamlelerine, tavrınla hizmet ettin!
Yakılan yıkılan köylerin, eksiltilen ailelerin, keder topuna dönüşen yüreklerin, sende bir yankısı olmazken, kabahati yine bu halka havale ettin!
Etme!
Dil, kültür, ruhi şekillenme birliğinin gereği olan vasıflar gibi oldukça doğal taleplere sesini katacağına, siyaset cambazları kervanına katılarak, karmaşık hale getirilmesine hizmet ettin!
Oysa bu masum halkın senden beklediği şeyin; bu sürece edebi(nle) yaklaşmak olduğunu unuttun!
Yapma?
Ya sen Payidar!
İnsanı; kutsallığın mihengi yapan, incinsen de incinme gibi hümanizmin amentüsünü yazan, bin yıllık tarihinde hep kırımlara uğrayan bir topluluğun inançlarını, salı pazarında müşterilere sundun, etme!
Ortak acıları, ortak sevinçleri ayrıştırma!
Günümüze kadar damıta, damıta getirdikleri, insan merkezli Anadolu’ya özgü Aleviliği, bir ulusun tekeline katmak için bin bir türlü atraksiyona yöneldin!
Kendi içinde, durumu iyi olandan alıp, yoksulu doyurmak gibi o değerli erdemi, birkaç elitin, devletten maaş almasına feda etmeye kalkıştın!
Maraş’ta, Çorum’da, Madımak’ta çağ dışı yöntemlerle yakılan, katledilen yüzlerce canların hesabını soran seslere yakın duracakken, döndün bu canları suçladın.
Elini, belini, dilini içinden çıktığın topluma yönelttin!
Yapma!
Peki ya sen Payidar:
Emeğin yüce değer olduğunu haykırarak geldin sendikanın başına, giderek sarardın!
Dünyanın uçan ülkesi, dünyanın ikinci büyüyen ülkesi propagandasını dilinden düşürmezken, dünyanın en düşük asgari ücretinin bu ülkede olduğuna kulaklarını tıkadın!
Ne madenlerdeki göçük kazalarında yitip giden işçiler için vicdanında ağıtlar biriktirdin, ne de, kot taşlaya taşlaya, silikozis hastalığına kapılarak sıra sıra devrilen emekçiler umurunda oldu.
Diğer sendikaları türlü entrikalarla boğarak pazarlık hakkının sadece sende olması için çabaladın!
İşsizliği, hayat pahalılığını ajandandan çıkardın, emek merkezli bir dünya kurma düşlerini çoktan demode buldun!
Siz payidarlar; o kekliğe benzeyen sesleriniz kimilerine iyi gelebilir, ancak;
Bir gün; mağdur edilen, insan olmaktan doğan hakları gasp edilen tüm ezilenler, bir gökkuşağı gibi yan yana geldiklerinde, o kibirli duruşunuzdan eser kalmayacaktır.
Unutma; yasaklanan her dilin, hor görülen her törenin, her alın terinin aynı hızla bir ortak denize aktığı zamanlardayız.
Kendini tüketiyorsun, tükeniyorsun!
Etme!
Başka tanımlarıyla birlikte, ayrıca içinde bulunduğu toplumun çıkarlarına, pratik olarak zarar veren yaklaşıma da oportünizm deniyor.
Etme

PSAKD, HDP’ye saldırıyı kınadı

 

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Halkların Demokratik Partisi, parti meclis üyesi Ahmet Karataş’a yönelik saldırıyı kınayan bir açıklama yaptı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Müslüm Doğan tarafından yapılan açıklamada, Karataş’ın karanlık güçlerin saldırısına uğradığı belirtilerek saldırının tehlikeli gelişmelere yol açabileceğine dikkat çekildi.

Saldırının, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, yetkililerin kullandığı dilin bir sonucu olduğuna vurgu yapılan açıklamada, “Bu faşist saldırıyı kınıyoruz. Ahmet Karataş’ın şahsında toplumsal yapımıza yönelmiş bu karanlık saldırının en ince detaylarıyla ortaya çıkartılması hükümetin sorumluluğu olup, konunun takipçisi olacağımızı tüm kamuoyuyla paylaşırız.
Bu canımızın en kısa zamanda çalışmalarına kaldığı yerden başlaması dileğiyle acil şifalar diliyoruz.” ifadeleri yer aldı.

Anafatma sular altında kalmayacak

 
Dersim’de, Munzur Vadisi Milli Parkı üzerinde yapılması planlanan Kaletepe Barajı ve HES projesinin iptal edilmesi üzerine Dersim Barosu’na bağlı dava avukatları bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, Dersim Belediye Eş Başkanı Mehmet Ali Bul ile kentteki bazı sivil toplum örgütü temsilcileri de katıldı.

Toplantıda konuşan Av. Özgür Ulaş Kaplan, Munzur Milli Park üzerinde, Anafatma ziyaretinin olduğu bölgede yapılması planlanan Kaletepe Barajı ve HES projesinin iptali için açmış oldukları davanın olumlu sonuçlandığını belirtti.

Kaplan, Munzur Vadisi’nde yapım aşamasına gelen 4 HES projesinin mahkemelerce iptal edilmesinin en büyük gerekçesinin geçmiş yıllarda baraj projesi hazırlanırken hukuksuz nedenler gösterilmesi ve ÇED muafiyeti olduğunu söyledi. Kaplan, “Bu mahkeme kararı ile birçok ziyaret yerimiz ve kutsal mekânımız da kurtulmuş oluyor. Bu da Alevi inancı açısından son derece olumlu bir durum ve karardır” diye konuştu. Kaplan, Ovacık ilçesinden Munzur Milli Park alanına kadar 4 baraj projesinin daha olduğunu ve bu barajların da iptal edilmesine ilişkin dava açıldığını aktardı.

Mahkemenin, ÇED olumlu kararı alınmadan bu projelerin hayata geçirilmeyeceğini kesin bir kararla belirttiğinin altını çizen Kaplan, “Munzur Vadisi’nde bir daha herhangi bir baraj projesinin onaylanacağını hiçbir şekilde düşünmüyoruz.” dedi.

Cihatcıların metropolünde yaşam

Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) metropolü sayılan Suriye’nin Rakka kentinde işler IŞİD’in istediği gibi gitmiyor. Al Monitor Yazarı Ali Hashem, Rakkalılarla konuşarak kentteki hayatı yazdı.

Hashem’e göre, IŞİD duvarları arasında Suriye’nin kuzey kenti Rakka’nın çihatçıların metropolü haline geldi. Binlerce IŞİD militanı, aileleri, göçmenler ve yerel halk, ancak kendini halife ilan eden Ebubekir Bağdadi’nin tasvirindeki özel koşullar atında yaşıyor.

İlk dönemlerde IŞİD militanı olan ama IŞİD içinde örgüte baş kaldıran bir grubun lideri olduğu söylenen Abu Ibrahim al-Raqqawi, kentteki durumu ‘korkunç’ olarak tanımlamış. “İnsanlar çok öfkeli. IŞİD’e katılan çok sayıda göçmen var: Amerikalılar, İngilizler, Almanlar, genel olarak Avrupalılar ve dünyanın bir çok yerinden gelenler. Onlara özel davranılıyor, örgüt tarafından şımartılıyor” sözleri IŞİD içindeki bölünmeye işaret ediyor.

İbrahim’e göre Avrupalı IŞİD’çilere bir kısmı bölgeden göçen Hıristiyanlara ait en iyi evler, arabalar veriliyor. Yerli halktan ise vergi toplanıyor.

Bir grup IŞİD militanının başlattığı muhalefeti de şöyle anlatıyor: “Rakka kentinden bir grup aktivistiz. Başar Esad’ın acımasız rejimine karşıyız ve kentimiz bir başka acımasız rejim IŞİD tarafından kurtarıldıktan sonra etkinliklerimizi azalttık. Kampanyamız 6 nisan 2014’te başladı” diyor.

YARDIM EDENLERE ÖLÜM TEHDİTİ

İbrahim ve arkadaşları Rakka duvarlarına IŞİD karşıtı sloganlar yazdıklarını, hem Esad hem ABD hava saldırıları gibi işlenen suçları belgelemeye çalıştıklarını anlatıyor Al Monitor’e,

“IŞİD’in kentimiz için nasıl bir tehlike olduğu uyarısı yapan bildiriler dağıttık ve eylemler örgütlemeye çalıştık fakat IŞİD, girişimlerimizi şiddetle bastırdı. Cuma vaazlarında kent camilerinde insanları bize destek vermemeleri konusunda uyardılar. Bizi din değiştirmekle ve seküler olmakla suçladılar, bize destek veren ya da fotoğraflarımızı kullananları tutuklamakla ve idamla tehdit ediyorlar” diyor.

‘IŞİD’E DESTEK SADECE YÜZDE 10’

İbrahim, IŞİD’e karşı ilk savaşanların Rakkalılar olduğunu savunarak ekliyor: IŞİD’e karşı ilk çatışma 1 Ağustos 2013’teydi. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) IŞİD tehlikesini hissetti ve onları kentten kovmaya çalıştı, fakat yeterli silahları yoktu ve uluslararası kamuoyu umursamamıştı. 13 günlük çatışmadan sonra ÖSO kaybetti ve 4 Ocak 2014’te bir kez daha denemeye girişti. Fakat bu kez IŞİD kent üzerinde tam kontrolü sağladı. Bugün halkın sadece yüzde 10’u IŞİD’i destekliyor, bunlar da durumdan fayda sağlayan bazı aşiretlerin liderleri”

IŞİD JENERASYONU YARATILIYOR

Rakka’daki genel durum hakkında verdikleri bilgiler ise şöyle: Bankalar kapalı. Dükkanlar açık ve işlerine devam ediyor. Okullar ise IŞİD geldiğinden beri açılmadı. Bir hafta önce ise 8-10 yaş arası kız çocukları ve 10-12 yaş arası erkek çocukları için günde 2 saat eğitime başlanacağı sözü verildi. Çocuklara sadece matematik, Arapça ve İngilizce dersleri verilecek. 16 yaş altı 350 kadar çocuk şeriat gençlik kamplarına gönderilmiş. Kamp, Tabaqa kenti batısında kurulmuş. Çocuklarını örgüte gönderenlere aylık maaş veriliyor. Çocuklar camilerde dini olarak abluka altına alınıyor.

KOBANÊ’DE ÖLEN ÇOCUK IŞİD’ÇİLER

İbrahim Kobanê çatışmlarında ölen IŞİD’liler arasında 30 çocuk olduğunu da ileri sürüyor. Bunlardan intihar bombacısı olarak kullanılan Sami Hamira’nın 18 yaşında bir Rakkalı olduğunu belirtiyor: “Bu çok tehlikeli. Bir IŞİD jenerasyonu yaratılıyor, bunlar örgütün istediğinde kullanacağı zaman ayarlı bombalar gibiler”

KADINLARA AJANLIK YAPTIRILIYOR

Rakka’da tek suistimal edilenler çocuklar değil, kadınlar da “yeni sistem”in bir parçası, İbrahim, gözlem, araştırma ve tutuklama amaçlı bir kadın birliği oluşturuldu. Bu kadınların yüzde 90’ı göçmen, çok azı Suriyeli. Yabancı savaşçılarla evlilikleri de ayarlıyor ve kadınların kent dışına silah kaçırmasını önlemek amaçlı istihbarat rolleri de var” diye anlatıyor.

Evrensel

Aleviler zorunlu din eğitimini protestoya devam ediyorlar

Aleviler, zorunlu din dersine ve hak ihlallerine karşı eylem yapmaya devam ediyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği öncülünde İstanbul Kadıköy’de biraraya gelen Aleviler, 6. kez oturma eylemi yaptı.
Zorunlu din dersinin kaldırılmasını isteyen Aleviler “İmam da olmayacağız, hatip de olmayacağız” şeklinde sloganlar attı.
Kadıköy Altıyolda saat 13’ten 14’e kadar devam eden eyleme siyasi partiler, demokratik kitle örgütlerinden temsilciler de destek verdi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İzmir Şubesi de Alevilere yönelik hak ihlallerini düzenledikleri oturma eylemi ile protesto etti.
İzmir Büyükşehir Belediyesi önüne kadar yürüyüş düzenleyen Aleviler, “AİHM kararları uygulanmasını istiyoruz”, “Zorunlu Din dersi istemiyoruz” yazılı dövizler taşıdı.
Yürüyüşe Demokratik Bölgeler Partisi İzmir İl Eş Başkanı Yusuf Kaya, HDP İzmir İl Eş Başkanı Cavit Uğur ve Eğitim-Sen üyeleri de destek verdi.
Yürüyüşün ardından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Aytaç Ural bir basın açıklaması yaptı.
Açıklamanın ardından Aleviler eylemlerine son verdi.

Diyarbakır Cemevi’nde matem orucu

Diyarbakır Pir Sultan Abdal Cemevi matem orucu açma yemeği verdi. Pir Sultan Abdal Cemevi Diyarbakır Şube Başkanı Cafer Koluman, “Yezid’in zulmüne karşı Hüseyin’in ruhunu yaşatmak lazım.” dedi.

Diyarbakır Pir Sultan Abdal Cemevi’ndeki matem orucu açma yemeğine Pir Hasan Kılavuz dede, bölgedeki Alevi dedeleri, Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Fırat Anlı ile çok sayıda Alevi katıldı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Diyarbakır Şube Başkanı Cafer Koluman yaptığı konuşmada, Yezid zulmünün IŞİD çeteleri ile devam ettiğini belirterek, “Yezid’in zulmüne karşı Hüseyin’in ruhunu yaşatmak lazım. Hüseyin’in ruhu direniştir, onurdur, şereftir, halkların kardeşliğidir” dedi.
Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Fırat Anlı ise, “Yezitler, zalimler, çeteler halen kendi soylarını sürdürecek baskılar uyguluyorlar” dedi. Belediye olarak şehirde yaşayan her insana eşit yaklaşmaya devam edeceklerini ifade eden Anlı, “Her insanımızın inancını özgürce yaşayabilmesi için elimizden gelen çabayı ortaya koyacağız. Bir cemevine yasa ile ibadethane statüsünün verilip verilmemesiyle ilgili olmayacağız. Halk burada toplanıyorsa, sohbetini, ibadetini burada yapıyorsa bizim için bu tüm yasaların üzerindedir.” diye konuştu.

Kerbela olayı: Gerçek mi mitoloji mi?

AYŞE HÜR

Kerbela olayı, Hicret’in 61. yılında, Arabi ayların ilki olan Muharrem ayının 10. gününde olmuştu. Bu günün adı Aşura idi. Kerbela olayının acısı günümüze kadar unutulmadı.
Yarın, yani 3 Kasım 2014 günü Kerbela olayının 1334. yıldönümü. İslam kaynaklarına göre Dördüncü Halife olan Ali, 661 yılında bir Harici tarafından öldürüldüğünde, Ali taraftarları oğullarından Hasan’a biat etmişlerdi. Halifeliğin kendi hakkı olduğunu düşünen Ümeyyeoğullarından Muaviye ise hemen bir ordu toplayıp Hasan’ın üzerine yürümüştü. Neyse ki, Hasan durumun vahametini idrak etmiş ve bazı şartlarla halifeliği Muaviye’ye bırakmaya razı olarak canını kurtarmıştı. Böylece 89 yıl sürecek olan Emevi dönemi başlamıştı.
Aradan 8 yıl geçmişti ki, Muaviye, Hasan’ın karısı Cude’yi, eğer kocasından kurtulursa, “ilerde halife olacak” dediği Yezid’le evlendireceğini söyledi. Teklif cazip olmalıydı ki, 669 yılında Cude kocası Hasan’ı zehirledi.

HÜSEYİN VE YOLDAŞLARI KERBELA’DA KUŞATILIYOR
Aradan 11 yıl daha geçti. 6 Mayıs 680 günü, Muaviye öldü. Halifelik mücadelesi yeniden alevlendi. Ali’nin diğer oğlu Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımadı ve destek sağlamak için Mekke ve Medine’ye ardından da davet üzerine Kufe’ye doğru yola çıktı. Kafile, çoğu ‘Ehl-i beyt’ten yani Peygamber’in hanesinden 72 erkek ile kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Yarı yolda Hüseyin, Yezid’in Kûfe’ye Ubeydullah bin Ziyad’ı vali olarak atadığını, Ubeydullah’ın Hüseyin’in Kufe’ye elçi olarak gönderdiği amcaoğlu Müslim bin Akil’i öldürttüğünü, Kufelilerin savaşmaktansa itaat etmeyi yeğlediklerini öğrendi. Buna rağmen yoluna devam etti. Kafile, Bağdat’ın 80 kilometre güneybatısında ve Fırat’ın 25 kilometre kadar batısında olan Kerbela denilen mevkide kamp kurmuştu ki, etrafları Ömer bin Sa’d komutasındaki birlikler (sayıları kaynaklara göre 5 bin ila 30 bin arasında değişiyor) tarafından sarıldı. Sa’d, Hüseyin’den Yezid’e biatını etmesini istedi. Hüseyin bunu reddedince, on gün boyunca Hüseyin ve yanındakilere yemek ve su verilmedi. Bu on gün içinde 70 erkek peyderpey çarpışmalarda öldürüldü. 10. gün Hüseyin, altı aylık oğlu Ali’yi kucağına alıp Sa’d’ın karşısına çıktı ve oğluna su istedi. Cevap, küçük Ali’nin okla öldürülmesi oldu. Ardından Hüseyin’in de öldürüldü. Rivayete göre 33 mızrak yarası, 34 ok yarası ve sayısız darbe izi vardı vücudunda. Hüseyin öldürülmekle kalmadı, kafası kesildi, kesik kafası önce tekmelendi, ardından bir mızrağa takıldı. Başsız vücudu yarı çıplak bırakıldı.
Bu dramatik olay, geleneğe göre, Hicret’in 61. yılında, Arabi ayların ilki olan Muharrem ayının 10. gününde olmuştu. Bu günün adı Aşura idi. Ardından değerli mallara el kondu, çadırlar yakıldı, kadınlar zincirlenerek önce Kufe’ye sonra Şam’a götürüldüler. Kadınlar kısa sürede salınıp Medine’ye gönderildiler ama Kerbela olayının acısı günümüze kadar unutulmadı.

BİRİNCİL KAYNAK VAR MI?
Yazının başında “İslam kaynaklarına göre” dediğimi fark etmişsinizdir. Burası önemli çünkü bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığı, yaşandıysa hangi tarihte yaşandığı konusunda bilim adamlarını ihtiyatlı olmaya iten nedenler var. Bir kere Kerbela olayını nedense olayın olduğu yıllarda kaleme alan olmamış. Ne Arap, ne Bizans, ne İrani, ne Süryani kaynaklarında Kerbela olayı yok günü gününe…
Bu konudaki hikayeleri ilk kez birleştiren Ebu Mihnef (ö. 774) olmuş ama yazarın Maktel El Hüseyin adlı eseri günümüze ulaşmamış. Kitabı, Mihnaf’ın öğrencilerinden Ebu Hişam El Kalbi’nin atıflarından öğreniyoruz. Bir de eserin 9. ve 10 yüzyıllarda yapılmış kopyalarından dörtü Gotha, Berlin, Leiden ve St. Petersburg’ta bulunuyormuş.
Ancak ilginç biçimde, Baladhuri (ö.893) ve Tabari (ö. 923) gibi önemli kaynaklar, Kerbela olayını anlatırken, Maktel El Hüseyin’den (kopyalarından) alıntı yapıyorlar ama yazarının adını anmıyorlar. İbn Adî’ye (ö.974) göre Ebû Mihnef aşırı bir Şiî olup, rivayetleri, hiçbir senede dayanmaz. Zehebî (ö. 1348) kendisinden ‘Râfizî’ (dinsiz) diye söz eder ve eserlerine değer vermez. Sonuç olarak bugün Kerbela olayı hakkındaki bilgilerimiz işte bu tartışmalı Mihnef’in yazdığı iddia edilen eserin kopyasının kopyasından öğrenilmiş.
Sadece bu olay değil, Hasan, Hüseyin ve Zeynep hakkında da çok az bilgi var kaynaklarda. Bu yüzden de boşluklar tarih içinde gelişigüzel (muhtemelen dönemin siyasal ve sosyal ihtiyaçlarına göre) doldurulmuş. Bugün ‘cesur yürek’ İslam tarihçileri gerçekle mitolojinin birbirinden ayrılması için bilimsel çalışmaların yapılmasını şart görüyor ama bunun pek kolay olmadığını birazdan anlatacaklarımdan anlayacaksınız.

‘KÖK METAFOR’ VE ‘KAVRAMSAL ARKETİP’
Batılı modern araştırmacılara göre ise Kerbela olayı ister gerçekten yaşanmış olsun isterse mitolojik bir anlatı olsun, içerdiği unsurlar ve tarih boyunca ele alınış biçimi itibariyle, Max Black’ın ‘kavramsal arketip’ veya Victor Turner ve Stephen Turner’ın ‘kök metafor’ kavramlarına dört dörtlük uyuyor. Bunlardan ‘arketip’, kelime anlamıyla kalıp, şablon, ilktip anlamına geliyor. İnsanlar uzun dönemler boyunca karşılaştıkları benzer olayları bir süre sonra belli davranış kalıplarına, belli şablonlara oturtmuş ve bunları kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Bazı araştırmacılara göre Havva ile Adem, Habil ile Kabil, Nuh Tufanı, Yedi Uyurlar, Ergenekon Destanı, Demirci Kawa Destanı gibi hikayeler ‘kavramsal arketip’ örnekleridir.
İkinci kavramımıza gelince, şiir dilinin temelini oluşturan metafor denen söz sanatı, Yunanca metapherein (bir yerden bir yere taşıma) sözcüğünden İngilizceye geçmiş. Türkçede ‘benzetme, eğretileme’, Osmanlıcada ‘mecaz’, Arapça’da ‘istiare’ kelimeleriyle karşılanan metafor, bir kavramı, kelimeyi, terimi, olguyu daha güzel ve iyi anlatmak amacıyla, başka bir sözcükle, kavramla, terimle, olguyla yerini değiştirmek demek. Örneğin Sokrates’in insan ruhunu balmumuna benzetmesi, Platon’un insanoğlunun hayat içindeki konumunu mağara kavramı ile anlatması, Feriduddin Attar’ın hakikatı arayan insanı Simurg kuşu ile anlatması, Hobbes’un mutlak güç ve yetkeye sahip devleti Tevrat’ta geçen Leviathan adlı canavarla sembolleştirmesi, Schopenhauer’ın felsefeyi çok başlı canavara benzetmesi metafor sanatına örnek olarak verilebilir.
Bana göre de Kerbela’nın kök metafor ya da kavramsal arketip olması gayet mümkün. Çünkü İslam geleneğine göre değişik yıllarda olmak kaydıyla Muharrem’in 10. günü (yani Aşura gününde) sadece Kerbela Olayı değil onlarca başka önemli olay da yaşanmış. Bunları saymakla bitmez ama bir kaç örnek vereyim: Adem’le Havva’nın Cennet’ten kovulması, Nuh’un gemisinin Tufan’dan kurtulması, Yunus’un balığın karnından çıkması, İbrahim’in Nemrut’un hazırlattığı ateşte yanmaması, İdris’in diri olarak göğe çıkarılması Yakup’un oğlu Yusuf’a kavuşması, Eyüp’ün hastalıktan kurtulması, Yakup’un gözlerinin açılması, Süleyman’ın tahta çıkması, İbrahim’in oğlu İsmail’in doğması ve daha nice olay güya hep Aşura gününde olmuş…

HÜSEYİN-YEZİD, İYİ-KÖTÜ
Ancak olayın tarihsel gerçeklik veya mitolojik anlatı olması onun önemini, anlamını, etkisini azaltmıyor, aksine, daha da anlamlı, daha da ilginç kılıyor. Burada önemli olan Kerbela olayının sembolizmini deşifre etmek.
Olayın baş kahramanları Şii anlatısına göre iki erkek, Hüseyin ve Yezid. Bunlardan Hüseyin, Manicilik, Zerdüştlükten veya Mazdekçilikten bildiğimiz ‘iyi-kötü’ karşıtlığının sembolü gibi görünüyor. Çünkü tüm anlatılarda, Hüseyin, Peygamber’in hanesinden, erdemli, dürüst, iyi, mümin, ezilen, kahraman… Adeta kusursuz biri… Yezid ise yabancı, kötü, kalleş, baskıcı, zalim, İslam’a uymayan, hilafeti gasp eden… Baştan aşağı kusurdan oluşmuş biri…
Hikayenin kadın kahramanları ise, hem Sünni kaynaklarda hem Şii kaynaklarda, esas olarak hem olay sırasında hem esaretleri sırasında çektikleri acılar, yaşadıkları aşağılanmalar ve en çok da döktükleri gözyaşı ile temayüz ediyorlar. Bu kadınlardan sadece Hüseyin’in kız kardeşi Zeynep’in, acı çeken ama boyun eğmeyen, zalime sözünü söylemekten sakınmayanları temsil eden bir figür olarak kurgulanması ise ancak 21. yüzyılda olacak. (Bu konuya ilerde tekrar değineceğim.)
Kerbela olayı, hem İslam dünyasındaki Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki çatışmaların, hem de mezhep çatışmalarının ne kadar sert geçtiğini ima eden ayrıntılarla dolu. Küçücük bir kafilenin binlerce askerle sarılması, açlık ve susuzluğa mahkum edilmesi, bebeklerin bile öldürülmesi, öldürmelerin vahşice olması, kadınların aşağılanması gibi ayrıntılar, asırlardır şu veya bu ölçekte, düzlemde süren Sünni-Şii çatışmasında, Şiilerin kendilerini nasıl hissettiklerine dair ipuçları sunuyor. (Bugün dünyadaki Müslüman nüfusun yüzde 85’i Sünni, yüzde 15’i Şii… Şiiler sadece İran’da, Yemen’de ve Suriye’de egemen konumda… Yani Şiiler genel olarak, Yezid karşısındaki Hüseyin pozisyonunda hissediyor olabilirler kendilerini.)

SÜNNİLER NE DİYOR?
Şimdi söz savunmanın: Sünni kaynaklarına göre, Hüseyin’in ölümü çok trajik ama hem olay Sünni-Şii çatışması gibi kolektif bir olayı değil, bireysel bir acıyı anlatıyor, hem de tek suçlu Yezid değil. Kufe Valisi Ubeydullah ve ordunun kumandanı İbn Sa’d da kolektif suçlular. Hüseyin’in inadı, komutanların acımasızlığı ile birleşince böyle acı bir olay ortaya çıkmış. Hatta bazı anlatılara göre Yezid, Hüseyin’in başına gelenleri duyduğunda gözünden yaş gelmiş, Sa’d’a lanet etmiş, Hüseyin’e rahmet okumuş. (Halbuki bilindiği kadarıyla Yezid, olaydan sonra Kufe Valisi Ubeydullah’ı görevinden almamıştı.) Sonuç olarak Sünni kaynaklara göre olay çok üzücüydü ama asırlarca matem tutmayı gerektirecek bir durum da yok ortada. Eğer matem tutmak gerekiyorsa öldürülen iki halife Osman ve Ali için de, karısı tarafından zehirlenen Hasan için de matem tutmak gerekir. Hele de matemin böyle sesli şekilde tutulması İslam’a aykırı. Çünkü Buhari, Müsim, Tirmizi ve başka hadis kitaplarında yer alan bir hadise göre Peygamber “Ölenin arkasından yüzünü gözünü tırmalayan, yakasını-paçasını yırtan, câhiliye insanı gibi bağıracağı ağıt yakıp kendisine beddua eden, bizden, bizim yolumuzu izleyenlerden değildir” demiş. Yine Sünnilere göre İslam’da beddua etmek yasak iken, Şiiler Yezid’e ve olayla ilgili gördükleri diğer tarihi figürlere beddua ediyorlar. (Tebbet Suresi’nin “Ebu Leheb’in iki eli kurusun!” ayeti ile ‘İslam’da beddua yasaktır’ önermesini bağdaştırmayı tefsircilere bırakıyorum…)

BÜVEYHİLERİN KERBELA ANMALARI
Olayın tarihsel bir gerçeklik mi yoksa mitolojik bir anlatı mı olduğu konusunda son husus da şu: Şii kaynaklarına göre, Kerbela’nın matemi ilk kez, 684 yılında, Kerbela’da Hüseyin’e yardım etmeyenlerden nadim olup tövbe edenlerin kurduğu Tevvabin fırkası tarafından tutulmuş. Fırka mensupları o yıl Hüseyin’in gömülü olduğuna inanılan yeri (Şiilere göre Kerbela’da, Hâir mevkiinde gömülüdür, Sünnilere göre yeri belli değildir) ziyaret edip, 24 saat boyunca feryad u figan etmişler. Ancak bu tarihten sonra geleneğin devam ettiğine dair bilgi yok. Konunun tekrar gündeme gelmesi, 9. yüzyılda oluyor. Rivayete göre Hüseyin’in türbesi Halife Mütevekkil (ö. 861) tarafından yıktırılmış, 963 yılında, İran ve Irak’ta hüküm süren Büveyhiler tarafından onarılmış. Büveyhiler aynı zamanda 10 Muharrem’i resmi olarak matem günü ilan etmişler.
Sünni kaynaklara göre o gün kadınların yırtık pırtık elbiselerini giyip, saçları perişan biçimde sokağa dökülmeleri ve acı acı feryad ederek taşkınlık yapmaları üzerine Bağdat’ta çarşı kapatılmıştı. Ertesi yıl Şii matemciler, Sünni mahallelerine hücum ederek mallarını yağmalamışlar ve binlerce kişiyi öldürmüşlerdi. Buna inanmak zor çünkü, Bağdat’ta Şiiler azınlıkta olan gruptu. İddiaya göre Sünnilerin buna cevabı, Halife Mervan tarafından öldürülen Mus’ab bin Zübeyr’in katledildiği 18 Muharrem’i matem günü, Hicret esnasında Peygamber ile Ebu Bekir’in mağarada saklandığı 28 Zilhicce’yi de bayram günü kabul etmek olmuştu. İlerleyen yıllarda, söz konusu günlerde karşılıklı taşkınlıklar yapılmış, pek çok kişi öldürülmüştü. Anlaşıldığı kadarıyla Şii muhalefetle Sünni iktidar kozlarını semboller üzerinden yürütüyordu…
Şiilerin 10 Muharrem’de kendilerine acı çektirmeleri geleneği, Kahire merkezli Fatımi Hilafeti döneminde (909-1171) başladı diyor Sünni kaynaklar. Fatımi Devleti yıkılınca, bu sefer Sünniler 10 Muharrem’de şenlikler yapmışlardı.

İLHANLILAR VE SAFEVİLER DÖNEMİ
İran’da İlhanlılar döneminde Kerbela anmalarının matem yönünün (ağlama, acı çekme, kendine eza etme) daha ağır basmıştı. (İlhanlı hanı Olcuytu, çeşitli dinleri denedikten sonra 1307-1308 kışında Hanefiler ve Şafiler arasında çıkan bir mezhep kavgasından etkilenerek Şiiliğe geçmiş ve 1309’da Hazreti Ali’nin mezarını ziyaret ettikten sonra da Şiiliği İran’ın resmi mezhebi ilan etmişti.)
Elifba harflerinin tanrısallaştırılmasına dayanan Hurufilik öğretisinin müellifi Fazlullah İran’daki Şirvan krallığında öğretisini yayarken, babası Timur adına Azerbaycan’ı yöneten Miranşah’ın emriyle 1394 yılında idam edilmeden önce şöyle yazmıştı vasiyetnamesinde: “Yaşamım boyunca Şirvan’da tek dostum olmadı/Ben çağın Hüseyiniyim/Düşmanlarım Yezid ve Şimr/Aşura, alınyazım/Ve Şirvan Kerbelamdır…” Hurufilik, Bağdatlı Nesimi diye ünlenen öğrencisi tarafından Anadolu Bektaşiliğine taşınacaktı.
16. yüzyılda Şah İsmail döneminde Şiilik bu sefer de Safevi Devleti’nin resmi mezhebi olduğunda, Kerbela Olayı ve anmaları da resmi nitelik kazandı. Şiiliğin başı İran’da idi ama gövdesi Anadolu’daydı. Anadolu’daki Alevi/Kızılbaş toplulukları hem cem ayinlerinde hem de 10 Muharrem anmalarında Hatayi mahlasıyla şiirler yazan Şah İsmail’den üç nefes okurlardı mutlaka. İlginç olan Safevilerle adeta kan davası güden Osmanlı Devleti’nin en görkemli padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın da Hüseyin’in türbesini ziyaret etmesi, susuzluk sembolizmini tersine çevirmek için olsa gerek, türbeye Fırat’tan su taşıyan Hüseyniye Kanalı’nı tamir ettirmesiydi.
Safevilerin ardılları Kaçarlar döneminde (1794-1925) 10 Muharrem anmaları bir nevi ‘milli kimlik’ inşaasında çok önemli bir yer tuttu. 19. yüzyılın ilk yarısında 10 Muharrem anmalarına150 bin kişinin katıldığı hesaplanmıştı. Metin And’a göre daha sonra Batı’da yaygınlaşacak olan ‘ezinç tiyatrosu’ türünün ilk örnekleri 19. yüzyılda İran’daki Hüseyniye denilen tekkelerde ortaya çıktı. ‘Taziye’ dramlarını oynatan ilk tiyatro 1849’da Tahran’da kuruldu. Konu ayrıca kukla tiyatrosuna da aktarıldı. Bu gösterilerde sadece Yezid değil, Halife Ömer ve Ayşe de alaya alındı, sembolik olarak cezalandırıldı.

PEHLEVİ REJİMİNE KARŞI KERBELA METAFORU
Pehlevi döneminin (1925-1979) başlarında modernist eğilimli Rıza Şah, Muharrem ritüellerini baskılamaya başladı, yine de ilk zamanlarda anmalara 200-250 bin kişi katılıyordu. Zamanla anmalar sadece Hüseyniye tekkelerine hapsoldu. 1960’lardan itibaren evlerde veya tekkelerdeki anmalar, Pehlevi rejimine siyasi muhalefetin ifade edilmesinin sahnesi olmaya başladı. Örneğin 1962’de bir evde yapılan anmalarda 1500 kişi toplanmış, Muharrem’in 10 ve 11. gününde, Murtaza Mottahhari, 12. gününde ise Mahmud Talekani Kerbela konulu konuşmalar yapmıştı.
Motahhari, Musa ve Firavun, İbrahim ve Nemrud, Muhammed ve Ebu Cehil, Ali ile Muaviye karşıtlıklarını Hüseyin ile Yezid karşıtlığı ile bağlamıştı. Ancak Motahhari’nin izleyicilerinden talep ettiği ağlamak, sızlanmak, acı çekmek değil, bu ikililerden, birincilerin dirençlerini, mücadelelerini örnek almalarıydı.
Motahhari de Telakani de 1979 İran İslam Devrimi’ni hazırlayan lider kadrolarındandı. Nitekim 1963 yılında Hazreti Ali’nin torununun torunu İmam Cafer es-Saddık için düzenlenen dini tören Şah’ın adamları tarafından provoke edildi, her iki taraftan da pek çok kişi öldü. Sokaklar Şii geleneğine göre matem tutan, ağıt yakan insanlar ile doldu. Bundan böyle Cafer es-Saddık anmaları yasaklandı.
‘İslam Devrimi’nin düşünsel lideri’ diye anılan ancak 1977’de öldüğü için eserini göremeyen Ali Şeraiti ise Batı düşüncesinden, Marksizmden etkilenmiş biri olarak Kerbala metaforunu bu ikiliden farklı ele aldı. O temel anlatıyı reddetmedi ancak o anlatıyı Marksist konseptlerle (sınıf çatışması) ve söylemle (antiemperyalist mücadele) yeniden inşa etti.
1969 yılında bu sefer Irak’ta sürgünde olan Ayetullah Humeyni’nin Muharrem konuşmasını içeren kasetler İran’ın dört bir yanını dolaştı ve 1970’teki Kerbala anmalarına 1 milyon kişi katıldı. Bu kitlesel katılım, 1979 ‘İran İslam Devrimi’nin habercisiydi…

KERBELA’NIN DİŞİ ASLANI ZEYNEP
1970’ler aynı zamanda Batı’da olduğu gibi İran’da da ‘kadın meselesi’nin gündeme geldiği yıllardı. İşte bu bağlamda, klasik kaynaklarda hakkında tek tük bilgi bulunan Zeynep birden özerk bir figür olarak yeniden inşa edildi. Zeynep, kişilik olarak Peygamber’in ilk karısı Hatice’ye, tevazuu ve iffeti ile annesi Fatıma’ya, konuşmasının tatlılığı ile babası Ali’ye, devrimci rüyaları ve sabrı ile kardeşi Hasan’a, cesareti ve kalbinin güçlülüğü ile Hüseyin’e benzetildi. Zeynep’in savaş meydanındaki cesur duruşu, esir alındıktan sonra Kufe üzerinden Şam’a götürülünceye kadar her yerde halka konuşmalar yapması, bu konuşmalarda Hüseyin’i yalnız bırakan Kufe halkını, Hüseyin’in üzerine ordular gönderen Kufe Valisi Ubeydullah’ı, Yezid’in komutanı ve Sa’d’ı ve nihayet melanetin başı olan Yezid’i açıkça suçlaması onun ‘Kerbala’nın dişi aslanı’ diye anılmasını sağladı. Zeynep, bu mertebeye ulaşmak için tam 1400 yıl beklemişti ama İran İslam Devrimi
için (benzer süreç 1980’lerde Lübnan’daki Hizbullah atılımı sırasında yaşandı) kadınları mobilize etmek gerektiğinde hak ettiği itibarı görmüştü!

MUHARREM RİTÜELLERİNİN UNSURLARI
Bazılarına göre, kanlı matem törenleri, Şiiliğe has, acı çekerek kefaret ödeme geleneğinin bir ifadesidir ama İrene Melikoff’a göre, Şii anlayışına göre 3. İmam olan Hüseyin aslında ölmediği için matem göstermeliktir. Melikoff böyle diyor ama matem törenleri Caferilerde kanlı bir hal almıştır. Öyle ki kendini öldürenlere bile rastlanmıştır. Buna karşılık Deliorman Kızılbaşları, Melikoff’un dediği gibi Kerbala olayını saygı ile anarlar ancak matem gösterileri yapmazlar. Suriye Nusayrileri de Hüseyin’in İsa gibi göğe çekildiğine inandıkları için kanlı mateme girmezler.
Anadolu Alevileri/Kızılbaşları ise kanlı törenler yapmazlar çünkü onlar için olayın matem yanından ziyade öfke ve intikam boyutu önemlidir. Hatta bu yüzden Melikoff, “İran’da baş kahramanlar Hüseyin ile Yezid iken, Anadolu’da Hüseyin ile örtük kahraman olarak Ebu Müslim’dir” der. Bilindiği gibi Ebu Müslim, Emevi Hilafeti’nin sonlanmasında önemli rolü olan İranlı bir asker-siyasetçi.

MUHARREM ORUCU
İran’da en fazla 10 gün, hatta bazı topluluklarda sadece 10. gün orucu (Aşura orucu) tutulurken, Anadolu Alevileri/Kızılbaşları bazı yerlerde on yedi gün, bazı yerlerde on dokuz gün, bazılarında ise yirmi bir gün olarak ama genel olarak 12 gün boyunca oruç tutarlar. Böylece 12 imama gönderme yapılır. (Halbuki Hüseyin’in Kerbela’da eza çekmesi 10 gün sürmüştür.) Gece 12’de başlayan ve gün batımında sona eren Muharrem orucu boyunca kesinlikle su içilmez (bir parça ayran ya da çaya izin vardır) bıçak kullanılmaz dolayısıyla bıçakla doğrandığı için et, soğan ve katı yiyecekler yenmez, can incitilmez, sakal kesilmez, aynaya bakılmaz, elbise değiştirilmez, yıkanılmaz, cinsel ilişki kurulmaz, tütün içilmez… Bu ayda düğün, sünnet, nişan, eğlence yapılmaz ve eğlenceli yerlere gidilmez, hatta gülünmez. Kurban kesilmez, hatta börtü böcek bile öldürülmez. Matem 12. güne kadar devam eder. 12 Muharrem günü öğleden önce mersiye okunur, aşure yenir, kurban kesilir. Bu çoğunlukla horoz olur. Buna ‘lokma’ denir.

NUH TUFANI’NIN EVLADI: AŞURE
Pirinç, kuru fasulye, nohut, kuru üzüm, kayısı, incir, fındık, ceviz, badem gibi yiyeceklerden yapılan ‘Aşura yemeği’nin (İstanbul diliyle ‘aşure’) Nuh gemisi ve Tufan inancından kalma bir adet olduğu sanılır. Aşura adının etimolojisi konusunda anlaşma yok. Sünniler arasında Arapçada 10 rakamı için kullanılan ‘aşr’ ve ‘aşir’ ile veya develerin güdülmesiyle ilgili bir terim olan ‘ışr’ ile ilişkilendirenler olduğu gibi Arapçada ‘Aşura’ kelimesinin vezni olan ‘fâûlâ’ vezninin olmadığından hareketle, kelimenin İbranice’den geldiğini kabul edenler de vardır. Nitekim bir hadiste, Peygamber, Hicret sırasında Yahudilerin Aşura günü oruç tuttuklarını görünce, “bu neyin orucudur?” diye sormuş, (mealen) “Tanrı’nın İsrailoğullarını Firavun’un şerrinden kurtarışı (Yom Kipur) üzerine Musa’nın tuttuğu orucunu tutuyoruz” cevabı alması üzerine “bu hayırlı bir oruçtur” diyerek Müslümanlara farz kılmıştı.
Bu hadisle ilgili bir itirazı not edelim. Şalom gazetesinin tarihçi yazarı Denis Ojalvo’ya göre, Hicret’in Muharrem’i takip eden Safer ayında başladığını zikreden İslami kaynaklar temel alındığı takdirde, 622 yılının 10 Muharremi, Yahudilerin Büyük Kefaret Günü olan Yom Kipur’un tarihine değil, Tapınak’ın Roma Valisi’nin oğlu Titus tarafından ikince kez yıkıldığı MS. 70 yılına denk düşüyor. (Yazıyı buradan okuyabilirsiniz)

MERSİYE, MAKTEL, TAZİYE
Muharrem ritüllerinin bir diğer unsuru ise ‘mersiye’ okumak. Mersiye, ölünün arkasından söylenen övgü dolu matem şarkıları, ağıtları demek. İlk mersiyenin Kerbela’dan sağ kurtulan Ehlibeyt kadınlarının Şam’da yas tutarken söyledikleri şu dizelerden oluştuğuna inanılır: “Yakınım olan erkekler öldü/Ölüm bütün ulularımı yok etti/Geleneklerimden uzaklaştım da/şaşırdım kaldım.”

680 ile 1400’lü yıllar arasında yazılmış mersiye yok ama, mersiye yazımı gerek divan edebiyatında gerekse halk edebiyatında 15. yüzyıldan itibaren artarak devam etmiş, 19. yüzyılda ise zirveye çıkmış. İlginç olan 15. yüzyıldan itibaren mersiye yazılmayı hak edecek acılı yüzlerce olay olmasına rağmen sadece Kerbela mersiyelerinin artması, diğerlerinin ise azalması. Osmanlı döneminde ilk mersiyenin Yazıcıoğlu Mehmet (ö.1453) tarafından kaleme alındığı sanılır. Ayrıca hem halk şairleri hem divan şairleri tarafından kaleme alınan Muharremiyye, Maktel-i Hüseyin adlarıyla anılan mensur ve manzum eserler de var. Bunlar genel olarak 10 bölümden oluşuyor ve Kerbela Olayı’nı öncesinden başlayarak ayrıntılı biçimde anlatıyor. 10. bölüm ise ‘mersiye’ oluyor. Osmanlı döneminde 30’a yakın ‘maktel’ kaleme alınmış. Bunlar ‘mersiyehanlar’ tarafından makamla okunurmuş. Bunları okurken veya dinlerken ağlamaktan ölenler olurmuş…

İSTANBUL’DA AŞURA SEROMONİSİ
Rus Şarkiyatçı Gordlevski’ye göre İstanbul’da ilk kez 10 Muharrem anması Şiiliği benimseyen bir Rus’un evinde yapılmıştı. Sonradan Bektaşi Sadrazam Âli Paşa’nın himayesiyle, anmalar kamusal alana taşınmış. Muharrem’de on gün boyunca Şiîler Karacaahmet’te Seyit Ahmet deresindeki tekkelerinde geceli gündüzlü mâtem âyini yaparlar, sonra alacalı bulacalı bayraklarla donanmış bir kafile halinde İstanbul’daki hanlarına (Valide Hanı, Vezir Hanı ve Yıldız Hanı) dönerlermiş.
Bu hanlarda yapılan matem yürüyüşüne ’deste’ denirdi. Eyüp Baş’a göre destelerin en önünde yeşil sarıklı, kara cüppeli, şal kuşaklı, kınalı sakallı, sürmeli gözlü İran hocaları, ahundlar, muntazam halkalar şeklinde geçerlerdi. Arkalarından gür, güzel sesli mersiyehanlar acıklı kasideler okurlardı. Bu mersiyelerin her mısrasını can yırtıcı, göğüs ve kulak paralayıcı haşin bir inilti, derin bir uğultu takip ederdi. Bütün kafilenin gözyaşlarıyla karışık nedamet cığlıkları, acı parçalarda can yakan ahlar, ateşten gözyaşlarıyla karışır ve mâtemi bir kat daha galeyana getirirdi. Arkalarından sıra sıra beygirlerin üstünde beyaz örtülere bağlı ve kanatları kanla boyanmış beyaz güvercinler geçerdi. Daha arkadan kafilenin iki tarafında, iki sırada ac¸ık göğüslerini parçalamak ister gibi yumruklayan fedailer vardı. Bunların peşinde dört köşe veya daire şeklinde toplanmış birtakım avareler ki bunlar üstleri başları kanlar içinde, göğüsleri ve sırtları çıplak adamlardı. Yumruklar, kasidelerin, mersiyelerin ahenklerine uydurularak vurulurdu. Çığlıklar sessizliği boğarcasına yükselirdi: -Yâ Ali! Yâ Hüseyin! Mazlum!”
Mehmet Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde geçen bazı terimlerin açıklamaları şöyle: Zincir-zen, zincirlerle kendilerini dövenlere deniyor. ‘Ağ köyneh’ yani beyaz gömlekler giyen ve iki ucu keskin kılıçlarla (gaddare) kendi kanlarını döken gaddareciler, dileklerinin yerine gelmesi için, hançerle bedenlerinden kan çıkaran ‘hançer-zen’ler, göğüslerine vuranlara ‘sine-zen’ deniyor.
Bir de goygoycular var. M. Selim Gökçe’den öğrendiğimize göre başlarında sarık, omuzlarında iki keseli bir heybe ayaklarında yarım mes, ellerinde değnekle, birbirinin omuzuna tutunarak altışar kişilik mangalar halinde (altı kişi ikişer heybeden 12 heybe ediyordu ki, böylece 12 İmam’a telmih yapılmış oluyordu) Muharrem ayı boyunca İstanbul’un sokaklarını mersiyeler söyleyerek dolaşan goygoycular evlerden aşure malzemesi toplarlarmış. Toplanan erzak, Şehzâde Câmii’nin karşısındaki Tabhâne’deki karargâha yığılır ve orası âdetâ zâhire borsasına dönermiş. Muharrem’in başından, onuncu gününe kadar Goygoyculuk devam edermiş, yarı derviş-yarı dilenci bu topluluk Muharrem’in 10’undan sonra adeta sırra kadem basarmış.
Bunlara bakılırsa, Sünniliği devlet mezhebi yapmış Osmanlı Devleti’nin heterodoks akımların ritüellerine toleranslı olduğunu söyleyen Ahmet Yaşar Ocak haklı görünüyor.
Yüzyıllarca devam eden bu adet II. Abdülhamit’in son zamanlarında sadece adı geçen hanlarda yapılmak üzere sınırlanmış. Abdülhamit bunu telafi için 10 Muharrem’i izleyen hafta boyunca, Yıldız ve Beşiktaş saraylarının mutfağında hazırlanan ‘daneli’ yani zengin türde aşureyi törenle devlet ricalinin konaklarına hem de Yıldız Talimhane Meydanı’na konan 50-60 kazan vasıtasıyla İstanbul halkına dağıtırmış 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra anmaların kanlı kısmı yasaklanmış, daha sonra diğer unsurlar da kaldırılmış.

BİR DERSİM SÖYLENCESİ
Bitirirken, Gürdal Aksoy’un kaynakçadaki kitabında okuduğum bir Dersim söylencesi aktarayım. Hüseyin’in başını kesip götüren Türkler, Ahk Murtaza adlı bir Ermeni keşişin çadırına uğramışlar. Keşiş, Hüseyin’in başının olağanüstü alametler taşıdığını fark edince, onu saklamış, yerine oğlunun isteği üzerine oğlunu vurdurup, onun başını vermiş. Türkler onun Hüseyin’in başı olmadığını fark edince keşiş sırasıyla yedi oğlunu da öldürmüş ve başlarını verip onları aldatmayı denemiş. Sonunda gaipten duyduğu sese uyarak, son oğlunun başını Hüseyin’in kanına bulamış ve Türkleri kandırmayı başarmış. Hüseyin’in başını altın, gümüş ve ipekten bir yerde muhafaza etmiştir. Aksoy, söylencede Arap askeri yerine Türk askeri denmesini, tehditkar bir ötekilikle ya da sözlü kültürde asker deyince otomatikman ‘eskere Rome’ (Kürtlerin Türk askeri için kullanılan bir terim) klişesinin devreye girmesiyle açıklıyor.)

Cumhuriyet döneminin başında İstanbul’da ve Anadolu’da matem törenleri kanlı biçimleriyle de devam etmiş ancak 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra bu mümkün olmamıştı. Ancak, Dersim’deki Kızılbaş toplumlarının Kerbala kültünü daima canlı tuttuklarına dair bir ipucu, 15 Kasım 1937’de Elazığ’ın Buğday Meydanı’nda altı yoldaşıyla birlikte idam edilen Seyit Rıza’nın idam sehpasına çıkarken, devletin kendisine yaptığı haksızlığı tari etmek için seçtiği şu sözler olmalı: “Evladı Kerbelayıh, bihatayıh! Ayıptır, zulümdür, cinayettir!”
Iğdır’da ve İstanbul Halkalı’da toplu yaşayan Caferilerin kanlı matem törenlerini tekrar ne zaman yapmaya başladığından tespit edemedim ama bildiğim, son yıllarda kan dökme ritüellerinden vazgeçildiği…
Hani yukarıda dedim ya, bazılarına göre kan dökme bir çeşit kefaret töreni, 10 Muharrem anmalarının, kanlı olmasına hiç gerek yok aslında, çünkü Ortadoğu coğrafyası boydan boya Kerbela olmuş, Ortadoğu halkları kanlarını yılın her günü, oluk oluk dökerek kefaretlerini durmadan ödüyorlar, görünen o ki, daha uzun süre de ödeyecekler…

Özet Kaynakça: Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, C.2, Üçdal Neşriyat, 1969, Türk Edebiyatı Dergisi, “Muharrem” dosyası, Ocak 2008, S. 411, Eyüp Baş, “Aşûra Gu¨nu¨, Tarihsel Boyutu ve Osmanlı Dinî Hayatındaki Yeri Üzerine Düşünceler”, AÜİF Dergisi, Sayı:1, 2004, XLV, s. 167–190, Metin And, “İslam Folklorunda Muharrem ve Taziye”, Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı, Sayı: 3, Yıl: 1976, s. 1-38, Irene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, Alevilik-Bektaşiik Araştırmaları, Cem Yayınevi, 1993, Gürdal Aksoy, Dersim, Alevilik. Ermenilik, Kürtlük, Dipnot Yayınları, 2012, Abdu¨laziz Bey, Âdât ve Merasim-i Kadime, Tabirât ve Muamelât-ı Kavmiye-i Osmaniye (Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri), Hazırlayan: Prof. Dr. Kâzim Arısan, Duygu Arısan Günay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2002, Nuh Çakır, “Şii ve Sünnî topluluklarda Muharrem ayı etkinlikleri”, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kabul edilmiş yüksek lisans tezi, 2008, Scot Aghaie, The Martyrs Of Karbala: Shii symbols and rituals in modern Iran, University of Washington Press, 2004, Hamid Dabashi, Theology of Discontent: The Ideological Foundation of the Islamic Revolution in Iran, Transaction Publishers, 2005.

 

Radikal

Alevilerden CHP Belediyesine protesto

Aydın Büyükşehir belediyesinin Alevilere karşı olumsuz tutumunda ısrar etmesi nedeniyle bir araya gelen Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Derneği, Tahtacı Kültür Dayanışma Derneği, Pir Sultan Abdal Derneği, Cem Vakfı Dernek’lerinin temsilcileri ve üyeleri belediye önünde basın açıklaması yaparak bu tutumu protesto ettiler.
Dernekler adına konuşan Aydın Alevi Güç Birliği Platrom sözcüsü Rıza Akdeniz, alevilerin bir çok sorunu olduğu belirterek Cumhuriyrt Halk Partili büyükşehir belediyesinin bu sorunlara duyarsız kaldığını söyledi.
Cem evlerinin mücavir alana dahil edilmesi için 5 yıldır beklediklerini ifade eden Akdeniz, “Cem evleri 5 yıldır mücavir alanda değildi büyükşehir oldu hala mücavir alana giremedi, ne zaman gireğini merak ediyoruz. Aynı belediye yerel seçimler öncesinde Maraş katliamı sanıklarından birinin adını katliamın olduğu hafta bir parka vermişti. Bu zulüm değil de nedir?” dedi.
Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun seçim çalışmaları sırasında dağ köylerinde, “beni Kürtlere ve Alevilere muhtaç etmeyin. Alevileri ve Kürtleri benden uzak tutun” diyerek oy istediğini belirten Akdeniz, ” Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanının, Alevilerin sorunlarını görmemezlikten gelmesi yetmezmiş gibi, bizim için kutsal olan Muharrem ayında da geleneklerimize uygun olmayacak şekilde iftar yemeği göndermesi bize hakarettir” ifadelerini kullandı.
Eylem nedeniyle İl Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet ve Güvenlik Şube ekipleri alanda geniş güvenlik önlemleri aldı. Basın açıklamasının ardından grup olaysız bir şekilde dağıldı.

Bir demokraside, devlet başkanlığı sarayında oturmanın faturası

CEMAL TUNÇDEMİR

1981 yılında yemin ederek ABD Başkanlığına göreve başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar.

Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır. Sadece yemekler de değil… Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir. Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir. Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını. Aslında, ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu da pek bilmiyordu. ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi ve birinci Obama döneminin dışişleri bakanı Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının Haziran ayındaki tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı. Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Borç batağından, Bill Clinton’ın art arda yayınlanan kitaplarının, ücretli konuşmalarının gelirleriyle düzlüğe çıkacaklardı. Son borçlarını da 2004 yılında ödeyerek borçlarını temizleyeceklerdi.

Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı? Nancy Reagan’ı çok şaşırtan sebepten dolayı…

ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.

Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir. Amerikalılar buraya ‘saray’ demiyor zaten, o bizim yakıştırmamız. Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir. Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, haftasonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.

Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir. Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor. Hatırladığı en büyük tepki ise Jimmy Carter’ın eşi Rosalynn Carter’a ait. Memleketleri Atlanta’da yemeğin de malzemelerin de çok daha ucuz olduğunu söyleyip durmuş aylarca. Ama ‘first lady’nin şikayetleri, fiyatları aşağı çekmeye yetmemiş. George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor. Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş. Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm msaraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor. ‘’Faturada ağzımı açık bırakan kalemler de vardı’’ diye aktaran Bayan Bush şu örneği veriyor:

‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’

ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödeme de vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda. Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir. Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar. Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda… Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.

Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir. ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir. Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir. ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur. Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir. Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.

Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti. Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı ve demokrasisidir. Bu gerçeği, bir hizmetçisi, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söyler bir gün:

‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.

Bu yazı www.amerikabulteni.com’da yayımlanmıştır.

Alevilerden 1 kasım Kobanê günü için çağrı

Alevi Kurumları, dünyanın birçok ülkesinden siyasetçi, bilim insanı, aydın ve kitle örgütünün, Dünya Kobani Günü ilan edilen 1 Kasım’da IŞİD’in saldırılarına karşı düzenlenecek yürüyüşlerle Kobani direnişine destek olma çağrısı yaptı.

Kobani direnişinin Aleviler için kerbela ile aynı anlamı ifade ettiğini söyleyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Müslüm Doğan Tv10’a yaptığı açıklamada, “Kerbela’da Hz. Hüseyin’i şehit edenlerle bugün Kobani’de halkımızı katleden anlayış ve güç aynıdır. 1 Kasım’ın Dünya Kobani günü seçilmesi bu mücadeledeki haklılığa işarettir. Artık uluslararası emperyalist sistem ve onların işbirlikçi devletlerine rağmen bir siyaset hattının oluşabileceği ispatlanmış oldu.” Dedi. Doğan açıklamasına, Aleviler olarak Kobani halki ile dayanışma çağrısıyla son verdi.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez ise 1 Kasım günü tüm dünya ülkelerinde saat 14.00’te düzenlenecek olan eylemlerin, Türkiye’nin IŞİD zulmü karşısındaki tutumunu gözden geçirmesi açısından çok önemli olduğunun altını çizdi. Türkiye’de de Demokratik Kitle Örgütlerinin katılımı ile barışçıl bir eylemin gerçekleştirilmesinin önemine işaret etti. Geçmez, “Dünyada birçok zulüm yaşanıyor. Biz Aleviler ilk gününden bu yana Kobani direnişinin dünyanın birçok yerindeki görünmeyen zulümleri aydınlatmasını diliyoruz. Aleviler olarak Kobane için düzenlenen bu küresel eylemi sonuna kadar destekliyoruz.” Diye konuştu.