Ana Sayfa Blog Sayfa 6400

Ezidiler,El Konulan Arazilerini Mahkeme Kararıyla Geri Aldı

Batman’ın Beşiri İlçesi Kuşçukuru Köyü’nde yurtdışına göç ederken emanet ettikleri toprakları ellerinden alınan Ezidiler, açtıkları mahkemeyi kazanarak topraklarını geri aldı. Ezidilerden Nedim Erkiş, “Kuşçukuru Köyü içerinde bulunan tüm tapulu arazilerimiz bize iade edildi. Bundan dolayı çok memnunuz ve mutluyuz. Bu davanın kazanılması bizim köye ve ülkemize geri dönmemizin mesajıdır” dedi.

Batman’ın Beşiri İlçesi Kuşçukuru Köyü’nden 1992 yılında Almanya’ya göç eden Ezidiler, ve köydeki arazilerini bir aşirete emanet etti. Ancak, yıllar sonra arazilerine geri isteyen Ezidilere iddiaya göre arazileri aile tarafından geri verilmedi. Ezidiler, üzerlerine tapulu arazilerini geri almak için Batman 2’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı. Açılan davanın karar duruşması yapılırken, duruşmaya Almanya’dan gelen 10 Ezidi ile avukatları, Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel ile bazı sivil toplum örgütü üyeleri de izledi.

Duruşmada mahkeme, köydeki Ezidilere ait tüm tapulu arazilerin kendilerine iade edilmesini karar verdi. Mahkeme heyeti, köyde bulunan evlerin üzerinde yer aldığı arazinin ise, hazineye ait olduğuna hükmederek, söz konusu dosyayı Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevk etti.

Ezidiler adına konuşan Nedim Erkiş, kendileri açısından çok tarihi bir dava olduğunu belirterek, öncellikle destek veren tüm sivil toplum örgütleri, siyasi parti yöneticilerine teşekkür ettiğini söyledi. Kendileri açısından Batman’da bir tarih yazıldığını ifade eden Erkiş, “Tarih haklının yanında yer aldı. Kuşçukuru Köyü içerinde bulunan tüm tapulu arazilerimiz bize iade edildi. Bundan dolayı çok memnunuz ve mutluyuz. Bu davanın kazanılması bizim köye ve ülkemize geri dönmemizin mesajıdır. Umarız bundan sonra sürekli adalet ve hukuk mazlumun yanında yer alsın. Bundan sonra Türkiye ve Kürdistan’a barışın hızlı gelmesini istiyoruz. Açılan pakete her ne kadar Ezidi olarak unutulmuşsak da bu mahkeme bize umut vermiştir. Bundan sonra anayasada yerimizin olmasını istiyoruz. Burada kendi inancımızı özgür ifade edebilmek istiyoruz. Biz de bundan sonra dönüşlerimizi hızlandıracağız” dedi. – Batman

Postnişin Hacı Bektaş’taki caminin hikayesini anlattı…

Deniz GÜNEŞ

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy da son günlerdeki cami-cemevi projesini değerlendirdi.

Hacıbektaş’ta Türbe’nin yanı başındaki caminin Cemevi ile Cami Projesi’yle bağdaştırılmasına tepki gösteren Ulusoy o caminin II. Mahmut Yeniçerileri ortadan kaldırınca, Hamdullah Çelebi, Amasya’ya sürgün edilip Hacı Bektaş Dergâhı’na postnişin olarak Nakşibendi Şeyhleri atanınca yapıldığını anlattı.

Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelen bir ‘Çelebi’ olan Veliyettin Hürrem Ulusoy, “Gerçekten kardeş olmamız isteniyorsa, ancak her konuda aynı haklara sahip olan -ne bir milim aşağı, ne bir milim yukarı, aynı haklara sahip olan- insanlar kardeş olur. Biri seni ötelerse, hiçbir hak vermezse sana, “Cemevin cümbüş evi” derse, onunla nasıl kardeş olacağız?” dedi.

Geçtiğimiz günlerde, Amasya’da, Hamdullah Çelebi’nin makamında yapılan muhabbet toplantısında Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un “Cemevi ile Cami Projesi” hakkındaki değerlendirmeleri şöyle oldu:

“Bu Projede amaç kardeşlikse, kardeş olmaksa eğer, başka konularda da kardeş olmamız lazım. Hangi konuda kardeş olmamız lazım? Bakıyorsunuz bir tane Alevi-Bektaşi vali göremiyorsunuz; bir genel müdür göremiyorsunuz. Sen Alevi-Bektaşi misin? Geri dur! Böyle bir şeyde kardeş olmuyoruz, ama her ne amaçsa -ki buna şüpheyle bakıyorum ben- cemevi ile cami yan yana.

Cemevi ile cami yan yana olduğunda, camide ezan okunurken cemevinde de duvaz okunuyorsa ne olacak? Hangisi susacak acaba? Buna neden ihtiyaç duyuluyor? Cami-kilise-havra yan yana olunca sokak ortasında insanlar öldürülmedi mi? Mezhep ya da din savaşları olmuyor mu?

Gerçekten kardeş olmamız isteniyorsa, ancak her konuda aynı haklara sahip olan -ne bir milim aşağı, ne bir milim yukarı, aynı haklara sahip olan- insanlar kardeş olur. Biri seni ötelerse, hiçbir hak vermezse sana, “Cemevin cümbüş evi” derse, onunla nasıl kardeş olacağız? Biz Alevi-Bektaşi toplumu olarak kardeş olmaya hazırız, ama aynı haklara sahip olmak isteriz. Elimiz kolumuz bağlı, ama sen boks eldivenlerini takıyorsun: O zaman eşit olmayız. O zaman avantaj hep sende, hep dayak yiyen ben.

Burada farklı amaçlar olduğunu düşünüyorum ben. Herkes kendi inancına devam etsin ve birbirlerine saygılı olsunlar. Devlet de artık inançtan elini çeksin. Devletin inancı olmaz, devlet inançsızların da devletidir. Her farklı inançtan olanların da devletidir. Sadece bir mezhebi kucağına çekip, öbürlerini itmesin.

“ALEVİ-BEKTAŞİLERİN DE BARIŞ MASASINA OTURMASI LAZIM”

En son barışta, Kürtlerle olan barışta da eksiklik var. Türkiye’de yaşayan bir sürü grup var. Bu grupların hepsinin birden, tabii Alevi-Bektaşilerin de barış masasına oturması lazım. Gerçekten bir barış isteniyorsa, gerçekten herkesin hakkı kendine teslim edilmek isteniyorsa, gerçekten herkes inancını yaşamak istiyorsa, devletin inançlardan elini çekmesi lazım, herkese aynı uzaklıkta olması lazım, din ile ilgisini bitirmesi lazım.

Bunda hiç şüphe yok, amaç bunun tam tersi. Biz yoğurdu üflüyoruz, çünkü şimdiye kadar Alevi-Bektaşi toplumuna bir milim bile hizmet gelmedi. Peki, neden gereksinim duyuluyor buna?

“ALEVİLİKLE İLİŞİĞİ OLMAYANLARLA TEMAS KURUYOR”

Biz sadece şunu görüyoruz: “Aleviler kim? Biziz!” diyecek birileri yaratıldı. Gerçek Aleviler kenarda duruyor. Sadece protesto ediyorlar, kendi aralarında tartışıyorlar. Diğerleri, “Ben Aleviyim” deyip de Alevilikle ilişiği olmayanlarla temas kuruyor. Cemevi ve Cami Projesi de bunun devamı bence.

Buna neden ihtiyaç duyuluyor? Herkes kendi yoluna gitsin, isteyen cemevini, isteyen camisini yapsın, ama birbirlerine saygılı olsunlar. Cemevi ile cami yan yana olduğu zaman biz kardeş mi olacağız? Diğer yönlerden kardeş olamıyoruz, ama ikisi yan yana inanç mabetleri tamam!

Bu saçma bir şey! Çok saçma bir şey! Asimilasyona hizmet ediyor. Amaç o!

“ZORLA YAPILMIŞ BİR CAMİDİR O”

Hacıbektaş’ta Dergâhı’nın içinde, Türbe’nin yanı başında da bir cami var deniliyor. Bu Cemevi ile Cami Projesinin onunla hiçbir ilgisi yok.

O caminin orada bulunmasının tarihi bir nedeni var: Sultan II. Mahmut 1826’da Yeniçerileri ortadan kaldırınca, şu anda makâmında bulunduğumuz Hamdullah Çelebi de Kırşehir’de idamla yargılandı.

O dönemde yargılanan bir tek Hamdullah Çelebi de değildi. Hem İstanbul’da hem de tüm Anadolu’da Alevi-Bektaşi Dergâhlarının başındakiler yargılandı, kimini öldürdü, kimini sürdü.

Hamdullah Çelebi, Kırşehir Şeriat Mahkemesinde on gün yargılandı. (Parantez içinde belirteyim: Vakfımız bu mahkeme tutanaklarını kitap olarak yayınladı. Hamdullah Çelebi’nin bu mahkemede yaptığı savunması, günümüzün Alevi-Bektaşi toplumuna ve toplumumuzun sorunlarına cevap verecek niteliktedir. Tüm Alevi-Bektaşilere bu kitabı edinmelerini tavsiye ediyorum) Mahkeme sonunda özel ulakla bir ferman geldi. Belki Padişah, Osmanlı’da yeni bir isyan çıkar diye biraz çekindi ve Hamdullah Çelebi, Amasya’ya sürgün edildi.

O Amasya’ya sürgün edilince, Hacı Bektaş Dergâhı’na postnişin olarak Nakşibendi Şeyhleri atandı. Türbenin yanındaki o camii, onların döneminde yapıldı. Bizim geleneğimizde olmayan bir şeydir bu.

1826 daha dün! 1834 yılında yapılan o caminin bizimle bir ilişiği yoktur. Dergâhımız 1300’lü yıllardan beri var. 500 yıl sonra dergâhımıza cami yaptırılması bizi asimile etmek amaçlıdır. Yani, Serçeşme’mizin tam içine, ortasına zorla yapılmış bir camidir o.

Biz, herkesin inancına saygı duyuyoruz, ama bizim inancımıza da saygı gösterilsin. Lütfen bu gerçeği herkes görsün ve toplumumuz da bu gerçeği dikkate alsın.”

Demokrat Haber

Katliam Öyküleri?

Mehmet SÖĞÜT

Yazar Fikret Güneş farklı bir yazar. Kitaplarında Alevi ve Kürt katliamlarını kendine eksen alır. Olanları adeta gözümüzün önünde canlandırır. İnsanların dramlarını okudukça nutkumuz tutulur. Yaşananlar yüreğimizi burkar. Ve insanlığımızdan utanırız.

Dersim, Maraş derken, sıra Çorum Katliamı’na gelmiş. Gitmiş mağdurlarla görüşmüş, onların anlattıklarını ve yaşadıklarını öyküleştirmiş. İyi de yapmış yazarımız.

Fikret Güneş’in “Kırkların Direnişi” adlı kitabı Ozan Yayıncılık’tan çıkmış. Öyküleri tanıkların anlatımlarından oluşuyor. Tanıkların söylediklerini edebi bir dille kaleme almış. Her bir öykü insanı derin hüzünlere sürüklüyor. İsterseniz biraz da Çorum’dan söz edelim.

Çorum’un aydınlık yüzü
Çorum denilince akla iki kişi gelir. Biri İbrahim Kaypakkaya’dır. O Çorum’un aydınlık yüzüdür. Haktan, hukuktan ve ezilenlerden yana olmuştur. Kemalizm ve Kürt sorunu noktasında yaptığı çözümlemelerle insanların içinde hayranlık uyandırmıştır. Ve Türkiye devrim tarihinin en cesaretli devrimcisidir. Düzenden tam bir kopuş içerisindeydi. Sistem de onu lime lime ederek intikamını almıştı.

Diğer Çorumlu ise Ebu Suud’dur. Kanuni döneminin şeyhulislamıdır. Alevilerin katli için fetvalar çıkartır. “Alevinin malı, canı ve namusu size helaldir”der. Ebu Suud’da Çorum’un kara yüzüdür. Canidir ve insanlıktan asla nasibini almamıştır. İşte Çorum olaylarında Ebu Suud’un kara kalpli adamları devredeydi. Ruhu dolaşmaktaydı Çorum’un üzerinde. Türk İslam sentezinin bir gereği olarak Aleviler ve Kürtler yaşamamalıydı. MHP’nin üst adamlarımdan Gün Sazak’ın öldürülmesinden sonra başlar olaylar. Alevi ve ezilen diğer kesimler ekmek derdindedir. Gün Sazak’ın öldürülmesiyle uzaktan yakından bir alakaları yoktur. Diğer şehirlerden Faşistler Çorum’a takviye edilir. Halbuki Çorum değişik milliyet ve inançlardan oluşmaktaydı. Ve insanlar birbirlerine saygılıydılar. Birkaç gün içinde nasıl insanlar birer vahşiye dönüşebildi?

Camilerimizi yakıyor! yalanı
Yukarıda sorduğum sorunun cevabını kitabı okudukça anlıyorsunuz. Söylenen yalan hep aynı, “Kızılbaşlar camilerimizi yakıyor,” biçiminde. TRT Radyosu’nda bile bu yalan haber verilir. Türklüğün ve İslamın elden gideceği propagandası yapılır. Cahil insanlar galeyana getirilir. Başlarında ise cezaevinden çıkartılmış sapık ruhlu biri vardır. Acımaz hiç kimseye. Kadınların memelerini keser. Çocuklar öldürülür. Polis katillere yardımcı olur. Asker ise mağdurlara yardım ediyormuş izlenimini verir. Bazen de gerçek yüzlerini ortaya koyarlar. Vali’den tutalım, Milli Eğitim Müdürü’ne kadar bütün kurumlar katliamın birer parçasıdırlar.

Yalnız Çorum’un demokratları da vardır. Sünni Türk olmalarına rağmen, Alevilerden yana tavır koyarlar. Milönü Mahallesi’nde tam bir dayanışma örneği gösterilir. Namaz kılan insanlar bile gidip barikatlarda nöbet tutarlar.

Kitapta dikkatimi çeken bir nokta oldu. Dersimli Alevi Kürtlerin daha çok hedef olmalarıydı. Hıdır amcanın anlattıkları tüylerimi diken diken etti. Hıdır amcanın ailesi Dersim Katliamı’nda öldürülmüştür. Dayısı bunu alıp saklamaya çalışır. Çocuktur henüz. Dayısını tarlada öldürürler. Geceyi bekler. Ve gece gidip dayısının koynuna girer.
Fırına atılarak yakılan Dede Veli Solmaz da bir Dersim sürgünüdür. Ölümüne dövülen öğretmen de bir Kürt Alevisi. Ve doğal olarak Maraş Katliamı’yla kıyasladım. Kürt olmak katmerli suçların başında geliyormuş, anladım. Sistem, o güzelim ülkeyi Türk ve İslamlaştırmak için özellikle Kürtleri gözden çıkarmış. Hele de Alevi Kürtleri.

Kurtarın Beni
Kitabın en can alıcı öyküsü ise, “Kurtarın Beni,” dir. Bir katliamcının yaşadığı vicdan azabını anlatır. Yazar Fikret Güneş’in bu öyküsü sadece kurguya dayanmış ya da ben öyle hissettim. Ama o cahil köylünün yaşadıkları beni derinden sarstı. “Keşke insan başkasına alet olmasa,” dedim. Çünkü fakir bir Türk köylüsüdür ve bir anlık gaza gelmiştir.
Yazar Fikret Güneş’in kaleme aldığı, “Kırkların Direnişi” adlı kitabı ibret verici katliam öyküleriyle doludur. Onun için insanların okuması gerekiyor. Kitapta cellatların nasıl çarpıtılarak, melek kılığında insanlara sunulduğunu göreceksiniz.

Özgür Politika  01.10.2013

 

 

Demokratikleşme Paketi’nde azınlıklar için neler olmalıydı?

Emre ERTANİ
Nüfusu erimeye yüz tutan ve kültürünü yaşamak yerine yaşatma mücadelesi veren azınlıklar için bir ‘demokratikleşme paketi’ hazırlanıyor olsa neler yapılması gerekirdi?

Yeni anayasa daha kapsayıcı ve bütün etnik gruplara eşit mesafede duran bir vatandaşlık tanımı içermeli.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana toplumun Türk olmayan unsurlarını tehdit öğesi olarak algılayan ve gizli kodlarla fişleyen anlayış sona ermeli.

Gayrimüslimlerin devlet memurluğu konusundaki yazılı olmayan yasaklara son verilmeli.

Eğitimden vakıfların faaliyet alanlarına kadar birçok konuda azınlık haklarının askıya alınmasına neden olan, hukuk dışı ve çağdaş insan haklarına aykırı ‘mütekabiliyet’ uygulaması terk edilmeli.

Türkiye’nin imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Irk Ayrımcılığının Tüm Biçimlerinin Önlenmesi Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelerin getirdiği ayrımcılığın önlenmesine yönelik yükümlülüklerin iç hukuka entegre edilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı.

Nefret söylemini caydırmak ve cezalandırmak için TCK’nın 216. maddesi yeniden düzenlenmeli; nefret suçu sadece ‘kamu düzenini’ veya ‘kamu barışını’ tehdit eden bir fiil değil, ilkesel bir yanlış olarak ele alınmalı.

‘Türk kimliğine hakaret’ konusunda gösterilen hassasiyet bütün etnik ve dinsel kimliklere karşı gösterilmeli ve mevcut kanun maddesi bu doğrultuda düzeltilmeli.

Her türlü ayrımcılığın yasal kovuşturmasına imkân verecek ‘ayrımcılığın önlenmesi ve ortadan kaldırılması’ için tartışmaya açılan yasal düzenleme daha kapsamlı bir hale getirilmeli; kanunun etkin uygulanmasını sağlamak için bir kurulun oluşmasında Türkiye’de sistematik bir şekilde ayrımcılığa maruz kalan grup ve bireylerin ihtiyaçları belirlenmeli ve görüşleri alınmalı.

Azınlık okulları özellikleri itibariyle kalıcı bir özel statüye kavuşturulmalı. Bu konuda yapılacak yasal düzenlemede pozitif ayrımcılık ilkesi gözetilmeli.

Azınlık okullarının ders kitaplarının hazırlanmasında, öğretmen yetiştirilmesinde, öğretmen maaşlarının ödenmesinde ve bütçe açıklarının kapatılmasında hükümet finansal destek sağlamalı.

Tarih ders kitapları azınlıklara karşı ‘kin ve düşmanlık’ ve ayrımcı söylem içeren anlatımlardan arındırılmalı.

İbadet mekânlarının açılmasından ve idamesinden din adamı yetiştirmeye kadar uzanan geniş alanda Müslümanlarla eşitlik gözetilmeli.

Kilise ve mezarlıkların bakımı ve onarımı için Lozan Antlaşması hükümleri uyarınca devlet ve yerel yönetim bütçelerinden pay aktarılmalı.

Restorasyon görmüş tarihi kiliseler ibadete açılıp yönetimleri ilgili Patrikhanelere verilmeli.

Ruhban eğitiminin yapılabilmesi için ruhban yetiştiren okulların açılmasına izin verilmeli.

Patrikhanelerin tüzel kişilik tanınmalı. Patrikliğe tüzel kişilik tanınması, Lozan Antlaşması’na aykırı olmayacağı gibi, kurumsal varlığın korunması açısından öngörülen pozitif haklara içkin bir uygulama olacaktır.

Hükümet, patrik seçiminde geleneksel teamüller doğrultusunda sivil katılımın belirleyici olması için, hükümetten talep edilen patrik seçiminin yapılmasına izin vermeli. Her patrik seçiminin hükümetin iznine tabi kılınması yerine, kalıcı bir seçim tüzüğünün resmiyet kazanması mümkün olmalı.

Vakıflardan alınan ve devletin tasarrufuna geçen tüm taşınmazlar iade edilmeli, üçüncü kişilerin eline geçenler için de tazminat ödenmeli.

Cemaat vakıflarının mülk edinmesinin önlenmesine yönelik 1936 Beyannamesi gibi hukuk dışı gerekçelerden vazgeçilmeli. Cemaat vakıflarının mülk edinmesiyle ilgili 1974 Yargıtay Kararı gibi eşit vatandaşlık ilkesini çiğneyen yargı kararlarının önünü kesmek için anayasal güvence sağlanmalı.

Kışanak: Paket Kürt’e Kürt, Alevi’ye Alevi diyemedi

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak Demokratikleşme paketini eleştirdi. Parti Genel Merkezi’nde bir açıklama yapan Kışanak, “Demokratikleşme Paketi’nin beklentileri karşılamadığını, Kürt’e Kürt, Alevilere Alevi demediğini” dile getirdi. Kışanak, paketin halkın sıkıntıları dikkate alınarak hazırlanmadığını söyledi.

“Demokratikleşme paketi, Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacına yanıt veren bir paket değildir” diyen Kışanak’ın açıklamaları şöyle: “Çok beklemeye değer bir paket miydi? Tüm Türkiye gördü. Bizler Barış ve Demokrasi Partisi olarak, Kürt sorununda demokratik yol ve yöntemlerle çözülmesi konusunda büyük emek ve çaba sarf etmiş bir geleneğin temsilcisi bir partisiyiz. Kürtler, Kürt sorununun çözülmesini, Aleviler inanç özgürlüğü sorununun çözülmesini, ülkenin ötekileştirilen tüm kesimleri, kendilerini yönetime katabilme fırsatını yakalayabilmeyi arzu ediyordu. Yıllarca bunun mücadelesini verdiler. Bu paketin, bu beklentilerin hiç birine yanıt vermediğini çok açık ifade ediyoruz. Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacına yanıt veren bir paket değildir.”

radikal

Alevilerden ‘boş paket’ tepkisi

“Demokratikleşme Paketi” Alevi cephesinde tepkiyle karşılandı. Alevi kurum temsilcileri Kenanoğlu, Geçmez, Özel ve Bülbül, pakette kendileriyle ilgili bir düzenlemenin olmamasını, “Alevilere yönelik yasaklar devam edecek” şeklinde yorumladı.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Kenanoğlu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül “demokratikleşme paketi”ni ANF’ye değerlendirdi…

KENANOĞLU: ALEVİLERE YASAK DA, HAKARET DE DEVAM EDECEK

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Kenanoğlu, “Bir hayal kırıklığına uğramadık. Çünkü pakette, AKP hükümetinin en fazla Alevileri kendi kontrolüne alma gibi bir çabası olabileceğini düşünüyorduk. Oysa buna bile tahammül edilmediğini gördük” dedi.

Nevşehir Üniversitesi’nin isminin Hacı Bektaş Veli Üniversitesi olarak değiştirilmesinin ise Alevilerin taleplerinden olmadığını belirten Kenanoğlu, şöyle devam etti: “Bu bizi ilgilendiren bir konu değildi. Hacı Bektaş Veli’nin zaten toplum üzerindeki etkisi biliniyor. Üniversiteye adının verilmesi onu yüceltmez. Bu, ‘Aleviler açısından iyi oldu’ denilecek bir değişiklik değil. Dersim adının iadesi ve cemeviyle ilgili statü de konuşuluyordu ama pakette bunlarla ilgili de bir madde bulamadık.”

“Dini inançların yaşanmasının engellenmesine de cezalalandırılma getirilmesi Alevileri kapsamıyor” diyen Kenanoğlu, ekledi: “Çünkü mevcut uygulamalarda da bu tür kanunlar sadece devletin kabul etmiş olduğu inanca göre işliyor. Alevilere dönük hiçbir olumsuz uygulama, hakaret cezalandırılmadı. Alevi inancı zaten devlet nezdinde kabul gören bir inanç olmadığı için pakatteki düzenleme de bizi kapsamayacaktır. Bizlerin inancı ‘dini inanç’ olarak kabul edilmediği için, paketteki bu engellemenin kapsamına girmiyoruz. Anladığımız kadarıyla; Alevilere yasaklar, küfürler devam edecek ve cezasız kalacak.”

GEÇMEZ: TÜRK-SÜNNİ BİR PAKET

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ise “Paketi dinlediğimizde devlet dilinin devam ettiğini gördük. Sünni olan devleti tamamen sünnileştirmeye dönük bir paket olarak görüyoruz” dedi.

Geçmez, pakette Alevilere yer verilmemesinin, Aleviler açısından “mücadeleyi aktifleştirme nedeni” olduğuna dikkat çekerek, “19 Ekim’de Mersin’de yapacağımız mitingde, mücadelemizi yükseltmeye başlamış olacağız. Paketteki diğer düzenlemelerin de yerel seçime dayalı olduğunu düşünüyoruz. Başbakan sadece yerel yönetimlerle ilgili seçimde malzeme almak istedi ama eline yüzüne bulaştırdı. Devlet politikasını daha yaygın bir hale getirdi; laiklikten, eşitlikten, haklardan uzak bir paket ile Sünni-Türk sistemini korumuş oldu.”

ÖZEL: HÜKÜMET ALEVİLERİ YOK SAYDIĞI GİBİ; ALAY DA EDİYOR

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel de, “Demokrasiye inanmayan birileri demokratikleşme paketi hazırlarsa, böyle bir sonuçla karşılaşıyoruz” diyerek, paket içeriğinin Alevilerin bir kez daha yok sayıldığı anlamına geldiğini belirtti.

Özel, “AKP hükümeti demokrasiyi amaç değil araç olarak görüyor. Açıklanan paketle bunu yeniden anlamış olduk ve yanılmadık. Hükümet Alevilerle ilgili şu ana kadar olumlu hiçbir adım atmadı ve bundan sonra atmayacağını da öğrenmiş olduk. İnanç özgürlüğü kapsamında sorun çözülebilecekken, bunu ısrarla yapmıyor. Bu sadece Alevilerin değil; temel insan hakkıdır” dedi.

Hükümetin, Aleviliği bir inanç olarak tanımadığı için, kendilerine dönük ayrımcılığın da ‘inanca saldırı’ şeklinde değerlendirilmediğini ifade eden Özel, “İnanç olarak tanısaydı uğradığımız saldırı ve hakaretlerin bir yaptırımı olabilirdi. Ama pakette yok sayıldığımız gibi, aslında alay ediliyoruz. Alevilerin temel hakları var. Bunları gündeme almak yerine bir üniversitenin adını değiştirmenin bizim için bir hükmü yok” diye konuştu.

Özel, Aleviler olarak ekim ayında düzenleyecekleri eylemlerle hükümete yanıt vereceklerini bildirirken, önümüzdeki günlerde “demokratikleşme paketi” ile ilgili ayrıntılı değerlendirme yapmak için basın toplantısı düzenleyeceklerini duyurdu.

BÜLBÜL: AKP’NİN BİZLERİN SORUNUNU ÇÖZME YETENEĞİ YOK

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Yüzde 10 seçim barajının, öğrenci andının okunmasının bir meşruiyeti var mı? Bunlar zaten toplumun demokratik mücadelesi ile kazandığı fakat yasalarda yer almayan düzenlemeler. Bunlar zaten toplum tarafından kazanılmış. Başbakan bu hakları tanıdığını söylemekle demokrasi bahşettiğini mi sanıyor? Ya da bizi ahmak yerine mi koyuyor?” diye konuştu.

Hükümetten Alevi toplumunun demokratik talepleri konusunda güven vermediği için bir beklenti içine girmediklerini belirten Bülbül, şöyle devam etti: “Alevi açılımı devam ediyormuş da, o tamamlanınca açıklama yapacaklarmış… Bu da, ipe un sermenin bir başka biçimi. Açıkçası bu hükümetin bizim haklarımıza dair bir gelişme sağlayabilme becerisi, yeteneği ve demokratik algısına sahip olmadığını düşünüyorduk, yine düşünüyoruz. Bu paketin değerlendirmesi şudur: Bu paketten bize inkar, asimilasyon ve ret çıkmıştır. Biz de bu inkar asilimasyon ve reddin karşısında meşru, demokratik haklarını kullanan, alanlara çıkan, eylem yapan bir tavır sergileyeceğiz. Bu sadece bize mahsus bir görev değil; Türkiye’nin bütün ötekileştirilen, inkar edilenlerinin aynı mantıkta buluşması gerekiyor. Böyle algılanmadığı sürece AKP’nin paketi, matruşka bebekleri gibi birbirini takip edecek. Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım!”

Bülbül, “Bu paketin bizim cenahımızda, demokrasi, temel hak ve özgürlükler bekleyen kesim tarafından bir tek tarifi vardır; rezalet ve kepazelik” dedi.

ALİ BARIŞ KURT – ANKARA / Fırat

PSAKD: Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım

“Demokratikleşme Paketi” Alevi cephesinde tepkiye neden olurken “Alevilere yönelik yasakların devam edeceği” değerlendirmesi geldi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, “Bu paketten bize inkar, asimilasyon ve ret çıkmıştır” derken, Türkiye’nin bütün “ötekileştirilen, inkar edilenlerinin” aynı mantıkta buluşması gerektiğini belirtti. Bülbül, “Böyle algılanmadığı sürece AKP’nin paketi, matruşka bebekleri gibi birbirini takip edecek. Paket beklemek yerine AKP’yi paketlemek lazım” ifadelerini kullandı.

Paketli demokrasi

Gözlerimizi kapatalım, hafızalarımızı şöyle bir zorlayalım ve dünyayı düşünelim, bizden başka hangi ülkede paketli demokrasi var?

Kitap okumayı sevmeyiz, bu ayıbımızı hiç düşünmeyelim de, kitaplığı olan üç beş arkadaşımız var ya, onlara bir sorma zahmetinde bulunalım; hangi ülkeler de paketli demokrasi varmış?

İnternete girelim google arama motorunda aratalım demokrasi paketli ülkeleri… Kaç ülke bulacağız bize benzeyen!

Meşhur atasözümüz aklıma geliyor; Sürü, çobanından belli olurmuş. Osmanlıdan günümüze kadar demokrasi geldi de biz mi görmedik.

Başımıza güç seçtiğimiz insanların eline, diline bakan bir ülke insanlarıyız, bunu kabul edelim. Suç bizde, eksiklik bizde, cahillik bizde, körlük bizde, seçtiklerimize tapınma bizde, seçtiklerimize kul, köle olmak bizde.

İçimizden birilerimiz çıkıp “hakkımı istiyorum” dediğinde hemen bölücü, vatan haini, kökü dışarıda, yani rahatımızı kaçırmaya çalışan ülkelerin ajanları ilan ediveriyoruz. Sürü pisikolojisi dedikleri bir durum ve korkunç.

Üç ay ülkemizin bir çok şehrini, köyünü dolaştım. Yoksul insanların evlerine, sofralarına konuk oldum, yer yataklarda yattım, sohbetlerini dinledim; Herkes yaşamdan şikayetçi. Tarımcılık bitmiş, hayvan besiciliği bitmiş, meyvecilik bitmiş, nasıl geçineceklerini dahi bilmeyen, geleceğinden kaygılı insanlarımız.

Tarımcılık bitmiş, çünkü toprağı sürmek için traktör alınacak, vergileri ödemeleri mümkün değil. Traktöre mazot gerek, dünyanın en pahalı mazotunun satıldığı bir ülkede küçük çiftçinin bu fiyata gücü yetmiyor. Tarlalar doğu illerinde bomboş. En güzel örnek Elbistan ovası. Osmanlının tarım ambarı dediği, Evliya Çelebi’nin bitki zenginliğini anlatmakla bitiremediği Elbistan ovası kuru bir çöl görüntüsünde. İnsanın içi sızlıyor gördükçe. Batı illerinde ise bir zamanlar en kaliteli tütün ve pamuğun yetiştiği ovalar, şimdi zeytin ağaçlarıyla kaplanmış.

Tarımcılığın yok olmasının bir başka nedeni daha var; Sular çekilmiş. Bir zamanlar insanların sularında yüzdüğü, balıklar tuttuğu, büyük çınar ve söğüt ağaçlarının yetiştiği akar sular şimdi kurumuş birer su yatağı. Paketli devletimizin ormanlarımızı yok eden rantçı politikaları suların çekilmesinin tek nedeni.

Ormanlar hızla yok ediliyor. Hemen her dağımızın birkaç yerinde taş ve maden ocaklarının çok ilkel bir tükenmesini görüyoruz yollardan geçerken. Ormanların yok edilmesi, sadece ağaçların kesilmesi değil, biolojik yapı kökünden sarsılıyor. Ormanlarda yaşayan tüm canlılar ölüyor. Akar sular akmaz oluyor. Eskiden su akan çeşmelerin taşlarından öte bir şey kalmamış. Ormanların yok olması, orman canlılarının yok olması gibi doğal hayvan besiciliğini de tüketmiş. Keçi, koyun güdülen dağlar, ovalar, dereler anılarda ve türkülerde kalmaya az zaman var..

Doğal meyvecilik, sebzecilik bitmiş çünkü emeği ödemiyor. Ünlü Bakırçay ovasında yetişen domatesin kilo fiyatı 18 kuruş. Biberin fiyatı 22 kuruş. Daha ötesini soramadım, sormaya gücüm kalmadı.

Paketli devletimizin yaptığı oto yollar ise bir başka alem. Eskiden yapılan yollar idare eder de, iktidarın yaptığı yollara girdiğimde kendimi çok dalgalı bir denizde yolculuk ediyorum sanıyorum, korkunç ve tehlikeli..

Dün arkadaşlarım başsağlına gelmişler onlarla bu durumu konuşuyoruz. Eleştirilerimi Almanların oyunu olarak niteledi birisi. Gezi eylemleri de Almanların ülkemizi karıştırmak için yaptığı bir oyunmuş, yeni öğrendim. Ekledi; İstanbul’a 3. Havaalanı yapılırsa, Londra ve Frankfurt havaalanları marka olmayacak, İstanbul 3. Havaalanı dünyanın markası olacakmış. Almanların da, İngilizlerin de korkusu buymuş ve bu nedenle ülkemizi karıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Şok oldum bu sözlere ve hala üzerimden atabilmiş değilim. İnsanlar bu kadar kör cahil olabilir, bu kadar kişiliğini kaybederse daha çok paketlerle avunmaya devam edeceğiz. Çünkü, güce tapanlar en yakınlarını dahi harcamaktan geri durmazlar.

Ne diyor kutsal kitaptaki ayet: Senden olmayanın ellerini ve ayaklarını çapraz kes ki, sen de korkutucu bir güç görsünler.

Yaşadığımız bu. Bu gün demokrasi paketi açılacakmış, söylemi dahi insanı aşağılayıcı.

Mahrem-Alevilik-Tuncel Kurtiz Usta

Ayşe ACAR

Kültür ve inanç kodlarını okuyamamak gibi temel bir sorunumuz var. Üstelik Anadolu gibi kültürlerin ve inançların Aşure misali bir kazanda tat verdiği bir coğrafyada. Özellikle bazı tarihçiler, tarihi vakaları köşelerine taşıyan yazarlar, gazeteciler, gazeteler, televizyonlar ne yazık ki memleketi tanımıyoruz. Ne acı…

BBC’nin ünlü bir belgesel serisi vardır; Around the World in 80 Faiths/ 80 İnanışla Devriâlem. Türkiye ayağında danışmanlık yaptığım bir proje. Proje esnasında BBC ekibinin Anadolu inanç kodlarını okumada bu kadar yetkin ve hassas olduklarını gördüğümde çok şaşırmıştım. Oysa onlar ‘gerçek’ ne ise onu aktarmak için olması gerekenin bu olduğunu söylüyorlardı. Bizden daha iyi inanç/kültür kodları okuyabiliyor olmaları benim için daha da acı…

Kazdağları uzunca bir süredir siyanürle altın arayan, bu sebeple ormanı talan edenlere karşı savaş veriyor. Fakat gündeme Tahtakuşlar Köyü ‘yobaz mıdır değil midir?’ sorunsalı ile geldi. Tuncel Kurtiz ustanın nerede toprağa verileceği konusu müthiş bir haber kirliliği ile tartışıldı. Ola ki Tahtakuşlar Köyü ‘köy mezarlığında ustaya yer vermeyecekse Alevi olamazlar!’ noktasına kadar getirildi konu.

Twitter’da Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi içerikli tweetler havada uçuştu. Kültür/inanç kodları konusunu en önce bilmesi gerekenlerden biri olarak Eski Kültür Bakanımız Sayın Günay ‘vah olsun!’ deyip ‘yobaz’ ilan etti köyü.

Köy mezarlığına ustanın kabul edilmeyişi yanlış bir haber de olabilir, doğru da. Sorun bu habere olan yaklaşımımızda. İnanç kodlarını okumayı bilmeden acele davranıp hata yapıyoruz. Bazen Mahrem nedir bilmiyoruz.

Evimize bir misafir geldiğinde eğer yeni tanıyorsak salonumuzda ağırlarız. Şayet biraz arkadaşlığımız varsa mutfağımıza girmesi bize yanlış gelmez. Fakat yatak odamıza yalnızca eşimizi, yâr diye kıymet verdiğimizi almayı uygun buluruz. Orası bizim mahremimizdir.

Kâbe’ye Hıristiyanlar, Yahudiler, başka inançtan insanlar giremiyor. Yalnızca Müslümanlar girebiliyor. Kâbe, beytullahtır. Beyt, ev demek. Mahrem anlamında kullanılır. İhram-mahrem- haram kelime kökleri aynıdır. İslam geleneği Kâbe’yi kendi mahremi olarak görür. Biz ‘olur mu öyle anlamsız şey, nerede insanlık, açın sınırları herkes gelsin’ diyebiliriz. Fakat orası belli ritüellerin uygulandığı mahrem bir evdir. Bu talebimizle hem orayı kendine mahrem bilenlere haksızlık eder hem ritüeli bilmeyeni zorda bırakabiliriz.

Bu mahremiyet, bir anlamda sınırlama yalnız dinler için geçerli değildir. Kurumsal tüm yapılarda da vardır. Örneğin, üniversitelerde. Hukuk fakültesinde okuyan bir öğrenci ‘ben Hukuktan sıkıldım şimdi yan binadaki Tıp fakültesine devam edeceğim artık’ diyemez. Bu durumu aklımızla makul bulmayız.

Bunun gerçekleşmesi için bir yöntem vardır, onu gerçekleştirmekle mükellefizdir. Dini terminoloji – pratikte hakiki bir Müslümanlık var/yok konularına hiç girmiyorum- makul değil anlamında haram kelimesini kullanır, yasak. Biri ilkesini toplum yaşamını organize eden akıl/adalet üzerinden alır. Diğeri ilkesini esasında yine rasyonel zemini olan iman üzerinden alır.

Kentli insan Alevilik ve Alevilerle kentlerde karşılaştı doğal olarak. Kentte gördüğü Aleviliği referans alıyor. Her yerde Cemlerin kentte rahatlıkla girebildiği Cemler gibi olduğunu, tüm Alevi dernek yöneticilerinin de Alevi önderi olduğunu düşünüyor. Oysa Alevilik Anadolu’nun Alevi köylerinde yaşanır ve önderleri de kameralar önüne çıkmayan Mürşit Ocakları Dedeleridir. Bireyi, toplumu ilgilendiren her konuyu Aleviler Mürşit Dedelere sormakla mükelleftir. Dede ise o toplumu Ehlibeyt çizgisinde kıyamete kadar taşımakla sorumlu olduğunu söyler. Dede Talipten, Talip’te Dede’den rızalık alarak yol alır. (Dedeler; Mürşit/Pir/Rehber Ocakları olarak 3 gruptur ve tüm Dedelere de Dedelik eden Mürşit Ocakları Dedeleridir.)

Gelelim Tahtakuşlar Köyüne. Alevi geleneğinin yüzlerce yıldır bozulmadan bugüne gelmesini sağlayan bugün ki halkalarından olan Tahtakuşlar Köyü, Kazdağlarında ki 9 Tahtacı Alevi köyünden biridir. Geleneği bozuluma uğratmadan getiren yalnızca Tahtacılar değildir elbette. Tek tek yöreleri yazmamıza gerek yok. Tahtakuşlar Köyünde bir Cem’e girmek için Alevi olmanız yetmez.

Musahibinizin olması gerekir. Müsahip, evli iki çiftin yol kardeşliğine verilen isimdir. Müsahip aileler birbirinin maddi manevi sorumluluğunu alırlar. Ancak sorumluluk alabilen insanlar yetişkin sayılır, Alevi olarak kabul edilir ve Cem’e alınırlar.

Müsahip olmak demek, kardeş aileniz herhangi bir hata yaptığında onunla birlikte cezaya razı olmak demektir. Ceza işlenen suça göre orantılıdır. Suç kapsamında temel düstur ‘eline beline diline’ sahip olmaktır. Ola ki basit bir suç ise, diyelim eşinize onu inciten bir söz söylediniz ve bu Cem’de Dede huzurunda eşiniz tarafından şikâyet olarak dile getirildi. Bu durumda iki aile birden suçlu bulunur. Ceza, örneğin bir çocuğun okutulması olabilir, ya da köyün maddi bir ihtiyacının karşılanması olabilir. Ola ki hırsızlık yaptınız ve bu Cem’de açıklandı, Dede’nin vereceği karara göre o ocaktan dışlanabilirsiniz. Buna, düşkün olmak denir. Düşkünler Ocağına 7 yıl hizmetle mükellef kılınırsınız, siz aileniz ve müsahip olduğunuz ailenin tamamı düşkün kabul edilir. Dışlandığınız ocaktan hiç kimse cezanız tamamlanıncaya kadar sizinle konuşmaz, konuşamaz. Bu Alevi köylerindeki mahrem kurallara yalnızca bir örnektir.

Alevilikte Cem esastır. Fakat Cem’de ki kuralların tüm yaşama alanına nüfuz etmesi gerekir. Zaten Cem’de sorgulanan yaşamın bizzat kendisindeki eylemlerin Ehlibeyte, Onun edebine uygun olup olmadığıdır. Ehlibeyt, ev halkı demektir. Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin. Bu beş kutsal kişi Mahremdir. Ev Halkıdır.

Mezarlıklar Alevi köylerinde mahrem yaşam alanlarından yalnızca biridir. O alanlara dünyanın en iyi insanı dahi olsanız dâhil olabilmek için Ehlibeyt edebine ‘İkrar’ verilmiş olması şartı aranır. İkrar söz vermektir. Bu yüzlerce yıllık bir gelenektir ve bazı Alevi köylerinde hala yaşıyor. Tahtakuşlar Köyü onlardan biri. Bu köylerin insanına ‘insanlığın en büyük zalimi’ muamelesini uygun görüp, ‘hayır, biz sizin özel bulduğunuz alanları, inançları falan önemsemeyiz!’ demiş olsak dahi, onların hala kendi özel duyguları, alanları olabilir ve bu geleneklerini yüzlerce yıldır yaşatıp, şimdi siz uygun bulmadınız diye bırakmayabilirler.

Değerli sanatçımız Tuncel Kurtiz’in ve ailesinin bu gelenekten haberi var mıdır bilemiyorum. Alevi Dedeleri ikrar konusunu Alevi geleneği içinde doğanlara hatırlatırlar ve ikrar vermeyen Alevi’yi zaten bu köylerde Cem’e almazlar. Fakat Alevi Geleneği içinde doğmayanlara asla bir dayatma gibi sunmadıkları gibi bu konu o kıymetli insanlarla olan diyaloglarda açılmaz, hem o insanları zorda bırakmak istemezler hem bu durum mahremdir. Fakat geleneğin dışından olan kişi kendi rızası ile ‘ikrar’ vermek isterse buna ‘hayır’ demezler/diyemezler.

Kazdağlarında en az 6 yıldır bir Tahtacı Cem’i görüntülemek için köylerin kapısında yatan bir yönetmen dostum var; Ahmet Yazman, Göbeklitepe belgeselinin yapımcısıdır. Ahmet bir kare görüntü alamadı hala. Alması da mümkün değil, buna adım kadar eminim. Üstelik Ahmet’le köylülerin diyaloğuna da şahit oldum. Ahmet onların artık oğlu olmuş. Ahmet’in ne yediği, iyi beslenip beslenmediği ile bile ilgileniyorlar. Ahmet üzülse tüm köylülerin yüzü düşüyor. Ama Ahmet’i Cem’e almıyorlar. Kuralları, ağır sorumlulukları olan bir gelenek Alevilik.

Hünkar Hace Bektaşi Veli’nin bir sözüdür; ‘Gelme Gelme! Dönme Dönme! Gelenin malını, dönenin canını.’ Mal; ev araba, can; beden zannedilmesin not düşüyorum: mal, mülk bedendir. Yani ‘sen ikrar verdin. Beden değilsin, kadın-erkek değilsin, sen cansın. Gelirsen bedenini bırak cinsiyetsiz gel. Bu yoldan dönersen de canın, yani asıl varlığın, kıymetin gider, bunu da bil’ demektir.

Tahtakuşlar Köyü bağlı olduğu mürşit ocağına sormadan bir karar alamaz, düşkün ilan edilmekten çekinebilirler. Bu köy binlerce yıllık katliamlara rağmen Alevi Geleneğini sağ salim bugünlere getirenlerin bugünkü halkalarındandır. Gelenek bugünlere kadar her türlü eziyete rağmen taşınabildiyse mahremiyeti koruyan, yola ikrarla giren ve her konuyu rızalıkla yürüten bu Alevi köy geleneği sayesinde bunu başardı.

Beklemeden, ola ki rızalık alınmasına dahi izin verilmeden telaş içinde yargılandı Tahtakuşlar Köy halkı. Sanki insan olmak, Hakk’a yürüyen bir can’ı uğurlamak yalnızca kentlilerin akıl edebildiği, kalpte sızı olarak yalnızca kentlilerin taşıdığı bir konuymuş gibi. Ne acı…

İki önemli değer; Tuncel Kurtiz… Turgut Özakman… ruhları şad olsun!

Not: Son dönemlerde bir belgeselci olarak saha çalışmalarımda yeni bir kuşak dikkatimi çekiyor; pozitif bilimleri bilen, önemseyen, teoloji üzerine de okumalar yapan kentli, eğitimli genç bir Alevi kuşak. Aleviliği Mürşit Dedelerinden ve köylerden öğreniyorlar. Alevilik halini kentlerde karakter olarak giyinmek istediklerini ifade ediyorlar.

gazetesiz

Cami Alevinin ibadet yeri değildir

Cem Vakfı ve Fethullah Gülen cemaatinin ortak girişimiyle temeli atılan cemevi-cami projesi  birçok Alevi Kurumu ve Aleviler tarafından tepkiyle karşılandı. Bu tartışmalar, Tayyip’in meşhur demokratikleşme paketinde   Alevi inancına yönelik adım atılması beklentisi yaratmış görünüyor. Son günlerde “cemevine ibadethane statüsü verilmesi” tartışmaları alevlenmiş görünüyor.

Aşağıda 28 Eylül 2013 günü T24 internet sitesinden bazı bölümler aldığım haberi ve yorumlarımıokuyucu ile paylaşıyorum. T24 haberi şöyle başlıyor: “Prof. Karaman’ın “Bir dinin iki mabedi olmaz” başlıklı yazısı 13 Eylül’de Yeni Şafak’ta yayımlandı. Karaman’ın bu yazısına cevap niteliğinde bir yazı kaleme alan Ali Bulaç, Zaman’daki köşesinde “Alevilerin cemevlerine ‘ibadethane’statüsü vermemek, dini alanın tamamını Diyanet’e hasreden Kemalist devlete ait bir yaklaşımdır” görüşüyle Karaman’ı eleştirdi.
Ali Bulaç’ın bu yazısına 26 Eylül’de “Kafa karışıklığı mı?” başlığıyla yayımlanan yazısında cevap veren Karaman, Zaman gazetesi yazarını “kafa karışıklığıyla”itham ederek, “İslam’ın mabedi tektir ve bu mabedin adı camidir, mesciddir ve mezhebi, tarikatı ne olursa olsun bütün Müslümanlara aittir. Bunun ötesinde ‘mezheplere ve tarikatlara ait’ olup zikir, ayin, kültürel faaliyet, din eğitim ve öğretimi… yapılan, özel yerler elbette olabilir; bu yerlere çeşitli isimler ve statüler de verilebilir, ama ‘mensupları Müslümanlar olan’ bütün grupların mabedi tektir, başka mekanları bu mabedin karşısına dikmek bölücülüktür”görüşünü dile getirdi.
Karaman’ın yazısına cevap niteliğindeki son makalesi 28 Eylül 2013 Zaman’da yayımlanan Ali Bulaç ise Yeni Şafak yazarına şu ifadelerle yanıt verdi: “Kendini Ehl-i Kıble sayan Alevilerin bir bölümü de ‘cemevini ibadethane’ sayıyor. Bunları ve kendilerini ‘Ehl-i Kıble saymayan’ Alevileri görmezlikten gelmek veya ‘yok saymak’  ya sahiden ‘kafa karışıklığı’na işaret eder veya devletin Diyanetİşleri Başkanlığı’yla sınırlandırdığı ‘din ve diyanet misyonu’nda ısrar etmek anlamına gelir. Bölgemizi ‘mezhep savaşları’ cehenneme çeviriyor. Herkesin dini, mezhebi ve ibadeti kendine!”
T24 internet sitesinde 28 Eylül 2013 yayınlanan habere göre Karaman’ın 13 Eylül tarihinde Yeni Şafak’ta yayımlanan, “Bir dinin iki mabedi olmaz” başlıklı yazısında şöyle deniyor; “Bu cemevi meselesi son yıllarda kamuoyunu çok meşgul etti. Başlangıçta bir kısım Alevî vatandaşlar, kendilerine göre uygun gördükleri yerlerde cemevi adıyla binalar yaptılar. Bu yapıların ibadethane (mabed) olarak kullanılacağı veya camiye alternatif olacağı konularında bir beyan yoktu. Daha önce, özellikle şehirlerde Alevîlerin ölülerinin cenaze namazları da camilerde kılınıyordu, ikinci adımda bazıları cenazelerini cemevlerinden kaldırmaya başladılar. Üçüncü adımda cemevlerinin, tıpkı camiler gibi ibadethane (mabed) olarak tanınması talebi ortaya çıktı. Bu talep henüz karşılanmadı, ama bir başlangıç yerine ‘aynımekanda bir cami, bir de cemevi yapma’ uygulaması başlatıldı. Beyanlarına bakılırsa bu uygulamanın amacı bölme değil, birleştirme, çatışma değil, buluşma imiş.
Şimdi soruyorum:
Her ikisi de Müslüman olan Sünniler ile Alevîler, bütün Müslümanların ortak mabedi olan camide namazlarını kılar, cenazelerini kaldırır; samah, ayin, zikir, dînî musiki, özel sohbetler gibi yine bir kısmı ibadet sayılabilecek faaliyetlerini özel mekanlarında (tekke, dergâh, cemevi…) yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur; yoksa farklı dinlerin mensupları gibi ibadetlerini, farklı mabetlerde yaparlarsa mı birlik ve beraberlik olur.
Bu teşebbüsün taraflarından biri şöyle diyor: ‘Devlet taraf tutarak, ‘Camiden başka ibadet yeri olamaz İslam’da’ gibi ipe sapa gelmez, hiç bir bilgiye dayanmayan bir düşünceyi kendisine düstur yapamaz.’
Bir kere devlet ‘camiden başka ibadet yeri olmaz’ demiyor, bunu diyen bir devlet temsilcisini ne gördüm, ne duydum.
Devletin ve önemli sayıda halk kitlesinin dediği şudur:
İbadet, şartlarıtaşıyan her yerde olur. Mesela namazı dileyen camide kılar, dileyen evinde, işyerinde, tarlasında bağında, tekkesinde, dergahında, cemevinde … kılar. Ama bir dinin iki mabedi olmaz. Mabed, mezhebleri ve tarikatleri farklı da olsa bir dine mensup olan bütün müminlerin ortak ibadethanesidir. Bu ibadethane dışında kalan ve içinde bir dine mensup grupların bazı ibadetler ile ayinler vb. icra ettikleri yerlere ‘mabed’ denmez, ‘tekke, dergâh, cemevi, dernek evi’ gibi isimler verilir. Ve bu uygulama yıllardır böyle olmuştur, ipe sapa gelir, bilgiye ve geleneğe dayanmaktadır.
Ortak mabed ve özel ayin vb. yerlerin aynı mekanda da, farklı mekanlarda da olması caizdir, tarihte de olmuştur. Ama hiçbir zaman bu gruplara mahsus özel mekanlar ortak mabed olan camiye alternatif olmamıştır, onun yerine konmak istenmemiştir. Asıl ipe sapa gelmez, bilgiye dayanmaz ve birlik amacına aykırı olan talep ve uygulama, gruplara mahsus özel mekanları, mabed diyerek caiminin yerine koymak, grupları ortak mabed olan camiden uzaklaştırmaktır.
Camilerle cemevlerinin aynı mekanlarda yapılması eğer sembolik birkaç uygulama ile sınırlı olmaz da birden genelleştirilirse köprü kurmadan ırmak geçmek gibi bir risk sözkonusu olabilir. Bunu yapmak isteyenler önce, Alevîler ile Sünnîlerin din alimlerini, kanaat önderlerini bir araya getirmeli, belli bir süreç içinde önce dinamitlenen köprüleri yeniden kurmalı, fikirler ve gönüller kaynaştıktan, taraflar birbirini anladıktan, bu farklı yapıların birinin genel, diğerinin özel olduğunu kabullendikten… sonra uygulamaya devam etmelidirler.
Kimsenin niyetini okumak durumunda değilim, ama kesin kanaatim şudur ki, müminlerin mabedlerini ikilemek birleştirmeye değil, bölmeye hizmet edecektir.”
Evet yukarda görüldüğü gibi Alevi inancına mensup olmayan yandaş kalem, önce kendine göre bir Alevilik tanımı yapıyor, sonra da bu tanımdan yola çıkarak şöyle demek istiyor;  eğer Alevilik te İslamsa, (yazar Aleviliğinİslam’ın hangi mezhebine ait olduğunu belirtmemiş gerçi) haklı olarak bir dinin iki mabedi olmaz diyor. Her ne kadar İslam mezhepleri arasındaki bölünmeden dolayı, bir mezhebin bir başka mezhebin camisine gitmemesi durumu varsa da, (Tıpkı Hristiyanlıktaki mezhepler gibi.)  Ancak bu mabetlerin ortak bir ismi vardır. Cami, Havra, Kilise gibi. Bu tür yaklaşımlar kendisine Aleviyim diyenlerin inançlarını tarifte anlaşamamalarında, kendini bir başka inancın alt bir versiyonu olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Eğer Aleviler ve onlar adına hareket ettiklerini söyleyen Alevi kurumları ve Alevi inanç önderleri bir araya gelip, her şeyden önce inanç kimliklerini belirlemede ortak bir noktada buluşamazlarsa, bu tür absürt tartışmalar da son bulmayacaktır.
Yukardaki mantık Aleviliği İslam içine çekerek asimile etme mantığıdır. Kurgusunu da biz Alevilerin cahilliğinden faydalanarak ustaca yapmaktadır. Aleviliğin her şeyden önce insan merkezli bir inanç olduğu noktasında anlaşan, Tanrı-İnsan eşitliğini ve birliğini savunan, insanı kul olarak görmeyen, kendisini dönüştürebilen doğal bir inanç olan Aleviliğin, kendilerini tanrı kelamı kitaplara bağlayan dogmatik inançların hiç biri ile ilişkisinin olamayacağı noktasında tüm Aleviler anlaşıyor aslında, ister kendini İslam görsün, ister görmesin tüm Aleviler cami yerine cemevine giderler, oruç tutmazlar, hacca gitmezler. Yani yaşamda aslında İslam değiller, ancak yüzyılların baskıcı rejimleri yüzünden inançlarını takiyye yaparak koruyarak bu günlere ulaştırdıkları için, kuşaklar arasında oluşan kopukluk, bugün takiyyeyi gerçeklikmiş gibi algılayan bir kesimin oluşmasına yol açmıştır. Bir de buna Cumhuriyet rejimi ile birlikte tekke ve zaviyelerin kapatılması eklenip, hayatın her alanında İslamcılık dayatılınca, Alevilerin bir kesimi özellikle şehirleşen kesimi asimile oldu.
Şimdi tek bir örnekle yetinilmeyeceği anlaşılan Cami-Cemevi projesi eğer Aleviler tepkisiz kalırsa bir örnek model olacak ve giderek ülkenin dört bir yanına yayılacaktır. Yani Aleviler bu yolla aslında camilere çekilecek, namaz kıldırılacak, oruç tutturulacak ve ara sırada orda adı cemevi olan bir salonda da islam vaizlerine dönüştürülmüş sözde dedelerce idare edilen semahlar yürünecektir. Senaryo bu. Ya bu duruma Aleviler razı olur, ya da demokratik tepki hakkını kullanarak, kendilerini temsil hakkı olmayanlarca oluşturulan Asimilasyon projelerini engellerler. Tercih Alevilerin ve onlar adına çalışma yürüten Alevi kurumlarınındır.
Son 30 yıldır süren Kürt Özgürlük Mücadelesi sayesinde Alevilik yeniden gündem olmayı, örgütlenmeyi ve kökleri ile buluşmayı başarabildi. Bugün ortaya çıkan kazanımlarda esas olarak Kürt Hareketinin mücadelesi etkin olmuştur. Aleviler bugün  bu gerçeği görerek hareket etmekle mükelleftir. Bunun böyle olduğu bilindiği ve olası bir Kürt-Alevi buluşmasınıengellemek ve Alevileri mevcut iktidara eklemlemek adına Cem Vakfı ve Gülen Vakfı harekete geçirilmiştir.
Bakın aynı yazar ne diyor;
“Biz neyi tartışıyoruz.Batıl dinlerin mabetlerini mi, kendilerini İslam’ın içinde gören ve kabul eden Alevîlerin mabedini mi?
Şüphe yok ki, ikincisini tartışıyoruz.
Şimdi tutup daİslam’a göre batıl olan dinler ve onların mabetleri ile Alevîlere ait olanıbirbirine benzetmek, aynı kategori içine sokmak ‘farklı şeyleri aynı hükme tabi kılma’ yanlışına düşmek olduğu gibi samimi Alevîleri de incitecektir.
Bugün ülkemizde yaşayan, asırlardır hayatın acısını ve tatlısını paylaştığımız; eş, dost, hısım, komşu, ortak… olduğumuz Alevîler Müslümandırlar. Bunları başka (İslam’a göre batıl) bir dine mensup görmek ve göstermek haksızlıktır. Zaten kendilerine de sorulduğunda büyük kitle ‘Müslüman’ olduklarını, ‘Allah’a, Muhammed’e, âmentüye’ iman ettiklerini söylüyorlar.
İşte bu Alevîler söz konusu olduğunda onların mabedi ‘İslam’da tek mabet olan camilerdir, mescidlerdir’. Onlar da bunun aksini iddia etmezler.
Geriye cemevi denilen ve son yirmi otuz yıl içinde ortaya çıkan, içinde Alevîlerin dînî ve kültürel bazı faaliyetler icra ettikleri mekanlara verilecek isim ile statü kalmaktadır.
İyi niyetlerindenşüphe ettiğimiz bazı kimseler bu mekanlara da inadına ‘mabet’ demek, Alevîlere camiyi kapatmak ve İslam içinden ‘Sünnî ve Alevî’ adlarıyla iki din çıkarmak istiyorlar.
Biz de diyoruz ki, İslam’ın mabedi tektir ve bu mabedin adı camidir, mesciddir ve mezhebi, tarikatı ne olursa olsun bütün Müslümanlara aittir. Bunun ötesinde ‘mezheplere ve tarikatlara ait’ olup zikir, ayin, kültürel faaliyet, din eğitim ve öğretimi… yapılan, özel yerler elbette olabilir; bu yerlere çeşitli isimler ve statüler de verilebilir, ama ‘mensupları Müslümanlar olan’ bütün grupların mabedi tektir, başka mekanları bu mabedin karşısına dikmek bölücülüktür.”
İşte bu kadar, adam çıkmış kendince bir Alevilik tanımı yapmış, bu tanımın tüm Alevilerce kabul edildiğini söylüyor ve sonuçta haklı olarak “ öz be öz müslüman ve Türk olan” Aleviler ile Sunnilerin mabedinin de Cami olduğunu belirtiyor. Şimdi bu şarlatanlara bu konuşma hakkını veren kim? Biz Aleviler değil miyiz?
Haklı olarak diyoruz ki, Cemevlerine ibadethane statüsü verilsin. Peki 30 yıl öncesine kadar biz ibadetimizi nerde yapıyorduk? Gizlice köy evlerinde değil mi? Şimdi şehirleştik küçük evlere sığmaz olduk ve kendimize cemevleri açtık. Amenna. Aleviliği sadece Aliseverlik olarak algılayan sözde Alevi dedeleri bu tartışmaların mimarıdır. Sırdır diyerek, mevcut iktidardan korkarak, Aleviliğin sadece zahiri, görünen yüzünü kitlelere anlatan, Batıni yönünü yani aslını sırrı hakikat adı altında gizleyen öncülerimiz artık günümüzde bu sırrın faş edilmesi gerektiğinin ayardına varmadılar ve ya Ali, Ya Hüseyin, Ya Muhammed Mustafa nın yanına birde Ya Atatürk ekleyerek, Aleviliği sadece birkaç söz ve yürünen bir semah’tan ibaretmiş gibi göstererek, Sünni İslamın ekmeğine yağ sürdüler.
Alevilere öz islamız dediler, Aleviler niye Kuran’a göre hareket etmiyoruz o zaman diye sorduklarında? Sünniler kuranı değiştirdi bizim kuranımız ayrı dediler ama o kuranı gören hiç olmadı. Niye namaz kılmıyoruz diye soru soran Aleviye, Ali namaz başında öldü onu protesto için camiye gitmiyoruz yalanını söylediler. Oysa biliyorlardı ki, biz aslında hiç müslüman değiliz ve inancımız İslam öncesi inançların, doğa inançlarının bir sentezidir. Onun için namaz kılmayız, onun için oruç tutmayız, onun için camiye gitmeyiz.
Oysa Alevilik tarihte  Ocaklara bağlı değil mi? Öyleyse önce bu Ocaklarımıza resmi bir statü kazanalım. Tarihte Aleviliğin öğretildiği bugünün üniversiteleri olan Alevi Dergahları yok mu? O zaman bu tür dergahların kuruluşunu  sağlayalım. İnanç önderlerimizi buralarda yetiştirelim, inancımıza ilişkin araştırmaları bu okulların öncülüğünde gerçekleştirelim. Alevilerin her şeyi var da, kalan sadece ibadet yerlerine resmi statü verilmesi midir? Elbetteki hayır, bugün bundan önemlisi; Alevi çocuklarına zorla İslam din dersinin verilmesine son verilmesidir. Ortak kültürümüzde Aleviliği aşağılayan tüm söylemlerin çıkarılıp atılmasıdır. Bir Asimilasyon merkezi olan Diyanet İşleri Başkanlığının ortadan kaldırılması ve devletin İslam mezheplerine verdiği tüm maddi desteklere son verilmesidir.
Bugün Türkiyenin neredeyse her metrekaresine cami yapımına karşı çıkmak daha önemlidir. Ülkemiz adım adım İslam şeriatına doğru sürüklenirken, çıkıp Cami-Cemevi projeleri geliştirmek Aleviliği sırtından hançerlemektir. Aleviler adına dışardan gazel okuyarak Alevi inanç mensuplarına sahte inanç elbisesi biçmek kimsenin haddine değildir.
Bu tür yandaşkalemler aracılığıyla asimilasyonu derinleştirmek isteyenlere geçik vermemesi gereken Alevilerin ilk talebi; Tekke ve Zaviyeler yasasının derhal iptal edilmesi, tüm Alevi dergahlarının yeniden açılması ve mal varlıklarının Alevi kurumlarına iade edilmesi olmalıdır. Hacı Bektaş Dergahının Müze statüsünden çıkarılması, Nakşiler tarafından Dergahın arazisi üzerine yapılan Caminin restore edilerek Cem Evine dönüştülmesi istenmelidir. Aleviliğin Serçeşmesi kabul edilen Dergahta, tüm Alevi ocaklarına ait postlara yeniden inanç önderleri yerleştirilmelidir. Tüm Alevi kurumları Alevilerin seçilmişyöneticilerince belirlenmiş ekiplere teslim edilmeli, Şehirleşen Aleviliğin ihtiyaçlarına cevap olması olanaklı olmayan dedelik kurumumuz yeniden gözden geçirilerek, babadan oğula geçen inanç önderliği  kurumu Alevi kurumlarıaracılığıyla yeniden yapılandırılmalıdır.
Ülkemiz ilerici güçleri ve aydınları dahi bugün Aleviliği de diğer tanrı kelamı kitaplı dinler gibi algıladığı için, her türlü dincilik gericiliktir diyerek  toptan bir tanıma tabi tutmaktadır. Alevilik bugün geldiği aşama da elbette tek başına ilerici olmaya yetmez artık. Dün Aleviler ilericiydi demek te tek başına bir anlam ifade etmez. Ancak bölgemizdeki Aleviliğin yüzyıllar boyunca egemenlere karşı başkaldıranların inancı olduğu gerçeğini kimse tartışamaz. Bu başkaldırılar her dönem kanla bastırılmış ve katliamlardan arta kalanlar bölgenin kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarına ve ormanlarına kaçmış ve orada yerleşerek bu inancıgünümüze kadar taşımıştır. Bu inancın bugün ilerici mi gerici mi olduğu tartışmasından bağımsızdır Aleviliğin tarihteki direnişçiliği.
Alevilik tarihin hiç bir döneminde iktidar olmadığı için, Aleviler egemenlere muhalif olarak yaşam sürdürdükleri için objektif olarak ilericidir. Yoksa toplumun en bilinçli vs kesimi olduğu için değil. Kaldı ki bugün Aleviler arasında okuma yazma oranı çok yüksek olmasına karşın, Aleviler köylülükten en son şehirleşen bir kesim olarak kendini, tarihini, geçmişini tanıma da oldukça geri kalmıştır. Çağa ayak uydurmada daha tutucudur. Ama inacından dolayı her dönem mevcut yönetimlerce dışlanıp aşağılandığı için de, egemenlere hep öfkelidir. Bu öfkesini de değişik tarzlarda ifade etmiştir.
Son 40 yılda da Alevi gençliğinin önemli bir kesimi başlangıçta Türkiye devrimci hareketinin içinde yer almış, 12 Eylül’den sonra ise Kürt Alevi gençliği Kürdistan Özgürlük Mücadelesi içinde en önde yer almıştır. Yine aynı süreçte Türk ve Kürt Aleviliği arasında etnik kökenden kaynaklı iktidarların özel çabaları ile büyük bir kopuş yaşanmıştır. Artık Aleviler son yıllarda kapitalist gelişim sürecinide de yer almaktan kaynaklı ortak bir siyasal duruş göstermekten çok uzaktır. Bu durum bugün Alevilerin kendilerini tanımlaması noktasındaki farklıdüşünmenin de zemini olmuştur. Artık tek bir Alevilikten bahsetmek giderek zorlaşmaktadır. Zaten dinler genel olarak artık toplumları bir arada tutan çimento rolünü giderek yitirmektedir. Bugün İslam inancı içinde de büyük bölünmeler yaşanmaktadır. İşte Salefiler, Vahabiler, Şiiler gibi birbirini şiddet temelinde imhaya kadar giden çelişkiler ortadadır.
Yani İslam’da aslında ya bir reforma uğrayacak, ya da giderek toplumların yaratmakta olduğu ortak insani değerlerce aşılacaktır. Ama bizim coğrafyamız da hala büyük bir boğazlaşmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Biliyorum ki, Aleviler bu kanlıinsanlık dışı savaşta taraf olmayacaktır. Hangi inanca mensup olursa olsun zalimin karşısında mazlumun yanında olacak ve barışı ve kardeşliği savunacaktır.
Bugün ülkemizdekiİslamcı yazarlar, Alevi aydınlarından daha çok Alevilikle ilgilenmektedir. Fetullah Gülen ekibi, Tayyip’ten farklı bir yaklaşım içindeymiş gibi yapmaktadır. Laf aralarında Cemevlerine ibadethane statüsü verilebileceğini söylüyorlar. Aleviliğin materyalist yorumları yerine İslami yorumlarına destek verilmesini teşvik etmek gerektiğini söylüyorlar. Aleviler cephesinden de, çıkarları mevcut rejimde olan kesimlerce Aleviliğin solcu damarını keserek, Alevileri gerici İslami cemaatlarla barıştırıp, düzene ve İslama eklemleme konusunda yoğun bir çaba gözlenmektedir. Bunda acele etmelerinin en büyük nedeni; kurulu düzenlerine karşı tek muhalefet odağı olarak duran Kürt Özgürlük Hareketi ile, Alevilerin ve Türkiyeli devrimci demokratik güçlerin oluşturabilecekleri bir ittifakın oluşması ihtimalinin görülmesidir. Çünkü Tayyip-Fetullah ikilisi artık ne CHP’nin ne de MHP’nin kendilerine rakip olamayacağını bilmektedirler. Oluşturmak istedikleri düzeni tehdit edecek tek alternatif güç, yukarda bahsettiğimiz ittifaktır.
Bundan dolayı bu ittifakı bozacak bir çok oyun tezgahlanmaya devam ediyor. Önce Kürt Sorununa Çözüm Paketi diyerek, Kürt hareketini yalnızlaştırmayı denediler, sonra Alevi açılımıdiyerek, Alevlere ulufe dağıtıp, Aleviliği yanlarına çekmeye çalıştılar. Demokratikleşme paketi diyerek, aslında amaçlarının ülkenin tümünün sorunlarınıçözmek olduğu yalanını gerçeklikmiş gibi yutturmaya çalışıyorlar. Artık bu ortak coğrafyada kendisine ilericiyim diyenlerin en ivedi görevi bu kendini sultan sanan gericiliğin Ustası Tayyip-Fetullah diktasını yıkacak oluşumlarıyaratmaktır. Gezi kalkışması ezberi bozmuştur. Her siyasal kesim siyasal duruşunu gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Bugün dünden daha yakınız özgürlüğe ve aydınlığa.