Ana Sayfa Blog Sayfa 6390

Tarihten Günümüze YAŞAYAN ALEVİLİKTE KADIN -2

NURAY BAYINDIR

Doğuş yolu Hakk’ın yoludur ve doğum kapısı Hakk’ın kapısıdır. Cenabı Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakkın sevgisidir. Yol Ana Fatımadır, şefaat kani Fatımadır, Fatımasız yol zülümattır. Fatımanın emrini tutmayan, dersini okumayan, sözünü dinlemeyenler talip olamazlar.” (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

Alevilik bilindiği gibi bir doğal inanç, öz itibariyle kadın inancıdır, ortaya çıkışı itibariyle doğa inancıdır. O nedenle insanın yaşam sürecinde bir sürek izlemiştir de diyebiliriz. Alevilik uzun ve zahmetli bir yoldan geldi bu güne ulaştı. Alevi halkı , kadınıyla erkeğiyle nice katliamlardan, yok sayılmalardan geldi geçti. İnsanlık, tarih öncesi ve ilk tarihsel süreçlerde yaratıcıların kadınlar olduğuna inanıldığı bu nedenle saygı gösterildiği dönemler geçirdi. Zaman içinde kadınlar dünyayı kendi görüşleri doğrultusunda yorumlayıp bilimsel ve felsefi bakış açısı oluşturmaya başladılar. Tarih bilimcilerin ve antrepologların titiz çalışmaları sonucunda, Anaerkil dönemde Kadın ana bakış açısıyla yaratılan evrensel dil ve felsefi birikimin  gün ışığına çıkarılarak insanlığın bilgisine sunulması, binyıllardır devam eden Ataerkil süreç göz önüne alındığında daha çok yeni sayılır.

Zamanın sonsuz akışında bilinen en eski bölünme kadın ile erkek arasındaki bölünmedir ve iki farklı sistemi doğurmuştur. Başlangıçta İnanç sistemlerinin ortaya çıkışında gözlenen kadın ana kültünün bazı tarih bilimcilerin belirttiğine göre 25- 30 bin yıl süren etkisinin erkek lehine değişime uğraması da‘’anaerkil dizgenin ortaklaşmacı klan kardeşliğinin ataerkil dizgenin mülk sahibi babaları tarafından alt edilmesinden sonra gerçekleşmiştir…yabanıl erkeğin gözünde, kadın, her zaman için ‘’insan’’dı. Erkeklerse, ancak, analara olan kan akrabalıklarıyla insan sayılmaktaydı, çünkü bu bağ onları birbirine kardeş kılmaktaydı. Akraba olmayan erkekler, ‘’hayvan’’dı. İşte koca ve babaların ilk konumu buydu. Bu varsayım eldeki bilgilerden ortaya çıkmaktadır. Yabanıl yaratık gözünde hayvanlarla insanların kimliğinin birbirine çok yakın olduğu çoktan kabul edilmiş, bu durum belgelere dayandırılmıştır. Öte yandan kadınların herhangi bir zaman içinde, ‘’hayvan’’ olarak da düşünüldüğünü belirtecek benzer bir bilgi elde edilmiş değildir.’’(1)

Dili biraz daha sadeleştirerek anlatıma devam etmek gerekirse bu gün hemen hemen kullanılan her dilde kadınların yazısız tarihinin izlerini bulmak mümkündür. Hindistan, Anadolu ve Mezopotamyada yapılan araştırmalarda kullanılan bazı eşyalara , yaşam alanlarına , bölgelere verilen isimlerin , simgelerin, imgelerin harf dizimlerinin içinde kadınlar tarafından yaratılan yazısız tarihin izlerini taşıyan kavramlar ortaya çıkmıştır.

’Evrensel tanrı-ana dilinin içinde en geniş yer kaplayanlar ‘’M’’ ve ‘’N’’ harf sesli sözcükleridir…Değer ölçüsü olarak paranın da ‘’M’’ ses birmi ile başlaması kadın tapımıyla başlayan aynı seçil geleneğin sürdürülmesi sonucudur. ‘’M’’ ses birimi artık bir işaret, bir marka sayıldığı için her türlü ölçüde kullanılır olmuştur. Örneğin ‘’mana’’ Sümer’de altın ve gümüş paranın adıydı. Sümer’den çok sonra eski Yunanlılar da ‘’mana’’ adında bir para birimi kullandılar. İngilizcede para anlamına gelen ‘’money’’, argoda para anlamında kullanılan ‘’mangır’’ aynı çizgiyi izleyen ve günümüze kadar gelen sözcüklerden’’dir.(2)

Anadoluda Tanrıça tapımının klasik çağda bile geçerliliğini koruduğu anlatılmaktadır. Antik dönemTarihçisi Strabon’un   İsanın doğumundan kısa bir süre önce yaşadığı düşünüldüğünde Strabon ‘’evlenmemiş kadınlardan doğan çocukların yasal ve saygın sayıldığı, doğuda Ermenistana kadar uzanan kuzey Anadolu kentlerini yazmıştır. Amazonlar tarafından kurulduğu söylenen Efes kentindeki tarihi tanrıça tapınağı İ.S. 348 yılına kadar bütünüyle kapatılmamıştı…Varlıklarını Batı Anadoluda uzun zaman sürdüren ve dikkatleri üzerinde toplayan Likyalılar arasında anayanlı soyla anaerkilliğin bulunduğunu öne süren anıştırmalar hep yazılagelmiştir. Herodot ‘’Bir Likyalıya kim olduğunu sorun, size kendi adını ve anasının soyunu söyleyerek yanıt verecektir’’ diye yazmıştır. Şamlı Nikolas ‘’Likyalılar analarının adını alır, malları miras yoluyla oğullara değil, kız çocuklara geçer’’ der. Heraclides Ponticus Likyalılardan ‘’Eskiden beri kadınlar tarafından yönetilmişlerdir’’ diye söz eder.(3)

Alıntılardan da görüldüğü gibi Anaerkil toplumsal yapılarda kadın doğuran, üreten ve koruyan kimliğiyle öncü rolünü binlerce yıl sürdürmüştür.  Tarım ve hayvancılığın geliştiği emek süreçlerdeki belirleyici konumu erkeğin fizik gücüne ihtiyaç duyulduğu ana kadar sürmüştür. Mitolojilerde Tanrı anaların yerini erkek tanrılara bıraktığı tarihsel süreçler de öyle kendiliğinden olmamış uzun süren kadın gücü ve özgürlüğünün erkek lehine el değiştirmesine karşı direnişler, katliamlar yaşanmıştır. Günümüze kadar gelen masallarda, halk söylencelerinde bunun izlerine rastlanılabilir.

Hayvancılığın dünyada tarımdan daha fazla geliştiği kuzey platolarında yaşayan insan topluluklarının beslenme ve barınma ihtiyaçlarını giderebilmek için güneye doğru göç etmeleri ilk sistemsel bölünmenin startını vermiştir.  Tarım toplulukları olma özelliklerini uzun süredir koruyan anaerkil topluluklar yaşam alanlarına saldırılarla karşılaştılar.

‘’Artemis Akdeniz çevresinde binyıllarca tanınmış bir tanrıçaya belli bir süre içinde ve belli bir bölgede verilen addır. Kaynağı Orta Anadoluda bulunduğu en son arkeoloji kazılarından kesinlikle anlaşılan ve genel olarak Ana tanrıça diye tanımlanabilen bu tanrısal varlık Yunan din ve efsanelerinde Artemis adıyla anılır. Bu tanrıçanın kültü Anadoludan Mezopotamya’ya, Suriye, Lübnan ve Filistin yoluyla Mısır’a ve Ege adalarıyla Girit’e kadar bütün Akdeniz kıyılarını kapladığı gibi, Yunanistan ve İtalya’ya da yayılmış, Ayrıca kuzeyde İskandinav ülkelerine dek sokularak iz bırakmıştır. Toprak ve bereketi simgeleyen bu tanrıçaya her çağ ve her bölgede başka, başka adlarla ve ayrı, ayrı biçimlerde tapınıldığı, bütün bu değişik ad ve biçimlerin ardında hep aynı görüş ve inanç özüne rastlandığı artık yadsınamaz bir gerçek olmuştur.’’ (4)

Bu gün Artemis tapınağı Egenin Selçuk ilçesinde eski görkeminden iz kalmamış yerinde sadece iki sütun kalmış bir şekilde bulunuyor. Efes’teki müzede sergilenen Artemis üzerine verilen ansiklopedik bilgilerde  Artemis, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir doğa ve güzellik tanrıçası gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült olarak belirtiliyor.

ANADALUDA BACIYAN-RUMLAR

Binyıllardır Anadolu sosyal yaşamının büyük bir kesimini oluşturan Bacıyan-Rum adıyla bilinen Alevi kadınlar topluluğu hakkında çeşitli araştırmalar yapıldığını biliyoruz. Bazı Osmanlı yazarlarının isimde tahrifata varan yanlış aktarımları On üçüncü yüzyılda alevi inancının yaşandığı Kadın ana dergahlarının varlığını dahi inkar edemedi. Kaldı ki; Eski çağlarda kilden ve taştan tabletler üzerinde yazılan bilgiler , mağaralarda duvarlarda görülen, kazılardan çıkarılan çömleklerin üzerine çizilen figürler, orta çağdan günümüze gelen yazılı belgeler, destanlar, deyişlerin hepsi toplumsal belleği oluşturuyor ve bu kadim inancın özünü yansıtıyor. Kadın analar bu topraklarda antik çağdan günümüze kadar kendilerine saygı duyulan sevgi ve sadakatle bağlanılan bir iradeyi temsil ediyordu. Kadın Anaların önderlik ettiği Bu toplumsal düzende Erkek egemenliğine dayanan, kadının ikinci sınıf sayıldığı Ataerkil sistemin tersine ister Hristiyanlık ister Müslümanlık isterse de Müsevilik olsun farketmez, dinin kadın aleyhine yorumlandığı kulluk ve tapınma anlayışı yoktu. Kadınla erkek arasında birinin köle diğerinin efendi sayıldığı bir anlayış yoktu.  Cinsler arasındaki ilişki  ayrımcılık esasına göre değil dayanışma ve paylaşımcılık esasına göre kurulmuştu. Üretim ve tüketim komünal bir nitelik taşıyordu. Aralarında statü farkı bulunmuyordu. Hristiyanların Anadoluya girişiyle birlikte bu dinin yayılmasının önündeki en büyük ergel Alevi yaşam formlarının örgütlendiği Kadın Ana dergahları olmuştu. Hristiyan kilisesi kendi varlığını buradaki topluma kabul ettirebilme ve kadınların bağımsız örgütlü iradesini kırabilmek amacıyla Kadın ana’ya alternatif ‘’Meryem Ana ‘’ figürünü ortaya attı. Ancak  Egeliler ‘’Kadın Ana’’ kültü gibi onu da kendi anlayışları doğrultusunda kendilerinden sayarak kabullendiler. Anadoluda Fatma Ana eli çok önemlidir . Kadınlar bir el işine başlarken örneğin yoğurt mayalar, hamur yoğurken bile ‘’bu el benim değil Fatma ananın eli’’ diye başlarlar.. İri Göğüslü kadınlara ‘’bu kadın Fatma anamızın soyundan’’ derler. Doğum yapan kadının sırtını sıvazlarken ebenin ağzından yine ‘’el benim değil Fatma Ananın eli’’sözü dökülür.  Uğur getirsin diye el işaretli Fatma Ana kolyeleri takmak da modadır. Sonradan İslamın peygamberi Hz. Muhammedin eniştesi Hz. Ali’nin eşi Fatma’ya mal edilen Fatma Ana, aslında binlerce yıldır süregelen ‘’Kadın Ana’’ kültünün bir devamı niteliğindedir. Alevi kadınlar günümüzde Fatma ana’ya saygı gereği onu anma adına yassı muharrem ayında bir günlük oruç tutma geleneğini sürdürüyorlar.

‘’Kızılbaş Alevi geleneğinin anlatımında çığır açan, erenleri mutluluğa götüren, bütün önemli gelişmeler, bir kadının işaretiyle, bir kadının yol göstermesiyle başlar. Erenleri doğru yola sevk eden, ona bu çığırı gösteren kadın, bazen anadır, bazen henüz evlenmemiş bir kızdır, bazen de tekke şeyhinin eşidir. Bunu, Yunus Emre’nin, Yunus Emre oluşunun anlatıldığı destanda daha açık bir şekilde görürüz… Bu öyküde de görüldüğü gibi, Yunus’u, Yunus edecek yola sokanda, Yunus’a mutluluğun yolunu gösteren de hep bir kadındır. Yunus bu kadınların sözünü dinleyip, gösterdikleri yoldan giderek, Yunus olur, içindeki sorunun cevabını bulup mutluluğa erişir. İşte tıpkı bunun gibi, Hacı Bektaş öyküsünde de, Urumdaki erlere, Uruma yeni bir er geldiğini haber veren, bir bakire kadındır. Urumdaki erler bu söze kulak asmasa yani Fâtıma Bacı’nın sözüne inanıp, bu eri aramaya çıkmasalar, Hacı Bektaş gibi bir eri hiçbir zaman bulamayacaklardır. Bu olgu, bu destanda da verilmek istenen önemli bir mesajdır; bu iyice anlaşılıp bilince çıkarılmalıdır. ‚‘‘ (5)

Anadoluya Önce Hristiyanlığın , sonra da İslamiyetin girişiyle birlikte Mezopotamya Kürt yurdunda olduğu gibi  Anadoluda Anaerkil yetke tamamen çözüldü. Erkeğin yaşamın düzenlenişinde , idaresinde tek yetkeli sayılmasından bu yana 4-5 bin yıllık bir tarihsel kesitte kadınlar sahip oldukları özgürlüklerinden ve toplumdaki saygınlık statülerinden çok çok gerilere itildiler.

Semavi dinlerin bu toplum dışına itilmişlik ve sosyal yaşamda geri bıraktırılmaya inanılmaz katkısı olmuştur. Tanrıların tanrıçalara yaptığını hak adalet adına din adamları kadınlara yapmaya başladı. Ancak binlerce yıllık tarihsel süreçten gelerek, Alevi bireylerince özümsenen ‘’Kadın Ana’’ geleneği sayesinde kadınlar aile ve sosyal yaşamda her şeye rağmen belirli ölçülerde itibarlarını koruyabilmişlerdir. Aleviliğin süreklerinin yaşandığı her yerde ve her dönemde kadınların izlerine rastlamak mümkündür.

Gün geçtikçe önemi daha fazla bilince çıkarılan Alevi halk ve inanç gerçekliği bu coğrafyanın yürekli kadınlarının öncülüğünde ete kemiğe büründürülüyor. Kadının onurlu geçmişiyle yeniden buluşturulması sağlanarak, erkek eliyle binyıllardır süren Kültürel ve inançsal tahribata son verilmeye çalışılıyor. Yaşayan Alevilikte Kadınları bekleyen görev kendi tarih, inanç ve felsefeleriyle doğru temelde buluşarak ailevi ve toplumsal kurumlaşmalarda erkekle aynı eşitlik temelinde özgürce söz sahibi olmalarıdır…

 

Kaynaklar:

(1)-Evelyn Reed- Bilimde Cins Ayrımı

(2)-Yıldız Cıbıroğlu- Kadının Yazısız Tarihi

(3)Tanrılar Kadınken- Merlin Stone

(4)-Mitoloji Sözlüğü- Azra Erhat

(5)-Ali Rıza Aydın – Kadıncık Ana Üzerine Tefekkür -1

İç savaşın kanlı cehenneminden geçmeden…

Prof. Dr. MEHMET ALTAN

Kurulduğundan beri “çöken” bir devlet ve toplum yapısının sona erişini, ölümünü izlediğimiz bir dönemden geçiyoruz.

Kemalistlerin daha kurarken öldürmeye başladıkları bu yapının beynine son kurşunu, “öldürücü darbe” olarak sıkmak siyasal İslamcılara düştü.

Kemalizmin katı “laikçiliğinin” yerini katı “İslamcılıkla” doldurarak İslamcı bir kemalizm oluşturma hayali, kemalizmin çok çürük ve çok azap verici olan ama bu yapıyı taşıyan tek direğini, “laikliği” de o laikliğin etrafında oluşmuş “görüntü” hukuk sistemiyle birlikte kırınca geriye hukuksuzluklarla dolu bir yıkıntıdan başka bir şey kalmadı.

Bir devletin çöküşünün bütün karmaşasını, dağılmışlığını, ölçüsüzlüğünü, ilkesizliğini sarsıntılarla yaşarken aynı zamanda bu toplumun önünü açacak olan bir başka gelişmeyi daha yaşıyoruz, siyasete taşınan bütün “kutsal” değerlerin yok oluşunu.

Bugün artık ne laik kemalistlerin arkasına saklanabileceği kutsal bir Atatürk figürü kaldı, ne de İslamcı kemalistlerin arkasına saklanabileceği bir din.

Atatürk ve din perdesinin arkasına saklanan o korkunç ve kanlı hırsızlık, “dindar kemalistlerin” eşi görülmemiş aç gözlülükleri nedeniyle önündeki perdeyi parçalayıp yıktı, gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Atatürk adı epeydir zaten siyaset sahnesinin dışına itilmişti, son gelişmeler “dinin” ve “dindarlığın” etrafındaki o kutsal haleyi de parçaladı, siyasette siyasetçilerin arkasına saklanacağı kutsal bir değer kalmadı.

Çok yakın bir tarihten itibaren bu ülkede, siyasetçilerin aynı gelişmiş ülkelerdeki meslektaşları gibi “bir kahramanın” ya da bir “dinin” arkasına saklanmadan, siyasetin, hukukun ve demokrasinin gereklerine uyarak “çıplak” siyaset yaptıklarını göreceğiz.

Bu siyasetimiz için büyük bir gelişme ve değişim olacak.

Yaşadığımız bu “büyük ölümden” nasıl yeni bir toplum ve devlet çıkartabileceğimizi anlayabilmemiz için önce bu devlet ve toplum yapısının neden kurulduğu andan itibaren “ölmeye başladığını” anlamalıyız.

xxxxxxxxx

Türkiye, klasik analizlere izin vermeyecek kadar dar ve sığ bir toplumsal yapıya sahip.

Bu ülkede aristokrat yok, burjuva yok, proleter yok.

Sanayi devriminden geçmeyen bu ülkede hiçbir zaman çağdaş ülkelerle “eş zamanlı” bir üretim gerçekleşmemiş.

Peki böyle bir toplumda “ayrışmalar” neye göre olmuş?

Cumhuriyet’in kuruluş dönemine baktığımızda, üretimsiz bir toplumda “ekonominin en büyük patronu ve paranın sahibi” devletti. Toplum da devletle ilişkilerine göre ikiye ayrılmıştı. Devletin içine ya da etrafına kümelenmiş “devlet rantçıları” ile devletin kendisinden uzak tuttuğu “dışlanmışlar” vardı.

Üretimsiz bir ülkedeki kıt kaynak, devletin çevresine öbeklenenlere ayrılmıştı.

Devleti koruyanlar ve karşılığında devlet tarafından korunanlar daha ziyade “şehirlerde” kümelenmişlerdi. Devletten dışlananlar daha ziyade kasabalarda ve köylerde kalmışlardı.

Devletten beslenen “şehirliler” o andaki yönetim modeli olan “diktatörlüğü” savunuyorlar ve bu diktatörlüğün ideali olarak da “Batıcılığı” gösteriyorlardı. Diktatörlüğü savunmak iyiydi çünkü ancak bu sayede gelişmiş Batı ülkeleri gibi olabilecektik.

Devletten dışlanan “taşralılar” ise uğradıkları haksızlığa karşı bir isyan duyuyorlar ama o andaki yönetimden daha ileri bir yönetim modeli bilmedikleri için “halifeyi ve hilafeti” kurtuluş gibi  görüyorlardı. Uğradıkları haksızlık ve bu haksızlık karşısındaki çaresizlik sonucu ortaya çıkan “geçmişe sığınma” güdüsü onların “gerici” olarak damgalanmasına yol açıyordu.

Böylece hiçbir şekilde gerçek ve kurumsal demokrasi talep etmeyen ve birbirinden ölesiye korkup nefret eden iki grup çıkıyordu ortaya, bütün cumhuriyet tarihi de bu iki grup arasındaki gerilim üzerine bina ediliyordu.

Çökmüş bir imparatorluğun belki de en bakımsız, en gelişmemiş parçası olan Anadolu’da kurulan cumhuriyetin siyasetinde iki temel “kutsal değerin” bulunması da, kendilerini üretimleriyle var edemeyen, kendilerini üretimleriyle tanımlayamayan iki “grubun” kendilerini tanımlamak ve özdeşleştirmek için “kutsal değerlere” muhtaç bulunmasındandı.

Devletten dışlanmış olan taşralılar dine sarılırken, devletin korumasındaki şehirliler de kutsallaştırdıkları Atatürk’e sarılmışlardı.

Bunlar, siyaset sahnesinde bir kalkan gibi önlerinde tuttukları kutsal değerlerini samimiyetle içselleştirmemiş iki zümreydi…

Devletçi şehirliler “Atatürk” derken liderlerinin hayran olduğu, kendilerinin de göklere çıkarttığı Batı’nın temel değerleri olan hukuku ve demokrasiyi reddetmişlerdi.

Taşralıların (ya da son dönemlerde şehirleşmeye başlayan, varoşlara yerleşen taşralıların) ise din diye bağırırken ve cinselliğe neredeyse hastalıklı bir şekilde akıllarını takarken çoğunluğunun dinin temeli olan ahlakla ve dürüstlükle pek alakası olmadığı özellikle bu son dönemdeki “hırsızlık” karşısındaki duruşlarıyla ortaya çıktı.

Üretimsiz bir zenginlik hayali, tek para kaynağının devlet olması, toplumda neredeyse ortak bir arsızlık ve ilkesizlik yaratmıştı.

Bu ilkesizlik neticesinde iki kesim de, kendilerini temsil eden siyasal yapıların önderliğinde kendi tabularını, kendi yolsuzlukları ve hukuksuzluklarıyla çökerttiler.

xxxxxxxx

AKP iktidara gelene kadar “şehirliler” ordu destekli bir azınlık diktasını, taraftarlarını  “din ve irtica” korkusu ile “çağdışı ve kültürsüz” diye aşağıladıkları “taşraya” duyulan nefret etrafında bir arada tuttular.

Üretimin, bir hak mücadelesinin olmadığı yerde bir kitleyi bir arada tutmanın korkudan ve nefretten başka bir yolu da yoktu zaten.

Çok uzun süre devam ettirilen bu siyaset, iki kesim arasındaki nefreti gerçekten de biledi.

AKP iktidarının ilk yılları, bu iki kesim arasındaki nefreti, ortak bir “Avrupa Birliği” ülküsüyle herkesi birleştirerek ortadan kaldırma, bu iki kesimi barıştırma potansiyelini taşıyordu.

Yenilen “azınlıktaki” şehirliler “bir arada barış içinde yaşama” projesine olumlu bakmaya başlamışlardı ki AKP iktidarındaki büyük yolsuzluklar patlak verdi. Bir iktidarın normal bir siyasi yaşamda böyle yolsuzluklarla yoluna devam etmesine imkan yoktu. AKP, iktidarda kalabilmek için kemalistlerin eski oyununu devreye sokarak “nefreti ve korkuyu” canlandırdı, iki kesim arasındaki muhtemel birleşmeyi tümüyle ortadan kaldırdı.

Görünürdeki “kabuk devlet” hukuksuzlukla yıkılırken, toplum da nefretle çatlayıp ikiye ayrıldı.

Bir de Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi devlet eliyle yaratılmış  “iç bölünmeler” yaşayan bu iki büyük kesim birbirlerine düşmanlaştılar.

Bugünkü şartlar altında, bu toplumun iki kesiminin yeniden bir araya gelmesi, enerjilerini ortak bir gelecek için bütünleştirmeleri, ortak bir gelecek hayali kurmaları, siyasal iklim keskin bir şekilde değişene kadar birbirlerine saygı ve güven duymaları artık neredeyse imkansız.

Bundan böyle bu toplumu ne Atatürk, ne din, ne milliyetçilik bir arada tutabilir, toplumu bir arada tutacak hiçbir değer kalmadı. Kalmaması da belki doğal çünkü bunlar siyasette kullanılan ama samimiyetle inanılıp benimsenmeyen değerlerdi.

Ortak değerleri, ortak bir ahlakı, kendisini besleyecek ve geliştirecek bir üretimi olmayan, nefretle dolu bir toplum nasıl yoluna devam edecek?

Bugünkü yapıyla, iktidarda ister laik kemalistler ister İslamcı kemalistler olsun, bu toplum varlığını dağılmadan, bir iç savaşın kanlı cehenneminden geçmeden sürdürebilir mi?

Sürdüremezse, yaşayabilmek için nasıl bir refleks göstermeli?

(t24)

Türkiye’de Alevilik 1930’ların izini taşıyor

Türkiye’de Alevilik 1930’ların izini taşıyor
Marcus Dressler, Writing Religion adlı kitabında Aleviliği inceliyor…
Cem Erciyes /Radikal

Marcus Dressler, Writing Religion adlı kitabında Aleviliği inceliyor. Dressler’e göre bugünkü Alevilik kavramı 1910’lardan 30’lara kadar etkili olan Türk milliyetçiliği tarafından oluşturuldu.

Markus Dressler’in kitabının adı bile kışkırtıcı: Writing Religion. Bunu ‘Dini Yazmak’ diye çevirebiliriz, altbaşlığı ise Türk Alevi İslamın İnşası (The Making of Turkish Alevi Islam). Dinbilimci ve sosyolog Dressler,  yıllardır Alevilik üzerine çalışıyor. Bir dönem İTÜ Sosyal Bilimler’de de ders vermişti, şu sıralar ülkesi Almanya’da Bayreuth Üniversitesi’nde çalışıyor.

Dressler, Anadolu’nun dinler tarihinin yeniden yazılması gerektiğini ve kitabının bu yolda bir ilk adım olduğunu söylüyor. Hakikaten kitap Türkiye Cumhuriyeti’nde akademik tarihçiliğin kurucu babalarından Fuat Köprülü’yü temel alarak, erken dönem milliyetçi söylemin inşası üzerine çok önemli veriler sunuyor. Dressler’in odaklandığı konu Alevilik. Bugün neredeyse Alevilerin bile kabul ettiği kimliğin, laikliğe ve Türk milliyetçiliğine hizmet edecek şekilde 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren nasıl oluşturulduğunu anlatıyor. Dressler’in kitabı birkaç ay önce Oxford Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Türkçesini de Bilgi Üniversitesi Yayınları basacak. Hakkında çok şey yazılmış ulus inşası sürecine ilk kez Alevilik açısından bakan bir kitap okudum. Köprülü hakkında da çok şey anlatan bu zihin açıcı kitabın yazarıyla e-posta üzerinden söyleştik.

Bugün bildiğimiz anlamda Alevilik kavramı ne zaman karşımıza çıkıyor?

Alevilik kavram olarak ilk defa 1890’larda karşımıza çıkıyor. O dönemde Abdülhamid, Kızılbaş olarak bilinen halkları İslamlaştırma ya da Sünnileştirme faaliyetine giriyor. Osmanlıların bu girişimle beraber Kızılbaşlar hakkında kullandıkları dil yumuşuyor. Böylece Kızılbaşlık’la ilgili yeni bir algı geliştiğini düşünüyorum. Alevilik kelimesi bu bağlamda ilk defa kullanılmış gibi görünüyor. Ancak o dönemde bizim Alevilik kavramına atfettiğimiz manalar daha tam yok.

Peki Osmanlı neden bu dönemde Kızılbaşlarla ilgilenmeye başlıyor?

Sebepleri siyasi ve stratejik: Balkanlar’daki gelişmeler Anadolu ve Doğu eyaletlerinde benzer senaryoların gelişebilme korkusunu yarattı. Özellikle Ermeniler arasında gelişen milliyetçilik ve Rusya ile bazı Avrupa ülkelerinin Ermeniler lehine gösterdiği taraflılık Osmanlılarca tehdit olarak algılanıyor. Aynı vakitte bazı Amerikan misyonerlerin Kızılbaş ve Ermeniler arasındaki sıkı ilişkilerden bahsetmesi ve bazı Kızılbaşların Protestanlık iddiaları, biraz abartılmış olsa da, bu tehdit algısını artırmış olmalı. Kızılbaşların bir kısmının Kürt olması, Kızılbaşların yaşadığı bazı bölgelerin Rus egemenliği altında olan eyaletlere yakın olması da etkili olmuştur.

Kızılbaşlık tam olarak ne zaman yerini Aleviliğe bıraktı? Bunun Cumhuriyet’in tarih yazımı ve ulus inşasıyla da ilgisi yok mu?

Kitapta Kızılbaş kelimesinin ne zaman ve nasıl yerini Alevi kelimesine bıraktığından çok bu terim değişikliğiyle paralel olarak gerçekleşen bilgi değişikliğine odaklandım. Yani Osmanlılar’dan Kızılbaş olarak adlandırılan ve 1920’lerden itibaren Alevi olarak bilinen ocak merkezli gruplar hakkındaki bilgi değişikliğiyle ilgileniyorum. Kızılbaşlar Osmanlı metinlerinde rafızi, mülhid, zındık yada kafir sayılıyor,  Kızılbaşlık kavramı bugüne kadar dini sapıklık, ahlaksız pratikler ve siyasi güvenilmezlik gibi olumsuz manalar taşıyor. Bugün egemen olan Alevilik kavramı ise çok farklı manalar taşıyor: Türk, senkretik, heterodoks ama Müslüman. Aynı gruplar hakkında bambaşka ve tamamen yeni bir bilgi yaratılması söz konusu. Bu yeni bilgi aniden değil, I. Dünya Savaşı’ndan 1930’lara kadar uzanan dönemde ortaya çıkıyor ve yavaşça hem akademik hem de kamusal söylemlerde egemen bilgi haline geliyor. Bu yeni bilgiyi besleyen en önemli faktör Türk milliyetçiliği. Maksat ocak merkezli grupları yeni inşa edilen milletin bir parçası hale getirmek. Aynı zamanda Alevilerin Türklüğü, milletin devamlığını açıklamak açısından da etkili bir kanıt haline geldi. Tarihçi Mehmed Fuad Köprülü ve milliyetçi aktivisit Baha Said Bey, ocak merkezli ‘’Kızılbaş-Alevi’’ gruplarında İslam öncesi inanç ve pratikleri görüyordu. Bu yazarlar tarafından ortaya konmuş olan Şamanizm tezi, yani Alevilik’te algıladıkları Şamanizm unsurları, Türk milletinin İslam öncesi Orta Asya’dan modern Anadolu’ya uzayan devamlılığının kanıtını oluşturdu.

Erken Türk milliyetçileri, Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu konuda çalışmalar yayımladı. Ziya Gökalp, Baha Said, Köprülü… Siz neden özellikle Köprülü üzerinde odaklandınız?

Bunun bir kaç sebebi var. En önemlisi, Köprülü’nün konuyla ilgili en geniş çapta yazıları kaleme alan, en etkili kişi olması. Köprülü sıradan bir tarihçi değil. Döneminin ve Cumhuriyet’in en etkili tarihçilerinden. Çalışmaları sadece son Osmanlı ve Türk akademisini ve dolaylı olarak kamusal söylemi etkilemiyor. Gençliğinden itibaren çalışmalarıyla uluslararası ilgi kazanıyor. Yani hem Batılı hem de Osmanlı-Türk bilim dünyasında Türk İslam tarihi konusunda çağın en büyük otoritelerinin biri olarak kabul görüyor. Çalışmaların bir çoğu İngilizceye çevrilmiş ve hâlâ okunmaktadır. Tarihçiliği ve ortaya koyduğu paradigmaları bu günlerde özellikle yurtdışında yavaşca daha eleştirel karşılansa da Türkiye’de hâlâ Köprülü’nün tezlerini takip ve taklit çok yaygın. Çalışmaları, Aleviliğin ve Bektaşiliğin öz ve köklerine Türk Müslüman tarihi içinde vazgeçilmez bir yer sağlıyor. Ne kadar milliyetçilik akımından etkilenmiş ve bundan dolayı siyasi-ideolojik bir altyapıya dayanıyorsa da – ya da belki tam da bundan dolayı – Türkiye’de halen egemen olan Alevilik anlayışı ulus inşa döneminde ortaya konmuş olan paradigmalardan ilham alıyor. Sonuç vahim. Aleviliğin iddia edilen Türk ve Şaman kökleri sorgulanmadığı için Kürt kültürleriyle bağlantıları bilimsel ve siyasi sorun olarak karşımıza çıkıyor. Paralel olarak Aleviliğin “heterodoks İslam” olduğu tezi de yeterince eleştirilmiyor. Bundan dolayı Aleviliğin Sünni İslam’la uyuşmayan miras ve unsurları hâlâ açıklanması gereken bir sorun olarak algılanmakta.

Aleviliğin kökenleriyle Anadolu Hıristiyanlığı, bilhassa Ermeniler arasında ilişki kuran daha eski yaklaşımlar da bugün bile sıkça telaffuz ediliyor. Bunların hiç mi geçerliliği yok, siz ne düşünüyorsunuz?

Aleviler ile Ermeniler arasındaki ilişkilerden, misyonerlerin yazdıklarından olduğu kadar Osmanlı raporlarından da, detaylı olmazsa bile, haber alıyoruz. Ermeniler ve Kızılbaşlar arasında bazı bölge ve dönemler sıkı ilişkiler olması aslında hiç şaşırtıcı değil. 19. yüzyıla kadar orta ve doğu eyaletlerde Hıristiyan ve Müslümanların, Hıristiyan ve Alevilerin aynı köylerde yaşamaları nadir değildi. Amerikan misyoner White’ın bir makalesinde yazdığı gibi, aslında Anadolu’nun dini gruplarının hangi dine mensup olsa da birbirilerine çok benzeyen tarafları vardı: Adak pratikleri, dini arabuluculuk, kutsal yerlerin önemi gibi boyutlar… Anadolu’nun dini hayatını sosyal ve dini bağlantıları olmadan ayrı ayrı yaşayan millet ve cemaatlar tarzında görmemek gerek.

Peki, Ermeni-Kızılbaş ilişkileri nasıldı?

Bu cemaatlar arasında temas noktaları çok. Dersim bölgesi ilk akla gelen. Yanlış anlaşılmasın, Ermeni-Kızılbaş ilişkileri sadece muhabbet değil, kavga, şiddet örnekleri de içerir. Dayanışma örneklerine gelince; soykırım sırasında Dersim Kızılbaşları’nın binlerce Ermeni’nin Rus bölgelerine kaçışına yardım sağladığını hatırlamakta fayda var. Milliyetçiliğin oluşturduğu hafıza rejiminde bu türlü ilişkiler unutuldu ya da, konuşulmaz hale geldi. Yakın zamanda yaşanan ‘’Dersim açılımı’’ gerçek anlamda bir açılım olsaydı 1937/8 olayları devlet zülmü olarak tanıtılıp o dönemin iktidarı suçlanmakla yetinilmezdi. Bir siyasi programın çıkarına davranmak yerine tarihle yüzleşen bir Dersim açılımı için 1937’nin öncelerini de açmak lazım, en azında 1915’e kadar. Dersim Kızılbaşları’nın Osmanlı merkezileştirme politikasına Tanzimat’tan beri gösterdiği direniş, Ermeni soykırımından sonra, “Acaba şimdi sırada biz mi varız?” diye, daha da yoğunlaştı. O dönemden itibaren Dersim halkı haklı olarak Türk-Müslüman milliyetçileri şüpheyle karşıladı.

Kitapta işaret ettiğiniz iki önemli mesele var. Alevilerin “mağduriyeti” (victimization) ve geçmişlerinin tarihleştirilmesi (demistification). Bunları biraz açar mısınz?

Alevilerin tarih anlayışında mağduriyet çok önemli bir rol oynuyor. Kerbela olayından, Yavuz Sultan Selim’den, Sivas olaylarına kadar uzayan bir zulüm zinciri var Alevi belleğinde. Sanki tarihte dışlanma ve zulümden başka bir şey görmemiş Aleviler. Tarihsel bir bakıştan bu anlatımda iki ana mesele var. Bir, bugün bildiğimiz Aleviliğin ta İslam’ın başlangıç dönemine kadar geriye okuması; iki, bu zulüm sembollerinin arasındaki dönemleri sağa sola bakmadan aynı mantıkla zulüm devamlılığı paradigmasından açıklama eğilimi. Bu devamlı mağduriyet çemberi Alevi kimliğinin bir parçası olmuş. Ancak, bu tarih anlayışın tartışmaya açık olması bir yana, bu çemberin Alevilerin Sünni toplum ve devlet karşısında hareket etmesine karşı bir engel oluşturduğunu da düşünüyorum. Yani, bence kendi kimliğini mağduriyet üzerine tarif eden bir anlayış, Alevilerin aktif aktörlüğünü hem tarih içinde ciddi ölçüde azaltıyor hem de günümüz siyaseti içinde zorluyor. Bu mağduriyet anlayışı ne kadar zorlayıcıysa da, biraz daha arka plana alınırsa,  Aleviler için yeni hareket imkânları açılır. Ancak bu mağduriyet hissinin günlük olaylardan dolayı sürekli beslendiği bir dönemde -Gezi kurbanlarının çoğunun Alevi olması göz ardı edilmemeli- bu çok zor bir iş. Tabii ki tarihe siyah beyaz bir gözlükle bakma eğilimi sadece Alevilere ait bir mesele değil, modern dönemin bölgeye getirdiği acı ve zulümlerle alakalı. Alevi tarihinin tarihselleştirilme mecburiyeti tartıştığımız mağduriyet meselesiyle bitmiyor. Söylediğimiz gibi Türklük propagandası ve Kemalist devletin ihtiyaçlarına göre tasarlanmış bir Alevilik anlayışı birçok noktada tarihsel verilerle uyuşmuyor. Alevilerin de etkisi vardı bazı milliyetçi mitosların oluşturulmasında. Mesela Alevilerin toplu olarak Mustafa Kemal’in tarafını tutmuş olmaları -sanki o dönemde bir Alevi cepheden bahsetmek mümkünmüş gibi-  sonradan oluşturulmuş olan bir mitostur, bu şekilde doğru değil.

Sonunda Türk milliyetçileri de Sünniliğe bağlı bir grup. Yani o kadar da laik değiller demek ki…

Aynen. Mesele doğrudan laiklikle, yani Türkiye’nin dini yönetme politikasıyla bağlantılı. Bu politika zaman içinde değişikliklere uğramış – ve halen uğramaktadır, ayrı bir mesele. Ancak Kemalistlere baktığımız zaman İslam’ın devletten bağımsız olan dini, ekonomik, sosyal ve siyasi şebekelerini bir tehdit olarak algıladıkları ölçüde bu türlü şebekeleri hangi tarikatın ya da cemaatin olsa da yok etmek istemişler. Türkiye’de laiklik hiç bir zaman devletin dine karşı nötr olması ve din politikasından uzak durması anlamında gelmedi. Pratikte laiklik dini kontrol etmek, kontrol adına kamusal dini yönetmek ve meşru din anlayışını yukarıdan tarif etmek anlamına geliyor. Bir de, çok önemli, dini ulusal çıkarına göre kullanmak. Laikliğin bu yönlerinin çok fazla değiştiğini düşünmüyorum. Devletten meşru sayılan din anlayışı -başka bir şekilde söylersek devlet dini – değişmiş olabilir ama din meselesinin otoriter bir şekilde yukarıdan düzeltme eğilimi sabit kaldı.

Markus Dressler

Oxford University Press

2013, 323 sayfa, 58,5 dolar.

Sürgünde 34 yıl

Evet dile kolay, bundan tam 34 yıl önce daha 25’inde bir genç olarak giyabi tutuklu olarak iki yılı aşkın bir süre illegal yaşadığım ülkemi terketederek yurtdışına kaçmıştım. O günden bu yana bir daha ülkeme dönemedim, sevdiklerimle, yoldaşlarımla, arkadaşlarımla, tanıdıklarımla, akrabalarımla yüz yüze buluşamadım, konuşamadım. Dilini, kültürünü, adetlerini bilmediğim yaban ellerde, yapayalnız yaşama tutunmaya çalıştım, yanımda da bir kız evlat ve hayatımın ve ortak yolumuzun arkadaşı sevgili eşimle.

Yaşamayan bilemez, bu sürgün yıllarımda nice devrimcinin ülke hasretiyle gözleri arkada vefat ettiğine, nice yiğit devrimcinin düzenin çarkları arasında yitip gittiğine tanık oldum. Yeterli bilinçten ve inançtan yoksun bir çok devrimcinin ardına bakmadan safları terk ettiğine şahit oldum. Yine yüzlerce devrimcinin düşmana inat bu zulüm düzenine kafa tuttuğunu ve düşündüğü gibi yaşadığını gördüm.

Hemen tümünü gezdiğim Avrupa ülkelerinde yokluk ve yoksulluk çekmeyen hiçbir Türkiyeli devrimci tanımadım. Hepimiz buralara geldiğimizde sudan çıkmış balık misali idik. Bambaşka bir ortam vardı, ne kadar okumuşta olsak, bu okumuşluğumuzun işe yaramadığına yanarak, bir yandan yarım bırakmak zorunda kaldığımız ülke devrimci mücadelesine bulunduğumuz alanda katkı sunmaya çalışıyor, bir yandan da, yaşamı sürdürmek için en ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyorduk. Hem de, bu işleri bulup çalışmak bir nimet sayılıyordu. Bir yoldaşımız iş bulup çalışmaya başladığında geride kalanlar bayram ediyorduk, en azından katıksız da olsa bir ekmek yiyebileceğiz diyerek.

Başlangıçta devrimciler arasında, yoldaşlar arasında bir dayanışma vardı. 12 Eylül rejimine karşı büyük bir öfke duyuluyordu. Direnmek gereğine inanılıyordu. Bu inanç yurt dışındakileri ayakta tutuyordu. 12 Eylül sonrasında ülkede bulunan hemen her örgütün iz düşümleri kısa sürede Avrupada örgütlendi. Bir çok örgüt dernek,federasyon, konfedarasyonlar kurdu. 12 Eylül rejimine karşı güçlü eylemler yapıldı. İşgaller, yürüyüşler ve benzeri. Bu direnişçilik üç-dört yıl sürdü. Ancak ülke içinde hiç bir örgüt tarafından ciddi bir direnişin sergilenememiş olması umutları umutsuzluğa çeviriyordu. 12 Eylül solun üzerinde bir silindir gibi geçmişti.

Bunun elbette kısa süre sonra yurt dışına yansımaları da yaşandı. Öyle şeylere şahit oldukki akıllara ziyan. Geçmişlerinde örgüt kuruculuğu yapanlar örgüt tasfiye eder hale geldiler. Amerikalar yeniden, yeniden keşfedilmeye başlandı. Örgütlü binlerce devrimci kısa bir sürede onlarcaya düşmüştü. Örgütlü yaşam bir zamanların hızlı solcularınca artık bir angarya olarak görülmeye başlanmıştı. Artık örgütlü yaşamdan kopanların bir kısmı, günlük pratik koşturmacalardan kurtulmanın hafifliğiyle, kendini politik, ideolojik olarak yetkinleştirmenin yolunu seçtiler, daha çok okuyan, inceleyen, eleştiren oldular. Çoğu yarım kalmış okullarını tamamladılar. Dil öğrendiler. Ama bunların çok azı devrimci gibi yaşamayı becerebildi. Çok azı yeniden örgütlü bir yaşamı seçti. Düzenin eziciliği altında kaldılar. Bir kısmı ise sanki hayatlarında hiç devrimcilik yapmamışlar gibi, örgütsüzlüklerinin ilk gününde hemen yaşadıkları ortamın esiri olup çıktılar. Her şeye inat örgütlü yaşamda direten devrimciler ise en elverişsiz yaşam koşullarına inat, geride bırakıp geldikleri yada mücadele içinde yitirdikleri yoldaşlarının anısına bağlılıktan dolayı direnmeye devam ettiler.

Bu bir avuç başı dik devrimci düzenin yok edici dişlileri arasında ezilmemek için bireysel de olsa bir devrimci gibi yaşamayı ve bir devrimci gibi ölmeyi ilke edinerek yaşama tutundular.

Artık sürgünde binlerce devrimci kalmadı. Sürgünler çoğaldı ama sürgün devrimciler azaldı. Zamanında alçaklık sayılan yaşam biçimi erdem sayılır oldu. Hala örgütlü yapıların arkasında gidenler alay konusu oldu. Ama bunlara rağmen hala dik duranların varlığı da bir gerçeklik olarak ortada duruyor.

Elbette bizim sürgünlüğümüzü kolaylaştıran etmenler de var Avrupa’da. Sayıları milyonlara varan Türkiyeli, Kürdistanlı göçmenlerin olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Bu bizim ülke ile olan bağlarımızı diri tutuyor. Kendimden bahsedersem 34 yıllık sürgün yaşamımda içinde yaşadığım ortama hiç adapte olamadım. Bulunduğum ülkenin resmi dilini öğrendim ama bu ülkenin insanları ile çok sıcak ilişkiler geliştiremedim. Tabi bunun nedenleri farklı farklıdır.

Buradaki çalışma koşulları insana sosyal bir yaşam sürdürecek zamanı bırakmıyor. Hele büyük metropollerde yaşıyorsanız ve düzenli bir işte çalışıyorsanız ve işvereneniz sizin milliyetinizden ise gününüzün en az 12-14 saatini çalışma ve işe gidip gelmede harcadığınız zaman alır. Size geriye bir iki saatlik bir aktif zaman kalır, bunu ister okuyarak, ister haber dinleyerek, ister evdekilerle konuşarak geçirin. Artık asosyal bir insan olup çıkarsınız.

Yani sözün özü sürgün yaşamı, sürekli bir mutsuzluk ve yalnızlıktır aslında, sürgün insanın durumu köklerinden koparılmış bir fidanın durumudur. İnsan uzun yıllar bu yaşamın gerçekliğine alışamıyor, sürekli geçmişinde yaşıyor. Geçenlerde eşimle konuşurken bir şeyin farkına vardık. Biz 34 yıllık sürgün hayatında bir çok şey yaşadık, birçok örgütlenme içinde yer aldık ama konuşmalarımız hep dönüp dolaşıp ülkede geçirdiğimiz 5 yıllık devrimci pratiğimize geliyor, oradaki yoldaşlık ilişkilerine geliyor ve özlemimiz biteceği yerde artarak devam ediyor. Bazen 34 yıllık sürgün yaşamımı hiç yaşanmamış gibi algıladığım oluyor. Oysa bu yıllara bir çok şeyi sığdırmıştım. En önemlisi de, kendimle ve geçmişte içinde yaşadığım örgütsel yapılarla hesaplaşmayı öğrenmiştim.

Buradan baktığımda, ülkemiz solunun hala 12 Eylül yenilgisini bir türlü doğru değerlendiremediğini görmekteyim. solumuz, kendini tekrardan kurtulamadı. Kendi örgütsel ve bireysel otokritiğini yapamayan sol, kendine rakip gördüğü bir başka örgütü eleştirerek var olmaya çalıştı. Oysa eleştiriye ve özeleştiriye önce kendinden başlamalıydı. Kabul etmeliyiz ki, yenilgi yaşamış bir geçmişin mirasçılarıyız. Yaşadıklarından doğru dersler çıkaramayanların geleceğe ait bir iddiaları olamaz çünkü.

Önce çuvaldızı kendimize batırmalıydık. Olacaksa yeni bir başlangıç, iç hesaplaşmasını gerçekleştirmiş bir devrimci gelenek bunu başaracaktır. Şark kurnazlığını terk etmeyen, puta tapar gibi bireye tapan bir mantığın özgürlükçü bir düzen vaadi de sahtedir. Bugün sol adına yola çıkanların içinde bulunduğu durum budur. Ülkemiz solu, değiştirmek istediği sistemin değerlerini aynen kendi yapısında yaşatarak ileri bir sistemin yaratılamayacağını hala kavramamış bulunmaktadır. Lafta herkes diktalara karşıdır, bireyin özgürlüğünü savunur, karıncanın bile özgürlüğünü savunur ama, sıra iş yapmaya gelince kendisini yönetip, yönlendirecek bir padişah, bir sultan arar, önderine adeta bir ilahilik atfeder. Bu kişinin ne kadar bilinçli olursa olsun beyninde asla özgürleşemediğinin göstergesidir.

İşte bu sürgün yıllarımda, en azından bu olumsuz anlayışları aşan bir bilinçliğe kavuştum. Kendimi bilinçlendirip, özgürleştirebildim diyebilirim. En olumsuz yaşam koşullarına rağmen, insanlığın kurtuluş ideolojisinden, sosyalist değerlerden, sosyalist gibi yaşamaktan sapmamaya, halkıma ve yoldaşlarıma verdiğim mücadele sözünden ayrılmamaya çalıştım. Şimdi içim dünkünden çok daha rahat, bu mücadelede yitirdiğimiz, tutsak verdiğimiz, işkencelere ve sürgünlere maruz kalmış yoldaşlarıma ve bir bütün olarak halklarımıza karşı insani görevlerimi yerine getirmeye devam ettiğim için.

Ben bu 34 yılda hem hatalarımla yüzleşmesini öğrendim, hem insanlara karşı daha hoşgörülü bir hale geldim, yolunu şaşıran yoldaşlarımı daha sağduyulu bir şekilde anlamaya çalıştım ve hiç bir insanın bilerek ve isteyerek kötü olamayacağını öğrendim. İnsanın düşüncelerini belirleyenin içinde yaşadığı maddi koşullar olduğunu biliyorum. Ama insan iradesinin imkansızı başardığının da şahidiyim. Bu süreçte iki insan çeşidi tanıdım. Birisi zaman içinde hatalarıyla yüzleşen diğeri zaman geçtikçe yüzsüzleşen insan. Kendimi birinci kategoriye koyuyorum. Ve devrimcilerin zaman geçtikçe kendi ile hesaplaşanlar olduğunu biliyorum.

Bu 34 yıllık sürgün hayatımda önemli olanın fiziki olarak yaşamak olmadığını, sadece başarmak ta olmadığını, aslolanın insan kalmak olduğunu öğrendim. Gerçek dostluğu, bağlılığı, yoldaşlığı öğrendim, en zor zamanlarında yanında birilerinin olmasının ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Şems-i Tebrizi’nin deyimi ile “Dostluk gül olmaktır yaprağı ile de dikeni ile de.” , yeteneklerimi ve olanaklarımı toplumsal mücadelenin hizmetine verdim, Charles Bukowski’nin deyimi ile “ Aslında hiç kaybetmedim; sadece sistemin istedikleri kazandı. Meteliksiz olabilirim ama niteliksiz değilim. »

Bugün hala ülkesine dönemeyen ender devrimcilerden biriyim, dönme umudumu hala diri tutuyorum. Buraya ilk geldiğimizde çok kısa süre içinde ülkemizdeki aktif mücadeleye yeniden katılmak için gelmiştik. Ancak 12 Eylül’ün etkileri beklediğimizden ağır olmuştu. Bırakalım bizim dönüşümüzü, ülkede gizlilik koşullarında yaşayamaz hale gelen yoldaşlarımızı da yurt dışına çıkartmak zorunda kalmıştık. Süreç içinde birçok sürgün yeniden ülkesine döndü, bir kısmı temelli olmasa da gidip geliyor. Ancak benim gibi bulunduğu ülkede « rahat » duramayan sürgünler ne bulundukları ülkelerin vatandaşı olabildiler, ne de Türkiyeli olabildiler, bir kısmı vatansız kaldı, bir kısmımız ise 60’lı yaşlarda hala asker kaçağı olarak aranıyoruz. Bir çoğumuzun askerlik parası bedelini yatıracak ekonomik olanakları yok, bir kısmımız vicdani retçi olduk, ülkemizde süren savaşta, ordunun bir neferi olduğunu kabullenemeyiz diyoruz.

Yani CHE’nin deyimi ile « Dizlerimin üstünde yaşamaktansa ayaklarımın üstünde ölmeyi tercih ederim. » diyenlerdenim. Bu süreç içinde birçok sürgün yoldaşımızı tabutlarla ülkeye göndermek zorunda kalışımızın yükü ile daha ne kadar direnebiliriz bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var Sürgünlük kendi başına içinde bir kimsesizliği ve yalnızlığı barındırıyor. Hüznü, özlemi, bitmeyen ülke aşkını barındırıyor. Bizi yaşatan işte bu özlemlerimiz, hüznümüz, yalnızlığımız, kimsesizliğimiz ve hasretimizdir.

Berkin’in koştuğu sokaklar benim de sokaklarım

MURAT AKSOY

Berkin Elvan. 269 gün direnebildi ölmemek için. Kendisini bize 269 gün hatırlattı. Hatırlattığı aslında vicdandı. Onu vuranları, vur emrini verenleri her gün hatırlatıyordu bize hayata direnerek.

Bu kadar dayanabildi. 16 kiloya kadar düşen kilosu küçülen bedeni ile 15 yaşındaki Berkin ancak bu kadar dayanabildi bu vicdansızlığa.

Berkin, hayatımın 40 yılını geçirdiğim Mahmut Şevket Paşa Mahallesi’nin çocuğuydu.
Kim bilir belki kendisini eve dönerken görmüşümdür. Ya da oturduğu Seyhan Sokak’tan çıkıp ekmek almak için gittiği Mithatpaşa Caddesi’ndek iİpekçi Ekmek Fırını’nda birlikte ekmek almışızdır. Bilmiyorum.

Onunla değil belki ama babasıyla mutlaka aynı kahve havasını paylaşmış, aynı masalarda çay içip, okey oynamışızdır.

Berkin 16 Haziran’da sabah evinden çıkıp belki 50 adım attıktan sonra sola dönüp Mithatpaşa Caddesi’ndeki İpekçi Ekmek Fırını’na ekmek almaya giderken vuruldu. Başına isabet eden biber gazı kapsülü ile komaya girdi. Sokağının içindeki küçük markete gitse belki vurulmayacak aramızda olacaktı Berkin.

Onun sosyal medyada paylaşılan resimlerini görünce küçüklüğüm geliyor aklıma. Çünkü o sokaklarda ben de onun gibi koştum. Gaziler Sokak, Spor Sokak, Mektep Sokak, Güngör Sokak, Mithatpaşa Caddesi onun gibi elimizde uçurtma koştuğumuz sokaklardır. Çivi saplamadan gazoz kapağı vurmaya, dokuz taştan futbol maçlarına kadar her şeyi oynadık biz de Berkin’in koştuğu o sokaklarda.

Onun Sibel Yalçın Parkı’ndaki resimlerine bakıyorum. Benim küçüklüğümde Sibel Yalçın Parkı, bir briket imal edilen bir yerdi. Oraya “briket sahası” der, yüksek duvarlarında yürürdük. Büyüdükçe sahanın içine girip, briket bile yaptık sonradan.

Ve okul sırasındaki resmi. O, Fuat Soylu İlköğretim Okulu’na gidiyordu. Bizim zamanımızda o okulun adı Baruthane İlkokulu’ydu.

O resimlere bakınca çocukluğum geliyor aklıma. Ve kızım geliyor.

Berkin ile aynı sokakların çocuğuz. Aynı sokaklarda büyüdük. Ailemin bir parçası hala aynı sokaklarda yürüyor.

Berkin, 269 gün dayandı bu vicdansızlığa.

269 gün bize, onu vuranları, vur emrini verenleri hatırlattı.

Direndi küçülen bedeni, büyüyen yüreğiyle.

Hadi bir saatlik Saliha, Gülsüm, Makbule ana olalım…

HUSNA ÇALDIR

11 Mart 2014  hava ölüm  kokuyor.. Sabahın çok erken bir saatinde Berkin’in ölüm haberi düştü yandaş olmayan haber ajanslarına…

2002 de İslamcıların iktidara gelmesi ile ölümün yaşı daha da küçüldü…

Çocukların ölümüne doymaz oldu Erdoğanizm.

Ekmek almak için dışarıya çıkan Berkin’i hem vuruyorlar,  hem de hastanede komada iken üzerinde patlayıcı madde bulundurduğuna dair tutanak tutuyorlar.

Her zaman minareyi çalan iktidar kılıfını da uyduruyor…

Sorarım sizlere erk sahipleri ; ekmek ne zaman patlayıcı madde oldu?

Temel ilkesi çalmak olan Erdoğanizm, kendinden olmayanların  çocuklarına karşı tarih sahnesinde zalim Dehak’ı oynuyor

Bir Newroz’da kolu kırılan Hakkarili çocuğu,

Etleri ansının eteğinde toplanan Ceylan’ı ,

Yaşı kadar kurşunla vurulan Uğur’u

Enis’i

Abdullah’ı

Çocuk tecavüzlerini meşrulaştıran Pozantı belleklerimizde…

Ya analar !

Canından can kopararak doğurduğu büyüttüğü evladını toprağa gömen analar…

Makarna pişirdiği kızının ceset parçalarını eteğinde toplayan  Saliha ana…

Kendisi küçük yüreği büyük martı kaşlı Berkin çocuğun  anası Gülsüm ana…

On iki kurşunla umutları elinden alınan Makbule ana…

Yaşadığımız coğrafyada o kadar çok acılı ana var ki…

Yazmakla Sayfalara sığmaz…

Biz bu anaların acısı karşısında ne yaptık?

Sol ellerimiz havada yumruk yaptık “unutulmaz”  diye sloganlar attık ve sonra unuttuk. Biz unuttukça zalim  Dehak  daha çok kan, can almaya başladı ve daha da alacak…

Oysaki biz bu anaların yüzlerinde donup kalan gülümsemelerini, yürek acılarını yüreğimizde yaşatırsak o anaların sayılarını bir nebze olsa azaltabiliriz …

Bir ananın acısı yaşandığı zaman hissedilir ..

Hadi bir saatlik Saliha, Gülsüm, Makbule ana olalım…

Lütfen….

Aşık Özlemi hakka yürüdü!

1951 yılında Gümüşhacıköy’ün, İmizler Köyünde dünyaya gelen âşık (MUAMMER BADEM), Özlemî mahlasını kullanmaktaydı.

Ozanlık geleneğine ilgi duymasının dedesinden kaynaklandığını, ailede geleneğe duyulan ilgi dolayısıyla çok küçük yaşlarda bağlamayla tanıştığını belirten âşık, sanatının gelişmesinde Âşık Mahsunî Şerif ve Âşık Veysel’in büyük etkilerinin olduğunu işaretlemekteydi.

Özellikle, koşma, koçaklama ve türkü türünde şiirler söyleyen Özlemî, geçimini bir kamu kuruluşunda işçi olarak çalışarak kazanmaktaydı.

Çok sayıda radyo ve televizyon programına katılarak eserlerini kamuoyuyla paylaşan ozanın, derleme çalışmaları da bulunmaktadır.

Şimdiye değin onsekiz derleme, sekiz de özgün eseri, halk müziği okuyan sanatçılar tarafından seslendirilmiş bulunmaktadır. Çağdaşları arasında Gönüllü Coşkun ve Emrah Mahsuni adlarını anan Özlemi, ayrıca Çorum’da yaşayan ozanlardan Haydar Öztürk ve Borani’nin kendisine büyük katkıları olduğunu ve şiirlerini ekseriyetle doğaçlama söylediğini belirtmekteydi.

Ürünleri değişik dergi, gazete ve antolojilerde yer alan ozan, bugüne kadar hiç bir yarışmaya katılmadığının da altını çizmekteydi.

Toprağı bol, devri daim olsun….

ALİ BABA

Harabat ehline vahdet şarabı
Doldurda ver içelim Ali Baba
İnkar ne bilir gönülde turabı
Doldurda ver içelim Ali Baba

Biz içer kanarız engür suyundan
İkrarımız vardır Ali soyundan
Sakisi Ali’dir Kevser suyundan
Doldurda ver içelim Ali Baba

Bizim Şahı Merdan Ali’miz vardır
Hünkar Hacı Bektaş Velimiz vardır
Balım Sultandan da dolumuz vardır
Doldurda ver içelim Ali Baba

Özlemî’yim ikrarımız var Ulu’ya
Özümüz bağlıdır imam Ali’ye
Zehir içsekde sayarız doluya
Doldurda ver içelim Ali Baba.

Deşifre: Gülnaz ÇOLAK
Redaksiyon: MetinTURAN

Hêlîna muzîka cîhanê Kurdistan e!

XELÎL DALKILIÇ

Lêkolînerê folklora kurdî Veysî Varlik, muzîkê wek hunerekî xwedayî dide naskirin û li ser wê dibêje; “muzîk ahenga di navbera ax û ezmên e, zimanekî gerdûnî ye û zimanê ruhê însên e!”

Kurdan di dîrokê de ne tenê hawar û qêrîna xwe, li hinda vê yekê evîn, şahî, miraz û baweriya xwe jî bi melodiyan, bi mûzîkê anîne zimên. Her têkiliyên xwe yên civakî û yên bi xwezayê re bi awaz û newayan (melodî) xemilandine û ew kirine wek bingeha folklora xwe û heta îro anîne. Kurd bi xwe li ser vê mijarê serê xwe zêde neêşînin jî, tê gotin, ku di pirtûkxaneyên li seranserê cîhanê di derbarê vê yekê de xeylî belge û dokuman hene.

Wek beşeke folklor û kulturê, muzîkên xelkan bi hevdu re didin û distînin. Bi vê yekê re danûstandina hestan û ji hev famkirina xelkan jî pêş dikeve. Yanî, mîna ku tê gotin; muzîk zimanekî gerdûnî ye.

Çend roj berê di ajansa basnews’ê de gotinên muzisyenê kurd Mehdî Ehmedî hatin weşandin. Ehmedî, Maestroyê Orkestraya Fîlarmoniyê ya bajarê Sine ya Rojhilatê Kurdistanê ye û dibêje, ku niha Kurdistan wek çavkaniya muzîka cîhanê tê naskirin.

‘Kurdistan çavkaniya muzîkê ye!’

Mehdî Ehmedî, di hevpeyvîna ku pê re hatiye kirin de vê zanyariya balkêş wiha tîne zimên: “Heta sala 2011’ê Girava Girît a Yûnanîstanê wek çavkaniya muzîka cîhanê dihat naskirin, lê piştî lêkolînên Dr.Hemîdreza Erdelan û Dr.Derwêş û bi biryara encûmeneke cîhanî ya li Rûsyayê, navê Kurdistanê wek yekem çavkaniya muzîka cîhanê hat tomarkirin û ev bona her ferdekî kurd şanaziyek e.”

Mehdî Ehmedî herwiha dibêje ku, “tarîxa muzîkê li Kurdistanê heta 15 hezar sal berî zayîna Mesîh vedigere. Di wê demê de Kurdistan hêlîna muzîka cîhanê bûye û gelên din ji Kurdistanê fêrî muzîk û stranan bûne.”

Gorî zanyariya ku Ehmedî bilêv dike, mirovahî li Kurdistanê dest bi hawar û qêrîne û herwiha bi stran û kilaman kiriye. Herwiha hunermendê kurd ê bi nav û deng Mezher Xaliqî jî li ser muzîka kurdî dibêje, “Kurdistan xwediyê kultureke dewlemend e û li Rojhilata Navîn jî xwediyê cihekî taybet e. Herwiha hevwelatiyên Kurdistanê bi wefatirîn û hesttirîn xelkê cîhanê ne.” Helbet em kurd vê yekê nekin tenê mal û milkê xwe, lê dîsa jî mîna ku Mehdî Ehmedî dibêje; ev bo kurdan giştan şanaziyek e…

Muzîka Rojhilat gihand Ewropayê

Herwiha, di dîrokê de bahsa stranbêjekî ku navê wî Ziryab an jî Zoryab (Ebûl Hasan Alî Îbn Nafî, 789-852) e tê kirin. Li ser eslê Ziryab hinek dîrokzan dibêjin ew kurd e; lê hinek jî wî wek îranî an afrîkî didin nasandin. Tê gotin, ku Ziryab di sala 822’yan de ji Bexdayê çûye Endilûs a Spanyayê û bi muzîka xwe ya rojhilatî bandoreke mezin li muzîka Ewropayê kiriye. Ziryap bi hevahengiya muzîka Rojhilat, ya xelkên derdora Derya Spî û muzîka Ewropayê sentezek çêkiriye û di serdema navîn de li seranserê Ewropayê bahsa muzîk, hest û zerafeta wî hatiye kirin.

Di baweriyên kurdan de muzîk

Kurd xelkekî ewqas bi muzîkê ve girêdayî ne ku li Kurdistanê muzîk bûye parçeyekî dîn an jî baweriyê jî. Stran û melodî mîna awazên pîroz hatine pejirandin û gotin. Îro li Bakur kurdên Riya Heqî (Elewî), li Rojhilat kurdên Yaresanî (Ehlî Heq) û li Başûr kurdên Kakeyî hên jî rîtûelên baweriya xwe bi tembûr û defan pêk tînin. Di cemê de dia, îlahî, gulbang û dansên xwe yên pîroz bi muzîkê ve pêşkêş dikin.

Folklora kurdî bîreke bêbinî ye

Li hember zordestiya serdestan a bi sedan salan hebûn, ziman û çanda kurdî piranî bi muzîka kurdî û wêjeya kurdî ya devkî li ser pê ma ye. Her nirx û dewlemendiya kurdewarî di stran, kilam û çîrokên kurdî de xwe parastiye û zindî maye. Îro her kurd dikane di herêma xwe de lêkolînan bike û pirr tam, reng û ruhê kurdewarî yên nû ji stran û kilamên kal û pîran derêxe holê. Di serî de muzîk, folklora kurdî tev bîreke bêbinî ye û hewceyî lêkolînkirin, zindîkirin, tomarkirin, arşîvkirin û jinûve bikaranînê ye…

Aleviler: İnsani yardım gizlenir mi?

Suriye’de yaşanan Alevi katliamları Alevi örgütlerinin çağrısıyla Samandağ’da bir araya gelen yurttaşlar tarafından protesto edildi. Şubat Ayı’nda Maan Kasabası’nda radikal İslamcılar tarafından gerçekleştirilen katliama tepki gösteren yurttaşlar, miting düzenledi. Alevi Kültür Derneği Başkanı Doğan Demir Suriye’ye MİT tırları ile silah taşındığını iddia ederek “İnsani yardım gizler mi?” diye sordu.

Kürsüde yer alan Alevi dernekleri temsilcileri adına ortak basın açıklaması Samandağ Alevi Değerleri Derneği başkanı Zülfikar Çiftçi tarafından okundu.

Mitingde konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül şunları söyledi:

“Biz buradan bir mesaj vermek istiyoruz. Bu iktidar Muaviye soyudur ve bizim varlığımızı bunlar tanımamaktadır. Buna karşı biz Türk, Kürt, Roman ve Aleviler birlikte mücadele ediyoruz. Nerede bir ırkçılık ve inkar varsa hep beraber mücadele etmeliyiz. Hükümet istifa etsin. Evet ama yerine ne koyacağız? Bu sistemin çözümü sistemin içinde değildir.Çünkü bu sistem haksızlıkların adaletsizliklerin eşitsizliklerin içinde yüzmektedir.”

“Emek, eşitlik ve özgürlük yolunda katledilenlerin hesabını soracağız” diyen Bülbül, birlikte mücadele çağrısı yaptı.

‘YEZİD TAYYİP ALEVİLERE HAK VERMEZ’

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Turgut Öker ise, “Örgütlenmediğimiz sürece bu katiller aramızda dolaşmaya devam edecek. Yerel seçimlerde bizden oy isteyenler katliama sessiz kalıyorlar. Yezid Tayyip Alevilere hak vermez. Aleviler örgütlenirse haklarını söke söke alır” diye konuştu.

‘İNSANİ YARDIM GİZLENİR Mİ?’

Alevi Kültür Derneği Başkanı Doğan Demir ise şunları söyledi, “Biz her gittiğimiz yerde hükümeti eleştirdik. Her seferinde sorguya aldılar. Onlar bizi yargılamaya devam etsinler. Biz sözümüzü söylemeye devam edeceğiz. Suriye’deki katillere silahlar MİT’in kamyonlarıyla gitti. İnsani yardım diyorlar. İnsan hiç insani yardımı gizler mi? Paraları saklayarak, 6 bin kişiyi görevden alarak paçayı kurtarabilirsiniz. Ama halkın nefesi ensenizde bunu unutmayın. Hesap soracağız.”

‘İÇ SAVAŞ DEĞİL EMPERYALİST MÜDAHALE’

Özgür Demokratik Alevi Derneği Başkanı İmam Balsever ise Suriye de iç savaş değil emperyalist müdahale olduğunu ifade ederek, “Emperyalist güçlere karşı mücadelemiz devam edecek” diye konuştu.

Alevi Kürtlük yaşayacak ve yaşatılacaktır

MUSTAFA KARASU

Dêrsim, Kürdistan’ın en son teslim alınmış kalesidir. 1937-38 yılına kadar Dêrsim hep özerk kalmıştır. Bu nedenle dilini de, kimliğini de, kültürünü de, inancını da, toplumsal tüm özelliklerini de özüyle korumuştur. Kürdistan’ın başka bölgeleri fethedilmiş, hakimiyet altına alınmış, farklı siyasi ve toplumsal güçlerin etkisine girmiştir; etkilenmiş ve etkilemiştir; ama Dêrsim 1938 yılına kadar saf halini korumuştur. Bu açıdan 1937 yılına kadar hem Kürtlüğün hem de Alevi inancının özünü ve en çarpıcı farklılıklarını birlikte Dêrsim’de görmekteyiz. Bu açıdan 1937 öncesi Dêrsim’inin çok iyi öğrenilmesi ve bilinmesi gerekir. Çünkü 1938 yılından sonra Dêrsim’de bir özel savaş politikası uygulanmış, psikolojik savaş yöntemleriyle Dêrsim kimliğinden, dilinden, kültüründen, inancından, bir bütün olarak özünden koparılmaya çalışılmıştır. Dêrsim, Türkiye Cumhuriyetinin özel savaş politikasına en fazla muhatap olmuş bir coğrafyadır. Türk devletinin bu politikalarını anlamadan bugün Dêrsim’deki düşünce yapısını ve farklı eğilimleri anlamak zordur.

Dêrsim Katliamı ve kültürel soykırıma karşı Sait Kızıltoprak (Dr. Şivan)’ın bir çıkışı vardır. Kürt halkının mücadelesi içinde yer almak istemiştir. Bu dönemde Güney Kürdistan’daki Kürt hareketini Kuzey Kürdistan için de bir ışık olarak görmüş ve kendini Kuzey Kürdistan’a atmıştır. Ancak o dönemde Türkiye’nin NATO üyesi olma gerçeğini; Güney Kürdistan’daki hareketin de NATO müttefiklerinin desteğinde yürüdüğünü görmediğinden, Kuzey Kürdistan’da Özgürlük Hareketi’ni geliştirme isteğini yaşamıyla ödemiştir. ABD, İsrail, İran ve Türkiye ile ilişkileri nedeniyle KDP, Dr. Şivan’ın bu radikal kişiliğini kendileri için tehlikeli ve engel görerek tasfiyeye yönelmiştir.

Dêrsim gençliği, Dêrsim Katliamına, ezilmişliğine ve baskıya karşı tepkisini 1960’ların sonundan itibaren Türkiye’de gelişen devrimci hareketler içinde de yer alarak göstermiştir. Hüseyin Cevahir bu direniş kişiliğinin temsilcilerindendir. 12 Mart sonrası Türkiye’deki devrimci hareketin ve gençliğin direnişi Dêrsim başta olmak üzere tüm Kürdistan’ı da derinden etkilemiştir.

12 Mart’tan sona Dêrsim gençliği devrimci hareketler içinde daha aktif yer almaya başlamıştır. Bunlardan biri de Apoculardır. Apocu grubun kuruluş günü olarak belirtilen 1973 Newroz’undaki Çubuk Barajı toplantısına katılan altı kişiden üçü Dêrsimli’dir. Böylece Dêrsim’de 1938 soykırımına karşı Kürt kimliği, dil ve kültürüyle bir devrimci çıkış başlatılmıştır. Apocular, Kürdistan’daki zulümden, fiziki ve kültürel soykırımdan hesap sorma hareketi olarak tarih sahnesine çıktığı gibi, Dêrsim’de 37’de geliştirilen fiziki ve kültürel soykırımdan hesap sorma hareketi olarak da gelişmiştir. PKK’yi 1937-38’de yapılan fiziki soykırımın beyaz soykırımla tamamlanmasına yönelik bir direniş hareketi olarak değerlendirmek gerekir.

Kuşkusuz Dêrsim’de fiziki ve kültürel soykırıma karşı bir direniş gelişmesine rağmen fiziki ve kültürel soykırımın yarattığı sonuçları da küçümsememek gerekir. Bugün hala CHP gibi 1937-38 Dêrsim Soykırımından sorumlu olan bir parti Dêrsim’de oy alıyorsa, iddialı parti durumundaysa bu, 1937-38 fiziki soykırımı üzerinden yürütülen beyaz soykırımın belirli düzeyde sonuç aldığını gösterir. Dolayısıyla bu gerçekliğe göre bir politika ve mücadele içinde olmak gerekir. Hiç kimse 37-38 fiziki soykırımın ve devamı olan beyaz soykırımın sonuç almadığını söyleyemez. Fiziki soykırım öncesi Dêrsim değerlerine sahip çıkan ve bunları korumaya çalışanların bu gerçeği görerek Dêrsim’deki bu kültürel soykırımcı sisteme bir tutum almaları gerekmektedir. Yoksa 37-38 soykırımına ve onun devamı olan beyaz soykırıma teslim olunmuş olur. Dêrsimliler için bundan daha onur kırıcı bir şey olamaz.

Yakında yerel seçimler olacak. Bu seçim de bir yönüyle 1937-38 soykırımının sonuçları ile buna karşı direnenler arasında olacaktır. CHP 37 soykırımını ve onun devamı olan beyaz soykırımın yarattığı kişilikleri temsil ederken, demokratik devrimci ittifak ise Seyit Rıza’da temsilini bulan direnişçiliğin bugünkü temsilcilerini ifade etmektedir. CHP’ye gidecek her oy 37-38 soykırımı ve sonrası yürütülen özel savaşın sonuçlarını kabul etmeye, buna teslim olmaya verilmiş oy olacaktır. BDP adayına, HDP bileşenlerine verilmiş oy ise Seyit Rıza’dan bugüne fiziki ve kültürel soykırıma direnen büyük devrimcilere verilmiş oy olacaktır. Bu gerçek demagojilerle saptırılamaz. Bugün CHP’den milletvekili olan Kamer Genç, 1938 beyaz katliamının ürünüdür; beyaz soykırım yapımıdır. Hüseyin Aygün ise Kamer Genç’in artık miadını doldurduğu ve uyanan Dêrsim gerçeğinde toplumu uyutma gücünden çıktığı dönemde piyasaya sürülmüştür. O da 1937 katliamının bitirmek istediği Dêrsim kimliği ve kültürünün farklı biçimde bitirilmek istenmesinin kişiliğidir. 38 soykırımı ve onun beyaz rengine direnenlere karşı bir zihniyet ve yaklaşım içinde olması, bu gerçekliğini ortaya koymaktadır.

Dêrsim hem Kürt hem de Alevi kimlikli bir bölgedir. Bugünkü devletin çizdiği sınırlardan daha geniştir. Karakoçan, Kiğı ve Kemah’a kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamaktadır. Dêrsim coğrafyasında hem Kirmançkî, hem de Kurmancî konuşulur. Kürt dili en eski bir halk olan bir toplum içinde ve en eski dil ve kültürlerin coğrafyası olan Kürdistan’da şekillenmiştir. Kurmancî, Soranî, Kirmançkî, Kelhorî, Hawramani, Lorî gibi birçok dil grubunu içinde taşır. Kürtçe denilirken tüm bu diller ve diyalektin anlaşılması gerekir. Sadece Kurmancî Kürtçe değildir; Soranca da, Kelhorca da, Hawramanice de, Kirmançkî de Kürtçedir. Kurmancî de Kürtçenin bir koludur. Zaten dil yapısı ve kelimeler birbirine yakındır. Birçok kelime ise aynı kökten gelir. Farklı biçimde telaffuz edilseler de aynı kökten gelen sözcüklerdir.

Şimdi Soranca, Kelhorca, Hawramanice, Kurmancî konuşanlar biz Kürt değiliz demiyorlar, ama ne hikmetse Dêrsim’de Kirmançkî konuşanların bir kısmı biz Kürt değiliz diyorlar. Kirmançkînin de Kürtçe dil grubundan biri olduğunu bilinçli olarak reddediyorlar. Kuşkusuz Kirmançkî de, Soranîce de, Kelhorca ve Hawramanice de özgünlükleri olan dillerdir. Sosyal ve kültürel olarak da özgünlükleri vardır. Şu kesindir, Kurmançki de, Soranî de, Kelhorî de kendi özgünlüklerini korumuşlardır. Hiçbir biçimde erimemişler ve tek bir dil haline gelmeyi kabul etmemişlerdir. Bu açıdan ulus-devletlerin tüm farklı lehçeleri, diyalektleri ve dil özgünlüklerini yok edip tek bir ulusal dil yaratma projelerine karşı çıkmak lazım. Bu tür tek ulusal dil yaratma eğilimleri ulus-devletçi gerici eğilimlerdir. Bu tür eğilimler, ulusal dil yaratma değil, ulusal zenginlikleri yok etme projeleridir.

Dilin özgünlüğünün korunması gerekirken sosyal ve kültürel özgünlükleri de korunmalıdır. Bu nedenle Kürdistan içinde de Soranî, Kurmançki, Hawramanî ve Kelhorî dili konuşanlar bulundukları yerlerde özerk olmalıdırlar. Ulus-devlet zihniyeti Kürt dil ve kültür zenginliğine karşı bir katliam olarak görülmelidir. Kürt Özgürlük Hareketi Kürt dilinin kültürel ve sosyal yapısının farklılıklarını böyle ele almaktadır. Bir kere herkes Kürt Özgürlük Hareketi’nin böyle bir projeye sahip olduğunu bilecektir. Yerel yönetimlere ve Kürdistan içindeki tüm özgünlüklere yaklaşımı budur. Tabii ki Süryaniler, Ermeniler, Êzidiler, Araplar, Mahelmiler, Türkmenler de bu zihniyet ve proje içinde özgünlüklerinin özerkliği ve özgürlüğü temelinde yer alacaklardır.

Bu çerçevede bir daha vurgulayalım, Dêrsim Kürdistan’ın özgün ve özerk bir kimliğe sahip bölgesi olacaktır. Tüm farklılıklarının özgürlüğünü sonuna kadar yaşayacaktır. Hiçbir biçimde başka farklılıklar ve kimlikler içinde erimeyecek, eritilmeyecektir. Bunun güvencesi de Kürt Özgürlük Hareketi’nin zihniyeti, yaklaşımı ve yapılanmasıdır. Özgürlük Hareketi her türlü kültürel soykırım ve asimilasyona karşı bir isyan hareketidir. Tarih sahnesine bu kimliğiyle ortaya çıkmıştır. Bu açıdan ne Aleviliğin asimile edilmesine, başkalaştırılmasına, Sünnileştirilmesine izin verecektir, ne de Kirmançkînin asimile edilmesine. Bu açıdan Alevi kimliğini ve Kirmançkînin özgünlüğünün de en temel savunucusu bu Özgürlük Hareketi’dir.

Dêrsim, Alevi Kürt’tür. Aleviliği savunma merkezidir. Sadece Dêrsim Aleviliği için değil, Sivas, Malatya, Maraş, Adıyaman, Erzurum Aleviliği için de önemli bir bölgedir. Bu nedenle Dêrsim Aleviliğinin asimile edilmeden, başkalaşıma uğratılmadan farklılığını sürdürmesi çok çok önemlidir. Tüm Dêrsimlilerin bu bilinçle hareket etmesi, Aleviliklerine güçlü sahiplenmesi ve her türlü asimilasyona karşı çıkması gerekir.

Aleviliğin kendi kimliğine sahiplenmesi ve korunması konusunda Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaklaşımı ve çabası inkar edilemez. Zaten bu nedenle birçoğu Dêrsimli olan binlerce Alevi Kürt genci bu saflarda şehit düşmüştür. Binlercesi zindanlarda onlarca yıl yatmıştır. Hala da binlercesi Özgürlük Hareketi saflarında her düzeyde mücadele etmektedir. Bu gerçeklik bile bu hareketin karakterini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Türk devleti bu hareketi Sünni Kürt toplumundan koparmak için “PKK Alevi hareketidir” gibi değerlendirmeler yapmaktadır. Doğrudur, Alevi’si, Êzidi’si, Sünni’siyle PKK tüm Kürtlerin Özgürlük Hareketi’dir. Sadece Kürtlerin değil, tüm ezilen toplulukların Özgürlük Hareketi’dir. Hiçbir çarpıtma ve yalan propaganda bu gerçekliği değiştiremez.

Dêrsim’de devlet çok çalışmaktadır. Dêrsim’i Kürtlükten ve Özgürlük Hareketi’nden koparmak için özel çaba sarf etmektedir. Türk devleti artık Dêrsim’de “Biz Türk’üz” propagandanın tutmayacağını görmüştür. Kürt Özgürlük Hareketi mücadelesiyle “Biz esas Türk’üz, Horasan’dan gelmişiz” hikayesini de çürütmüştür. Zaten değerli araştırmacı yazar Mehmet Bayrak bu “Horasan’dan geldik” hikayesinin ne olduğunu ortaya koyarak Türklüğe argüman yapılmak istenen bu söylentiye son vermiştir.

Şimdi artık açıkça biz Türk’üz demenin Dêrsim’de bir karşılığı kalmamıştır. Türk devleti 1938 fiziki soykırım ve sonrası beyaz soykırımla Dêrsim’i Türkleştirip Kürt kimliğinden koparmak istemiştir. Bu tutmayınca şimdi Kürtlükten koparmak istemenin başka tezleri ortaya atılmaya ve bu tezler üzerinden Dêrsim Kürtlükten koparılmaya çalışılmaktadır. “Biz Kürt değiliz Zaza’yız” denilerek bu yapılmaya çalışılmaktadır. Hakim Türk kimliği içinde eritmenin yeni projesi bu olmaktadır. Özgürlük Hareketi karşısında bu tezi bizzat devlet savunmaktadır. Arkasında 1938 soykırımını yapan devlet zihniyeti vardır.

Kuşkusuz Dêrsim’de hakim dil Kirmançkî’dir, Kurmancî değildir. Kurmancî az konuşulsa da Dêrsim’in esas olarak Kirmançkî’yi konuştuğu kesindir. Bunu zaten tüm Kürtler bilmektedir. Kürtçe de sadece Kurmancî değildir. Kirmançkî’nin Kurmancî ile aynı kökten geldiği ve çok yakın akraba olduğu açıktır. Bu ne aynılıktır ne de tümden ayrılıktır. Türk devleti şimdi Kürtleri bölme çabasını “Biz Kürt değiliz” üzerinden yürütmektedir. Benzer bir şeyi İran da Kelhorlar ve Lorlar için söylemektedir. Hatta Türkiye “Bizim Kürtlerimiz Güneydekilerden ayrıdır” diyerek Kurmançlarla Soranları karşı karşıya getirmek istemektedir. Öyle ki, Güney Kürdistan’da Soranca dilinin hakim olmasını istemektedir.

Dêrsim’de biz Kirmançkî’yiz ya da Zaza’yız söylemiyle Kürtlükten ayrıyız deyip Özgürlük Hareketi ve Kürt demokratik hareketine karşı tutum almak isteyen bir eğilim vardır. Böylece Dêrsim’i HDP ve BDP’den koparıp CHP’ye yamamak istemektedirler. Tabii ki böylece Türkleştirmenin ara aşamasını gerçekleştirmektedirler. Biz Zaza’yız diyenler bunu Türklüğe karşı koruma amacıyla değil de, esas olarak Kürtlükten koparmak için yapmaktadırlar. Hatta Türk’üz dememeleri de Kürtlüğü reddetmenin yeni yolu olmaktadır. Yani Kürtlükten koparmanın yeni yolu böyle bir meşruiyetle yapılmak istenmektedir. Doğrudur, Dêrsim Kirmançkî’dir, ama bu Kürt olmadıklarını göstermez. Atatürk 1919’da Erzurum’dan Sivas’a geçerken başta Dêrsim Kürtlerinden tehlike gelebileceğini söyleyerek tedbirlerini almıştır. Yine Şark Islahat Planı’nda Dêrsim ve çevresi (Sivas, Malatya, Maraş vd) tedbir alınmazsa Türklükle bütünleştirilmeyip Kürtlüklerinde ısrar edecekleri söylenmektedir. Bu nedenle Kürtlükten çıkarmak için bir soykırım planı olan Şark Islahat Planı uygulamaya sokulmuştur. Şark Islahat Planı’nın en önemli hedefinin Dêrsim, Malatya, Maraş, Adıyaman, Sivas ve Erzindan Alevi Kürtleri olduğu açıktır.

Şark Islahat Planının uygulanması ve Dêrsim Soykırımı sonucu bazı Dêrsimli, Sivaslı, Maraşlı, Malatyalı Alevi Kürtler  “Biz Kürt değiliz, esas Türk biziz” demişlerdir. Bunu kendiliğinden ve öz iradeleriyle değil, üzerlerinde uygulanan beyaz soykırım sonucu söylemişlerdir. Kürtlüğünden kaçışın bundan başka bir ifadesi olamaz.

Dêrsim Kürt olduğu gibi, Sivas, Malatya, Maraş, Erzincan Alevi Kürtleriyle Dêrsim tarih içinde ciddi bir ilişki içindedir. Birbirlerine hep destek vermişler ve birbirlerine muhtaç olmuşlardır. Böyle bir Alevi Kürt coğrafyası vardır. Tarih içinde bir bütün olmuşlardır. Varlıklarını sürdürmeleri biraz da bu ilişki ve birbirini tamamlamayla olmuştur. Yakın yerlerde olan Kurmancî ve Kirmançkî konuşanlar hem Kurmancî hem de Kirmançkî’yi öğrenmişlerdir. Dêrsim Kurmançlarının çoğu Kirmançkî’yi de konuşurlar. Kirmançkî konuşanlar da Kurmancî konuşanlarla rahatlıkla anlaşırlar. Bu, tarihsel bir gerçeklikken şimdi “Biz Kürt değiliz” diyerek Dêrsim’de Kurmancî konuşan Kürtlerden kendilerini ayırmaya çalışmaktadırlar. Hatta Sivas, Malatya, Maraş, Adıyaman Kürtlerinden de kendilerini ayırmaktadırlar. Kuşkusuz Kirmançkî’nin özgünlüğü vardır, farklılığı vardır. Biz ayrıyız demeleri bu özgünlüğü ve farklılığı belirtmek için değil kendilerini tümden Kürtlükten, tabii ki Alevi Kürtlerden de koparmak içindir. Böylece Kürtlerin Özgürlük Mücadelesini zayıflatmaktadırlar. Türk devleti buna dayanarak kültürel soykırımcı sistemini Kurmançki ve Kırmanci konuşanlar dahil tüm Kürtler üzerinde sürdürmede ısrar etmektedir.

Sivas, Malatya, Maraş ve Adıyaman Alevi Kürtleri de Dêrsim’i hep kendi parçaları görmüşlerdir. Dêrsim Kürtleri demişlerdir. Yani Alevi Kürtler Dêrsimlileri hem Alevi hem de Kürt olarak kendilerinden saymışlardır. Kuşkusuz Kirmançkî konuştuklarını bilmektedirler. Ama bu ortak kimliklerinin Kürt olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Alevi Kürtler Dêrsim’i böyle değerlendirirler. Dêrsimliler de kendilerini Kürt görerek Kurmanç Kürtlerinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Şimdi bunu zorlama ile tersyüz etmek tabii ki kültürel soykırımcı Türk devletinin başka bir oyunu olarak değerlendirilir. Yoksa Kirmançkî dilinin geliştirilmesi ve farklılığının ortaya konulması kadar doğru ve güzel bir şey olamaz. Kürt Özgürlük Hareketi zaten bunu desteklemekte ve güçlendirmek için her türlü çabayı ve desteği sürdürmektedir. Bu açıdan Kirmançkînin farklılığı üzerinden Kürtleri bölme çabaları tabii ki iyi niyetli olarak görülemez Ne denirse densin 1937 soykırımcılarını desteklemekten başka anlam taşamaz. Zaten beyaz soykırım olmasaydı bu çevreler böyle konuşmazlardı.

Dêrsim, Alevi ve Kürt kalacaktır. Tabii ki Kürtlüğünü Kirmançkî dili ve Dêrsim kültürüyle sürdürecektir. Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi bunun için de vardır. Dêrsim’i Aleviliğinden ve Kürtlüğünden koparmaya çalışanlar da karşısında Özgürlük Hareketi’ni bulacaktır.

Dêrsim’deki sol güç birliği, Aleviliğin, Kirmançkî Kürtlüğünün, demokrasinin ve Demokratik Özerkliğin temsilcisidirler. BDP adayı aynı zamanda Dêrsim’in Demokratik Özerkliğinin de adayıdır. Dêrsim, Kürt Özgürlük Hareketi gerçeğinde Kürdistan’ın nadide özerk bölgelerinden biri olacaktır. Kürdistan Demokratik Özerkliği de ulus-devletçi zihniyetten ayrı olarak Kürdistan’daki tüm farklılıkları kendi özgün kimliğiyle yaşatacaktır. Örneğin Botan alanı da özerk Kürdistan içinde kendi Demokratik Özerkliğini yaşayacaktır. Aynı gerçeklik Adıyaman, Maraş, Malatya ve Sivas Kürtlüğü için de geçerli olacaktır. Kürdistan beş altı konfederal birimden, yani demokratik özerk ünitelerden oluşacaktır.

Bu yerel seçimlerde devletin Dêrsim’deki oyunları bozulmalıdır. Bu yerel seçimlerde Alevi Kürt kimliği Dêrsim üzerinden kültürel soykırım politikası uygulayan Türk devletinin beşinci kolu CHP’yi yenilgiye uğratmalıdır.

Kürdistan’ın diğer yerlerinde devlet partisi AKP’dir; Dêrsim’de ise CHP’dir. Bu seçimde devlet partisinin yenilmesi Dêrsim dahil Kürdistan’da Demokratik Özerkliğin önünü sonuna kadar açacaktır.