Ana Sayfa Blog Sayfa 6397

Alevi mültecilere tehdit: Ya gidersiniz ya da çocuklarınızı öldürürüz

Suriye’de savaştan kaçarak İstanbul’a göç eden Suriyeli Alevi mülteciler, dün gece saat 01.00 sularında çadır kurdukları Şirinevler’de bir grubun saldırısına uğramıştı. Mültecilerin çadırlarını ateşe veren grubun sözlü saldırısı bugün de devam etti. Bazı mahalle sakinleri de mültecilere bölgeyi terk etmeleri tehdidinde bulunurken, mültecilerden Gülcan Demir, saldırıyı yapan grupların kendilerini, “Siz Suriye’de pislik içindesiniz. Terk edin burayı dediler. Çadırlarımızı yıkıp baskın yaptılar. Bize ya gidersiniz ya da çocuklarınızı çalıp öldürürüz” diye tehdit ettiklerini söyledi. Demir, “Çadırları yırtarak bizi kovaladılar. Akşam yattığımızda gelip çocuklarımızın üstünü açtılar, ama bizim uyanık olduğumuzu görünce kaçtılar” diye anlattı. Saldırının ardından mültecilerin sorunları ile ilgilenmek amacıyla çadırlarının bulunduğu bölgeye gelen HDK Yürütme Kurulu üyesi Hatice Altınışık’ın devreye girmesinin ardından ise mülteciler cemevlerine gönderildi.

Altınışık, saldırıda bulunan mahalle sakinleri ile tartışarak, “Siz bir buçuk ay burada insanları barındırmayıp, çadırlarını kestirdiniz. İnsanlar sersefil sokaklardaysa bu ülkenin utancıdır. Senin de benim de hükümetin de utancıdır” dedi. Saldırı hakkında bilgi veren Altınışık, “Suriyeli Alevilerin hangi ortamda yaşadığını gördünüz. Vatandaşlar buraya gelip sözlü tacizde de bulunabiliyorlar. Evvelki akşam fiili tacizde bulunmuşlar. Çadır caminin önündeki parktayken saldırı yapılmış ve insanlar şimdi yolun kenarındaki derme çatma barakalarda yaşıyor” dedi. Altınışık, göçmenlerin can güvenliğinin olmadığını belirterek, bunun tek sorumlusunun hükümet olduğunu söyledi. Altınışık, “Az önce polisler geldi. Dün akşamki olayla ilgili herhangi bir zabıt tutup tutmadıklarını sordum, fakat herhangi bir zabıt tutmamışlar. Bu tür olayların çok yaşandığını ve dolayısıyla hangisiyle baş edebileceğini o bana sordu. Belediyenin zabıta müdürü de gelip ‘bu insanları alın buradan götürün’ dedi. Hiç kimse sorumluluğu üzerine almıyor. Ne belediye ne emniyet ne de devlet ilgileniyor. Bu insanlar onlar için ne mülteci ne misafir ne göçmenler hiçbir şey değiller. Buradakiler sokakta gasp edilebilirler, öldürülebilirler fakat bunun için bir şeylerin yapılamayacağını pratikte gördük” dedi.(diha)

PİR Sultan Abdal…

Aleviliği var eden, yaşatan, tarifi mümkün olmayan bedeller ödeyerek bugüne getiren ulular, veliler, aşıklar, sadıklar, ermişler, dervişler, erenler ve evliyalardır. Onlara aşk olsun, aşkı niyaz olsun.

Pir Sultan Abdal, Alevi inancında bu kutsal değerlerin toplamıdır.

Pir Sultan Abdal, Alevi inanç ve erkanında, Alevi tarihçesinde geçmişten geleceğe bitmez tükenmez bir hakikattir. Pir Sultan Abdal sadece Aleviler için değil, dünya insanlığı için hakkın, hakikatin, ilmin, irfanın ve adaletin timsalidir. Hiç kuşkusuz Alevi inancında yol ve erkanında Pir Sultan Abdal’ı tek başına ele almak doğru değildir. Pirimiz Pir Sultan Abdal Ebul Vefa’nın, Dede Kargın’ın, Baba İlyas ve Baba İshak’ın, Hünkar Hacıbektaş’ın, Yunus Emre’nin, Şah Kalender Çelebi’nin, Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüce Mustafa ve Pir Seyit Rıza’ya kadar tüm kutsal değerlerimizin yürütücüsü, temsilcisidir… Pir Sultan Abdal yaşamı, kişiliği ve var ettiği kutsal değerler açısından Alevi inancının temel değerlerinden olan Şahı Merdan Ali ve Şahı Şehidan Hüseyni Kerbela’nın davasını yürüten mukaddes bir kişiliktir.

Pir Sultan Abdal adı geçtiğinde tüm Aleviler niyaza dururlar. Zira O Alevi inancının kutsal değerlerini ifade etmenin damladan deryaya, deryadan hakikate billur bir ummanıdır. Alevi inancının temel ibadeti olan cemlerimizde bağlamanın teli, zakirin dili Pir Sultan Abdal ile başlar, Pir Sultan Abdal ile devam eder.

Pirimiz, kimilerine göre bir şairdir. Kimilerine göre ozan. Kimilerine göre düşünür, kimilerine göre bir eylemci, direnişçi, kimilerine göre bir ermiş… Pir Sultan Abdal saydığımız bu değerlerin toplamından çok öte değerlere haiz kutsal bir kişiliktir. Kutsal sözcüğünün ifade etmek istediğimiz anlam karşısında biraz yalın kaldığını biliyoruz. Pir Sultan Abdal bir hak aşığıdır hak ve hakikatin kendisidir. Pirimizi ifade ederken, Hak aşığı kavramına özel bir vurgu yapmak gerekir. Alevi Hak aşıkları Aleviliğin kutsal metinlerini üreten, ortaya çıkaran kişilerdir. Alevilikte aşık olmak hak ve hakikat mertebesine varmak, sırrı hakikate vasıl olmak demektir. Pir Sultan aşkın, aşk ile varılan hakikatin ve hakkın sırrına ermiş pirimizdir.

Pir Sultan Abdal sadece yaşadığı çağın insanı ve kutsal değeri değildir. Pirimiz tüm insanlık tarihinin, tüm zamanların kutsal değeridir. O’nu tarihin hangi çağına koyarsanız koyun o çağ ile buluşan, çağın yaşamsal, kültürel, inançsal değerlerine yanıt veren bir özelliğe sahiptir. Çünkü yaşamın hakikati insan mutluluğu, doğal denge ve evrenin doğal döngüsü açısından neyi gerektiriyorsa Pir Sultan Abdal odur.

Pir Sultan Abdal Aşkın kendisidir dedik. Burada, pirimizde anlamını bulan aşk kavramı dar anlamda anlaşılmamalıdır. Pir Sultan Abdal’da aşk külli varlığın insandaki tezhürü ve bu külli varlığın derin anlamına ulaşmaktır. Alevilikte var olan “Kainat sureti haktandır” kavramı bunu ifade etmek açısından en belirleyici örnektir. Alevilikte “Kainat ve kainatta bulunan her şey sureti Hak’tan tecelli etmiştir.” Bu tecelli insanda tezahür eder, yani yansır. Ama insanın, bu yansımayı fark etmesi, yansımanın somut halini kendinde tezahür ettirmesi gerekir. Bunun birinci basamağı tevazudur. Şahı Merdan Ali der ki “Ne kadar yücelik aradımsa tevazuda buldum.” Tevazu insanlaşmanın, aşka ulaşmanın, sırrı hakikate vasıl olmanın ilk basamağıdır. Alevi ermişleri ve pirimiz Pir Sultan Abdal lafz ile değil bir eylem ile aşka ulaşırlar. Hallacı Mansur der ki “Kainat büyük bir insan, insan küçük bir kainattır!” İşte Pir Sultan Abdal’ı ve eylemini, aşkını ifade edebilecek en yalın cümle bu olmalı. Alevi ermişleri kendilerinde mevcut olan “Vahdeti mevcudatı” ortaya çıkarmak için önce kendi kendilerine karşı bir eylem yaparlar. Benlik denen varlığı yok eder, benlikten sıyrılır ve çoğul olurlar. Çoğul olmak demek insanın kendindeki tüm değerleri ve bu değerlerin yaşam, insan, doğa ilişkisini kavramasıdır.

Pir Sultan Abdal yaşamında, eyleminde, yürüdüğü hak ve hakikat yolunda hakikate dair hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Pirimizden bize miras kalan deyiş ve nefeslere, yaşamına dair söylencelere baktığımızda bunu görürüz. O Hızır Paşa’ya ve egemen inkarcı Osmanlı despotizmine karşı başı dik, onurlu bir eylemcidir. Asla Hızır Paşa’ya ve Osmanlıya taviz vermez, önünde eğilmez.

Özellikle yaşadığımız bu dönemde Pir Sultan Abdal’a ne çok ihtiyacımız var değil mi? Onu anlamaya, anladığımızı yaşama aktarmaya, yaşamı donatmak için onun var ettiği kutsal değerleri içselleştirmeye ne de çok ihtiyacımız var.

Pir Sultan Abdal’ı anlamak kolay değil. Ama egemen zihniyet tarafından kirletilen yaşamımızı paklamak, zihnimizi aklamak ve barış içinde özgür ve eşit yaşama ulaşmak için pirimizi anlamamız gerek. İnancınız, kültürünüz, etnik kimliğiniz, cinsiyetiniz hasılı sizi insan yapan değerleriniz ne olursa olsun, kim olursanız olsun ama Pir Sultan Abdal’dan yoksun kalmayın. Pirimiz sadece Aleviler için değil, tüm insanlık için gerekli ve kutsaldır.

Pir Sultan Abdal’ın yolundan gidenlere aşk olsun. Sırrı hakikate vasıl olup HAK İÇİN HAK İLE HAK OLAN PİR SULTAN ABDAL’A AŞKI NİYAZ OLSUN.

Demirtaş : Pakette Kürt ve Alevi sözcüklerinin ağza alınmaması siyasi korkaklıktır

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin grup toplantısında konuştu.

Bdp Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin grup toplantısında konuştu. Demirtaş, “Bu paket çok daha güçlü, kalıcı ve sorunları kökten çözen anlayışla hazırlanabilirdi. Ancak oluşan bütün bu ortamı heba ettiler. Biz eleştirince ‘vay siz nankörsünüz, demokrasi düşmanısınız, bardağın boş tarafını görüyorsunuz’ diyorlar” diye konuştu. Demokratikleşme Paketi ile ilgili olarak Demirtaş, “Herkes şok olacak, çok şaşıracak, çok büyük sürprizlerimiz var’ diyerek reklamı yapıldı. Bu kadar şatafatla hazırlığı yapılan ürün kundir (kabak) çıktı. Bunu söyleyince kızıyorlar. Gerçekten bütün Türkiye‘yi şok ettiler. Bütün bu pazarlamanın ardından bu kadar ucuz bir ürün çıkınca herkes şok oldu. Başbakan paketi açıklarken, paketin sürpriz yumurta kadar bile heyecan yaratmadığının kendi farkında olacak ki ‘bu son değil’ diyor. Sanırsın ki pazarda ürün pazarlayan işportacı. Ortadoğu’nun kan gölüne döndüğü, çözüm sürecinin en kritik zamanında bir ülkenin başbakanı çıkmış ‘bekleyin daha olacak’ diyor. Niye, neden beklememiz gerektiğini açıklamıyor. Ana dilde bütün hakların kamusal alanda serbest bırakılmasının önünde ne engel vardı? Kürtler, bu kadar uygun koşullar hazırlamışken, bütün Kürt halkı ile Türk halkının önemli bir kısmı süreci destekliyorken, Pkk, sen bu adımları rahat at diye sınır dışına çıkmışken, Bdp olarak bu kadar siyasi risk üstlenmişken ‘cek, cak, yapacağız, edeceğiz’ diyemezsin. Açıklanan paketteki maddeler kötü mü? Değil. Bunlar zaten yıllardır savunduğumuz, olması gereken, bir çoğu zaten fiilen hayat geçirdiğimiz şeylerdir” dedi.

“BU PAKET SORUNLARI KÖKTEN ÇÖZEN ANLAYIŞLA HAZIRLANABİLİRDİ”

“Bu paket çok daha güçlü, kalıcı ve sorunları kökten çözen anlayışla hazırlanabilirdi” diyen Demirtaş şunları söyledi: “Ancak oluşan bütün bu ortamı heba ettiler. Biz eleştirince ‘vay siz nankörsünüz, demokrasi düşmanısınız, bardağın boş tarafını görüyorsunuz’ diyorlar. Bunu söyleyenlere danışmanlarına, Başbakan’ı kendi köşesinde allayıp pullayıp yazma göreviyle maaş alanlara şunu ifade etmek istiyorum: Bu ortamlar kolay yaratılmıyor. Bu öyle Başbakan’ın iki dudağı arasındaki mesele değil. Bu ortamı tek başına Başbakan hazırlamıyor. Milyonlarca insanın emeğiyle, mücadelesiyle hazırlanıyor. Bu temeller öyle kolay atılmıyor. Sana sağlam bir temel hazırlanacak, sen bina yapmak yerine iki tuğla koyacaksın. Bu, oluşturulan imkanların, fırsatların kendi eliye itilmesidir. Bu eleştirilerimizin, kaygılarımızın nedenini anlamak zor mu? Sana sunulan bu fırsatı sen bu kadar ucuz, çıkarcı şekilde değerlendirirsen, çözüm süreciyle ilgili aylardır kendi tabanına verdiğin sözleri bile yerine getirmeyen anlayışınla Türkiye‘yi nereye götüreceksin? ‘Silahlar sussun, siyaset konuşsun’ diyen kendisi değil miydi? Peki pakette demokratik siyasetle ilgili tek madde var mı? seçim barajı bile kendi teknik ve taktik hesaplarına göre üç formül olarak planlandı. Tek bir siyasetçinin serbest kalacağı bir düzenleme yapıldı mı? TMK, TCK, özerkliğin geliştirilmesi, tek bir madde yok. Alevi yurttaşlarımız açısından bir şey yok. Sorsanız ‘Hacı Bektaş Üniversitesi yaptık’ diyecekler. Hakaretin büyüğü budur. Neye karşılık yapıldı biliyor musunuz? Yavuz Sultan Selim‘e karşı. Biri katliamla anılıyor biri hoşgörüyle. Bu üniversitede, Alevi kültürü, inancı da okutulmuyor. Hacı Bektaş ismi altında Alevi asimilasyonunu sürdürecekler. Paketten bu çıktı”

“SUÇU KARŞI TARAFA ATMAK İÇİN FIRSAT KOLLUYORSUNUZ”

“Pakette Kürt ve Alevi sözcüklerinin ağza alınmaması siyasi korkaklıktır” diyen Demirtaş, “Paket ortaklaşarak hazırlanmadığına göre demek ki süreçle ilgili kaygınız yok. Neyi bekliyorsunuz? ‘Süreci karşı taraf bitirdi’ demek için tıpkı birinci Oslo döneminde olduğu gibi, Silvan‘da olduğu gibi, suçu karşı tarafa atmak için fırsat kolluyorsunuz. Yoksa süreci ilerletme niyetinizin olmadığı hem paketten hem heyetlerimize yaklaşımınızdan ortaya çıktı” dedi.

“DUVARLARI ASLA KABUL ETMEYECEĞİZ” Demirtaş “Rojava sınırındaki duvarları asla kabul etmeyeceğiz. Utanç duvarları örmenize izin vermeyeceğiz. 2 Kasım’da biz de orada olacağız, sınıra yürüyeceğiz. Ambargo kalkmalıdır, duvar örülmesine son verilmelidir, çetelerin geçişine desteğe son verilmelidir” diye konuştu.

PİLOTLARIN SERBEST BIRAKILMASI Pilotların serbest bırakılmasına da değinen Demirtaş, “Büyük bir diplomatik başarı olarak servis edilen bu olayın altında, aslında kirli pazarlıkların görülmesini engellemek vardır. Lübnan‘daki gruplar, Türkiye‘nin Suriye‘deki çeteler üzerinde etkili olduklarını bildikleri için pilotları kaçırdılar. Hükümet kendisinin diyaloğunun iyi olduğu El Nusra, El Kaideci güçlerle pazarlık yaparak pilotları bıraktırabildi, para ödeyerek bıraktırabildi” dedi.

ODTÜ ORMANI’NDAKİ YOL ÇALIŞMALARI

ODTÜ Ormanı’nda devam eden yol çalışmaları ile ilgili olarak Demirtaş, “Bir gece ansızın Odtü‘ye girmek bir yerel yönetimin işi olabilir mi? Odtü‘ye ancak gece korkarak girebiliyorlar başka türlü de giremeyeceklerini biliyorlar. Meseleye kalasa bakar gibi bakıyorlar. Ağaca bakarken odun görüyorlar” diye konuştu.

Diyanetin dine merakı

Metin ÖZDEMİR

Türkiye’nin en yüksek bütçesine sahip kurumlarından birisi olan Diyanet İşleri Başkanlığı, aynı zamanda çok sayıda çalışanıyla, devletin en fazla kadrosuna sahip, halkın tüm kesimlerinden alınan vergileriyle varlığını sürdüren bir devlet kurumudur. Diyanet’in laik bir devlette olmaması gerektiği, yurttaşlardan aldığı vergilerle sadece tek bir inanca, o inancın tek bir mezhebine, koluna hizmet verdiği herkes tarafından bilinmekte fakat hep göz ardı edilmektedir.

Geçtiğimiz Eylül ayı içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) iş birliğiyle, ortaklaşa yapılan bir anket çalışması var. Bu anket iki devlet kurumu tarafından Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yapıldı. Antalya’da karşılaştığım bu örneği aktarıyorum.

Türkiye İstatistik Kurumu çalışanlarına, ev ev dolaşarak Antalya’nın sokaklarında, Diyanet İşleri Başkanlığı’ nın din sorgusunu yapma görevi verilmiş. Diyanet’in, “Türkiye’de Dini Hayatı Araştırma Anketi” sadece Antalya’da seçilen 37.624 hanede, Türkiye İstatistik Kurumu çalışanları tarafından uygulanıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı, Antalya Bölge Müdürlüğü’nün 03.09.2013 tarihli yazısına göre;

Türkiye’de dini hayat araştırması anketi, hane sorumlularına hitaben yapılıyor. Seçilen aileler belli bir yaş grubunun üzerinde. Özellikle aile reisi erkek olan evlerde gerçekleştiriliyor. Örneğin eşi vefat etmiş ve tek başına yaşayan bir kadın ankete katılmıyor.

Yapılan anketin, Diyanet işleri Başkanlığı hizmetlerinde verimliliğin sağlanması ve kuruluş amacına uygun hizmet üretebilmesi için hizmet alanları hakkında doğru ve nesnel bilgileri sunmak, hizmet alanlarının gerçekçi bir resmini çizmek, Türkiye’de dini hayatı bütün çeşitliliği ile inceleyerek gündelik hayatta dinin hangi, statü, sembol ve dillerde var olduğunu tespit etmek üzere “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması” tasarlandığı bilgisi, kişilerle paylaşılmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı zaten gündelik hayatta ve siyasi alanda gitgide, fazlasıyla etki alanını genişletmektedir. Halkın yaşantısı ile ilgili konularda fetva verdiği gibi, devletin sorunlarını ilgilendiren siyasi ve toplumsal alanlarda da fetva makamı olmaya devam etmektedir. Diyanetin bu yapısı hiç bir şekilde laik sisteme uymadığı gibi, halkın din ve vicdan özgürlüklerinin kısıtlanması anlamına gelmektedir. Devletin, yurttaşının dini yaşantısını merak ediyor olması, onun yaşantısına ve inançlarına müdahale edebileceği anlamına gelmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu arasında imzalanan protokol uyarınca, araştırmanın alan uygulaması, istatiksel veri analizi ve raporlaması TÜİK tarafından yapılıyor. Eylül ayı içerisinde 37.624 hane halkına yöneltilen bu anket soruları, örneklemeye seçilen 18 yaş ve üzeri yaşta olan fertlere yöneltiliyor. Devletin kurumları halkın dini hayatını, dinin günlük hayatlarında hangi statüde olduğunu, hangi sembol ve dillerde var olduğunu öğrenmek için bir araya gelerek yaptıkları bu anketle, halktan bilgi topladıklarını belirtiyorlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, “Türkiye’de dini hayata ilişkin araştırma yapmak amacıyla yaptıkları bu anketin, Türkiye İstatistik Kanunu uyarınca bu toplanan bilgilerin gizli kalacağı, istatistik dışında başka hiçbir amaçla kullanılamayacağı, açıklanamayacağı ve ispat aracı yapılamayacağı belirtilmektedir…”

Peki Diyanet İşleri Başkanlığı bu anket sonucunda topladığı bilgileri hangi alanlarda kullanacaktır. Halkın dini hayatlarına ulaşmaya çalışmak ve sorgulamak bir devlet kurumunun yapması gereken bir iş midir? Din, kişinin kendi içinde yaşadığı, vicdani bir ilişkidir. Devletin bunu sorgulaması her şeyden önce özgürlüklere müdahale, daha sonra ise laik sisteme aykırıdır.

Bu ankete katılan kişilerden, ülke genelinde ve bölge düzeyinde kaliteli ve güvenilir bilgilerin üretilmesi için, doğru cevaplar vermeleri istenmektedir. Kişilere yüzlerce kişi adına cevap verebilecekleri için şanslı olduklarını hatırlatıyorlar. Bu ankete katıldıkları için sorumluluğa sahip oldukları iletilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, yaptırdığı bu anketle halkın dini yaşantısını merak ettiğini yansıtmaktadır. Devletin bir kurumunun, yurttaşlarının dini yaşantılarını ve inançlarını araştırmakla kalmayarak sorguluyor olması kişilerin din ve vicdan özgürlüğünün çiğnenmesi demektir. Devletin maddi gücünü elinde tutan Diyanet, yaşamın tüm alanında söz söyleyerek kişisel alanlarda etki alanı oluşturmaktadır.

Laik devlet sistemiyle, Diyanet’in varlığı ters düşmektedir. Laiklik ilkesi gerçekten uygulanacaksa eğer, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tamamen kaldırılması gerekir. Sadece Alevilerin ve Alevi kurumlarının dile getirdiği bu konuya, toplumun tüm kesimlerinin, ülkedeki bütün demokratik kitle örgütlerinin destek vermesi gereklidir. Çünkü Diyanet, sadece Alevilerin sorunu değil.

Diyanetin dedesi olurlar Alevilerin değil

Çağla AĞIRGÖL

Hükümet 4 Kasım’da başlayacak Muharrem ayı dolayısıyla Alevi dedelerini Avrupa’ya gönderecek. Diyanet’ten Sorumlu Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, gelen talepler doğrultusunda 65 Alevi dedesinin Avrupa’ya gönderilmesi talimatı verdi. Muharrem’de Avrupa’ya gönderilecek dedelerin uçak bileti dahil bütün harcamaları devlet tarafından ödenecek. Dedeler Almanya başta olmak üzere Alevi vatandaşların çoğunlukta olduğu Avusturya, Fransa ve Belçika gibi ülkelere gönderilecek. Dedeler burada Muharrem etkinliklerine katılacak ve yurttaşlarla buluşacak.

MUHTAÇ DEĞİLLER
Alevi örgütleri hükümeti ve diyaneti eleştirerek, bu durumun kabul edilemez olduğunu söyledi.Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu “Bu işin içinde her zaman ki gibi Cem Vakfı var. Diyanet Aracıyla Cem Vakfı’nın organize ettiği bir dede grubu Avrupa’ya gidecek” dedi. Konuyu Cem Vakfı’nın yetkilileriyle görüştüklerini söyleyen Kenanoğlu, vakıftan “Diyanet’in sadece gri pasaport alımına yardımcı olduğu” şeklinde bir yanıt aldıklarını söyledi.
“Alevi toplumu bu kadar aciz değil, dedeleri yurt dışına gönderebilmek için Diyanet’in üç kuruşuna muhtaç değil” diyen Kennanoğlu şöyle konuştu: Alevi toplumunu bu duruma düşürülmemeli. Diyanet, bizim için kabul gören bir kurum değil. Diyanet aracılığıyla Avrupa’ya gönderilen dedeler ‘diyanetin dedesi’ olur ‘bizim dedemiz olamaz.’ Diyanetin vereceği parayla yapılacak dedeliğin alevilik açısından hiçbir geçerliliği yok. Bu olay devletin, Cem Vakfı ile çevirdiği bir oyundur. Dedeleri kendi taktikleri doğrultusunda kullanıyorlar.
Kenanoğlu bunun “Dedeler aracılığıyla Alevileri kontrol altına alma girişimi” olduğunu söyledi.

KİMLİK DAYATILIYOR
Devletin alevi dedelerine yönelik yaklaşımlarını doğru bulmadığını belirten Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Selahattin Özel “Kendileri belirleyip kendileri götürüyorsa turistik geziye götürüyordur. Zaten her yıl Muharrem Ayı’nda yurt dışındaki Alevi Örgütleri Türkiye’de bulunan alevi dedelerini davet ederek, pasaport ve her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor. Özel, Hükümet, açılımı renkli göstermek ve şov yapmak amacıyla kendilerine yakın olan alevi dedelerini götürüyor” dedi. “Alevi dedesi devletten maaş alırsa, alevi dedesi olamaz. Pirlik, mürşitlik yapamaz; yolumuza terstir. Alevilerin talepleri göz önüne alınmazken tam tersine istemediği şeyleri yapıyorlar. Bakalım nereye kadar gidecek, göreceğiz” şeklinde konuştu.

MİSYONERLİK ÇALIŞMASI
Pir Sultan Abdal Derneği ve Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Kemal Bülbül ise “Bu bir misyonerlik çalışmasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Çin, ABD, Güney Afrika ve Sibirya’ya kadar geniş bir çalışma alanı var.
Bu çalışma alanıyla Türk-İslamcılığını dünyada yaygınlaştırmak istiyor. Çalışmalarının alt başlıklarından biri ise Alevileri Sünnileştirmek. Bu çerçevede yapılmış bir çalışmadır” sözleriyle projeye karşı çıktı.
“Dedelerimizin böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini düşünüyoruz” diyen Özel, “İzzettin Doğan ve Hoca Efendi, bunu kabul eder etmez, bunu bilmiyorum. Ama bizim demokratik alevi hareketi olarak tabir ettiğimiz ve Cem Vakfı dışında kalan kurum ve kuruluşlardaki dedeler böyle bir şeyi kabul etmeyeceği açıktır. ‘Alevi açılımı’nın geldiği noktadır bu. Açılımla, paketle olmaz bu işler “ şeklinde konuştu.

Mersin’de Aleviler ‘hak’ta buluştu

Aleviler, hükümetin inkarcı ve asimilasyoncu politikalarına karşı Mersin’de binlerin katıldığı eşit yurttaşlık mitingi yaptı

Çukurova bölgesinde yaşayan Aleviler, dün “Cami-Cemevi Projesi, savaşa hayır ve eşit yurttaşlık” sloganıyla Mersin’de büyük bir miting gerçekleştirdi. Binlerce yurttaşın katıldığı mitingde, “Muaviye soyundan gelen AKP’yi tanımıyoruz” denildi

Muaviyelere karşı birlik ve mücadaleye

Mersin’de binlerce Alevi yurttaş, Alevi Kültür Dernekleri, Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği öncülüğünde düzenlenen “Cami-Cemevi Projesi, savaşa hayır ve eşit yurttaşlık” mitinginde bir araya geldi. Teyfik Sırrı Gür Stadyumu önünde yapılan mitinge, Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, Çukurova bölgesinde Alevi kurum ve derneklerinin üye ve yöneticilerinin yanı sıra binlerce Alevi katıldı.

Eşit yurttaşlık olsun

Kitleyi, Kürtçe ve Kîrmanckî (Zazaca) lehçesi ile Türkçe selamlayarak konuşmasına başlayan Kemal Bülbül, “Türkiye’deki demokrasi güçleri, emekçiler, solcular, sosyalistler, Kürt siyasal demokratik hareketi, Aleviler bir araya gelmek zorundayız. Bu Muaviye soylu sistemle başa çıkmanın başka bir yolu yoktur. Bize düşen tek bir görev vardır; o da mücadele, daha fazla mücadele” diye kaydetti. “Cami-Cemevi” projesinin ise bir “asimilasyon projesi” olduğunu ifade eden Bülbül, “Faruk Çelik, madem cemevine saygı duyuyorsun niye cemevinin yasal güvencesini kabul etmiyorsun. Pakete ve çözüme gerek yok. Bunun bir tek yolu var; o da 12 Eylül anayasasını ortadan yırtın, yeni bir anayasa yapın. Bu anayasada tüm kimlikleri eşit ve tüm kimlikleri tanıyan bir tanım yapın. Bunun üzerinde eşit yurttaşlığı oluşturalım. Mücadelemizi engelleyen AKP ırkçılığını, Muaviye soylu AKP iktidarını tanımıyoruz. Onlara hizmet edenleri de tanımıyoruz” diye konuştu.

Ercan Geçmez de, Alevilerin sorunlarının devam ettiğini belirterek, “Bu sorunun çözümü bizim ellerimizdedir. Bir olduğumuzda, diri olduğumuzda, merkezimize insanı koyduğumuzda, bu sorunu bizler çözeceğiz” dedi.

Miting, Kürtçe ve Türkçe ezgiler ile son buldu

Alevilerden Akgündüz’e tepki

Rotterdam’daki Uluslararası Kadın Vakfı, Den Haag Kürt Kadın Meclisi, YEK-SAV’dan kadınlar ve Rotterdam Alevi Derneği, Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Ahmet Akgündüz’ü Alevilere hakaret içeren açıklamalarından dolayı protesto etti. Akgündüz, Rotterdam İslam Üniversitesi’nde verdiği derste “Alevilerin yaptığı hiçbir şey yenmez, Alevilerden kız alınır, ama kız verilmez, kadın ve kızları istenildiği gibi kullanılabilir, çünkü Alevilerde ar-namus yoktur” biçiminde söylemlerde bulunmuştu. Hollanda’da yayınlayan ‘Son Haber’ isimli gazeteye de Eylül ayında demeç veren Akgündüz, “İslam’ın şartlarına uymayan Alevilerin kestiği yenmez. Malları ve kadınları helal, katledilmeleri vaciptir” fetvalarıyla 40 bin Aleviyi katleden Osmanlı imparatoru Yavuz Sultan Selim’in tarihte yaptıklarının doğru olduğunu savunmuştu.

gündem

Bugün Kerbela’nın kan ağladığı gündür…

BU GÜN KERBELANIN KAN AĞLADIĞI GÜNDÜR HER YER KERBELA HER YER DİRENİŞ !

Hünkar Bektaş-ı Dergahı’nin post nişini ve Yol Mürşidi Hamdullah Çelebi 1820 yılında Kırşehir kadılığında idamla yargılanır. Yargılama sırasında kadının, özetle ” Şeyh hazretleri duyduk ki halifemiz yezid efendimize nalet edermişsiniz…. ” şeklindeki sorusuna, Mürşid Hamdullah Çelebi;”Kadı hazretleri, Kerbela ve benzeri kan dökmüş, can incitmiş, yakmış, yıkmış ağlatmış olana biz lanet ederiz. Dahası, lanet etmeyene de lanet ederiz…Biz o müslüman değiliz” diye yanıt verir..

Mürşidimiz Hamdullah Çelebi’den yaklaşık bir asır sonra bir başka Kerbela örneği, Türkiye Cümhuriyetinin soykırımı reva gördüğü Dersim şehidi, Pirimiz mürşidimiz Sey Rızo, Dara yürüyüşünde “Ehlibeytiz” diye değil, “Evladı Kerbelayız” diye seslendi gelecek Kızılbaş kuşaklara.

“Evladı Kerbela”olmak, bütün zamanlarda mazlum ve Mansur olmaktır. Zaten tam da böyle olduğu için değil mi ki, “be hatayız be günahız” diyerek son sözlerini meydanımıza amanet etmiyor mu!

Bu gün Kerbela, ve biz sözü yere düşürmeyeceğiz!…

Bu gün, Hz. Hüseyin’in, ondan önceki binlerce mazlumun şehidlik ve şahitlik kervanına katıldığı örneği, şahadet şerbetini içtiği gündür. Tarihin böylesi hadiseleri, geçekleştikleri andan itibaren takibedenlerinin hafızasında gerçek özellikleriyle sürek kazandığında, bütün zamanlara damgasını vurur, bütün nesillere gereken mesajını iletir. Zaten bu nedenle değil mi ki, Kerbela ve benzeri mezalimlerin muktedirleri, süreklerle oynarlar. İçini boşaltarak anlam kaymalarına neden olurlar. Bu, nesillerin ortak hafızalarıyla oynamak demektir. Öyle olduğu için değilmidir ki, bütün takvimlerde 10 Ekimi gösteren tarihlere Hz. Hüseynin Kerbelada Şehid olduğu gün kaydını düşerler de, her ne hikmetse, hiç bir ilgisi olmayan Kurban Bayramının yirmi gün sonrasına endeksleyerek döndürüp dururlar!..Sonra da “Hiç bir cana kıymamak, hiç bir canı incitmemek, kan dökmemek üzerine öğütçülük yapmaktan geri durmazlar. Her yanın Kerbela olması bir yana, adına Kurban Bayramı dedikleri bayramda oluk oluk kan düküp can incittikten sonra yaparlar bütün bunları..

Tarihin cilvesine bakınız ki yer yüzünün en muktedir egemenleri, aynı topraklarda mazlumlara kan ağlatmaktadırlar. Dört bir yanımız Kerbela. Oluk oluk mazlum kanı dökülmekte, bir avuç dünya muktadirinin mutluluğu ve refahı uğruna. Ne güneşler batmakta, ne ocaklar sönmektedir.

Kızılbaş Alevi süreğinin Kerbela ve bezeri örneklerden çıkardığı en önemli ders, ne ağlayıp dövünmektir, ne de zalimlerin karşısında hiç bir kazanımı olmayan, örgütsüz, yol arkadaşsız cengaverlik yapmaktır. Hz. Hüseynin şehid edildiği bu günde, cümle şehidlerin ortya koyduğu canlarının bedeli olacağız. Ve ödedikleri bedeli, ikrarımızın en nadide değeri olarak saklayacak ve sözümüzü yere düşürmeyeceğiz.

HER YER KERBELA HER YER GEZİ HER YER ROJAVA DİRENİŞE DEVAM !

FEDA (Demokratik Alevi Federasyonu)

10.Ekim .2013

İmtiyaz değil, haklarımızı istiyoruz

AKP iktidarı, Kürtler ve Alevileri kastederek “İmtiyaz istiyorlar” diye suçluyor. Söz konusu toplumsal kesimlerin demokratik hak ve özgürlük sorunları yokmuş, onların da diğer vatandaşlar gibi her türlü hakları varmış, onlar aç gözlülük yapıp imtiyaz istiyorlarmış.

Kürtler ve Aleviler “Cumhurbaşkanı da, Başbakan da, Bakan da, Vali de olabiliyormuş!” Tabi eklemiyor egemen zihniyet, Türkiye’de aslını inkar eden, ben de halis mulis Türküm diyen her birey herşey olabilir. Ancak, birey olmaktan, insan olmaktan, farklı etnisite ve inançtan olmaktan vaz geçmeyenler, sadece kemalist devletin deyimi ile “hizmetkar olabilirler” .

İmtiyaz  “başkalarına tanınmayan özel, kişisel hak ya da koşul, ayrıcalık; ekonomik ve siyasal gücün eşitsiz dağılımından ötürü  kimi birey  ve toplumsal kümelerin elde ettiği, yasa ya da töreyle yaptırıma bağlanmış olan ya da olmayan üstünlük durumu” demektir.

Okuyucu şimdi net bir biçimde kimlerin imtiyazlı olduğunu görebilir. Bu ülkede Anayasa kimlere imtiyaz tanıyor? hangi inanç ve etnisite resmi inanç ve etnisite olarak kabul görüyor?  Okullarda zorunlu din dersleri kimlere ayrıcalıktır?   Toplumsal ve bireysel haklardan toplumun hangi kesimi en çok yararlanıyor?  Bu devlet laik olduğunu söyler ama Sünni İslamı Diyanet Başkanlığı aracılığıyla ve ulusal eğitim sisteminde yer verdiği uygulamalarla bu ülkenin tek dini olarak dayatır. Aleviler Cemevine ibadet yeri statüsü ister, onlar  İslam’da tek ibadet yeri Camidir diye cevap verir.

Kürt halkı kendi ana dilimle eğitim yapmak istiyorum der; Tayyip Sultan “Kur kendi özel okulunu, anadilde eğitim ver. Ama devletin okulunda yapılmaz!..”  diye cambazlık yapar. Yani, “vergini ver, her tür hizmetini yap ama karşılığında benden kimliğine dair bir hizmet bekleme; anadilin lazımsa git pazardan satın al” diyorlar. Burada en büyük kurnazlık şudur; Fetullahın Kürdistanın her yerinde onlarca özel okulu var, yarın öbür gün bu okullarda AKP iktidarının sağlamlaştırılması için Kürtçe ana dilde eğitim başlarsa kimse şaşırmasın.

Mantık aynıdır “bu ülkeye komünizm gelecekse biz getiririz” diyen kemalistlerle, “Kürtlere ana dil eğitimi verilecekse  onu da biz veririz” diyen Erdoğan-Fetullah iktidarının mantığı aynıdır.  Bunları görmezden gelerek eskiden Alevilere ve Kürtlere tanınmamış,  bazı haklarının şimdi tanınıyor olması bir lütüfmuş gibi sunuluyor  ve  “bakın biz size hiç olmazsa biraz hak verdik artık susun, toplumun diğer kesimi kızar”  diye aba altında sopa gösteriyorlar.

Oysa biraz tarih belleği olanlar biliyor ki, AKP babasının hayrına bazı temel insani hakları tanımadı, veya bahşetmedi. Bu kazanımlar 35 yıllık Kürt Özgürlük Mücadelesinin  sayesinde edinilmiştir.  Bunu yok sayarak, sanki Türkiye’de yaşanan değişim ve dönüşüm AKP’nin lütfu imiş gibi göstermek büyük bir aldatmacadır. Elbette dün yok sayılan bir toplumun bugün meşru zeminlerde özerkliğini, kaderini belirleme hakkını tartışıyor hale gelmesi başlı başına büyük bir kazanımdır. Ancak hala 12 Eylül  anayasası aşılamamıştır ve bugün verildiği söylenen haklar hem bireysel hak konumundadır, hem de anayasal güvenceden yoksundur. Bir başka hükümet gelip geri alabilir.  İşti imtiyaz denilen budur.

“Hak,Hukuk düzeni tarafından gerçek veya tüzel kişilere tanınan, belirli davranış olanağı sağlayan yetki veya yetkiler demetidir. Her hak bir hukuk kuralından kaynaklanır. Hukuk kuralı, hakkın içeriğini ve bu hakka sahip olmanın koşullarını belirler.”  Bugün Türkiye’de  belirli haklar olmasına karşın bunlar belirli bir hukuk kuralına  bağlanamamıştır hala, yani yasal güvencelerden yoksun haklar var hala.

Şu çok açıktır ki, Türkiye’de  her toplumsal kesim aynı ölçüde bireysel ve toplumsal haklardan eşit olarak yararlanmamaktadır. Toplumun büyük bir kesimi ötekileştirilmiştir. Türk devleti bilinenin aksine laik değil Sunni İslam bir devlettir ve Türk etnik kimliğini tek kimlik olarak topluma dayatmıştır.

Türklük kavramı  söylenenin tersine bir üst kimlik değildir. Bir etnisitenin kimliğidir. Bu açıdan Türk kimliği en fazla hakka sahiptir.  Tüm okullar Türkçe eğitim vermektedir. Sunni inancın empoze edildiği din dersleri zorunludur.  Mahalle baskısı en üst boyutlara ulaştırılmış, şehirlere göç ederek buralarda iş kurmuş Alevi kökenli insanlar artık cuma namazlarına gider olmuştur. Türk dili, kültürü devlet desteği ile sürekli gelişirken, yasaklı olan diller ve inançlar unutuluyor, farklı kültürler egemen türk kültürü içinde eritiliyor.  Oysa imtiyaz istiyorlar denilen Kürdün ana dili ile eğitim yapması yasak, Alevilin kendi ibadethanesi yasak, Alevilik bir inanç olarak hiç bir statüye sahip değil, bir din mi? bir mezhep mi?  Bir tarikat mı? Belli değil.  Yani Alevinin bu coğrafyada daha adı yok ama en küçük demokratik hak istemleri, imtiyaz istiyorlar yalanı ile bastırılmaya çalışılıyor.

Kimin imtiyazlı, kimin insani haklarından yoksun olduğu  ayan beyan ortadayken, yüzsüzce ve pişkince çıkıp bu topraklarda “Aleviler ve Kürtler istedikleri her şey olabiliyorlar, bakan da, başbakan da, Cumhurbaşkanı da oluyorlar” söylemine sığınarak,  Kürtlerin ve Alevilerin toplum olmaktan, inanç olmaktan, insan olmaktan kaynaklı hak istemlerini geri çevirmek AKP’nin de 90 yıllık cumhuriyetçi zulüm düzeninin bir parçası olduğunu gösteriyor.

Bugün bu cumhuriyette Türklere ve Sunni İslama tanınan hakların çeyreği bile sözkonusu Alevi ve Kürtlere tanınmamışken, binlerce KCK tutuklusu varken, onbinlerce siyasal tutuklu varken, hala bir kesimin imtiyaz isteminden bahsetmek büyük bir iki yüzlülüktür. AKP  iktidarı her seçim dönemi öncesi paket gündeme getirmiş ve seçimleri kazandıktan sonra da bu paketleri dahi unutmuştur. Bu açıdan artık güvenilirliğini yitirmiştir.

Oysa bu paketleri de Kürt hareketi karşısında çıkmaza düştüğü dönemlerde gündemleştirmiş, rahat bir seçim süreci yaşamak ve bölge insanının desteğini almak için her seçim öncesi Kürtsever ve Alevisever rollerine bürünmüştür. Ama şimdi takke düşmüş kel görünmüştür. AKP Suriye politikası ile hem Kürtlere, hem de Alevilere dost değil düşman olduğunu kanıtlamıştır. El Kaide örgütünü açıktan desteklemiş, bu uluslararası paralı asker sürülerinin Rojava’da ve Suriye’nin Alevi bölgelerinde toplu soykırım yapmalarına göz yummuş, bu insanlıktan çıkmış yaratık sürülerini maddi olarak desteklemiş, eğitim vermiş, silah ve mühimmat yardımı yapmıştır.

Yani AKP ayrıcalık istiyorlar denilenlere karşı katliamların planlayıcısı olmuştur. İşte bu gerçek artık ortaya çıktığı için AKP Alevilerin de Kürtlerin de hesap sorması gereken bir yapı halindedir. Artık Tayyip ve şürekası bir kez daha sahte Kürt ve Alevi açılımlarıyla bu toplumsal kesimleri kandıramayacaktır.

AKP lideri bu ikiyüzlülüğünü gizleme gereği duymadan hala Kürtleri ve Alevileri  imtiyaz istiyorlar diye suçluyor ve  kendi yaptıkları inkarcı ve baskıcı, öteleyici politika yetmezmiş gibi, toplumun diğer kesiminin öfkesini  Alevi ve Kürtlerin üstüne salmaya çalışıyor.  Toplumu parçalara bölerek ülkede istediği gibi at oynatmanın yolunu açmaya çalışıyor.

Aleviye “sen müslümansan ibadet merkezin cami, mescittir, Cemevi ibadet yeri değildir, bir kültür merkezidir (dün cümbüşhane idi), git ibadetini camide yap” diyor.  Kürde  “vergini ver, her tür hizmetini yap ama karşılığında benden kimliğine dair bir hizmet bekleme; anadilin lazımsa git pazardan satın al” diyor. Kürtlerin ve Alevilerin kimlik hakları hep yok sayılırken, şimdi ‘mal’ olarak pazara sürülüyor ve yine Kürtlere ve Alevilere  pazarlanmaya çalışılıyor!..

Bu ahlaksız politikaya karşı KCK, Kürtlerin, hiçbir pazarlığın konusu yapılmayacak taleplerini bir kez daha yineledi: “Kürtlerin varlığı, kimliği, kültürü anayasal güvenceye alınmalı, bir toplum olarak kabul edilmesinin gereği olarak özyönetimi yani Demokratik Özerkliği ve her düzeyde anadilde eğitimi kabul edilmeli…”

Aleviler taleplerini bir kez daha deklare ettiler, “Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmeli, Zorunlu Din Dersleri kaldırılmalı, Cemevleri Alevilerin ibadet yeri olarak kabul edilmeli ve anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.” Bunları istemek ayrıcalık istemekse evet biz bu ayrıcalıkları istiyoruz.  Ama gören her göz, düşünen her beyin biliyor ki, ayrıcalıklı olanlar kendini Türk sayanlar, Sunni İslam sayanlardır. Toplumun tüm diğer kesimleri mağdurdur, çeşitli haklardan yoksundur. Hak isteyenlerin haklarını  kabul etmek  bir lütuf değil,  demokratik toplumun olmazsa olmazıdır.

Ya özür dile, ya istifa et!

Rotterdam İslam Üniversitesi önünde toplan HAK-DER’e bağlı  dernek üyeleri Akgündüz’ün son zamanlarda gerek yazıları ile gerekse söylemleri ile toplumsal barışı ve huzuru bozduğunu ifade ettiler.

İstanbul’da gerçekleşen Gezi olayları sonrası Prof. Ahmet Akgündüz’ün yayımladığı yazılarda Alevilere hakaret edildiği, ‘Alevilerden kız alınmaz, kız verilmez, pişirdikleri yenmez’ dediği dile getirilerek,   a, “Alevilere karşı kin, nefret ve aşağılama propagandası yürüten Rotterdam İslam Üniversitesi rektörü prof. Ahmet Akgündüz’ü insanlık adına kınıyor ve derhal görevinden alınmasını talep ediyoruz.” dendi.

Başta HAK-DER Başkanı Fethi Kıllı olmak üzere konuşmacılar,’ Ahmet Akgündüz’ün Alevilere yönelik sarf ettiği çirkin, çağdışı düşüncelerine tanıklık ettik. Akgündüz bu söylemiyle yetinmeyerek kendi adını taşıyan sitesinde, kendisince olması gereken kırmızı çizgileri tarif etmiş ve Aleviler hakkında “İslam’ın asimilasyonel” kaynaklı zihniyetin öncüsü olduğunu açıkça ilan etmiştir.  Biz Aleviler, Akgündüz’ün bu açıklamalarını İslam tarihinin akışından biliriz. Bu söylemin tarihsel işlevinde Alevilerin ötekileştirilmesi ve katliamlara maruz bırakılması yatmaktadır. Son çeyrek yüzyılın toplumsal pratiğinde yaşanılan Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamları bu söylemlerle propaganda edilmiş ve eyleme dönüştürülmüştür. “ ifadeleri  yer aldı.

Akgündüz’ün  hizmet ettiği sistem tarafından devreye konulacak yeni ve daha büyük katliamların psikolojik alt-yapısını hazırlamakla suçlanırken , Ahmet Akgündüz’ün derhal görevinden alınması istendi.
HAK-DER Başkanı Kıllı, Akgündüz’ün alevilerden özür dilemediği  ve söylemlerine devam ettiği takdirde mahkeme kapılarında süründüreceklerini söyledi.  16 yıldır eğitim ve öğretim veren İslam Üniversitesi’nin  bu sene  Hollanda YÖK’ü tarafından tanınmasına da değinen konuşmacılar, Milli Eğitim Bakanlığından  IUR’ya maddi destek verilmemesi istendi.

İzzettin Doğan da nasibini aldı!
Rotterdam İslam Üniversitesi önünde gerçekleştirilen Akgündüz’e karşı protesto eyleminde  Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan da nasibini aldı. Cemevi ve caminin aynı bahçede bulunacağı bir yapının Fethullah Gülen cemaati ile ortak yapılacağını açıklayan Doğan, düzenin adamı, boyunduruk altına girmiş olarak nitelendirilerek, Aleviliği temsil etmek İzzettin Doğan ve onun gibilere kalmadı, denildi.

Rotterdam polis tarafından sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı gözlemlenirken, protestocular türküler eşliğinde zaman zaman alkışlayarak, zaman zaman da  ‘yuh’ çekerek eyleme devam ettiler.  Hollanda Türk Basını’ndan  Sonhaber ve Multi TV ve Dünya Gazetesi’nin takip ettiği eylemi Hollanda’nın çeşitli Radyo, TV ve Gazetecilerinin çokluğu dikkatlerden kaçmadı.

Eylemciler, Hollanda Alevileri olarak ‘ tek ses, tek yürek’ olup seslerini duyurmak, güçlerini göstermek istediklerini defaten yinelerken, Alevilerin, sevgi barış, insan haklarına saygılı bir inanca sahip oldukları, tarihsel süreç içinde düzenli olarak katledikleri ve buna artık bir dur deme zamanı geldiği vurgulandı.  Daha sonra eylemciler olaysız bir şekilde dağıldılar.

Olay HAK-DER Başkanı Fethi Kıllı aracılığı ile  Hristiyan Demokratlar Partisi  ( CDA ) tarafından Hollanda Temsilciler Meclisine taşındı. Konu ile ilgili olarak IUR Rektörü Akgündüz bu sabah bir basın bildirsi yayınlayarak, Hollanda basınının ve bir takım insanların sözlerini çartırdığını ifade etti.

©SONHABER.NL