Ana Sayfa Blog Sayfa 6392

Sevsinler Sizin Alevi Açılımlarınızı!

“Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Alevi açılımı… Bakanlık, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) işbirliğiyle 100 Alevi dedesini Necef ve Kerbela’ya götürecek. Oradan da Umre’ye geçilecek.

Alevi Dedeleri’nin, Aleviler için en kutsal mekanlar arasında yer alan Necef ve Kerbela’ya götürülmesine ilişkin organizasyon, önümüzdeki ay gerçekleşecek.

Yolculuk Hz. Ali’nin kutsal mezarının bulunduğu Necef ve Hz. Hüseyin ve 72 şehidin mezarlarının bulunduğu Kerbela ile başlayacak. Buradan da, Mekke ve Medine’ye 8 günlük Umre ziyaretinde bulunulacak. »   

Ey Aleviler görüyorsunuz değil mi ? şu Muaviye iktidarının bize yaptıklarını. Hiç bir iktidar bu derece pervasız bir biçimde bizim değerlerimizle oynamamıştır. Hiç bir iktidar bizi böylesine aldatmaya, hem de bize bir şeyler bahşettiğini söyleyerek aldatmaya çalışmamıştır. Bizim dedelerimiz, pirlerimiz nereye gideceklerini bilmiyorlarmış gibi, Turizm ve Kültür bakanlığı onlara önce Necef ve Kerbela’yı gezdirecek, ardından da Mekke ve Medineye 8 günlük umre ziyareti yaptıracak, hele bakın siz şu kurnazlığa, hatırlarsınız geçtiğimiz yılda yurt dışında kendine Alevi kurumu diyen naylon örgütlenmeler adına da Aleviler Hac ziyareti yapmışlardı. Yani hacı olmuşlardı. Bu utanmazlar iktidarının bakanı da bakın ne diyor ;

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, bu konuda yaptığı açıklamada, kendisine sunulan projeyi himayesine alarak daha geniş kitleleri kucaklayacak hale getirilmesini ve kurumsallaştırılacağını da bildirdi. Daha geniş sivil toplum örgütlerinin desteği de alınarak, projenin önümüzdeki aylarda tekrarlanacağını da kaydeden Çelik, “İnanç pınarlarımızın kaynağına inen bu kutsal yolculuk, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun çözümü için önemli bir adımdır” dedi.

Bakın hele kurnaza kendini nasıl ele veriyor. « İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun çözümü » olarak Aleviliğin İslam içine alınarak, hem de Sünni İslam içine alınarak asimile edilmesi gerektiğini belirtiyor. Zaten bu Muaviye torunlarının Türkiye’nin tüm sorunlarına bulduğu çözüm de aynıdır. « bize benzeyin, bizim gibi olun sorun çözülür »  Peki bu işe alet edecek kaç tane dede, pir bulacaksınız, « köpeklerimiz bile haram sofrasından yemez » diyen bir inancın mensuplarının, «her ne arar isen kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da Değildir »  diyenlerin, « Benim kabem insandır  okunacak en büyük kitap insandır »  diye inananların Arap çöllerinde gerçeği arama diye bir dertleri olduğuna mı inanıyorsunuz ? behey gafiller şunu unutmayın ki, kendi aslına ihanet eden birkaç kınalı keklik, yol düşkünü bulsanızda 25 milyon Kızılbaş Alevi, tarihlerinden devraldıkları geleneklerini sürdürmeye, bu inancın gereklerini yerine getirmeye devam edecekler ve bu kadim topraklarda yaşamlarını özgürce sürdürecekleri bir çıkış yolunu bulacaklardır.

Kızılbaş Aleviler inançlarını yaşatmada bugüne kadar hiç bir egemen erkten destek almadılar, medet ummadılar. Inancın yaşatıcıları bir lokma, bir hırka felsefesi ile yasaklara, katliamlara, yok saymalara karşın sabırla bugüne kadar bu inancı yaşattılar, bundan sonra da yaşatacaklardır.

AKP iktidarı her açılım dediğinde, her hizmet yapıyoruz dediğinde artık aklı olan önce bin defa düşünüyor. Çünkü onların çözüm dediği kendinizi inkar edin sorun kapansın mantığıdır. Onların çözüm dediği, açılım dediği her söylemin altında bugüne kadar  hep imha projeleri çıktı.

Bugün kuyruğu sıkışınca, Kürtsever ve Alevisever kesilen AKP, iş ciddiye bindiği noktada hemen çark edecektir ve etmiştir. Bu açıdan ne Aleviler, ne de Kürtler artık kendisine güvenmemektedir. Alevileri asimile projesi olarak ortaya sürdüğü Cami-Cemevi projesinin daha mürekkebi kurumadan, şimdi de Aleviler Hacı yapılmaya çalışılıyor. Oysa aynı AKP’nin Alevilerin tüm hak taleplerini görmezden geldiği pratiği ile ortadadır. Alevi kurumlarının geçmişte  gaspedilen Alevi kurumlarının iadesi istemine, Cemevlerine yasal statü istemine, Diyanetin Kaldırılması istemine, Nufus cüzdanlarında din hanesinin kaldırılması istemine ve Alevi kimliğinin yasal güvenceye kavuşturulması istemlerine kulak tıkayan AKP’nin Alevileri sevmediği ve tam tersine asimile etmek amacıyla türlü oyunlar tezgahladığını artık Kızılbaş Aleviler bilmektedir.

Aleviler AKP iktidarı döneminde defalarca ağır hakaretlere uğradılar, bizzat Başbakan bile bu hakaretleri yaptı. Bunlar orta yerde dururken hala bizlere hizmet yapıyormuş gibi, kurnaz bir biçimde Dedeleri önce Kerbela ve Necef’e oradan da Kabe’ye Umreye götürülecekmiş. Buradan bir kez daha çağrı yapıyoruz bizim bildiğimiz hiçbir Alevi dedesi, Piri bu kirli oyuna alet olmaz, alet olanlar, nefsine yenilmiş yol düşkünüdürler.

Biz Aleviler bu Muaviye oyunlarına hiç te yabancı değiliz. Bir kez daha bu oyuna gelmeyeceğiz. Aleviliği ayrı bir inanç kimliği olarak tanıyıp yasal güvenceye almaya yanaşmayanların, her türlü açılımı sadece bizi yok etme projesidir. Kızılbaş Alevi hareketi bunu bilince çıkararak davranmakla yükümlüdür. Bizim özgün inanç kimliğimiz tanınmadan, bizim ibadet yerlerimiz yasal statüye kavuşmadan bize verilecek bütün sözler bizi asimile edecek tuzaklarla dolu oyunlardır sadece. AKP tıpkı Kürt açılımında yaptığı gibi sadece sözler veriyor ama yasal statü istendiğinde, çözüm görüşmelerinin resmileştirilmesi istendiğinde hep yan çizmektedir. Bunu yaparken de hep « diğerleri bu işi yapmamızı istemiyor, yoksa biz yapacağız, uluslararası komplocular var biz desteklemeye devam edin yoksa işler daha da kötüye gider » diyerek sanki Alevilere, Kürtlere, emekçilere yönelik yaptırımları yapan kendi iktidarı değil de bir başkasıymış gibi davranarak, mağdur edebiyatı ile bir kez daha iktidar olmak istemektedir.

AKP iktidarından kurtuluşun yeterli olduğunu söyleyen düzen savunucusu partiler, CHP ve MHP ise arkalarına Gülen Cemaatinin desteğini de alarak bugünden daha karanlık bir iktidarın gelmesi ile meşguller. Onların programlarında ne Kürt sorunu ile, ne de Aleviler ile ilgili olarak hiçbir açılım bulunmuyor. Statükocu derin devlet savunucusu bu güçler işi fiziki imhaya kadar götürme potansiyelini de içlerinde barındırmaktadır. Tabii eğer becerebilirlerse. O açıdan Kızılbaş Aleviler ve onların sivil demokratik örgütlenmesi artık bu düzen savunucusu, tekçi zihniyet partilerine desteklerine son  vermek zorundadır.  Gerek AKP’nin bu sahte açılım oyunlarına, gerekse de tek millet tek devlet, tek inanç diye direten çağdışı kalmış düzen savunucusu muhalefet partilerinin sahte vaatlerine inanmayı bırakarak, AKP’yi yıkalım sonra bakarız yalanlarına kanmadan Aleviler, başta Kürt halkı olmak üzere toplumun bütün ötekileştirilen kesimleri ile birlikte bu zalimler düzenine son vermek için toplumun gerçek demokratik güçleri ile ortak davranarak, bu kesimlerin temsilcisi HDP’yi destekleyerek Alevilere yönelik asimilasyon politikalarını boşa çıkarabilirler.

Sunu hiç unutmayalım, bugün AKP şeriat getiriyor diyen zihniyet, çıkardığı yasalarla Alevi dergahları kapatan ve mülkiyetlerine el koyan, Diyanet İşleri Başkanlığı kurarak Sünni Türk İslamını yaratan zihniyettir. Laiklik elde gidiyor diyenler Türkiye’nin hiç laik olmadığını gizlemeye çalıştılar. Ancak bugün eğer dinciler iktidar olabildiyse bu onun öncülü olan devletçi CHP zihniyetinin, ondan doğmuş Demokrat Parti, Adalet Partisi, oradan 12 Eylül Paşaları sayesindedir. AKP  sözkonusu iktidarlarının yarattığı zeminden yararlanarak iktidar oldu. Bu halkın desteğini alarak yönetime geldi.

Bugün Alevilere açılım adı altında dayatılan Asimilasyon politikasının mimarı tek başına sadece AKP değil, yukarda saydığımız güçlerin toplamıdır. Bu açıdan tepkimiz sadece AKP’ye değil bu sisteme olmak durumundadır.  Bugün bizi yok sayan yasaların tümü AKP öncesi iktidarların çıkardığı yasalardır. AKP uygulayıcıdır. 12 Eylül anayasası tümden değişmeden, cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere uygulanan katliamların hesabı verilmeden, yani işin özü  bu topraklarda bir zihniyet devrimi yaşanmadan,ne Aleviler, ne Kürtler, ne emekçiler ve ötekileştirilmiş diğer toplum kesimleri kendilerini özgürce ifade edemezler.

O zaman biz Alevilerin görevi bu topraklarda bir zihniyet devrimine yol açacak, iktidarı hedefleyen gerçek devrimci-demokratik bir  hareketin yaratılmasına katkı sunmak, kendi özgün kimliğimizle bu yapılanmada yer almaktır. Artık birilerinin oy deposu, arka bahçesi olmaktan çıkmalıyız. Çıkamazsak açılım adı altında daha çok hakaretle karşılaşırız.

Alevileri umreye götürmek bir hizmet değil, büyük bir küfürdür. Alevileri Hacı yapmaya çalışmak inancımızın temellerine dinamit koyma istemidir. Hele bu bir de açılım adı altında yapılıyorsa iki kere böyledir. Bizim işimiz bu Muaviye düzenine hayır demektir. Iktidarlarını başlarına çalarak bir demokratik-devrimci seçeneğin mümkün olduğunu pratiğimizle ispatlamaktır. Bu amaç için bütün Alevi canları bir olmaya, iri olmaya, diri olmaya çağırıyoruz.

Kültür harmanı toprakların sesi Ali Sizer

MEHMET BAYRAK

Geçmişte Hısn-ı Mansur ve Kürtçe söylemiyle “Semsur” olarak adlandırılan bugünün Adıyaman bölgesi; tarihte birçok uygarlığa ve kültüre yataklık etmiş son derece önemli bir coğrafyanın ve havzanın adıdır.Geçmişte “Edessa” veya “Ruha” olarak adlandırılan Urfa, nasıl “Peygamberler Şehri” olarak nitelendiriliyorsa; ünlü Nemrut tanrı ve tanrıçalarıyla Adıyaman da, bir bakıma “Tanrılar Şehri” olarak nitelendirilebilir.Bu, aynı zamanda doğal, doğal- felsefi, çok-tanrılı, tek-tanrılı dinlerin gelip geçtiği bir kültür havzasına da işaret ediyor. Daha 13. yüzyıl Arap ve Süryani kaynakları, bölgenin bu çok inançlı ve çok kültürlü yapısına dikkat çekerken; yörede birçok ibadet kurumu ve ortak ziyaretgahlar bulunduğunu bildiriyorlar.

Selçuklu Devletine karşı Alevi önderlikli bir halk hareketi başlatan Babailer’in ana merkezlerinden birinin bu bölgede olması da, kuşkusuz tesadüfi bir olay değildi. Nitekim, Yaresan/ Alevi önderlikli ve Babai Ayaklanması olarak nitelendirilen bu hareketin içinde birçok halktan, etnik topluluktan, dinden ve inançtan insanların yer alması bir rastlantı değildi.

Ali Sizer’in özgün konumu
İşte Ali Sizer, böylesi bir kültür ortamından geliyor. Ali Sizer adını, ilk kez bir Alevi televizyonundaki klibinden, ardından da yakınım, halk müziği sanatçısı Gülşen Altun’un getirdiği ilk albümü “Kılama Du Kılama/ Türkülere Yakılan Ağıt” albümünden tanıdım.
Ali Sizer, burada tam da İçtoroslar Alevi- Kürt havzasının kültürüne, duygu ve düşüncelerine tanıklık ediyor ve resmi kültür politikasına inat Kürtçe kılam ve beytler ile yöreye özgü ağıtlama- şarkılar söylüyordu… Bu eserler; bölgenin kültürel dokusuna uygun ve resmi kültür politikasına bir cevap niteliğindeydi.

Biliyorduk ki, neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca, hem Kürt kültürü hem de Alevi kültürü yasaklıydı. 1925’te gizlice çıkarılarak uygulamaya konan Şark Islahat Planı ile, bunun tamamlayıcısı niteliğindeki Türkleştirme ve İslamlaştırma Genelgeleri dolayısıyla, etnik ve dinsel temeldeki müzik kültürü yasaklanınca, bunun en büyük zararını Alevi Kürtler gördü.

Kürt ve Alevi müzik kültürüne ipotek koyan Devlet, özgün dilde müzik icrasını yasaklayıp; Kürt kültürüne ilişkin “Kürdili” makamlarla, Alevi müziğine ilişkin “Hüseyni” makamları sahipleniyor ve Alevi Kürt aşıkları “Türkçe” söylemeye teşvik ediyordu. Öyle ki, Kürt ve Alevi müzik kültürü üzerinde adeta bir yağma sofrası kurulmuştu…

Nitekim, 1961 Cuntası “mahalli makam ve ezgilerin Türkçe güftelerle icra edilmesi” politikasını izlerken; Fikret Otyam gibi röportaj yazarları ve derlemeciler; yaptıkları derlemelerin radyolara aktarılarak, Türkçe sözlerle icra edildiğini itiraf etmektedirler (Bkz. Özgür Ülke, Sayı:221/ 1994).

Öte yandan, bizim de katkıda bulunduğumuz bir müzik kültürü soruşturmasında; müzikolog Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, TRT’nin 1960 yılından sonra yayımladığı Türk Sanat Müziği eserlerinin çoğunun Kürdi dizi ve makamlarında olduğunu; bestelenmiş tüm eserlerin yüzde 40’ının saf Kürt ses sistemi ve makamlarında, yüzde 20’sinin Kürt ağırlıklı Mezopotamya dizilerinde; yüzde 30’unun Arap ve Acem dizi ve makamlarında, sadece yüzde 5’inin Türk dizi ve makamlarında icra edildiğini açıklıyor (Bkz. Zana Farqinî: Çarpıtmaya, Yağmaya Karşı Uyanık Olmak Lazım; Özgür Gündem, 27.7.2013).

Yasak ve kıskacın aşılması
Alevi müziği makamlarının ağırlıkla Hüseyni makamlar olduğu da bilinmeyen birşey değildir. Dolayısıyla, ezgiler ve makamlar korunarak, müziğin tümüyle Türkçeleştirilmesi hedeflenmiştir. Öyle ki, geniş anlamda “Şarkı”yı karşılayan Kürtçe “kılam ve stranlar” tümden “Türkü”ye dönüştürülmüş; Kürtçe Alevi “Ayet ve Beytleri” de “Deyiş”e evrilmiş ya da çevrilmiştir.

İşte, böylesi asimilasyoncu bir ortamda, Ali Sizer’in ikili bir yasağı ve kıskacı aşarak, Kürtçe Alevi müziği yapması daha da önem kazanmaktadır.

Ali Sizer’in, dikkate değer bir özelliği de gerek Kürtçe, gerek Türkçe, gerekse Kürtçe-Türkçe karışık eserlerinin söz ve müziklerini kendisinin yapmasıdır. Kuşkusuz, bunları yaparken zaman zaman Kürtçe şiirin söz kalıpları ile yöre makam ve ezgilerinden yararlansa da, çoğu kez özgün bir bileşim de yakalamaktadır. Zaten, İçtoroslar’ın Kürdistan’la buluştuğu bir coğrafyada yer alan Adıyaman ve Urfa; halk ve sanat müziğinin emiştiği bir kültürel yapılanmayı temsil etmektedir.

Yeni albümü
Ali Sizer, “Sureg/ Yol” adını taşıyan ikinci albümünden sonra şimdi yeni bir albüm çalışmasıyla karşımıza geliyor.
Bu albüm de, birçok yönüyle öncekilere benzer bir içerik taşıyor. Çoğunluğu İçtoroslar Kurmancisi ile icra edilen kılam ve beytler, albümün omurgasını oluşturuyor. Adeta sanatçıyla özdeşleşen “Rındo” adlı eser, albümün ilk parçası. Bunu, “İmam Husen Pire Mine” adlı Kürtçe eser izliyor. Kürtçe nakaratlı “Girdim Erenler Cemine” beytini, dördüncü eser olarak kargış/ ilenç içerikli bir Kürtçe sevda kılamı izliyor: Sale Çerx Bu. Albümün 5. eseri “Aze Bımrım Havol” başlıklı bir politik kılam/şarkı. Albümün 6. eserini oluşturan “Cemal Haq a, Haq Cemal e”, Kürtçe- Türkçe karışık bir semah beyti. 7. Sırada yer alan “Işık İdim Nura İndim” konulu eser, albümdeki başlıca Türkçe nefeslerden biri. “Em Kine?” başlıklı batıni- filozofik beyt, adeta bir “Yaradılış Destanı“ gibi. Keza, “Pişerim Aşk Ocağında” eseri de batıni bir Türkçe nefes. Yine albümün 10. eserini oluşturan “Pire Min” de bir Kurmanci semah beyti. 11. sırada yer alan ve Yaresanlığı çağrıştıran “Yar İlahi” de, Kurmanci semah beyitlerinin ilginç bir örneği. Nihayet, albümün son ürününü oluşturan “Heylo Yaro” adlı Kurmanci semah beyti de, bağlama ile erbanenin dansı eşliğinde icra edilen son derece ilginç bir eser.
Kısaca Ali Sizer’in, bu albümüyle öncekileri aşan bir çizgiye yükseldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ali Sizer, ilk albümü dolayısıyla kendisiyle yapılan söyleşide şunları söylüyor: “Albümümde yer alan semahları Kürtçe okudum. Çünkü bulunduğum oda cem’lerinde semahların çoğu Kürtçe okunmasına rağmen, bugüne kadar pek kayıt altına alınmadıklarını gördüm. Bu durum beni çok etkiledi. Belki de albüm yapmamı tetikleyen en önemli şeylerden biri budur.” (Doğan Durgun: Ali Sizer’den İlk Albüm, Alternatif gaz. 17.8.2008).

Evet, bilinmeli ki İçtoroslar’da “Oda Kültürü” ve “Muhabbet Cemleri” başlıbaşına bir “İrfan Okulu”dur ve Ali Sizer, bu okulun günümüzdeki başlıca temsilcilerinden ve sanat elçilerinden biridir… Bu kutlu yolda kendisine yeniden başarı dilerken; “aşk olsun, yolun açık olsun!” diyorum…

Dêrsim ve Güneybatı’daki seçimlerin anlamı

MUSTAFA KARASU

Kürdistan’da seçimlerin anlamı çok fazladır. Seçim her şeyden önce siyasi sömürgeciliğe karşı Kürt’ün kendi siyasi iradesine sahip çıkması ve kendi kendini yönetme iradesini ortaya koyması anlamına gelmektedir. Kürdistan geneli için böyleyken; Dêrsim, Maraş, Malatya, Adıyaman gibi alanlarda ise daha da farklıdır. Buralarda seçim aynı zamanda kendi olma ve kültürel soykırıma tavır almayı ifade etmektedir. Bu açıdan daha tarihsel ve yaşamsaldır. Varlık ve yokluk mücadelesi gibidir.

Türk devleti Kürdistan’da kültürel soykırımı kapsamlı bir planla adım adım yürütmüştür. Şark Islahat Planı tüm Kürdistan için bir soykırım planıdır. Bu soykırım planı içinde de Dêrsim ve Kuzey Kürdistan’ın Güneybatısı olarak ifade edilen Fırat’ın batısındaki Kürt illeri özel olarak hedeflenmiştir. Türklerle sınırı olan bu iller, kültürel soykırımın ilk hedefi olmuştur. Diğer alanlardaki Kürtlerden inanç farkı olması da kullanılarak Türkleştirmenin birinci hedefi yapılmıştır. Şu anda burada belirli düzeyde etkili olan asimilasyon ve kültürel soykırım gönüllü benimsenmemiştir. Aksine Kürdistan’daki en büyük katliam ve soykırım olan 1937-1938 soykırımı üzerinden bu Kürt illeri, özellikle Alevi Kürtler hedeflenmiştir. Bir yönüyle Kürdistan üzerindeki en kapsamlı baskı ve soykırım sistemi Alevi Kürtler üzerinde uygulanmıştır. Türk yerleşim yerlerine yakın olmaları ve Kürtlük yanında Alevi inancı üzerindeki baskı iradelerinin daha çabuk kırılması, Türklüğe daha çabuk koşmalarını beraberinde getirmiştir. İnancıyla ağır baskı altındayken bir de Kürtlüğü üzerinden baskı görüp yaşamının çekilemez hale getirilmek istenmesi karşısında, Türkleşmeye yönelik kültürel soykırıma daha az dirençli olmuştur. Alevi inancı üzerindeki baskının getirdiği katmerli baskı bunda çok etkili olmuştur. Aleviliğinde direnen bu topluma bir de Kürtlüğünde direnirse başına her şey getirileceği hissettirilmiştir. Dolayısıyla Alevi Kürtler üzerinde neden kültürel soykırım daha kapsamlı uygulandı derken Alevi Kürtler üzerinde böyle katmerli bir baskı yürütülmesini hiç unutmamak gerekir. Bu yönüyle mahalle baskısı denilen olgu Alevi Kürtler üzerinde daha fazla uygulanmıştır. Bugün Alevi Kürtlerin kültürel soykırıma daha fazla uğraması, Türk illerine yakın olması yanında bu durumunun da özellikle görülmesi gerekir. Bu durumun ayrıca incelemeye ve irdelenmeye değer olduğunu vurgulamak istiyoruz. Yoksa ucuz değerlendirmelerle Dêrsim ve Güneybatı Kürtleri üzerindeki politika ve bugünkü durum iyi anlaşılmaz.

Dêrsim ve Güneybatı’nın en büyük trajedilerinden biri de binlerce yıldır yurt yaptıkları ata ve ana topraklarından göçertilmeleridir. 12 Eylül özellikle bu boşaltmayı özel planlamış ve uygulamıştır. Alevi Kürtler başta Maraş olmak üzere tüm Güneybatı’dan Avrupa’ya kaçırtılmıştır. Alevi olmayan Türk ve Kürt köyleri yerlerinde kalırken, Alevi Kürt köyleri tümüyle boşaltılmıştır. Böylelikle Kürdistan’ı Türkleştirme ve Kürtlerden arındırma politikasına köklü bir çözüm bulmuştur. Kuşkusuz bu sonuç Şark Islahat Planı’nın adım adım uygulanmasının sonucudur. Ancak 12 Eylül’de özel uygulandığı açıktır. 12 Eylül zaten tüm Kürdistan’ı Türkleştirme hamlesiydi. Bunu ilk kapsamlı uyguladıkları yer Dêrsim, Maraş, Malatya, Sivas ve Adıyaman olmuştur. Eğer Diyarbakır zindan direnişi ve 1984 gerilla savaşı olmasaydı aynı uygulama son süratle tüm Kürdistan için uygulanacaktı. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi direnişiyle buna dur demiştir. Bu tür değerlendirmeleri ne kadar tekrarlarsak yeridir. Çünkü “Hafıza-i beşer nisyanla maluldür” (İnsan hafızası unutma sakatıdır) derler.

Dêrsim, Maraş ve Adıyaman’daki seçimlere, özellikle yerel seçimlere bu nedenle çok önem vermek gerekiyor. Dêrsim ve Güneybatı Kürtlerini soykırıma teslim edecek miyiz, etmeyecek miyiz? Bu seçim döneminde cevap verilmesi gereken soruların başında bu gelmektedir. Örneğin Dêrsim ve Pazarcık’ı esas alalım. Bunun üzerinden değerlendirme yapalım. Dêrsim ve Maraş kültürel soykırımcılara bırakılarak teslim olunacak mı, yoksa Dêrsim ve Maraş’ı size bırakmayacağız denilecek mi? Çünkü buraları CHP ya da başka partiye bırakmak kültürel soykırım sistemine bırakmak ve teslim olmak anlamına gelir. Seyit Rıza’yı 1938’de idam edenlerin, 1978 katliamıyla Pazarcık ve Elbistan başta olmak üzere Maraş’ı boşaltanların amacına ulaşması demektir. Dêrsim’de 1938’de, Maraş’ta ise 1978’de irade kırma harekatı geliştirilmiştir. Desim’de zorla sürgünler yapılmış, Maraşlılar ise zorla kaçırtılmıştır. Hiç kimse Dêrsim’in boşaltılmasının 1938 soykırımı ile, Maraş’ın boşaltılmasının 1978 katliamıyla bağı olmadığını söyleyemez.
CHP neyin partisidir? Kürtleri Türkleştirme partisidir. Kültürel soykırımın kök partisi CHP’dir. Diğer patiler çok partili yaşamdan sonra CHP’nin kültürel soykırım politikasını devralmıştır. Çünkü bu devlet politikasıdır. Ancak bu politikaya uyanlara yaşam hakkı vardır. Buna uymayan partilere yaşam hakkı yoktur. Türkiye’nin ilk legal sol partisinin (Türkiye İşçi Partisi-TİP) Kürtlerden söz ettiği için kapatıldığı bilinmektedir.

CHP şimdi Dêrsim’de iddialıdır. Yine Pazarcık’ta yerel yönetim almak istemektedir. Eğer buraları CHP’ye teslim edersek, buraları CHP alırsa buralarda sadece bir partinin belediye başkanı seçilmeyecektir; aynı zamanda buralar kültürel soykırımcı partiye teslim edilecektir. Açıkça Kürtlüğü yok etmek isteyen soykırımcı sisteme teslim olunmuş olacaktır. Buralarda kültürel soykırımın başarılı olduğu bir daha tescillenmiş olacaktır. Bu açıdan özellikle Dêrsim ve Pazarcık bir semboldür. Buralarda BDP ya da HDP kazanırsa bu, kendi olmada ısrar olacaktır. Eğer CHP kazanırsa buralar Türkleşmeye teslim edilmiş olacaktır. Ne denirse densin, anlamı bu olacaktır. Bu açıdan buralarda CHP’ye seçim kazandırmamak çok önemlidir; varlık-yokluk mücadelesidir. Böyle ele alınırsa ciddi yaklaşılmış olur.

Dêrsim’de kim CHP’nin kazanmasına hizmet ederse o kültürel soykırımcı sisteme destek vermiş olur. Çünkü oradaki seçim sadece bir belediye başkanı seçimi değildir. Bunu oradaki tüm sol güçlerin de bilmesi gerekir. Bu açıdan tüm sol güçlerin ve BDP’nin orada ittifak yaparak CHP’ye seçim kazandırmaması gerekir. Yoksa BDP dahil tüm sol gruplar ideolojik yaklaşımlarına ve varlık gerekçelerine ters düşmüş olurlar. Belki ittifak çalışmalarında BDP’nin de, diğer grupların da hatası olabilir. Ancak Dêrsim gibi bir yerde tepkiyle yaklaşmak yanlış olur, basit yaklaşım olur. İlkeli olmak, tutarlı olmak çok önemlidir. Burada CHP’nin seçim kazanması bir İzmir, Antalya ya da başka bir yerdeki seçim kazanması gibi değildir. Dêrsim’de CHP’nin seçim kazanması, Seyit Rıza’yı idam edenlerin, Şark Islahat Planı’nın seçim kazanmasıdır. Bunu böyle anlamamak saflıktır, kendini kandırmaktır, ya da Dêrsim’in Kirmançkî ve Alevi kimliğinden vazgeçiyorum demektir.

Dêrsim’de 1938’den sonra Kürtlük bitirilirken, şimdi de Alevilik bitirilmek isteniyor. Alevilik adım adım Sünnileştiriliyor ya da Şialaştırılmak isteniyor. Cemler ve cenaze törenleri izlenildiğinde bu konuda önemli adımlar atıldığı görülmektedir.

Pazarcık somutunda Maraş’taki seçim de kültürel soykırımcı sistemle kendi kimliğini koruma arasında sürecektir. Pazarcık’ı CHP’ye teslim etmek, kediye ciğer teslim etmektir; Kürtlüğü kültürel soykırıma teslim etmektir. Bu açıdan Dêrsim seçimi gibi Pazarcık seçimi de bir onur, varlık-yokluk sorunudur. Bunu anlamamak, Alevi Kürtlerin kendi üzerlerindeki oynan oyunları ve kültürel soykırımcı politikayı anlamaması olur.

BDP Pazarcık’ta mutlaka iddialı olduğunu ortaya koymalıdır. Burada iddialı olmaktan vazgeçmişlik bitmişliktir, tükenmişliktir. Pazarcık’ta bitmişliği ve tükenmişliği oynamak iddiasız olmak, en kötü durumdur. Hem 1978 katliamı lanetlenecek, hem de onun amacı olan kültürel soykırımcı sisteme teslim olunacak!

1978’li yıllarda CHP’ye oy vermekle 2010’lu yıllarda CHP’ye oy vermek aynı şey değildir. Şu anda CHP’ye oy vermek tamamıyla soykırımcı devlete oy vermektir. Pazarcık’ta MHP ve AKP’ye oy vermekle CHP’ye oy vermek arasında fark yoktur. Hatta CHP’ye oy vermek daha tehlikelidir. Pazarcık’ta AKP ve MHP’ye karşı direnme varken CHP’ye teslim olma vardır. Direnmek mi iyidir, yoksa teslim olmak mı? Tabii ki direnmek!

CHP’ye oy vermezseniz AKP ya da MHP kazanır demek kadar kötü bir şey yoktur. Zaten hep böyle denilerek bu düzen partilerine bir alternatif yaratılmamıştır. Bu tam bir tuzaktır. Bu tuzaktan kurtulmadıkça ne Aleviler, ne Kürtler, ne emekçiler özgür ve demokratik yaşama kavuşabilirler. Yıllardır AKP bize oy vermezseniz CHP, CHP bize oy vermezseniz AKP kazanır demiştir. Daha önceki yıllarda da benzer söylemle halkın oyları iki partiye yönlendirilmiştir. Bu nedenle düzen partilerinin biri iktidar, biri muhalefet olmaktadır. CHP AKP’yi iktidar yapmakta, AKP de CHP’yi muhalefet yapmaktadır. İkisinin varlığı da birbirine bağlıdır. Böylece her ikisinin de “Çanına ot tıkayacak” demokratik alternatif ortaya çıkmamaktadır.

CHP döneminde belediyeler yolsuzluk ve hırsızlıkta ileri gittiği için Erbakan’ın Refah Partisi tüm belediyeleri kazanmıştır. Hatta Tayyip Erdoğan CHP zihniyetindeki belediyelerin yolsuzlukları üzerinden İstanbul belediye başkanı olmuştur. CHP belediyeleri kazandığı her yerde 15-20 yandaşını zengin etmekten, birkaç yüz yandaşını işe almaktan başka bir şey yapmayacaktır. “Biz yemesek onlar yiyecek” ya da “Onlar şimdiye kadar yedi, biraz da biz yiyelim” diyecektir. CHP belediyeciliği bundan farklı olmayacaktır.
CHP’nin rantçı karakteri Dêrsim ve Pazarcık’ta hafif kalır. Çünkü Dêrsim’de ve Pazarcık’ta rant ve yolsuzluktan öte kötü bir rol oynayacaklardır. Kültürel soykırımcı sistemin başarı sembolleri olarak buralarda belediye başkanlığı yapacaklardır. Onların belediye başkanlığı ortamında kültürel soykırım daha da geliştirilecektir. Bu açıdan CHP’ye oy vermek amiyane deyimle celladına oy vermektir.

Şu da bilinmeli ki, Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına, Kürtleri ve Alevileri aldatıp kültürel soykırım potasında eritmek için getirilmiştir. Alevi Kürtler “Bizden biri başkan oluyor” diyerek CHP’ye oy verecek, böylece başta Dêrsim olmak üzere Aleviler kültürel soykırım potasına sokulup burada eritilecektir. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesinin esas nedeni budur. Yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına getirmezlerdi.

Afşin-Elbistan Termik Santrali Zehir Saçıyor

Afşin-Elbistan Termik ve Elektrik Santrallerinde bugüne kadar 400 milyon tonun üzerinde linyit kömürü yakıldı. Santralin gerekli önlemleri almaması yöreyi yaşanmaz hale getirirken, yurttaşlar zehir solumaktan şikayetçi.

Afşin-Elbistan Linyit Havzası’nda düşük kalorili bol miktarda linyit rezervi olduğunun tespit edilmesinin ardından kurulan 2 adet Afşin Termik ve Elektrik Santralleri, çevre köylere zehir saçmaya devam ediyor. Santraller büyüklüğü ve üretimi bakımından Türkiye’nin en büyük santralleri özelliğine sahip.

Kışlaköy Kömür Sahası’ndan beslenen santraller bu zamana kadar 400 milyon tonun üzerinde linyit kömürü yaktığı belirtiliyor. Afşin-Elbistan yöresinde bulunan düşük kalorili linyit kömürünün ekonomiye kazandırılması ve elektrik enerjisi üretimi amacıyla yapılan her iki santralin toplam üretimi ise bu güne kadar 116 milyar KW/h’nin üzerinde.

Termik Santraller sadece elektrik üretimleri ile hafızalardaki yerini almazken, en son şubat 2011 tarihinde B Termik Santralde 4 gün arayla meydana gelen göçükte 11 işçi yaşamını yitirmesisye de gündele gelmişti. Bölgede yılın 12 ayı, hava kirliliği yaşanıyor.

KÖYÜN YOLLARI YIKANIYOR

Termik santrallerin bulunduğu bölgedeki Çoğulhan kasabası, Alemdar, Kuşkayısı, Kaşanlı, Karagöz ve çevrede bulunan çok sayıda köyde santrallerin çıkardığı dumandan olumsuz etkileniyor. Köylerin hemen içerisinde kurulan termik santrallerden çıkan dumanlar, köylerin içine düşerken, köylüler dışarı çıkmakta zorlanıyor. Akşam saatlerinde hava kirliliğinin bariz bir şekilde hissedildiği köylerde, sabahları itfaiye araçlarının köye gelerek cadde ve sokakları yıkaması dikkat çekiyor.

GÖZ GÖZÜ GÖRMÜYOR

Termik santrallerden çıkan dumanlardan kaynaklı dışarıya çıkmakta zorlandıklarını belirten Çoğulhan kasabası Durnatepe Mahalle Muhtarı Hasan Kılıç, “Göz gözü görmüyor. Pislikten dışarıya çıkamıyoruz.” dedi.

(Maraş/DİHA)

“Alevilerin yok sayılan değerleri HDP’de can buldu”

HDP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan adayı Pınar Aydınlar, “kent senin” projesi ile İstanbul’un kadın şehri olduğunu açığa çıkaracaklarını ifade etti. HDP olarak üçüncü bir yol izlediklerini bu yolun ise tüm dinlerin ve ırkların özgürlüğünü hedef alan yol olduğunu da aktaran Aydınlar, “Ben Alevi kimliğimle her zaman da onur duydum çünkü ezilen bir halkın bireyiyim ben. Alevi yoldaşlarımızın yok sayılan bütün değerlerinin HDP’de can bulduğunu bir Alevi olarak söyleyebilirim” dedi.

“Şehir senin” sloganlarıyla yerel seçim çalışmalarını başlatan HDP’nin yerel yönetimlerde “yerinden yönetim ve doğrudan demokrasi”, “halkların yönetime doğrudan katılmasını sağlamak” ve “yerel yönetimi toplumsal ihtiyaçlar temelinde geliştirmek” gibi hedefleri önüne koydu. HDP’nin Sırrı İstanbul Büyükşehir Belediyesi için Sırrı Süreyya Önder ile birlikte olarak gösterdiği diğer Eş Başkan adayı Pınar Aydınlar, eş başkanlık sisteminin kadın temsiliyetine katkısını, HDP’nin yerel yönetim anlayışını ve projelerini değerlendirdi.

‘KADINLAR HDP İÇİNDE AKTİF BİR ŞEKİLDE YER ALMALI’

5 bin yıldır kadının yok sayıldığını bugün ise iktidar tarafından kadının bir meta haline getirildiğinin ve erkekleştirilmeye çalışıldığını belirten Aydınlar, kadının özgürlüğünü ve var olma gerçekliğini yok sayan anlayışın hâlâ hakim olduğunu ifade etti.

HDP’nin kadının özgürlüğünün kazanılması konusunda çok ciddi politikaları olduğunun altını çizen Aydınlar, “HDP, başta Kürt kadının verdiği özgürlük mücadelesi ve zaferin sokakta kazanılacağı şiarını benimsemiş durumda. Çünkü özgürlük sürecine giden bu yolda, kadınlar artık evde değil, alanlarda, sokaklarda mücadelesini yürütüyor” dedi.

Sadece şehirlerde de değil, köylerde ve kırlarda da kadının birçok adaletsizlik ile karşı karşıya olduğunun altını çizen Aydınlar, “Şehirlerde ciddi bir adaletsizlik yaşanıyor. Örneğin bir fabrikada dahi işçi çıkarımlarında iş, zaman, güç, aynı olmasına rağmen, önce kadın çıkartılıyor. Kadın üzerinde uygulanan bu adaletsizlik doğal olarak başka bir hareketi doğuruyor karşısında. Nitekim her etki bir tepki doğurur. Bu tepkinin de HDP olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

Bu adaletsizliğin ortadan kaldırılması için kadınların HDP içinde daha aktif rol alması gerektiğini belirten Aydınlar, “Bir evi yöneten kadının, bir dünyayı yönetebileceği gerçeğine biz sahibiz. Çünkü göğün yarısı erkek ise, diğer yarısı da kadındır. Bunu söylerken erkekleri yok sayan bir anlayış ile söylemiyorum. Ama biz de var olduğumuzu kabul ettirmek zorundayız” dedi.

‘EŞ BAŞKANLIK KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN ÖNEMLİ’

Aydınlar, HDP’nin tüzüğünde olan ve uygulanan eş başkanlık sisteminin kadın özgürlüğü için çok önemli olduğunun üzerinde durdu. Bu sistemin kadına bakış açısının bir meta veya cinsiyetçi bir bakış açısı olmadığını gösterdiğini vurgulayan Aydınlar, eş başkanlık sisteminin kadınların dünyada var olduğu gerçekliğini ve kadının özgürleşmesinin toplumun özgürleşmesi olarak görüldüğünün göstergesi olduğunu kaydetti.

Kadının düşünen ve üretken olduğunun bu sistem ile daha aktif olarak ortaya çıktığına dikkat çeken Aydınlar, “Evlerine esir edilen kadınların, töre adına genç yaşta katledilen kadınların ve topyekün kadın sorunları konusunda HDP ciddi bir politika ve mücadele veriyor. Kadınların inisiyatifinde hep beraber yeni bir dünya kurabileceğimize inandığımız için yerel yönetimlere talibiz diyoruz” diye belirtti. İstanbul’u bir kadın şehri yapacaklarını ifade eden Aydınlar, “İstanbul aslında bir kadın kentidir. Aynı zamanda İstanbul kavganın başkentidir. İstanbul bölgeden gelen birçok insana ana edası ile kucak açmış bir kenttir. HDP’nin ‘Kent senin’ projesi ile İstanbul’un kadın şehri olduğunu açığa çıkaracağız” dedi.

‘HALKA RAĞMEN BİR ŞEY YAPILAMAMASI GEREKTİĞİNİ SAVUNUYORUZ’

Yerel yönetimlerde şu an kullanılan yöntemin iktidarların dayattığı merkezileşme modeli olduğunu belirten Aydınlar, “Bunun en son örneğini Gezi parkında gördük. Kamu alanları zenginlere peşkeş edilemeye çalışıldı. Biz bunlar karşısında halka rağmen bir şey yapılamaması gerektiğini savunuyoruz” diye konuştu.

Burada kadının rolünün çok önemli olduğunun da altını çizen Aydınlar, şunları söyledi: “Çünkü kadının elinin değdiği her şey adil ve güzel olur. Çünkü eşitlik ve adalet duygusu kadının anaç ruhundan gelen bir şeydir. Biz kadınlar olarak kentimizi koruyacağız. Bu mücadeleyi kadınlar olarak en ön saflarda bizim vermemiz gerekiyor, çünkü bu iktidar bedenimize sahip çıkmaya çalışıyor hatta kaç çocuk yapmamız gerektiğine bile kendisi karar vermeye çalışıyor. Bizler onun için kararlarına bile artık tecavüz edilen anlayış ve mücadele karşısında bütün kadınları HDP çatısı altına mücadele etmeye çağırıyoruz.”

‘ALEVİLER, KÜRTLER, EERMENİLER OMUZ OMUZA MÜCADELE VERMELİ’

Türkiye tarihinde Dersim’den Maraş katliamına kadar Alevilere birçok kez katliam uygulandığını da hatırlatan Aydınlar, “Önümüzde AKP’nin de CHP’nin de tarihi var. Benim vurgulayabileceğim en büyük gerçek şudur; bizler eşit ve özgürlükçü bir anlayışı sahiplendik. Aleviler olarak hep birilerinin garantisi olarak görüldük. Ama AKP’nin dayattığı şeriatçı anlayışa karşı, karşı Alevilerin sığındığı bir CHP anlayışı var. Bu iki partinin de yaptıkları ortada” dedi.

HDP olarak üçüncü bir yol izlediklerini bu yolun ise tüm dinlerin ve ırkların özgürlüğünü hedef alan yol olduğunu aktaran Aydınlar, “Alevi dostlarımızın bugün birçok asimilasyon politikaları ile karşı karşıyalar. Ben Alevi kimliğimle her zaman da onur duydum çünkü ezilen bir halkın bireyiyim ben. Alevi yoldaşlarımızın yok sayılan bütün değerlerinin HDP’de can bulduğunu bir Alevi olarak söyleyebilirim” dedi. Alevi yurttaşlara çağrıda da bulunan Aydınlar, “Alevileri, Kürtleri, Ermenileri omuz omuza faşizme karşı bir mücadele vermeye çağırıyorum. Bu mücadele için yerel seçimlerinde çok önemli bir adım olduğunu fark etmelerini diliyorum” dedi.

‘DENETLEME MEKANİZMASININ TEMELİNDE HALK OLACAK’

“Kendimizi de kentimizi de yönetiyoruz” projesi ile denetleme mekanizmasının temelinde halkın olduğu komiteler oluşturulup toplumla birlikte kenti yöneteceklerini ifade eden Aydınlar, “Bununla halka söz hakkını vereceğiz. Bulunduğu alandaki sorunlarına kendileri dile getirecek ve çözüm bulacak. Biz sadece onlara destek olacağız. Aynı zamanda bu yöntemle taşeron işçiliği anlayışını ortadan kaldıran adaletli herkese eşit davranabilen bir belediyecilik anlayışı sergileyeceğiz. Bunun içinde yerellerin, mahallelerin, ev ev çalışıp sorunlarını merkeze kadar taşıyıp beraber çözdüğümüz bir politikayla devam edeceğiz” dedi. Bu model ile aynı zamanda sermaye güçlerine “Bizi yönetenlere artık sen bir dur sen bir sus, çünkü sizin bizi nasıl yönettiğinizin farkındayız. Sizler bizi sermaye güçlerine, sermaye sahiplerine ve zenginlere yoksulların alın terlerini, emeklerini, işçilerin iki kuruşla nasıl zor koşullarda yaşadıklarının farkına varmadan sömürerek susturmaya çalıştınız bizi sürekli inkar ettiniz” demek olduğunu belirten Aydınlar, “Bizler bu yöntem ile Alevisiyle, Sunnisiyle, Kürdüyle, Ermenisiyle hiçbir halkın diğerinden farklı haklara sahip olmadığını hepsinin eşit olduğunu açığa çıkaracağız” diye konuştu.

‘BAŞKA BİR DÜNYANIN MÜMKÜN OLACAĞINI GÖSTERECEĞİZ’

Belediye başkanı seçildiklerinde öncelikle İstanbul’un katledilmesine ve sermaye güçlerine peşkeş çekilmesine karşı mücadele edeceklerini belirten Aydınlar, “İstanbul’u yaşanılır bir kent haline getirmek için bütün çarpık kentleşme alanlarını değiştireceğiz” dedi. İstanbul’da yapılacak çok görevin kendilerini beklediğini ifade eden Aydınlar, “Halkın malını halktan alanlara karşı mücadele verip bunu halka iade edeceğiz. Bunun adına siz ne derseniz deyin. Ama biz halkların özgürlük mücadelesi diyoruz. Çünkü bu dünyada biz topraklarda hep beraber yaşayacağız ve bunu sadece zenginleri besleyecek bir anlayışla değil işçinin, alın teri döken emekçilerin bugün çok zor şartlarda bu kente var olma çabası içinde olan insanlarımızla yan yana politikalar üreteceğiz” dedi.

HDP’nin bunun için çok önemli olduğunun altını çizen Aydınlar, amaçlarını “Yerellerde özellikle yaptırımın, söz hakkının ve inisiyatifin halka verilmesi bizim önceliklerimiz ve ilkemiz olacaktır. Biz halkın söylemleri dışına çıkmadan, inisiyatifi onların ellinden almadan güzel bir şehir, güzel bir ülke, güzel bir dünya yaratabiliriz. Yani başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstereceğiz” sözleriyle ortaya koydu. (İstanbul/DİHA)

Mustafa Karasu: Tarih Alevileri tutumlarından dolayı onure edecektir!

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ile Yapılan Röportaj – I. Bölüm

24 Aralık 1978’de gerçekleşen ve resmi rakamlara göre iki yüze yakın kişinin yaşamını yitirdiği Maraş katliamının yapılış biçimiyle ne amaçlandı? İnsanların karnının deşilmesi, doğranması ve suikast yöntemleriyle hunharca katledilmesiyle ne mesaj verilmek istendi?

24 Aralık’ta somutlaşan Maraş katliamının hem güncel hem de tarihsel nedenleri vardır. her İkisini anlamadan Maraş katliamını gerçek anlamda değerlendirmek mümkün değildir.

Maraş, Kürdistan’ın Türkiye ile sınırı olan illerindendir. Antep, Adıyaman, Maraş,Malatya, Sivas, Erzincan ve Dersim Alevi Kürt şehirleridir. Çoğunluğu Fırat’ın batısı olarak bilinen bu illerde Cumhuriyetle birlikte izlenen politika Kürtleri Türkleştirme, Alevileri de Sünnileştirme politikasıdır. Türk devleti mevcut Türkiye sınırlarındaki farklı etnik kimlikleri ve inanç topluluklarını Türk ve Sünni hale getirerek tek renkli bir ulus yaratmayı hedeflemiştir. Türk-İslam denilen böyle bir ulus yaratarak güçlü olacaklarını düşünmüşlerdir.

Özellikle de Osmanlı imparatorluğunun dağılması ve küçülerek Türkiye’nin mevcut sınırlar içinde kalması, Türk yönetici elidinde farklı kimlik ve inançlara karşı bir güvensizlik ve bu temelde onları ortadan kaldırma düşüncesi ortaya çıkmıştır. Araplar, Arnavutlar, Sırplar, Bulgarlar ayrılmış Osmanlı imparatorluğu dağılmıştır. Osmanlı imparatorluğu sonrası kurulan cumhuriyet ve onun yönetici elidi “Türkiye cumhuriyeti olarak bir devlet kuruyoruz, bu devlet sağlam olsun, dağılmasın” düşüncesiyle güçlü olacaklarını düşündükleri Türk-Sünni bir ulus yaratmayı hedeflemişlerdir. Türkiye’nin demokratikleşerek bütün halklarla, inançlarla bir arada yaşayarak bu temelde güçlenme, bu temelde bir arada yaşama yerine, bütün farklılıkları ortadan kaldırarak tek kimlikle var olan bir devlet, bir ulus-devlet yaratma hedeflenmiştir.

Bunun en somut ifadesi cumhuriyetin kuruluşundan sonra bütün farklılıkları ezmek, merkezi bir devlet ve tekleşmiş bir ulus yaratma politikasının sonucu, Şeyh Sait ve arkadaşlarını idam edip Kürtleri sindirerek Türkleşmeye zemin hazırlamak istemişlerdir. Arkasından 1926’da kabul edilen Şark Islahat Planı; tek millet, tek devlet, tek inanç projesinin hangi araç ve yöntemlerle, politikalarla yürütüleceğini ortaya koymuştur. Şark Islahat Planı bütün Kürtleri Türkleştirmeyi hedeflediği gibi, Alevi Kürtleri hem Türkleştirmek hem de inançları üzerinde baskı kurup Sünnileştirmeyi hedeflemiştir. Bunun en somut ifadesi de Dersim soykırımıdır. Dersim soykırımı devletin planlı bir soykırımıdır. Çok önceleri hazırlanan ve bu çerçevede uygulamaya konulan planın somutlaşmasıdır, zirveleşmesidir.

Kuşkusuz bu katliamla sadece Dersim değil, bütün Alevi Kürtler üzerinde baskı kurulmuş, sindirilmek istenmiştir. Dersim üzerinden bütün Alevi Kürtler üzerinde bir Türkleştirme ve inançlarını baskı altına alma politikası izlenmiştir. Dikkat edilirse asimilasyonun, inkarcılığın en fazla geliştirdiği alan Alevi Kürtlerin bulunduğu alandır. Alevi Kürtleri erkenden ve tümden daha kolay Türkleştiririz düşüncesiyle en fazla buraları hedeflemişlerdir. Kuşkusuz Kürdistan’ın diğer illeri, bölgeleri de kültürel soykırım politikalarına tabii tutulmuştur. Cumhuriyetle birlikte Kürdistan’ın tümünde askeri işgal, siyasi sömürgecilik, ekonomik talan temelinde tam bir kültürel soykırım politikası yürütülmüştür. Öyle ki, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek biçimde Anadil yasaklanmıştır. Türk okullarının, Türk kültürünün teşvik edilmesi, Türk kültürünün yaygınlaştırılarak Kürt dili ve kültürünün yok edilmesi hedeflenmiştir. Çarşıda pazarda Kürtçenin konuşması yasaklandığı gibi, çocukların evlerde bile Kürtçe konuşması yasak edilmiştir. Öyle ki, kapılar dinletilmiş, evinde bile Kürtçe konuşanlar cezalandırılmıştır. Bu bile nasıl bir kültürel soykırımcı politika izlendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kürdistan sadece askeri olarak işgal edilmemiştir; Kürtlerin kendi kimliği ve dilini, ulusal demokratik taleplerini dillendirecek hiçbir siyasi oluşuma izin verilmemiştir. En ağır suç bu tür siyasi talepler dile getirilme olarak görülmüştür. Sosyal alanda da Kürt kültürüyle sosyal yaşam yok edilerek sosyal yaşam tamamen Türkleştirme üzerine kurulmuştur. Türkleşmeyi teşvik eden sosyal faaliyetlere izin verilmiş, bunun dışındaki sosyal faaliyetler geri ve tehlikeli görülerek baskı altına alınmıştır.

Dersim katliamıyla birlikte bu politika daha sistemli hale getirilmiştir. Dersim Tunceli’leştirilerek tümden Türkleştirmek hedeflenmiştir. Öyle bir ruh hali yaratılmıştır ki, insanlar yaşadıkları bu büyük soykırımı bile dillendirmekten korkmuşlardır ya da hatırlamak istememişlerdir. Artık Kürtlüklerinden söz etmek, kendi dillerinde konuşmak bile tehlikeli görülmüştür. İnsanlar bu değerlerinden uzak durmaya başlamışlardır. Zaten bütün Kürdistan’da olduğu gibi Alevi Kürtler açısından da Türkleşmek yaşam alanı bulmak anlamına gelmiş, Kürtlük ise hiçbir değer ifade etmeyen, yaşam alanı tümden ortadan kaldırılmış bir kimlik haline getirilmiştir. Kürtlüğünde ısrar ettin mi karnını bile doyuramayacak duruma düşebilirsin. Siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik ortam budur.

Alevi Kürtler üzerindeki politikanın en fazla etkili olduğu alanlardan biri de Maraş’tır. 1960’ların sonuna gelindiğinde Türkleşmeye doğru ilerleme durumu ortaya çıkmıştır. Artık Kürtlüğünü ve Aleviliğini her yerde gizlemektedir, saklamaktadır. Neredeyse Türklüğe gönüllü yürünmektedir. Kimliği gizleme ve saklama, zamanla Kürtlüğün Türklüğe, Aleviliğin de Sünni inanca evrilmesi gibi bir durum ortaya çıkarmaktadır. Belki Aleviliğini daha geç bıraksa da bu konuda da Aleviliğin tüm değerlerini savunma yerine, Aleviliğin de ne kadar Müslüman olduğunu ispatlama gibi bir psikolojik, kültürel eğilim ortaya çıkmıştır.

İşte bu ortamda, 1960’ların sonu, 70’lerin başında Türkiye’de devrimci gençlik hareketi ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki sol ve sosyalist hareket tabii ki çıkışıyla birlikte özgürlük isteyen, demokrasi isteyen bütün topluluklara seslenmiştir. Çünkü sosyalizmde bütün inançlara, bütün kimliklere, bütün farklılıklara saygı vardır. Sosyalizmde milliyetçilik yoktur. Sosyalizmde bir inancın diğer inanç üzerinde baskı kurmasına neden olan bir anlayış yoktur. Bu gerçeklik belli düzeyde kültürel asimilasyona uğrayan Alevi Kürt gençlerinin Türkiye soluna eğilim göstermesini beraberinde getirmiştir. Kürdistan’ın genelinde ise giderek Kürtlükle ilgili düşünceler filizlenmeye başlamıştır. Doğu Devrimci Kültür Ocaklarına Kürt gençlerinin ilgi göstermesi gelişmiştir.

Bu süreç 12 Mart’la sekteye uğratılmıştır. Ancak 12 Mart’tan kısa bir süre sonra devrimci hareket yeniden filizlenmeye başlamıştır. Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin direnişleri gençleri etkilemiştir. Alevi Kürt gençlerinin 12 Mart’ta direnen devrimci önderlere sempatinin gereği önemli bir kısmı Türkiye sol örgütlerine eğilim göstermiştir. Bu süreçte haksızlığa, zulme karşı çıkan, sosyalizmi savunan kimliğiyle aynı zamanda Kürt halkına yönelik kültürel soykırıma baş kaldıran, isyan eden, buna karşı mücadeleyi öngören ve bu temelde de bütün farklı inançların, kimliklerin kendi kimliğiyle örgütlenmesini ve Özgürlük Mücadelesini vermesini sağlayan Apocular grubu ortaya çıkmıştır. Bu grup Türkiye’deki sosyalizm ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak devrimci mücadeleyi geliştirdiği gibi, kültürel soykırıma uğrayan Kürtlerin de kendi kimliğiyle örgütlenmesini, kültürel soykırıma karşı kendi kimliğiyle örgütlenerek bir ulusal demokratik Özgürlük Mücadelesi verme iddiasını da ortaya koymuştur.

Apocu hareket kısa sürede Kürdistan’ın her tarafında gelişmeye başlamıştır. 1973’te Çubuk Barajında kurulan bu grubun içinde Alevi Kürt gençleri çoğunluktadır. Altı kişilik topluluğun dördü Alevi Kürt’tür. Yani Apocu grubun ilk grup olma kararı oluştuğunda, grubun ilk üyelerinin çoğunluğunun Kürt Alevi olması da bu hareketin nasıl bir özgürlük ve demokrasi hareketi olduğunu, tüm Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi geliştirme yanında Kürdistan’da da ulusal Özgürlük Mücadelesini geliştirirken Alevi’siyle, Sünni’siyle bütün Kürtleri kendi kimliğiyle özgürleştirmeyi hedeflediğini ortaya koyar. Daha doğrusu Alevi Kürt gençleri kendilerini Önder Apo’nun düşüncelerinde, özgürlük ve demokrasi anlayışında gördükleri için Önder Apo’yla birlikte hareket ederler. Bu ilk grup özgürlük ve demokrasi anlayışı nedeniyle oluşumunu ifade eden Çubuk Barajında olduğu gibi, daha sonra da Alevi gençlerin grup içinde yoğunlukla ve aktif bir biçimde yer almasını sağlamıştır. Zaten Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını önceliklerine koyan Kürt örgütleri içinde Alevi Kürtleri örgütleyebilen tek hareket olmuştur. başka bazı örgütlerde de Alevi Kürt gençleri yer alsa da bunların sayısı çok sınırlı olmuştur.

Apocu grubun ilk geliştiği yerlerden biri de Güneybatı’dır. Antep’te, Adıyaman’da, Maraş’ta ve Malatya’da gelişme gösterir. Özelikle Antep’te güçlenir. Antep’te de Maraşlılar, Adıyamanlılar, Malatyalılar yoğun bir biçimde vardır. Özellikle de Maraşlılar Antep’te önemli bir nüfus oluşturmuşlardır. Kısa sürede Antep’te yaşayan Pazarcıklılar, Elbistanlılar, Malatyalılar üzerinden Güneybatı denilen Maraş, Malatya Adıyaman’da bu hareket gelişme gösterir. Dersim de Apocu grubun ilk geliştiği yerlerdendir. Kuşkusuz sadece bu alanlarda değil, bütün Kürdistan’da, Urfa’da, Mardin’de, Amed’de, Batman’da, Bingöl’de ve Serhat’ın diğer illerinde de gelişme gösterir.

Apocu hareketin geliştiği 1970’ler dönemi aynı zamanda Türkiye’de de devrimci demokratik hareketin, sol güçlerin geliştiği bir dönemdir. Malatya, Maraş, Adıyaman’da da sol güçlerin önemli bir gelişme potansiyeli vardır. Bir taraftan Apocu grup gelişme gösterirken, Türkiye solundan örgütler de Antep’te, Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta gelişme göstermektedirler. Gelişen Apocu hareket de bu şehirlerde Alevi Kürtleri yoğun bir biçimde içine çekmektedir. Öyle ki, 1978’e gelindiğinde Apocular Alevi Kürtlerin de yoğun olarak yaşadığı Antep’te işçiler arasında da, gençler arasında da, halk arasında en etkin grup haline gelmişlerdir.

Türk devleti Şark Islahat Planından ve cumhuriyetten bu yana özellikle Fırat’ın batısındaki Alevi Kürtleri asimile etmek isterken, 1960’ların sonu, 70’lerin başında bu gençler Türkiye soluna ilgi duymuşlar ve devrimci mücadele içinde yer almışlardır. 1970’lerle birlikte Apocu grupla Maraş’ta, Malatya’da, Anep’te, Adıyaman’da, Dersim’de önemli bir örgütlenme düzeyi ortaya çıkmıştır. Bu örgütlenmenin hem de Türk devletine ve yerel gericiliğe meydan okuyan militan bir karakteri bulunmaktadır. Türk devleti buraları Türkleştirmek isterken, Türk uluslaşması içinde eritmek isterken Dersim isyanı ve diğer politikalarla Alevi Kürtleri sindirmek isterken, Alevi Kürtler Apocular dahil 1970’lerde devrimci örgütlenmeler içinde yer alarak aktif mücadele içinde olmuşlardır. Türk devletinin on yıllardır izlediği politika tersine dönmüştür. Türk devletinin politikalarını boşa çıkaran, on yıllarca yıl yürüttüğü politikalarla ulaştığı sonuçları tersine çeviren bir durum ortaya çıkmıştır. Türk devletini Maraş katliamına götüren etkenlerden biri budur.

Diğer yandan güncel olarak da Maraş ve çevresi Türkiye’de gelişen sol, sosyalist, Kürt Özgürlük Mücadelesi içinde aktif olarak yer almaktadırlar. Mevcut Türkiye’deki rejimin gerilemesi, dağılması, solun, sosyalist güçlerin Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye’de ve Kürdistan’da gelişme göstermesi NATO’ya bağlı sömürücü, baskıcı,  kültürel soykırımcı rejimi tehdit etmeye başlamıştır. Öyle ki, önü alınmazsa sol, sosyalist güçlerin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye’de ve Kürdistan’da giderek kesin bir hakimiyet sağlaması gündeme gelecektir. İşte Türkiye’nin siyasal kriz geçirdiği, altüst oluş yaşadığı, devrimcilerin, sosyalistlerin, demokratların büyük bir yükselişe geçtiği böyle bir süreçte bunu durdurmak için bir planlama çerçevesinde karşı saldırıya geçmiştir. Maraş katliamı böyle bir saldırıda dönüm noktasıdır. Bir taraftan Türkiye’de gelişen devrimci demokratik sosyalist hareketin gelişmesini, diğer taraftan da gelişen Apocu hareketin bütün Kürdistan’da ve Güneybatı’da etkili olmasının önüne geçmesini engellemek açısından bu katliam planlanmış ve pratikleştirilmiştir.

Bu katliam her zaman tahrik edilebilecek Alevi-Sünni gerilim noktalarının olduğu Maraş gibi bir yerde gerçekleştirilmiştir. Maraş’taki gericilik ve MHP örgütlenmesi Kürt Alevi halkının üzerine sürülmüştür. Kısa sürede MHP’lilerin ve her türlü gerici güçlerin ve bu tür provokasyonlar ve komplolar yapan derin devlet birimlerin de harekete geçmesiyle birlikte yüzlerce Kürt insanı vahşice katledilmiştir. Kürtlüğün ayağa kalkması, Kürt halkının zulme karşı baş kaldırması, mevcut Türkiye rejimini kabul etmemesi, bu rejimi kabul etmeyerek özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi verenlerin yanında yer alması bu devleti öfkelendirmiştir. İşte Maraş’ta da bu öfke Alevi Kürt halkının vahşice katledilmesiyle sonuçlanmıştır.

Maraş katliamından hemen sonra bütün Türkiye’de, Kürdistan’da sıkıyönetimin yaygınlaştırılması bu nedenledir. Maraş katliamından sonra sıkıyönetimin geniş bir alana yayılması bu katliamın kapsamlı bir planlamanın parçası olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim Maraş katliamı 12 Eylül’e giden yolun en temel dönüm noktasıdır. Zaten sonradan anlaşılmıştır ki, Maraş katliamının olduğu dönemde bir darbe kararı alınmıştır. Darbenin psikolojik ve siyasi ortamını yaratmak için böyle bir katliam gerçekleştirilmiştir. Bu katliamın gerçekleştiği siyasal ortam iyi irdelendiğinde katliamın amacı da net olarak anlaşılmıştır. Nitekim Kürt Halk Önderi daha 1978 Maraş Katliamından hemen sonra yazdığı Maraş Katliamı Üzerine Değerlendirme adlı broşürde Maraş katliamının faşist bir darbeye gitmenin başlangıcı olduğunu, eğer devrimciler, sosyalistler, bütün demokratik güçler bir araya gelip örgütlü hareket etmediği takdirde bu sürecin sonunun bir faşist darbeyle sonuçlanacağını vurgulamıştır. Bunu öyle herhangi bir sağ-sol çatışması olarak görmemiş, bütün Kürdistan ve Türkiye’de bir faşist diktatörlüğe giden yolun başlangıcı olarak görmüştür. Ne var ki Türkiye’deki sol güçlerin büyük çoğunluğu Maraş katliamını böyle algılamamışlardır. O yıllarda şurada-burada MHP’lilerin halka saldırarak yaptığı katliamlardan, saldırılardan biri olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle de Maraş katliamına o dönemde daha örgütlü bir cevap verme, tedbirler alarak katliamın hedeflerini boşa çıkarma politikası yürütülememiştir.

Maraş katliamıyla böyle bir askeri darbe amaçlandığı gibi, topluma da devrimci güçlerin, demokratların yanında yer alınırsa katliama uğrayacakları, öldürülecekleri mesajı verilmiştir. Özellikle de Alevi Kürtlere bu mücadelenin içinde yer alırsanız, devlete karşı mücadele eden örgütlerin yanında yer alırsanız, onlarla birlikte devlete karşı mücadele ederseniz başınıza bu tür katliamlar gelir biçimindeki bir mesaj da verilmek istenmiştir. Açıkça Alevi Kürtlere “Bizim 1926 yılından beri Şark Islahat Planı çerçevesinde uyguladığımız politikalara boyun eğeceksiniz, Türkleşeceksiniz, kimliğinizi ve inancınızı bırakacaksınız, bu devlet sizlere nasıl bir gelecek çizmişse o yolda yürüyeceksiniz mesajı vermiştir. Bizim politikamıza karşı çıkanların sonu bu olur, demişlerdir. Bu saldırı ve katliamlarla Alevi Kürtlerin yavaş yavaş Maraş’a yerleşmesi, Maraş’ta giderek nüfus dengesini Kürtlerden yana çevirecek bir gelişme göstermelerinin önüne engel olmuşlardır. 1979’da Kürtler Maraş’ta artık yerleşik bir hale gelmişlerdir. Ticarete girmişlerdir. Köylerden göç eden Alevi Kürtlerin yerleştiği bir şehir haline gelmiştir. Bu katliamla birlikte şehir merkezinden başlayarak Maraş Kürtlerden arındırılmıştır. Zaten bir yönüyle de sonuçlarına bakarak Maraş katliamının hangi amaçla yapıldığı, neyi hedeflediği görülebilir.

Katliam Maraş başta olmak üzere bölgedeki Kürt Aleviler üzerinde nasıl sonuçlar ortaya çıkardı? Sosyal ve psikolojik açıdan nasıl bir etkiye yol açtı?

Maraş katliamı kuşkusuz başta Maraş olmak üzere çevredeki Alevi Kürtler üzerinde çok ağır bir travma ortaya çıkardı. Önemli bir psikolojik baskı yarattı. Alevi Kürtleri kendilerini güvende hissetmemeye başladılar. Mevcut Türk devletinin varlığı ortamında her zaman yaşamlarına kast edilecek katliamlar olabileceği biçiminde bir psikolojik etki altına girdiler. Sadece Maraşlılar değil, bütün Aleviler  içinde ne zaman, nerede, nasıl katliama uğrayacakları konusunda kaygılar, kuşkular arttı. Bu durum neredeyse Alevi Kürtlerin Türkiye’de yaşam hakkı ve imkanı kalmadığı gibi bir izlenim ortaya çıkardı. Kültürel soykırımcı sömürgeci Türk devleti de böyle bir ruh hali yaratmayı hedefliyordu. Zaten 1950-60’lardan daha sonraları da Alevi Kürtler ilk önce metropollere daha sonra da Avrupa’ya göçertiliyordu.

Kuşkusuz Kürtlerin Kürt bölgelerinde ekonomik sorunların da vardı, ama benzer ekonomik sorunlar Türkiye’nin birçok bölgesinde de bulunmaktaydı. Sadece Alevi Kürtler değil, Alevi Kürtler çevresinde yaşayan Sünni Türkler için de benzer koşullar söz konusuydu. Ancak Aleviler 1960-70’li yıllarda yoğun olarak göç ediyorlardı. Kendilerini daha güvenli görebilecekleri, kimsenin kendilerini bilmeyeceği, tanımayacağı metropollere atıyorlardı. Ya da Avrupalara atıyorlardı. Maraş katliamından sonra bu eğilim daha da arttı. Artık kaldıkları yerleri, binlerce yıldır atalarının, analarının, dedelerinin oluşturduğu vatanları ve güzel köyleri kendilerine geçici bir yer olmaya, yabancı gelmeye başlamıştı. Artık kendilerini buralara ait görmemeye başlamışlardır. Bu, gerçekten de çok kötü bir ruh hali, psikolojik durumdu.

Bu durum 12 Eylül’le daha da pekiştirildi. Zaten bir buçuk iki yıl sonra 12 Eylül geldi. Maraş katliamı 12 Eylül’ün başlangıcı gibiydi. Maraş katliamından sonra da baskılar sürmüştü. 12 Eylül’le birlikte Türk devleti Kürtleri tümden kültürel soykırıma uğratma kararı almıştı. Kürdistan’da yoğun baskıların amacı buydu. Amed’de sembolleşen büyük baskı ve zulmün amacı da Kürt’ün iradesini kırmak, Kürt’ü iradesiz kılarak tümden kültürel soykırıma uğratarak Türkleştirmeyi hedefliyordu. 12 Eylül’ün Kürtler üzerindeki politikası kesinlikle buydu.

Türk devletinin, Türkiye cumhuriyetinin başından itibaren tek tipleştirme, tek inançlaştırma politikası 12 Eylül’de daha da katı hale getirildi. Kürtler tümden Türkleştirilecek, Aleviler de Sünnileştirilecekti. Aslında 12 Eylül bir yönüyle de geçmiş dönemde belirli düzeyde devletin dışında tutulan İslami kesimleri de devletin içine alarak Türk-İslam sentezinin gerçek anlamda pratikleşeceği bir dönem başlattı. Başta fetullahçılar olmak üzere Türk-İslam sentezcilerinin gelişme göstermesi 12 Eylül’de daha da hızlandı. Bu politika çerçevesinde özellikle Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Dersim, Erzincan’da yaşayan bütün Kürtlerin göçertilmesi hedeflendi. Bu yönlü açık politikalar izlendi. Halkı göçertmek için insan tacirliği yapan çeteler kuruldu. Bunlarla Alevi Kürtlere el attırılarak ülkeden kaçırttılar. 12 Eylül’ün belki de en fazla uğraştığı yer Güneybatı oldu. Maraş merkezli olmak üzere çevre illerdeki halkın topraklarından koparılması, yurtdışına kaçırtılması, metropollere göçertilmesi gerçekleşti. Kuzey Kürdistan’ın Güneybatısı insansızlaştırmanın en fazla sonuç aldığı  bölge oldu. Tarihte topraklarından bu kadar hızlı biçimde giden, koşan örnekler az görülür. Ermeni tehciri daha farklı bir biçimde buralarda uygulandı. 12 Eylül’den sonra Maraş, Malatya, Sivas ve çevre illerde uygulanan tamamen bir tehcirdi. Ancak trajik olan ise bu tehcirin, bu binlerce yıldır atalarının, analarının vatan haline getirdiği topraklardan çıkma ve Avrupa’ya göçertilme “Umuda yolculuk” olarak değerlendirildi. Ülkeden kaçış, vatandan kaçış, emeğinden kaçış, kendi kültüründen, değerlerinden, daha doğrusu kendinden kaçış bir umuda yolculuk olarak gösterildi. Kültürel soykırımın, bir toplumun yok edilişinin bu hale getirilmesi kadar trajik bir şey olamaz. Umut değil, tümden kendi olmaktan çıkma, kendini bitirme, tüketme olma olan bu topraklardan kaçış gerçekleşti. Güzel köyler viraneye döndü. Sadece birkaç yaşlının kaldığı köyler haline geldi. Çalışabilecek düzeyde olsaydı herhalde onlar da bu toprakları tümden bırakıp gideceklerdi. Gençliğin, eli iş tutanların göçertilmesi, sadece ihtiyarların bırakılması bir nevi bu toplumun kendi topraklarında ölmesinin sembolik haliydi.

Yaşlılık demek ölüme doğru yol almak demektir. Ölüme doğru gitmek demektir. Maraş başta olmak üzere çevre şehirlerde Kürt’ün ölüme doğru yol alışı bir nevi böyle sembolik hale gelmişti. Maraş katliamıyla ortaya çıkarılan, artık bu toprakların kendilerine ait olmayacağı, buralarda yaşamayacakları fikri 12 Eylül’le birlikte daha da derinleştirildi. Bir nevi Maraş’taki bu psikoloji salgın bir hastalık gibi hızlı biçimde bütün Alevi Kürtlere yayıldı. Bütün Alevi Kürtlerde kendi topraklarından göçme ve bunu kurtuluş görme eğilimi gelişti. Bugün Alevi Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya bakılırsa geçmiş nüfusun çok gerisinde bir Alevi Kürt nüfusunun var olduğu görülür. Bir dönemler Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta, Erzincan’da Alevi Kürtler yoğunlukken, giderek azalmışlardır ve bunun sonucu Türk nüfusu yoğunlaşmış ve buraları tamamen Türk şehri haline getirilme durumuyla karşılaşmıştır. Demografik yapı tümden değiştirilmişti. Türk köylerin nüfusu artarken, Alevi Kürt köylerinde nüfus azalmıştır. Öyle ki, çevredeki bir Türk köyün nüfusu onlarca Kürt köyünün nüfusu kadar olmuştu. Bunun bir kültürel soykırım olduğu açıktır.

Ha Ermeniler 1915’te tehcir edilerek zorla topraklarından göçertilmiş, ha bazı katliamlarla Kürt toplumu üzerinde ağır bir travma, baskı ve psikolojik etki yaratılmış ve göçertilmiş! Arada yöntem dışında pek fark yoktur. Sonuç itibariyle Ermenilerin bu topraklardan göçertilmesi gibi Alevi Kürtler de göçertilmiştir. Bu da Ermeni tehciri gibi, Ermeni soykırımı gibi bir soykırımdır. Ermeni soykırımını soykırım görmek, ama Güneybatıdaki bu göçertmeyi bir kültürel soykırım olarak görmemek kabul edilemez. Kaldı ki bu göçertmeler bir katliam yapılarak hızlandırılmıştır. Sanki Kürtlerin bu toprakları gönüllü olarak bıraktığı gibi bir izlenim vermek kadar yanlış bir şey olamaz. Kesinlikle gönüllü gitmemişlerdir. Eğer üzerlerinde o kadar ağır bir baskı olmasaydı, katliamlar olmasaydı, psikolojik harekat olmasaydı Alevi Kürtler varlıklarını ve yaşamlarını sürekli tehdit altında görmeselerdi herhalde onlar da komşuları olan Türkler gibi kendi topraklarında kalırlar, kendi kimlikleri ve kültürleriyle yaşarlardı. Yaban ellerde tükenmezlerdi. Kendi kimliklerinden, kültürlerinden koparak bir kimlik bunalımına girmezlerdi. Bu açıdan Maraş katliamının yarattığı psikolojiyi, yarattığı sonuçları bugün daha iyi görmek lazım, amacını daha iyi görmek lazım. Ortaya çıkardığı sonuçlara bakarak Maraş katliamını değerlendirmek ve ona göre bir tutum geliştirmek çok çok önemlidir.

Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarları hala kayıp, gömülenlerin mezarında isim yazılmamış olması sizce ne ifade ediyor?

Katliamda yaşamını yitirenlerin bir kısmının mezarları kayıp. Bir kısmının da gömüldükleri yerler belli, ama hangi mezarın kime ait olduğu belli değil. Bunlar da ölenlere yaklaşımı gösteriyor. Nasıl ki Alevi Kürtlüğün bu topraklardan kökünü kazımak amaçlanmışsa, mezarların olmaması, mezarlara isim yazılmaması da Alevi Kürtlere nasıl yaklaşıldığının somut ifadesidir. Dersim katliamında idam edilenlerin hala mezar yerleri belli değildir. Yine Şeyh Sait ve idam edilen arkadaşlarının yeri belli değildir. Kürt gerillalarının mezarlarına nasıl yaklaştıkları biliniyor. Açıkça bu katlettiklerinin mezarının belli olmasını istemiyorlar. Ya da kendilerine karşı direnenlerin mezarlarının yerlerinin belli olmasını kabul etmiyorlar. Bir nevi Alevi Kürtlere yaklaşımın bir parçası olarak hafızasız, belleksiz bırakmak, tarihinden koparmak istiyorlar. Çünkü bu yaşadıkları acıları hatırlarlarsa, Türk devletinin uyguladığı bu katliamları ve uygulamaları hatırlarlarsa o zaman kimliklerini hatırlarlar, kendilerini hatırlarlar, bu da Türk devletine karşı mücadele olarak döner. Bu nedenle mezarlarının yerlerinin bilinmesi, katledilenlerin mezarlarının yapılması, mezarların anıta dönüşmesini, buralara halkın gelerek geçmiş anılarını, hafızlarını tazeleyip tarih bilinci oluşturmasının önüne geçmek istiyorlar. İstiyorlar ki Alevilerin tarih bilinci olmasın, Kürtlerin tarih bilinci olmasın. Tarihi olmayanların herhangi doğru bir şey yapmaları mümkün olamaz. Tarihi bilince sahip olamayanlar varlıklarını koruyamazlar, yok olmaya mahkumdurlar. Bu nedenle de Maraş’ta katlettiklerinden hangilerinin hangi mezarda gömüldüğünü kayıt altına almamışlardır. Zaten bir kısmının mezarı bile belli değildir.

Gömülenlerin kime ait olduğunun belirtilmemesi bilinçlidir. Bunu sıradan, bilinçsiz bir yaklaşım olarak görmemek gerekiyor. Herhangi bir yerde DNA tespiti yaparak mezarların kime ait olduğu açığa çıkarılırdı. Ama buna da izin verilmemiştir. Bırakın bunu, Maraş’a girilmesine bile izin verilmiyor. Maraş katliamının 35. Yılında bile çok az bir kişi dışında izin verilmemiştir. Bunlar bilinçli yaklaşımlardır. Halkın kendi değerlerine, geçmişte yaşadıkları acılara, babalarına, analarına, dedelerine, atalarına sahip çıkmasına izin verilmiyor. Böyle olursa o zaman tarih hatırlanacak, bilinç oluşturulacak, bu da Alevi Kürtler üzerinde hangi uğursuz amaçların olduğu açığa çıkacak, bunun sonucu da Alevi Kürtler bu bilinçle Türk devletinin politikalarına karşı çıkacaklardır. Yeniden bu topraklarda var olma mücadelesi vereceklerdir. Bu topraklarla bağlarını arttıracaklardır. Mezarlar bir yönüyle de toplumların kendi geçmişleriyle bağlarıdır.

Bugün Kürdistan’ın birçok yerinde mezarlar neredeyse yok olmaya yüz tutmuştur. Mezarların yok olmaya yüz tutması, aslında geçmişle bağların giderek kopması anlamına gelmektedir. Mezarların belli olması, oralara ziyaretler yapılması, oraların yeşertilmesi, mezarlara bakmak, mezarlara değer vermek geçmişe, yaşadıkları yere değer vermektir. Ama Türk devleti Alevi Kürtleri topraklarından uzaklaştırarak tümden yok etmek istedikleri için mezarla bağını kurmasını bile kabul etmemiştir. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Nasıl ki hayvanlar ölür bir tarafa atılır, kimse bilmez, bir nevi Maraş katliamında ölenlere de böyle yaklaşılmıştır. Ölen insanların bir topluma ait olduğu düşünülüp ona göre davranılmamıştır.  Ölülere hayvan gibi bakmışlardır. Bu nedenle şu anda bir kısmının mezarları kaybolduğu gibi, diğerlerinin de kimin hangi mezara gömüldüğü bilinmemektedir. Halbuki mezarlıktaki görevlilerin bile bunlar kime ait diye sorup bunun peşine düşmesi gerekirdi. Ölenlere yaklaşım böyle değil midir? Türkiye’de Türk insanının, Müslümanların mezara yaklaşımı böyle değil midir? Mezarlar varsa, o mezarların kime ait olmasını istemezler mi? Aileleri kimse gelip o mezarlarda dua etmesini dua etmesini veyahut anmasını istemezler mi? Eğer Alevi Kürtlere gerçekten de bir insan gibi baksalardı, değer verselerdi, eşit bir toplum olarak görselerdi herhalde bu 35 yıl içinde hangi mezarın kime ait olduğu da belli olur, o mezarlar şimdi sürekli ziyaret edilen, anılan bakımlı mezarlar haline gelirdi. Bu olmamışsa, bu da Maraş katliamındaki anlayışın, yaklaşımın bugün de devam etmesini göstergesi olarak görülmelidir.

Katliam sonrası Türkiye’de sembolik yargılama yapıldı. Bu katliam hala uluslararası mahkemelere taşınmadı. Sizce bunun nedeni nedir?

Maraş katliamı tarihin en büyük katliamlarından biridir. Hem de vahşice işlenmiştir. Bir savaş olur, savaş ortamında binlerce insan ölür. Toplu öldürmeler de görülür. Suçsuz, sivil insanlara bir gün aniden komşularının ya da çevresindekilerin saldırması, katletmesi kadar dramatik bir şey olamaz. Almanlar bile Yahudilere böyle yapmamıştır. Alınmıştır, başka yere götürülmüştür, oralarda olumsuz koşullarda ölüme terk edilmiştir. Burada ise karanlık güçler bizzat paramiliter örgütleri ve sivilleri kışkırtarak bu katliamları yaptırmıştır. Asker ve polisler tarafından değil de, kışkırtılarak bir sivil kesim diğer sivil kesimin üzerine sürülerek vahşice katlettirilmiştir. Ama planlı ve örgütlü yaptırılmıştır. Yoksa sivil insanların rastgele diğer sivillerin üzerine saldırılması ve katliamlar yapması gibi bir durum söz konusu olamaz. Zaten MHP’liler öncülük etmiştir. MHP’liler örgütlü bir topluluktur. Paramiliter bir topluluktur. Devletin devrimcilere, solculara, bütün muhaliflere karşı kullandığı bir çete güçtür.

Katliamın nasıl olduğu bilinmektedir. 12 Eylül askeri darbesinin yapılmasında da bir dönüm noktasıdır. Arkasında darbeciler de vardır, derin devlet de vardır. Türkiye’de şimdiye kadar derin devletin işlediği katliamlar açığa çıkmadığı gibi, Maraş katliamının da gerçek failleri, neden yapıldığı açığa çıkmamıştır. Çünkü bu katliamların açığa çıkarılması Türk devlet gerçeğinin açığa çıkarılmasıdır. Türk devlet gerçeğinin nasıl komplocu bir devlet olduğu, nasıl soykırımcı ve katliamcı bir devlet olduğu bu katliamlar açığa çıkarsa netleşecek, bu da bu devlet karakterinin tasfiyesinin başlangıcı olacaktır. bu katliamlar ortaya çıktığında bu devlet artık eski karakterini koruyamaz; tümden değişmek zorunda kalır. Ama değişmeyen, değişmemekte direnen, zihniyet devrimi yapamayan, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadarki devlet zihniyetini, amacını, projelerini gerçekleştirmeye yönelen bir devlet ve onun siyasal yapısı hala var olduğu için bu katliamlar açığa çıkarılmıyor. Bu katliamların açığa çıkarılması zor değildir. Gerçekten demokrasiye duyarlı bir devlet olsa, ya da katliamları ortaya çıkarmada kararlı bir siyasal yapı olsa şimdiye kadar bu katliamların sorumluları açığa çıkarılabilirdi. Arkasındaki güçler açığa çıkarılabilirdi. Ama ne olmuştur? Sembolik bir yargılama olmuştur, birkaç kişi cezalandırılmıştır ve böylelikle dava kapanmıştır.

İki yüz kişiye yakın insanın acımasızca, canice katledildiği bir katliamın üstü böyle örtülebilir mi? Bu kadar insanın öldüğü bir katliamın üstü örtülürse o ülkede kimin canı güvencede olabilir? Aleviler kendilerini nasıl güvencede hissedebilirler? Eğer katliamların üstü örtülüyorsa, sorumluları bulunmuyorsa bu,  komplocu katliamcı devlet zihniyetinin devamı demektir. Böylelikle Aleviler de, Kürtler de kendilerini güvencede görmezler. Güvencede görmedikleri için de topraklarında yaşama isteği, umudu ortaya çıkmaz. Eğer Maraş katliamı tüm gerçekleriyle ortaya konulup tüm suçlular açığa çıkarılmıyorsa nedeni, bugüne kadar izlenen devlet politikasının ortaya çıkarılmak istenmemesidir. Devletin bugüne kadar izlediği zihniyetin açığa çıkmasını istemediklerinden, nasıl bir komplocu devlet olduğunun, nasıl kötü amaçlara sahip olduğunun açığa çıkmasını istemediklerinden bu katliam doğru dürüst sorgulanmamış ve katilleri yargılanmamıştır, cezalandırılmamıştır. Yoksa şimdiye kadar bu katliamın sorumlularının hepsi bulunurdu ve gerçekler ortaya çıkarılırdı.

Bu katliamı yapanlar açığa çıkarılmadığı gibi, hala valisi, savcısı, polisi, jandarması Alevileri Maraş’a sokmamakta ısrar ediyorlar. Maraş’a sokmamakta niye ısrar edilir? Nedeni açıktır: hala suçlu görülen Alevilerdir, Kürtlerdir. Burada ne işiniz var deniyor. Alevi Kürtler Maraş’a konmayarak bu katliamcılar korunuyorlar, o katliamcı zihniyet meşru görülüyor. Katliamcı zihniyet devam ettiriliyor. O dönemde bu katliamın içinde yer alan çevreler ve Maraş’ın ileri gelenleri “O dönemde yanlışlıklar yapıldı, bazılarımız kullanıldı, bir kısmımız ağır suçlara ortak edildik” deyip özür dileyeceklerine, bu topraklar sizindir de, gelin beraber yaşayabiliriz diyeceklerine, mezarlarının ziyaret edilmesine ve cem evi açılışına bile müsaade edilmiyor. Alevilerin Maraş’ta yaşamasına izin verilmiyor. Bu, açıktan açığa katliamcıların korunması, katledilenlerin de hala suçlu olarak görülmesinden başka bir anlam ifade etmez.

Aleviler oraya giderse Maraşlıların gururuna dokunurmuş! Maraşlılara hakaret olurmuş! Böyle bir şey düşünülebilir mi? Maraşlıların gerçekle yüzleşmeleri gerekir. Geçmiş katliamda kendi sorumluluklarını görmeleri gerekir. Bunları görmek ne gururunun incinmesidir ne de onlara hakarettir. Onların yanlışlıklarından, kirlerinden, geçmişteki kötü şeylerden bağını kopararak Alevi Kürtlerle, bu insanlarla barışmaktır. Sadece Alevi Kürtlerle değil, insanlıkla bile barışmaları ancak böyle olabilir. Ama  yapılmıyor. Onun yerine, Aleviler gelir orada tören yaparsa, gezerse Maraşlılara hakaret olurmuş, yaklaşımı gösteriyor. Bu zihniyette olan bir yerde Maraş katliamı doğru dürüst yargılanabilir mi? Maraş katliamı gerçeği ortaya çıkarılabilir mi? Maraş katliamında gerçeğin açığa çıkarılması açısından ilk önce o halkın nasıl kışkırtıldığının, nasıl galeyana getirildiğinin, nasıl o katliama alet olduğunun açıkça ortaya konması gerekiyor. Maraşlıların bu gerçeği kabul etmesi gerekir. Bu gerçek kabul edilmeden Maraşlılar nasıl rahat edecek, vicdanları nasıl rahat olacak? Maraşlılar bu gerçeği kabul etmeden vicdanı da rahat olamaz, üstlerindeki töhmet de, kirlilik de devam eder. Böyle olduğu için, gelmesinler deniyor. Şu anda psikolojik olarak rahat değiller, psikolojileri bozuktur. Çünkü itiraf ederek, bu suçlara nasıl bulaştıklarını görerek, bunu bilerek, bunu öğrenerek, bunu hatırlayarak, bunu çocuklarına anlatarak, geçmişte yanlış yapıldı, Alevilere karşı suç işlendi, şimdi bunları gördük, özür diledik, kurtulduk diyerek rahatlayacaklarına, Alevilerle yan yana yaşama iradesi ortaya çıkaracaklarına, haksızlığa uğramış Alevilerin Maraş’a gitmesine bile izin verilmiyor. İşte katliamın yargılanmamasının nedeni budur.

Bu katliamın gerçeği açığa çıkarılırsa Maraşlılara hakaret olacakmış! Kuşkusuz Maraşlıların çoğunluğu bu katliam içinde yer almamıştır. %20-30 katılmıştır. Herkesin katıldığını söylemek de mümkün değildir, ama bir katılma gerçeği vardır. Bu da az değildir ve Maraşlıların içinden çıkmıştır. Katılmayanların bu katliamı mahkum etmesi, katılanların da suçlarını itiraf etmesi gerekir. Böyle olursa o zaman gerçek yargılama olur. Gerçek yargılama da, gerçek mahkum etme de budur. O zaman Avrupa’ya da gitmesine gerek yok, dünya herhangi bir mahkemesinde de yargılamasına gerek yoktur. Çünkü Alevilerin amacı insanlar cezalandırılsın, ömür boyu cezalı kalsın değildir. Bu gerçekler açığa çıksın, itiraf edilsin, özür dilensin, bir daha böyle bir duruma yol açmayacak bir zihniyet Maraş’ta ortaya çıksın. Aleviler için gerçek ve doğru yargılama da, sorgulama da budur. Aleviler bununla yetinebilirler.

Eğer bu olmazsa tabii ki yargılanmasını isterler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de giderler, Dünya İnsan Hakları Mahkemesine de giderler. Çünkü bu katillerin bu dünyada değil, öteki dünyada da yargılanması gerekiyor. Bu yönüyle Maraş katliamı yargılamaları bitmemiştir. İnsanlık suçu yargılanmadan bitmez. Bu gerçekler ortaya çıkmadan Türkiye de temize kavuşamaz, Maraş toplumu da. Türkiye de töhmet altında kalır, Maraş da. Tabii ki Maraş katliamının bir yolunun bulunup Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de götürülmesi gerekiyor, insanlığa karşı işlenen suçlara bakan mahkemelere de götürülmesi gerekiyor. Bildiğimiz kadarıyla insanlığa karşı işlenmiş suçların, insan toplumuna karşı işlenmiş suçların zaman aşımına uğraması diye bir şey yoktur. Burada bir toplu kıyım vardır, bir soykırım vardır. Nasıl ki Yahudi soykırımı, Ermeni soykırımı ya da başka bir soykırım zaman aşımına uğramamışsa, Dersim’deki de, Maraş’taki de bir soykırımdır, zaman aşımına uğrayamaz. Maraş katliamının sonuçları tam bir soykırım düzeyinde olmuştur. Sadece iki yüz kişi ölmemiştir, Maraşlı Alevi Kürtlerin kökü kazınmıştır, o topraklardan arındırılmıştır. Kürtlerin yaşadığı şehirler, köyler, kasabalar, insanlardan arındırılmıştır. Bu da soykırımdır. Bu açıdan bir hukuk çalışması yapılmalı, bu konuda hukukçular heyeti ortaya çıkarılmalı, Maraş katliamını kesinlikle uluslararası mahkemeye götürmelidir.

Türkiye’deki mahkemeler zaten taraflıdır. Hala Alevileri Maraş’a sokmayan ordu, polis, yargı, Emniyet Müdürü, validir! Bu zihniyetle oluşturulmuş mahkemeler de tabii ki doğru karar veremezler. Nitekim vermemişlerdir. Vermedikleri gibi,  neredeyse Maraş katliamına bulaşanlar Maraş’ın kahramanları haline gelmiştir. Ökkeş Kenger Maraş’ın hala itibar gören bir adamıdır. O dönemin bütün MHP’lileri suçludur. Hadi diğerlerini bırakalım, MHP’lilerin kim olduğu bilinmektedir. Devletin derinliklerindekini bilemiyoruz, kimlerin katıldığını tümden tespit edemeyiz, ama o devletin kendisidir biliyoruz. Devlet suçludur. Ama çok açık ve somut olan da MHP’lilerdir. O dönemdeki MHP’lilerin itibarı varsa bu şu demektir; hiçbir zihniyet değişimi olmamıştır, yargılama olmamıştır. Eğer ciddi bir yargılama olsaydı Maraşlılar bu konuda utanç duyarlar, özeleştiri verirlerdi. İtiraf edip özür dilemeyen MHP’liler Maraş’ta kolay gezemezlerdi. Bırakalım Alevilerin Maraş’a girmesini engellemeleri, Alevilere gelin bu topraklarda yaşayın, mezarlarınıza gidin, cem evlerinizi açın, yan yana yaşayalım derlerdi. Denilmemişse demek ki Türkiye’de gerçek bir mahkeme, sorgulama olmamıştır. Mahkeme sorgulamayı da ifade eder. Bir mahkeme oradaki cinayetin toplumsal köklerine inmemişse, bunu mahkum etmemişse o yargılama olabilir mi? Bu açıdan Türkiye’de Maraş katliamı yargılanmamıştır.

 

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ile Maraş Katliamı Üzerine Yapılan Röportaj – II. Bölüm 

Alevi katliamları genelde CHP iktidarları döneminde gerçekleşti. Devletin Alevileri ötekileştirme politikası AKP’nin 12 yıllık iktidarında da herhangi bir değişikliğe uğramadı. Önümüzdeki seçimlere hazırlanan her iki parti de son dönemde yine Alevilik meselesini öne çıkarmış durumda. Yine fetullahçılar da Abant’ta yaptığı toplantıda Alevilere yumuşak mesajlar gönderdiler. Sizce Alevi toplumu bu politikalara karşı nasıl bir tutum içinde olmalı?

CHP cumhuriyetin kurucusu partidir, devlet partisidir. Bu açıdan devletin politikalarını izler. CHP topluma karşı devleti savunur. CHP’de toplumsal farklılıkları savunma gibi bir yaklaşım yoktur. Bu açıdan da Aleviler doğası itibariyle devletle çatışma içindedirler. Alevilik devlet dışı bir toplumdur. Devlet içileşmemiştir. Devletin Kürtleri Türkleştirme, Alevileri de Sünnileştirme politikasına karşı her iki cepheden de direnecek bir karaktere sahiptir. Hem Kürtlüklerini koruma, hem Aleviliklerini koruma gibi bir konumları vardır. Kuşkusuz Türk’üyle Kürt’üyle genelde Aleviler üzerinde baskı yapıldığı bir gerçektir. Ancak esas baskının, katliamların Kürt Aleviler üzerinde yapıldığı da bir gerçektir. Kürt Alevilere yönelik baskının daha fazla olduğunu da kabul etmek durumundayız. Devletle ne kadar ilişkilenen bazı çevreler olsa da Aleviler genel olarak devlet dışı toplum olarak devlet politikalarını kabul etmemiştir. CHP kendini bütün inançlara eşit olarak gösterse de, devletin karakteri Türk-İslam olduğu için -CHP’nin politikası da budur- Alevilere yönelik katliamlarda bu zihniyet hep ortak olmuştur. Katliamlar devletin politikalarından, kültür politikasından, inanç politikasından bağımsız gerçekleşmemiştir. Devlet Türk-Sünni zihniyetiyle geliştiği için, toplum öyle geliştiği için Alevi Kürtlere yönelik her türlü saldırının, baskının, ötekileştirmenin ya da mahalle baskısının arkasında devletin politikaları vardır. Bu gerçek görülmeden ne CHP, ne devlet, ne de şu ya da bu parti doğru değerlendirilebilir. Dersim katliamı CHP tarafından gerçekleştirilmiştir. En büyük Alevi ve Kürt katliamı Dersim katliamı olduğuna göre, diğerlerini değerlendirmek bile yersiz kalır.

CHP Dersim’de neyi uygulamıştır? Türkleştirme ve Sünnileştirmeyi uygulamıştır. Alevi Kürtleri kendisi için tehlikeli görmüştür. Alevilik bir türlü devletle buluşmuyor, kendi işlerini, kendi sorunlarını kendisi çözüyor. Zaten Alevilik devletle buluşmayan inanç sistemidir. Aleviliğin güzelliği de bundan kaynaklanır, Alevilik değerleri de bundan kaynaklanır. Eğer Aleviliğin güzel değerlerinden, güzelliklerinden söz ediyorsak nedeni, devlete bulaşmamış olmasıdır. Devlet dışı bir toplum olarak kalmasıdır. Cumhuriyetle birlikte de devlet, Aleviliğin bu devlet dışı toplum karakterini kabul etmemiştir. Kürtlüğünü de, Aleviliğini de asimile etmek, tümden devlet içileştirmek istemiştir. Bu açıdan CHP’nin kurduğu devletle, devletin zihniyeti olan CHP zihniyetiyle, CHP’nin zihniyeti olan devletçilikle Alevilik hep karşı karşıya gelmiş ve bu zihniyet tarafından da zulüm ve baskı görmüştür. Bu nedenle katliamların çoğunluğunun CHP iktidarları döneminde olması tesadüfi değildir. CHP’nin devletçi karakterinin ve devletin Kürt ve Alevi düşmanı karakterinin sonucudur. Bu gerçekliğin herkes tarafından anlaşılması, görülmesi ve değerlendirilmesi gerekiyor.

Devletin Alevileri ötekileştirme politikasının AKP döneminde de çok fazla değişikliğe uğramamasının nedeni zihniyetin değişmemesidir. Devletin Türk-İslam karakterinin değişmemesidir. Kaldı ki AKP’liler klasik iktidar odakları gibi biz laikiz de demiyorlar. Açıkça Türkiye’de tek bir inancın hakim olmasını istiyorlar. Her ne kadar biz farklı kimliklere, inançlara saygılıyız deseler de, yaklaşımlarında, politikalarında Sünniliği hakim kılma yaklaşımları devam etmektedir. Devlet politikası zaten bunu gerektirmektedir. AKP gibi İslamcı bir parti devlet olunca tabii ki politikayı daha kapsamlı bir biçimde hayata geçirmek isteyecektir.

Kuşkusuz bazı değişiklikler vardır. O da halkların, toplumların Özgürlük Mücadelesi sonucu eski politikaların yürümemesidir. Nasıl ki Türk devletinin Kürt politikası eskisi gibi yürümüyor, bazı rötuşlar yapılıyorsa, Alevi politikası da yürümüyor, bazı rötuşlar yapılmaktadır. Bu açıdan Kürt açılımı, Alevi çalıştayları ya da şu bu açılımın nedeni, Türkiye toplumunun, halklarının Kürt’üyle, Alevi’siyle, diğer topluluklarıyla eski devlet sistemini, devletin kendilerine yaklaşımını kabul etmemesidir. İç ve dış koşullar eski kültürel soykırımcı politikaların yürütülmesine imkan vermemektedir. Bu bakımdan hem Kürtlere hem Alevilere yönelik kültürel soykırım politikasında bazı değişiklikler yapmışlardır. Tabii ki bu değişiklikler özde değil, biçimdedir, yöntemdedir.

Türkiye’de herhangi bir zihniyet hegemon olma karakterini bırakmadan ne Alevi sorunu, ne Kürt sorunu, ne de başka bir sorunda köklü değişiklikler yaratabilir. CHP de hegemondu, kendi hegemon düşüncesini bütün topluma dayatıyordu, farklı kimlikleri ve kültürleri kabul etmiyorlardı, ulus-devlet zihniyetiyle her şeyi tekleştirmek istiyordu. Bugün AKP’de de aynı ulus-devlet zihniyetiyle her şeyi tekleştirme vardır. Tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak derken, aslında tek inanç da demektedirler. Tek inanç denilmemesinin nedeni, dünya karşısında bunu söyleyemediklerindendir. Yoksa devlet kurumlaşması öyledir. Diyanet İşleri Başkanlığının 1924’ten beri kurumlaşması, diğer inançların, kültürlerin yaşamasına imkan vermemesi aslında ulus-devletin tek tekleri içinde tek inanç da vardır. Ama Yahudilerin dünyada etkin, Hıristiyanların dünyada çoğunluk olduğu ve Türkiye politikalarında da etkili olduğu bir dönemde Türk devlet yetkililerinin tek inanç demesini beklemek mümkün değildir. Ama tek kültür derken amaçları etnik ve dinsel olarak da tekleşmeyi hedefledikleri açıktır. Çünkü şimdiye kadarki politikaları bunu göstermiştir. Tek kültür, tek inanç demişlerdir.

Seçimler yaklaştıkça özellikle CHP’nin Alevilerle ilgilenmesi ve Alevileri hazır bir oy deposu olarak kendisine oy vermesi sağlaması çalışmaları tabii ki sürecektir. CHP gerçeğini yeterince görememesi ya da sürekli irtica tehlikesi, AKP tehlikesi gibi tehlikeler gösterilerek Alevilerin CHP’ye oy vermesi sağlanmaktadır. CHP’nin tehlikesini görmeyenler, AKP’nin politikalarının olumsuzluğunu görünce oyunu CHP’ye vermektedirler. Devlet içindeki bir güç Alevilere sürekli böyle tehlikeler göstererek Alevileri  CHP yanında tutmaya çalışmaktadır. Bu, Aleviler üzerinde oynana bir oyundur.

Kuşkusuz Aleviler AKP’ye oy vermemelidir. Ama alternatifler sadece AKP ile CHP değildir. Bir zamanlar toplum AP-CHP, şimdi AKP ile CHP arasında sıkıştırılmış, kırk katır mı, kırk satır mı dayaması yapılmıştır. AKP, CHP’nin ne kadar olumsuz bir zihniyete ve kötü bir geçmişe sahip olduğu propagandası yaparak oy alırken, CHP de benzer bir biçimde AKP şöyle kötüdür, tehlikelidir diyerek kendisine oy toplamaya çalışmaktadır. Demokrasi, özgürlük projeleri üzerinden oy toplama değil de, bir tehlike gösterip onun üzerinden oy toplama gibi ucuz bir politikayı bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Artık Alevilerin seçim dönemde bu politik yaklaşımları ve birinden birine mecburmuş gibi tercihleri elinin tersiyle itmesi gerekiyor. Aleviler eğer devlet dışı toplumsa, ancak varlıklarını demokrasi içinde güvenceye alacaklarsa, ancak gerçek bir demokrasi Türkiye’ye yerleşip özgürlükçü bir ortam geliştiğinde kendilerini güvencede hissedeceklerse, o zaman AKP’ye karşı da, CHP’ye karşı da tutum takınarak gerçek demokrasi güçlerine oylarını vermeleri gerekir.

Türkiye’de yeni kurulan Halkların Demokrasi Partisi (HDP) bütün farklılıkların özgünlüğünü ve özgürlüğünü savunan bir partidir. Bu karakteriyle önemli bir seçenektir. Eğer Alevilerin özgürlüğü savunuluyorsa, Alevilerin kendi kimliğiyle, kültürüyle demokratik ortamda özgürce yaşaması, ibadet etmesi savunuluyorsa o zaman Alevilerin böyle bir partiye oylarını vermeleri gerekir. Yoksa “Ben şu partiye oy vermezsem diğer parti iktidar olur” gibi  yaklaşımlarla ömürlerini bir türlü özgürlük ve demokrasi getirmeyen, demokratik karakterde olmayan partilere oy vererek geçirmeleri, kendilerini böyle iki gücün cenderesi altında tutmaları artık aşılması gereken bir tutum olmaktadır. Çünkü pratik göstermiştir ki CHP’nin Alevi Kürtlere, Alevilere, ezilenlere özgürlük getirmesi söz konusu değildir. Hatta devletçi karakteriyle özgürlüklere karşı çıkan bir yaklaşımı vardır. Kürtlerin özgürlüklerine, demokratik haklarına karşı çıkanlar Alevilerin özgürlüklerini, demokratik haklarını savunabilirler mi? Diyanet İşleri Başkanlığının tümden kaldırılmasını savunamayanlar, Alevilerin olduğu gibi kabul edilmesini savunamayanlar Alevilerin özgür ve demokratik yaşamı için bir şeyler yapabilirler mi? Bunun görülmesi gerekiyor.

CHP de Alevileri devletçi sisteme çekmek istiyor; devletle buluşturmaya çalışıyor. Aleviler demokratik olmayan, özgürlükçü olmayan devletin yedeğine alınmak isteniyor. Bu, Aleviliğin temel karakterlerinden uzaklaştırılmasıdır. Buna Aleviler dur demelidir. Bunun tutumu ve pratik ifadesi olarak radikal demokrasi güçlerinin ve özgürlükçü güçlerin yanında yer almalıdırlar. Türkiye sınırlı yumuşamalarla, belirli iyileştirmelerle Alevi sorununu, Kürt sorununu çözecek bir ülke değildir. Çünkü Türkiye’de Alevilik konusunda köklü bir inkar ve köklü bir ötekileştirme zihniyeti vardır. Tarihten bugüne Kürtleri ve Alevileri yok etmede devletin politikaları çok zalimce olmuştur, baskıcı olmuştur. Belirli sonuçlar da almışlardır. Artık Alevilerin kendilerini baskı altında hissetmeyeceği, özgürce, olduğu gibi yaşayacağı bir ülke istiyorlarsa bunun yolu CHP’den, AKP’den ve onun gibi partilerden kurtulmak, gerçek bir demokrasi hareketinin içinde yer almaktır.

Şimdi fetullahçılar gibi bugüne kadar sosyalistlere, Kürtlere, devrimcilere karşı savaşın öncülüğünü yapmış bir güç de Alevilerle ilgili toplantılar yapıyor, kendine göre bazı kararlar alıyor. Bu da açıkça bir oyundur. Özellikle de AKP ile yürüttüğü savaşta kendisine yedekleyeceği, destek bulacağı çevreler arıyor. Bu oyuna da kesinlikle gelinmemelidir. Fetullahçılar da en az AKP’liler, CHP’liler kadar özgürlük ve demokrasiden uzak bir güçtür. Özgürlük ve demokrasiyle alakası yoktur. Türkiye’de hegemonya peşinde koşan bir güçtür. Kemalistler, Ergenekoncular 90 yıldır bu ülkeyi yönetti, şimdi bu ülkeyi yönetmek bizim hakkımızdır diyorlar. Türkiye’nin sosyal dokusu, kültürel dokusu, inancı, tarihi bizim gibi bir hareketin iktidar olmasını istiyor, diyorlar ve bugün dış güçlerin de taşeronluğunu yaparak Türkiye’de güç olmak istiyorlar. Bunun için de içeride kimi çevreleri kendilerine yedeklemek istiyorlar. Kesinlikle bu tuzağa da düşülmemelidir. Fetullahçıların cibilliyeti de, karakteri de, geçmişi de, bugünü de, geleceği de bellidir.

Bu açıdan hem CHP’ye, hem AKP’ye hem de fetullahçılara tutum takınılmalıdır. Bunların tuzaklarına, oyunlarına gelinmemelidir. Bunların bütün çabası hegemon olmaktır. Hegemonyayı sürdürmektir. Hiçbirisi de gerçek anlamda demokrasi ve özgürlüğü düşünmüyor. Türkiye’yi hegomonik bir iktidar olarak yönetmek istiyorlar. Bu açıdan bu hegemon olmak isteyen bütün güçlere karşı tutum alınmalı, bunun yerine gerçekte farklılıkları olduğu gibi ve toplumun zenginliği olarak kabul eden, hiçbir farklılığa bir kalıp biçmeyen, kendilerini olduğu  gibi ifade edeceği özgür yaşam alanı sağlayacak özgürlükçü ve demokratik güçlerin yanında yer almaları ve onları desteklemelidirler. Bu da Türkiye genelinde HDP, Kürdistan’da BDP’dir. Bunun dışındaki her yaklaşım Alevilerin, Kürtlerin, diğer azınlıkların üzerinde oynanan oyunların sürdürülmesi anlamına gelir. Bu açıdan da artık Aleviler şu bu tereddütle, şu kötü denilerek birilerine oy verme politikasını bırakmalı, gerçek demokrasi ve özgürlüğü savunan, Alevilere özgür ve demokratik yaşamı getirecek programı ve politikaları olan siyasi güçleri desteklemelidirler.

AKP’nin Alevi açılımında yürüttüğü politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Öte yandan Adıyaman ve Malatya  gibi şehirlerde Alevilere  saldırıların gelişmesi, tıpkı Maraş katliamı öncesinde yaşandığı gibi evlerin, araçların işaretlenmesiyle ne tür bir mesaj verilmek isteniyor?

AKP’nin Alevi açılımı öyle söylenildiği gibi Alevilerin hak ve özgürlüklerini tanıma açılımı değildir. Öyle olsaydı şimdiye kadar Alevilerin temel talepleri karşılanabilirdi. Alevilerin temel taleplerinin karşılanması hiçbir dine, inanca zarar vermeyeceği gibi, hükümetin de yapamayacağı şeyler değildir. Ama yapılmıyor. Örneğin Cem evlerinin ibadet yeri olarak tanınması, bir statüye kavuşturulması o kadar zor değildir. Cem evleri Alevilerin ibadet yeridir denilerek bu talep rahatlıkla karşılanabilirdi. Hıristiyanların ibadet yeri nasıl ki kiliseyse, Müslümanlarınki nasıl camiyse, Yahudilerinki havra, sinagogsa, Alevilerinki de cem evidir. Alevilerin ibadet yerinin cami olmadığını herkes bilmektedir. Aleviler hiçbir zaman camiyi kendilerinin ibadet yeri olarak görmemişlerdir. Şimdi kalkıp “Siz de Müslümansınız, sizin de ibadet yeriniz camidir” gibi bir yaklaşım içinde olmak asimilasyon dayatmalarının, kültürel soykırımın ta kendisidir. Bu açıdan niyet değişmemiştir. Aleviler, zorunlu din dersleri kaldırılsın diyor. Aleviler, olacaksa bu da çocukların kendi inançlarını öğrenmesi olmalı diyorlar. Bu açıdan farklı inançların Alevilere öğretilmesini zorunlu görmek kadar antidemokratik bir şey olamaz. Bu, 12 Eylül’ün ortaya çıkardığı bir yasadır.

Diyanet İşleri Başkanlığını Aleviler kabul etmiyor. Devletin bütün dinlere eşit olması esassa, böyle bir kurumun kaldırılması lazım. Diyanet İşleri Başkanlığının bulunmaması gerekiyor. Her inanç kendi ibadetini yapmak için kendi kurumlarını kurabilir. Sivil toplum ve cemaat olarak kendilerini örgütleyip, inanç hizmetlerini sağlayıp ibadetlerini yapabilirler. Devlet de sadece bütün inançlara hizmet etme anlamında eşit yaklaşmalıdır. Yoksa Diyanet İşleri Başkanlığının bir devlet kurumu olarak çalışması, çok fazla bütçe ayrılması, dinin tamamen devlete göre şekillenmesi, devletin kendine göre din oluşturması anlamına gelir. Bunun demokrasi adına kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi, Alevilerin de bunu kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü bu bir nevi Türkiye’de tek inanç, tek din yaratma politikasının kurumlaşması, pratikleşmesi oluyor. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılması gerekiyor. Ama devlet bir bütün dinlere, inançlara yönelik destek sunacak, onlara hizmet edecek, onların barış içinde yaşamasını sağlayacak, onların demokratik yaşamda kendini özgürce ifade etmelerini sağlayacak bir din hizmetler kurumu gibi bir kurum kurabilir. Bütün inançlar da kendilerini örgütleyerek inançlarını özgürce yaşayıp ibadetlerini yaparlar. Bu örgütlenmeler devlet dışı olmalıdır. İnançları devlete bulaştırmak doğru değildir. Bu, inancı devletin hizmetine sokmaktır. İnançlara en büyük saygısızlık böyle yapılır. Aslında bu, inançlara bir saldırı niteliğindedir. İnançlar devlete hizmet ettirilemez. İnanç toplumsal bir sorundur, toplumsal bir olaydır, toplumsal değerlere, kültürlere, yaşama hizmet eden bir karakteri olmalıdır.

Alevi çalıştayları böyle bir yaklaşımla ele alınmadığı için anlamsızdır. Kaldı ki zaten amaç demokratikleşme temelinde inançlarını özgür ve demokratik temelde yaşamasını sağlama değil de, Alevileri asimile etme, kendine göre Aleviler yaratma olunca bir sonuç vermemiştir. Zaten AKP şimdiye kadar kendine göre Alevi yaratma, kendine göre Kürt yaratma, kendine göre liberal yaratma, kendine göre şu ya da bu topluluk yaratma yaklaşımını bırakmamıştır. Bütün toplulukların kendilerini özgür ve demokratik ifade edeceği, kendileri olacağı bir demokratik ortam yaratmamıştır. Bu açıdan devlet imkanlarını kullanarak kültürel asimilasyonu yeni koşullarda sürdürmeyi hedefleyen bir politika izliyor. Çünkü Alevilere yönelik eski politikalar sürdürülemez, sürdürülmesi mümkün değildir. AKP’nin geldiği gelenek, dün Alevileri kafir olarak tanımlayıp Sünni toplumu içinde Alevi düşmanlığı yaygınlaştırırken, buna araç olurken, şimdi siz illa Müslümansınız, ibadet yeriniz camidir diyor. Dün kefere olarak görülürken bugün farklı bir yaklaşımın gösterilmesi kesinlikle Aleviler üzerinde eski politikanın sürdürülemiyor olmasındandır. Eski kültürel soykırım politikası sürdürülemeyince şimdi farklı bir politikaya yönelinmiştir. Eskiden reddederek, ezerek, dıştalayarak, zorla kimliğinden vazgeçirme politikası yürütülüyordu, şimdi onun olmayacağı görülünce sen Müslümansın, şöyle inanacaksın, şöyle ibadet edeceksin yaklaşımı gösterilmektedir. Geçmişte Bingöl ve Elazığ başta olmak üzere birçok yerde bazı Aleviler zor ve baskıyla kendi inancını bırakarak Sünniliğe dönmüştür.

Adıyaman ve Malatya’daki ev işaretlemeleri bir nevi Fırat’ın batısını Kürtsüzleştirme, Alevisizleştirme politikasının bir parçasıdır. Nasıl ki Maraş katliamında bir travma ve psikoloji yaratarak Kürtler göçertilmişse, şimdi benzer bir şey Adıyaman’da yapılmaya çalışılıyor. Adıyaman’da hala Alevi Kürtler önemli bir nüfus oluşturmaktadır. Bu nedenle bu nüfus kaçırtılmak isteniyor. Şimdi böyle bir politika var. Yine Malatya, Erzincan’da olanlar da öyle! Bunların hepsi aslında Alevileri, Alevi Kürtleri tümden topraklarından kaçırtmak ve oraları tamamen Türk ve Sünni bir coğrafya haline getirmek amaçlıdır.

Bu tür ev işaretlemelerle Alevi Kürtlere hala güvencede değilsiniz, her an katliama uğrayabilirsiniz mesajı verilmektedir. Öteki olduğu hissettirilerek öteki olmaktan çıkarak ya kendine benzeşmesi ya da kaçması sağlanmaya çalışılmaktadır. Bir devlet politikasıdır. Devletin Fırat’ın batısını tümden Kürtlükten, Alevilikten arındırma politikasıdır. Bu oyuna gelinmemelidir. Özellikle Adıyaman’da Alevi Kürtlerle Sünni Kürtleri karşı karşıya getirme politikası olduğu anlaşılıyor. Aleviler için şu anda Kürt kimliğiyle olan tek ve yoğun yaşanan yer, Dersim’den sonra Adıyaman’dır. Bu nedenle Adıyaman üzerinde oyunlar oynanmak isteniyor. Bu oyunlara ne Alevi Kürtler ne de Sünni Kürtler gelmelidir. Kardeşlik hukuku içinde yaşamalıdır. Adıyaman’da yapılacak bir provokasyon sadece Alevi Kürtlere değil, Sünni Kürtlere yönelik de olacaktır. Bunun görülmesi, bir derin devlet operasyonunun olduğunun bilinmesi, Sünni Kürtlerin de, Alevi Kürtlerin de bu konuda duyarlı olarak kendi kimlikleriyle inançlarını özgürce yaşamaları gerekir. Çünkü diğer yerlerde Kürtlük bitirilmiştir, Adıyaman’da kalmıştır. Adıyaman’da ise farklı inançtaki Kürtleri birbirine düşürerek Kürtlüğü bitirme politikası olabilir. Bu açıdan bu konuda duyarlı olmak, bu tür oyunlara gelmemek, Sünni Kürtlerin Alevi kardeşlerinin kendi inançları doğrultusunda özgüce yaşamalarını kabul etmeleri ve bunu sağlamaları, hatta bunun güvencesi olmaları gerekiyor. Bu konuda devletin ve çeşitli tarikatların oyunlarına gelmemesi gerekir. Alevi Kürtlerin de bu tür girişimlerin bir devlet oyunu olduğunu, bir derin devlet provokasyonu olduğunu, Kürtleri birbirine düşürme ve giderek Adıyaman’ı da Maraş ve Malatya’da olduğu gibi göçertme sürecine sokmak istedikleri görülmeli ve bu temelde de topraklarına sıkı sıkıya sarılmaları, topraklarını bırakmamaları gerekir. Maraş’ın, Malatya’nın, Sivas’ın Alevi Kürtlerinin düştüğü duruma düşmemeleri gerekiyor. Adıyaman’daki ev işaretlemelerini Maraş’ta, Sivas’ta ve diğer yerlerde yaptıkları provokasyonlar sonucu sağladıkları göçertmeyi hedeflemek için yaptıkları görülmelidir. Herkes bu konuda duyarlı olmalıdır.

Gezi protestolarında polis şiddetiyle katledilenlerin hepsinin Alevi olması sizce bir tesadüf müdür?

Gezi olaylarında katledilenlerin Alevi olması tesadüfi değil. Aleviler mevcut devlet düzenine de, iktidarına da karşıdırlar. Mevcut devlet düzeni ve iktidar son zamanlarda Alevileri kıskaca alan bir politika izliyordu. Alevilerin olduğu gibi kabul edilmesini değil de, Alevileri asimile eden bir yaklaşım içindeydi. Aleviler üzerindeki toplumsal, kültürel, siyasal baskı AKP hükümeti zamanında daha da artmıştı. Öte yandan Aleviler demokrasi isteyen bir toplumsal güçtürler. Geçmişte olduğu gibi bugün de nerede demokratik olmayan iktidarlar ve hükümetler varsa onlara karşı tutum takınmaktadırlar. Demokratik olmayan her iktidara, her uygulamaya Alevilerin karşı çıkması kadar doğal bir şey olamaz. Çünkü Aleviler ancak demokrasinin olduğu yerde, demokratikleşmenin ve bu temelde de özgürlük alanlarının geliştiği yerlerde varlıklarını ve inançlarını güvenceye alabilirler. Bu açıdan nerede demokrasi mücadelesi varsa, bu devlete karşı muhalif hareket varsa orada Alevilerin yer alması kadar doğal, anlaşılır bir durum olamaz. Bu nedenlerle Gezide de Aleviler yoğunlukla yer almıştır. Bu yanlış bir şey değildir. Aleviler açısından doğru bir tutumdur. Ancak AKP’nin anket yapıp Gezi içinde çoğunlukla Aleviler vardı deyip Alevileri hedef alması çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Alevilerin demokrasi mücadelesinde yer almasını cezalandırmak isteyen bir zihniyet bulunmaktadır. Siz demokrasi mücadelesi içinde yer alırsanız, muhalefet içinde yer alırsanız cezalandırılırsınız gibi bir yaklaşımla bu anket yapılmış ve anket sonuçları açıklanmıştır. Bu anket bir objektif durumu ifade etmek için değil de, Alevileri suçlamak için yapıldığından çok tehlikelidir. Sadece Alevilerin değil, tüm devrimci demokratların buna karşı çıkması gerekir. Bu, ancak faşist karakterdeki iktidarların, hükümetlerin yapabileceği, söyleyebileceği şeylerdir. Kuşkusuz anket bir gerçeği ifade etmektedir. Aleviler 1960’larda da, 1970’lerde de devrimci hareketler içinde, 1970’ler ve 1980’ler sonrası da Kürt Özgürlük Hareketi içinde yoğun yer almışlardır. Özgürlük mücadelesi içinde binlerce şehidi vardır. Alevi gençlerin en fazla şehit düştüğü hareket Kürt Özgürlük Hareketidir, PKK’dir. Çünkü PKK’nin özgürlük ve demokrasi mücadelesini kendilerinin varlığını ve özgürlüğünü güvenceye aldığını düşündüklerinden bu mücadele içinde yer almışlardır. Hala da binlercesi Kürt Özgürlük Hareketi saflarındadır. Böyle olması kadar da doğal bir şey olamaz.

PKK zaten kuruluşundan itibaren Alevi gençlerin içinde yer aldığı bir harekettir. Dün de böyleydi, bugün de böyledir. Bu yönüyle İstanbul’da Gezi olayları başlayınca Alevi gençleri Gezi protestoları içinde yer almışlardır. Bazı ulusalcı çevrelerin ya da kendine sözde işçi partisi diyen çevrelerin bu hareket içine girip kendi politikaları doğrultusunda yönlendirme çabaları söz konusu olsa da, bu durum Gezi hareketinin bir bütün olarak özgürlükçü demokratik hareket olmadığını göstermez.

Kuşkusuz Gezi protestolarında ölenlerin hepsinin Alevi olması, Alevilerin Gezi olaylarını Türkiye’nin demokratikleştirecek bir eylem olarak görmeleri ve katılmaları nedeniyledir. Yoksa polisler özel olarak Alevileri seçmiş, öldürmüş değildir. Ama protestocuların önemli bir bölümünün Alevi olması ister istemez ölenlerin çoğunluğunun da Alevi olmasını beraberinde getirmiştir. Bu gerçekliği devletin de, hükümetin de herkesin de doğru anlaması gerekir. Eğer Aleviler bu tür protestolara çok yoğun olarak katılıyorlarsa, demek ki Türkiye’de gerçek demokrasi yoktur, gerçek özgürlük yoktur. Aleviler açısından hala özgürlük ve demokrasi çok uzaktadır. Bu nedenle de özgürlük ve demokrasiyi getirecek her harekete, her gelişmeye katılmaktadırlar. Bunu böyle anlamayanlar yanlış anlarlar. Alevileri suçlu gibi göstermeye çalışırlar. Halbuki Aleviler değil, Türkiye’de demokratikleşme adımı atmayanlar suçludurlar. Suçlu olanlar Türkiye’yi hegemon ve otoriter zihniyetle yönetenlerdir. Bir suçlu varsa, bir kötü olan varsa, tutumundan ve düşüncesinden vazgeçmesi gereken varsa o da devlet ve hükümettir. Hiç kimse Alevilerin kötü yaptığını, kötü tutum takındığını söyleyemez. Aksine Alevilerin tutumları ve eylemleri tarihe haklı olarak geçeceği gibi, tarih Alevileri tutumlarından dolayı onure edecektir. Alevileri bu eylemlerinden dolayı görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirdikleri ortaya konulacak, takdir edilecektir. Dün de tutumlarıyla özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yer almışlar, takdir edilecek tutumla mücadelelerin parçası olmuşlardı, bundan sonra da olacaklardır.

Türkiye demokratikleşip Kürt sorunu, Alevi sorunu, emekçilerin sorun, diğer sorunlar çözülene kadar Aleviler de özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yer alacaklar, bunun bedelini ödeyeceklerdir. Çünkü bedel ödenmeden özgür ve demokratik yaşam kazanılamaz. Bundan sonra da Aleviler özgür ve demokratik yaşamını kazanmak için bedelini ödeyecekler ve özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde olmanın onurunu yaşayacaklardır.

Maraş katliamına karşı mücadele nasıl olmalı? Maraş katliamına karşı neler yapılırsa mücadele anlamlı hale gelebilir?

Maraş katliamının amaçlarını iyi anlamak lazım. Maraş katliamının amaçlarını, hedeflerini ve yarattığı sonuçları görmeden, sadece bizi şu kadar öldürdüler diye tepki göstermek, Maraş katliamına doğru tepki göstermek olmaz. Maraş katliamının amacı, hedefleri ve yarattığı sonuçları doğru anlamadan, bilince çıkarmadan da doğru mücadele yürütülemez. Maraş katliamının ve daha sonrası 12 Eylül rejiminin Maraş’ta, çevresinde yarattığı sonuçlar bellidir. Tam bir kültürel soykırım yaşanmıştır. Sadece Maraş merkezi Kürtlerden ve Alevilerden arındırılmamıştır, Elbistan, Pazarcık, Afşin, Göksun’da yaşayan Alevi Kürtler yoğun olarak topraklarından kopup metropollere ve Avrupa’ya göç etmişlerdir. Yine Malatya’nın, Sivas’ın Kürt köyleri de benzer bir eğilim içine girmişlerdir. Maraş katliamının yarattığı psikoloji  ortamında, baskı ortamında Aleviler binlerce yıldır yaşadıkları, vatan yaptıkları toprakları bırakmışlardır. Giderek özellikle de 12 Eylül’ün dil yasağı da ağırlaşınca -zaten kapsamlı bir kültürel asimilasyon vardı- kendi dillerini bırakmışlardı. Anadillerini bırakıp Maraş katliamını yapanların amacı olan Türkleştirme, bu çerçevede de Türk dilini kullanma gerçeği yaşanmıştır.

Bugün ülkeden kopmak, Türkçe konuşmak, kendi kimliğini inkar etmek aslında Maraş katliamını yapanların, 12 Eylül darbecilerinin amaçlarının gerçekleşmesidir. Vatandan uzak kalmak, vatanı, köyleri insansız bırakmak, Kürtçe konuşmayıp Türkçe konuşmaya özenmek, daha fazla Türkçe konuşmak, Kürt kimliğini bırakıp giderek kültürel değer olarak da kendi kültürünü tümden bırakıp kapitalist modernite ya da Türk kültürü içine girmek Maraş katliamına karşı, 12 Eylül’e karşı tutum almak değil, aksine onların yaratmak istediği amaçlara hizmet etmek olur. Onların hedefleri, amaçları, istekleri doğrultusunda hareket etmektir. Bunlara  karşı çıkmadan Maraş katliamına tepki göstermenin ne anlamı olabilir? Maraş’ta bizi öldürdüler, katlettiler demenin hiçbir anlamı yoktur. Bu tür söylemler ve tepkiler hiçbir sonuç da getirmez. Bu açıdan Maraş katliamına karşı mücadele esas olarak onların amaçlarını, hedeflerini boşa çıkarmak, o katliamı ve 12 Eylül’ün yarattığı sonuçları ortadan kaldırmakla mümkün olur.

Maraş katliamına karşı tepki ve mücadele etmek bugün Türkiye ve Kürdistan’da yürütülen demokrasi mücadelesi içinde yer almakla olur. Özellikle de Kürt Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü, mücadelenin Kürdistan’da yarattığı özgür ve demokratik yaşamı paylaşmak, onunla bütünleşmek, yine Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözüm mücadelesinde aktif olmakla Maraş katliamına karşı olunur ve mücadele edilebilir. Bunlar yapılmadan Maraş katliamına karşı doğru bir duruş da, mücadele de yürütülemez. Bunun özellikle bilinmesi, anlaşılması ve gereklerinin yerine getirilmesi gerekir. Maraş’ın köyleri güzel köylerdir. Pazarcık ovası güzel bir ovadır. Sadece Pazarcık’ı ve Maraş’ı değil, bütün çevresini besleyecek bir ovadır. Elbistan’ın köyleri de, Afşin’in köyleri de, diğer köyler de güzel köylerdir. Şimdi bu topraklar insansızlaştırılıp çorak haline getirilirken, bu topraklara yüzümüzü dönmeyip Avrupa’nın kapitalist modernite kültürü içinde erimek ve oradan Maraş katliamını yapanlara lanet okumakla Maraş katliamına karşı doğru mücadele verilebilir mi?

Geçmişte 12 Eylül’ün ve Maraş katliamının yarattığı ortamda bilinçsiz olarak bu topraklar bırakılmış olabilir. Metropollere, Avrupa’ya göç edilmiş olabilir. Bu bir umuda yolculuk değildir. Umutsuzluğun, çaresizliğin yarattığı kaçıştır. Bu gerçekliğin görülerek artık ülkeye dönüşün gerçekleşmesi gerekiyor. Ülke topraklarında yaşamın yeniden cıvıl cıvıl hale getirilmesi gerekiyor. Böyle bir eğilimin gelişmesi çok çok önemlidir. Belki herkes gelmeyebilir, ama bu köyler yeniden cıvıl cıvıl hale getirilebilir. Bunun imkanları vardır. Başka bir yerde bu kadar köylerin, toprakların boşaltılması var mıdır? Yoktur. Kuşkusuz Türkiye’de de göç edenler var, ama yine de belirli bir nüfus kırsal alanda vardır. Sıra Kürdistan’a geldiğinde, özellikle de Maraş, Malatya, Sivas, Adıyaman, Dersim, Erzincan’ın Kürt şehirlerine, kasabalarına, köylerine geldiğinde durum farklılaşmıştır. Bunun katliamcı, soykırımcı bir özel savaş sistemi sonucu bu noktaya getirildiğini görmemiz gerekiyor. Bilinçli bir politikanın sonucu dünyaya savrulduğumuzun görülmesi gerekiyor. Bu çerçevede ülkeye dönüşün gelişmesi gerekiyor. Yine kendi kültürel değerlerinin korunması gerekiyor. Hem inanç değerlerinin, hem Kürt kimlik değerlerinin korunması gerekiyor. Şimdi metropollerde, Avrupalarda Kürt kimliği tümden bırakılıyor. İnanç kimliği sadece bir kabuk haline geliyor. Sözde bir inanç haline geliyor. Bütün değerlerden koparılıyor, kapitalist modernitenin parçası olunuyor. Kapitalist modernite ve devletçi sistem bütün inançları ve dinleri kendine bağlamış ve kabuk haline getirmişse, şimdi de neredeyse Alevilik toplumsal değerlerinden, inanç değerlerinden, kültürel değerlerinden, yaşam değerlerinden, insan ilişkilerinden koparılıp sadece bir ritüele dönüştürülmek isteniyor.

Kuşkusuz Alevilerin ritüelleri de olacaktır, ama bu ritüeller toplumsal ilişkileri, toplumsal yaşamı besleyecek, güçlendirecek biçimde yapıldığında anlam kazanır. Yoksa Aleviliğin özünden, bütün toplumsal değerlerinden, kültüründen koparılır, sadece bir kabuk ritüel haline getirilir. Bu, Aleviliği sahiplenmek değildir. Alevilik ancak toplumsal değerlerle, kültürüyle güzeldir. O yaşatılırsa, o sürdürülürse güzeldir. Yani komünal değerleriyle, demokratik değerleriyle, devlet dışı değerleriyle Alevilik güzeldir. Bunu yaşatmadan gerçek Alevilik olamaz. Bu da en iyi biçimde kendi topraklarında yaşayabilir. Her çiçek kendi toprağında güzeldir. Her değer kendi toprağında güzeldir. O toprakla inanç, toprakla kültür arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu açıdan da Maraş katliamına karşı mücadele ederken toprakla kültür, toprakla inanç arasındaki bu bağ iyi görülerek vatana dönüş, toprağa dönüş, toprağa sahiplenme de Maraş katliamına karşı mücadelenin esas boyutu olmalıdır. Kendi dilini konuşma, kendi kültürünü koruma bu mücadelenin esas boyutu olmalıdır. Bu olursa o zaman diğer yönlü mücadeleler de anlam kazanır. 12 Eylül ve Maraş katliamı dahil Şark Islahat Planından bugüne Alevi Kürtler üzerinde oynan oyunları boşa çıkarmak bu saldırıların, bu planların, bu katliamların yarattığı sonuçlarla mücadele edip o sonuçları ortadan kaldırma çabası içine girmekle olur.

Bir daha buna benzer katliamların yaşanmaması için Alevilere ve Alevi örgütlerine ne tür sorumluluklar düşüyor?

Bir daha bu tür katliamların yaşanmaması için her şeyden önce Türk devletinin iyi tanınması gerekiyor. Bu devletin bu katliamları yapacak pozisyondan çıkması için ya da Türkiye’de bir daha bu katliamların olmaması için neler yapılması gerektiğinin bilince çıkarılması gerekiyor. Türk devletinin tekçi, ulus-devlet karakteri iyi anlaşılmadan bu ulus-devlet karakterinin her alanda tekçiliğe dayandığını görmeden ve en başta da bu tekçiliğe karşı mücadele etmeden bu katliamların önüne geçmek mümkün değildir. Bu katliamların önüne sözle geçilemez. Sadece Türkiye’de zihniyet değiştirilerek bu katliamların önüne geçilir. Türkiye’nin değiştirilmesi açısından ise Türkiye’deki bütün demokrasi güçlerinin Türkiye gerçeğini bilmesi, bu temelde örgütlenmesi gerekir. Sadece örgütlenmeler de yetmez, bu örgütlenmelerini ortak bir demokrasi hareketine çevirmeleri ve bu temelde mücadele etmeleri şarttır. Bu yönüyle Aleviler devletin değişmesini bekleyemezler, lütuf isteyemezler. Ancak bilinçlenirlerse, örgütlenirlerse ve birliklerini geliştirirlerse o zaman Türkiye’nin temel demokrasi güçlerinden olurlar ve kendileri dikkate alınır. Bu yönüyle hem özgün örgütlenmelerini gerçekleştirmeleri gerekiyor, özgün örgütlenme de yetmez, aynı zamanda  bu özgün örgütlenmelerini koruma temelinde demokrasi ve özgürlük mücadelesinin içinde olmaları gerekiyor. Türkiye’de büyük bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi varsa mutlaka onun içinde olmaları gerekiyor.

Bugün Türkiye’de Alevisiyle, Sünnisiyle Kürtler Türkiye’nin en temel demokrasi dinamiğidir, özgürlük dinamiğidir. O zaman bununla yan yana olacaklar. Alevi Kürtlerse hem Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi içinde yer alacaklar, hem de kendi kimlikleri temelinde örgütlenecekler, inanç kimliğiyle özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde yer alacaklar. Çünkü Kürt kimliğine sahiplenmeden inanç kimliğine de sahiplenilemez, inanç kimliğine sahiplenmeden de Kürt kimliğine sahiplenilemez. Demokrasi ve özgürlük bütündür. Özgürlüğün bir tarafını isterim, diğeri beni ilgilendirmez denilemez. Böyle denildiği müddetçe de Türkiye’ye ne demokrasi gelir ne de özgürlükler yerleşir. Bu açıdan tüm özgürlük alanlarına karşı duyarlı olunması gerekiyor. Alevi Kürtlerin kimlikleri de yok sayılıyor. Kürtlükleri ortadan kaldırılıyor. Kürtlüklerinin ortadan kaldırılması inançlarının ortadan kaldırılması kadar bir zulümdür, bir soykırımdır. Bu açıdan hem Aleviliğine, inanç kimliğine sahip çıkacaklar, hem de Kürt kimliğine sahip çıkacaklar. Bu iki kimliğe birlikte sahip çıktıkları zaman tutarlı olabilirler; o zaman tutarlı bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi verebilirler. Böyle tutarlı bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi temelinde Türkiye’yi değiştirebilirler. Bu gerçekliği unutmamaları gerekiyor.

Kimi Alevi örgütleri Alevi haklarından söz ediyorlar, ama sıra Kürtlere geldiğinde bizi ilgilendirmez diyorlar. Hatta bizim için Kürtlük, Türklük, şunluk bunluk önemli değil diyorlar. Böyle olabilir mi? o zaman birisi de kalkar, Sünniliğin hakim olduğu Türkiye’de Sünnilik Alevilik önemli değil, hepimiz insanız, bir inançta olalım diyebilir. Çünkü hakim olanlar hep böyle söylerler. Hakim olanlar, Türklük hakimse Kürtlük önemli değil, gelin hepimiz bir olalım, Sünnilik hakimse, nedir bu Alevilik, gelin birlik olalım der. Ama farklılıkları ortadan kaldırma temelinde bunu söylerler. Bu açıdan bakıldığında Alevilerin hem inançlarını savunmak açısından da örgütlenmeleri gerekiyor, hem de ezilmiş ve kültürel soykırıma uğratılmak istenen Kürtlüğüne sahip çıkmaları gerekir. Aleviliğimi sahiplenirim, benim için bu yeterlidir dememelidir. Aleviliğini sahiplenirken Kürtlüğünü de sahiplenecektir. Sadece Kürtlüğünü sahiplenme de yetmez, Türkiye’de, Kürdistan’da başka halktan, topluluksan ezilen insanlar, topluluklar varsa onun da mücadelesini verecekler. Kadınlar ikinci sınıf muamelesi mi görüyorlar, o zaman kadın Özgürlük Mücadelesini savunmada da Aleviler öncülük yapacaktır. Eğer Alevilerde kadın önemlidir, kadın daha özgürdür deniliyorsa, o zaman Aleviler kadın Özgürlük Mücadelesinde de aktif yer alacaklardır. Erkeğiyle, kadınıyla bu özgürlük mücadelesinin gelişmesinde yerlerini alacaklardır. Doğanın tahrip edilmesi, aslında insanlığın tahrip edilmesi, doğa üzerindeki egemenliğin toplumlar üzerindeki egemenlik anlamına geldiğini, doğa üzerinde egemenliğe karşı çıkmadan da toplumlar üzerindeki egemenliğe karşı çıkılmayacağının bilinmesi gerekir. Bu bakımdan Alevilerin aynı zamanda ekolojik olması da gerekiyor. Ekolojiye karşı duyarlı olması gerekiyor. Bunun dışında bütün büyük-küçük ezilen toplulukların, kimliklerin hak ve özgürlüğünü savunacak durumda olmaları gerekiyor. Ancak farklı etnik, inançsal toplulukların hakları, hukukları savunulduğu takdirde gerçek anlamda Aleviliğin özgür ve demokratik yaşamı savunulabilir. Ancak bu temelde Türkiye demokratikleştirilebilir.

Türkiye demokratikleşmeden benzer katliamların yaşanmasını önüne geçilemez. Hiçbir yasa, hiçbir şu, hiçbir bu Alevilerin özgür ve demokratik yaşamını güvenceye alamaz. Alevilerin özgür ve demokratik yaşamını güvenceye almanın yolu her şeyden önce demokrasiden geçer. Bu da radikal demokrasidir, toplumcu demokrasidir. Kapitalizmin bireyciliğine dayanan, egemenlerin hakim olduğu demokrasi değildir. Böyle bir demokrasi anlayışıyla da Türkiye’de inançlarını tümden güvenceye alamazlar. Kısmi özgürlük yaşayabilirler, ama hakim inançlar tarafından baskı altına alınma ve erimekten kurtulamazlar. Özellikle Türkiye gerçeği ve Türkiye tarihi düşünüldüğünde radikal demokrasi, yani toplumcu demokrasi dışında hiçbir yolun Alevileri özgür ve demokratik yaşama kavuşturmayacağı anlaşılmıştır.

Yıllarca Kemalistler biz laikiz dediler, CHP Alevilerin güya savunucusu oldu! Bunların  hiçbirisi Alevileri kültürel soykırımdan kurtarabildiler mi? Alevilerin bu topraklarda yaşadığı zulmü engelleyebildiler mi? Engelleyemediler. Bu açıdan Alevilerin özgün örgütlenmeleri de gerekiyor. Bir de Alevi örgütlenmelerinin temel konularda birlik olmaları gerekiyor. Kuşkusuz devlete bulaştıran, devlete hizmet ettiren örgütler ve kişiler bu birliğin içinde olmayı hak etmiyorlar. Bunlar ancak o tutumlarını bıraktıkları takdirde birlik içine gelebilirler. Yoksa Aleviliği devlete bulaştıracak, Aleviliği gerçek özgür ve demokratik kimliğinden, değerlerinden uzaklaştıracak, sadece bir ritüele çevirecek, ama toplumsal ve özgürlükçü değerlerinden, demokratik değerlerinden koparacak, toplumsal ve özgürlükçü değerlerinden koparacak yaklaşımlar da kabul edilmemelidir. Ama Aleviliği olduğu gibi kabul eden, Aleviliğin karakterinde var olan özgürlükçü demokratik yanları bugün güncelleştirerek yaşayacak olan, yaşatmak isteyen bütün örgütlenmelerin bir araya gelerek demokrasi mücadelesine ortak güçle katılmalarında yarar vardır. Bu da hem Alevilerin siyaset üzerindeki etkisini arttırır, hem de Alevi toplumunu bilinçlendirerek gerçek özgürlüğün ve demokrasinin nerede olduğunu göstermesi açısından önemli roller oynarlar.

Bu katliamın aydınlatılması için sizce ne tür girişimlerde bulunulmalı?

Bu katliam aydınlatılmamıştır. İlk önce Alevi örgütlerinin bu katliamın aydınlatılması konusunda yoğun bir çaba göstermeleri ve bu katliamın bir insanlık suçu olduğunu, hala suçlarının aydınlatılmadığı ortaya konulmalıdır. İki yüz insan ölmüş, bunları öldürenler var. Bunları teşvik edenler var. Bunlar açığa çıkmamış. Yine devletin o dönemdeki rolü tam ortaya konulmamış. Aleviler kendileri söylüyorlar. Devletin suçlu olduğunu, devlet politikası sonucu olduğu görülüyor. Bu katliamın nasıl yapıldığı önemi düzeyde açığa çıkmış durumda. Ancak devlet bu konuda bir özeleştiri vermemiştir. Devletin çeşitli kurumlar ve istihbarat örgütlerimiz bunun içindedir dememişlerdir. Sorunu MHP ile sol Aleviler arasındaki gerilimin sonucu olarak ortaya koymaktadırlar. Bu, katliamın esas yapıcılarının, örgütleyicilerinin üstünü örtmek için ortaya konulan sözlerdir.

Bu konuda Türkiye’de bir kamuoyu baskısı yaratmak gerekiyor. Bunun bir insanlık suçu olduğunu vurgulamak lazım. insanlık suçlarının zaman aşımına uğrayamayacağı ortaya konulup bunun üzerinde durulmalıdır. Bunun için uluslararası alanda da çalışmak gerekiyor. Bunun bir insanlık suçu olduğunu, bir kültürel soykırımının, inanç soykırımının, Kürt soykırımının parçası olduğunun ortaya konulması gerekiyor. Maraş katliamından sonara Maraş’ın kasabalarının, köylerinin ne hale geldiği ortaya konularak bu katliamla neyin amaçlandığı iyi anlatılmalıdır. Uluslararası mahkemeler var, İnsanlık dışı suçları yargılayan mahkemeler var, bunun oralara götürülmesi gerekiyor, üzerinde ciddi çalışılması gerekiyor. Tabii ki tüm bu çabalarla katliamı uluslararası alanda da mahkum ettirilerek bir daha Türkiye’de bu tür bir katliam yapmaya kimsenin cesaret etmemesi sağlanmalıdır. Alevi örgütleri Türkiye’de, Avrupa’da ortak çalışarak bunu yapabilirler. Yine vurgulayayım, esas olan, bu olayı bir demokrasi mücadelesine çevirmek, bu olay etrafında bir demokrasi mücadelesi geliştirmektir. Bütün Alevilerin bu tür katliamlardan kurtulmasının ancak Türkiye’nin demokratikleşmesiyle olabileceğinin bilincini, örgütlemesini geliştirerek demokrasi ve özgürlük mücadelesinin gelişmesinde Alevilerin etkin rol oynamasını sağlamak gerekiyor. Bu katliamın aydınlatılması mücadelesiyle demokrasi  mücadelesi iç içe yürütülürse anlamlıdır. Yoksa çok fazla sonuç alıcı olunamaz.

Alevilere yönelik bu katliamın aydınlatılmasının girişimi bir yönüyle de Türkiye’de farklı inançlara, topluluklara nasıl kültürel soykırımcı bir politikayla yaklaşıldığını ortaya koymanın ve bunun propagandasını yapmanın zemini haline de getirilmelidir. Bu katliamın aydınlatılması konusunda dışta böyle bir çalışma yaparken, bu katliam vesilesiyle Türkiye’nin farklı topluluklara yönelik politikalarının ortaya konulması, böylelikle Türkiye’nin farklı topluluklar üzerinde uyguladığı politikalar konusunda üzerinde baskı kurulması da sağlanmalıdır. Örneğin Alevilerin ibadethaneleri hala kabul edilmiyor. Hıristiyanların okulları açılmıyor. Bu konuda inançlar üzerindeki baskı devam ediyor. İnançları kendine göre şekillendirme, örgütlenmeleri önünde engeller çıkarma politikası hala sürdürülüyor. Eğer katliamın aydınlatılmasıyla inanç ve kültürler üzerindeki baskının teşhir edilmesi bir arada yürütülürse bunun daha anlamlı olacağını düşünüyoruz.

35 yıldır kapanmayan yara: Maraş Katliamı – II

Bayram BALCI

1500’lü yıllardan cumhuriyete kadar hiçbir iktidara boyun eğmemiş bir kent olan Maraş, bu direnişçi kimliği ile 35 yıl önce bir kez daha devletin hedefi haline geldi. Maraş Katliamı’nı yapan zihniyet, katliamda yaşamlarını  yitirenlerin mezarlarını da kaybetti

Maraş Katliamı’nın tarihsel kökleri

Maraş Katliamı’nın üzerinden 35 yıl geçti. Katliamın ardından çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Katliamın hangi devlet görevlileri ve ajanlar tarafından nasıl planlandığı ve kimler tarafından uygulandığı “devlet sırrı” olarak bugüne kadar gizlendi. 35 yıl önce büyük bir katliamın yaşadığı Maraş, neden hedef seçilmişti? Maraş’ın tarihsel geçmişi, sosyolojik ve politik konumu neydi? Bütün bunları, Maraş Katliamı üzerine kapsamlı bir çalışması bulunan ve yaptığı bu çalışma “Maraş Kıyımı” adıyla yayınlayan araştırmacı-yazar Aziz Tunç ile konuştuk. Tunç, Belge Yayınları’ndan çıkan kitabında, Maraş’ın neden hedef seçildiğinin tarihsel geçmişine ışık tutuyor.

– Maraş Katliamı’nı anlatan ‘Maraş Kıyımı’ adında çok önemli bir çalışmanız var. Bugünden baktığımızda Maraş Katliamı’nı nasıl anlamak gerekiyor?

Öncelikle Maraş’ı doğru tanımak gerekiyor. Maraş doğru tanınmadan Maraş Katliamı yeterince anlaşılamaz. Bu amaçla Maraş’ın tarihsel ve toplumsal yapısına kısaca da olsa yakından bakmak gerekiyor. Maraş 1920’lere kadar çok dilli ve çok dinli sosyal bir yapıya sahiptir. Dahası Maraş yine aynı tarihe kadar toplumsal direnişlerin yogun olarak yaşandığı bir yerdir. Ortaçağ’da bu coğrafyada otoriteye ve iktidarlara karşı yaşanmış olan en büyük ve en etkili toplumsal birleşik halklar isyanı olan Babailer İsyanı, Maraş ve çevresinde yaşanmıştır. Daha sonra özellikle 1520’lü yıllar ve devamı yıllarda yine otoriteye karşı yaşanan Kalender Çelebi İsyanı, Zennun Baba İsyanı, düzmece Şah İsmail İsyanı ve Celali İsyanları gibi isyanlar ya Maraş’ta ya da yakın çevresinde yaşanmıştı.

– Maraş’ın bu etnik ve direnişçi yapısı ne zamana kadar sürüyor?

1800’lere kadar bölgenin etnik ve dinsel yapısının bu çeşitliliği devam etmiş, bunun sonucu olan direnişçi özellikler varlığını korumuş ve sürdürmüştür. 1800’lerin ikinci yarısında Maraş’a Rusya’dan sürgün edilen Çerkesler yerleştirilmişlerdir. Çerkesler, Osmanlı’nın, daha sonra İttihat ve Terakki’nin ve devamında cumhuriyetin askeri kadroları olarak değerlendirilmişlerdir. O tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun kurduğu dönemin özel ordusu olan Fırkai İslahiye bölge halklarına yönelik sistemli ve kapsamlı saldırılarda bulunmuştu. Bunun sonucunda bölgenin devlete tabii olmadan yaşayan halkları zorla yerleşik hale getirilmişler, bugün bildiğimiz Osmaniye gibi şehirler bu şekilde kurulmuştur. Bu şekilde devlete tabii hale getirilen bu toplumsal kesimler, daha sonra İttihat ve Terakki tarafından geliştirilen asimilasyon politiklarına tabii tutulmuş, ilk olarak İslamî olmayan topluluklar hedef alınmıştır.

– Maraş’ta asimilasyonun kökü çok eskilere dayanıyor yani?

Tabii tabii, Maraş’ta yaşayan Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar sistemli olarak asimilasyon amaçlı saldırılara maruz kalmışlardır. Bu saldırılara karşı özellikle Ermenilerin 1870’lerde geliştirdiği direnişler, 1915’lere kadar devam etmiştir. 1915’te başlayan tehcir ve daha sonra geliştirilen katliamlarla o güne kadar varlıklarını korumuş olan Ermeniler topyekün olarak ve bir daha adı anılmamacasına Maraş’ta yok edilmişlerdir. Böylece gayri müslim topluluklar olarak Süryaniler, Rumlar ve Yahudilerle birlikte Ermeniler de Maraş’tan yok edilerek, asimisyon politikası bir adım daha ileri götürülmüştür.  Adı geçen toplulukların yerine onların topraklarına ve evlerine, yaşadıkları travmalar sonucu toplumsal kimliklerini yitirerek, Türkleştirilen ve Sünnileştirilen göçmenler yerleştirilmiştir. Böylece 1870’lerde Fırkai İlahiye adlı özel ordunun faaliyetleri ile başlatılan ve Maraş’ın sosyal dokusunun tahrip edilmesini amaçlayan süreç yeni bir aşamaya geçmiştir.

– Kürtlere ve Alevilere yönelik saldırılar ne zaman başlıyor?

Ermenilerin ve diğer toplumsal kesimlerin tasfiyesinden sonra, Maraş ve çevresinde, Kürtlerin ve Alevilerin tasfiye edilmesi stratejik bir ihtiyaç olarak egemenlerin gündemine girdi. Egemen siyasal güçlerin Maraş’taki Kürtlere ve Alevilere yönelik tasfiye amaçlı stratejik planları 1960’larda başlayıp 1978’e kadar yükselerek devam etmiştir. 1960’lardan itibaren kentte ve çevresinde gelişin devrimci toplumsal mücadelenin bastırılması egemenler için stratejik bir zorunluluk olmuştur. Bu zorunluluk egemen güçleri Maraş Katliamı’nı planmaya itmiştir. Yani Maraş Katliamı, dönemin toplumsal mücadelesini bastırmanın ve aynı zamanda asimilasyonun bir sonucu olarak gerçekleştirilmiştir. Maraş Katliamı politik bir operasyondur. Dolayısıyla Maraş Katliamı, tek başına devrimci mücadelenin bastırılmasını sağlayan 1980 Askeri Darbesi’ni amaçlayan, ama aynı zamanda da Kürtlerin ve Alevilerin asimilasyonunu amaçlayan, Maraş’ı etnik temizliğe tabii tutan bir katliamdır. Doğrudan egemen siyasal güçler tarafından gerçekleştirilmiş bir katliamdır. 1500’lerde başlayan Maraş’ın çok dilli ve çok dinli toplumsal yapısına karşı yapılan saldırı sonucunda şovenizmin dayanağı haline getirilmiş toplumsal yapı ve katliamcı güruh; Maraş Katliamı’nda çok kolay bir şekilde yönlendirildi. Böylece egemen siyasal güçler, bu şoven güruh eliyle hem yükselen devrimci toplumsal mücadeleyi bastırdı, hem 12 Eylül faşist darbesinin yolunu açtı, hem de asimilasyon politikalarını pratikleştirdi.

– Maraş Katliamı’nı kimler planladı, kimler yaptı?

Maraş Katliamı’nı kimlerin yaptığını soyut kavramlar yerine, daha somut olarak ifade etmek mümkündür. Konuyla ilgili olarak dönemin kaynakları incelendiğinde, adları Maraş Katliamı’yla birlikte anılan birçok kişi ile karşılaşmak mümkün. Bunlardan dönemin paramiliter siyasal gücü olan MHP, ÜGD ve bu yapıların kadroları olan isimler, ilk elde karşımıza çıkmaktadır. Bunlar başta Türkeş ve MHP Maraş Milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş olmak üzere, Ökkeş Kenger (Şendiller), Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve daha birçok kişi. Ayrıca daha sonra adı JİTEM ile özdeşleşecek olan Cem Ersever’in de bu katliamla bağlantısı vardı. Yine dönemin Yeşil’i denebilecek kadar karanlık ilişkileri olan ve esrarengiz yüzbaşı olarak anılan Mehmet Ali Çeviker, Maraş Katliamı’yla bağlantılı kişilerdir. Ayrıca dönemin Başbakanı Ecevit’e MİT tarafından gönderilen ve ölümünden sonra açığa çıkan resmi raporda adı geçen MİT görevlileri bu katlimdan sorumlu olanlardır. Silah kaçakçıları Ökkeş Çokuçkun ve Gabriel Aktürk bu katliamla birlikte anılan diğer isimlerdir. Aynı şekilde dönemin CIA ajanı Aleksadre Peck bu isimlere eklenmelidir. Bu isimlerin bu katliamın organizasyonunda adlarının geçiyor olması salt bir iddia olarak geçiştirilemez.

– Maraş Katliamı’yla amaçlanan neydi?

Maraş Katliamı’yla Alevi Kürtlerin asimilasyonu ve Maraş’ın etnik temizliği amaçlanmıştı. Ancak, amaçlandığı gibi Alevi Kürtlerin asimilasyonuna yol açmadı. Bölgede yaşayan ve kaliama uğrayan Alevilerin hemen hepsi aynı zamanda Kürt Alevi’dirler. Dolayısıyla Kürtlerin asimilasyonu amaçlanmış olsa da Kürt siyasal hareketinin geliştirdiği mücedele bu katliamla amaçlanan asimilasyon sürecini akamete uğratmıştır. Ancak hem darbenin gerçekleşmesine hem de Alevilerin bölgeden sürülmesine, Maraş’ın önemli oranda Alevilerden arındırılmasına yol açtığını söylemek yanlış olmaz. Maraş Katliamı’ndan sonra uygulanan sıkıyönetim koşullarında katliama maruz kalan Alevilerin göç etmelerinin teşvik edildiği ve kolaylaştırıldığı biliniyor. Böylece Maraş’ta Alevi varlığı son derece ciddi bir düzeyde geriletilerek, asimilasyon süreci işletilmiştir.

Mezarları da kaybettiler

Maraş Katliamı’nda sadece Alevi Kürtleri katletmekle yetinmediler, mezarları da kaybettiler. Katliamda yitirdikleri yakınlarının mezarlarını yıllar sonra ziyaret etmek isteyen ya da yakınlarının mezarlarını köylerine taşımak isteyen aileler, korkunç bir gerçekle karşı karşıya kaldı. Maraş Belediyesi, yakınlarının mezarlarını arayan ailelere; 1978 yılında Maraş Şeyh Adil Mezarlığı’na defnedilen yakınlarının mezarlarının kaybolduğunu bildirdi. Ailelerin avukatı Seyit Sönmez, Maraş Katliamı’nda yaşamlarını yitirenlerin mezarlarının kaybedilmesiyle ilgili sorumlular hakkında Maraş Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Avukat Sönmez, mezarların kaybedilmesini şöyle anlattı: “Katliamdan bir yıl sonra Yörükselim mahallesinde doğdum ve üniversiteye kadar orada yaşadım. Avukat olana kadar katliamın pek farkında değildim. Bir gün kitapçıda Belge Yayınları tarafından yayınlanan Aziz Tunç’un “Maraş Kıyımı” adlı kitabını gördüm, alıp okudum ve bazı mezarların kayıp olduğu iddiasıyla karşılaştım. Daha sonra iddianame ve gerekçeli kararı okuyup bu iddiaların doğruluğuna inanıp; ailelere ulaşmaya çalıştım.

Sorumlular cezalandırılsın

Ulaştığım ailelerden babası öldürülen Salman Bayır ile İstanbul’da, kardeşi öldürülen Veli Bozkurt ile Mersin’de görüştüm ve onlar adına Maraş Belediyesi’ne başvurdum ve yakın zamanda da ailesinden 3 kişi katledilen Hayri Ergönül adına başvuru yaptım. Belediyeden gelen cevap ile bazı mezarın kayıp olduğu iddiası kesinleşmiş oldu. Belediyenin cevabı gayrı vicdani ve gayrı ahlakidir. Bu durum AİHS’nde; kişinin aile ve özel yaşamının korunmasının ihlali anlamını taşır, Türk Ceza Kanunu’na göre; görevi ihmal suçudur, kişinin manevi yaşamına, hatırasına karşı bir saldırı suçudur, ibadethane ve mezarların korunmasına yönelik bir suçtur. Suç duyurusu bir sonuç verir mi bilemiyoruz, ancak mezarlar konusu, Maraş Katliamı’nı unutturmamak için demokratik kamuoyu tarafından daha çok sahiplenilmesi gereken bir konudur. Bu vesile ile ailelere çağrı yapıyoruz, mezarlarınıza sahip çıkın.”

Yargı süreci nasıl işledi

Maraş Katliamı yargılamaları, katliamın devamı olarak gerçekleşmiştir. Maraş Katliamı davası, özel olarak ele alınması ve üzerinde durulması gereken bir konudur. Maraş davası sanıldığı gibi hukuksal bir faaliyet olarak gerçekleşmemiştir. Tam tersine yargılama süreci bir bütün olarak katliamın bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir. Yazının kapsamı açısından ayrıntılara giremesek de birkaç noktaya değinmek konuyu anlamak için yeterli olabilir. Bu konuda yapılması  gereken ilk tespit sıkıyönetim mahkemesinin Maraş Katliamı’na ilişkin yaptığı tanımlama ve bu tanımlama üzerinde geliştirilen pratik sonuçlardır. Sıkıyönetim mahkemesi, Maraş Katliamı’nı bir katliam olarak tanımlamamış, öyle görmemiştir. Sıkıyönetim mahkemesi Maraş Katliamı’nı iki topluluğun; Alevi ve Sünnilerin birbirleri arasında bir çatışma olarak tanımlamıştır. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan tablo katliamcıların aklanmasına yol açmıştır. Katliamın bir nolu sanığı olan Ökkeş Kenger, bu düzenlemenin sonucu olarak beraat etmiştir.  Aynı şekilde katliamın birçok kaynağı gizlenmis, katliamcılar aklanmıştır. Bu sürecin bu şekilde gelişmesinde dönemin askeri komutanlarından Jandarma Genel Komutanı Sedat Cılacu’nun yazdığı bir raporun belirleyici olduğu görülmektedir.

– Unutmamak için neler yapılmalı?

Maraş Katliamı’nın insani bir boyutu olduğu gözardı edilmemelidir. İnsanı boyut gözardı edilir veya unutulursa bu katliamla hesaplaşmayı zayıflatan ve mağdurlara karşı haksızlığa yol açan bir tutum olur. Bu katliamda onlarca insan öldürüldü, bir o kadarı yaralandı. Maraş Katliamı’nın 35. yılında katledilen insanlarımızın unutulmaması için daha özgün bir dikkat ve daha kalıcı yaklaşımların geliştirilmesi son derece önemli ve gereklidir. Ayrıca mağdur ailelerin bugün içinde bulundukları durumlar ve yaşadıkları travmalar; başlı başına ilgi gerektiren bir sorumluluk alanıdır.

35 yıldır kapanmayan yara: Maraş Katliamı – I

Bayram BALCI

35 yıl önce Maraş’ta bir hafta boyunca devlet gözetiminde Kürt Alevilerin evlerine, işyerlerine saldırıldı. Bir hafta boyunca devam eden saldırılarda 150 Alevi yurttaş katledildi. 552 ev, 289 işyeri ve araç tahrip edildi. Katliamın planlayıcıları ‘devlet sırrı’ olarak gizlendi.

Katliam devlet sırrı sayıldı

Türkiye Cumhuriyeti tarihi, esas olarak, “tek millet, tek din, tek devlet” yaratmak amacıyla yapılan katliamların tarihidir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren “tek din tek millet” yaratmak için uygulamaya konulan katliamların en önemlilerinden biri de 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Kürt Alevilere yönelik CIA ile derin devletin, kontrgerillanın planladığı Maraş Katliamı’dır. 35 yıl önce yaşanan bu katliamı unutturmamak için hazırladığımız Maraş Katliamı dosyasını sunuyoruz. Bu yazı dizisinde Maraş Katliamı’yla ilgili gizlenen “devlet sırlarını”, katliamın tanıklarının anlatımlarını ve Maraş’ın 1500’lü yıllardan 1978’e uzanan tarihi kesitteki özgürlükçü ve direnişçi kimliğini bulacaksınız.

Katliamın acısı hala taze

35 yıl önce Maraş’ta bir hafta boyunca devlet gözetiminde ve desteğinde faşist çeteler Kürt Alevilerin evlerine, işyerlerine saldırıldı. Katliamda resmi rakamlara göre 111 kişi hayatını kaybetti. Gerçekte ise katliamda öldürülenlerin sayısı daha fazlaydı. Bir hafta boyunca devam eden saldırılarda Alevilere ait 552 ev, 289 işyeri ve araçlar tahrip edildi. Alevi yurttaşların yüzde 80’i ise zorla göç ettirildi. Katliamın ardından dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, katliamın araştırılması için özel bir ekip kurdu ve önemli bilgilere ulaştı. Ancak bu bilgiler “devlet sırrı” sayılarak gizlendi. Özaydınlı’nın kurduğu ekibin ve dönemin Cumhuriyet Savcısı Dündar Saner’in hazırladığı raporlarda katliamın planlayıcılarının, olaylardan bir hafta önce seyyar piyango satıcısı olarak kente gelen 26 seyyar piyango satıcısı olduğu not edildi. Raporlarda, katliamın planlamasını, Alparslan Türkeş’in dünürü olan MİT hukuk müşavirinin de içinde olduğu 4 MİT mensubu ile katliamdan önce Maraş’a giden CIA ajanı Aleksander Peck birlikte yapmıştı. Alparslan Türkeş’in, dönemin MİT yetkililerinin; bölgedeki AP’li ve MHP’li il başkanları ve yöneticilerinin, iş adamlarının, toprak sahiplerinin, Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı başta olmak üzere Susurluk Çetesinin katliamdaki sorumlulukları ise “devlet sırrı” olarak gizlendi.

Planlayanlar yargılanmadı

Raporda katliamın uygulayıcıları olarak Ankara’dan Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses’in Maraş’a gittikleri belirtiliyor. Yine İskenderun Demir Çelik İşletmesi’nde Fabrika Stok Kontrol Müdür Muavini olan Hayri Kuşçu, Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay Terekli’nin de olaylardan önce ve olaylar sırasında Maraş’a gittikleri kaydediliyor. Rapordaki ilginç tespitlerden biri ise, katliamın bir gün öncesi ile son gününü içeren 19-25 Aralık tarihleri arasında Maraş’a, görülmedik fazlalıkta milli piyangocu akını olmasıydı. Katliamın planlayıcıları arasında Adalet Partisi İl Başkanı Faruk Kadıoğlu ile dönemin Maraş Belediye Başkanı Ahmet Uncu da vardı. Katliam ile ilgili açılan dava ise 1991 yılına kadar sürdü. Yargılanan 804 kişi değişik oranlarda hapis cezasına çarptırıldı. Katliamda önemli roller üstlenen 68 kişi ne yakalandı, ne de haklarında bir soruşturma açıldı. Haklarında ceza verilen kişiler de Nisan 1991 yılında Turgut Özal’ın çıkardığı Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle, serbest bırakıldı. Böylece Maraş Katliamı dosyası kapatıldı.

Evimizi ateşe verdiler

Maraş katliamında ailesinden babası, annesi, ağabeyi ve evlerinde bulunan 2 misafiri yitiren Hayri Ergönül, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Bizim evimiz Serintepe mahallesindeydi. Saldırı olduğu zaman evde 11 kişiydik. 23 Aralık günü korukunç bir saldırı yaşadık. Tekbir sesleriyle, baltalarla, kesici aletlerle, silahlarla sayıları bin, bin 500’ü bulan saldırganlar evimizin içine benzin döküp evimizi ateşe verdiler. Evimizin her yerini delik deşik etiler. Babam İmam Ergönül, annem Güley, ağabeyim Hüseyin, ağabeyimin arkadaşı olan Adıyamanlı Mahmut Ünal, misafirimiz Hacı Bektaş Bozkurt’u katlettiler. Saldırı sabah 8 gibi başladı. Önce evimizi taşladılar. Camları kırdılar ve gittiler. Tekrar saat 13:00 gibi geldiler. Bu saldırıda silahlarla eve ateş açtılar. Ev patlayıcı madde attılar. Evin duvarlarını delmeye, içeri girmeye çalıştılar. Evin içine benzin döküp, evimizi ateşe veriler. Ellerinde, silahlar, balta ve palalar, şişler vardı. Korukunç bir saldırıydı. Saldırı bir, bir buçuk saat sürdü. Saldırı anında evin kurşun gelmeyecek yerlerine gizlendik, annem ev yanmaya başlayınca, yangını söndürmeye çalışırken vuruldu. Sonra babamı vurdular. Sürekli eve ateş ediyorlardı. Duvarları delerek eve girdiler, ağabeyimi, Mahmut Ünal’ı evin içinde öldürdüler. Hacı Bektaş Bozkurt’u evin dışına çıkarıp katlettiler. Benim büyüğüm Rıza yaralı kurtuldu, ben de kalabalığın arasına karışıp kaçtım, diğerleri de benim gibi kaçmışlar. Onları askerler görüp askeriyeye götürmüş, öyle kurtulmuşlar. Bizim mahalledeki tüm Alevi evlerine saldırdılar. Kaç kişiyi katlettiler bilemiyorum. Saldırı sırasında polis hiç yoktu, asker vardı, asker de saldırganlara hiç müdahale etmedi. Saldırıdan sonra Yörükselim mahallesindeki amcamı buldum. Katliamdan sonra aile olarak büyük bir travma yaşadık. Helen bu acıları sanki katliam yeni olmuş gibi yaşıyoruz. Katliamdan sonra cenazlerimizi tutulan tutnaklarla amcama teslim etiler. Cenazelerimizi geleneklermize uygun bir şekilde defin edemedik. Katliamdan 5 veya 6 yıl sonra mezarlarımızı köyümüze nakil etmek icin Maraş Mezarlıklar Müdürlüğü’ne müracat ettik. O zaman mezarlarımızın kaybedildiğini öğrendik. Mezarlarımızın bulunmasını istiyoruz. Eğer Türkiye geçmişi ile yüzleşmek istiyorsa, bu katliamın tüm sorumlularını açığa çıkarmalı. Mezarlarımızı bulup bize teslim etmelidir.”

Katliamın acı bilançosu

  • Katliamda 150 kişi öldürüldü.
  • 200’ün üzerinde ev, 100’e yakın işyeri tahrip edildi.
  • Savcılığa göre, katliama karışanların sayısı 1350’ti. Bunların 752’si ilk tutuklandı.
  • Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında ceza aldı.
  • 1991’de çıkan TMK ile ceza alanların bir kısmı serbest kaldı.
  • Katliamda birinci dereceden rol alan 68 kişiye ise hiç ulaşılamadı.

Tanıklar katliamı anlatıyor

Maraş Katliamı davasında tanıkların katliamı anlatımı mahkeme tutanaklarına şöyle yansıdı: Meryem Polat: “Beş çocuğum, damadım ve kızımın nişanlısı vardı. Evimiz, mahallenin en ucundaydı. Sabahtan başlayıp ikindiye kadar bütün evleri yaktılar. Bir çocuk kazanda yakıldı. Her şeyi talan ettiler. Biz bodrumda suyun içindeydik; üstümüz tahtaydı. Tahtalar yanıyor, üstümüze düşüyordu. Evim kül oldu. Bodrumda sekiz kişiydik, orada olduğumuzu anlamadılar, çıkıp gittiler. Askerler gelip bizi Ticaret Lisesi’ne götürdüler.” Kamil Berk: “Sabahın (24 Aralık) ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyordu. ‘Allahını, peygamberini seven, eli balta, silah, sopa tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, komünistleri içimizden temizleyelim’ çağrısıyla ve bağırmalarıyla mahalle içinde saldırıya geçtiler… Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP’ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler… Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu’yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz’ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü.” Yeter İşbilir: “23.12.1978 cumartesi günü öğleden sonra tahminen saat 15.00 sıralarında ellerinde balta, sopa, tahta, av tüfeği bulunan saldırganlar, oturduğumuz evin önüne geldiler… Dışarıdan evi kurşun yağmuruna tuttular… Evin kapısını, duvarlarını, kazma ve baltayla kırarak, sökerek içeriye girdiler.”

Ninenin gözlerini oydular

Maviş Toklu: “24.12.1978 Pazar günü, saat 10.00 sıralarında mahallemizin Muhtarı Mehmet Yemşen ile Fevzi Görkem’ın başında bulunduğu saldırgan bir grup, ‘Allah Allah, Komünistlerin kökünü kazıyacağız, büyük-küçük demeyin, komünistlerin kafasını ezin’ diye bağırıyorlardı. Muhtarın elinde silah ve bayrak vardı. Diğerlerinin elinde silah, patlayıcı madde, gaz, benzin, sopa gibi saldırı malzemeleri vardı. Evime hücum ettiler, kapıyı kırarak içeri girdiler… Kocamı, gözlerimin önünde işkence ederek öldürdüler… Yine muhtara yalvardım yakardım. ‘Kocamı öldürdün, bari kardeşimi öldürme’ diye. Muhtar ise, ‘Hüseyin’i de Karaoğlan yoluna kurban ediyorum’ dedi ve kardeşim Hüseyin’i işkence ederek öldürdüler… Sonra, karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen çok yaşlı Cennet Çimen’in evine gittiler.

Sanıklardan Cuma Yalçın ile Nuri Boğa tornavida ile Cennet kadının (80 yaşında) gözlerini oydular…”

Kundaktaki bebeği katlettiler

Maraş Katliamı’nın tanıkları, yaşadıkları vahşeti katliamın üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen unutamıyor. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Yörükselim Mahallesi’ne yönelik saldırıların tanıklarından olan Yasin Aytaç, saldırganların gruplar halinde mahalleyi sararak, evlere girip insanları katlettiğini söyledi. Aytaç, “Evlere giriyorlar. Daha sonra evlerin içerisinde silah sesleri geliyor. Girip çıktıkları evleri yakıyorlardı. Biz faşist grubun geriye çekildiğini görünce bulunduğumuz yerden çıktık. Çevrede bir sürü ev yakılmış, yıkılmıştı. Mahalleyi savunmakta olan gençlerle buluştuk. Bizim bulunduğumuz yerde kalmamızı ve halen yanmakta olan evlerin içinde bulunan yaralı ve ölüleri dışarı çıkarmamızı istediler” dedi. Bunun üzerine orda bulunan grup ile birlikte yanan evlere girerek evde bulunan yaralı ve cenazeleri dışarı çıkarmaya başladıklarını belirten Aytaç, tanık olduklarını şu cümlelerle anlattı: “Ben 16 yaşında bir gençtim. Evlerin içerisine girdiğimde gerçekten gördüklerim dehşet verici ve inanılmaz şeylerdi. Kimileri baskın sırasında hazırladıkları sofranın başında silah, balta, tahra ile öldürülmüştü. Kadın, kız, çocuk demeden. Yani evin içerisinde kim varsa inanılmaz şekilde hunharca katledilmişti. Dehşet verici bir durumdu. Girdiğimiz evlerden birinde katledilen aile bireylerini dışarı çıkardık. Ev halen yanıyordu ve içeriyi duman kaplamıştı. Bu sırada gözümüze tahta beşik takıldı. Üstü örtü ile kaplıydı. Beşiği görür görmez arkadaşım ile birlikte muhtemelen ‘bebek sağ kalmıştır’ diyerek, beşiğe doğru yöneldik. Örtüyü kaldırdığımızda henüz kundakta olan bebeğin boğazının kesilerek, öldürüldüğüne şahit olduk. Arkadaşım şoka girdi. Bu gördüğüm manzarayı hayatım boyunca asla unutamam.”

‘Kahraman’ şehrin yitik mezarları

Bu şehirde tarihin tüm zamanlarına tanık olmak mümkün! Şehrin merkezinde kötü bir modernizm taklidi, varoşlarda bildiğiniz köy hayatı. Şehir içeride kentli, kenarlarda köylü, burası bir köykent! Türkiye’nin birçok şehri böyledir, burası biraz daha köykent görüntüsünde. Devletin lütfettiği “Kahramanlık” liyakati kent eşrafının kendilerini ayrıcalıklı görmelerine sebeptir. “Kahraman” kentin kahramanlıkla övünen yurttaşları burada utanç verici, tiksindirici, korkunç bir katliamın yaşandığından haberdar değil mi? Bugün katliamın 35. yılı, kentte her şey “Normal!” Bu normallikte bir anormallik var! Bizi uzaktan süzen “Sivil görevliler” eşliğinde Yörükselim ve Mağaralı mahallesini dolaşıyoruz. Eğreti evlerin, bizi kaçamak, ürkek ve telaşlı bakışlarla izleyen insanların görüntüsü hiç de 35 yıl öncesinden farklı değil. Her şey 35 yıl öncesinden kalmış gibi! Daracık sokaklar, duvarında yoksulluğun sessiz çığlığı duyulan evler, gelişi güzel asfaltlanmış yollar… Bir sokağın köşesinde “Durun! Bakın bu ev katliamda yakılmış, içindekilerden bazıları katledilmişti!” diyor. Küçük, tek katlı, sıvasız, briketten yapılma bir ev… Pencere demirleri paslanmış, camlar yok! Pencereden içeri bakmaya çalışıyorum, çok zamandır terk edilmiş bir görüntüsü var. Yangının ve isin izleri silinmiş. Az ötede bir ihtiyar meraklı bakışlarla bizi izliyor. Sokak daracık uzanıyor, boş, sessiz ve ürpertici. “Katliam bu sokaklarda yapılmış” diyor genç rehberimiz. Buralar, 500 metre ileride yaşamın şehir olan yerinde “Kahramanlık” zevkini yaşayanların “Kızılbaş” dedikleri mahalleler. “Kızılbaş” günahkardır, yıkanmaz, kirlidir, yabanidir! “Kızılbaş” dediğin “İnsan bile değildir!” Dini imanı yoktur, ana bacı tanımaz! Hele “Kahraman” hiç değildir. Kızılbaştan kahraman mı olur? “Dindar kahramanların” adını üniversitelere veren kahraman devlet; Kürt, Alevi Mamıke Molla’yı ağzına bile almıyor! Oysa “Vurun Antepliler namus günüdür!” sözü türkülere, destanlara konu olan, devlet tarafından unutturulmaya çalışılsa da halkın dilinde ve yüreğinde yaşayan Karayılan; Maraş’a bağlı Pazarcık ilçesinden bir Kürt Alevi. Molla Mehmet diye de anılan Karayılan’a ait “Kahraman” Maraş’ta ne bir anıt, ne de bir görüntü var!

Köşesinde 35 yıl önceden derin iniltiler yükselen evin bulunduğu daracık sokağı boylu boyunca yürüdük. Sokakta, duvar dibinde oturan yaşlı adamdan başka kimseye rastlamadık. “Bu adam o dönemi yaşamış mıdır?” diye sorduğumda rehberimiz “yok abi. Onlar sonradan buraya taşındı. Alevi değiller!” diyor. Sokağın sonunda bir ara sokağa dönmemizi söyledi rehberimiz. Karşıda bir cami! “Bu caminin arsasını bir Alevi bağışladı, yapımına da epey katkıda bulundu” diyor rehberimiz can! “Katliamdan önce mi? Sonra mı?” sorumu “Önce olur mu abi, katliamdan sonra yapıldı bu cami” diyor. Ne derin yaradır ki erenler “Ağacın kurdu özünden olur!” hakikatini boşa söylememişler! “Kahraman” kentin “Şehir Mezarlığına” gidiyoruz. 35 yıl önce katledilen canların mezarını bulabilir miyiz? Bize rehberlik eden canların çabaları sonuç veriyor! Yan yana iki mezar ve tek mezar taşı üzerinde “İbrahim oğlu Malik Ünver, Haydar oğlu İbrahim Ünver, 23. 12. 1978 Maraş Olayları’nda şehit olmuştur” Bir başka mezar taşı “Nurhaklı Mehmet Oğlu, Keliş Ali Sağlam” Hemen yanındaki mezar taşında “Mustafa Yüzbaşıoğlu, 12. 12. 1978” yazıyor. Mustafa Yüzbaşıoğlu katliamdan bir hafta önce katledilen iki devrimci öğretmenden biri. Onu tanıyan bir kadın can var aramızda. “Çok değerli bir insandı. Matematik öğretmeniydi. Ben çocuktum. Evleri gezer ders verirdi” diyor ve ağlıyor! Mezarlara kırmızı karanfil bırakıyoruz. Ama ısrarla Gıjık Dede’nin mezarını arıyoruz. “Buldum” diyor bir can! “Torununa sordum o tarif etti. Bu taraftan gelin!” Mezarın üzerinde henüz filiz fidan olan bir gül ağacı var. Taşında, “Tercanlı Mehmet oğlu Sabri Özkan, Gıjık Dede Ölmez, 4. 4. 1978” yazıyor. Katliam için plan yapanlar planı zamana yaymışlar. Maraş Katliamı’nda katledilen tüm canların mezar taşlarına “Ruhuna Fatiha” yazmayı ihmal etmemiş “Dini bütün” mezar ustası. Kendi aklınca “Kızılbaş olarak yaşadılar. Mezar taşlarına bunu yazayım da bari öbür dünyada Allah’ın affına mazhar olsunlar!” diye düşünmüş olmalı. Oysa Aleviler mezar taşlarına “Ruhuna Fatiha” yazdırmaz. Devletin resmi kayıtlarına göre Maraş Katliamı’nda 111 kişi katledildi. Ama biz beş mezar bulabildik. Diğerlerine ne olduğu bilinmiyor! Az ileride elinde bastonu, kalın çerçevesi ve kocaman camları, avurtları çökük bir piri fani. “Bu güne kadar Gıjık Dede’ye sahip çıkılmadı! İnsanlar mezara gelmeye korkuyor!” diyor. Kulağıma eğilen bir can “Gıjık Dede’nin oğlu!” dedi. Ayakkabı boyacılığı yapıyormuş ve sara hastasıymış! Garibanın derdi de ne ağır oluyor! Hem yoksul hem sara hastası, hem de Kızılbaş!

Maraş Katliamı’na Öfke Duymak

MUSTAFA KARASU

Maraş Katliamı kesinlikle devlet içinden çeşitli çevrelerin hazırladığı planlı bir katliamdır. Kültürel soykırımcı devlet patentlidir. 1926 Şark Islaha Planında belirlenen Kürtleri ve Dersim’i kültürel soykırıma uğratma planının uygulanmasıdır. 1978 katliamıyla başlatılan Alevi Kürtlerin Maraş’tan kaçırtılması bugüne kadar sürdürülmüştür.

Maraş Katliamının üzerinden 35 yıl geçti. Maraş Katliamından bu yana geçen 35 yıl katliamın amaçlarını ve sonuçlarını daha anlaşılır kılmaktadır.

Maraş, Kürdistan’ın Türkiye sınırındaki Kürt şehridir. Nüfusun çoğunluğu Alevi Kürtlerden oluşuyordu. Alevi Kürtler 1970’li yıllarda devrimci demokratik güçlerin yanında demokrasi ve Özgürlük Mücadelesi içinde yer alırken, Apocular grup olarak da Kürdistan’ın her tarafında olduğu gibi Maraş’ta da hızla gelişiyordu. Maraş, devlete karşı muhalif güçlerin en temel direniş noktalarından biri haline gelmişti. 1970’li yılların devrimcileri de Nurhak dağlarında gerilla mücadelesi başlatmak istiyorlardı. Tüm bu gerçekler Maraş’ı hedef haline getirmişti. İşte bu ortamda Türk devleti temel gerilim alanlarından olan ve kolay provoke edilecek Alevilerle ilgili önyargıları harekete geçirmiştir. Bunun sonucu Maraş’ta Alevi Kürtlerin mahallelerine faşist çeteler saldırtılmıştır. Faşist sürüler kadın, çocuk, yaşlı demeden iki yüze yakın Kürt Alevi’yi katletmişlerdir. Hem de kafa kesme dahil her türlü yöntemle. Gerçekten Maraş’ta acımasızlık, gözü dönmüşlük hakim olmuştu.

Tarihin en büyük Alevi katliamlarından biri Maraş’ta yaşanmıştır. Maraş’ın içi Kürtlerden temizlenmişti. Maraş gerçekten de kara Maraş oldu. Alevilerin yoğun yaşadığı yerler defalarca katliam girişimlerine sahne olmuş, 1993 yılında Sivas’ta 35 aydın, yazar, sanatçı ve Alevi diri diri yakılmıştı. Böylece Sivas’ın adı kanlı Sivas olmuştur.

Devlet patentli soykırım
Maraş Katliamı kesinlikle devlet içinden çeşitli çevrelerin hazırladığı planlı bir provokasyondur. Dolayısıyla planlı bir katliamdır. Kültürel soykırımcı devlet patentlidir. 1926 Şark Islaha Planında belirlenen Fırat’ın batısındaki Kürtleri ve Dêrsim’i kültürel soykırıma uğratma planının uygulanmasıdır. 1978 katliamıyla başlatılan Alevi Kürtlerin Maraş’tan kaçırtılması bugüne kadar sürdürülmüştür. Bugün Maraş’ın Pazarcık, Elbistan, Afşin başta olmak üzere ilçeleri ve köyleri de boşaltılmıştır. Pazarcık dışında ilçelerde Kürt kalmadığı gibi, Maraş’ın içi de Kürtlerden temizlenmiştir. Her yerde kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle köylüler yakın şehirlere göç ederken, Maraşlılar tümüyle metropol ve şehirlere göç ettirilmiştir.

Eğer planlı politikalar ve katliamlar olmasaydı bugün Maraş’ın tüm ilçelerinde Kürt yoğunluğu artar, Maraş’ın içinde de Kürt nüfusu ile Türk nüfusu dengeli olurdu. Maraş gerçekten bir Kürt şehri olurdu. Eğer bugün Kürt nüfusu azalmışsa bunun nedeni Kürtleri planlı bir biçime topraklarından koparma politikasıdır. Aslında Maraş’ta izlenen politika dört dörtlük bir kültürel soykırım politikasıdır.

Bugün Maraş neredeyse Kürtlerden arındırılmıştır. Dünyanın her tarafında Maraş Kürtleri var, ama Maraş’ta çok az kalmışlardır. Zaten kalanlar da kültürel asimilasyonla Kürtlüklerinden önemli oranda koparılmışlardır. Alevi kimliği ise hala ötekileştirilmekte ve baskı altına alınmaya devam edilmektedir. Maraş Katliamıyla uygulamaya konulan Maraş’ı Kürtsüzleştirme politikası, 12 Eylül’de daha da hızlandırılmış, devlet her yolu deneyerek Alevi Kürtleri topraklarından koparmıştır. Bugün binlerce yıl içinde inanç ve kültürel kimlik vatanı haline getirilen köyler ıssızlaşmıştır. Cıvıl cıvıl yaşam karakteri olan bu topraklar ölümü bekleyen bir yer haline getirilmiştir. Maraş’ın, Sivas’ın, Malatya’nın Türkleri göç etmezken Alevi Kürtlerin göçertilmesi ve bu topraklardan Ermeniler gibi arındırılması kültürel soykırım değil de nedir?

En büyük trajedi
Kuşkusuz bu kültürel soykırımı gerçekleştirme, fiziki katliamlar ve soykırımlar üzerine inşa edilmiştir. Katliamlarla yaşam çekilmez hale getirtilerek ve korku hakim kılınarak göçe, topraklarını terk etmeye zorlanmıştır. Ermenilere yapılan tehcir, Kürtlere zengin ve çok yönlü yöntemler kullanılarak yapılmıştır.

Maraş Katliamının ne kadar vahşi yapıldığı bilinmektedir. Katliamlarla korkutulan, ürkütülen Maraş Kürtleri 12 Eylül’le birlikte baskılar ve diğer yöntemlerle tümden vatanlarını terke zorlanmışlardır. Artık Kürtler dönüşü olmayan bir biçimde yerlerini yurtlarını bırakmışlardır. Umuda değil, yok oluşa yolculuk yapmışlardır. Bu yok oluş neredeyse umuda gidiş olarak gösterilmiştir. En büyük trajedi de budur. Devlet Avrupa’ya kaçırtma şebekeleri kurarak, kurdurtarak bu toprakları 12 Eylül sonrası mezarlığa dönüştürmüştür. 12 Eylül esas olarak da Kürtlerin iradesini kırıp tümden Türkleştirmeyi hızlandırma, hatta Kürt’ü kimlik olarak bitirme amacı taşımıştır. 12 Eylül, Kürt’ün Fırat’ın doğusunda da batısında da bitirilmesini hedeflemiştir. 12 Eylül’le Kürt politikaları bir yanlışlık ya da bir hata sonucu oluşturulmadı; 1926 yılında planlana Şark Islahat Planı hedeflerine nihai olarak ulaşmak için oluşturuldu. Dil yasağının daha da katılaştırılması bu amaçla ilgilidir.

12 Eylül’de Kürdistan’ın açık hava hapishanesi haline getirilmesi, Diyarbakır zindanının işkencehane haline getirilmesi Kürtleri bitirme planının bir parçası olarak gerçekleşmiştir. Maraş başta olmak üzere Alevi Kürtlerin Avrupa’ya kaçırtılması da bu planın Fırat’ın batısındaki yüzüdür.

12 Eylül’e yol açtı
Maraş Katliamı, öncesi ve sonrası politikalarla ele alınırsa tam olarak anlaşılır. Yoksa tam izah edilemez. İzahatlar yetersiz ve eksik kalır. Maraş Katliamı 1926 Şark Islahat Planı, Dêrsim Soykırımı, Alevi Kürtlere cumhuriyet boyunca izlenen politikalarla birlikte ele alınmazsa ne kadar planlı bir katliam olduğu anlaşılamaz. İşte şu olay olmuş, bu olay olmuş, bu nedenle bu katliam yaşanmış, şu kişiler içinde yer almış gibi bilinçli çarpıtmalara gidilir. Kişiler ve planın parçası olan olaylar öne çıkar. O kişilerin arkalarındaki devlet zihniyeti tam sorgulanmaz. Sorgulama böyle olmayınca da Stockholm sendromu olarak ifade edilen celladına sevdalanan kişi ve çevrelerde ortaya çıkar.

Öte yandan Maraş Katliamı 12 Eylül’e giden yolun açılmasıdır. Nitekim Maraş Katliamıyla birlikte sıkı yönetim yaygınlaştırılmıştır. Maraş Katliamı olduğunda Kürt Halk Önderi Maraş Katliamı üzerine değerlendirme adlı bir broşür yazmıştır. Bu broşürde eğer devrimciler, demokratlar bir araya gelip yükselen faşizme karşı mücadele etmezlerse bu katliamla başlatılan sürecin bir faşist darbeyle sonuçlanacağı değerlendirmesi yapılmıştır. O dönemde Maraş Katliamı üzerine en derli toplu değerlendirme Kürt Halk Önderine aittir. Maraş Katliamını sıradan ele almamış, büyük bir komplonun bir parçası olarak değerlendirmiştir. Daha sonra gerçekleşen ve yaşananlar Kürt Halk Önderini doğrulamıştır. Maraş’ta Alevi Kürtler tarihsel kültürel soykırım projesinin parçası olarak bu katliama uğratıldıkları gibi, dönemsel olarak da askeri faşist darbenin gerçekleşmesine kurban edilmişlerdir. Zaten Kürtler ve Aleviler her zaman provokasyonların kurbanlarıdırlar. Maraş Katliamında da gerçekleşen budur.

Yüzlerini vatanlarına dönmeli
Maraş Katliamı özünde 1937-38’de Dêrsim soykırımının 1978 versiyonudur. Kuşkusuz elli yıl öncesi gibi olamazdı. Ancak Maraş’ı da, Maraşlı Alevi Kürtleri de 1938’in Dêrsim’i gibi çıban olarak gören bir Türk devleti vardır. Türk devleti Alevi Kürtleri Türkleştirmek isterken, karşısında muhalif ve direnen bir toplum görünce buna öfke duymuştur. Maraş’ı da Dêrsim gibi ezip devletin Şark Islahat Planında öngördüğü hedeflere ulaşmak istenmiştir. Maraş Katliamından sonra da Dêrsim katliamından sonraki politika izlenmiştir. Köklü çözüm olarak göç ettirme politikası izlenmiştir. Göçün ekonomik nedenleri olsa da, esas olarak devletin izlediği bilinçli kültürel soykırım politikası sonucudur. Yoksa ekonomik durumu Kürtlerden daha kötü olan Türkler göç ederdi. Kaldı ki Maraş’ta olan, ekonomik olarak bazılarının gurbet ellere gitmesi değildir; tamamen arkasına bakmadan binlerce yıllık ata topraklarını terk etme vardır.

Bu katliama büyük öfke duyan sadece Maraş’ın Alevi Kürtleri değil; Türk’üyle Kürt’üyle tüm Alevi Kürtler, tüm devrimciler ve demokratlar da bu katliama öfke duymaktadır. Bu nedenle katliamın her yıldönümünde Maraş Katliamına yönelik tepkilerini dile getirirler.

Maraş Katliamına öfke duymak kadar, bu katliamın amaçlarına ve sonuçlarına da öfke duymak gerekir. Eğer Türk devleti bu katliamla, baskılarla, özel savaşla Maraş’ı Kürtlerden arındırma politikası izlemişse, o zaman vatanlarını terk edenler yüzlerini vatanlarına dönmelidir. Yoksa Maraş Katliamına öfke duymanın bir anlamı kalmaz. Eğer bu devlet inançları üzerinde baskı yapıp asimile etmek istemişse, inançlara sahip çıkmak ve yaşamak gerekir. Bu devlet Kürtlerin başta dillerini yok edip Türkleştirmek istemişse, o zaman anadiline sahip çıkmak ve anadilini konuşması gerekir.

Katillere Kürtçe ile cevap…
Bundan elli yıl önce Maraş Kürtleri evinde, iş yerinde, her yerde Kürtçe konuşurdu. Türkçe konuşmayı ayıplardı. Kürtçeyi kendi dili görür, Türkçeyi de kendine yabancı görürdü. Tabii ki yüz binlerce yıl bu bölgenin anaları, ataları sadece Kürtçe konuşmuşlardır. Hem de sıcaklığını, içtenliğini, inancının tüm güzelliklerini bu diline yansıtmıştır. Öyle ki, Kürtçenin en güzel üslubu ve şivesi bu bölgede konuşulmuştur. Bugün de hala Maraş’ın Kürtçesi çok güzeldir. Türkçe kelimeler son 30-40 yılda girmiştir. Eğer Maraş Katliamı ve Maraş Kürtleri üzerinde uygulanan politikalara öfke duyacaksak, yapacağımız en önemli şeylerden biri bu dili konuşma ve geliştirmedir. Kürtçeyi yeniden bu toprakların esas dili, anadili haline getirmektir.

Bazı televizyon programlarına katılınıyor. Biraz Kürtçe konuştuktan sonra “İyi konuşmuyorum, Türkçe konuşacağım” deniyor. Bu ruh halini de, bu söylemi de bizlere verdiren soykırımcı Türk devletidir. Kürtçeyi iyi konuştuğu halde böyle diyorlar. Bir kısmı asimile edildiğinden zorlanıp böyle dese de, önemli bir kısmı da Kürtçe konuşmayı ayıpladığı için Kürtçe konuşmayı gerekli görmediği ya da Türkçe konuşmayı sanki bir olumluluk olarak gördüğü için bu söyleme sarılmaktadırlar. Maraş Katliamını yapanlara inat Kürtçe konuşmak önemlidir. Biraz asimile olmuş, dile Türkçe sözcükler girmiş olsa da yine de Kürtçe konuşmak anlamlıdır. Bu, Maraş Katillerine verilecek anlamlı bir cevaptır.

Şehitlerine sahip çıkmalı
Maraş bir soykırımsa, Dêrsim bir soykırımsa o zaman soykırıma nasıl cevap verilecekse öyle cevap verilmelidir. Yeniden küllerinden yaratılır gibi ayağa kalkılmalıdır. Kaldı ki Kürtleri ve Alevileri külleştirmeyi başaramamışlardır. Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin 12 Eylül öncesi ve sonrası geliştirdiği mücadele Türk devletinin hevesini kursağında bırakmıştır. Kürtler Alevi’siyle, Sünni’siyle 12 Eylül’e karşı mücadeleyi yükseltmişlerdir. Sadece Maraş’ın Kürt Özgürlük mücadelesinde binden fazla şehidi vardır. Kürt Özgürlük Mücadelesi şahsında hem Kürtlüğe hem de Aleviliğe karşı zulüm uygulayanlara karşı gösterilen direnişe katılmışlardır. Maraş Katliamını yapanlardan böyle hesap sorulmuştur. 12 Eylül politikalarını boşa çıkması, bugün Kürt’ün ve Aleviliğin sözde de olsa kabul edilmesinin sağlanması bu mücadelenin dolaylı ve dolaysız sonuçlarıdır.

Maraş’ı katliamının 35. Yılında Türk devletinin kültürel soykırımcı politikalarını bırakmamak gerekir. Bu toprakları bırakmadığımız, bırakmayacağımız gösterilmelidir. Bu seçimlerde Maraş’ta Alevi ve Kürt kimliğine sahiplenen ve asimilasyona açık karşı çıkan adayları desteklemek, hatta seçtirmekle önemli bir adım atılmalıdır. Bu toprakları bırakmadığımız ve bırakmayacağımız mutlaka gösterilmelidir.