Ana Sayfa Blog Sayfa 6393

Kadın Özgürlük Arayışında BARAN BOZYEL 

Tüm ideolojiler, siyasetler kadın bedeni üzerine yapılıyor. Kadında doğruyu bulmak için kendi bedeni üzerine ideolojiler yaratıyor.

Neolitik çağ sonrasında erkek egemen zihniyet devletleşmede ki yegâne araç olarak kullandığı kadın köleliğini, aile kurumu ile garanti altına aldığı ve bunu din olgusunu kullanarak kadını hiç çıkamayacağı bir çembere koyduğu birçok kesim tarafından biliniyor ve bundan yola çıkarak tartışıyor olması, kadının yeni teoriler üretmesine neden oldu.

Kimi kesimler, insanlığın doğa karşısında yaşamını kolaylaştırmak, ahlaki ölçülerde yaşamı paylaşmak için kadın ve erkeğin bir araya gelerek, kendi süregenliğini belli bir düzen içerisinde sürdürmek için aile kurmaya ihtiyaç olduğunu savunmuştur. Bunu yaparken aile reisliğine atanan erkek, aslında yaşamı paylaşmak değilde egemenlik kurmak için aile adı altında devletçi bir kurum kurduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Ortada yaşamı paylaşmaya dair hiçbir pratik yoktur. Erkek aile reisi ve yöneten olan lider konumundayken, kadın sadece erkeğin emrine amade edilen bir köledir. Bu durum kadına kabul ettirilmiş adeta kanıksatılmış, tersi bir sisteme kendisi dahi karşı çıkmıştır. Erkek koruyan kollayan besleyen olarak tanıtılmış, kadını yaşatmak için gerekirse ölen bir savaşçı, kadınsa onu yaşatmaya çalışan erkeğin kölesi olma anlayışı empoze edilmiştir.

Rol model ise, tanrıçalaşma iyi ve güzel diye nitelendirilen kendisine itaat eden edilgen kadın yaratılmıştır. Karşı çıkan düşünen, sorgulayan kadına ise cadı yaftası yapıştırılarak katletmiş yada aforoz etmiştir.

Kadın ve erkekte var olan eşit güdüler, kadında farklı biçimlerde süslenerek giydirildi ve bu biçimde özgürlüğe bir kez daha kelepçe takıldı. Analık güdüsü, babalık güdüsüne göre daha çok değer biçildi ve kadın çocuk bakmada eve haps edildi. Bunu hem zorla yaptı, hem de kadının kendisine de kabul ettirmek, kanıksatmak için, edebiyatla yaptı, dinle yaptı, müzikle yaptı. Pozitif ayrımcılıkla kadına tanınan bazı haklar, kadının hakkı değilmiş gibi kadına bahşedildi. Babalık ile ilgili ne destanlar yazıldı, ne şiirler, ne dinler, nede devletler bir misyon biçti. Böylelikle erkeğin babalık güdüsü katledilerek, egemen olması için katletme güdüsü güçlendirildi. Doğalında her iki cinsin analık ve babalık güdülerinin güçlü olması gerekirken, kadında daha çok güçlendirildi. Ve böylelikle aslında ana tanrıça yaratma anlayışının da yine egemen olma anlayışından geçtiğini gördük.

Diğer taraftan kadın bu duruma çeşitli şekillerde, karşı savunma geliştirmiş, fakat hakikati bulmada eksik kalmıştır. Kimi kadın hareketleri, anne olmayı ve kadın erkek ilişkisini ret etmiş kendi doğasına ters düşmüştür. Elbette özgürlük arayışında buda bir yöntemdir, çünkü egemen zihniyet iktidarını kaybetmek istemeyecek ve kadının özgürlük arayışında önünü açmayacaktır.

Kadının büyük acılar çektiği, gerek erkek tarafından öldürülmesi, gerekse binlerce yıllık empoze edilen güdüler temelindeki zorlanmalara karşı amansız bir savaş yürütmektedir. Bir çok yol denenmiş, ve bu arayışta daha fazla yük yüklenmiştir. Üretime katılarak, hem evde çalışmış, hem çocuk bakmış, hemde dışarıda çalışarak özgürlük arayışında köleliğe bir adım daha atmıştır. Bu kadar yükü yüklenmiş kadın, ne okuyabilmiş, nede fikir üretebilmiştir. Fikir üretse de, önderlik yapmada başarı sağlayamamıştır. Tüm hakları elinden alınan kadın, çok sevdirilen analık güdüsünü de ret etme noktasına gelmiştir.

Kadın ve erkek arasındaki bu iç savaş, dünyanın yok olacağı dönemin farkına varıncaya kadar sürecektir. Ve yine erkek görecektir bu yok oluşu. Bilim adamların elinde, ve dolayısıyla bilgi devletleşmiştir. Devletler ekolojinin bozulacağını bile bile teknolojiler, bombalar, barajlar yapıyor, dünyayı her gün yok oluşa doğru götürüyor. Erkek, insanlığın sonunun geleceğini bile bile kadını köleleştiriyor. Ve kadın özgürlük arayışında yok oluşu göze alıyor.

Bu iç savaş ya barışı getirecek, ya da yok olmayı getirecek. İnsanlık tarihi, erkeğin çıkardığı savaşlara ve acılara tanıklık etti. Kadın hiçbir savaş tarihini başlatmamıştır. Gerek dinler savaşı, gerekse sınır savaşları erkek tarafından başlatılmıştır. Tüm peygamberler erkek, devletleşme erkek, tanrılar erkek ve dolayısıyla savaşları başlatan bu kadar yok oluşa sebep olan erkek egemen zihniyetidir. Bunun böyle olmasıyla beraber, verilen mücadele cinsler arası savaş değil, erkekle birlikte egemen zihniyete açılan bir savaş olmalı, değişim ve dönüştürücü bir biçimde devrime yürünmelidir. Diğer türlü bu yok oluşda kadınında payı olacaktır. Kadın önce kendini değiştirip dönüştürecek ki dünyaya getirdiği erkek cinsine, insani özgürlüklerin yanında doğada var olan tüm canlıların yaşam özgürlüklerini koruması temelinde bir anlayış empoze etmelidir. Kadın erkek egemen zihniyete karşı, kadın egemen zihniyeti geliştirirse bu yine bir yok oluşa götürecek, değişim ve dönüşümde bir rol almayacaktır. Ve dolayısıyla bir kadın devrimi söz konusu olmayacaktır.

Kürt özgürlük hareketinin başlatmış olduğu demokratik kurtuluş, özgür yaşam şiarı, kadın devrimini yaratma çabası, kadın bilimini tartışıyor olması hakikat arayışı temelinde ve tüm ötekileştirilmiş, köleleştirilmiş kadın ve erkek cinslere ışık olma noktasındadır. Jinoloji yani kadın bilimi üzerinde yapılan araştırmalar hakikat arayışçılarının cinsler arası savaş değil zihniyet savaşı verilmede, erkek egemen zihniyet, erkek ve kadın cinsi tarafından mahkûm edilmiştir. Buda binlerce kadının dikkatini çekmiş ve Kürt özgürlük hareketini çekici kılmıştır. Jinolojiyi tüm kadınlar incelemeli ve özgürlükleri yoldaşlık temelinde erkek ve kadın cinsi birlikte mücadele etmelidir.

Yusuf Dede Sultan

Metin ÖZDEMİR

Erenler yurdu Anadolu’da kadim bir inanç olan Alevilik, ozanın; “Çıktım Horasan’dan sökün eyledim. Şam’da kul Yusuf’u görmeye geldim…” dizelerinde olduğu gibi, Horasan üzerinden Anadolu’ya gelen ulu bilgelerin, erenlerin, evliyaların öğretilerini yaydıkları topraklardır.

Anadolu topraklarında Afyonkarahisar ve Sandıklı bir erenler diyarıdır. Sandıklı’ya 8.km uzaklıkta olan Akin Köyü’nde türbesi bulunan Yusuf Dede Sultan’ın Horasan Erenlerinden olduğu bilinmektedir.Anadolu topraklarında Afyonkarahisar ve Sandıklı bir erenler diyarıdır.

Yusuf Dede Sultan‘ın Sandıklı’da, eski adıyla Çayköy’de (şimdiki Yunus Emre Mahallesi) türbesi bulunan Yunus Emre, Selçik Köyü’nde türbesi bulunan Sarı Dede Sultan(Sarı Selçuk Dede) ve Koçgazi Köyü’nde türbesi bulunan Koçgazi Baba‘yla çağdaş olduğu tahmin ediliyor. Erenlerin serçeşmesi Hacı Bektaş Veli‘nin Anadolu’ya aktardığı ışık bu kez Sandıklı’nın Akin Köyü sınırlarında “Yusuf Dede” donunda baş göstermiştir. Horasan erenlerinden olduğu bilinen Yusuf Dede SultanHacı Bektaş Veli öğretisinin bir temsilcisidir. Sandıklı’daki çağdaşları Yunus EmreSarı Dede SultanKoçgazi Baba gibi daha nice “ışık eriyle” muhabbete hem hâl olan Yusuf Dede Sultan, mekanını Sandıklı’nın Akin Köyü’ne kurmuştur.

Akin Köyü’nün girişinde makamı bulunan Yusuf Dede‘nin mekanı Alevi-Bektaşi öğretisindeki inanca göre; Hacı Bektaş Veli‘nin Anadolu’ya attığı kuru asâdan yeşeren, filizlenen dut ağaçlarıyla kaplı bir avlu içerisinde, üzeri açık yatır halindedir. Binlerce yıldır Anadolu’da boy veren bu öğreti gibi, asırlık bu dut ağaçları da bu inancın, öğretinin, kültürün bir simgesidir adeta. Evrenin gizlerini dışa vuran tabiat bu kez bu dergahta yeşermiştir.

Yusuf Dede Sultan, etrafı taş duvarlarla örülmüş bir bahçe içerisinde, yüzlerce yıllık dut ağaçlarının altında, eşi Satı Sultan ile birlikte yan yana karşılamaktadır dergaha gelen mihmanlarını. Kabirlerinin üstü eskiden taşlarla örülü iken, daha sonra betondan yapılmıştır. Yaptırılan bu mezarların taşlarına “Horasan Erenlerinden Hz. Yusuf” ve “Horasan Erenlerinden Hz. Yusuf’un eşi Satı Ana” yazdırılmış.

Yusuf Dede‘nin yaşamı hakkında kesin bilgiler yoktur. Yusuf Dede Sultan, inanan canların gönüllerinde yer etmiş bir Anadolu erenidir. Yusuf Dede‘nin bulunduğu mekanın erenlerin ziyaret yerleri ve türbeleriyle çok yakın olması sebebiyle bir toplanma yeri olduğu düşünülmektedir. Sandıklı yöresindeki türbe ve ziyaret yerleri göz önünde bulundurulduğunda eşi ile türbesi yan yana bulunan az sayıda eren-evliyadandır. Bu duruma genellikle Alevi-Bektaşi dergahlarında rastlanmaktadır. Böylelikle Yusuf Dede Sultan‘ın eşinin de yüce bir kişiliğe sahip olduğu görüşü ortaya çıkmaktadır. Alevi-Bektaşi inancında “er, erden seçilmez…” ve “aslanın, dişisi de aslandır…” diye söylenir. Alevi inancında kadın-erkek farkı yoktur. Her kişi bir candır…

 Yusuf Dede Sultan ve Satı Ana‘nın, halkın gönlündeki yeri çok büyüktür. Çocuğu olmayan aileler buraya gelerek Hak’tan dilek dilerler. Sandıklı çevresinde eskiden beri erkek çocuklara Yusuf, kız çocuklara Satı ve Safiye isminin yoğun olarak verilmesinin sebebi budur. Türbe ziyaretlerinde görülen dilekte bulunmak, adak adamak, mum yakmak ve bez bağlamak gibi ritüeller burada da yaşatılmaktadır. Yusuf Dede Sultan‘ın türbesinin dut ağaçlarıyla kaplı olması da bu mekana ayrı bir duygu katmaktadır. Bu kara dutların şifa olduğuna, dertlere derman olacağına inanılır. Dutların olgunlaşmasıyla türbeye akın akın ziyaretçi gelmektedir. Özellikle yakın köylerde, harmanı kaldırdıktan sonra sonra Yusuf Dede‘ye adağa gelmek bir gelenek halini almıştır.

Yusuf Dede Sultan ve Satı Ana‘yı ziyarete gelenler burada adaklarını keserler. Kazanlar kaynatılarak, lokmalar pişirilir. Gelen canlar bu adaktan hep birlikte yerler. Genellikle kesilen adağın burada pişirilerek, türbenin bahçesinde yenilmesine dikkat edilir. Özellikle Alevi inancını Sandıklı yöresinde yaşatan tek köy olan Selçik Köyü‘nde bir gelenek haline gelen, “Yusuf Dede’ye adak” eskiden yolmaların bitmesinin ve harmanın kaldırılmasının ardından kalabalıklar halinde gerçekleştirilirmiş. Akin Köyü’ne Yusuf Dede‘ye ziyarete gelenler dualar eder, dilekte bulunurlar. Kesilen adakların pişirilerek yenmesiyle birlikte, en önemlisi de türbenin dutundan nasibini almaktır. Genç yaşlı Yusuf Dede‘yi ziyaret eden herkes burayı büyük bir inançla sahiplenirler. Bir sonraki yıl yeniden gelebilmek özlemiyle bu kutsal mekandan ayrılırlar…

Yusuf Dede Sultan ve Satı Ana‘nın, Anadolu’da canların gönüllerine yaydıkları bu aydınlık, bugünde bu topraklarda canlı tutulmaktadır. Yusuf Dede‘nin aradığı asâsından filizlenen, yeşeren dut ağaçları gibi Anadolu’daki bu inançta hep canlı kalacaktır. Mevsimi boyunca ziyaret eden her cana nasip olan ve her canlıya yeten bu dutlar gibi, bu topraklarda bereketlidir. Hacı Bektaş Veli‘nin Anadolu’ya yaydığı bu inancı canlara eriştiren Yusuf Dede‘ler her devirde var olmuştur. Yusuf Dede‘nin yanında olan Satı Ana‘lar da hep var olmuştur. Bu öğreti kadın-erkek farkı gözetmeksizin, can gözüyle bakanların ışığıyla yaşatılmıştır.

“Erkek, kadın sorulmaz muhabbetin dilinde. Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda kadın, erkek farkı yok. Eksiklik, noksanlık senin görüşlerinde…” diyen Hünkâr‘a ve ardıllarına aşk olsun…

Seçimler, CHP ve Aleviler,

Yerel seçimler yaklaşıyor, partiler yavaş yavaş adaylarını belirliyorlar. Seçilebilecek yerler için büyük bir yarış var. Vaatler havalarda uçuşuyor. Normal zamanlarda hatırlanmayan toplum kesimlerinin talepleri dillerden düşmüyor. Öyle ki mevcut hukuk düzenine göre suç olan birçok ileri demokratik talep bile herkesçe dillendiriliyor. Sadece seçim dönemlerinde hatırlanan toplumun ötekileştirilmiş kesimlerinin oylarını almak için partiler arasında bir yarış başlamış durumda.

AKP Gezi direnişi ile uğradığı imaj zedelenmesini silmek için yeni atraksiyonlar içinde. Çözüm sürecinde atması gereken yasal adımları atmadan, sadece söylemden ibaret ajitatif açıklamalarla yetinmekte, müslüman toplum kesimlerinin oylarını garantiye alacak adımlar attı, atmayı sürdürüyor. Türban kamuda serbest hale getirildi. Kürt sorununa çözüm adı altında becerebilirse Kürt Özgürlük Hareketini marjinalleştirmeye çalışacaktır. Nitekim son Diyarbakır buluşmasının amaçlarından biri de budur.

Kürt halkının gerçek taleplerinin yanında Alevilerin de taleplerini görmezden gelerek, Alevi toplumunun cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması, diyanetin kaldırılması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve benzeri somut taleplerine sırt çeviren AKP, Fetullah ve onun Aleviler içindeki uzantısı İzzettin Doğan aracılığıyla Cami-Cemevi Projesi ile Alevilerin nihai asimilasyonu için düğmeye basılmaktadır. Amaç hep aynı, ya kendine benzeteceksin, ya da dışlayıp imha edeceksin.

Öte yandan CHP ise, bundan daha da geri bir konumda. Ne Kürt Sorunu, ne de Alevilerin talepleri hakkında hiç bir somut projesi bulunmuyor. Hatta bölünme paranoyası ile Kürt düşmanlığı yapmaktadır. Kendisine verilen Kürtler ile Alevileri buluşturmama görevi gereği, tek yaptığı „Aleviler Kürt olamaz, Şafi Kürtler ile Aleviler birlikte yaşayamaz, oylarınızı bize vermezseniz şeriat gelir, BDP ve HDP bizim oylarımızı bölerek AKP’ye hizmet etmektedir“ sahte propagandalarına sığınarak, AKP iktidarına ancak biz son verebiliriz yalanıyla Alevilerin desteğini bir kez daha istiyor.

Yani kısacası Mart 2014’te yapılacak yerel seçimler yaklaşırken, Aleviler yine bir seçim malzemesi konumunda tutulmaya çalışılmaktadır. Özellikle bazı sözde Alevi kurumları ve Alevi zenginleri aracılığıyla, Aleviler bir kez daha ; CHP’ye oy vermezsek AKP eliyle şeriat gelecek safsatalarıyla, başkaca yol kalmamış gibi bir kez daha kendi katillerine oy vermeye çağrılmaktadır.

Bir asra yakın süredir ırkçı Kemalist, tek dil, tek din tek devlet projesinin mimarı, sözde laik, özde Sünni İslam egemenlikli rejimin kurucusu olduğunu unutturmaya çalışan CHP; bu gerici rejimin bekçisi olarak bir kez daha Alevileri fütursuzca kullanmaya çalışmaktadır. Alevileri ve Aleviliği bir asırdır bu doğrultuda kullanan CHP, görünen o ki, bu işi bir kez daha deneyecektir.

Oysa aynı CHP 1921 Koçgiri, 1937 Dersim, sonrasında Maraş, Sivas, çorum, Malatya, Gazi mahallesi ve daha bir çok yerde Aleviler yakılıp, kıyılıp, yok edilirken hep iktidardaydı. Yine Köy Enstitülerini kapatıp yerine İmam Hatip Okullarını ve Kur’an Kursları açan aynı CHP’dir.

Yaşam felsefi gereği demokrasiden, emekten ve laik yaşamdan yana tavır koyan Aleviler, bu sistemin savunucusu sahte solcular tarafından hep, her zaman ve her yerde kötü kullanıldılar. Bunu en çok da Kemalistler, sözde laikçiler, sahte solcular ve ulusalcılar yaptı. Halen de devam ediyorlar ve Aleviler güçlerinin bilincine varmadıkça bunu yapmaya devam edeceklerdir.

CHP, yukarda da değindiğimiz gibi, Alevileri kamusal alanda yok sayan vatandaşlığı “Laik/Türk” kimlik üzerine tanımlayan, kamusal alanda Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden Sünni İslam yorumunu tek doğru inanç olarak topluma empoze eden devletin kurucusudur. Bugünkü CHP ile, cumhuriyeti kuran CHP arasında ideolojik süreklilik aynen devam etmektedir. Bu yüzden CHP, Alevilerin kurtarıcısı değil tersine onları yok sayan bir partidir. 1937-1938’de Dersim’de, 1978’de Maraş’ta, 1980’de Çorum’da Aleviler katledilirken CHP bizzat emretmiş ya da seyirci kalmıştır.

Son yıllarda Alevi örgütlülüğü yoluyla hak istemlerini yükselten Alevileri bir kez daha CHP’nin kuyruğuna takmak için, Alevi ve Kürt kökenli Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına getirildi. Burada asıl hedef Alevi oylarını yeniden CHP’ye çekmekti. Nitekim geçtiğimiz dönem seçimlerinde bu yöntemle Alevi oylarının önemli kesimi CHP’ye akmıştır.

Alevilerin CHP ekseninden kurtulması öyle sanıldığı kadar kolay değildir. 90 yıllık cumhuriyet döneminde Aleviler toplumdan dışlandıkları kadar, inaçsal dönüşüme uğratılarak asimile edildiler. Alevilerin önemli bir kesimi kendi inançlarından koparıldı, ulusal kimliklerinden uzaklaştırıldı. Bu açıdan Kürt halkında 30 yılı aşkın amansız bir mücadele ile yeniden oluşan ulusal uyanış gibi, Alevilerin inançsal uyanışıda büyük bir çaba ve emek sonucunda oluşacaktır.

Elbette özellikle de 1993 Sivas katliamından sonra hız kazanan Alevi örgütlülüğü Aleviler arasında büyük bir inançsal uyanış yaratmıştır. Ancak bu inanç çarpıtılmıştır , kendi tarihsel kökleri ile buluşmaktan uzaktır. Bu açıdan Alevi kurumları , inancımız üzerinde yaratılan bu çarpıtmaların etkisini kırmak için büyük bir yol temizliği yapma görevi ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Yüzyıllardır sürdürülen asimilasyon politikaları neticesinde Aleviler, kendi katiline sevdalı bir toplum haline getirildiler. Adeta kendisini rehin alanlara aşık hale getirildi. Buna Stockholm Sendromu diyebiliriz.

“Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.

Stockholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan literatür terimdir.”

Aleviler 1923 yılından sonra 6 büyük katliama uğramıştır. Her katliamın olduğu tarihlerde ne hikmetse CHP hükümettedir.

1937 Dersim Katliamı – CHP tek parti.

1978 Malatya Katliamı – CHP (42. Başbakan Bülent Ecevit)

1978 Maraş Katliamı – CHP (42. Başbakan Bülent Ecevit)

1980 Çorum Katliamı – Adalet Partisi (43. Başbakan Süleyman Demirel)

1993 Sivas Katliamı – CHP öncülüğünde Sosyal Demokrat Halk Partisi (SDH)

1995 Gazi Mahallesi Katliamı – Doğru Yol Partisiyle kurulan koalisyon CHP

İşte tamda burada ilk başta konusu geçen Stockholm Sendromunu net bir şekilde görebiliyoruz. Kendisine yıllarca acı çektirmiş, atalarını öldürmüş, inancını yasaklamış, başkalarını kendisine düşman etmiş bir zihniyete nasıl böyle aşık olunabilinir? Bunu anlamak elbette kolay değil. Çünkü gerçek tarihi bilmek gerekiyor. Katilini, sana acı çektireni, seni ezen zihniyeti tanımak ve ona göre davranmak gerekiyor.

Alevi felsefesinin gerektirdiği davranışlar bunlar değil ve olmaması gerekiyor. Alevilik zulmün karşısında duran, mazlumun yanında olan bir felsefedir, yaşam biçimidir, bir inançtır.

Aleviler birilerinin yarattığı yapay korkulardan, yapay düşmanlardan arınmak ve artık zulmün karşısında durmak gerektiğinin bilincine varmalıdır. Yaşam felsefesi yaşam pahasına da olsa mazlumun yanında olmak olan Aleviler, süreç içinde inancımızda yapılan tahribatların da etkisiyle yanıbaşımızda inkara ve asimilasyona karşı can pahasına mücadele eden Kürt halkının mücadelesine yeterli desteği verememiştir. Öylesine ki, Kürt Alevilerinin Kürt özgürlük hareketine verdiği desteği engellemek için asimile olmuş, düşmanına benzemiş sözde Alevi önderleri kullanılmıştır.

Aleviler her söze başlarken, mazlumdan yana olduklarını, ezilenden yana olduklarını belirterek söze başlarlar. Hümanist olmak, aydın olmak yanlışa, inkara, asimilasyona başkaldıranların yanında olmaktır. Oysa Alevilerin yıllarca oy verdiği CHP bunların hiç birini yapmamıştır.

CHP bugüne kadar hangi Alevilik hakkını savunmuş ki bundan sonra Alevilere ne verecek? Kendi parti başkanı bile Alevi olduğunu, kürt olduğunu söyleyemezken Aleviler neden sahip çıkma gereği duyuyor bu CHP’ye? Alevi kurumlarına düşen bu sorulara doğru cevap vererek adına hareket ettikleri topluma doğru yolu göstermektir.

CHP’nin ana felsefesi statükoyu korumak, var olan kaos düzenini savunmak. CHP’nin ana görevi devrimci-demokratik dönüşüm hareketlerinin önünü kesmektir. AKP böyle bir CHP’den çok memnundur. Nitekim Erdoğan her konuşmasında Allahına hamdederek, “iyi ki bana böyle uysal ve akılsız bir muhalefet bahşettin” demektedir. Yani sistem AKP-CHP ikilisinin iktidar muhalefet görevlerini üstlenmesinden memnundur.

Cumhuriyet tarihi boyunca tek parti iktidarı CHP’yi desteklemiş olan Aleviler; 1945 yılına kadar süren tek parti diktatörlüğüne karşı gelişen hoşnutsuzluk sonucunda, 1946 yılında yapılan ilk “serbest” seçimlerde Demokrat Partiye (DP) oy vermişlerdi. 1950 seçimlerinde bu destek bir nebze azalsa da, Alevi kitleler bir kez daha Demokrat Partiyi tercih etmişlerdi. Dersim, Amasya, Tokat, Erzincan, Sivas, Çorum, Yozgat ve Maraş gibi Alevi nüfusun yoğun olduğu illerde seçimi DP kazanmıştı. Ama DP iktidarının uyguladığı kimi politikaların toplumda yarattığı hoşnutsuzluğun yanı sıra, DP’nin giderek muhafazakâr eğilimler göstermesi ve Sünni grup ve tarikatlarla yakınlaşmasıyla durum değişir. Bu dönemde Kemalist CHP’nin başlattığı “karşı-devrim” söylemi ve körüklediği “şeriat gelecek” paranoyası 1957 seçimlerinde Alevi kitleleri bir kez daha CHP’nin kuyruğuna takar.

60’lı ve 70’li yıllarda Alevilerin kitlesel tabanı Ecevit CHP’sinin peşine takılırken, gençliğin ezici kesimi ise tercihini sol-sosyalist örgütlerden yana kullandı. Bu dönemde binlerce Alevi genci faşist çetelerce katledildi.

80’li yıllarda faşist cunta, işçi ve devrimci harekete ve Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine karşı, CIA patentli “Yeşil Kuşak” projesine hız verip, burjuva devletin olanaklarını başta imam hatipler olmak üzere her türlü dini örgütlenme faaliyetinin hizmetine sunmuştu. Bu koşullarda Alevi kitleler de edindikleri refleksle sahte sol partilerin peşinden gitmeye devam ettiler.

90’larla birlikte ise, özellikle de 2 Temmuz 1993’teki Sivas katliamının ardından, Alevilik kimliği, Alevilerin yüzyıllar boyunca bir savunma refleksi olarak geliştirdikleri gibi, artık özenle saklanması gereken bir şey olmaktan çıkarak savunulması gereken bir kimlik haline geldi.

Bütün bu olumlu gelişmelere karşın hala “Şeriat tehlikesi” söylemi, solcu geçinen Alevi örgütlerinin bile diline dolanmış durumdadır. Devletin malum güçlerince körüklenen şeriat korkusu, CHP vb. Kemalist partilerden kopma eğilimi içine giren Alevi kitlelerinin, her seçimde bir kez daha gönülsüzce bu partilere oy vermesine yol açmaktadır.

Bunun bir paranoya olduğunun, gerçeklikle hiçbir bağı olmadığının, bilinçlice oluşturulup abartılmış bir yanılsamadan ibaret olduğunun döne döne tekrarlanmasında fayda vardır. Bu gerçeklik kavranmadığı sürece, Alevi kitleler, üstelik de solculuk iddiasındaki örgütlülüklerince Kemalizmin, darbeciliğin ve hatta faşizmin peşinde sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Günümüze kadar “şeriat geliyor” korkusuyla Kemalistlerin peşine takılan Alevi kitleler, aynı zamanda ezilen Kürt halkının mücadelesinin karşısına da bir bariyer olarak çıkarılmak istendi, isteniyor. Aleviliğin Orta Asya ve Horasan’dan gelen göçer Türk boylarının dini inançlarını temsil ettiği, Alevilerin öz be öz Türk oldukları gibi iddialar, körüklenen Türk şovenizminin Alevi kitleler içerisine daha büyük ölçüde sızması için faşist çevreler ve akademisyenler tarafından yinelenen safsatalardır. Alevi kitlelerin şeriat korkusuyla statükocu cephenin peşine takılmasının onları bu tür faşist propagandalara daha açık hale getirdiği ortadadır.

Bugün Alevilerin gündelik hayatta yaşadıkları sorunların da kaynağı ve anası CHP’dir. Tıpkı Kürt sorununun olduğu gibi. Geldiğimiz noktada Alevilerin büyük kesimince bu gerçek bilince çıkarılmaktadır. Ama bunu hızlandırmak Türkiye’nin gerçek demokratik muhalefetinin başını çekmesi gereken HDP-BDP politik çizgisinin tutumuna bağlıdır. Bugün Alevilerin yaşadıkları sorunların başında hukuksal olarak bir kimlik tanımlarının olmaması, kamusal alanda ve gündelik hayatta uğradıkları ayrımcılık ve dışlanma gelmektedir.

Bunu aşmanın yolu da Alevileri kazanmak isteyenlerin kendilerini Alevilere açmasındadır. Artık bu toprakların ötekileştirilen iki büyük kitlesel toplumsal kesimi Kürtler ile Aleviler buluşmadan gerçek bir demokratik iktidar seçeneği ortaya çıkarılamaz. Bu iddiadaki politik güçlerin bu gerçeği görerek uygun politikalar üretmesi gerekmektedir. Alevilerin ve Kürtlerin, somut taleplerini parti talebi haline getirip cesaretle savunan politik bir oluşum, bu ülkede iktidar alternatifi olabilir.

Aleviler için ise haklarını elde edebilmenin olmazsa olmaz koşulu CHP’den radikal bir kopuştur. Günümüze kadar CHP’nin etrafında kümelenen Aleviler bu kopuşu gerçekleştirebilirse,Türkiye solu, Kürtler ve Aleviler doğru zeminde bir buluşma sağlarsa, ülkemiz siyasetinin temel merkez gücü ortaya çıkar.

Nitekim HDK bileşenlerinin partileşmesi ve HDP adını alması böylesi bir büyük buluşmanın maddi temellerini yaratmaya başlamıştır. Birçok toplumsal kesim temsilcisi gibi birçok Alevi kurum temsilcisi de doğrudan HDP yönetiminde yer alarak ülkemiz siyasetinde büyük bir siyasal gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenmenin tarihi adımını atmışlardır.

Şimdi bize düşen bu özgürlük umudumuzu destekleyip büyütmektir. Aleviler artık düşman sızması düşkünler tarafından saflarımızda yaratılan paranoyalardan kurtulmalıdır. AKP gericiliğinin alternatifi CHP olamaz. CHP bu cumhuriyetin stepnesidir. Unutmayalım 1945’ten bu yana da tek başına iktidar olamamış bir gelenektir.

Gezi ruhunun ortaya çıkardığı devrimci, dönüştürücü dinamikler ile, Alevi ve Kürt dinamiğini, Türkiye’nin bedel ödemiş devrimci geleneklerini, çevrecilerin, kadın hareketinin ve tüm ötekileştirilmiş toplumsal kesimlerin dinamiklerini bünyesinde toplamış, içselleştirmiş bir iktidar alternatifi olarak HDP-BDP çizgisi gerçek olandır. Paranoyalara, sahte söylemlere aldırmadan, biz Aleviler de bu çizgide yer alarak hak ve özgürlüklerimizi kazanabiliriz.

Önümüzdeki yerel seçimlerde bu siyasal hattın kazanacağı başarılar bizi herkesin gerçek anlamda özgür ve eşit haklara sahip yaşadığı bir Türkiye’ye biraz daha yakınlaştıracaktır.

Alevilerin sefa zamanı

Hüseyin ALİ

Aleviler on iki imam orucunu tuttular, aşurelerini hak ve hakikat için dağıttılar. Alevilerde on iki imam orucu, on muharrem ve aşure bir inancın tüm kültürel değerlerini içinde barındırıyor. Aleviler Hz. Hüseyin ve on iki imamlar için yas tutarak tüm değerlerini bugünlere kadar taşımışlardır.

Alevilerde yazılı tarih çok çok sınırlıdır. Sözlü tarihle, sazları-sözleriyle ve inanç günlerinde değer ve kültürlerini canlı tutmalarıyla kendilerini çok canlı biçimde var etmişlerdir. Alevilerin tüm baskılara ve zulme rağmen kültürlerini bugüne kadar güçlü tutmaları ve kültürün bizzat güçlü direnişiyle bugünlere gelmeleri inanç değerlerinin nasıl bir yaşam biçimi haline geldiğini gösterir. Ancak binlerce yıl korudukları bu kültür, 1400 yıllık yeni inanç sentezleri bugün kapitalist modernite ve hakim inanç tarafından asimile edilmeye ve ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Yüzyıllar boyu Aleviler kefere, yani kafir görülerek baskı altında tutulmaya, ezilmeye ve inanç değiştirmeye zorlanmıştır. Kefere, dinsiz, imansız görülerek katliamlara uğratılmıştır. Bu, özellikle İslam adına yapılmaya çalışılmıştır. Bir kısım Alevi zulüm altında inançlarını terk ederek Sünni ya da Şia İslamı’nı benimsemiş olsa da, önemli bölümü “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyerek baş vermiş, ama inançlarından dönmemiştir. Bugünkü Alevi varlığı böyle bir tarihsel direniş sonucunda bugünlere ulaşmıştır.

Dün Aleviler için şöyle böyle denirken, bugün özellikle AKP hükümeti döneminde “Aleviler de İslam dinindendir, o zaman şöyle inanmalı, şöyle ibadet yapmalıdır” dayatması içinde bulunmaktadır. Aleviliğin özgün inancı ve özgün ibadeti başkalaşıma uğratılarak asimile edilmek istenmektedir.

Aleviliği asimile etmek için büyük bir kampanya başlatılmıştır. Bu asimilasyon bir taraftan dışarıdan, özellikle devlet eliyle yapılmak istenirken, içeriden de bazı keklik soylu işbirlikçiler tarafından Alevilik Sünniliğe ve Şialığa doğru götürülmektedir. Alevilik içten ve dıştan tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar öz kimliklerini, değerlerini ve inançlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Alevilik kimliğine sahiplenme konusunda yaşanan gelişme, farklı bir kulvara yönlendirilerek başkalaşıma uğratılmış bir Aleviliğe sahiplenmeye evriltilmek istenmektedir.

Ne dünkü “Siz keferesiniz, kafirsiniz, dinsizsiniz, imansızsınız” denilerek yapılan baskı ve zulüm, ne de bugünkü “Siz Sünni ya da Şia gibi ibadet edeceksiniz, İslamsınız, o halde inancınız ve ibadetiniz şu olmalı” dayatması kabul edilecek bir durumdur. Bu her iki yaklaşım da özünde aynıdır.

Dün ezme, yok etme ve inanç değişimine zorlamak için kafir muamelesi yapılırken, bugün politika değiştirildiği için “Siz İslamsınız, şöyle inanmalı ve ibadet etmelisiniz” deniyor. Çünkü dün ezme ve yok etme politikası varken, bugün asimile etme politikası yürütülmektedir. Dünkü zihniyet bugün politika değişikliğine uğramıştır. Ezme döneminde ayrı bir politika, asimile etme döneminde ayrı politika! Tüm Aleviler gözünü açmalı, bu politikaları iyi görmelidir.

Cumhuriyet dönemindeki CHP politikalarıyla AKP politikaları arasında da fark yoktur. Her ikisi de İslamiyet’i iktidar ve devlet dini olarak kullanmıştır, kullanmaktadır. Her ikisi de Aleviliği devlete yedeklemeye ve devletin hizmetine sokmaya çalışmaktadır.

Alevilik devlet ve iktidar dışı bir toplum olduğu için bugüne kadar güzel değerlerini korumuştur. Bu nedenle zulme ve haksızlığa karşı çıkma karakteri hep bariz olmuştur. Devlet; haksızlık, zulüm ve sömürü demektir. Devlet dışı toplum olarak kalmak ise haksızlığa, zulme ve sömürüye karşı olmaktır. Bunlardan daha güzel değer olabilir mi? Şimdi devlet sofrasına oturmak ya da oturmak için can atmak nice oluyor? Devlet sofrasına oturursa Aleviler mi kazanacaktır? Belki bazı Aleviler işbirlikçilik yaparak palazlanabilir; bir kısım Aleviler devlet imkanlarından yararlanır. Zaten kapitalizm çağında bazı Alevilerde bu eğilim gelişmiştir. Bir kısım Alevi kapitalist toplumun tüketim nesnelerinden ve devlet olanaklarından yararlanır. Ancak Alevilik inanç olarak çok şey kaybeder; özünü yitirir. Sosyal ve kültürel boyutunu kaybetmiş, sadece bazı ritüellere gömülmüş bir kabuk olarak kalır. Bu açıdan böyle bir olumsuz duruma düşürülmeden Aleviler içten ve dıştan yürütülen asimilasyon ve devlete yamama politikalarına karşı bir duruş göstermelidirler. Sadece tepkisel çıkışlar değil, tarihsel kültürel değerler ve düşünce planında da bir mücadele yürütmelidirler.

Belki AKP’nin asimilasyon politikasını anlamak daha kolaydır. Ama esas olarak devlet adına CHP’nin Alevi politikası tehlikelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Türk ve İslam kimliği yaratmak için planlı ve kapsamlı bir politika yürütüldüğü bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski kurumlarından biri Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Hatta ilklerdendir. AKP başka konularda CHP ile daha fazla ayrılık gösterse de, özellikle CHP eliyle de olsa Aleviliğin devlete yedeklenmesinden memnundur. Kuşkusuz kendisi Aleviliği asimile etmek ve yedeklemek istemektedir. Esas amacı bu olsa da bunun kısa sürede gerçekleşmeyeceğini görerek CHP’nin Alevi politikasını da ehven-i şer olarak ele almaktadır. AKP’nin itirazı, CHP’nin Alevileri bir politik güç olarak kendi karşısına çıkarmasınadır. “Alevi vatandaşlarımız zaman zaman kullanılıyor” derken, bunu kast etmektedir.

Devlet dışı toplum olarak kalmak ise bugün dünyada yükselen değerdir. Devlet dışı topluma dayalı demokrasi çağına girmiş bulunuyoruz. Aleviler, devlet dışı topluma dayalı demokrasi çağının en güzel demokrasi değeri ve toplumsal tabanıdır. Aleviler şimdi bunun gururunu ve sefasını yaşayacak tutum ve politika içinde olmalıdırlar.

Alevilik din olarak kabul ediliyor

Aleviliğin ilk kez din olarak kabul edileceği yer; Dinler Evi. İsviçre’de gelecek yıl açılacak yedi dinli bir merkez, Aleviler’in ilk kez bir din olarak kabul edilmesi, diğer Müslümanlar’ın olaya bakışı, cami-cemevi projesi hakkındaki düşünceleri…

Cemevleri’nin ibadethane statüsüne alınması gibi talepler; hükümetin Alevi açılımı; Cem Vakfı ve Gülen Cemaati işbirliğiyle yürütülen cami-cemevi projesi… Alevilerle ilgili başlıklar bir süredir gündemin üst sıralarında kendine yer bulurken ilginç bir haber İsviçre’den geldi; 2014’ün Aralık ayında Bern’de açılması planlanan Dinler Evi’nde (Haus der Religionen) Alevilik de yer alacak. Böylece Alevilik kurumsal düzeyde dünyada ilk kez din olarak kabul görecek.

Bu olayın öncüleri politik nedenlerle İsviçre’ye iltica etmiş, kendilerini Alevi aydını olarak tanımlayan ve Aleviliğin İslam’dan farklı bir din olduğunu düşünen bir grup Alevi.

Olayın hikâyesini Bern Alevi Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Mustafa Doğan’dan dinliyoruz.

AYNI BİNADA 7 DİN

Kronolojiyi kısaca aktarmakla başlayalım: İsviçre’nin Bern Kantonu’nda 2002’de bir vakıf kuruluyor; ‘Dinler Evi – Kültürler Diyaloğu’ (Haus der Religionen – Dialog der Kulturen). Vakfın niyeti farklı dinlere, kültürlere sahip toplumlar arasında tüm dünyada yaygınlaşan kutuplaşmaya karşı, bu farklı kesimler arasında bir diyalog kurulmasına katkıda bulunmak.

2006’da, Bern’de toplulukları bulunan altı dinin temsilcilerinin katılımıyla Dinler Evi’ne ait bir merkez inşa edilmesi planlanıyor. Temsilcileri kuruluşta yer alan dinler; Bahailik, Budizm, Hinduizm, Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik… 2007’de projeden haberdar olan bir Alevi arkadaş grubu, derneğe başvurup Dinler Evi’nde yer almak istediklerini söylüyor.

ALEVİLİĞİN DİN OLDUĞUNA İKNA ETMEK…

Vakıf, projede yer almak isteyen grubu dinlemeye değer buluyor. İslam’ın beş şartının Alevilik’te yer almaması, buna karşın İslam’da bulunmayan ‘Hızır’ olgusunun merkezi önemi, 30 milyon civarında bir topluluğun söz konusu olması gibi gerekçelerle Aleviler’in talebi uygun bulunuyor.

Bu kısa kronolojinin son maddesinin dikkat çekici bir yanı var. Projede İslam’ı temsilen yer alan, yine ağırlıklı olarak Türkiye’den göç etmiş grup, Aleviliğin aslında İslam’ın bir yorumu olduğunu söyleyerek duruma itiraz edip projeden ayrılıyor. Yerleriniyse Balkanlar’dan göç eden Müslümanlar dolduruyor.

90 ÜYELİ DERNEK

Proje kurumsal yapılar üzerinden yürüdüğü için, Alevi grup 2009’da kendi derneğini kuruyor. Bern Alevi Kültür ve Dayanışma Derneği’nin üye sayısı şu anda 90 kişi. Dört bin civarında üye potansiyelleri olduğunu düşünüyorlar.

Doğan’ın hikâyesi ve anlattıkları, dernek üyelerinin profilini yeterince yansıtıyor; “Dernek kurulduğunda üyesi değildim, bir gün bir toplantıda Almanca konuşma yapmamı rica etmişti arkadaşlar. Aleviliği anlatacaktım. Küçük bir toplantı olacağını sanıyordum ama aralarında kanton yöneticilerinin, akademisyenlerin, sosyal kurum temsilcilerinin bulunduğu 500 civarında kişiyi görünce şaşırdım. O konuşmayı yaparken Alevilikle daha yakından ilgilenmem gerektiğini düşündüm. Bir yıl kadar sonra da üye oldum.”

‘SOSYALİSTİM, ALEVİYİM’

Derneğin niyeti, bir kültür olarak sönmeye başladığını düşündükleri Aleviliği yaşatmak. Fakat işin içine kimi üyelerin kişisel geçmişleri karışınca durum ilginç bir hal alabiliyor bazen. Yine Doğan’dan dinliyoruz; “Mesela 1980 öncesi sol mücadelede yer almış, dine mesafeli birinin, ‘Ben aslında Alevi inancına bağlı değilim, bir sosyalistim’ sözleriyle konuşmaya başladığını görebiliyorsunuz. Çünkü bir yandan eski arkadaşlarının, ‘Vay! Demek dede’nin elini öpeceksin, sosyalistliği bıraktın’ gibi tavırlarından çekiniyorlar, diğer yandan vaktiyle hiç ilgilenmedikleri gerçek bir şeyin ölmemesi için kendilerini borçlu hissediyorlar. Alevilikle ilgili ritüelleri, cem tutmayı, Hızır’ı, dede’nin işlevini yeni öğreniyorlar. Ama yanlış anlaşılmasın; tabii ki üyelerin çoğu Alevilik inancına bağlı kişiler. Bu konuda uzman kişilerimiz de var.”

BERN’İ POLİTİK BİR MERKEZ YAPACAK

Bern’de Dinler Evi projesine, 1954’te ev sahipliği yapılan Dünya Futbol Şampiyonası’nın ardından ikinci ‘Dünya Harikası’ olarak bakanlar var. Çoğu kişi projenin hayata geçmesinin ardından Bern’in Avrupa’nın önemli politik merkezleri arasına gireceğini düşünüyor.

Her dinin temsil edilip etkinliklere katıldığı Dinler Evi’nde, belli miktardaki kirayı ödeyen temsilci derneklerin salonları yer alıyor. Örneğin Alevi derneği 160 metrekarelik salon için ayda iki bin frank öderken mekânın dekorasyonu için 300 bin frank bütçe ayırmış. Tanrılarının çokluğuyla ve ibadethanelerinin görkemiyle bilinen Hindular’ın dekorasyon için harcayacağı para bir milyon frank civarında. Yahudiler kendi ibadethaneleri olduğu için, Bahailer de maddi yükün altına girmek istemedikleri için bir salona sahip değiller.

Her salonun ortak bir avluya açıldığı merkezde ayrıca insanların rahatça buluşacağı kafe türü mekânlar ve büyük bir market de yer alacak.

“CAMİ-CEMEVİ PROJESİ FARKLI YAPILMALI”

Burada aklımıza, bir süre önce Ankara’da inşasına başlanan cami-cemevi projesi geliyor. Doğan, söz konusu projeyle ilgili olarak şunları söylüyor: “Bizim projenin bir kopyası olarak bakıyorum ama kötü bir kopya. Türkiye’de cemevini ibadethane olarak tanırsan, Aleviler’in taleplerini karşılayıp onları örneğin Sunni vatandaşlarınla eşit görürsen bu projenin bir anlamı olabilir. Yoksa var olan olumsuz durumu güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Ayrıca Türkiye’de sadece bu iki inaç yok; Hıristiyanlar, Yahudiler, Ezidiler de var örneğin. En iyisi yeni bir proje yapalım ve Türkiye’de kendini ayrı bir inanç olarak gören her dinin içinde olacağı Dinler Evleri açalım.”

Kerbela Katliamı, hakikat ve zulmat

Miladi 10 Ekim 680’de, İmam Hüseyin ve yarenleri Yezit tarafından Kerbela’da katledildi! Kerbela Katliamı Yezit Bin Muaviye’nin insanlığa karşı işlediği suçtur! Kerbela, mazlum ile zalimin karşı karşıya geldiği meydandır. Katliam sadece İslam coğrafyasını etkilememiştir! Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır psikolojik, inançsal, kültürel, sosyal etkileri devam eden Kerbela Katliamı’nı bu kadar unutulmaz kılan nedir?

İmam Hüseyin’in babası Şahı Merdan Ali, Muhammet Mustafa’nın “Tebliği” ile İslam’ı kabul eden ilk kişidir. O’nun için destansı söylenceler vardır. İrat ettiği hutbeler, mektuplar, emirler Nechcül Belaga (Belagat Yolu, Muhammed Bin Hasan Musevi) adlı kitapta toplanmıştır. Ali’ye ithaf edilen hikmet, marifet ve kerametler bilinmektedir. Yeni kundaklanmış bebeği “Kabe’de kucağına alıp eve getiren” ve Ali Haydar ismini veren İslam Peygamberi’dir. Ali Haydar doğmadan İslam Peygamberi, Ali’nin babası, kendilerinin amcası Ebu Talip’in yanında kalmaktadır. Dolayısıyla Ali Haydar ile İslam Peygamberi arasındaki bağlar her yönüyle güçlüdür.

İslam müfessirleri Muhammet Mustafa’nın soyunu “Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, İsmail, Adnan’dan” rivayet ederler. Ki bu “Rivayet” kendilerinden nakledilir. İslam tarihindeki “Beni ümeyye” ve “Beni Haşim” oğulları aynı soydan gelir. İslam Peygamberinden sonra Haşim Oğulları “Ehlibeyt” olarak Şahı Merdan Ali ve Fatma Zehra’dan, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve dokuz imamla sürer. Ümeyye Oğulları ise Ebu Süfyan ve Hind’den, Muaviye ile Yezit’ten devam eder. İslam öncesi Kabe’yi Ümeyye ailesi kontrol etmektedir. Kabe’de, henüz doğmamış İslam dininin “Kutsal değerleri” yerine, pagan inancın putları vardır. Kabe, ziyaret edilmekte, çevresinde “Panayır” benzeri etkinlikler yapılmaktadır. Ümeyye Ailesi, Kabe’yi, ticareti kontrol eden “Nüfuzlu” bir ailedir. Yaklaşık 570’te doğan İslam Peygamberi yetim ve öksüz bir çocuk olarak amcası Ebu Talip’in yanında büyümüştür. Ümeyye ailesi gibi maddi servet sahibi değildir. “Kervanlarını yönettiği” 40 yaşındaki nüfuzlu ve zengin “Dul kadın” Hatice ile 25 yaşında evlenmiştir. Hatice ile İslam Peygamberi’nin evliliği, kadının yaşama etkileri açısından çok önemlidir. 610 yılında 40 yaşındayken Peygamber olan Muhemmed’ül Emin, “Çobanlık yapmış, inzivaya çekilmiş, tefekküre dalmıştır.” Ümeyye Ailesi’nin saldırıları karşısında yerini Şahı Merdan Ali’ye teslim edip, 622’de Medine’ye (Yesrib) hicret eder. Yesrib’den Kabe’yi ziyaret için Mekke’ye gelen kimi şahsiyetlerle 621 Akabe’de görüşmüş, onları “İslam’a davet etmiştir.” Bu görüşme Akabe Biatı diye bilinir. 73 erkek ve 2 kadın tebliği kabul etmiştir. O’nu Medine’ye davet edip, sahip çıkan bu şahsiyetlere İslam tarihinde “İyiliksever ve yardımcı” anlamında “Ensar” denir. İslam tarihinin ilk “Anayasası” olan “Medine Vesikası” hicretten “hemen sonra” Medine’de hazırlanmıştır. Medine Vesikası bir “Şehir devletinin kuruluş bildirgesidir.” Tarafları, hicret eden Müslümanlar (Muhacir), Müslüman olmayan Medineli Arapların Evs ve Hazreç kabileleri ve Mekke’deki Kureyşlilerle sıkı ticaret ilişkisi olan Yahudi’lerdir. Kendileri, Medine’deki şehir devletinin başkanı olmuş ve burada sekiz yıl kalmıştır. Bu arada “Mekkeli müşriklerle” 624’te Bedir, 625’te Uhud, 627’de Hendek savaşları yapılmıştır. Halit bin Velid ve Muaviye bin Ebusüfyan bu savaşlarda “Müşriklerin” komutanıdır! 630’da on bin kişi ile Mekke’ye dönen İslam Peygamberi şehri savaşsız teslim almış, Ümeyye Ailesinin Kabe’deki putlarını yıkmıştır. Peygamberliğin nazil olduğu 610 yılından, 630 yılına kadar O’na karşı çıkan, hicrete zorlayan ve savaş yapan “Müşriklerin baş komutanı” Ebu Süfyan, Eşi Hind, oğulları Muaviye, Halid bin Velid gibi “Müşrikler” Mekke’nin fethi ile “İslam’ı kabul etmişlerdir!” Aleviliğin İslam yorumuna göre, “Kabul” çıkarcı ve hesapçı bir “Kabuldür!” “Kabul” sonrasında Ebu Süfyan kızı Habibe’yi İslam Peygamberine eş olarak vermiştir. Ancak çıkara ve hesaba dayalı kabul “Davayı” bitirmemiştir!!! 661’de Zulmat zihniyeti Şahı Merdan Ali’yi katletmiştir. Sıffin Savaşı, Hakem olayı, Hariciler, Şia, Muaviye ve İmam Hasan çatışması, Kerbela Katliamı’nın ayrıntıları, Ebu Müslim’in Emevilere son vermesi, Abbasiler tarafından oyuna getirilip katledilmesi konunun detayları açısından önemlidir. Ancak “Yerim dar!”

Aleviliğin İslam yorumuna göre, Muhammet Mustafa ile Ebu süfyan arasındaki Hakikat Davası, Muaviye ile Şahı Merdan Ali, Yezit ile İmam Hüseyin arasında devam etmiştir. Hak ve hakikat ile zulmatın mücadelesi 68 yıl (610-680) sürmüştür. Yezit’in Kerbela’da yaptığı katliam ile İslam Muaviye soylu zihniyetin esaretine girmiştir. Kerbela’da İmam Hüseyin ve yarenlerinin katledilişinden beri yaşanan İslam değil, Muaviye soylu zihniyetin zulmatıdır!

Maraş’ta katledilen Alevilerin mezarları kayıp!

34 yıl önce Maraş’ta katledilen Alevilerin mezarlarının kaybedildiği ortaya çıktı. Katledilenlerin yakınları gerçeği Maraş Belediyesi’ne başvuruları ardından öğrendi.

20-24 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta Alevi yurttaşlara karşı gerçekleştirilen katliamın acısı aradan geçen 34 yıla rağmen dinmiyor. Resmi rakamlara göre 150’den fazla kişinin yaşamını yitirdiği Maraş katliamında katledilen Aleviler dönemin Cumhuriyet Savcılığı’nın defin izni ile Maraş Belediyesi tarafından Şeyh Adil Mezarlığı’na defnedildi.

Özgür Gündem gazetesinin haberine göre mezarlığa defnedilen onlarca Alevinin mezarlarının kaybedildiği ortaya çıktı.

Maraş katliamında yaşamlarını yitiren Kamil Ün, Gülşen Ün, Zekeriya Ün, Ali Ün, Yusuf Lakap, Hasan Öztaş, Hatice Görür, Ali Aslan, Cemal Bayır, Fatma Baz, Yılmaz Baz, Zeynep Aydoğdu, İmam Ergönül, Hüseyin Ergönül, Güley Ergönül, Hacı Bektaş Bozkurt, Mahmut Ünal, Malik Ünver, Mitat Bozkurt ve daha pek çok kişiye ait mezarlar kaybedildi.

Avukat Seyit Sönmez’in müvekkili Veli Bozkurt’un kardeşi Bektaş Bozkurt ve yine katliamda yaşamını yitiren müvekkili Salman Bayır’ın babası Cemal Bayır’ın mezar yerlerinin bildirilmesi için Maraş Belediyesi’ne yaptığı başvuru korkunç gerçeğin açığa çıkmasına neden oldu.

Maraş Belediyesi Başkan Yardımcısı Av. Hasan Kaya imzasıyla Av. Sönmez’e 13 Haziran 2013 tarihinde gönderdiği 10623512-010.05-637-11046 sayılı resmi yazıda, katliamda yaşamını yitiren adı geçen kişilerin mezar yerlerinin tam olarak bilinmediği bildirdi. Belediye Başkan Yardımcısı Kaya’nın yazısında şu ifadeler dikkat çekti: “Bahse konu cenazelerin mezar adası belli olmakla birlikte, definden sonra cenaze yakınları tarafından mezar üzerine herhangi bir baş taşı vs. dikilmediği için mezar yerlerinin tam olarak neresi olduğu tespit edilememiştir.”

Katliamda iki yakınını kaybeden Veli Bozkurt ise defin sırasında kendilerine bir numara verildiğini, bu numara ile birlikte 1986 yılında mezar yerini aradıklarını, ancak o zaman Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kendilerine, mezar yerinin bilinmediğini söylediğini ifade etti. Bozkurt, katliam sırasında kendi köyleri olan Kaşanlı’da 16 kişinin katledildiğini belirterek, devletin mezarlarını bulmasını istedi. Bozkurt, “Biz mezarlarımızın bulunmasını istiyoruz” dedi. Maraş katliamında annesini, babasını, ağabeyini yitiren Hayri Ergönül ise, cenazeleri kendilerinin defnettiklerini belirterek, yıllar sonra cenazeleri köylerine götürmek için başvurduklarında ise Belediyenin kendilerine mezarların kayıp olduğunu söylediğini ifade etti.

Defin sırasında kendilerine mezar yerlerini belirten bir numara verildiğini ifade eden Hayri Ergönül, “Maraş katliamında annem Güley, babam İmam, ağabeyim Hüseyin ve evde misafir olan Adıyamanlı bir öğretmen Mahmut Ünal ile Hacı Bektaş Bozkurt bizim evimizde katledildi. Biz o zaman cenazelerimizi kendimiz defnettik. Şimdi mezarlarımızı kendi köyümüze taşımak istiyoruz. Bunun için müracaat ettiğimizde bize mezarlarımızın kaybolduğunu, yerlerinin bilinmediğini söylediler. Biz mezarlarımızın bulunmasını istiyoruz. Bunu için ne gerekiyorsa yapacağız” dedi. Hayri Ergönül, mezarları kaybolan 50-60 kişi daha olduğunu belirtti.

Belediyeden verilen yanıtta, Bektaş Bozkurt’un 29125, Cemal Bayır’ın ise 29165 mezar sıra numarasıyla defnedildiğinin fakat bugün mezar yerlerinin bilinmediğinin ifade edildiğini belirten ailerin avukatı Seyit Sönmez, “Maraş Belediyesi’ne aileler adına yeni başvurular yapacağız, ancak sonuçtan pek umutlu değiliz. Burada manevi bir zarar söz konusudur. Sonuç alamazsak, Anayasa Mahkemesi’ne gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağız. Aileler en azından yakınlarının kemiklerinin bulunmasını talep ediyorlar” dedi. Avukat Sönmez mezarları kaybolan diğer aileler adına da başvuru yapacaklarını söyledi.

5 ülke, 21 kentte Seyit Rıza etkinliği

Demokratik Aleviler Federasyonu ve Dersim Yeniden İnşa Cemiyeti Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilişinin 76. yılında 5 ülke, 21 kentte anma etkinliği düzenliyor. Yassı-Muharrem ayına denk gelen anmalarda Kerbela’da katledilenler de anılacak. Anmalar 12 İmamlar Orucu’nun son gününe denk geldiği için Aşure ve lokma da dağıtılacak.

Demokratik Aleviler Federasyonu (FEDA) ve Dersim Yeniden İnşa Cemiyeti Avrupa’da yaşayan halkı anma etkinliklerine katılmaya çağırdı.

15 Kasım 1937’de Dersim Halk Önderi Seyit Rıza, oğlu Resık Usen, Use Seydi, Fındık Ağa, Hesene Demenıj, Hesene Kuresız ve Aliye Mırze Sıl idam edildi. Bir süre kentin içinde teşir edilen cesetleri yakılarak bilinmeyen yere götürüldü.

Aileleri ve Dersim halkı mezarların bulunması için kampanyalar başlatmıştı. 1937-38 Dersim soykırımında 70 ile 90 bin arası insan öldürülmüş, on binlerce insan sürgüne yollanmıştı. Devlet halen Dersim Soykırımıyla yüzleşmiş değil.

Kızılbaş Alevi toplumu Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam yıldönümünde Kürdistan, Türkiye ve Avrupa’da ama etkinlikleri düzenliyor.

Avrupa’da anma etkinliklerinin öncülüğünü FEDA ve Dersim Cemiyeti yapıyor.

Hamburg

Kürt Alman dostluk derneğinde yapılacak etkinlik; 17 Kasım Pazar, saat:15:00’de başlayacak.

Dortmund

17 kasım Pazar, saat:14:00’de Dortmund Alevi Kültür Merkezi binasında yapılacak. Etkinliğe gazeteci Kamer Söylemez ve Pir Mustafa konuşmacı olarak katılacak.

Bruchsal

17 Kasım Bruchsal Alevi Dergahı’nda Seyit Rıza ve arkadaşları için düzenlenecek anmada lokma ve aşure dağıtılacak.

Giessen

17 Kasım’da saat 14:00’da anma düzenlenecek ve anmada aşure dağıtılacak. Etkinlikte yazar Haşim Kotlu bir konuşma yapacak.

Bielfeld

17 Kasım’da Bielefeld Kürt Kültür Merkezi’de aşure dağıtılacak ve Dersim soykırım kurbanları anılacak.

Erfurt

17 Kasım’da saat 13.00’da Mezopotamya Kültür Derneği’nde anma etkinliği yapılacak. Etkinlikte FEDA temsilcisinin konuşmasının yanısıra ve sinevizyon gösterimi de yapılacak.

Wipperfürth

15 Kasım’da aşure etkinliği yapılacak, 17 Kasım‘da Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmelerinin yıldönümü anma ve cem etkinliği düzenlenecek. Anmaya Pir Hüseyin Bildik katılacak.

Bonn

17 Kasım’daki etkinlik saat 13:00’da Bonn Kültür Merkezi’nde yapılacak. Etkinlikte Pir Veli, FEDA temsilcisi Mehmet Sürmeli de birer konuşma yapacak.

Paris

17 Kasım’da, saat 13:00’da Pazarcıklılar Derneği’nde düzenlenecek etkinliğe Yazar Mete Kalman ve FEDA temsilcisi İrfan Dayıoğlu, Pir Rıza Yağmur konuşmacı olarak katılacak.

Toulouse

17 Kasım’da saat 13:00’da Alevi Kültür Merkezi’nde Seyit Rıza ve arkadaşları anılacak.

Verviers

16 Kasım’da saat 13:00’da Seyit Rıza ve arkadaşları anılacak. Aşurenin de dağıtılacağı etkinlikte, birlik cemi olacak.

ST Gallen

17 Kasım’da saat 13:00’da Kürt Kültür Derneği’nde Seyit Rıza ve arkadaşları anılacak. Etkinlikten sonra lokma olarak aşure dağıtılacak.

Bern

17 Kasım’da saat 13:00’da Dinlerevi Alevi Kültür Merkezi’nde Seyit Rıza ve arkadaşları anılacak. 1 Aralık’ta ise aşure dağıtılacak.

Viyana

17 Kasım’da Avusturya Alevi Kültür Merkezi’ndeki etkinliğe Richard Berger konuşmacı olarak katılacak. Anmada sinevizyon gösterimi de yapılacak.

Düsseldorf

24 Kasım tarihinde düzenlenecek etkinlikte yazar Mehmet Bayrak konuşmacı olarak katılacak.

Bremen

24 Kasım’da saat 14:00’da Bremen Bırati Derneği’nde düzenlenecek etkinlikte Dr. Yaşar ile Pir Hüsnü Kaya da birer konuşma yapacak.

Münih

Seyit Rıza ve arkadaşlarının anılacağı etkinlikte Gazeteci Baki Gül, BDP Eşbaşkan Yardımcısı Yüksel Mutlu ve Ayfer Ber konuşmacı olarak katılacak.

Zürich

24 Kasım’da saat 13:00’da Kürt Kültür Merkezi’nde düzenlenecek etkinlikte Seyit Rıza ve arkadaşları anılacak. Lokma olarak da aşure dağıtılacak.

Basel

24 Kasım’da saat 14:00’da Kürt Kültür Merkezi’nde düzenlenecek anmada Pir Ali Bali ve FEDA temsilcisi birer konuşma yapacak.

Aşk olsun sana Rızo!..

Sarışın Kurt “Şifre” buyurdu “Manevi evlada!” Havada, yerde “Canlı kalmayacak!”

Umum Müfettiş, bir eliyle anlının derin çizgilerinde tortulaşmış nefreti gizleyip, ötekinin işaret parmağını tehditkar titreterek, “Şifrenin” şifresi “Kırım!” dedi.

“Şifreyi” gönderen “şifreden sonra gelecek!”

Sahiden “Şifreye ne hacet, Rayber varken?”, “Her ağacın kurdu kendi özünden olur!”

Bilirdi Evledı Kerbela’nın bilge aklı, Halvori’de kırmızı elma üzerine ahdi kavil ederken çürük elmaların varlığını. Lakin “Ahde vefa için Yol’da cefa çekmek, baş vermek gerekir!”†

“Şifreyi” şifreye şifrelenmiş demir kilitli beyninde çözüp “Toplandı maiyet!”

“Halli cihetine gidilmeliydi, tren gelmeden!

Dersimlinin kanıyla sulanmış dağ çiçeklerinden çelenk yapılıp Mamuretülaziz istasyonunda sunulacaktı trenin penceresinden!

Tren, ziftli dumanıyla, zifiri karanlığı yararak Anadolu Yaylası’ndan bir karayılan gibi akıyordu Harput’ta… Harput’ta bir telaş… Pür telaş…

Gece bitmeden “İpe çekilmeliydi şaki sergerdeler!”

72 idiler Evladı Kerbela ve yarenleri… Tesadüf mü? Kerbelanın şehitleri kadın, çocuk 71, Şahı Şehidan Hüseyin’le 72 idiler!.. Şifreye şifrelenmiş beyinlerde karar verilmişti lakin usulen de olsa mahkeme gerek!

“Tatil” de olsa, “Karanlık” da olsa, “Samiin” olmasa da… “Şifrenin lüzumu üzere!.. Harput’ta varmadan tren, derdest edilen şaki mevta olmalıydı!… “

Hışımla ayağa kalktı “Maiyet”… “Tatil, mesai kılındı şifrenin emriyle!”

“Karanlığa far tutuldu, tek dişi kalmış medeniyetin lütuf-u mazharlarıyla, ışığa gark oldu şifreye kitlenmiş gözler…”

“Mazbut olunmuşlar mezbahalık koyundu maiyettin nazarında!”

“Yaşına tanık” gösterilenler nerden bilir bilgeliğin yaşını? Hak’tan halka giden Yol’dur Evladı Kerbela. Yol’un yaşı mı olur? Şanlı mahkeme kararını verdi! Evladı Kerbela’ya son sözünü sordular! “Sizin oyunlarınızla başa çıkamadım bu bana dert oldu! Ben de sizin önünüzde eğilmiyorum bu da size dert olsun!”

“Şefkat buyurup tomofile konuk ettiler” Evledı Kerbela’yı. Sureti Hakkın sureti gülümsedi celladına! “Seni Ankara’dan beni idam etmek için mi gönderdiler?” Cellat, yüzünü alev sarmış gibi ürperdi, kaçırdı korkak bakışlarını.

Evveli Mansur, ahiri Mazlum, Evladı Kerbela “Yeri sarsarcasına heybetlice yürüdü!” Mansur’un Dar’ı Evladı Kerbelaya niyaz eyledi. Evladı Kerbela yutkundu ve “Evladı Kerbelayıx, bixatayıx, ayıptır, zulümdür, cinayettir!” dedi.

“Sarışın bir Kurda benziyordu!”

“Vatanın yüce menfaatleri” için Sıngeç Köprüsü’nü açmak, asi, sergerdelere medeniyeti öğretmek için gelmişti! “Tek dişi kalmış canavar” Yedi başlı ejderhadan beterdi, kana doymuyordu!

“Dörtnala, Uzak Asya’dan gelen” manevi evlatlar “Tunç” dökecek gökyüzünden Dersimin canına! Malazgirt Meydanı’nda Kürde mihman olanların torunu, Ergenekon’da eritilen demirden kalıbını yapacak “Bütünlüğü bölünmez vatanın!” Hasılı… Her şey vatan için! “Sarışın Kurt” köprünün korkuluğuna oturdu. “Huzur içinde, gökte süzülen kahraman kadın, manevi evladın geçit resmini izledi!.. İstikbal göklerdeydi!” Dersimli genç, yaşlı, çocuk canların parçalanmış cesetleri yerlerde! Emre binaen “Kahraman ve şanlı” ordunun evlatları Dersimin kızlarını alıkoymuştu!

“Unut gitsin! Yüzleşmeye ne hacet? Zihin kirliliği Sakallı Nurettin… Muhafız Alay Komutanı olmazdan önce sürülerce katille kırım yapan Topal Osman da nerden geldi aklına?” Deyip sigarasından bir nefes daha çekti! Bir de rakı, beyaz leblebi olsa!..

Hak için, halk için Hakka Yürüyen Pir Seyit Rıza ve Dersim şehitleri aşkına Ulu Divan kuruldu! Kırklar meydana indi!

Pir Sultan Abdal “Sarı tamburasını” inletti, Seyit Nesimi “Gökyüzünden” sedasını yükseltti…

Darı Mansur’dan Hak katına erenler Ulu Divan’da semaha durdular…

Yarenler pervane, Erenler pervaz oldu. Bir derin girdaba dönüştü zaman… Girdabın dehlizi sarmalayıp Evladı Kerbelayı Ulu Divan’a götürdü.

Dolu içti Kırkların elinden Evladı Kerbela… Esrik oldu!

Rıza Şehri’nin Rızası, yareni Bese, yoldaşı Ali Şer, haldaşı Zarife semah döndüler…

Fırat köpürüp kabardı! Dicle Mansur’un küllerini yıkayıp Munzur Dağı’na serpti! Munzur yeşile kesti! Zilan Deresi kan kırmızı, Harran Ovası gün sarısıydı…

Dersimde zaman durdu! Munzur suyu akmadı, yüce dağların rüzgarı ağaçların dallarına takılı kaldı. Cümle Erenler, “Aşk olsun sana Rızo, Aşkı niyaz olsun!” dediler!

“Munzur dağlarının lalesi sensin
Kudreti Kandil’in halesi sensin
Çereğın ateşi, şulesi sensin
Alevde tutuşup sönmeye geldim.”

Seyîd Rıza

Xelîl DALKILIÇ

“Seyîd Riza derket meydanê. Hewa sar bû û li derdorê tu kes tune bû. Wekî ku meydan tijî însan e, ber bi valahiyê û bêdengiyê ve qêriya: ‘Ewladê Kerbelayê ne, bê guneh in, şerm e, zilm e!..’ Ez li hember van gotinan lerizîm. Ev mêrê kal çû sêdarê, celad kaş kir. Ben li stûyê xwe xist û înfaza xwe bi xwe pêk anî…” Nûnerê dewleta Tirk Îhsan Sabrî Çaglayangîl ê ku darvekirina Seyîd Riza organîze kir, nivê şeva 15’ê (hinek dibêjin 16 an 18) mijdar a 1937’an bi van gotinan tîne zimên.

Wekî tê zanîn; piştî damezrandina Komara Tirk dest bi polîtîkayên Tirkkirinê hate kirin. Ev di sala 1925’an de bi navê ‘Planê Islahkirina Şerqê‘ wek planekî tunekirin û asîmîlekirina xelkên ne Tirk bû wek polîtîkaya sereke ya dewleta nû. Jixwe berê di sala 1920-21’an de Kurdên Koçgiriyê rûyê rast ê dewleta nû naskirîbûn. Paşê bi têkçûna berxwedana Kurdan a bi rêberiya Şêx Seîd, êdî feraseta dewleta Tirk bi her awayî aşkere bûbû. Paşê li Agirî, Zîlan û li Dêrsimê dîsa bi dehhezaran zarok, jin, kal û pîrên Kurd di newal û şikeftan de bi metodên hov hatin kuştin û bi dehhezaran jî ji axa bav û kalên xwe hatin sirgûnkirin…

Serok Komarê Tirk Mustafa Kemal di sala 1936’an de, yanî salek beriya qirkirinê di derbarê Dêrsimê de wiha dibêje: “Pirsgirêka Dêrsimê di nava pirsgirêkên hundirîn de ya herî girîng e.Divê em vê kulê ji kokê wê re bibirin û bavêjin…”

Polîtîkaya qirkirina Kurdan gav bi gav kete pratîkê. Komara Tirk, qirkirin, asîmîlasyon, hovîtî, êşkence û sirgûn giş mîna ‘islahkirin û modernîzm‘ binav kir. Belkî li ser wan pirr tişt hat gotin, lê hên jî sewa ‘islahkirina Dêrsimê‘ quweta tu gotinê nîne ku mirov pê bikare hovîtiya dewleta Tirk a li Kurdên Dêrsimê hatiye kirin, bîne zimên.

Şahidê qirkirina Dêrsimê Îhsan Sabrî Çaglayangîl wiha dibêje: “Giştan xwe xistibûn şikeftan. Askeran gazên bi jahr avêtin hundirê şikeftan û ew gişt mîna mişkan kuştin. Ji heft salî heta heftê salî Kurdên Dêrsimê gişt hatin kuştin…”

Di dîroka Komara Tirk de ‘Plana Islahkirina Şerqê‘ wek pirtûka sor a dewletê tim bû çarçoveya feraseta polîtîkayên wê yên li dijî Kurdan. Helbet, bi van polîtîkayan bi dehhezaran Kurd hatin kuştin, bi milyonan hatin sirgûnkirin û yê mayî jî bi hewldanên asîmîlasyonê bi qirkirina çandî re rû bi rû hatin hiştin…

Lê di dawiya ewqas zilmê de encam çi ye? Kî bi serket? Kê wenda kir? Kî bi van hovîtiyan serbilind bû?..

Bersiva van pirsan îro li ber çavan e!.. Li başûrê Kurdistanê Kurd wekî dewletê ne, li Rojava sîstema xwe ya siyasî ya xweser sazdikin, li Bakur dewleta Tirk dîrekt bi Rêberê Xelkê Kurd re sewa çareseriyê mûzakereyan pêk tîne, li qadê navneteweyî Tevgera Azadiyê ya Kurd bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîka, Rûsya û Yekîtiya Ewropayê jî di nav de bi dehan dewletan re deriyê dîplomasiyê vekiriye, Kurdên li welat û yên li her çar hêlên cîhanê gişt êdî bi nasnavê xwe organîze dibin.

Rastiya Kurd û Kurdistanê li ser pê ye, nemir û îro ji nû ve jîn dide…

Piştî darvekirina Seyîd Riza 76 sal derbas bûn. Lê dewleta Tirk hê jî bi heman problemên sed sal berê re mijûldar e û polîtîkayên kuştin, qirkirin, sirgûn û asîmîlasyonê kêrî tunekirina rastiya xelkê Kurd nebû!..

Rejîma ku Seyîd Rizayê kal bi darde kir belkî canê Kurdan pirr êşand, lê di heman demê de bivir li çokê xwe xist. Gotinên Seyîd Riza yên li sêdarê anî zimên di dil û hişê Kurdan de hate neqişandin û helwesta Kurdê azad çi ye, nîşanî me da: “Min nekanî bi derewên we re bikim, ew bi min re bû dersek; lê min li ber we çok dananî erdê, bila ev jî bi we re bibe dersek!..”

13.11.13