Ana Sayfa Blog Sayfa 6376

Bir demokraside, devlet başkanlığı sarayında oturmanın faturası

CEMAL TUNÇDEMİR

1981 yılında yemin ederek ABD Başkanlığına göreve başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar.

Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır. Sadece yemekler de değil… Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir. Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir. Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını. Aslında, ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu da pek bilmiyordu. ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi ve birinci Obama döneminin dışişleri bakanı Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının Haziran ayındaki tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı. Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Borç batağından, Bill Clinton’ın art arda yayınlanan kitaplarının, ücretli konuşmalarının gelirleriyle düzlüğe çıkacaklardı. Son borçlarını da 2004 yılında ödeyerek borçlarını temizleyeceklerdi.

Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı? Nancy Reagan’ı çok şaşırtan sebepten dolayı…

ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.

Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir. Amerikalılar buraya ‘saray’ demiyor zaten, o bizim yakıştırmamız. Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir. Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, haftasonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.

Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir. Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor. Hatırladığı en büyük tepki ise Jimmy Carter’ın eşi Rosalynn Carter’a ait. Memleketleri Atlanta’da yemeğin de malzemelerin de çok daha ucuz olduğunu söyleyip durmuş aylarca. Ama ‘first lady’nin şikayetleri, fiyatları aşağı çekmeye yetmemiş. George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor. Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş. Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm msaraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor. ‘’Faturada ağzımı açık bırakan kalemler de vardı’’ diye aktaran Bayan Bush şu örneği veriyor:

‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’

ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödeme de vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda. Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir. Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar. Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda… Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.

Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir. ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir. Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir. ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur. Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir. Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.

Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti. Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı ve demokrasisidir. Bu gerçeği, bir hizmetçisi, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söyler bir gün:

‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.

Bu yazı www.amerikabulteni.com’da yayımlanmıştır.

Alevilerden 1 kasım Kobanê günü için çağrı

Alevi Kurumları, dünyanın birçok ülkesinden siyasetçi, bilim insanı, aydın ve kitle örgütünün, Dünya Kobani Günü ilan edilen 1 Kasım’da IŞİD’in saldırılarına karşı düzenlenecek yürüyüşlerle Kobani direnişine destek olma çağrısı yaptı.

Kobani direnişinin Aleviler için kerbela ile aynı anlamı ifade ettiğini söyleyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Müslüm Doğan Tv10’a yaptığı açıklamada, “Kerbela’da Hz. Hüseyin’i şehit edenlerle bugün Kobani’de halkımızı katleden anlayış ve güç aynıdır. 1 Kasım’ın Dünya Kobani günü seçilmesi bu mücadeledeki haklılığa işarettir. Artık uluslararası emperyalist sistem ve onların işbirlikçi devletlerine rağmen bir siyaset hattının oluşabileceği ispatlanmış oldu.” Dedi. Doğan açıklamasına, Aleviler olarak Kobani halki ile dayanışma çağrısıyla son verdi.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez ise 1 Kasım günü tüm dünya ülkelerinde saat 14.00’te düzenlenecek olan eylemlerin, Türkiye’nin IŞİD zulmü karşısındaki tutumunu gözden geçirmesi açısından çok önemli olduğunun altını çizdi. Türkiye’de de Demokratik Kitle Örgütlerinin katılımı ile barışçıl bir eylemin gerçekleştirilmesinin önemine işaret etti. Geçmez, “Dünyada birçok zulüm yaşanıyor. Biz Aleviler ilk gününden bu yana Kobani direnişinin dünyanın birçok yerindeki görünmeyen zulümleri aydınlatmasını diliyoruz. Aleviler olarak Kobane için düzenlenen bu küresel eylemi sonuna kadar destekliyoruz.” Diye konuştu.

Alevilikte kutsal metinler – Kemal BÜLBÜL

Çağdaş Yezitlerin yaşama kastettiği, Yası Kerbela’yı yaşadığımız şu günlerde çokça tartışılan bir konuya açıklık getirelim istedik. Alevi inancının tarihi incelendiğinde görülecektir ki Aleviliğin kendine özgü bir Hak ve hakikat tanımlaması vardır. Alevilik Hak ve hakikati arama yoludur. Aleviler kendi süreklerini, süreçlerini, yol ve erkanını ifade etmeye çalıştığında hemen bir bariyerle karşılaşılır. Egemen inancın “Temsilcileri” devreye girer ve suçlayıcı, azarlayıcı ve aşağılayıcı bir eda ile “Siz Müslüman değil misiniz?” sorusunu sorar. Biz de bu egemen, dikte eden, emir veren ses karşısında çoğu zaman yalpalarız. “Biz Aleviyiz. Yolumuz, erkânımız, süreklerimiz ve süreçlerimiz farklıdır.” Demekten imtina ederiz. Bu çekincenin sebebini, sonucunu ve tarihçesini bilmeyen yoktur. İnkâr, asimilasyon, sürgün, zulüm, katliam, soykırım! Alevilikte Yol ve Erkân Yürütme yetkisi makama aittir. Makamı Mürşit, Pir/Dede, Ana, Rehber/Rayber yürütür. Yol ve erkânımızda, cemlerimizde, cemlerimizdeki 12 hizmette, Hakka uğurlama (Cenaze hizmetleri) erkânında, lokma, aşure vb. hizmetler aşağıdaki kutsal metinlerimizle yürütülür. Alevilikte “Mevlit okuma/okutma” gibi bir erkân yoktur. Alevilikte semavi dinlerin “Dört Kitabı” Haktır. Ancak Yol ve Erkânımız “Dört kitap” üzere yürütülmez. Cemlerde Kuran okuyan kimi “Dedeler” olsa da “Kuran’dan ayet, sure okuma” asimilasyon sonucu Alevi inancına eklenmiş bir ritüeldir. Alevi inancının kutsal metinleri;

1. GÜLBANG/GÜLBENG: Farsça ve Kürtçe; Gül kokulu ses, gül tadında sesleniş anlamına gelir. Hece ölçüsüne dayanmaz. Pirler, tarafından doğaçlama söylenebilir. Günümüzde Alevilerin çoğu Gülbenglerin kalıp metin şeklinde olduğunu düşünür. Kimi kişiler “Gülbeng kitabı” yayınlıyor olsa da “Kalıp Gülbeng” yoktur. Ancak söylene söylene yerleşmiş, alışıla gelmiş, kalıplaşmış gülbenglerimiz vardır.

2. DUVAZİMAM/DONZDEH İMAM; Kürtçe ve Farsça’da; 12 İmam demektir. 12 İmamın hikmet ve kerametlerini, yaşadıkları, karşı karşıya kaldıkları zorlukları, zulüm ve katliamı anlatır. Duvazimamlar Deyiş şeklinde hece ölçülü uyaklı da olabilir, Gülbeng gibi hece ölçüsüz metin de olabilir. Bu arada “Alevilikte 12 İmam var. Niye Kuran yok?” sorusu sorulabilir. Aleviler 12 İmam’ı “Müslüman oldukları için” benimseyip kutsamaz. 12 İmamı kutsama sebebi onların yaşam biçimi ve eylemleridir. Alevi inancına göre 12 İmamlar yaşama, insana, topluma bakışı diğer “İslam ileri gelenleri”nden farklıdır.

3. DEYİŞ: Türkçe, demek, söylemek, hitap etmek anlamına gelir. Hak Åşıklarının yazdığı hece ölçülü, uyaklı manzum metinlerdir. Hak Åşıklarımız; Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Kul Himmet, Baba Tahir Üryan, Yemini, Virani, Şah Hatayi, Edip Harabi, Aşı Vaysel, Mahsuni Şerif, Daimi, Hüdai, Sefil Selimi vb. Alevilikte “Ozan/Ulu Ozan” diye bir kavram yoktur. Alevi deyiş ve nefeslerini söyleyen ermişlere HAK AŞIĞI denir.

4. NEFES: Nefes anlamı çok derin olan bir kavramdır. Yaşamın başlangıcı nefesin varlığı, bitişi nefesin yokluğu ile olur. Dolayısıyla nefes yaşam demektir. Nefes, insanı kâmilin, mürşidin, pirin; muhibe, dervişe, cana verdiği himmet, hikmet, bilgi, yaşam becerisi ve keramet anlamına gelir. Hece ölçüsüne dayalı uyaklı/Kafiyeli manzum metinlerdir.

5. DEVRİYE: Hak Aşıklarımızın insanlık tarihini kronolojik olarak anlatan manzum metinleri. yokluk, hiçlik aleminden başlayarak insanlığın gelişimini anlatan hece ölçülü, uyaklı/kafiyeli manzum metin. En güzel örneklerini; Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Edip Harabi’de görebiliriz.

6. MERSİYE/MARŞİYYA: Ağıt anlamındadır. Kerbela katliamını anlatan manzum metinler. Aruz ölçüsüyle yazılır. Fuzuli’nin Mersiyesi en güzel örnektir.

7. TEVHİT: Birlik, bir olma, canların birliği, ocağına, pirine ikrar verip bir olmak, Hak Muhammet Ali’yi bir görme anlamına gelir. Cemlerimizde Hak ile bir olmak anlamında okunan, söylenen hece ölçülü, uyaklı, manzum metinlerdir.

8. MİRAÇLAMA: Göğe yükselmek, kutsal duyguların etkisiyle esrimek anlamına gelir. Muhammet Mustafa’nın miraca gittiğinde karşılaştığı durumları ve Kırklar Cem’ine girdiğinde karşılaştığı hikmet ve kerametleri anlatan hece ölçülü, uyaklı manzum metinlerdir.

9. BEYİT: İki dizeden oluşan çoğunlukla aruz ölçüsüyle yazılan manzum metinlerdir. İki dize arasında uyak birliği olur.

Sayısız Alevi açılımlarına bir yenisi ekleniyor

“Bu çabalar tepkilerin sonucudur”
Başbakan Davutoğlunun Muharrem ayı içerisinde kamuoyuna duyuracağı bildirilen yeni alevi açılımı kurumlarda heyecan yaratmıyor.
Başbakan Davutoğlunun Kurmaylarıyla yaptığı  3 saatlik toplantıdan sonra karara vardığı anlaşılan  açılımda Cemevlerinin ibadethane sayılması, dedelere maaş verilmesi, cemevlerinin ihtiyaçlarının devletçe karşılanması ve bir üniversitede Alevi kürsüsünün kurulması var.
Hükümetin aldığı bu kararları önümüzdeki günlerde Alevi temsilcilerle görüşeceği öğrenilirken, kurumlar açılıma temkinli yaklaşıyor.
Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Doğan Demir konuya ilişkin yaptığı açıklamada, AKP’nin açılım yapacak kapasitesinin olmadığını ve bu çabaların alevi toplumunun sürekli eylemlerinin bir sonucu olduğunu söyledi.
Demir:”  Bu çabalar, Devletin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları sonucunda zor duruma düşmesini engellemek içindir.  Ancak Alevilerin sorunlarında odaklaşmadıkça bir sonuç getirmiyecektir” dedi.
Yeşilkent Pir Sultan Derneği kurucularından  Sezgin Kartal ise “İktidar Alevi sorunlarının çevresinde oyalanıyor.Dedelere verilecek olan  maaşlarla ya da sadece bir üniversitede alevi kürsüsü kurmakla alevi sorunlarını çözemez. Aleviler bütün inançlar gibi karşılanmadıkça ve iktidarın bilinçaltı alevilere karşı olan önyargılar temizlenmedikçe sorunun çözülmesi palyatiftir.

DERNEKLERİ KURMAK SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN YETERLİ Mİ?

/Mustafa KARA
Dernek insanların belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için oluşturdukları yasal organizasyonlardır. Tanımda da net bir şekilde anlaşılacağı gibi ortak bir amaca ulaşmak için bir çabanın,mücadelenin,hizmetin olması gerektiği örgütlenmelerdir.
Bu çerçevede bulunduğumuz çevrede (Elbistan-Nurhak-Ekinözü)çoğunluğu köylerin adı altında oluşturulmuş 10’un üzerinde dernek bulunmaktadır.
Yöremiz derneklerinin neredeyse tamamı yasal olarak aktif olmakla birlikte,beklenilen hizmetlerin gerçekleşmesi, bir araya gelmenin ortak amacı için istenilen aktif düzeyi bir türlü yakalayamamışlardır. Bir çoğunun en pratik etkinliği, çalışması yılda bir yapılabilen,büyük ölçüde lokal kalan festivaller ve kısıtlı boyutta gerçekleşen öğrencilere burs imkanı iken bir çoğuda sadece il dernekler müdürlüğünün yasal prosedür uyarısıyla aynı üye sayısıyla kongre yapmakta ve sadece bu prosedürü gerçekleştirerek bu şekilde devam etmektedirler.
Zaman zaman sohbet ettiğimiz dernek yöneticisi arkadaşlarımızın ağırlıklı şikayetleri halkın derneklere sahip çıkmadığı,üye olmadığı,etkinliklere katılmadığı yönünde. Peki diyelim ki bunlar doğru ve halk derneklere sahip çıkmıyor,yapılan etkinliklere gereken ilgiyi göstermiyor,bu dernekleri niye kapatmıyoruz. Kazanç paylaşımının olmadığı gönüllük esasına dayanan ,toplum lehine faaliyet yürüten bu yapılar, toplumdan gereken desteği göremiyorsa,mutlaka bir yerde art ayırt olmasa da bir şeyler eksik kalmaktadır.
Derneklerin genelde içine düştüğü durum,başlangıçta bir ihtiyaç etrafında ciddi bir heyecan ve umut ile oluşmaları,belli bi süre sonrada hantallaşarak atıl bir pozisyon ile devam etmeleridir. Bundan dolayı üzerinde tartışılması gereken önemli eksiklerden biri bu ”heyecan ve umudun’‘neden sürekli kılınamadığı dır.
Örneğin Alevi Kızılbaş nüfusunun yoğun yaşadığı bölgemizde, Alevilerin temel hak ve istemlerine yönelik yapılan etkinlikler,söylemler gereken desteği bulmamakta , süreklileşememektedir. İnsanlığın bile o gün kendinden utandığı 2 Temmuz Sivas Katliamı anması çok cılız bir katılım bulmakta, 24 Aralık 1978’de Maraş‘ta katledilen canlarımızı anmak için 32 yıl sonra Avrupa’dan ve ülkenin bir çok yerinden gelen canlara gereken destek verilmemektedir.
Toplumsal bi travma olarak da adlandırabileceğimiz bu durum ”Niye geliyorlar,geçmişi niye kaşıyorlar’‘ gibi sistemin ve egemenlerin istemi doğrultusundaki söylemleri bile ortaya çıkarmıştır. Peki bu böylemi devam etmeli?veya bu dağınıklığı gidermek mümkün değilmidir?
Tartışılması gereken önemli konulardan biride budur. Karşılaşılan sorunun sadece eleştirilmesinin çözmekten ziyade,sorunu büyüteceğine inanan biri olarak, çözüm yolları üzerine düşünülmesinin ,tartışılmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
Başta da belirttiğim gibi ”Elbistan-Nurhak-ve Ekinözü”sınırları içerisinde yaşayan Alevi-kızılbaş canların 10’un üzerinde dernek ve vakfı bulunmaktadır. Bunlara yurt dışındaki örgütlenmelerimiz eklendiğinde bu sayı 20’nin üzerine-
çıkmaktadır. Bu gerçekten ciddi bir gücün ve enerjinin göstergesidir. Sorunlarımızın çözümü için önemli adımlardan biri bu yapıların kendi özgün durumlarını koruyarak bir araya gelmeleridir. Bence Avrupa’daki yapılarımız bir federasyon, bölgemizde bulunan dernek ve vakıflarımız da ayrı bir federasyon şeklinde bir araya gelmelidir. Böylece sorunlarımızın, istemlerimizin, faaliyetlerimizin etkin ve güçlü bir şekilde gerek kamuoyuna gerek mülkiye ve yerel yöneticilere bildirimi gerçekleştirilebilinir.
Genelde temel hak ve özgürlükler, özelde Alevilerin yaşadığı katliamlar, haksızlıklar ve hukuksuzluklara karşı, federasyon gibi bir ortaklaşma çağrısı ile daha görünür ve sonuç alıcı bir durum yaratılamaz mı? Örneğin her derneğin kendi bölgesinde yapacağı festivalin dışında tüm derneklerin içinde yer aldığı ve federasyonun öncülüğünde bir haftaya yayılacak Engizek-Nurhaklar Doğa festivali gibi görkemli bir festival düzenlenemez mi?
Evet bu liste uzatılabilinir, yapabileceğimiz ve yapılacak çok şey var. Yeterki önce kurum içerisinde daha sonrada kurumlar arası diyaloğu geliştirip, güçlendirelim,ve bu yönlü emek harcayan,ç aba sarf eden arkadaşlarımıza yardımcı olalım.

1 Kasım “Dünya Kobanê Günü”

Dünyaca tanınmış aydın ve siyasetçilerin çağrıyla dünyanın dört kıtasında 1 Kasım saat 14.00’da yapılacak Kobanê direnişine destek eylemleri için geri sayım başladı. Amedli yurttaşlar,

Dünya Kobanê Günü de ilan edilen 1 Kasım’da yapılacak eylemlere katılım çağrısı yaptı.

Çok sayıda uluslararası aydının çağrısını yaptığı “Dünya Kobanê Günü” olarak ilan edilen 1 Kasım’da yapılacak eylem, etkinlik ve yürüyüşlere ilişkin hazırlıklar devam ederken, Amed’li yurttaşlar verilecek olan mesajın iyi okunması gerektiğini ifade etti. Yurttaşların görüşleri şöyle:

Yavuz Gökhan: İnsanım diyen herkesin bu konuda duyarlı olması ve kimin elinden ne geliyorsa yapması gerekiyor. Herkes 1 Kasım günü Kobanê için alanlara çıkmalı.

Veysel Güneş: Kobanê’de bir halkın çığlığı var. Bu çığlık bizi de derinden etkiliyor. Toplumun tamamının bu dayanışmaya katılması gerekiyor. BM ve AB ülkeleri de bu direnişe yeterli desteği vermeli.

Erdal Tekdemir: Kobanê’ye yönelik IŞİD çetelerinin saldırılarına karşı 1 Kasım’da alanlarda olacağız. Bunu sadece 1 Kasım ile de sınırlandırmayacağız. Bu bir starttır. Böyle bir direniş ile demokratik bir tepki çözüme dönük olarak ortaya koyulmalıdır.

Baran Bozboğa: Tüm halkın 1 Kasım’da duyarlılık ile kesinlikle eylemlere dahil olması gerekiyor. Çünkü Kobanê direnişi demek, dünyada diğer ülkelerde ezilen tüm kesimlerin de uyanışı demek olacaktır.

Ebru Ersan: Kobanê’de asıl amaç Kürtlere karşı soykırım yapmak. Kobanê’yi desteklemek için herkes bir çatı altında toplanmalı. Biz 1 Kasım eylemselliklerinin yanında olacağız.

Ramazan Güler: Bugün dünyada Kürt halkının çıkarlarına karşı bir ittifak var. Bu çeteleri de buraya toplayanlar zaten bu dünya ülkeleridir. Rojava ve Şengal’e saldırılarının amacı nedir? Kürt halkının suçu ne? Kürt halkı el ele vererek saldırılara ortak cevap vermeli.

Gülfidan Akgül: Kürt halkı ve dostları bugün Kobanê’ye destek vermekte. Biz gençler olarak da her zaman Kobanê direnişinin yanındayız. 1 Kasım’da da Kobanê için sesimizi daha gür şekilde yükselteceğiz.

Yılmaz Öztemel: Kürdistan’ın bir bütünüdür Kobanê. Hiçbir zaman bizden koparılamaz. Oradaki bir gelişme bizi etkiler. Kobanê halkının çektiği acılardan kurtulması için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

/kurdistan24

AK-EL Vakfı’ndan büyük dayanışma eli

Akçadağ-Elbistan Kültür ve Sağlık Vakfı (AK-EL Vakfı) bir TIR kamyon dolusu yeni kışlık giyecek Kobane ve Şengal’deki savaş mağdurlarına vermek için Büyükşehir Belediyesi’ne teslim etti.

Bir Alevi kurumu olan AK-EL Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı İbrahim Yirik, yönetim kurulu üyeleri Sait Akkuş ve Haydar Şahin, vakıf yönetimi ve üyelerinin öncülüğünde topladıkları kışlık giysi bulunan bir TIR kamyon dolusu desteği Büyükşehir Belediyesi Sümerpark Ortak Yaşam Alanı’ndaki Yardım Kabul Merkezi’ne teslim etti. Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak, meclis üyeleri ve DBP Yerel Yönetimler Komisyonu üyeleri ile Vakfın yöneticileri dayanışma kolilerini işçilerle birlikte Yardım Kabul Merkezi’ne taşıdı.

Yirik: Bu bir insani meseledir

AK-EL Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı İbrahim Yirik, bir Alevi kurumu olarak vahşete dur demek ve mağdurlarına destek vermek istediklerini söyledi. AK-EL Vakfı olarak hem giysi, hem gıda, hem de çadır yardımı yaptıklarını belirten Yirik, Avrupa’daki kurumlarının desteğinin de büyük olduğunu söyledi. Yirik, “Bu bir insani meseledir. Ne Kürt, ne Alevi, ne Sünni meselesi değil bir insanlık meselesidir. İnsanlar yerinden, yurdundan edildi. Buna insan olarak destek vermemiz lazım” diye konuştu.

Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak da AK-EL Vakfı’na Şengal ve Kobanê’de yaşanan vahşete karşı sessiz durmadıkları ve büyük bir duyarlılık gösterdikleri için teşekkür etti. İlk günden beri AK-EL Vakfı’nın yaşanan bu insanlık dışı saldırılar karşısında insani bir tutum aldığının altını çizen Kışanak, “Vakfın yöneticileri mağduriyet yaşayan insanları yerinde gördü ve ziyaret etti. Kobanê’ye yapılan vahşi saldırılardan sonra Suruç’a gitti. Suruç’a gelmek zorunda kalan insanlarımızın acısına ortak oldu” diye konuştu. Kışanak şöyle devam etti:

Kışanak: İnsanlık tarihine dostluk eli olarak yazılacak

“AK-EL Vakfı çadır yardımında bulundu ve yaklaşan kış nedeniyle, kış giysi ihtiyaçlarını ifade ettiğimizde, hiç tereddütsüz çalışma başlatıp, 1 hafta 10 gün içerisinde büyük bir kampanyayla kışlık giysi ihtiyaçlarına yönelik desteklerini sundular. Bugün de giysi yardımını buraya getirdiler. Sizlere bu duyarlılığınız, duruşunuz nedeniyle teşekkür ediyorum ve sizlerin şahsında bu kampanyaya katılan herkese teşekkürlerimizi sunuyorum. Bu yardımın, desteğin, dayanışmanın insanlık tarihine dostluk eli olarak yazılacağından hiç şüpheniz olmasın. Bugünler tarihi günler. Bugünler herkesin kimin bir insani duruş sergilediği, vicdanlı bir duruş gösterdiği, dostluk elinin uzattığı hiçbir zaman unutulmayacaktır.”

Kobanê, Şengal’deki halkın ve genel anlamda tüm halkın bu dostluk elini hep takdirle anacağının altını çizen Kışanak, “O nedenle ben kampanyaya destek veren, sizlerin öncülüğünde bu kampanyaya katılan herkese bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Ve bu örnek davranışın katlanarak, güçlenerek devam etmesi gerektiğini ifade ediyorum” şeklinde konuştu.

2 kamyon gıda desteği daha gelecek

630 kolilik kışlık giysi içinde mont, pantolon, eşofman, kazak, çocuk giysisi bulunuyor. Dayanışma kolilerinin içinde 24 koli çocuk maması, 10 koli battaniye ve 27 koli çocuk oyuncağı da bulunuyor. Yardımın 400 bin lira civarında olduğu belirtildi.

Bir hafta içinde 2 kamyon dolusu gıda yardımı da yapacak olan AK-EL Vakfı, daha önce savaş göçmenleri için Bismil’de 100 adet kışlık çadır kurmuştu. Vakıf ayrıca özellikle İngiltere’deki üyelerinin katılımıyla 250 adet çadır kurmuştu.

Neden Kobani ve Erdoğan’ın feryadı?

ALİ ERDOĞAN

Kürtler tarih boyunca hep başkaları için çalıştılar, çabaladılar, sayısız savaşlara katıldılar, öldüler ve öldürdüler. Her savaşta Kürtler ön cephelerde yer aldı. “Vurun Kürt uşağı namus günüdür” diyerek pohpolandılar. Oysaki, Kürtler  hep başkalarının çıkarları için ölüyorlardı. Devletin deyimiyle Kürtler, 28 kez “biz de varız” diye isyan ettiler. Netice alamadılar. 30 sene önce Kürt Ulusal Mücadele Örgütü (PKK) kuruldu. O günden bu yana, Kürtler kendileri için çaba safretmeye başladılar. Çok bedel ödediler ve ödüyorlar halen. Son olarak Şengal’da IŞİD’ın yaptığı soykırımda binlerce Kürde sahip çıkmaları ve bir ayı geçkin, Emperyalların besleyip, silahlandırdığı IŞİD, Kobane’de yarattığı dıram, tüm dünyanın gözleri önünde ceryan ediyor.

Neden Kobane hedefte?

Öncelikle belirtmek gerekir ki,  şehirleri iki saatta işgal edip insanların kafasını kesip, kestikleri kafalarla top oynayacak kadar insanlıktan çıkmış emperyal destekli IŞİD çetesine karşı bir aydır verilen direnişin zaferidir Kobani.

Kürtler orda yeni bir yaşam sistemi kurdular: Rojava ve Kobani’nin toplumsal sözleşmesinde: “Kürt, Süryani, Ermeni, Arap, Çeçen, Türkmen, Müslüman, Hıristiyan, … ve Ezidi’nin ortak yönetimidir” diyor. Yani, Ortadoğu’da tüm halkların birlikte kardeşçe yaşıyacağı demokratik bir sistem kurdular.

Kurulan bu ekonomi, tüketim değil geçimlik (orda yaşayan halkların ihtiyaçlarına göre) ekonomi üzerine uğraş verirler. Bu ekonomik modelinin temellerinde ekolojik oluşudur. O toprak parçasında yaşıyanlar kendi ihtiyaçlarını kendileri belirler. Güvenlerini kendileri sağlar. Ekonomi tekelleşmeyi, iktidarlaşmayı, merkezleşmeyi esas almaz. Ekonomik ihtiyacın doğrudan teminidir. Orada yaşayan “gemisini yürüten kaptan” yerine bütün topluma aittir. Bu model cinsiyet eşitsizliğe karşıdır. Kadın yaşamın her alanında, kotaya göre değil, erkekle eşit haklara sahip ve her alanda görev alır. Kurumların başında biri erkek ve biri de kadın bulunur. Eşbaşkan sistemi. Bu modelin adı: Kominal Ekonomidir.

İşin ana fikri: ABD, Emperyal devletler ve Türkiye bu modelin Ortadoğu’ya yerleşmesini istemiyorlar. Bu yüzdendir Kobane’nin dört tarafı sarılmış durumda. Para babaları fazla kazanmak için, nasılki, kömür ocaklarında yaşam odalarını yapmıyorlarsa; Türkiye’de Kobane için yaşam koridorunu açmıyor. Gaye bu sistemi boğmaktır. Şayet bu sistem, Türkiye ve Ortadoğu’ya yerleşirse, Kürdistan’daki petrol başta olmak üzere tüm zenginlik kaynakları kolayca sömürülemeyecek.

Dünyanbın büyük güçleri, “Biz çıkarımıza bakalım”, güdüsüyle, öncelikli olan petrol sahalarını savunmakla meşguller. Dostlar pazarda görsün misali bazen IŞİD mevzilerine bomba atıyorlar. Yoksa, 50’den fazla ülke koalisyon kurdu. Bunların hava savunma güçleri bir çeteyi, 1-2 günde yok etme gücü yok mu, güldürmeyin insanı?

Halk neden sokağa çıktı?

Bir-Kobani’nın üç tarafı IŞİD çetesiyle, bir tarafı da AKP eliyle kapatılmıştı. Kobani’de binlerce halk katliamla karşı karşıyadı.

İki- Van’da polis “Yaşasın IŞİD” diye bağırıyordu.

Üç- Erdoğan yaptığı konuşmada “Bugün yarın Kobani düşecek. Öbür gün Haseke’de, Arfin’de olacak”diyerek, IŞİD’la yaptığı anlaşmayı deşifre ediyordu. Çünkü hükümet yandaşları ve paydaşlarının zihin dehlizlerinde IŞİD’la akrabalığı sağlandı. IŞİD’e kullandırılan mescidler, camilerde, dini kurslarla duygudaşlık yaratıldı.

Dört- Kırk kişi öldürüldü. Bini aşkın kişi gözaltında, yüzlercesı da cezaevinde.

Beş- Erdoğan, Gazi direnişindekilere “Çapulcu” demişti. Şimdide, “vandallar”, “3-5 sokak serserisinin karşısında boyun eğecek değiliz” demişti. Tüm ülkede sokağa çıkan milyonlarca insana “serseri”, “vandal” diye tanımlamıştı.

Altı- Başbakan Davutoğlu, “Gereği yapılacaktır”. “İşte Bingöl’de bedelini ödediler.” Demişti. Demek ki, infazlar bilgisi dahilinde yapılmıştı.

Yedi- Çok eskide Erdoğan, “Nijerya’da bile bir Kürt oluşumu olsa, onada karşı çıkarız” demişti. Yani başında ki, Rojava, Kobane’de oluşacak demokratik bir örgütlenmeye tahammül edemiyor. Elinde gelse, tüm dünyadaki Kürtleri bir kaşık suda boğacak.

Sekiz- Kürtler örgütlendikçe, hele Rojava devrimiyle Ortadoğu’ya ve dünyaya model olmak için, ortaya çıktıkça, Erdoğan çileden çıkıyor. Cumhurbaşkanı olduğunu unutuyor, ağzına geleni söylüyor. Kobane’de katliam olmasın diye, Tüm Türkiye’de sokağa çıkanlara “Bu alçaklar, bu teröristlerin kimler ve neye saldırdığına iyi bakın. Kürt kardeşlerime, baş örtülü inançlı Kürt kardeşlerime saldırıyorlar” diyor. Oysaki, bir aydır hiç bir yerde başörtü sorunu gündeme getirilmemişti. İncilere devam ediyor: “Ordumuz güçlü, emniyet birimlerimiz dikkatli, istibarat teşkılatımız organize. Hesap soracağız” diyerek halka tehditde bulunuyordu.

Sokağa çıkıp, demokratik hakkını kullananlara hükümet yetkilileri, “kurşunlayın, kesin, biçin. Bu böyle kalkanla falan olmaz, polise yeni yetkiler vereceğiz” diyorlar.

İktidara gelmek, yokuş aşağı düşmeye başlamak olduğunu da bilen yok hükümet cenahında…

Dokuz- Hükümet yetkililerin kullandıkları dil ile ölen insanlara değil, zarar gören kamu mallarının belirtmelerinin dehşet verici bir şey olduğuna vurgu yapan kişiler, halkı linç girişimine teşvik ediyorlardı.

On- Erdoğan Rşze’de yaptığı konuşmada: “Kobane’nin, Ankara’yla, İstanbul’la, Diyarbakır’la,… ve Surç’la ne alakası var?”diyor. Sayın Erdoğan, Suriye’nin, Kosova’nın, Gazze’nin,Kıbrıs’ın, …. ve Musul’un Türkiye ile ne alakası varsa; saydıklarının Kürtlerle o derece alakalıdır. Saydıkların, soydaşların sadece, bunlar da amca, dayı, hala,… emmı çocuklarıdır…..

Sayın Erdoğan, bir zaman Rusya gezinisde, bir işçi size Kürt sorununu sormuştu. Sizler cevaben: “Siz Kürt sorunu yok derseniz, yok olur” demiştiniz. Dünyanın başına bela olan şu IŞİD çetesine yok derseniz, yok olur mu?

Sayın Erdoğan, sanırım 2-3 yıl önceydi. Bir konuşmanızda “Polisimiz yaşlı, kadın, çocuk demeden gerğini yapacaktır” demiştiniz. Ondan bir hafta sonra polis Amed (Diyarbakır)’de dördü çocuk olmak üzere on kişiyi öldürmüştü. Bugünlerde polise yeni yetkiler verilecekmiş. Bir vatandaş yasal tepkisini dile getirmek isterse bile taranacak, hakim kararı olmaksızın “ sen ilerde suç işleyecek tipdesin, şüphelisin” diye 24 saat gözaltına alınacakmış. AKP yetkilileri, Kürtlere ve Türkiye toplumuna hakaret yağdırmakla, isyanı ve şiddeti teşvik ediyorlar.

AKP bir yanda yukarda değindiğim şekilde davranacak, Kobane’ya ve Rojava’ya karşı soykırm ve tasfiye siyasetini yürütecek, diğer taraftan Türkiye’de Kürt sorununu çözecek. Adama demezler mi haydi sende?

Türkiye’nin bir çok ilinde ve dünyada iyi insanların kalbi Kobani’de attı. Kobane için sokaklara çıktılar. Bir çok değer hala yaşıyor yeryüzünde. Buna dayanarak bir geleceğimiz var ve henüz her şey bitmedi diyebiliriz. Bağnazlığın ve tutuculuğun, çıkarın kör ve sağır ettiği zihinsel kirlenmeye rağmen halklar evrensel ahlaka sahip çıktılar. Bundan sonra, Kobani düşerse bile, kendini tarihe altın harflarla yazdırdı.

Son olarak demek isterim ki, güneşin doğuşunu en iyi Kobane’den doğacağını  gördükleri için, gençler Kobane’ye sahip çıkıyorlar.

elbistanliali@fsmail.net

ABF: Yezit zihniyetinin bizim için neleri düşündüğünü bilmek için kahin olmak gerekmiyor

(Muharrem Orucu ile ilgili ABF açıklaması)

Yüzyıllardır biz Alevilere yapılan saldırılar, uğradığımız katliamlar, maruz kaldığımız horlanma ve inkar edilmemizin ana sebebi, düşüncemiz ve inancımızdır. İnancımızı besleyen, onun sürekli tarihi devinim içerisinde, kendisini dönüştürerek günümüze gelmesini sağlayan en temel olgumuz olan; dürüstlük, eşitlik adalet ve alevi toplumunun inancına olan bağlılığımızdır.

Alevi toplumu olarak, tarih sahnesine çıktığımız günden yaşadığımız mevcut sürece kadar, bize yasatılan katliamlar ve yok sayılmamızın nedenleri; yasamda ve inancımızda farklı oluşumuz ve yaşadığımız çağa ayak uydurmamız, Alevi toplumu olarak yaşadığımız dünyada çağa ayak uydurmamızdan kaynaklanmaktadır.

Modern örgütlenme biçimlerine dönüşmemizle birlikte, gerek kurumsal ve gerekse de inançsal manada pek çok sorunla karşı karşıya kaldık. Tarihten bize miras olarak kalan acı tecrübelerimizden, yeterince dersler çıkarmamamızdan dolayı, yetersizlikler ve açmazlarımızın olduğunu görmemizin vaktinin geldiğini görmek hepimize düsen görevdir.

Bundan dolayı ne yazık ki; güçlü bir örgütlenmeye sahip olamayan Alevi toplumu, tarihsel süreç içerisinde yok olmaktan kurtulsa da, kendisini yeterince savunamamış, koruyamamıştır.

Bu toplumsal ihtiyaçları göz önünde bulundurduğumuz da, geleceğe dair sorumluluklarımızın ne kadar çok olacağı bilinci ile, içinde bulunduğumuz, YASSI MATEM AYI nın toplumsal ve örgütsel birliğimizi pekiştirmemize, güçlendirmemize ve haklarımızın alınmasına vesile olacağına inanıyoruz. Bütün canlarımızın da bu sorumluluk bilinci ile, tarihine , inancına uygun bir mücadele yürütmek adına, Cemevlerimizde, Derneklerimizde ve Dergâhlarımızda, geleceğimiz için çalışmalara dört elle sarılacağına inanıyoruz.

Bu çalışmaya ve hizmete, bizlerin ve özellikle de çocuklarımızın yani geleceğimizin ihtiyacı var. Son bir kaç yıldır coğrafyamızda yaşanan vahşeti göz önünde bulundurduğumuzda, Muaviye ve Yezit zihniyetinin geleceğe dair neleri planladığını ve bu katliamcı zalim yezit zihniyetinin bizler adına neleri düşündüğünü bilmek için kahin olmamız gerekmiyor. Bizlere dayatılan katliamlara ve yok sayılmalara karşı, inancını bilen ve güçlü bir kurumlaşma yaratmış, toplumsal birliğini güçlendirmiş bir örgütlenme yaratmak zorundayız.

YASSI MATEM AYIMIZIN bu temenni ve dileklerimizin hayata geçmesine vesile olacağı inancı ile, oruçlarımızın HAK katında kabul edilmesi ve İMAM HÜSEYİN DEFTERİNE kayıt olmasını niyaz ederiz. Hizmetleriniz kabul ola, Hz. Hızır yardımcımız ola.

ALEVİ BEKTASİ FEDERASYONU (ABF)

Tevhid-Selam deyip Alevileri dinlemişler

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Tevhid Selam Kudüs Terör Örgütü Üyeliği” iddiasıyla bir dönem Alevi dedelerinin telefonlarını dinlediği ve teknik takiple izlediği ortaya çıktı. Özel yetkili savcılık tarafından başlatılan bu soruşturma, 17 Aralık sonrası yargıda yaşanan değişim sonrası ortaya çıktı. Dosyayı devralan yeni savcı, 9 kişi hakkında takipsizlik kararı verirken, şüphelilerin soruşturmaya nasıl dahil edildiklerinin belirlenemediğini kaydetti.

Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu’nda görevli cumhuriyet savcısı Durak Çetin tarafından verilen takipsizlik kararında soruşturmayı başlatan eski savcılık eleştirildi. Takipsizlik kararına göre soruşturmanın, İsrail istihbarat servisinden Türkiye’deki İsrail diplomatlarına yönelik terör saldırısı yapılacağına dair ihbarda bulunulması üzerine başlatıldığı anlatıldı. Ancak savcı Durak, kararında “şüphelilerin bu saldırı iddiasıyla ilgili nasıl bir irtibat kurularak soruşturmaya dahil edildiklerinin ve haklarında iletişimin tespiti, teknik araçlarla izleme işlemleri yapılmasına gerek duyulduğunun belirlenemediğini” kaydetti.

Kararda, dosyada mevcut bulunan delillerden şüphelilerin suç teşkil eden herhangi bir söz veya eylemlerine rastlanmadığı, “Tevhid Selam Kudüs Terör Örgütü”ne üye olduklarına ve bu terör örgütünün faaliyetleri doğrultusunda suç işlediklerine dair soyut iddia dışında kamu davası açmaya yeterli delil elde edilemediği anlaşıldığından şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği belirtildi.

Dinlenen Alevi dedeleri

Kararda, terör örgütü üyeliği ve yöneticiliği ile ilişkilendirilen şüphelilerden EHDAV Başkanı Ali Yeral, Hüseyin Gazi Derneği Başkanı Gülağ Öz, Alevi Dedesi Hüseyin Dedekargınoğlu, araştırmacı-yazarPiri Er, Bektaşi Babası Şakir Keçeli, Alevilik Araştırma Merkezi Başkanı Ali Yıldırım, Alevi Dedesi Hüseyin Alagöz, Aresh Gahmani ve Seyed Askar Seyedturabi hakkında “kovuşturma yapılmasına yer olmadığına” karar verildi.

cumhuriyet.com.tr