Ana Sayfa Blog Sayfa 6399

Kürtler ve Aleviler hak değil imtiyaz istiyorlarmış!

Hüseyin ALİ

AKP Hükümeti Kürt Halk Önderinin bir yıldır başlattığı Türkiye’yi demokratikleştirme ve Kürt sorununu çözme hamlesini boşa çıkarmıştır. Türkiye halkları ve Kürtler demokratikleşme ve çözüm adımları beklerken, propaganda yönü öne çıkan bir paket açıklanmıştır. Kürt halkını bir toplum olarak tanımayan ve siyasi iradesini muhatap almayan tutumuyla bir zihniyet değişimi yaşamadığını ortaya koymuştur. Zaten iki gün önce yaptığı açıklamayla “Biz kimseyi muhatap almayız, daha ne istiyorlar, biz kimseye ayrıcalık tanımayız” diyerek gerçek zihniyetini ve karakterini ortaya koymuştur. Başbakan her sinirlendiğinde gerçek zihniyetini ortaya koyduğu gibi, bir daha gerçek karakterini gözler önüne sermiştir.

Kürtler ve Alevileri kastederek “İmtiyaz istiyorlar” diye suçlamıştır. Yani Kürtlerin ve Alevilerin demokratik haklarının tanınması ve özgürlük sorunu yokmuş! Her şeyleri varmış, ama imtiyaz istiyorlarmış! Kürt sorununun neden çözülmediği, Alevilerin olduğu gibi neden kabul edilmediği bu söylemle kendini ele vermiştir. Başbakan hızını alamayarak elli yıl önce, hatta tüm cumhuriyet tarihi boyunca söylenen “Her şey olabiliyorlar” demagojisini tekrarlamıştır. Eskisiyle bir zihniyet farkı olmadığını böylece ortaya koymuştur.

Kürtler ve Aleviler Cumhurbaşkanı da, Başbakan da, Bakan da, Vali de olabiliyormuş! Hiçbir şey olmaları önünde bir engel yokmuş! Demirel bunu “Herkes Türkiye’de birinci sınıf vatandaştır ve her şey olabilir” diyerek tekrarlardı. Bu zihniyetin Kürtler ve Alevlere neyi reva gördüğü ise çok iyi bilinmektedir.

Aslında Erdoğan’ın Kenan Evren’le Kürt sorununa bakışları arasında özde fark yoktur. Çünkü Kenan Evren de “Her şey olabiliyorlar, daha ne istiyorlar” derdi. Erdoğan’a göre Kürtler o kadar çok şey istemiş, onlar da o kadar çok şey vermiş ki, daha fazla şey isteyerek bıktırmışlar! Hak değil, imtiyaz istiyorlar! İmtiyaz istediği söylenen Kürtlerin ve Alevilerin Türkiye Cumhuriyeti boyunca ve bugünkü durumları ortada.

Türk devleti Türk ve Sünni’dir. Türk kimliğinin hiçbir eksikliği yok. Türklerin millet olarak kendini geliştirecekleri ve geliştirdikleri her türlü ortam var. On binlerce temel eğitim, binlerce orta eğitim, yüzlerce üniversite var. Binlerce yüksek okul ve fakülteler var. Türk dili ve kültürü sürekli gelişiyor. Diğer dilleri yok ederek ve farklı kültürleri asimile edip kendi kültürü içinde eriterek kendini her gün daha da geliştirmektedir. Türk kimliğinin kültürel soykırıma uğrama tehlikesi yok. Hiçbir yerde ve hiçbir alanda Türk etnisitesinin önüne konulmuş engel yok. Hatta Türklük imtiyazlı olmayı dünyada hiçbir yerde olmadığı kadar yaşamaktadır. Buna rağmen kendi özyönetimleri, kimlik, dil ve kültür özgürlüğü olmayan ve kültürel soykırım altında olan Kürtler imtiyaz istiyorlarmış! Buna en hafif deyimle utanmazlık, yüzsüzlük ve pişkinlik denir.

Türklüğe tanıdığın hakların ve imtiyazların yarısını Kürt’e tanı, sonra bu tür şeyler konuş! Kürtlerin binlerce siyasetçisi niye tutuklu? Herhalde imtiyaz istedikleri için değil, Kürtlerin üzerindeki baskı ve haksızlığa karşı çıktıkları için tutuklu. Anlaşılıyor ki Tayyip efendi Kürt siyasetçileri imtiyaz istedikleri için tutuklamış ve yargılıyor.

Tayyip Erdoğan imtiyaz istiyorlar diye Kürtleri ve Alevileri suçluyor. Türkiye toplumunun öfkesini Kürtler ve Alevilerin üstüne saldırtıyor. Kürtler ve Aleviler Türkiye’nin huzurunu bozanlar olarak gösteriliyor. Kürtler ve Aleviler üzerindeki devlet baskısı yetmiyormuş gibi, şimdi de Türkiye toplumunu kışkırtıyor. Dünyada Yahudiler, Ermeniler ya da başka topluluklar hep böyle hedef kılınmıştır. Başbakan’ın bu söylemi Kürtler ve Alevilere karşı nefret uyandırmaya yöneliktir. Bu açıdan nefret suçu da işlemektedir.
Kürtler her şey olabiliyormuş! Kürtler her şeyden önce Kürt olmak istiyor. Aleviler Alevi olmak istiyor. Kürtler ve Aleviler her şeyden önce bir toplum olarak kabul edilip muhatap alınmak isteniyorlar. Siyasi iradelerinin ve önderlerinin muhatap alınmalarını istiyorlar. İradeli bir toplum olarak görülmek isteniyorlar. Kürtler kendi özyönetimleri altında yaşamak istiyorlar. Bu en doğal haklarıdır. Bir toplumun birinci hakkı yaşama hakkıdır. Bu da dil ve kültürüdür. Kürtlerin anadil hakkını, yani yaşam hakkını kabul etmeyeceksin, ondan sonra “Çok oluyorlar ve imtiyaz istiyorlar” diyeceksin! Başbakan Erdoğan tam sömürgeci ve soykırımcı bir lider gibi konuşmaktadır. Kürtler ve Aleviler bu söyleme ve üsluba yabancı değiller. Bu, Türk devletinin ve yöneticilerinin kadim dilidir, üslubudur. Bu dil ve üslup değişmeden de zihniyet değişmiş olamaz; dolayısıyla ne Kürt sorunu ne de başka demokratikleşme sorunları çözülür.

Başbakan’ın dediği gibi Aleviler ve Kürtler her şey de olamıyorlar. Tüm kurumlardaki Kürt ve Alevi oranları incelense bile Başbakan’ın dediğinin tersi bir durum olduğu görülür. Başbakan’ın Adalet Bakanlığına bağlı kurumlardaki Alevileri dışlamak için neler söylediğini biliyoruz. Zaten şimdi ancak AKP ve Fethullahçılara yakın Kürtler revaçtadır. Kaldı ki Aleviler ve Kürtlerin şu ya da bu makam olma talepleri yoktur. Oldukları gibi kabul edilip demokratik haklarının ve özgürlüklerinin tanınmasını istiyorlar.

“Kürtler ve Aleviler imtiyaz istiyor” diyen bu efendi ruhlu Başbakan’a kimse bir şey söylemeyecek mi? Kürtler ve Aleviler sanki bu toprakların sığıntısıymış gibi “Verilenlere razı olun, biz size ne kalıp biçiyorsak onu kabul edin” diyen bu Başbakana aydınlar, yazarlar, demokratlar tepki göstermeyecek mi? İmtiyaz isteyenler olarak tanımladıktan sonra Kürtlerin ve Alevilerin en temel hakları tabii ki tanınamaz.

Erdoğan bir zamanlar Nihal Atsız, Mahmut Esat Bozkurt’un Kürtler, Yahudiler ve Ermeniler için söylediğini 2013 yılında tekrarlamaktadır. “Haddinizi bilin!” demektedir. Toplumlar her zaman siyasi Önderleri ve temsilcileri üzerinden suçlanmıştır. Başbakan da şimdi bunu yapıyor. PKK ve BDP’yi, Alevi örgütlerini imtiyaz istemekle suçluyor. Yani Kürtler ve Aleviler Başbakan’a göre tam demokratik haklarını ve özgürlüklerini almışlar, şimdi de imtiyaz istiyorlar! İmtiyaz da verilmeyeceğine göre Kürtler ve Aleviler hiçbir beklenti içinde olmamalılar.

Özcesi Başbakan’a göre ne Kürt sorunu ne Alevi sorunu vardır. Sadece Türkiye’ye sorun çıkaranlar vardır. Bunun devlet dilindeki ifadesi terör sorunu olmaktadır.

“Alevilerin Haklarını Antikomünist Söylemle Örtemezsiniz”

MEHMET METİNER’İN SÖZLERİNE TEPKİ
“Alevilerin Haklarını Antikomünist Söylemle Örtemezsiniz”

AKP milletvekili Mehmet Metiner’in “Cemevleri terör örgütlerinin merkezi olmamalı” sözüne yazar Erdoğan Aydın, Hubyar Sultan Alevi Derneği ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tepki gösterdi.

AKP milletvekili Mehmet Metiner’in “Cemevleri terör örgütlerinin merkezi olmamalı” sözüne Aleviler tepki gösterdi.

Adıyaman milletvekili Metiner, Ahmet Hakan’ın programında cemvlerinin ibadethane olarak kabul edilmesiyle ilgili tartışma üzerine şunları söyledi:

“Alevilik ayrı bir dindir diyen eski Marksist gelenekten gelen artık Marksist mücadelenin toplumda karşılığı olmadığını gördüklerinden itibaren Alevicilik dernekleri üzerinden farklı bir siyasi ideolojik mücadele üreten Alevi arkadaşların iddiaları birçok Aleviyi de rahatsız ediyor.

“(…)Devsolun da merkezi olmamalı, cemevleri terör örgütlerinin merkezi olmamalı. Gülsuyu’nda olan olayları görüyoruz. (…)Yıllardır Suriye’nin beslediği bir kısım terör örgütlerinin Türkiye’de de neyi, hangi mekanlar üzerinden kullandığına dikkat çektim. Aleviler de bunu biliyor, Türkiye de görüyor.”
“Sorunları kriminalize etmek demokratikleşme getirmez”

Alevilik ve din üzerine çalışan yazar Erdoğan Aydın, Metiner’in sözlerini soğuk savaşın sola karşı yürüttüğü amaca varmak için her türlü spekülasyonu hak gören etik dışı siyaset tarzına benzetti.

“Alevilerin bütün kesimlerinin üstünde mutabakat sağladığı cemevinin ibadet mekanı olduğu ve eşit yurttaşlık talebi başta olmak üzere temel haklarını tanımamakta ısrar eden Sünni siyasal İslamcı anlayış, sorunun üstünü bu antikomünist yöntemle örtmeye çalışıyor. Oysa asgari insaf ve demokratik izan açıklanan pakette Alevilerin bütünün bu ortak talebinin kabulünü gerektiriyordu.

“Büyük bir orman katline rağmen inşa edilen boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim gibi Alevi düşmanı bir despotun ismini verenlerin, Aleviler, hatta Yunus Emre’nin şiirlerini okuyanlar hakkında bile ölüm fetvası verenleri saygıyla yad edenlerin, cemevinin ibadethane olarak tanınmasını reddetme ısrarını Amerikancı antikomünist söylemle örtmek istemesi boşuna kürek çekmektir.

“Gülsuyu’nda olan şey, bu deniz manzaralı değerli araziyi bir rant olanağı olarak peşkeş çekmektir. Bunu gerçekleştirmek için mafyanın önünü açanların dev Sol gibi örgütlere söz etmeden önce atmak zorunda oldukları bazı temel adımlar bulunuyor. Sorunları bu şekilde kriminalize etme çabaları memleketin demokratikleşmesine hizmet etmeyecek.”

Hubyar Sultan Alevi Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Kemal Bülbül, konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı.
Kenanoğlu: Gelene hizmet veririz, kimsin diye sormayız

Ali Kenanoğlu: Hasan Ferit Gedik’in cenazesi Gülsuyu’nda cemevine götürülmediği gibi o silahlı kişiler Gazi Mahallesi’ndeydi. Asla onaylamadık, asla tasvip etmedik. Cemevlerimizde hizmet verirken insanların ne iş yaptığını hatta inancını dahi sormayız. Gelene getirilene hizmetimizi veririz. DHKP-C vb. örgütlerin sempatizanları hatta üyeleri aynı zamanda cemevlerimize de üye olabilir. Biz istihbarat örgütü değiliz. Bütün bu gerçekler ortadayken, cemevlerini terör yuvası ilan etmek, Aleviler olan kininizin, öfkenizin ve nefretinizin dışa vurumudur.
Bülbül: Ecdadın söylediğini dolaylı söylüyorsun

Kemal Bülbül: Katliamla özdeşleşen canilere “ecdadım” deyip adını iki kıtaya bağlayan köprüye veren politikanın “Hınk deyiciliğini” yapanlar nasıl aydın oluyor.  “Ecdadının torunusun”, ecdadın da “cemevi zındık yuvası” bunların katli vacip, malı helaldir derdi! “Ecdadın” bunu direk derdi, sen dolaylı diyorsun.

Nilay VARDAR
BİA Haber Merkezi

Bir devşirme çemkirmiş…!!!

BASINA ve KAMUOYUNA

Bir devşirme çemkirmiş…!!!

Yandaş basının devşirme “Entelektüel Mebusu” çemkirmiş! “Cemevleri terör yuvası” imiş!… “Köşe yazarından” bozma mebus müsveddesi SEN beş yıldızlı otellerde ağırlayıp Suriye’ye gönderdiğiniz CANİ KATİLLERİN HESABINI ver!!! Sen son 15 yıllık politik hikayenin hesabını ver!!! Senin kelime hazinen MEKTEBİ İRFAN hakkında konuşmaya yetmez! “Şalvarı Şaltak, Eğeri kaltak, Ekende yok, Biçende yok, Yiyende ortak” Osmanlının insanlık tarihinin çöplüğüne atılmış politikalarını GÜNCELLEMEYİ DEMOKRASİ DİYE PAZARLAYAN… Katliamla özdeşleşen canilere “ECDADIM” deyip adını İKİ KITAYI BAĞLAYAN KÖPRÜYE VEREN politikanın “Hınk deyiciliğini” yapanlar nasıl AYDIN OLUYOR??? Ne diyeyim sana “ECDADININ TORUNUSUN!” Ecdadın da “CEMEVİ ZINDIK YUVASI” bunların katli vacip, malı helaldir derdi!  “Ecdadın” bunu direk derdi, sen dolaylı diyorsun!!!  Kürt Siyasal Hareketine saldırıp, hakaret edesin diye SENİ MİLLETVEKİLİ YAPANLAR, şimdi sana ALVİLERE, CEMEVİNE SALDIRMA GÖREVİ Mİ VERDİ??? Daha on gün önce Çankırı Hapishanesinde bir memurunuz; ERMİŞİMİZ, PİRİMİZ, MÜRŞİDİ KAMİL Pir Sultan Abdal’ı tasvir eden kartpostal için “TERÖR SİMGESİ” demişti. Gördün mü? BİR GARDİYANIN AKLI ile POLİTİKA YAPACAK KADAR sıradansın!!! Şahı Şehidan İmam Hüseyin ile Şair Ferezdak’ın hikayesini bilir misin?  Şah Hüseyin “Davet” üzerine Kufe’ye giderken yolda şair Ferezdak ile karşılaşır. Ferezdak “Ya Hüseyin Kufe’ye gitme durum iyi değil!” der. Şahı Şehidan İmam Hüseyin bütün masumiyeti ve edebiyle “Olur mu beni defalarca davet ettiler! Kufeliler Yezide karşıdır, beni severler” der. Ferezdak “Ya Hüseyin Kufelilerin dilleri Hüsayin der ama kılıçları Yezit için çalışır, gitme!” der…  Senin politik meşrebin dili ile aklı arasındaki mizanı dengede tutamayan Muaviye’den soy sürmüştür!…  Şahı Merdan Ali der ki; “NE KADAR YÜCELİK ARADIMSA TEVAZUDA BULDUM!”  Cemevleri Hak ve Hakikatin tevazunun okuludur. Orada ilmin hakikatinden bir damla içenler MÜTEVAZI OLURLAR, ENGİN OLURLAR… Lakin ENGİNLİKLE, ALÇAKLIĞIN farkını MEKTEBİ İRFANA DİL UZATAN cahillerin akıldan üryan halinden öğrenirler…!!!

Marifet, Hikmet ve Kerametin SERÇEŞMESİ HÜNKAR HACIBEKTAŞ VELİ DER Kİ; Şu Beş Şey ki Cinsinin En Yazığıdır!

1. Tok bir insana sunulan Hak Lokması

2. Görmeyen göz karşısında bir cemelin nuru

3. Çorak toprağa düşen yağmur damlası

4. Güneşe karşı şavkıdığını sanan ışık 

5. Bir AHMAĞA SÖYLENMİŞ HAK KELAMI…

Sevgili canlar, muhterem arifan, Değerli Türkiye Kamuoyu BİZİ BAĞIŞLASIN Bir Ahmağa “HAK KELAMI” söyledik!!! 

Kemal BÜLBÜL

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

Aleviler korku içinde!

Independent gazetesinde yer alan haberde Türkiye’de Alevilerin tehdit altında yaşadıkları hatta Alevi olduklarını gizlediklerini ve korktuklarını iddia etti.

Türkiye’nin sünni politika güttüğü algısını yaratmaya çalışılan haberde hükümetin Alevilere insan gibi davranmadığı dahi yazıldı.

Independent gazetesi için bir makale kaleme alan Patrick Cockburn, Suriye’deki mezhepler çatışmasının Türkiye’de siyasi hayatı etkilemeye başladığını yazıyor.

ALEVİLER KORKU İÇİNDE

Türkiye hükümetinin Suriye’deki iç savaşta Sünni Müslümanlara destek verdiğini öne süren Cockburn, bu durum karşısında Alevilerin “korku içinde yaşadığını” söylüyor.

SURİYE’YE VE TÜRKİYE’YE ŞERİAT GELİR KORKUSU

Cockburn, İstanbul’da kendisine konuşan Alevi Nevzat Altun’un “İnsanlar, Suriye’ye şeriatın gelmesi durumunda aynısının Türkiye’de de yaşanabileceğinden korkuyor.” dediğini aktarıyor.

ERDOĞAN TÜRKİYE’DEKİ ALEVİLERİ DE İMA EDİYOR

Türkiye’deki Alevilerin Suriye’de Beşar Esad hükümetinin devrilmesine hükümetin verdiği desteğe karşı çıktığına dikkat çeken Cockburn, kendisine konuşan ekonomi uzmanı Atilla Yeşilada’nın “Erdoğan’ın Suriye’deki Alevilere karşı sarf ettiği her sözde Türkiye’deki Alevilere yöneltilen mezhepsel imalar var.” dediğini yazıyor.

ALEVİLER TÜRKİYE’DE TEHDİT ALTINDA

Cockburn makalesinde Suriye’deki iç savaştan kaçan Alevilerin kendilerini Türkiye’de de tehdit altında hissettiğini, ve Sünni olmadıklarının ortaya çıkması durumunda Özgür Suriye Ordusu üyelerinin gelebilecek olası bir saldırıdan dolayı hükümetin mülteci kamplarına gitmediklerini aktarıyor.

Independent yazarı, kimi Alevilerin İstanbul’a geldiğini ve burada Pir Sultan Abdal Alevi kültürel merkezine sığındıklarını söylüyor.

HÜKÜMET BİZE İNSAN GİBİ DAVRANMIYOR

Cockburn makalesinin ilerleyen bölümlerinde Gezi protestoları sırasında hayatını kaybeden beş kişinin Alevi olmasının Alevilerin hükümete karşı artan öfkesi olduğunu öne sürüyor.

Yazar, İstanbul’da ziyaret ettiği bir Cemevi’nde kişilerin uğradıkları ayrımcılıktan yakındığını, ve bir kişinin “Hükümet bize insan gibi davranmıyor. Vergi veriyoruz ama karşılığında hiçbir şey almıyoruz.” dediğini aktarıyor.

Cockburn makalesini şöyle bitiriyor: “Türkiye’nin kapılarını açık tutması, Suriye’deki savaşın sınırdan taşmasına neden oldu.

Türkiye ekonomik ve siyasi bakımdan başarılı olsa da AK Parti ve otoriter laiklerin iktidar için sergilediğini çekişme toplumda çatlaklar doğurdu. Türkiye’de ve bölgede artan siyasi tansiyon mezhepsel farklılıkları daha da patlamaya hazır bomba haline getiriyor.”

Paketten Alevi-Bektaşilere Bir “Tabela” Çıktı

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Hükümetin Demokratikleşme Paketi konusundaki açıklaması

Başbakan, uzun süren bir beklenti yaratma çalışmasının ardından, seçme basın mensuplarının katıldığı, ama onların bile soru sormasına izin vermediği bir basın toplantısıyla adına “demokratikleşme paketi” dediği bir açıklama yaptı.

Bu paket, AKP hükümetinin artık seçim dönemine girdiğini, bu dönemde yeni bir Anayasa yapmaktan vaz geçtiğini açıklamasıdır. Bizim içinse laik-demokratik bir anayasa konusunda umutlarımızın bir kez daha belirsiz bir geleceği ertelendiğinin açıklanmasıdır.

Bilindiği gibi içinde yaşadığımız düzen, adına “demokrasi” denilen, ama içinden bir türlü çıkamadığımız 12 Eylül rejiminin devamı mahiyetinde olan; en temel demokratik hakların ve insan haklarının hâlâ kısıtlı olduğu; ırkçı ve milliyetçi görüşlerle, resmi devlet Sünniliğini esas alan dinci görüşlerle her yanının sarmalanmış olduğu bir baskı rejimidir. Bunun değişmesi gerektiği açıktır.

Gerçekten demokrasi, Türkiye toplumunda geniş kesimlerin istemidir. Ama açıktır ki bu istemin gerçekleşmesi, Türkiye devletinde köklü değişiklikleri gerektirir. En başta, Osmanlı artığı merkezi idare sisteminin, modern demokrasilerin ayrılmaz bir özelliği olan yerinden yönetim sistemi ile değiştirilmesini gerektirir. Seçim sistemi ve siyasi partiler üzerindeki tek partici, tek adamcı keyfiliklere yol veren uygulamaların değişmesini gerektirir. Dinin devlet işlerine karışmasını ve devletin din işlerine karışmasını ortadan kaldıran laikliği gerektirir. Hukukun üstün kılınmasını gerektirir. Basın özgürlüğünün sağlanmasını gerektirir.

Tabii böyle köklü değişiklikler için iktidarda kararlı ve güçlü bir siyasi iradenin oluşması şarttır. Demokratikleşme adını ağzından düşürmeyen AKP hükümetinde böyle bir siyasi irade hiç olmamıştır.

Hükümet yeni Anayasa tartışmasını sona erdirerek bu konuda gerekli adımları atmaktan vazgeçmiştir, ama yine de hükümetin, bir “demokratikleşme paketi”ni gündeme getirmesi iyi bir adım olarak görülebilir. Ama paketin içindekilere bakınca bu iyimserlik de uçup gitmektedir.

On yılı aşkın süredir iktidarda bulunan bu partinin bu konuda verdiği sözleri ve işlerini hatırlayalım:

  • İktidara ilk geldiği yıllarda AKP hükümeti, Avrupa Birliği üyeliği için zorunlu kılınan Kopenhag Kriterlerini benimsediğini, hatta AB üyeliği konusunda bir ilerleme olmasa bile bu kriterlerin adına “Ankara Kriterleri” deyip, demokratikleşmeye devam edeceğini söylemişti. Aradan geçen süre içinde bu sözler unutuldu gitti.
  • Yine aradan geçen sürede yapılacağı söylenen bir dizi “açılımın” içinde adına “Alevi Açılımı” dedikleri bir girişim başlatmıştı. Bilindiği gibi orada verdikleri sözler de unutuldu, gitti.

İktidardaki partiyi tanıdığı ve bu gelişme tarihini yakinen bildiği için Alevi-Bektaşi toplumunun bu “demokratikleşme paketi”nden de fazla bir umudu yoktu. Açıklanan paket her yönüyle beklediğimiz gibi oldu. En temel ve demokrasi için zorunlu konulara dokunmayan, AKP hükümetinin bir dahaki seçimlerde oy tabanını korumaya yönelik bir paket ortaya çıktı.

Hükümetin özellikle Kürt oylarına göz diktiği bellidir. Hükümet, Kürtçe alfabe yasağını hafifleten, anadilde eğitim konusunda özel sektöre serbestlik getiren bazı önlemler alacağını duyurdu. Kaç yıldır Kürtçe TV’ler yayında, kurslara da izin vardı, üniversitede bölüm de kurulmuştu. Kürt halkının temel beklentilerinden biri resmi devlet okullarında anadillerinde eğitim görmekti. Bu en temel hak bir kez daha görmezden gelindi.

Hükümet, Alevi-Bektaşilerden oy alamayacağını bildiği için Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumun istemlerine kulaklarını tümden tıkamayı tercih etti. Alevi istemlerini dikkate ve ciddiye almayan bir paket ortaya çıktı.

Yine de paket Alevi, Bektaşi, Kızılbaş toplumun ağzına bir parmak bal çalıyor ve Nevşehir’deki üniversiteye “Hacı Bektaş-ı Veli” adını vereceklerini belirtiyor. Belli ki Hükümet, Hacı Bektaş’ın adını bile Sünni çarpıtmaya uygun biçimde kullanmayı tercih ediyor.

İçinde bir parça iyi niyet taşıyan bir hükümet, isim gibi yüzeysel bir konuda adım atacaksa, ilk yapması gereken, İstanbul’da yapılan üçüncü köprüye, Yavuz Sultan Selim ismini vermekten vaz geçmek olurdu. Hayır, hükümet bu paketle Alevi-Bektaşi karşıtlığında, “durmak yok yola devam” kuralına uygun biçimde ilerleyeceğini açıklıyor.

Pakete göre, “Dini inancın gereğinin getirilmesini engellemek” suç sayılacakmış. Paketin bütünü Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun inançlarını yok sayıyor, halkın inançlarının gereğini yerine getirmesini engelliyor. Ama bunun suçunu da Alevi toplumuna atıyorlar. Paketin açıklanmasının ardından yükselen tepkilere karşı “siyaset dedikodusu” düzeyinde basına sızdırılan açıklamalara göre, “Aleviler birlik olmadığı için” bu pakette Alevilerin istemleri ele alınmamışmış!

Cemevi ibadethane değildir diyen bir tek Alevi-Bektaşi-Kızılbaş bile yok. Cemevi konusunda böyle yekpare bir birlik varken, neden hükümet bu konuda bir adım atamıyormuş?

Neden hükümet, tüm Alevi-Bektaşi toplumunun ve tüm demokratların üzerinde birlik olduğu zorunlu din dersinin kaldırılması konusunda adım atamıyormuş? Uluslararası mahkemelerde insan haklarına aykırılığı karara bağlanmış olan, çocukların kafasına resmi devlet Sünniliği sokmayı amaçlayan “zorunlu din derslerini” kaldır denince, akla gelen kurnazlıkların sonu var mı?

Hükümet ve devlet kurumları Alevi-Bektaşiliği, Kızılbaşlığı, resmi devlet Sünniliğinin bakış açısıyla tanımlamakta ısrarcıdır. Bu bakış açısı, ayrımcı uygulamaların devam etmesi demektir. Tüm dini azınlıklar gibi bu ayrımcı yaklaşımlar toplumumuzu derinden etkilemektedir.

Bu anlayış ve uygulamaların modern demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ile hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine, bu anlayış ve uygulamalar başta devlet memurları olmak üzere geniş bir toplum kesimini uluslararası hukukta suç sayılan şeyleri normalmiş gibi yapmaya yönlendirmektedir, insanları insanlıktan çıkartmaktadır.

İstanbul’daki ve diğer kentlerdeki son olaylar, en temel demokratik gösteri hakkının nasıl kısıtlandığını, toplumsal muhalefetin nasıl orantısız baskı ve zulümle bastırılmaya çalışıldığını göstermiştir. Hem de onca genç kardeşimizin hayatını yitirmesi, yaralanması ve mahkemelerde süründürülmesi gibi nice acı olaylarla ortaya sermiştir.

Bugüne dek bu baskı ve zulmü uygulayan devlet görevlilerine karşı açılan göstermelik soruşturmalardan hiçbir sonuç çıkmaması tesadüf değildir. Bu yönetim, boyun eğip, yalan söyleyemeyen, sıdkı bütün Bezm-î Âlem Valide Sultan Camiinin imamını ve müezzinini bile sürecek kadar gözlerini karartmıştır.

Hükümetin çeşitli yetkililerinin de içinde olduğu siyasilerden ve bazı devlet memurlarından duymaya alıştığımız, “Ermeni, Kürt, Rum, Çingene, Kızılbaş, Alevi, Dinsiz” sözcükleriyle başlayan asılsız suçlamaları ve aşağılamaları da içermesi gereken “nefret suçları” konusunda cezalar ağırlaştırılacakmış.

Bunun da demokratikleşmeye mi yarayacağını yoksa toplumsal muhalefete karşı yeni bir silah haline mi geleceğini hep birlikte görürüz.

Hacıbektaş, 1 Ekim 2013

Ahmet Koçak/ Serçeşme Dergisi / TV10

“Kerhen demokrasi paketi” ve Aleviler

Teslim TÖRE

Erdoğan`ın aylarca ajitasyon ve propagandasını yapıp, şovlarla süslediği 30 eylülde üzerine 50 dakika tumturaklı laflarla partisinin ve kendisinin ne kadar “bulunmaz Hint kumaşı” olduğunu anlattıktan sonra, 5 dakikada da içeriğini ‘kerhen’ açıkladığı “demokrasi paketinden”: Kırşehir Üniversitesinin isminin “Hacı Bektaş Veli Üniversitesi” yapmaktan öte, Kürt sorunu ile birlikte Türkiye`nin en önemli iki sorunundan birisi olan Alevilerle ilgili fazlaca bir şey çıkmadı.

Paket her halinden belli olduğu üzere “kerhen” hazırlanmış ve ‘kerhen’ de açıklanmıştı. Kerhendi çünkü Erdoğan ve Hükümetinin temel politikası: Kürtlere de Alevilere de demokrasi alanında bir şeyler vererek, bu iki önemli sorunu demokratik yöntemle çözmek değildi. Kürtlerin, Özgürlük Hareketi`n den olanlarını ezip, yok etmek geriye kalanlarını ise “benim Müslüman kardeşlerim” ayağı ile asimile ederek Kürtleri ve Kürt sorununu bitirmekti.

Alevileri ise: “Müslüman mısınız değil misiniz…?” köşesine sıkıştırarak onlara “Müslümanız” dedirterek, yüzlerce yıldır devam eden Alevi sorununu yezitçe bir kurnazlık politikası ile İslam ideolojisinin çemberine alarak, son darbeyi vurup, bitirmek istedi. Ama her iki konuda da: evdeki Pazar çarşıya uymadı. Başka bir halk deyimi ile: `hedik taşlı çıktı`. Kürtler onlarca yıl savaştı yenilmedi, Erdoğan ve Hükümeti`ni barış masasına oturttu…

Aleviler ise baş kaldırdı “çetin cevize” döndü. Erdoğan ve Hükümeti her ikisini de yiyemedi. Söz konusu plan belki de sadece Erdoğan ve Hükümeti`nin değildir. Belki global kapitalizm sömürüsünü, Kuzey Kürdistan da dahil sorunsuz bir ortanda yapsın diye böylesi bir plana gereksinim duydu. Alevilerin; “bir üzümü engür suyu yapıp kırk kişi ile içme, bir elmayı bir ceme paylaştırma…” gibi kapitalizme ters gelen paylaşımcı kültüründen kurtulmak için, böylesi bir hinlik planını yapmış ya da birileri yapmışsa evet deme gereği duymuştur.

Alevileri asimile etme planı çok eski. O nedenle, Alevilerin içinden Hızır Paşalar üretme projeleri de tarihten kalma projelerdir. ‘Kalma’ derken ara verilmiş proje anlamında söylemiyorum: Hızır Paşa`dan beri süreklilik arz eden projeler olarak niteliyorum. Ama söz konusu projeler Alevileri bitirmeye yetmedi. Alevileri bilinçten yoksun bırakmak, sıradanlaştırmak, dayanışmacı, paylaşımcı, ezilenden yana olma güdüsü ve duygusu, acıma hissi gibi insani duygu ve düşüncelerden kopartıp, Aleviliğin esas ideolojik gücü olan batinilik felsefesinden uzaklaştırıp, sadece bir “inanç” düzlemine indirgemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Batinilik felsefesi kaba materyalizm değildir. İslam içi bir akım olan Tasavvuf felsefesi de değildir. Batinilik felsefesi: Manizmin, Mazdakizmin, Şamanizmin ve kısmen de olsa Zerdüştlüğün bir sentezidir. Söz konusu sentez Alevi ve Bektaşilere özgü bir sentezdir.

Bu sentez Alevi ve Bektaşilerin özel ve tüzel kişiliğine denk bir sentezdir. Defalarca yazdım vurgulamak için bir daha yazayım: Aleviliğin temel felsefesi olan Batinilik, Materyalizm değildir. Ama bilgi dağarcığında bilgi biriktirme, dağarcığını zenginleştirme bakımından tıpkı Materyalizm gibi; hangi dalda, hangi kişi ve inanç tarafından üretilmiş olursa olsun; insana dair her bilgi ve birikime sahip çıkan onu koruyan, kendi bilgi dağarcığına koyarak geleceğe taşıyan bir felsefedir. Batinilik felsefesi, insani değerlerin bir toplamından oluştuğu için ideolojik bakımdan çok `güçlü` dinlerin ideolojik baskılarına karşı direnmiş ve yüzyıllardır varlığını korumuştur. Ne Hıristiyanlık, ne İslam ve ne de Musevilik felsefesi, ideolojik olarak Batınılik felsefesini yenik düşürüp, imha edememişlerdir. Başka bir söylemle, bütün semavi dinleri yer yüzündeki milyarlarca insanı kendilerine bent etmişlerdir, ama Batinilik felsefesini dolayısı ile de Alevi Bektaşiliği ne kendilerine bent edebilmiş, ne de ideolojik bakımdan ezerek yok edebilmişlerdir…

Musevilik hariç Semavi dinlerinin tümü, egemenlere karşı mücadele etmek amacı ile yoksul semtlerde, yoksulların dini olarak doğmuştur. Yoksullar, dinler etrafında örgütlenerek, organize olup, egemen sınıflara karşı mücadele etmişlerdir. Din gelişip, güçlenip, egemenlerin gücünü aşınca, egemenler dini de kendi etkileri altına almaya çalışmışlardır ve almayı başarmışlardır. Bütün semavi dinleri egemenlerin dini haline gelmiştir. Fakat, Batinilik yani Alevi Bektaşilik egemenlerin etkisi altına girmemiştir. Ezilenlerin ve ezilenlerden yana olanların felsefesi, inancı ve ideolojisi olarak kalmaya devam etmiştir ve etmektedir. Aleviliğin bu yapısından dolayı sadece İslam değil, egemenlerin dini haline gelmiş olan Hıristiyanlık da Alevi Bektaşilere soy kırım uygulamıştır. Hıristiyan dininin Alevilere yönelik bu hırsında Rafiziliğin payı da vardır. Çünkü Alevi- Bektaşiler, Rafizilerle de sıkı enternasyonal ilişkiler kumuşlardır. Bu niteliğinden dolayı Alevi-Bektaşiler enternasyonal bir tüzel kişilik de kazanmıştır. Batinilik felsefesi: Balım Sultan, Kızıl Deli, Gül Baba, Sarı Saltuk gibi baba erenler vasıtası ile Avrupa da ki `Rafizilik`le de tanışmış, bağ kurmuş, bilgi dağarcığına onlardan da bir şeyler katmıştır. Bundan dolayı Alevilere çoğu zaman “Rafizi ” de derler.

Ancak, Marksizm`in materyalizm temelinden doğup, güçlü bir dünya ideolojisine büyümesinden sonra, Rafizilik Marksist –Materyalizmin içinde kayboldu. Marksist Materyalizm ile Batinilik felsefesinin bütünleşmesi Türkiye de de denendi. (Bunu özel olarak yapan kimse yoktu, tıpkı Avrupa da ki Rafizilik gibi kendiliğinden oldu) Ama, Türkiye de Batinilik sosyalistlerin yani bizlerin sosyalizm diye savunduğumuz ideolojiden daha etkindi. O nedenle Alevilik sosyalizmle değil, sosyalizm Alevilikle karışarak melezleşti. Devrimci mücadele boyunca Batinilik Türkiye (Anadolu) toprağının bir ürünü, sosyalizm ise bir ithal düşünce ve ideoloji olarak kaldı…

Kültürel alanda; Pir Sultan Abdal tiyatro oyunları, Bedreddin`in mücadele ve söylemleri, Mustafa Kemal`in kurtuluş hikayeleri… gibi konular işleniyordu. Bu nedenle, Türkiye Marksist- Materyalizmi; Batinilik felsefesi ve Alevi- Bektaşiliği içselleştirerek bir bütünlük yaratamadı. Ondan dolayı da sosyalistler Alevilikle bütünleşip, içselleştirerek kaynaşmak yerine, Alevilerle ittifak yapmak konumuna düştüler…

İttifaklar bazında, sosyalizm adına Alevilere ve Aleviliğe burun büken sosyalist geçinenler bu tarihsel gerçekliği anlamamış, algılamamış olan tiplerdir. “Bükemediğin bileği öpeceksin” halk deyiminden olduğu gibi Aleviler ve Alevilikle birleşerek, Aleviliği içselleştiremeyen sosyalizmin: onunla ittifak yapması doğal ve kaçınılmazdır. Bu nesnel gerçekliğe burun bükmek a-politikliktir. Aleviler artık Türkiye de sadece bir dini inanç topluluğu değil, bir politik güç ve siyasi arenanın önemli bir aktörü konumundadır. Mücadele sürecinde önemli ölçüde bilgi birikimi ve deneyim sahibi olmuştur. Bundan böyle kendi hakları için kimseye minnet etmeyecektir. “hak verilmez alınır” prensibi doğrultusunda kendi hak ve hukukunu kendisi tayın edecektir. CHP onlarca yıldır Alevileri: “beni desteklemeseniz Sünniler sizi ham ederler…” yalanı ile duygularını ve oylarını sömürdü.

Başka partiler Alevilerden bir iki kişiyi millet vekili yaparak, Alevilerin iradesine ipotek koydular. Bütün bunlar tarihte kalacak artık. Çünkü aleviler CHP, AKP, gibi kendilerini “diyet vermekle” oyalayan, sonra da “kimseye diyet borcum yoktur”diyen partilerin peşinden ayrılıp, hakları için olmaları gereken yere, sokaklara indiler. Evet, indikleri yerin ucunda ölüm de vardı, onunla da karşılaştılar. Gezi de, Gezinin devamındaki mücadele de Erdoğan ve Hükümetinin tutmuş olduğu ölüm ipini de göğüslediler. Gezi, Alevilerin çok önemli katılım sağladığı bir devrim mücadelesine büyüdü. Elbette Gezi Alevidir demiyorum. Gezinin mücadele fidanı, Alevi gençlerinin de kanı ile boy verdi, gelişti ve büyümeye devam ediyor…

Aleviler sokak gücünü en iyi Gezi de gösterdiler. Alevi düşmanlarına en etkileyici yanıtı Gezi ile verdiler. Gezi çıkışı olmasa idi Aleviler, Erdoğan`ın paketine ”kerhen” de olsa giremezlerdi. Alevilerin Gezi gücünün gördükten sonra: “Cem evi cümbüş evi, Müslümansanız Camiye gelin, değilseniz başınızın çaresine bakın” gibi, Alevileri aşağılama tavrından `vaz geçip`, “kerhen “ hazırlamış oldukları “pakette” Alevilere de “kerhen” yer verdiler!…

Ama paketin açıklanmasından hemen sonra, panik halinde: Alevi kardeşleri ile ilgili çalışmaların devam ettiğini, bir pakette Aleviler için hazırladıklarını açıkladılar. Erdoğan ve Hükümetinin bu paniği: Alevilerin artık intizarlıktan kurtulup, kendileri olduklarını, hak dilemek yerine hakkın alındığının bilincine vardıklarını, bu bağlamda tüzel ve politik bir kişilik kazandıklarını net olarak gösteriyor.

4 Ekim 2013

Perişan Güzel

”seyreden çok aşkın macerasını
neçe ağlayan var neçe gülen var
açın bakın dedim dil yaresini
ne soran ne saran ne de bilen var” (perişan güzel)

PERİŞAN GÜZEL

Asıl adı Güzel (Gozal) Köse olan Perişan Güzel, 1920′li yılların ikinci yarısında Afşin’e bağlı Büyük Kaşanlı Köyü’nde doğdu.
Köyündeki ve yöredeki çoğu insan gibi, çocukluğu ve gençliği yoksulluk içinde geçti.
Bu nedenle de genç yaşlardan itibaren Maraş ve Antep gibi şehirlerde dirlik kapısı aramak zorunda kaldı. Zaten hayatının önemli bir bölümü köyde ve Maraş’ta geçti.

Hemen her evde bir sazın bulunduğu ve hemen herkesin bağlama çaldığı Kaşanlı köyünde, o da küçük yaşlardan itibaren babasından öğrendiği bağlamayı çalmaya başladı. Yöre aşıkları gibi, daha sonra aşık tarzında şiir de yazmaya başlayan Perişan Güze, son derece mütevazi br kişiliğe sahipti.

Halk şiirinde önemli bir düzeye ulaşan Perişan Güzel’in şiirleri basılmadı. Son yıllarını Antep’te geçiren Perişan Güzel, rahatsızlanarak köyüne döndü ve burada yaşamını yitirdi.

DAĞLASIN

Aşk dedim tabibim buldum dedim aldandım eyvah
Em yerine zahm eyledi yar yarayı bağlasın
Aldandığımı fark ettim nafile desem vah vah
Diler çeşmem sel sel olsun diler kan yaş ağlasın

Eşiğine yüzüm sürdüm muradım almak için
Kelp misali kapısında kul olup kalmak için
Dedim derdi bi devanın devasın bulmak için
Demedim ki insafsızca vurup vurup dağlasın

Ben ölürsem Kabrım ıssız bir diyara kazılsın
Nasihatım budur aynen baş ucuma yazılsın
Katilim yar ne yas çeksin ne boş yere üzülsün
Ne ruhum rahatsız etsin ne beyhude ağlasın

——————————————–

ÇEVRİLİR

Eşinden ayrılan yaralı ördek
Öter dertli dertli göle çevrilir
Yaralı gönlüme olmadı ortak
Gözlerimin yaşı sele çevrilir
Bir değirmen yaptım koydum taşını
Bendine çevirdim gözüm yaşını
Aradım feleğin çarkı işini
Ben sağa zorlarım sola çevrilir
Yaralı bir ceylan dağlar başında
Uyur yavrusunu görür düşünde
Pervaneler gibi aşk ateşinde
Kerem yanar Aslı küle çevrilir
Eyüp’ün dertleri benimle bile
Çekmeyene kolay gelir bu çile
Leyla sevdasıyla Mecnun’dur köle
Leyla Leyla diye çöle çevrilir
Perişan Güzel‘im ne yaman halim
Cehalet şehrine uğradı yolum
Cevahir satarım bilmez tellalım
Nadanlar anlamaz pula çevrilir

Horasan kimlik karartma oyunu

Yazar Bayrak’ın Horasan üzerine yaptığı araştırma çok önemli yeni bilgiler ortaya koyuyor

Yazar-araştırmacı Mehmet Bayrak, yeni kitabı “Kürt ve Alevi Tarihinde Horasan”ı gazetemize değerlendirdi. Bayrak, “Horasan Kürt Alevi tarihinde Kürt kimliğini karatmaya dönük coğrafik mekan tasarımı açısından önemli bir yere sahip” dedi.

Horasan kimlik karartma tasarımıydı

Kürtler ve Alevilik üzerine önemli araştırmalar yapan Mehmet Bayrak’ın yeni kitabı “Kürt ve Alevi Tarihinde Horasan” Alevilerin kafasında yer alan birçok soruya yanıt olacak nitelikte. Cumhuriyet tarihi boyunca, asimile edilmeye çalışılan Kürt ve Alevi kimliği üzerine yoğunlaşan Bayrak, araştırmalarını içerden ve dışardan asimile edilmeye çalışılan bu kimlikleri korumak ve orijinatesini ortaya çıkarmak için yaptı. Odaklandığı konulardan biri de Türkleştirilmeye çalışılan Kürt – Alevileri. Yeni kitabı bu Türkleştirilme konusunda stratejik önemde olan Horasan’ı bütün yönleriyle ele alıyor. Bayrak, Horasan’ın cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt-Alevi kimliğini kararmak için coğrafik mekan tasarımı olarak kullanılan pilot bölge olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca bu Türkleştirme politikasının tersine, Horosan ile Kürdistan’daki Kürt-Alevileri arasındaki sosyal, kültürel ve inançsal benzerlikleri vurguluyor.

Bayrak’a Horasan’ın yanı sıra Kürdistan’taki Alevilik, günümüz Aleviliğinin yaşadığı sıkıntılar, cami-cemevi projesi ve Aleviliğin islamdaki yerine ilişkin sorularımızı yönelttik.

Horasan, bu topraklardaki bazı Alevilerin kendi köklerini dayandırdığı yer olarak karşımıza çıkıyor. Horasan uzun süre Türk olarak bilindi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Şunu hemen söyleyeyim ki Horasan Kürt Alevi tarihinde Kürtlerin, Kürt kimliğini karatmaya dönük coğrafik bir mekan tasarımı açısından önemli bir yere sahip. Cumhuriyet tarihi boyunca özelikle 30’lu yıllarda başlayıp 60’larda patlama yapan dini halk kitapları furyası bu tasarımı yoğun olarak işledi. Bu kitaplar özellikle Darendeli çerçiler aracılığı ile Alevi Kürt coğrafyasına sokuldu. Merkezi İstanbul’dur. Bunun üzerinden asimilasyon örgütlenmeye çalışıldı. Kitapların önemli kahramanlarından biri de Hz Ali’dir. Kitaplardaki Hz Ali, Alevilerin inanıp bağlandığı Ali değildir. Erdoğan’ın dediği gibi islam uğruna kılıç sallayan kafirleri öldüren bir süpermendir. Ali üzerinden Aleviler islamiyete çekilmeye çalışıldı. İkinci önemli figür Ebu Müslim Horasani’dir. Alevilik açısından önemlidir. Horasani de hem Türk hem de İslam uğruna mücadele veren bir cengaver biçimde sunularak Aleviliğin asimilasyonunda kullanıldı. Üçüncü önemli husus Horasan olgusu.

Özellikle belirli bir kuşak üzerinde Horasan’ın Türk olduğu ve bütün Alevilerin kökeninin oradan geldiği propagandası etkili oldu..

Cumhuriyet döneminde, Horasan eyaletinden gidilerek tüm Alevilerin Türk olduğu, dahası Kürt-Alevi olunamayacağı ileri sürüldü. Orta Asya yakın olduğu için bu kurgu üzerinden tüm Alevi-Kürtlerin Türkleştirilmesi öngörüldü. Horosan Kürt – Alevi kimliğini karartmada bir pilot bölgedir. Oysa Aleviler ne Aleviliğin tarihi ne sosyolojisi ne etnolojisi ne de kültürel yapılanmasını biliyor. Öyle ki Horasan denince Erzurum’un Horasan ilçesi akla geliyor. Ayrıca kim biliyor Güney Kürdistan’da ve Horasan’da ve Alevilerin olduğunu. Bu bilgisizlikten yola çıkarak Türklük merkezi saydılar. İşte bu politikanın bilimsel gerçeklikle uyuşmadığını göstermek, belgelemek için bu kitabı hazırladım.

Horasan’ın Alevilik üzerindeki etkisi nedir?

Esas olarak İran coğrafyasının devamıdır. İslam öncesinde de orada Kürtler vardı, islamiyet döneminde de Kürtler var. İşte bu Ebu Müslim Horasani döneminde sonraki süreçte de var. Özellikle bugün kimlik karartmada kullanılan olgu şudur: Horasan Eyaleti Şah İsmail’in döneminde fethedilerek Safavilere bağlandı ve Şah İsmail o dönem kendine bağlı olan Dersim toprağından binlerce, bazı kaynaklara göre on binlerce gerek Dersim gerekse de Dersim’in uzantısı olan Doğu Kürdistan’dan on binlerce aileyi alarak Horasan’ın sınır bölgelerine yerleştiriyor.

Yani Dersim’den Horasan’a götürülüyor?

Elbette işin püf noktası bu zaten. Kuzeyde sünni Özbek ve Türkmenler yaşıyor. Bunlar sürekli olarak Safevi topraklarına saldırıyor. Durum böyle olunca Şah İsmail’den başlayarak 17. yy başlarından I.Şahbaz dönemine kadar 3 büyük dalga halinde gerek Dersim’den gerekse Doğu Kürdistan’dan Kuzeydoğudaki Horasan’ın sınır bölgesine kitleler halinde Kızılbaş Kürtler yerleştiriliyor. Niye, çünkü hem milliyet olarak hem din olarak sünni Özbek ve Türkmenlere ters Kızılbaş Kürtler. Kitapta 40 dolayında yerleşim bölgelerinin haritaları var. Bugün Horasan’da 1.5 milyon civarında Kürt yaşıyor tüm asimilasyon çabalarına rağmen. Bunların yüzde 75’i Alevi, Şii, Êzidî gibi farklı inançlara mensup. Ordaki Şiilik de tipik İran Şiiliği değil. Alevilere daha yakın bir Şiilik.

Horasan’dan Dersim’e gelme olgusu tamamen yanlış mı?

Hayır. Horasan’a mecburi iskana tabi tutulan Dersim aşiretlerinden önemli bir kısmı eski yurtluklarına geri geliyor. Dolayısıyla hani sözün yalanı yok, yanlışı var diye bir söz var ya Dersim’e gelme hikayesi de buna denk geliyor. Yani Horasan’dan gelme olgusu esas olarak Dersim ve doğusunda kalan Doğu Kürdistan’daki Kürtlerin 1639 Kasr-ı Şirin antlaşmasından sonra eski yurtluklarına geri gelmesi olayıdır.

İnanç boyutuyla ne gibi benzerlikler gösteriyor, bugün hangi boyutta inanç benzerlikleri?

Safevi devletini kuran ve imparatorluk haline getiren Safevi hanları hanedanlık ailesidir. Safeviler köken olarak Sincar Kürtleridir. Alevilik bunlarla birlikte önemli ölçüde İran’da yaygınlık kazandı. Şah İsmail döneminde Alevilik daha da yaygın hale geldi. Fakat özellikle Osmanlı I. Selimi hilafeti alınca Safeviler’e karşı Kuranı ve ahkamı sürekli baskı unsuru olarak kullandı. Safeviler de bunlarla mücadele edebilmek için o Alevilik formunu Şiilik formuna dönüştürdüler. Yani islama daha yaklaştırmak, Osmanlılarla mücadele etmenin bir aracı olarak kullandılar ve Alevilik giderek Şiilik formuna dönüştü. İran’da resmi din haline geldi. Daha sonra kendi içlerindeki Noktavi, Hurufi, Kalenderi gibi Alevi öğretilerine savaş açtılar. Alevileri etkisizleştirmeye başladılar.

‘Kimlik haklarını verin havra da olur’
Bugün Alevi asimilasyonunda gelinen nokta cami-cemevi projesi…
Alevilerin kimlik haklarını, inanç ve kültür haklarını verip anayasal güvence altına alırsınız, Alevi toplumunun yaşadığı yerlerde cemevlerinin kurulmasına destek olursunuz ya da serbest bırakırsınız, ondan sonra halkların kardeşliği gibi dinlerin kardeşliğini savunuyorsanız o zaman sembolik olarak hatta sadece cami ile cemevi de değil yanına havrayı da koyabilirsiniz. Ama Alevilerin hakkı hukuku yokken bunun hiçbir anlamı yok.

Kültürel olarak ne gibi benzerlikler görüyoruz?

Kültürel olarak bir defa oradaki dengbêjlik, aşıklık, ozanlık geleneğini Kürdistan’ın diğer coğrafyalarından kesinlikle soyutlayamazsın. Aynı zamanda bu coğrafyadaki gibi halk şiiri ve lirik eser örneklerine rastlayabilirsiniz. 17. yy da yaşamış Horasanlı Cafer Kuludiye çok önemli bir Kızılbaş Kürt şairidir. Yöre Kürtçesiyle Alevi edebiyatını temsil eden çok önemli bir şahsiyet. Şunu söylemek istiyorum gerek edebiyatına gerek anonim halk şirlerine gerek kilim dokumlarına bak yani etnolojik ürünler açısından büyük benzerlikler var. Hatta şunu söyleyeyim Horasanlı Kürtlerle, Kurmancî konuşan bir Kürt olarak ben çok rahat anlaşıyorum.

Müziğe ilişkin ne dersiniz. Ordaki müzikle ibadet arasındaki ilişki için ne diyorsunuz?

Tambur dediğimiz saz türü Horasan’da ve diğer Alevi Kürtlerinde olduğu gibi temel kutsal enstrumandır. Aynı Kürdistan Alevilerinin kendi sazına telli Kuran demesi gibi. Onlarda bağlamayı tamburu kutsarlar. Ek olarak oradaki Alevi Kürtler vurmalı çalgılarda kullanıyor ibadetlerinde. Hatta bu nedenle çok güçlü çok gelişkin bir Alevi Kürt müziği var İran ve Horasan’da. Orada sexiştin, yani üç dizeli şiir, nazım türleri şarkılar var buradaki halk şarkıları gibi. Horasan Kürt halk şarkıları bunların bir bölümünde Dersim’e olan Erzurum’a olan özlem ifade edilir. Onun ötesinde çok ilginçtir bazı oyunlar ve halk dansları aynen Dersim’deki halk danslarına benziyor. Sopayla oynanan o meşhur Varvara denen oyun türünün, aynen bir versiyonu Horasan’da da var. Yani ibadetin kadın erkeklerle beraber icra edilmesi, müzik enstrümanları, okunan ayet ve beyitler açısından da Horasan’daki Kürtlerle bu coğrafyadaki Kürtler arasında benzerlikler var.

Geçmişte Horasan üzerinden kimlik karartma süreci yaşandı. Bugün ise bu asimilasyon süreci devam ediyor. Devlet bir şekilde kendine uygun inanç yaratmak için araçlarını yaratıyor. İçerden de birçok enstrümanı kullanıyor. Son dönemde de İzzettin Doğa çizgisi zirvesi oldu..

İzzettin Doğan ailesi ile Alevilik misyonu ile ilgili 1997’de yayınlanan “Alevilik ve Kürtler” kitabımda ilk defa bir bölüm açtım. “Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları” kitabında ‘Alevi asimilasyonunda bir iç mimar İzzettin Doğan’ başlığıyla bir bölüm kaleme aldım. İzzettin Doğan ve onun babası cumhuriyet tarihi boyunca Kürt ve Aleviliğin asimilasyonunda önemli bir işleve sahipti. Babası Hüseyin Doğan’ı ilk defa 1925 Kürt isyanında görüyoruz. Nuri Dersimi, isyanda Hüseyin Doğan’ın Dersim aşiretlerini nasıl isyancılara karşı kışkırttığını, tahrik ettiğini gerek “Kürdistan Tarihinden Dersim”, gerek “Hatıratımda” bu işbirlikçiliğin ayrıntılarını verir. Bu ailenin misyonerlik faaliyetleri cumhuriyet tarihi ile yaşıttır.

Peki bu anlayışın inanca ne gibi zararları var?

Aslında bunlar bir zihniyeti temsil ediyorlar. Devletin asimilasyon faaliyetinde iç misyoner. Zaten Cem Vakfı’nın kuruluşunu irdeledik. Vakfın nasıl güdümlü kurulduğunu, 1980 yıllarında gizli Gölbaşı Toplantıları’na İzzettin Doğan’ın nasıl katıldığını, vakfın kuruluş aşamasında seyrinin nasıl değiştirilerek cumhuriyetçi eğitim merkezine dönüştürüldüğünü, daha önemlisi de Fethullah Gülen’le olan diyaloglarını çeşitli vesilelerle anlattık.

Bir de Aleviliği inançsal olarak sünnileştirip islam içine çekme çabaları var. Cemevleri aracılığı ile de bu faaliyetler sürdürülüyor. Bu noktada Aleviliğin geldiği nokta nedir?

Cem Vakfı çizgisi Alevi islam kavramını ortaya çıkardı. Yani Aleviliğin doğal ve felsefi bir din olduğunu söylemek bir yana Aleviliği ısrarla islamın bir kolu, bir yorumu, dahası gerçek islam olarak sunmaya çalışıyor. Bu nedenle Aleviliğin tanımında ciddi bir fark var. Uygulamaları bütünüyle bu anlayışı hayata geçirmeye yönelik. Ne yapıyor, cem törenleri düzenliyor. Törenler sünni ibadetinin bir versiyonu gibi. Dışarda eşarp dağıtılıyor. Alevilikte yok böyle bir şey. Adım adım gerek oradaki söylemler, yapılan konuşmalar ve ritüeller de Alevilik islamın içinde eritilmeye çalışılıyor. Aslında devletin gizli belgelerinde Atatürk’ün etno-politika uzmanı Prof. Hasan Reşit Tankut’un gizli belgelerinde açıkça ifade ediliyor. Alevilik asla müslümanlık olmadığı gibi asla Şiilikle de karıştırılmaması gereken bir dindir deniliyor. Dolayısıyla devlet açık söyleminde inkarcı, gizli söylemde itirafçı ve kabulcüdür. Açık söylemde ülkenin yüzde 99’u islamdır derler, gizli planda Aleviliğin ayrı bir din olduğu itiraf edilir. Alevlikle islam arasında gerek tanrı algısı, gerek ritüller gerek çeşitli konular arasında farklar var.

Güney Kürdistan’da da Aleviler var

Güney Kürdistan’daki Alevilerden söz ettiniz. Bunu bilmiyordum daha önce, bu konuyu biraz açar mısınız?

Lozan ile birlikte adeta bir demir perde gerildi sınırlar boyunca. Yani hemen yanıbaşımızdaki Alevi Kürtleri de tanıyamadık, diğer Kürtleri de öbür tarafta Êzidîleri de tanıyamadık. Bu sebeple açık söyleyeyim, daha bilinmesi gereken ortaya çıkarılması gereken çok şey var. Kakailik de demin söylediğim gibi kardeşlik dini demektir. Kürtçe’de kek kardeş demektir. Kakai kardeşlik demektir bunların üst adı ‘yaresan’dır. Kakailerin yaşadığı coğrafya, İslam’ın etkisinden uzak kalan Kürt coğrafyası. Aynen Êzidîler gibi. Nasıl Êzidîler eski Zerdüşt dininin devamı olarak kimliklerini Kürdistan’ın orta coğrafyasında kalmış olmalarından dolayı korumuşlarsa, Aleviler de öyle.

Önder ELALDI / Ozgur Gündem 04.10.2013

Hemşinliler Kimdir? Nereden Geldiler, Nereye Giderler?

Cemil AKSU**

Hemşinliler ve Hemşinlilik son yıllarda daha belirgin bir sosyal ve siyasal ilginin odağı haline geliyor.Hemşinliler üzerine yapılan tartışmalar ve yayınlardaki artış bunun bir göstergesi.Hemşin Gizemi,* bütün bu tartışma ve yayınlara rağmen hâlâ giderilmiş görünmemektedir.Hemşinliler kimdir?Rize’nin Hemşin ve Çamlıhemşin’inde yaşayanlara,oralı olanlara verilen bir ad mı?Yoksa farklı bir etnik kimlik midir;-sonradan Müslüman olmuş- Hemşinli Ermeniler mi?Ermenicenin bir diyalekti kabul edilen Hemşinceyi konuşanları mı ifade ediyor?Yoksa hepsi birden mi?

Kökenleri Türk mü yoksa Ermeni mi?Türk iseler neden Ermenicenin bir diyalektini konuşuyorlar;Ermeni iseler neden Hemşinli adını kullanıyorlar?Hopa Hemşinlileri ile Rize Hemşinlileri arasında ne gibi bir bağ/fark var?Hemşinliler neden ve ne zaman,nereden geldiler ve nerelere gittiler?Bu sorulara şimdiye kadar net cevaplar verilememiş olmasının sebep olduğu muğlâklık,spekülasyona uygun bir ortam yaratıyor.Bu kısa çalışma,Hemşinlilere dair yapılan araştırma ve tartışmalar için konunun sınırlarının ve ilgili sorunların ortaya konulması açısından bir girizgâh olarak değerlendirilmelidir.

Günümüzde Doğu Karadeniz’in Artvin,Rize,Trabzon illerinin birçok ilçesinde,ayrıca Erzurum,İzmit,Kocaeli gibi illerde kendilerine Hemşinli diyenlerin oluşturduğu yerleşimler mevcuttur.Genelde,Türkiye’deki Hemşinliler coğrafi olarak Doğu Hemşin ve Batı Hemşin şeklinde iki ana parçaya bölündüğü varsayılmaktadır.Doğu Hemşin Artvin’in Hopa ve Borçka ilçesindeki Hemşin köylerinden oluşmaktadır.Batı Hemşin’in genellikle Rize İli Çamlıhemşin,Hemşin,Pazar,İkizdere,Çayeli ve Fındıklı ilçelerindeki Hemşin köylerini içerdiği düşünülür.Bu coğrafi bölümlenmenin aynı zamanda dil itibariyle kültürel bir ayrımı da ifade ettiği iddia edilmektedir.(1) Batı Hemşin’de Türkçe ağızlar konuşulmasına karşılık Doğu Hemşinlilerin iki dilli olduğu ve “Homşetsma-Hemşince” denilen bir Batı Ermenice ağzını da konuştuğu kabul edilmektedir.(2)

Türkiye dışında,Kırgızistan,Kazakistan,Abhazya ve Rusya’da yaşayan Hemşinli gruplar da mevcuttur.Bu Hemşinliler de kendi aralarında iki gruba ayrılmaktadır.Kırgızistan ve Kazakistan’da yaşayan Hemşinliler,Birinci Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği ve Türkiye arasındaki resmi sınırın belirlenmesiyle Batum ve havalisinde kalan,İkinci Dünya Savaşı öncesinde de buralara sürgün edilen anadili Homşetsma olan Müslüman Hemşinlilerdir.Abhazya’da yaşayan Hemşinliler ise,kimi hukuk mücadelesi sonucunda kimi de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kırgızistan ve Kazakistan’dan bu bölgeye göç edenlerdir.Bu gruptakilerin Hopa Hemşinlileri ile canlı akrabalık bağları olduğu gözlenmektedir.Rusya’da (Krosnodar ve Moskova) yaşayan,Osmanlı döneminde Hemşin’den ayrılmak zorunda kalmış ve 1915′e dek Samsun,Ordu,Trabzon ve Giresun’a göçerek o bölgelerde yaşamış,1915 kırımından kaçarak bu bölgeye yerleşmiş Hemşinliler,anadili Homşestmayı/Hemşinceyi konuşmakta olan Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlı Hristiyan bir gruptur.(3)

Hemşinlilik: Dil, Köken Sorunu ve “Unutulanlar”

Bu kısa sınıflandırmadan da anlaşılacağı gibi,Hemşinlileri tek yönlü (sadece etnik,sadece kültürel ya da sadece bölgesel olarak) kimliklendirmek oldukça zor görünmektedir.Rusya’da yaşayan Hristiyan Hemşinliler kendilerini Hemşinli Ermeniler olarak kabul etmektedirler.Oysa diğer Hemşinli gruplar bu netlikte kendilerini tanımlayamamaktadırlar.Hemşinlilik kimliğinin tanımlanmasında karşılaşılan en önemli güçlük dil ile ilgilidir.Dil bir kimliği tanımlamak için önemli bir araçtır.Çünkü bir dilin mevcudiyeti,etnik kimlik tanımlamasında kullanılan diğer araçlar olan,ortak tarih,yurt birliğinin vb. olmasını gerektirir.(4) Günümüzde Batı Hemşinliler dışındaki Hemşinliler günlük yaşamlarında Homşetsma/Hemşince konuşmaktadırlar.Hemşincenin Ermenicenin bir diyalekti olduğu bu alanda çalışmış dilbilimcilerce kabul görmüş bir anlayıştır.(5) Batı Hemşinlilerinin ise yer-yöre,kap-kacak,bitki vb. adları dışında bildikleri çok az Hemşince kelime var.Bazı araştırmacılar,(6) Batı Hemşin’deki Türkçe ağızlarda Hemşinceden geçen alıntı sözcükler bulunmakla birlikte,bunun bölgede yaşamış olan Ermenilerden kalma olduğunu ve Hemşincenin Batı Hemşinliler tarafından asla anadil olarak konuşulmadığını iddia etmektedir.Diğer yanda,kimi araştırmacılar da,(7) Hemşincenin Batı Hemşin’de anadil olarak konuşulmuş olduğunu ancak bugün tamamen unutulmuş olduğunu iddia etmektedir.Hopa Hemşinlilerinin Hemşinceyi yaşatmayı başarmalarına karşın,Rize Hemşinlilerinin “unutmuş” olmaları açıklanması gereken önemli bir sorundur.(8) Diğer taraftan,her iki durumda da,en başta cevaplanması gereken ama en sona bırakılan,pek sorulmayan soru şudur:Hemşin’de yaşayan Ermenilere ne oldu?Bu soru cevaplanmadan Hemşinlilik kimliği tartışmalarına girişildiği için de sorun alan-dışı kaygılar ve korkularla tartışılmaya devam edilmektedir.

“Batı Hemşinlileri” ya da “Rize Hemşinlileri” tanımlaması da sorunludur,dolayısıyla açıklanması gerekir.”Rize Hemşinlileri”,Cumhuriyet’le beraber iki ilçeye bölünen Hemşin bölgesinde yaşayan ve oralı olan herkesi kapsayan bir tanımlamadır.Eğer dil üzerinden bir Hemşinlilik kimliği tanımlayacaksak,”Batı ya da Rizeli Hemşinliler”in bir kısmının Hemşinceyi sadece “unuttukları” değil hiçbir zaman öğrenmedikleri de doğrudur.Çünkü tarihten biliyoruz ki,Osmanlı egemenliği altında bu yöreye birçok Müslüman aile yerleştirilmiştir.Osmanlı’nın gerileme döneminde hız kazanan Müslümanlaştırma ve sonrasında Ermeni Soykırımı sürecinde Ermenilerden boşalan yerlere göçmenlerin iskân politikası kapsamında birçok aile yerleştirilmiştir.Ayrıca daha önceden ve şimdi burada Lazlar ve diğer yerli ve Kafkas göçmeni halklara mensup ailelerin yaşadığı bilinmektedir.(9)

Dolayısıyla,ne dil ne de yerlilik açısından kendine Hemşinliyim diyenleri kapsayacak bir Hemşinli kimliği tanımlaması yapılması güç görünmektedir.Din,dil,tarih ve diğer kültürel öğeler bakımından birçok farklılık biraradadır.Bir etnik kimlik olarak Hemşinlilik,”Batı ya da Rize Hemşinlileri”nin hepsini kapsamaktadır.Lazca konuşan/bilen Lazlar dışındaki Hemşinliler (yani Çamlıhemşin ve Hemşin ve diğer ilçelerde yaşayanlar,oralılar) için kimin etnik kimlik olarak Hemşinli olup olmadığını ortaya koymak,ancak Osmanlı döneminde buralara yapılan iskânlarla ilgili belgelere bakarak ailelerin soyağaçlarının çıkarılmasını gerektirmektedir.Rusya’daki Hemşinliler için Hemşinlilik zaten oralı olma/oradan gelme anlamına gelmektedir ve etnik köken tartışmasının dışındadırlar;kendilerini Ermeni olarak kabul etmekteler ve Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlılar.

Gordion Düğümü: Hopa Hemşinlileri 

Hemşinli kimliği tartışmasında kilit halka Hopa Hemşinlilerinin durumudur.Çünkü sadece Hopa Hemşinlileri Hemşinceyi yani Ermeniceyi konuşmaktalar.Buna karşılık Hopa’ya nereden (Çamlıhemşin?),ne zaman ve niye geldiklerine dair henüz günyüzüne çıkmış bir bilgi yoktur.Hopa Hemşinlileri,farklı dil,gelenek-görenekleriyle açıkça bir etnik grup görünümü vermelerine rağmen,Rize Hemşinlileri kadar araştırma konusu edilmemiştir.Hopa Hemşinlilerine dair saha araştırmalarına yer veren Biryaşam(10) dergisinin bu açıdan önemli bir adım olduğuna dikkat çekmek gerekir.Biryaşam dergisinde yayınlanan folklorik derlemeler ve yazılar,söyleşiler Hopa Hemşinlilerine dair önemli bilgiler sunmaktadır bize.

Hopa Hemşinlilerinin ne zaman,hangi nedenlerden ötürü ve hangi yolla buralara geldiğine dair yazılı bir kaynak yoktur.Konu ile ilgili sözlü tarih çalışmaları çok yeni olduğundan,yerleşim konusunda çok fazla geriye gidilememektedir.Hopa köylerinde yaptığımız araştırmada,birçok ailenin üçüncü-dördüncü kuşak atalarına dair bilgilere erişilememiştir (Hopa’nın en büyük Hemşinli köyü olan Başoba’da Osmanlı dönemine ait beş adet mezar tespit edilmiştir).Bölgeyi 1640 yılında dolaşmış olan Evliya Çelebi,buradaki halkın tamamının Laz ve bir kısmının da Rum olduğunu belirtmiştir.(11) Fahrettin Kırzıoğlu,Yavuz Sultan Selim dönemine ait 1516 tarihli “Trabzon Mufassal Tapu Tahrir Defteri”ne dayanarak,bu tarihlerde Hopa’nın Arhavi’ye bağlı bir nahiye olduğunu,buralarda yaşayan 23 Hristiyan “ra’iyyet”in “Martolos”(12) kaydedildiğini belirtmektedir.(13) Kızıoğlu,”Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defteri”ne dayanarak,”Nahiye-i Laz” hakkında “Arkhave”,”Viçe”,”Khopa”,”Makriyalu”,”Misopotamya”,”Yakovid” dahil 35 köyden oluştuğunu ileri sürmektedir.(14) Zeki Koday’ın çalışmasında Başoba (bugün Hopa’daki en büyük Hemşinli köyü) olduğunu belirttiği “Vilayeti Bagobit” hakkında ise Kırzıoğlu aynı belgeye dayanarak şunları aktarıyor:”Vilayet-i Bagobit ki (Başoba Köyü-Zeki Koday) haric-i ez-defterdir.Hopa ile şimdiki sınıra yakın Kemalpaşa (Makri-Yalu) arasındadır;hepsi beşi bulan köylerin (Başköy,Esenkıyı,Yoldere,Çavuşlu,Koyuncular-Zeki Koday) geliri yerli Hristiyan ‘Martolos’lara bırakılmıştır.”(15) Kırzıoğlu,yukarıda adı geçen belgeye dayanarak 1966 yılında Türk Folkloru Araştırmaları dergisinde yayınlanan yazısında “Vilayet-i Bagobit”in köylerini şöyle aktarmaktadır:”1)Bagobit,halkı Hristiyan;Martolos tımarı.2)Lukhabe,Martolos tımarı.3)Erçid,Martolos tımarı.4)Şokh-Khibe,Martolos tımarı.5)Âbıs-Çine,Martolos tımarı.6)Bakho.”(16) Zeki Koday,1486′da Kemalpaşa’nın 47 hane Hristiyan’dan oluştuğunu ve Yagobit nahiyesi olarak adlandırılan (Başoba-Hopa) merkezde 68 hanenin bulunduğu ayrıca bu merkezin 1515 yıllarında daha yeni kurulduğunu aktarmaktadır.Aynı defterde 1520 yılında Yagobit (Başoba) ve İskele (Hopa)’nin nahiye merkezleri olduğu,Yagobit’in bir merkez ve altı köyden,İskele’nin (Hopa) ise bir merkez ve sekiz köyden oluştuğu belirtilmiştir.(17)

Yukarıdaki bilgilerden 1515 yılında yeni kurulan bir köy olan Başoba’da yaşayanların Lazlar ve Rumlar olduğu anlaşılmaktadır.Sözlü tarih çalışmaları da Başoba’daki arazilerin Lazlardan Hemşinlilere geçtiği bilgisini desteklemektedir.Bugün hâlâ Hemşinlilerin yaşadığı köylerdeki bazı yerlerin Laz sahiplerinin isimleri bilinmektedir.Bazı Hemşin köylerinin isimleri de Lazcadır (Yoldere’nin eski adı Jürpici’dir ve “iki kardeş” demektir).Yine de Hemşinlilerin Hopa’ya göçlerinin ne zaman başladığına dair kesin bilgilere ulaşmış sayılamayız.Hemşinliler üzerine yapılan tarih çalışmaları da Hemşin’den Müslümanlaştırma sürecindeki göçlerin batıya doğru olduğu bilgisine yer verilmektedir.

Hemşinlilerin onbeşinci yüzyıldan itibaren,Trabzon’dan başlayarak tüm Doğu Karadeniz’in Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmesiyle İslam’ın etkisine girdiği düşünülebilir.Fakat sürece dair yeterli bilgi mevcut değildir.Genel kanı Müslümanlaşma sürecinin onsekizinci yüzyılın ortalarında tamamlandığı,Hristiyan kalmayı tercih edenlerin ise başta Trabzon olmak üzere diğer Karadeniz kentlerine dağılmış oldukları yönündedir.(18) Hemşinlilerin Müslümanlaş(tırıl)ma sürecine dair önemli bir belge yakın zamanlarda Sergey Vardanyan tarafından yayınlanmıştır.(19) Venedik Mkhitar Manastırı üyesi Poğos vardapet Meheryan,hayatını anlattığı kitapta 1776 yılında Hemşin’deki Khevak köyüne gidişini ve köyde yaşadıklarını aktarmaktadır:”[…] yanıma Ter Petros’u,Ter Avetis’i ve Hemşinli Ter Serobe’yi alıp Hamamşen’deki Khevak köyüne gittik […] Köye girince köydeki Türkleşmiş erkekler ve kadınlar sağdan-soldan elimi öpüyorlardı.Serobe’nin evinde kaldık.Varlıklı amcaları vardı.İlkin evde masa kurduk ve […] ayin yaptık.Ayini görmeye Türkleşmiş olanlar da geliyorlardı.Onlara,’Burada kilise var mı’ diye sordum.’Evet,var,ama yıkık’ dediler.Kiliseyi tamir etmenin kolay olduğunu görünce hemen tamir ettim […] ve üç papazla ayin düzenledik.Gel gör ki ayin zarfında dinlerini değiştirenler kiliseyi doldurdular.”(20)

Hristiyan geçmişten günümüze pek bir şey kalmamış gibidir.”Kara gemi ön gider/ön gider de yan gider/Hemşin’in gelinleri/İslam’a kurban gider”(21) gibi birkaç masal,mani,kilise ve manastır kalıntıları…Hemşin’deki manastır ve kiliselerde yazılan Ermeni alfabesiyle Hemşince metinlerin Kudüs’teki Ermeni Patrikhanesi’nde olduğu belirtilmiştir.(22) Rize Hemşinlileri eski bir Hristiyanlık geleneği olan Vartavor’u bir yayla şenliği olarak hâlâ devam ettirmelerine karşılık Hopa Hemşinlilerinde Hristiyanlık dönemine ait neredeyse hiçbir iz yoktur.Bugünkü Hopa Hemşin köylerinin bazılarında “Kilise” olarak adlandırılan yer isimleri bulunmakla birlikte bunların Hemşinlilerden önceye ait olması ihtimali yüksektir.Dolayısıyla Hopa Hemşinlilerinin bu bölgeye Müslümanlaşma sürecinden sonra geldikleri ileri sürülebilir.

Bugün Hopa ve Kemalpaşa’da birçok Hemşin köyü vardır.Başoba/Ğigoba,Yoldere/Jürpici,Çavuşlu/Çavuşin,Koyuncular/Zaluna,Eşmakaya/Ardala,Güneşli/Tzağista,Balıklı/Zendit,Hendek/Garç,Pınarlı/Ançuroğ,Kaya Köyü/Ğalvaşi,Çamurlu/Çançağan,Şana,Üçkardeş,Köprücü,Osmaniye,Karaosmaniye/Ğetselan,Akdere/Çölüket,Kazimiye/Veyi Sarp.Hemşin köylerinin genelinde kardeş aileler/sülaleler yaşamakla birlikte Başoba,Ardala ve Hendek köylerinin birbirinden bağımsız ailelerden oluştuğu,dolayısıyla yerleşim süreçlerinin de farklı zamanlarda olduğu sanılmaktadır.Sadece Üçkardeş ve Köprücü’de Hemşinliler Lazlar ve Rizelilerle beraber yaşamaktadırlar.Akrabalık ilişkileri üzerine yaptığımız araştırmalardan Kemalpaşa’daki Hemşinlilerin Hopa’dan giderek oraya yerleştikleri anlaşılmaktadır.Yani Hemşinliler ilkin Hopa’nın köylerine yerleştikten belli bir süre sonra Kemalpaşa’ya yerleşmeye başlamışlardır.Bu yerleşimlerin,tarıma ve hayvancılığa daha elverişli olan Kemalpaşa’daki arazilerde tarım işçiliği ya da yarıcılık yapan Hemşinlilerin sonraları işledikleri arazileri sahiplerinden satın alarak başladığı anlaşılmaktadır.Kemalpaşa köylerindeki sülalelerin bir kısmı Hopa’dadır ve bunlar “ana ocaklarının” Hopa’daki köyler olduğunu söylemektedirler.

“Modern” Dönüşüm: Asimilasyon

Sosyo-ekonomik gelişmeler Hemşinlilerin kültürel ve siyasal hayatlarını da belirlemiştir.Hopa Hemşinlileri,Hemşince konuşan tek Hemşinli gruptur.Hopa Hemşinlilerinin dillerini koruyabilmiş olmaları genellikle kapalı köy yaşamına bağlanmaktadır.Tarım ve hayvancılıkla sürdürülen içe dönük köy yaşamı,dilin kuşaktan kuşağa aktarımına ve belli geleneklerin sürdürülmesine olanak sağlamıştır.Bu durum,Cumhuriyet dönemiyle değişmeye başlamıştır.Cumhuriyet’le beraber merkezi eğitim ve öğretim sisteminin kurulması ve gelişmesi Türkçeyi öğrenmeyi zorunlu hale getirmiştir.Diğer taraftan ekonomik olarak artık kentleşmeye ve ticarete atılanlar ticaretin “dili”ni öğrenmek,itibarlı mesleklerde çalışmak için devletin resmi dilini anadili gibi öğrenmek durumunda kaldığını,en azından bu faktörün asimilasyonda “doğal” bir faktör olarak etkili olduğunu çıkarsayabiliriz.

Orta ve üst yaş gruplarından kişilerle yaptığımız görüşmelerde birçok Hemşinli Türkçeyi okulda öğrendiğini ifade etmiştir.Bu durumun 1980′lere kadar sürdüğü anlaşılmaktadır.Okullarda Türkçe dışında bir dil kullanımının yasak olmasının yanı sıra okul yönetimleri aileleri de ev ortamında çocuklarla Türkçe konuşmaya zorlamışlardır.Çocuklarının iyi bir eğitim alarak itibarlı mesleklerde çalışmasını isteyen aileler de ev ortamında Türkçe konuşmaya başlamışlardır.Buna rağmen Hemşince de konuşulmaya devam edilmiştir ama Türkçe konuşma baskısı Hemşincenin zayıflamasına,fakirleşmesine neden olmuştur.Eskiden herkes Hemşince konuşur ve anlarken,şimdilerde yeni nesilden birçok çocuk Hemşinceyi çok az anlamalarına karşılık konuşamamaktadırlar.

Önceleri Hopa merkezde hemen hemen hiç Hemşinli yokken,1970′li yıllardan itibaren tarım ve hayvancılığın gerilemesiyle beraber artan ticari etkinliklere bağlı olarak bugün artık nüfusun yarıya yakınını oluşturmaktadırlar.Hemşinlilerin Hopa ilçe merkezine “inmeleri”nin hiç de kolay olmadığı anlaşılmaktadır.Hopa’nın Laz ve Hemşinlileri arasında,bugün bile hafızalarda yerini koruyan ve güncel gelişmelerde “Laz-Hemşin ayrımı/çatışması” olarak zuhur eden geçimsizlikler yaşanmıştır.İlçe merkezindeki Laz ağalarının kendilerini Hopa’ya sokmadıkları,satmak amacıyla pazara götürdükleri mallarına bu ağaların adamları tarafından el konulduğu,kendilerine karşı şiddet uygulandığı yönlü “anılar” Hemşinlilerin toplumsal hafızasında yerini korumaktadır.(23)

Önceleri ekonomik faaliyet alanı mıdır ve bahçe tarımı ile hayvancılık ve orman ürünleri olan Hemşinliler,zamanla zanaat işlerinde ve taşımacılık sektörlerinde ticarete başlamışlardır.Ailelerin büyüyerek parçalanması,uzun yıllar sürüler için kışlık yatak işlevi gören Batum ve çevresindeki Hemşinlilerin 1940′larda sürgün edilerek sınır geçişinin kati bir şekilde kapatılması,Ardahan,İspir,Oltu gibi yerlerdeki yaylalarda sürdürülen hayvancılığın koşullarının zorlaşması,Hemşinlilerin de yüzlerini yavaş yavaş kentlere ve ticarete çevirmelerini getirmiştir.Hemşinlilerin zanaatçılık ve ticaret alanındaki gelişimleri açısından uzun yıllar Hopa merkezde fırıncılık ve pide ustalığı yapan Hızır Yazıcı şunları anlatmaktadır:”1935 yılında fırıncılığa başladım.Altı tane fırın vardı o zaman.Hemşinli olarak beş tane esnaf vardı,Hopa’da.Koyunculardan Muhammed,Yağcılardan iki kardeş,Şükrü Akbıyık’ın dedesi de fırıncıydı.Zendit’ten Topal Cemal’in babası Harun,bir de Mehmet Topaloğlu vardı.Altıncı ben oldum.Gerisi hep Lazlardandı.Kibaroğlu,Tosunoğlu,Mustoğlu,Vacoğlu… bunların hepsinin sürüleri vardı.1940′lara kadar böyle.”(24)

Hopa,1972′de açılan liman işletmelerinden önce ticaret açısından çok faal bir yer olmamasından dolayı diğer Hopalılar gibi Hemşinliler de Ardahan,Murgul,Batum hatta Zonguldak gibi çevre il ve ilçelerde işçilik yapmışlar,oralarda öğrendikleri zanaatlarını sonradan Hopa’da ve başka yerlerde sürdürmüşlerdir.1970′li yıllarda bölgede devlet teşvikiyle çay tarımının başlamasıyla mısır ve bahçe tarımından vazgeçilmiştir.İlk başlarda çaya verilen teşviklerin yüksek olması bütün tarıma elverişli arazilerin çay bahçesi yapılmasını getirmiştir.Çay tarımı aynı zamanda hayvancılığa da alternatif oluşturmuştur.

Hopa Limanı’nın açılması ve çay tarımı ile birlikte taşımacılık sektörü hızla gelişmeye başlar.Bu süreçte birçok Hemşinli de taşımacılık sektörüne girmişlerdir.Şoförlük ve fırıncılık adeta Hemşinlilerle özdeşleştirilmektedir hâlâ.İlk başlarda başkalarının yanında şoför olarak başlayan süreç zamanla kimi ailelerin ortaklık kurması yoluyla şirketleşmelerle tekâmül etmiştir.Koyuncular,Yalçınlar,Dalkılıç,Yenigüller gibi birçok Hemşinli nakliyat firması sektörde önemli bir ağırlık kazanmışlardır.Özellikle 1990′lı yıllarla beraber eski Sovyet ülkelerine ticaretin başlamasıyla kârlarını hızla katlayan taşımacılık sektöründeki şirketler yavaş yavaş sanayici olmaya başlamışlardır.Bugün artık bütün ticaret alanlarında Hemşinli girişimciler varlıklarını sürdürmektedirler.(25)

Ekonomik alandaki artan etkinliğe bağlı olarak siyasal ve sosyal yaşamda da Hemşinliler öne çıkmaya başlamışlardır.Hopa Belediye Başkanlığı’na ilk kez 2004 yılında bir Hemşinli seçilmiştir.Şoförler Odası Başkanı İsrafil Kotil,Hopa Ticaret ve Sanayi Odası’nın Başkanı Engin Koyuncu Hemşinlidirler.Bürokraside,eğitim ve sağlık alanı gibi devlet memurluklarında birçok Hemşinli bulunmaktadır.

Türkiye açısından önemli bir siyasal dönemeç olan 1974-1980 arası ve 1980 askeri darbesinin etkilerinden çıkılmaya başlandığı 1990′lı yıllardan sonra sağda da solda da “partizanlık” yapanlar Hemşinliler olmuştur.Bu durumu açıklamak için çok katlı bir yol tutturmak gerekir:Birinci olarak,Hemşinliler sosyal ve ekonomik olarak piyasa ve kentleşme süreçlerine sonradan dahil olmuşlardır.Örneğin ilçe merkezinde yaşayan Lazlar devletle iç içe iken (kentli olmanın avantajıyla modernleşme sürecine daha erken dahil olmuşlardır) Hemşinliler bu sürece çok geç girmişlerdir.Hemşinliler,1980′lerde bile kendi köy yollarını imece ile yapmışlardır.İkinci olarak,devletin “tek dil (Türkçe),tek millet (Türk)” anlayışına karşı ayrı bir anadilleri olan Hemşinliler “doğal” olarak bir ötekileşmenin öznesi olmuşlardır.Dolayısıyla onların sosyal ve siyasal talepleri daha çok muhalif siyasetlere,1970′li yıllardan itibaren de “Karaoğlan” Bülent Ecevit’in CHP’sine ve özellikle gençlik kesimleri de daha çok devrimci sol siyasetlere meyletmişlerdir.(26)

Diğer taraftan,Hemşinlilerin önemli bir kesimi de,ekonomik alanda yükselmenin bir yolu olarak devlet çizgisindeki partilere yakın durmayı tercih etmektedirler.Aslında bu “devletçi çizgi”nin bilinçaltında başka bir “kaygı”nın yattığını söyleyebiliriz:Ermenilik.Hemşinliler,kendilerinin Müslümanlaşmış Ermeniler olarak görüldüklerinin farkındalar ve bazıları bu imajdan kurtulmak için sağ partilere yakın durmak istemektedirler.

“Postmodern” Dönüşüm: Kimliğinin Keşfi

Hemşinliler açısından kimlik konusu asıl olarak 1990′lı yılların sonuna doğru gündemleşmeye başlamıştır.Bunda çok farklı etkenler rol oynamıştır.En başta,Kürtlerin kimlik temelli siyasetinin ülke çapında yarattığı sarsılmadır.Kürt hareketlerinin anadil ve kültür konularındaki talepleri,Cumhuriyet rejiminin asimilasyona tabi tuttuğu diğer etnik kimliklerde de “resmi ideoloji”ye karşı uyanışı sağlamıştır.Kürtlerden sonra,Hemşinlilerle yan yana yaşayan Lazların dil ve kültür alanındaki uyanışları ve özellikle Lazca müzik alanındaki gelişmeler takip etmiştir.

Cumhuriyet tarihi boyunca Türk olmayan etnik kimliklere karşı yürütülen asimilasyon çalışmaları,bu alt kimliklerde farklı psikolojilerin oluşmasına neden olmuştur.Asimilasyon,Türkçeyi devletin dili olmanın yanı sıra modernliğin,kentli olmanın dili ve kültürü olarak da beyinlere kodlamıştır.Dolayısıyla yerel diller bir tür “yabanilik”,geri kalmışlık,köylülük ile özdeşleştirilerek “utanılacak” bir hal olarak telakki edilmesini sağlamıştır.Kamusal alanda Türkçe dışında bir dil kullanmak ayıplanır hale gelmiştir.Kürtlerin kültür ve dil alanındaki mücadeleleri,sonrasında Lazların onları takip etmeleri en başta bu piskolojinin berhava olmasını sağlamıştır.Farklı etnik kimlikler kendi dillerine,müziklerine daha açık yüreklilikle sahip çıkmaya başlamışlardır.(27)

Hemşinlilerin de yok oluşa giden dillerine ve kültürlerine sahip çıkmaya başlamalarında bir Laz müzisyen olan Kâzım Koyuncu’nun albümlerinde Hemşince şarkılara,manilere yer vermesinin büyük etkisi olmuştur.Kısa zamanda çalışmaları ülke çapında popülerlik kazanan Kâzım Koyuncu’nun hem Lazlar hem de Hemşinliler için yukarıda tarif edilen psikolojinin dağılmasında büyük katkısı oldu.Kâzım Koyuncu’dan sonra birçok Hemşinli genç,o zamana kadar ninelerinin mahfuzlarında saklı kalan,anadillerinin şarkılarını keşfetmeye hatta Hemşince yeni şarkılar yapmaya başladılar.Teknolojinin imkânlarından da yararlanarak bu şarkıları,sözcük derlemelerini sosyal paylaşım ağlarında yayınlamaya başladılar.Müzik alanında Gökhan Birben,Bizim Yaşar (Kabaosmanoğlu),Aydoğan Topal,Vova,Aydoğan Yılmaz,Salih Yılmaz,Meluses,[Altan Civelek] gibi birçok kişi ve grup Hemşince şarkılardan oluşan albümler çıkardılar.Hemşinlilerle ilgili araştırmalar,derlemeler sosyal paylaşım ağlarında ve bloglarda yayınlandı.Hopa’da yayınlanan Biryaşam dergisinde ilk kez Hemşince-Türkçe (iki dilde) yazılara yer verildi.2012 Mart’ında İstanbul’da HADİG (Hemşin Kültürünü Araştırma ve Yaşatma Derneği) kuruldu.

Kültürel alandaki bu gelişmeler Hemşinliler açısından kimlik sorunlarının çözümü konusunda farklı eğilimler ortaya çıkarmıştır.Hemşinli kimliğinin en önemli parçası olan dilin korunması nasıl sağlanacaktır?Bu konuda sadece mevcut kelime dağarcığının korunmasıyla mı yetinilecek yoksa Hemşincenin ana kaynağı olan Ermenice ile temas mı kurulmalı?Kürtler ve diğer etnik gruplar gibi,Hemşincenin yaşatılması için,Hemşinlilerin yaşadığı yerlerde okullarda en azından seçmeli dil olarak okutulması talep edilmeli midir?”Hemşin kültürü” derken ne kastediliyor?Daha birçok soru karşısında Hemşin kimliğine sahip çıkanların kafası karışık durumda…

*** *”Hemşin Gizemi”, 1996 yılında Belge Yayınları tarafından Levon Haçikyan’ın “Hamşen Ermenileri Tarihinden Yapraklar” kitabının Türkçe baskısına verilen addır. 

1-Gülsen Balıkçı,”Rize-Pazar/Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara:Ankara Üniversitesi,1997), s.43; Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları,1996), s.53; Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği,2002), s.54; Peter A. Andrews, Türkiye’de etnik gruplar, (İstanbul:Ant,1992), s.181-182.Aktaran, Ayşenur Kolivar “Bir Hemşin köyünde konuşulan Türkçe ağız üzerine düşünceler”; http://www.biryasam.com.tr/Detay/39 : erişim tarihi 25 Şubat 2012.

2-Ayşenur Kolivar, a.g.y.

3-Bert Vaux,”Hemshinli: The Forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2:2001, 47-71. Aktaran, Hemşin ve Hemşinli Ermeniler (Konferans makaleleri), Yerevan, 2007, Ermenistan Cumhuriyeti Bilimler Ulusal Akademisi Tarih Enstitüsü.

4-Kemal İnal,”Kürt sorununun önemli bir boyutu olarak dil”; Eğitim Bilim Toplum Dergisi, cilt: 10, sayı 37, 2012, s.79.

5-Bert Vaux,”Homshetsma: The Language of the Armenians of Hamshen”, The Hemshin, edited by H.H. Simonian, s.257-278; George Dumézil,”Revue des E’tudes Armeniennes”. Aktaran, Lusine Sahakyan, “Hamşen (Hemşin) mikro yer isimleri”, Yerevan: YDU Yayınları, 2012, s.67-69.

6-Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), s.68; Orkun Yaman,”Etniklik ve Hemşin Üzerine”, Halkbilimi, 7:1998, s.56.

7-Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), s.55.

8-Bu konuda yapılan özgün çalışmalardan biri Ayşenur Kolivar’ın “Bir Hemşin köyünde konuşulan Türkçe ağız üzerine düşünceler” adlı makalesidir.

9-M. Hanefi Bostan,Karadeniz’de Nüfus Hareketleri ve Nüfusun Etnik Yapısı,Nöbetçi Yayınevi,2012,s.397,vd.

10-Biryaşam Yerel Tarih,Folklor,Biyografi ve Coğrafya Dergisi,2008 yılında Hopa’da yayınlanmaya başlanan dergi 13 sayı çıktı.Ayrıntılı bilgi için www.biryasam.com.tr

11-Evliya Çelebi,Seyahatname Cilt 3′ten aktaran Zeki Koday,”Hopa İlçesi Coğrafyası” yayınlanmamış doktora tezi.Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Coğrafya Anabilim Dalı,Erzurum,1995.

12-Martolos: Hristiyan tebaadan olup, Osmanlı Devleti için sınır bölgelerinde çalışan kimselere bu ad verilmektedir.Bunlar,casusluk,hububat nakli,geçitlerin korunması,asayiş ve küçük kalelerin muhafazası gibi işlerde çalıştırılmaktadır.

13-Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi (1450-1590), 2. bs., Türk Tarih Kurumu,1998,s.12.

14-Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e., s.48.

15-Fahrettin Kırzıoğlu, a.g.e., s.49.

16-Fahrettin Kırzıoğlu,”I. Selim çağında Hopa ile Arhavi köyleri”, Türk Folklor Araştırmaları,İstanbul:Nisan 1966,cilt 10,s.201.

17-M. Hanefi Bostan, XV-XVI Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat,(Basılmamış doktora tezi) Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yeni Çağ Tarihi.s.194-195.Aktaran,Zeki Koday,e.g.e.,s.112.

18-Levon Haçikyan, e.g.e., s.57-59.

19-Sergey Vardanyan,”1776 yılına ait ‘Müslüman Hemşinli Ermeniler hakkındaki önemli bir şehadetname”.”Hemşin ve Hemşinli Ermeniler (Konferans makaleleri)”,Yerevan:Ermenistan Cumhuriyeti Bilimler Ulusal Akademisi Tarih Enstitüsü,2007,s.278.

20-Aktaran Sergey Vardanyan, a.g.e., s.283.Yazıdaki “Türkleşmiş” ifadesinin Müslümanlaşmış olanlar için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

21-Talin Büyükkürkciyan,”Hemşinlilerde unutarak ve gizlenerek var olmak”, yayınlanmamış yüksek lisans tezi.İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı,2011.

22-Levon Haçikyan, a.g.e., s.38,dipnot 30.

23-Hopalı esnaf Hızır Yazıcı ile yapılan görüşme Biryaşam dergisi, sayı 2.Temmuz 2008.

24-A.g.y.

25-Artvin İş Rehberi, ATSO Yayınları, 2012.

26-Cemil Aksu,”Karadeniz’in sol köşesi: Hopa”; Karardı Karadeniz içinde,(ed.) Uğur Biryol,İstanbul:İletişim Yayınları,2012.

27-Özcan Alper&Cemil Aksu,”Sol, Yerellik ve Demokratik Özerklik”, Birikim dergisi, sayı 259, 2011.

**Cemil Aksu, Hemşinliler Kimdir? Nereden Geldiler, Nereye Giderler?

Toplumsal Tarih, sayı: 236, Ağustos 2013, s.40-47. 

Üniversitenin ismi değişti içi aynı!

Hande KANDİL

Son zamanlarda oldukça sık tartışılan cami-cemevi projesi ve “demokrasi paketi” üzerinden Hükümetin Alevi yaklaşımındaki samimiyetini, projeden kaynaklı Alevilerin “ayrışmaları”nı ve beklentilerini Alibeyköy-Karadolap halkı ile konuştuk. İlk günden beri bu projenin samimiyetine inanmadığını söyleyen Sakine Dönmez, projenin üstü kapalı kendileri reddetme projesi olduğunu söyledi. Bunların dün de olduğunu bugün ve yarın da olacağını belirten Dönmez, “Önemli olan bizim burada ne yapacağımız?” dedi. Alevi yurttaşlar olarak beklentilerinin belli olduğunu aktaran Dönmez, “Ama mevcut yapı bunlara karşılık vermekten çok uzakta. Paket bunun delilidir” diye konuştu.

MASA BAŞI İŞLER

“Böyle bir projeye niçin ihtiyaç duyulmuştur? Ona bakmalıyız. Alevi yurttaşların böyle bir talebi mi oldu?” diyen  Milkinaz Demir, bunların halkın istekleri olmadığını, masa başı işler olduğunu söyledi. Hal böyleyken beklentilerden söz etmenin garip olduğunu belirten Demir, “İşte pakette de samimiyetlerini gördük. Bir tek Alevilikle ilgili bir çalışma yok. Üniversitenin içi aynı kaldıktan sonra adını değiştirsen ne olur?” dedi. Dini bir asimilasyon projesi olduğuna dikkat çeken Veysel Ak, projenin bahane edilerek ibadet yerlerini deforme etmeye çalıştıklarını kaydetti. Yurttaşlara durumu iyi anlatmak gerektiğini söyleyen Ak, “Al sana proje sözde açılım yapıyor. Birde kaç gündür reklamı yapılıyor. Bizle ilgili açılıma bak. İşte projenin özeti” diye konuştu.

SAMİMİYETLE İLGİSİ YOK

Cemaat projesi olduğunu belirten , “Düne kadar cemevi için yer vermeyen Melih Gökçek bugün cami-cemevi için kendini parçalıyor. Buradan bile projenin amacının samimiyetle ilgili olmadığını çıkarabilirsiniz” dedi.  Bölünme veya bölme çabasının yeni bir şey olmadığını kaydeden, Kami şöyle devam etti: “Alevilik adına bu Hükümetten hiçbir beklentim yok. Sivas olaylarının zaman aşımına ‘Hayırlı olsun’ dedi bu anlayış. Bir beklentim olabilir mi. Pakette bu çok açık zaten fazla söze gerek yok. Dünden bugüne ezilmişliğimiz devam ediyor. (İstanbul/EVRENSEL)