Ana Sayfa Blog Sayfa 6395

İzzettin Doğan’a şok protesto

Cem Vakfı Genel Başkanı Prof.Dr. İzzettin Doğan’ın konuşması bir grup tarafından protesto edildi.

Doğan sahnedeyken salondan bazı kişiler protesto gösterisinde bulundu. Gruptaki bir kişi, “Fethullah Gülen ile işbirliği yapan kişi Alevileri temsil edemez” diye bağırdı.

Bu kişiye yine salondaki bir genç tepki göstererek saldırmaya çalıştı. Araya görevliler girdi. Protestocular görevliler tarafından dışarı çıkarıldı.

Cem Vakfı tarafından düzenlenen 6. Uluslararası Anadolu İnanç Önderleri toplantısı Bostancı Gösteri Merkezi’nde başladı. Açılış konuşmalarıyla başlayan toplantı saat 18:00’e sürecek. Açılışa İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan ve Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu katıldı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu toplantıya çelenk gönderdi. Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Alevi-Bektaşi önderlerinin katılımıyla divan oluşturuldu. Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki toplantıda çok sayıda vatandaş da yeraldı.

PROTESTOLARLA BAŞLADI

Toplantının açılış konuşmasını ev sahibi sıfatıyla Prof. Dr. İzzettin Doğan yaptı. Doğan kürsüye çıktığı sırada bir kişi tepki göstermeye başladı. ” Fethullah Gülen ile işbirliği yapan kişi Alevileri temsil edemez” diye bağıran protestocu salon dışına çıkarıldı. Bu sırada protestocuya salondaki bir kişi saldırmak isteyince kısa süreli arbede yaşandı.

Başka bir grup da taşıdıkları dövizlerle Cem Vakfı’nın toplantısını protesto etti. Protestolara rağmen konuşmasını sürdüren Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, “Yeni anayasanın yapıldığı dönemde sizleri toplantıya çağırmayı uygun buldum” diyerek sözlerine başladı. Prof. Dr. İzzettin Doğan, “Yurttaşlar arasında inanç 1990’lara kadar barış içinde yaşadık. 90’lardan sonra dünyanın konjonktürünün ve özellikler Humeyni sonrasında bu barış ortamı bozulmaya başlamıştır ” diye konuştu.

HAŞİM KILIÇ’IN SÖZLERİNE DESTEK

Doğan, “İslam gerçekten de Tanrı adına baş kesip insan yemek midir? Haşim Kılıç’ın da bir üniversite de yaptığı konuşmada ‘Eğer bu Müslümanlıksa ben Müslüman değilim’ söylemine hak vermeyecek miyiz? Tanrı’nın verdiği canı meşru müdafaa hariç sadece Tanrı alabilir” ifadedisini kullandı.

ALEVİLERİN İSTEKLERİ

Alevi dedelerin, babaların kılıçlarının tahtadan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Doğan, Alevilerin sorunlarına değindi. Doğan bu sorunları “Din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmaması, Cemevlerinin inşaatına arsa ve para desteği sağlanmaması, Dedelerin, babaların eğitimlerinin karşılanmaması, Cemevlerine statü verilmemesi, Devlete ait radyo televizyon kanallarında tüm inanç gruplarında kendi inançlarını tanıtma anlatma imkanı sağlanmaması” şeklinde sıraladı.

BARIŞ İÇİN ŞART

İzzettin Doğan, “Barışın gerçekleşmesi için çözülmesi gereken iki mesele görüyorum. Birincisi, Kürt meselesi, ikincisi ve bana göre daha önemlisi Alevilerin sorunları… Akil İnsanlar Heyetine katılmamın sebebi de budur” ifadesini kullandı.

CAMİ VE CEMEVİ TARTIŞMASI

Doğan, “Sünnilerin din önderi Fethullah Gülen, ‘camilerin yanında cemevlerine de yer verelim, bu ayrımı ortadan kaldıralım’ dedi. Hocam dedim; cami ile cemevi arasında bir de aşevi kurulması gerektiğini söyledim. Tuzluçayır’da Alevilerin de Sünnilerin de aralarında bulunduğu bir yerde bu proje gerçekleştirilecekti. Yunus Emre’nin sözü gibi ‘Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz. Aleviler ve Sünnilerin birbirini tanıması için çok önemli olduğunu -her ne kadar birbirimizi tanıyoruz deseler de tanımadıklarını düşünüyorum. Fethullah Gülen’in bu projesine o zamanda katılıyordum, şimdi de iştirak ediyorum daha sonra da iştirak edeceğim. Çünkü Mevlana’nın dediği gibi barış neredeyse ben oradayım, savaş neredeyse ben orada değilim”dedi.

VALİ MUTLU KONUŞTU

Toplantıda söz alan İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise “İnsanın maddi ve manevi yönleri vardır. İnsanların ruhunu besleyen en önemli şey de inançlardır” dedi. Mutlu, ” Gelmiş olan Muharrem ayı itibari ile çok daha derinden hisleneceğimiz, birbirimize hoşgörü ve birbirimize kardeşlik içinde sarılacağız. İnsanlar müminler, inananlar kardeştir. Kendimiz için istediğimiz her şeyi kardeşlerimiz içinde istemek bizim görevimizdir. Değerli canlar, dedeler, babalar, ana, bacılar bu toplantı bizim sevgimizi inancımızı güçlendirecektir “şeklinde konuştu.

TOPBAŞ: CEMEVLERİYLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEME ÇIKMALIDIR…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da ” Açılım paketleri bitmedi. Cemevleriyle ilgili yasal düzenlemeler çıkmalıdır, çıkacağına da inanıyorum “dedi. Topbaş’ın bu sözleri salondan alkış aldı.

ÖZGÜNDÜZ’E ALKIŞ…

Dünya Caferileri Lideri Selahattin Özgündüz’ün konuşması da toplantıya katılanlar tarafından uzun süre alkışlandı. Özgündüz’ün özellikle, “Bu ülke Vahabilerin, Selefilerin değil. İnsan eti yiyenler bu ülkede barınamazlar” sözleri büyük alkış aldı.

internethaber

Alevi örgütlenmesi ve Kürt asimilasyonu

HALİL DALKILIÇ

Gerçekten asimilasyona karşı bir duruştan bahsedilecekse, sözü edilen ‘asimilasyon’ kavramının, ‘Türk-Sünni İslam’ kimlikli devletin asimilasyonist politikalarının hışmına uğrayan tüm kimlikleri ve değerleri kapsamına alması gerekir. Yani hem ‘Türkleştirme’ hem de ‘Sünni-Müslümanlaştırma’ politikalarına karşı net ve samimi bir duruşu zorunlu kılar.

Asimilasyon, insan ve toplumun, zor ve inceltilmiş her türden baskı yöntemiyle kendi toplumsal hakikatine yabancılaştırılmasıdır. Uygulayan yabancı, uygulanan ise dilden dine ve etiğe, etkiden tepkiye, algıdan davranışa, ilgi ve ilişkiden eyleme kadar tamamen yabancı değerlerdir. Nasıl ki kapitalist modernite bir toplumsal yabancılaştırma, insan ve toplumun özne olmaktan nesneye dönüştürülme ve tüketirken tükenen duruma getirilmesi süreci ise, toplumsal hakikate ulaşma da, onun yabancı ve yabancılaştırıcı tüm etkilerinden ve örtülerinden arınma, kendi öz birey ve toplumsal hakikatine ulaşma çabasıdır….

Türk hükümetinin ‘demokrasi paketi’nden umduklarını bulamayan Aleviler, haklarını meydanlarda haykırma kararı aldı. 19 Ekim’de Mersin’de alanlara çıkan Aleviler, 3 Kasım’da da İstanbul Kadıköy’de ‘İnkara ve Asimilasyona Hayır, Eşit Yurttaşlık ve İnanç Özgürlüğü için…’ sloganıyla bir miting düzenleyecek. Aynı sloganla başka bir mitingin de ileriki günlerde İzmir’de gerçekleştirileceği belirtiliyor…

Alevi örgütlerin ‘asimilasyon’ gündemi

Bilindiği gibi; Türkiye Cumhuriyeti, ‘Türk ve Müslüman (Sünni-Hanefi)’ kimlikli bir devlet olarak kuruldu ve kurumlaştı. Bunun dışındaki tüm kimlikler ise yasaklandı, aşağılandı, asimile edildi. Sözkonusu farklı kimliklere sahip tüm topluluklar da en kabasından en inceltilmişine kadar tüm katliam ve eritme politikalarında maruz bırakıldı. Sayıları daha az olanlar erimekten kurtulamazken; Türk-İslamcılığın hazım gücü, Mezopotamya-Anadolu coğrafyasının kadim kültürleri Kürt ve Aleviliği bünyesinde eritme becerisini gösteremedi. Gösteremezdi, çünkü, zorbanın gücü ne kadar vahşilik barındırırsa barındırsın, toplumsal hakikatin gücünden daha etkili ve kalıcı değildir…
Biraz da Kürtlerin özgürleşme mücadelesinin yarattığı zemin üzerinden özellikle de 1980’lerin sonlarından bu yana gelişen ve son yıllarda da bizzat Alevilik ismiyle yaygınlaşan Alevi örgütlenmelerinin, devletin ağırlıklı olarak katliamlarla uygulamaya koyduğu asimilasyon polikalarına karşı duracağını beyan etmesi elbette önemli. Ancak, Alevi örgütleri her ne kadar etkinliklerine ‘asimilasyona hayır ve eşit yurttaşlık’ dese de, bunun pratikte ne anlam taşıdığı ve neyi amaçladığı biraz muğlak kalmaktadır.
Gerçekten asimilasyona karşı bir duruştan bahsedilecekse, sözü edilen ‘asimilasyon’ kavramının, ‘Türk-Sünni İslam’ kimlikli devletin asimilasyonist politikalarının hışmına uğrayan tüm kimlikleri ve değerleri kapsamına alması gerekir. Yani hem etnik olarak ‘Türkleştirme’ hem de inançsal olarak ‘Sünni-Müslümanlaştırma’ politikalarına karşı net ve samimi bir duruşu zorunlu kılar.

Cemden demokrasi çıkmaz mı?

Türk hükümeti, Alevileri inanç ve siyasi kavram ve sembollerin ardına takmış, peşinden sürüklüyor. Ve Alevilik neredeyse yalnızca bir cemevine veya bir Alevi derneğine gidip gelmek ve AKP’ye karşıt olmaktan ibaretmiş gibi bir algı olarak sunulmaktadır. Aleviliğin dayanışma, eşitlik, paylaşım ve rızalıkta ifadesini bulan toplumsal değerleri, hakikati pek tartışılan konular değil. Alevi örgütleri cemden yola çıkarak toplumcu demokrasiyi, rızalıktan yola çıkarak eşitlik ve adalet mücadelesini, musahiplikten yola çıkarak toplumsal dayanışma ve paylaşıma dair gündemler oluşturmazsa, Alevilik de diğer formel iktidarcı dinler İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin kullanımı gibi kaba şekilci bir dinciliğe dönüşmekten kendini kurtaramaz. Nitekim dinci AKP Hükümeti, şeriatçı ülkelerle ilişkili bazı yapılar, cemaatler ve onların Alevi örgütlenmesi içindeki işbirlikçileri zaten bu konuda epey mesafe katetmiş durumdadırlar.
Bir iktidar açısından toplumun algısal değerlerine zarar vermek, şekilsel değerlere zarar vermekten daha zordur. Nitekim hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere ait mekanlar yıkılıp makam, sembol ve isimler yasaklanmış olsa da, Aleviliğin insani ve toplumsal değerleri bugüne kadar toplumsal zihin ve algıda kendini hep var kılabildi.
Alevilik şekillerle ifade edilemez; isim, sembol, mekan ve makamların şekilciliğine hapsedilemez. Alevilik tek başına, semavi ve formel dinler gibi parası, stüsü ve iktidar gücü olanın şekilsel farzlarını yerine getirerek kendini tatmin ettiği bir inanç da değil; tersine; komünal bir biyaşam, sosyal davranış ve algı bütünselliğidir. Onda batın yani öz, şekil yani zahire göre daha belirleyici ve esastır.
Günümüzde sadece İslam değil, neredeyse tüm inançlar şekiller ve semboller üzerinden anlamlandırılmaya çalışılıyor. İnanç öğretileri neredeyse kışla disiplin kuralları gibi dayatılıyor. Bundan dolayı da toplumsal vicdanı canlı tutan algılar olmaktan ziyade, iktidarların kullanımında birer politika olarak toplumsal vicdanı tüketen bir rol oynuyorlar. Malesef bugün Aleviliğin kendisini yeniden var etme çabası da aynı araç ve argümanlarla yürütülüyor. Her şey şekillerle ifade edilmeye çalışılıyor. ‘Onun camisi var, benim de cemevim olmalı, Onun imamı şu statüye sahip, benim pirim de şöyle olmalı…’ gibi algılar hakim durumda. Oysa, bu refleksin kendisi, tam da bahsi edilen asimilasyonun akıntısına kapılıp kendine yabancılaşmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.
Nitekim, AKP öncesi tüm Cumhuriyet tarihi boyunca 106 cemevi kurulmuşken, AKP iktidarında 831 cemevinin kurulduğu belirtiliyor. Ama sonuç; Aleviler daha fazla asimile oldu! Hem de AKP bizzat bu cemevlerini de kullanarak, kendi İslamcı algısına göre eğittiği ve anlayış kazandırdığı sözde inanç önderleriyle kalan Alevilik değerlerini de dejerene ederek, tüketti. Demek ki mesele bir yapı veya isim meselesi değil. Kısacası; ‘Yol’, zahiri değerlerle muğlaklaştırıldı…

Alevi asimilasyonu Kürt asimilasyonudur

İnanç boyutu bir yana, bir de Türk-İslamcı devletin ‘Türkleştirme’ politikasıyla yürütülen etnik kimlik asimilasyonu var. Birçok etnik topluluk bu politikalar sonucu yok olmanın eşiğine gelirken, Kürtler son bir hamleyle kendini kurtarabilmiş gibi görünüyor. Etnik asimilasyon konusuna giriş yapmadan önce şunu da belirtmek gerekir ki; hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Alevi örgütlenmelerinin yapısını ve yönetimlerini oluşturanların tahmini olarak yüzde 70-80’i Kürt Aleviler. Alevilerin talepleri için alanlara çıkanların da önemli bir kesimi yine Kürtler. Ancak, sözü edilen bu Alevi örgütlenmelerinden bugüne kadar nedense Kürtlerin asimile edilmesine karşı bir duruş görülmediği gibi, büyük kısmında bir ses de çıkmadı!..
Alevi örgütleri bir açıklamada, “Kürt sorunu aynı zamanda Alevi sorunudur, Alevi sorunu aynı zamanda Kürt sorunudur. Çünkü vicdanını yitirmemiş her Alevi, Kürdün Kürtlüğünden ötürü eza gördüğü her yerde bir Kürt’tür” deseler de, bu gerçeği değiştirmez. Bu söylem bile sorunlu. ‘Alevi Kürt’ gibi bir realite olmamış olsaydı, özellikle son cümlenin bir manası olabilirdi belki. Ancak ne kadar iyi niyetle ifade edilmiş olursa olsun, bu anlatımın kensinde bile Alevi demekle Kürt anlaşılmaması gerektiği, Kürtten Alevi olmaz ve Alevilerin Kürtlerden farklı bir toplumsallığa sahip olduğu gibi bir yaklaşım çok bariz okunabiliyor.
Alevi Kürtler bizzat bu tür söylemlerle kendi öz Kürt kimlik alanlarından uzaklaştırılıp farklı bir toplumsal alanda konumlandırılıyor. Aleviliği adeta bir etnik kimlik gibi ele alan bu söylemler, ne olduğu tam olarak ifadelendirilmeyen ama direkt ‘Türklük’ tanımı içine yerleştirilen bir Alevilik altında Kürt etnik asimilasyonunun değirmenine su taşımaktan başka bir anlama gelmiyor. Bu yılın başlarında Demokratik Toplum Kongresi’nin bir toplantısında Mezopotamya Aleviler Birliği gibi bir oluşumun bahsi geçtiğinde neredeyse Alevi örgütlerinin çoğu, ‘Alevinin Türkü Kürdü mü olur’ mealinde Kürtlere oldukça tanıdık gelen sözler etmişlerdi. İslamcı AKP de ‘hepimiz Müslümanız’ diyor. Sonuçta ‘hepimiz Türküz’ şeklinde aynı anlama gelen bu iki görüşü ‘inkar ve asimilasyon’ konusunda nereye oturtmak gerek acaba?..

‘Arap Alevi’ oluyor da Kürt  niye olmuyor?

Son bir yıl içinde Suriye’deki savaş nedeniyle Suriyeli Arap Alevilerden epey söz edildi. Bunun yanı sıra Hatay’daki Alevileri de hem basın organları hem de Alevi örgütleri ‘Arap Alevisi’ olarak dillendirdi, ki doğru olan da budur. Peki, Hatay’daki Alevilere hiç gocunmadan ve çekinmeden ‘Arap Alevi’ denebiliyor da, Maraş veya Dêrsimli Kürt Aleviye neden ‘Kürt Alevi’ denemiyor? Nasıl ki bir Türk veya Arap Alevinin, Alevi kimliğinin yanında bir de Türk ve Arap kimliği varsa, bir Kürt Alevinin de hem Alevi hem de Kürt kimliği vardır. Bu, ne bir övgü ne de bir yergidir; tersine, toplumsal bir hakikatin ifade edilmesidir. Kimlik övgüsü veya yergisi yalnızca faşist aklın lügatında vardır…
Bu belirtilenler, kimlikler arasında ötekileştirme değil, tam tersine kimliklerin eşitliğine vurgudur. Özellikle kimlik hiyerarşisiyle kimliklerin aşağılanıp ötekileştirildiği bugünkü asimilasyon koşullarında buna dikkat çekmek bir insani ve vicdani zorunluluktur. Şüphesiz; eğer Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni vs tüm kimlikler her alanda eşit olsaydı, bu belirttiğimiz vurguların da hiç bir anlamı olmazdı zaten…

Avrupa’da durum daha vahim…

Avrupa’da 300 dolayında Alevi derneği ve cemevi var. Bu derneklerin üye ve yöneticilerinin Kürt oranı Türkiye’dekilerden daha fazla. İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsviçre, Hollanda, İtalya, Belçika ve İsveç’in yanısıra Kanada ve Avustralya’daki Alevi derneklerinin üye ve yöneticilerinin ezici çoğunluğu Maraş, Malatya, Dêrsim, Koçgîrî (Sivas), Kayseri, Adıyaman ve Muşlu Kürt Alevilerdir. Ancak bu kurumlar bulundukları ülkelerle birer ‘Türk kurumu’ statüsünde ilişkilenmektedirler. Üyelerinin neredeyse tamamı Kürt olan bazı Alevi derneklerinde çocuklar Türkçe derslere teşvik edilirken, aynı hak Kürtçe için de kullanılabilinirken, Kürtçe için bunun gündem olmaması ne anlama gelir?
Etkinliklerde de benzer yaklaşım göze çarpıyor. Örneğin, geçtiğimiz yaz İngiltere’de yapılan Alevi Festivali’nde katılımcıların neredeyse tamamı Kürt Alevi olmasına rağmen sahne programında Kürtçeye hiç yer verilmemesi, hem organize edenler hem de katılımcılar açısından sorgulanması gereken bir durum değil mi? Bu, Kürt Alevilere yönelik etnik asimilasyonun derinleştirilmesine hizmet etmek değil midir?..

Kürt Aleviliği, Bektaşilik değildir!

Kürt Alevilere yönelik katmerli bir asimilasyon yürürlükte, hem asimilasyon hem de otoasimilasyon… Kürt etnik kimliklerinin yanı sıra Alevi inanç değerleri de kendisini Türklükle ifade eden Bektaşilik içinde asimile ediliyor. Kürt Aleviler kendi Axuçan, Bamasur, Sînemîllî, Celal Abbas, Kurêsû, Cemal Avdel, Dewrêş Gewr, Dewrêş Cemal, Seyit Sabun, Sarı Saltık, Pir Sultan, Şeyh Çoban ve Şix Delîlê Berxêcan gibi ocak ve sosyal örgütlenmeleri ile rayberlerinden, pirlerinden, mürşitlerinden ve coğraflarından uzaklaştırılıp, son bir kaç on yıla kadar hiç bilmedikleri Bektaşi seremonilerin figüranı durumuna getirilmiş durumda.
Erzurum-Kayseri hattındaki Kürt Alevi coğrafyasına dışarıdan gönderilen, kendi ocaklarının süreğine yabancı, kıravat ve rozet meraklısı ‘dede’lerle asimilasyon derinleştiriliyor. Yaz aylarında Kürt Alevi köylerindeki festival veya cemlerde sahnelenen görüntülerin çoğu bölge insanının Alevi ve Kürt kimliğine yabancıdır. Ne dil, ne cemlerin yapılış biçimi, ne de içeriği bölge Aleviliği ve Kürt toplumsallığıyla alakalıdır. Yeni öğrenilmiş ve öğretilmiş, ve toplumsal bir içerik taşımayan, bu tamamen ‘yeni’ gösterilerle Kürt Alevilerin yaşadığı inanç ve etnik asimilasyon derinleştirilmektedir. Kürt coğrafyasında açılan cemevi ve Alevi derneklerinin Kürt rayber, pir, mürşit ve ocaklarının ismi yerine daha çok Bektaşi, Cem vakfı gibi kavramlarla isimlendirilmeleri de bu asimilasyonun diğer bir parçası.
Burada ne Hünkar Hacı Bektaş’ın şahsı ve felsefesi ile mürşit ve taliplerine ne de kendisini Bektaşi olarak tanımlayan kişi veya topluluklara yönelik negatif bir niyet aranmamalı. Aksine; herkesin kendi öz hakikatiyle değerli ve güzel olduğu belirtilerek, hiç bir toplumsal hakikatin dejerene edilmemesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Zira yalnızca Kürt Aleviler değil, bazı Tahtacı, Hubyar ve Çepni Türkmen Aleviler de Bektaşi değildirler ve öyle tanımlanmak istemezler. Açıkça belirtmek gerekir ki; Bektaşilik, Kürt Alevi Kızılbaşlığının bir hakikati değildir. Başka bir deyişle; Kürt Aleviler, Bektaşi değildir! Bu, aynı zamanda tüm Alevi örgüt yöneticileri ile inanç ve kanaat önderlerinin de bildiği bir gerçekliktir. Tarihte Hacı Bektaş ismi ile Kürt ocaklarının bir buluşmasına dair ciddi hiç bir veri olmamasına rağmen, bugün Kürt Aleviler içinde illa ki bir Bektaşi kök arayışı geliştirilmek istenmektedir. Ya Horasan üzerinden Türk, ya da Osmanlı iktidarının Alevi ocaklarını denetim altında tutmak için verdiği Seyitlik seceresi üzerinden Arap bir kökene konma eğilimi tam hız yaygınlaşıyor. Ama nedense Kürtlük sanki başka dünyalara ait bir kimlikmiş gibi, bir türlü Alevi Kürt olunamıyor! Açıktır ki bu yaklaşımlar, Kürt Alevilerin kendi hakikatlerinden kaçışı ve kaçırtılmasıdır. Asimilasyon atının yularını bizzat eline alıp kendinden ve öz toplumsallığından dört nala kaçıştır…

Kürtçe, Alevilerin temel gündemi olmalı!

Malesef bilerek veya bilmeyerek, hem Türkiye hem de Avrupa’daki Alevi örgütlenme modeli, işleyişi ve uygulamaları Kürt Alevilerin hem Kürt hem de Alevi kimliklerinin asimile edilmelerine, başka hakikatlerin ardına sürüklenmelerine hizmet eder bir durumdadır!..
Eğer Alevi örgütlenmeleri bir ‘asimilasyon’dan bahsedecekse ve bunda samimilerse, bu onlar açısından, Alevi inanç değerlerinin dejenerasyonuna karşı tavır ortaya koymanın yanı sıra Kürtçe’nin yaşatılması için de gündem oluşturma ve kampanyalar yürütmeyi zorunlu kılar. Kürtçe anadilin yaşatılması bizzat hem Türkiye hem de Avrupa’daki Alevi örgütlerinin en temel gündemlerinin başında yer almalıdır. Alevi örgütlenmeleri hem Türkiye hem de Avrupa’da hiç gecikmeden Kürtçe anadilde eğitim kampanyaları başlatmalı ve bunu dünya aleme ilan etmelidirler. Ayrıca Alevi örgütlerinde yer alan inanç hizmetlisi, rayber, pir ve mürşitler ile dernek üyesi veya yöneticisi Kürt Aleviler de bu çabanın içine girmeli ve Kürtçe anadili geliştirecek kampanyalar için ‘niyetsiz’ yöteticiler üzerinde baskı oluşturmalıdırlar! Yol’un hak-hakikat çağrısı ve arayışı bunu gerektirir!..

Ne ararsan kendinde ara…

Toplumsal hakikat alanı, o toplumsallığa ait tüm değerlerin yaşamda anlam kazandığı ekolojik atmosferdir. Buradan yola çıkarsak, asimilasyona karşı duruş; gerek birey gerekse de toplumsal olarak kendi gerçekliğini arama eylemidir. Ondan olsa gerek ki, Alevi erenleri, “Ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değil” demiş. Kürt Alevi hakikatinin izleri, dağıyla, taşıyla, kutsal mekanlarıyla Kürt Alevi coğrafyasında rayber, pir ve mürşitleriye Kürt Aleviliğinin ocaklarında sürülebilir ve eminim ki bulunabilir de. Alevi Kürtler de kendi hakikatlerini inançlarında, ocaklarında, dillerinde, kültürlerinde ve yurtlarında aramalıdır!..

 

Ferhat Tunç’a hapis ….

Tunceli’de geçen yıl düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde yaptığı konuşma nedeniyle sanatçı Ferhat Tunç hakkında 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Geçen yıl düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne katılan Ferhat Tunç, bir konser verdi. Konser sırasında konuşan Tunç, “Malatya’da kurdukları özel yetkili mahkemeler Dersim’i yargılama mahkemelerine dönüştü. 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi 37’de Seyit Rıza ve arkadaşlarını yargılayıp idama götüren mahkemeler gibi çalışıyor. Dersim’den dilenmiş özrün ardından Malatya Ağır Ceza Mahkemesi, Dersimlileri Dersim’li oldukları için, Kürt ve Alevi Kızılbaş inancına sahip oldukları için yargılıyor ve ardından hapishanelere tıkıyor. Değerli arkadaşlar, seçim döneminde yaptığım tüm konuşmalarım ne yazık ki bu özel yetkili savcılar ve mahkemeler tarafından yargılama konusu haline getirildi” dedi.

Malatya 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, Tunç’un bu konuşmasının ardından hakkında ‘Özel yetkili mahkemeleri hedef göstererek, örgüt propagandası yapmak’ suçlamasıyla 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Tunç, dava kapsamında İstanbul Büyükçekme Cumhuriyet Savcılığı’nda talimatla ifade verdi. Konser sırasında yaptığı konuşmasını kabul ettiğini söyleyen Tunç, ifadesinde şunları dedi:

“Dersim, benim doğup büyüdüğüm bir kenttir ve son genel seçimlerde bağımsız milletvekili adayı olarak da siyasi çalışma yürüttüğüm bir kent. Konser sırasında fezlekede belirtilen konuşmayı yaptım ve Malatya’da kurulan özel yetkili mahkemelerle ilgili yaklaşım olarak eleştiride bulundum. Seçim sürecin yaptığım siyasal çalışma faaliyeti kapsamında yaptığım konuşmalardan dolayı hakkımda onlarca dava açılması karşısında bunların özel yetkili mahkemeler tarafından yargılama konusu yapılmış olmasına karşı kişisel eleştiri hakkımı kullandım. Bu sözleri bu şekilde söylediğimi kabul etmekle birlikte, kesinlikle suçlamayı kabul etmiyorum. Benim bir terör örgütü propagandası yaptığım iddiası doğru değildir. Bu şekilde özel yetkili mahkemelerin statüsünü eleştiri konusu yapan herkesi terör örgütü propagandisti olarak gösterilmesi gerekmez mi? Kaldı ki özel yetkili mahkemeler içerik olarak şu anda toplumun bütün kesimleri tarafından eleştirilmektedir. Yaptığı hemen hemen her konuşma ve söylediği şarkılardan dolayı bu mahkemelerde yargılanan biri olarak böyle bir eleştiride bulunmam hakkımdır. Konuşmamın bütününe bakıldığında suç kastımın olmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Bir eleştiri hakının kullanılmış olduğu rahatlıkla görülmektedir.”

Kaynak: DHA
Sabah

Alevilerden tepki: Türkiye’de dede kalmadı mı?

Göztepe’de Şahkulu Sultan Dergahı’nda toplanan bazı Alevi kurumları ve dedeleri, Alevi açılımıyla ilgili toplantı düzenledi. Toplantıda konuşan Şahkulu Sultan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Tural, “Geçmişten bu yana tutumlarını bildiğimiz bazı Alevi kurumları, Türkiye ‘de Alevi dedesi kalmamış gibi Balkanlar’dan dedeler toplamak suretiyle Alevi inanç önderliği adı altında toplantılar yapmak üzere Aleviliği devlet ya da bir takım hocalar eliyle yeniden dizayn etmek istiyorlar” dedi.

3 KASIM MİTİNGİ

Hükümetin Alevi açılımı ve Cami -Cemevi projesiyle ilgili olarak bazı Alevi kurumları ve dedeleri Şahkulu Sultan Derneği’nde toplantı düzenledi. Toplantı öncesinde Şahkulu Sultan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Tural basın açıklaması yaptı. Cami-Cemevi projesini anımsatan Tural, özgün ve otantik Alevi inancı sahipleri olarak bunun doğru olmadığını düşündüklerini belirterek “Alevi kurumları ve dedeleri ile birlikte bunlara karşı tavır sergilemeliyiz. Böyle bir yapılanma Aleviliğe katkı sunmaz, Aleviliği ileri götürmez. Devletin gri pasaportuyla yurtdışına çıkarttığı dedelerin bizim inancımıza hizmet eden dedeler olacaklar mıdır? Yoksa Devletin dedeleri mi olacaktır? Binlerce dede varken devlet neden içinde 65 dedeyi gönderdi?” diye sordu.
3 Kasım’da Kadıköy Meydanı’nda miting düzenleyeceklerini belirten Tural “Cemevini Cami bahçesine alan zihniyetin Alevilere inanç özgürlüğü yerine inancını unutma projesidir. 3 Kasım’da Kadıköy’de yapacağımız mitinde bu konudaki görüş ve taleplerimizi kamuoyuyla paylaşacağız” diye konuştu. Basın açıklamasının ardından Alevi dedeleri ve kurumları kendi aralarında toplantıya devam ettiler.

radikal

Dervişliğin bitirilemeyen öyküsü

ÖZGÜN ÇAĞLAR

Kentsel dönüşümden etkilenen Roman mahalleleri üzerine yaptığı belgesel filmlerle tanınan Belgin Cengiz, 1938 Dersim Harekâtı’nda sürgün edilerek parçalanan bir aileye mensup. Cengiz, son çalışması ‘Dewres’le (Derviş) köklerine dönerek Dersim’deki inanç-kültür sistemini ve yalnızlaşan, belki de son örnekleri ile kaybolmaya yüz tutan Alevi dervişliğini/erenliğini, Başköylü Hasan Efendi’nin müridi Nazımiyeli Ali Hıdır Baba’yla anlatmaya çalışıyor.

Galası geçen ay Barış Manço Kültür Merkezi’nde yapılan ‘Dewres’in başrolünde Ali Hıdır Baba’yle birlikte, Belgin Cengiz’in ağabeyi Ali Bilgin Cengiz var. Belgeseli hazırlarken çok sayıda pir ve dedeyle yan yana gelerek Dersim inancının temelleri üzerine sözlü tarih çalışması yaptıklarını söyleyen Cengiz’le, yapım süreci, belgeselin anlamadığımız yönleri ve ‘öz Alevilik’ üzerine konuştuk.

‘Dewres’ nasıl bir sürecin ürünü?

Dersim kökenli olmama rağmen uzun yıllar Dersim meselesine yüzümü dönmedim, çünkü ilgi alanım diğer azınlıklardı. Bir süre sonra şöyle bir farkındalık ortaya çıktı: Biz Dersimliler de bu topraklarda bir azınlığız ve azınlık olmamıza neden olan bazı gelişmeler var. Böyle bir farkındalıkla üç yıl önce Dersim’e gittim. Aklımdan geçen, ‘dört mevsim, dört kapı’ inancını ele alan, ‘Sırrı Hakikat’ adlı bir uzun metraj filmdi. Ağabeyim ve ben KCK davasından yargılanmaya başladık, çekim izinlerimiz hayal oldu ve bunu çekemedik. Nihayetinde çalışmalar öyle bir noktaya geldi ki, tanıştığımız çok özel bir insan olan Ali Hıdır Baba aracılığıyla bir uzun metraj çektik.

‘Dewres’e belgesel mi demeliyiz, kurgu mu? Bazı sahneler kurgu gibi duruyor. Bu, bir kafa karışıklığının sonucu mu?

Kendi tarzını kendi yaratan bir yapım oldu ‘Dewres’. Bizim planladığımız, Ali Hıdır Baba’yla ‘Sırrı Hakikat’ in bir parçasını çekmekti. Ama bunu çekerken, Ali Hıdır Baba bizimle o kadar çok bilgi paylaştı ki, çekimlere ara vermedik ve Ali Hıdır Baba’nın dilinden inancımızı uzun uzun anlatmaya karar verdik. KCK davası nedeniyle projemizi bitiremedik; o sırada elimizde çok kıymetli bir malzeme olduğunu da görünce, bununla yarı-kurmaca bir şey yapalım, adı da ‘Dewres’ olsun dedik.

Kendini arayan kişi rolünde neden ağabeyinizi oynattınız?

Bağımsız sinemada yönetmenler çok para bulamazlar, bu yüzden en yakınları ile birlikte çalışırlar. Bir de, aslında kendini arayan, dışarıda büyümüş, hayatla çok mücadele etmiş ama bir süre sonra yaşamıyla ilgili soruları ne kadar ertelediğini fark etmiş Dersimli karakterine çok uyuyordu ağabeyim. Bilgin orada kendini oynadı yani; kendi sorularıyla, kendi arayışlarıyla ilerledi. Çok iyi denk geldiğini düşünüyorum.

Filmi bunları bilmeden izleyenler, Bilgin’in bu arayışlara ve bu kimliğe sahip biri olduğunu anlamakta güçlük çekmez mi?

Doğru söylüyorsunuz. Bu, filmin çekilemeyen bölümlerinden kaynaklanıyor. Filmin eksik kalan kısmı için yeniden izin alıp çekimler yapmak mümkün olmadı. KCK davasıyla, devlet açısından güven veren bir belgesel ekibi olmaktan çıktık sanırım, o yüzden devam edemedik. Bilgin’in İstanbul’dan yola çıkış sürecini ve nedenini verebilseydik, derdimizi tam olarak anlatabilirdik.

Bilgin’in Ali Hıdır Baba’ya sorduğu sorular da bize çok ‘doğal’ gelmedi. Bunun sebebi ne olabilir?

Aslında tam olarak doğaldı. Bilgin’i bir diyalog metni ile yönlendirmedik, daha çok hangi konu etrafında durmamız gerektiğini belirledik. Bilgin’in soruları izleyicilere doğal gelmeyebilir ama gerçeği yansıtıyorlar, çünkü Alevilerle kendi inançları arasındaki mesafenin çok derinleştiğini düşünüyorum. İnsan, ancak bir mürşidinin yanında uzun seneler kaldıktan sonra gerçek sorular sorabilir.

Dersim’de 1915 öncesi Ermeni-Alevi ilişkilerine dair neler söyleyebilirsiniz?

Dersim’de, yüz yıl önce, okulu, manastırı, darphanesi, kütüphanesi, sağlık merkezi olan ana topluluk Ermenilerdi; Aleviler daha ziyade göçebeydi ve doğa merkezli bir inancı sürdürüyorlardı. Ocaklar zinciri içinde bir hattı izlediğinizde, her iki ocak arasında bir vank (manastır) vardır. Dersimli Ermenilerle Kızılbaşlar arasında bir çatışma zeminine de rastlayamazsınız, çünkü birbirimize benzeriz. Onlar da yaşamı sayılar ve sembollerle yorumlar, bizler de. Eski insanlar bu benzerliklerinin farkındaydılar.

Yeni çalışmanız ne üzerine olacak?

Ali Hıdır Baba üzerinde etkili olmuş Başköylü Hasan Efendi’nin yaşamı, kerametleri, öğretisine dair bir çalışma yapıyoruz. Ali Hıdır Baba’nın anlatılarının bölüm bölüm yer aldığı, Alevilikteki ‘üçler’, ‘beşler’, ‘yediler’ gibi konulara açıklık getirecek, Zazaca ve Türkçe bir internet sitesi de  hazırlıyoruz. Ayrıca şunu ekleyeyim: Ali Hıdır Baba’nın Yurt Kitap-Yayın’dan ‘Güruhu Naci Yolu’ diye bir kitabı da çıktı.

Belgeselin gösterim tarihleri belgincengiz.blogspot.com adresinden takip edilebilir.

AGOS

Alevilerin temel ihtiyacı birlik

Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletine bağlı Alzey kentinde, Alevi toplumu büyük emek ve desteğin sonucu cemevine kavuştu.

Cemevinin açılışı, önceki gün siyasi parti temsilcileri, sivil toplum örgütleri ve Alzey çevresinde yaşayan alevilerin katılımıyla gerçekleşti. Uzun bir süredir çalışması yapılan ve geçen yıl temeli atılan cemevi projesi, Alzey Alevi Toplumu tarafından Alzey tren istasyonunun bulunduğu Bahnhofstraße 26 adresinde yaşama geçirildi. Alzey Belediye Başkanı Christoph Burkhard, SPD ve CDU milletvekillerinin de katıldığı açılış etkinliği önceki gün yapıldı. Pir Rıza Yağmur’un gülbang okuması ardından, Alevi Toplumu Alzey Başkanı Avni Yalçın ve Belediye Başkanı Christoph Burkhard, kurdeleyi keserek açılışı yaptı. Daha sonra sahneye çıkan, Fidan Ana, Naime Ana, Pir Ali Ekber Erden, Pir Hüseyin Bildik, Pir Kasım Erdoğan ve Pir Rıza Yağmur birer konuşma yaptı.

Zulme başkaldıranların evi
Yaklaşık bin kişinin katıldığı etkinliğin açılış konuşmasını Alevi Toplumu Alzey Başkanı Avni Yalçın yaptı. Cemevlerini Alevi toplumunun sığınabileceği kaleler olarak tanımlayan Yalçın, gerçekleştirdikleri projenin Alzey ve çevresinde yaşayan Aleviler için bir milat olduğunu, bölgede bulunan Alevi kurumları ile birlikte hareket edebilmek için Rheinland Pfalz Alevi Platformu oluşturduklarını söyledi. Aydın ve demokrat kurumlara kapılarının açık olduğunu da sözlerine ekleyen Yalçın, cemevinin Kerbela’dan bu yana katledilen Pir Sultan Abdalların, Seyit Rızaların, Maraş’ta Elif Anaların, Sivas’ta Hüseyin Abdalların ve zulme başkaldıranların, kendine devrimciyim ve demokratım diyenlerin yeri olduğunu belirtti.

Aleviler entegrasyona açık’
Yaptığı konuşmada, Alevi Toplumu Derneği’ni eskiden beri tanıdığını belirten Belediye Başkanı Christoph Burkhard da, “Kentte yaşayan Alevilerin yaşadıkları en büyük sorunu kendilerine ait bir yerin olmayışıydı. Bu derneğin hedefi beni etkiliyor, çünkü yaşlı ve genç biraraya geliyor. Gençler müzik dalında kendini geliştiriyor ve yaşlılarda gençlerden Almanca’yı öğreniyor” diye konuştu. Burkhard, konuşmasının sonunda cemevine Alzey bayrağını hediye ederek bir ortaklığın mesajını verdi. Almanya Sendikalar Birliği (DGB) adına konuşan Ulrich Feuerhelm ise, işçilerin ve ülkelerinden kaçmak zorunda olan insanların sorunlara değindi.
Son seçimlerde Federal parlamentoya giren CDU Worms Milletvekili Jan Metzler, Alevilerle içiçe hareket edeceklerini ve Alevilerin daha da entegrasyona açık bir topluluk olduğunu söylerken, SPD’nin Rheinland Pfalz Eyalet Milletvekili Heiko Sippel de, Alevi Toplumu Alzey Derneği’ni farklı demokratik kurumlara açtıkları kapıdan dolayı tebrik etti. Sippel, sadece AB vatandaşlarının değil, Almanya’da yaşayanların komünal bir seçim hakkı olması gerektiğini dile getirdi.

Gençlere yönelim
Hessen AABF Başkanı Fuat Gökdemir ise, son dönemde fiziki saldırılarla başarı elde edemeyenlerin, Alevilerin yoğun yaşadığı yerlerde gençliği fuhuşla, kumarla ve eroinle yozlaştırmaya çalıştığına dikkat çekti. Gökdemir, Gülsuyu mahallesinde halkın devlet destekli çetelere karşı vermiş olduğu mücadeleden gurur duyduklarını da ifade ederek, ‘İnanç kurumları siyasetle uğraşmamalı’ düşüncesinin yanlış olduğunu ve Almanya’da yaşayan Alevilerin sorunlarını çözebilmeleri için, siyasi partilere yönelmeleri gerektiğini söyledi.

FEDA’dan birlik çağrısı
FEDA Başkanı Ali Köylüce de konuşmasında, Alevi toplumuna karşı yürütülen siyasetin oyunlarını hatırlatarak, başta AABF olmak üzere tüm Alevi kurumlarına şu sözlerle birlik çağrısı yaptı: “Almanya’da Alevilik dersleri bu kadar geç oluyorsa, bu bizim dağınık olmamızdan kaynaklanıyor. Bu eksikliği gidermek için imkanlarımızı biraraya getirip seferber edelim. Birlik meselesi Alevilerin önünde duran en temel dayatma ve ihtiyaçtır. Eğer Aleviler olarak, o çokça bahsedilen Muaviye düzeninden kurtulmak ve çağdaş bir dünyada yaşamak istiyorsak, birlik olarak o düzeni değiştirmekten başka çare yoktur” dedi.

Aleviler CHP’ye mecbur değil
Türkiye’deki seçimlere değinen Köylüce, Alevilerin AKP politikasına ve CHP’ye muhtaç ve mecbur olmaması gerektiğini söyledi. Sadece Alevilerin değil, Aleviliğin de örgütlenmesinin de önemine vurgu yapan Köylüce, Alzey Derneği’ne Seyid Rıza’nın “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ben de sizin önünüzde eğilmedim bu da size dert olsun”yazılı bir duvar resmi hediye etti. Ali Doğan ise, Türkiye’deki Alevilerin halen en temel haklarına kavuşmadığını hatırlattı. Alevi toplumunun Almanya’daki yaşama entegre olduğunu söyleyen Doğan, daha sonra Ali Köylüce’nin çağrısına cevap verdi: “Bunu sadece onaylayabiliriz. Türkiye’de demokratikleşmenin olmasını istiyoruz. Êzîdî, Yahudi, Hırıstiyan, Ermeniler gibi azınlıkların artık beraber demokratik bir hükümetle, faşist ve otoriter rejimin gitmesi için elele vermesini istiyoruz.”

Anadilimizde ibadet etmeliyiz
Etkinlikte sahne alan sanatçılar Hüseyin Güneş, Şengül Pak, Melahat Öz, Fırat İmirza Türkçe, Ermenice ve Kürtçe şarkı ve deyişler söyledi. Grup Omedya ise, katılımcıları canlı müzikleriyle coşturdu. Geç saatlere kadar süren etkinlikte Derdiyoklar, ardından da son olarak Ozan Cömert sahne aldı. Ozan Cömert deyiş, şarkılar söyledi ve Kirmancki ve Kurmanci lehçelerinde yaptığı konuşmasında anadilde ibadetin önemine değinerek, “Anadilimizde ibadet etmemiz lazım, konuşmamız lazım. Bunu yapmazsak Osmanlı’da, Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş ve Sivas’ta katledilen insanlarımıza layık olamayız” diye konuştu.

ŞERVAN UCAL/ALZEY

Alevi kurum ve Cemevlerinden Dedelere çağrı

DEĞERLİ BASIN MENSUBU

Alevi kurumları, dede ve zakirleriyle birlikte 30.Ekim.2013 günü saat 11.00 ‘ da aşağıda adresi gösterilen Şahkulu Sultan Dergâhı’nda bir araya gelerek;

3 Kasım 2013 günü Kadıköy’de yapılacak miting,

Dede’lerin açılım paketlerine bakışları,

Gri pasaportla yurt dışına Devlet tarafından Dede gönderilmesi,

Cem Vakfı tarafından 2 Kasımda düzenlenecek olan Alevi inanç önderleri başlıklı toplantının, Alevi dedeleri ve toplumu tarafından algılanışı, konularında büyük katılımlı bir toplantı ve basın açıklaması yapılacaktır.

Değerli basınımızın toplantıya temsilci göndermesini ve kamuoyuna talep ve görüşlerimizin yansıtılmasına yardımcı olmasını dileriz. Saygılarımızla.

ALEVİ KURUMLARI VE CEMEVLERİ

Adres: Şahkulu Sultan Dergâhı

Merdiverköy, Tekkealtı Sok. No:7 Göztepe /İstanbul

Tel: 0216 3685525

Cumhuriyet – İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

Ayşe HÜR

Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?

II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

Bektaşi Mücahiddin Alayı

1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.

Ziya Gökalp’in projesi

İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.

Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.

Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.

‘Kızılbaş propagandası’

Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.

Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.

Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi

Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.

Reşit’in etno-politikaları

1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.

Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.

1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.

10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.

Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.

10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim…

Kızılbaş, Alevi, Bektaşi

Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.

Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığını ileri sürenler de vardır ancak böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.

İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.

Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.

Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1996; Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.

HDK ve HDP kongrelerinden notlar

Koray ÇALIŞKAN

Halkların Demokratik Kongresi’ne girmeden önce biraz tedirgindim. Son yazılardan dolayı elbette. Ortak arkadaşlar da takılmışlardı: Sırrı güya demiş ki, “Vallaha gelmesin Koray’ı ben bile kurtaramam”.

İzmir delegesi Alev Dumanoğlu’nun rehberliğinde kongreye girdim. Kapıdan adımımı attım ve Sebahat Tuncel’le karşılaştık. Sarıldık, tebrik ettim. Kongredeki herkes gibi mutlu ve yorgundu. Haklı olarak da gururlu.

İçerisi coşkuluydu. Gezi Sloganı “bu daha başlangıç” herkesin hakikaten hem fikir olduğu bir durum. İçerde dışarda ekoloji kolektiflerinden küçük çiftçi kooperatiflerine müthiş dirayetli ve inançlı bir kitle gördüm.

Ertuğrul Kürkçü ve Levent Tüzel’i kısaca tebrik ettim. HDK üzerlerinden çok uzun zamandır çalıştıkları bir proje. Kürkçü’ye “nasıl gidiyor çalışmalar” diye sordum. Her zamanki hazır cevaplığıyla “bizimkiler iyi, sizinkiler nasıl?” Diye cevap verdi.

Sahne tasarımı harikaydi. Umuda Yolculuk pankartı çok yakışmış kongreye. Sahnedeki tek çelenk ÖDP eş genel başkanı Alper Taş’in gönderdiği zarif arajmandı. Böylece HDK ÖDP’ye hoş bir selam yollamış oldu.

Akşam yemekte ÖDP eş genel başkanı Alper Taş’la kısaca lafladık. Yerel seçim konusuna girmedik. Ama İstanbul’un kesin kazanılması gerektiği konusunda uzlaştık. Sanki tersi mümkünmüş gibi.

Ertesi gun Deniz Zeyrek ve Yurdagül Şimşek’le kisa bir ODTÜ ziyareti yaptık. Melih Gökçek’in yaptığı adaletsizliği kendi gözlerimle gördüm. İnsanın ağzı açık kalıyor, eliyle ağzını kapatıyor ve gözleri doluyor.

HDP kongresinin başarılı olacağını Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nun önündeki köftecilerin sayısından anlaşılmıştı. İçerdeki insan kadar dışarda insan. Ne CHP kongrelerine has bir kakofoni ne de AK Parti kongrelerine has siyasetsizlik vardı.

Herkes birbirine saygılı. Kimse kimseyi itmiyor. Organizasyon mükemmele yakın. Hopörlöre bağıran az.

HDPli geçlerin kürsünün öne geçerek açtığı 3 Abdullah Öcalan bayrağı sırasında salondan alkışlar yükseldi. Arkadan okunan Abdullah Öcalanın mektubu sırasında salon çoştukça çoştu. BDP ‘nin gücünü böylece rahatça görebildik. HDKyatay örgütlenmiş. BDP delegelerinin gücü çok sınırlı. Ama HDP’de kimin çok ama çok güçlü olduğu konusunda kimsenin kafası karışık değil.

Divan’da antikapitalist müslümanlardan bir kadından HDK’nın Ermenilerine kadar Türkiye’nin zenginliğini yansıtan herkes yer bulmuştu. Hemen önlerinden bir trans birey geçti. Başörtülü bir kadında sarıldı ve laflamaya başladılar.

Yanıma yaklaşan 30 yaşlarında Vanlı bir arkadaş “hocam çok guzel yazıyorsun, ama son yazdıkların olmadi. Biz yine de seni seviyoruz” dedi. Ben de gülerek lafı patlattım: “ben de size karşı boş degilim!”

Başka bir delege önüme geçip “Şimdi kadar herşeyi doğru yazdın, ama son yazılar yanlış” dedi. “Hatasız kul olmaz” diyemedim, o an aklıma gelmedi. Vallaha bilmiyorum, bakalım son yazılar da doğru çıkacak mı gibisinden yuvarlak bir cevap verdim.

HDP insanin kendini evinde hissettiği bir kongre yapmış. Gerginlik yok, şenlik havası hakim. Türkiye sol siyaseti bir parti daha kazandı. Hayırlı oldu.

Bir süre sonra BDP kapatılarak HDP’yle yürünecektir. Oy potansiyelleri de yüksek. İleride koalisyona katılacak bir parti HDP. CHP’nin genel başkan yardımcısı Nihat Matkap’ı kongreye göndermesi de bunun işareti.
Radikal

Alevice yaşayıp, Alevi onuru ile mücadele ediyoruz

Muharrem ayı Alevi canların Kerbelâ şehitlerini, Oniki imamlar ve Alevi inancında  yol  uğruna sır vermeden-ser verenlerin çekmiş oldukları acıları yüreğinde hissetmek için yaşattıkları bir matem ve iç arınmadır. Alevilerin bu duygusal döneminde, onların iyi niyetlerini suistimal edip, inancı özünden uzaklaştırıp, şeriatın içinde eritmek istiyorlar.

Devlet-Diyanet ve Cumhurriyetci Eğitim Merkezi (Cem Vakfı) ortak çalışması ile, Aleviliği yok etmek, Alevi canları asimile etmek ve Şeriat’ın karşısında muhalif olan gücü ortadan kaldırmak için  Diyanet İşleri Başkanlığı “Dede”lerini Avrupa’ya gönderiyor.

Devletin ve Diyanetin ziyniyeti belli. Peki buna alet olan “Dede”lere  ne demeli? Devlet atına binip, devletin parasıyla geçinip ve onun korumasında olan bu “Dede”ler, kendi ecdatlarının geçmişine ihanet ediyorlar.

Anadolu’daki Mürşit, Pir ve Dedeler yüz yıllardır bu güzelim inancın yok olmaması ve Alevi canların asimile olmamaları için canlarını siper ederek, taliplerin  inançsal hizmetlerini ve ibadetlerini gerçekleştirmek ve taliplerini hayata hazırlamak, talip canların birliğini ve dirliğini sağlamak için at sırtında, kar-kış demeden, ailesi ve çocuklarının hasreti ve özlemi burnunda tüterken, gece-gündüz yol uğruna yollarda iken, tek amaçları talibin aynası olmaktı.

Eline, diline sahip oldular. Yol dilini kullandılar. Talibin rızası ile gönül çerağı olarak, vermiş olduğu hakkullah dışında, birilerine yaranmak için, kimseden kuruş almadılar. Zaman-zaman ekonomik sıkıntılar içinde yaşamış olsalar da, hiç bir zaman devlete yanaşmadılar. İnancını ve talibini asimile etmek için kimseyle pazarlığa oturmadılar. ”Gönül kalsın yol kalmasın” desturunu hayata geçirdilir. Ben yerine, hep biz olmayı ilke edindiler.

Alevi yol ehli, hayatın her alanında ilim-irfan’la kendini geliştirip ”İnsan-ı Kamil” olma yolunda çaba harcarken, talibinide eğittiler. Her daim Muhabbet dilini hakim kılıp, onun gereği olarak ”eline, diline, beline, eşine, işine ve aşına” sahip oldular. Bu kuralları ihlal eden talip, Pir’i tarafından dara kaldırılıp, Talibin eksiklerini-hatalarını gidermesi için başta Pir’i olmak üzere herkes kendisine yardımcı oldular. Eğer talip hata yapmaya devam ederse toplum içinde “Düşkün” ilan edilip, bir daha ibadet erkanlarına alınmadılar.

Alevilikte ”RIZALIK” olmadan hiç bir şey yapılmaz. Bu gri pasaportlu “Dede”ler kimden rızalık aldılar? Avrupa’da hizmet alanında kendilerine ihtiyaç da yok iken, Diyanetin sözcüleri olarak biz Alevilerin Matem Orucu  günlerinde canların iyi niyetini kendi çıkarları için kullanıp, bireyleri bu kirli oyuna alet ederek Avrupa’daki bir çok şehre gelip Alevileri asimile edip, devletten pirim almaya çalışacaklar. Bizim nazarımızda bu dedeler ”Düşkündür”. Kendilerini toplumun vicdanı ile başbaşa bırakıyoruz.

Daha önceki yıllarda da Avrupa’daki örgütler ve canlar tarafından uyarılan bu “Dede”ler halen hatalarını anlamış değiller. Bilinmelidir ki; Diyanet kadrosuna dahil edilen bu “Dede”lere asla ve asla kucak açmayacağız. Canlar bu gri pasaportlu “Dede”leri hak ettikleri yere koyacaklardır.

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) Yol-Erkân Komisyonu  ve bölge yönetimleri olarak, Alevi Kültür Merkezlerimizde gerçekleştireceğimiz Muharrem Muhabbetlerinin organizasyonunu aylar önceden planladık. Bizim bu anlamda devletten her hangi bir talebemiz yoktur. FUAF olarak, bugüna kadar olduğu gibi bundan sonra da Fransa’ya gelecek olan Diyanet-Cem Vakfı “Dede”lerine karşı dik duruşumuzdan taviz vermeyeceğiz.

Ve zalime inat; Alevice yaşayıp, Alevi onuru ile mücadele etmeye devam edeceğiz.

Hüseyin Çarman
Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF)
Yol ve Erkân Komisyon Sorumlusu